Navigation

Bulgaristan ve Fransa’da “Hükümet İstifa” Sesleri Yükseliyor

Kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz, her alanda ağırlaşarak etkisini gösteriyor. Ekonominin çöküşe sürüklenmesini engellemek isteyen burjuva hükümetler, işçi ve emekçilere yönelik yeni saldırıları hayata geçiriyorlar. Avrupa’nın pek çok ülkesinde emekçiler, sonbahara, kitlesel protesto gösterileriyle girdiler. Fakat Kasım ayına Bulgaristan ve Fransa’daki kitlesel eylemler damgasını bastı. Bu eylemleri tetikleyen şey, her iki ülkede de, akaryakıta peş peşe yapılan zamlar, eski otomobillere koyulan yüksek vergiler ve arttırılan sigorta bedelleri oldu.

Bulgaristan’da 11 Kasımda doruk noktasına çıkan hareket, 2013’te yaşanan ve hükümetin devrilmesiyle sonuçlanan kitlesel protestolara benzetiliyor. 2013’te devrilen hükümete de şu anki sağ koalisyon hükümetinin başbakanı konumunda olan Boyko Borissov başkanlık ediyordu.

Aylık ortalama ücretin 575 euro civarında olduğu (AB ülkeleri içinde en düşük ücret) Bulgaristan’da, çoğu eski araçlara sahip olan işçi ve emekçilerin yüksek fiyatlı yeni otomobiller alacak gücü olmadığı gibi, 500 euroya kadar yükselen sigorta bedellerini ve zamlı vergileri ödeyecek durumu da yok. Ancak bu zam ve vergilerin, birikmiş çok daha genel bir öfkeyi tutuşturan kıvılcım işlevi gördüğü de açık. Nitekim Bulgar emekçiler yalnızca akaryakıt zamlarını ve otomobil vergilerini değil, elektrik ve su da dâhil olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının yüksekliği karşısında ücretlerinin son derece düşük olmasını da protesto ediyorlar.

Hükümet binalarının önünde “Mafya!”, “İstifa” sloganlarını haykıran Bulgar emekçiler, sadece başkentte değil, 30’dan fazla yerleşim yerinde hükümete tepkilerini dile getirdiler. Zam ve vergilerin geri alınmasını, asgari ücretin ve emekli maaşlarının arttırılmasını isteyen emekçiler, Yunanistan ve Romanya sınırları da dâhil pek çok anayolu bloke ederek “hükümet istifa” çağrısında bulundular.

Bu eylemlerden birkaç hafta önce yaşanan bir olay, aslında egemenlerin karşılarında bir güç görmeyince ne denli pervasızlaşabildiklerinin çarpıcı bir örneğini sergilemişti. Ancak sonrasında yaşananlar, o gücü gördüklerinde nasıl geri adım atmak zorunda kaldıklarını da gösterdi. Ekim ayı sonlarında, koalisyon hükümetinin başbakan yardımcısı olan Valeri Simeonov’un, engelli çocukları için daha kapsamlı tıbbi ve sosyal destek isteyen annelerden “yağmurda, sıcakta sokaklarda gezdirdikleri sözde hasta çocuklarıyla toplumu manipüle eden cırtlak sesli kadınlar” diye söz etmesi büyük bir tepki çekmişti. Bu sözlerin ardından geniş bir kesimden annelere destek ve hükümete öfke yağdı. Hemen ardından da halk, akaryakıt zamları vesilesiyle sokağa döküldü. Böylesine büyük bir tepkiyle karşılaşan Simeonov, farklı bir boyuta sıçrayan hareketi daha da kışkırtmamak için geçtiğimiz günlerde istifa etmek zorunda kaldı.

Bulgaristan’da sular henüz durulmuş değil. Emekçi kitleler şimdilik geri çekilebilirler, fakat ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte artacak saldırıların, öfke ve tepkiyi bir düzeyde ortaya çıkarması kaçınılmaz görünüyor.

Fransa’da “sarı yelekliler” yollara döküldü

Bulgaristan henüz durulmadan bu kez Fransa’da emekçi kitleler, hükümetin attığı benzer bir adıma çok daha kitlesel bir tepkiyle yanıt verdiler. Akaryakıt üzerindeki vergilerin arttırılması sonucunda motorin ve benzinin 4 ilâ 7 euro cent zamlanması (bu artışın ardından motorinin litre fiyatı 1,65 euroya çıkarken, bir yılda yapılan toplam zam oranı da %25’i geçiyor) Fransa’da da yüz binlerce emekçiyi sokağa döktü. 17 Kasımda gerçekleşen protesto gösterilerine, 300 bine yakın emekçi katıldı. Fransa’nın tamamına yayılan protesto gösterileri kapsamında 2000’den fazla yol kesme eylemi yapılırken, bu eylemler esnasında, ülkenin üç büyük petrol rafinerisine (Total rafinerileri) giden anayollar da bloke edildi. Polis saldırısı nedeniyle resmi rakamlara göre 400’den fazla emekçinin yaralandığı eylemlerde, 200’e yakın emekçi de gözaltına alındı.

Fransız devleti, 2000’li yıllarda, “daha çevreci” olduğu yönünde geniş bir propaganda kampanyası yürüterek dizel otomobilleri teşvik etmişti. Bunun sonucunda ülkede dizel otomobillerin oranı %70’e çıkmıştı. Şimdi ise hükümet, bu otomobillerin çevreyi çok kirletmelerini gerekçe göstererek emekçi kitlelere yüzlerce euroluk ek vergileri ve yüksek yakıt fiyatlarını dayatıyor. Ne var ki öne sürdüğü “ekolojik dönüşüm” bahanesini emekçi kitlelere yutturamıyor.

Aslında akaryakıt zamları, tıpkı Bulgaristan’da olduğu gibi Fransa’da da, hükümetin giderek şiddetlenen saldırıları karşısında hoşnutsuzluğu yükselen emekçi yığınlar için bir kıvılcım işlevi gördü. Macron’un emekçi kitlelere yönelik saldırılarına her geçen gün yenilerini eklemesi ve emekli maaşlarını düşürürken milyonerlere yönelik servet vergisinde indirime gitmesi, emekçilerin öfkesini arttırıyor. İşte 17 Kasımda bu öfkeyle sokaklara dökülen yüz binler, “zenginlerin başkanına hayır”, “Macron istifa” döviz ve sloganlarıyla gösteriler düzenleyerek, yolları keserek tepkilerini dile getirdiler. Toplumun büyük çoğunluğunun haklı görüp destek verdiği eylemlere, işçiler, emekliler, küçük çiftçiler, küçük esnaf, kamyoncular gibi geniş bir yelpazeden emekçi kesimler katıldı. “Acil durumlarda” kullanmak üzere araçlarda bulundurulması zorunlu hale getirilen sarı yeleklerle gösterilere katılan eylemciler, bu yüzden “sarı yelekliler” olarak anılıyor.

17 Kasımda tüm Fransa ölçeğinde yapılan ve 24 Kasım için de yeni bir çağrıda bulunulan bu eylem, siyasi partilerin ve sendikaların çağrısıyla değil “sosyal medya” üzerinden örgütlendi. Dolayısıyla, sınıfsal açıdan oldukça heterojen bir kitlenin katılımı söz konusu oldu. Ne var ki, bu denli geniş bir emekçi kesimi içeren ve kitlesel bir boyuta ulaşan eylem, Fransa’nın en büyük sendika federasyonu olan CGT’nin başındaki bürokratlardan destek göremedi. Aksine, işçilere yol kesme eylemlerine katılmamaları çağrısında bulunuldu. CGT liderliği, eylemlere destek verdiğini açıklayan faşizan Ulusal Cephe’yle “yan yana durmamak”tan söz ederken, bir diğer argüman olarak, işçilerin çevre dostu otomobiller almak için daha yüksek ücret artışı talep etmeleri gerektiğini öne sürerek, hükümetin “ekoloji” argümanını meşrulaştırmaya hizmet etmekten çekinmedi. Bunu diyen CGT yönetiminin, yıllardır işçileri düşük zamlara mecbur bıraktığını, reel ücret kayıplarını gidermek ve kesintisiz süren saldırılar karşısında göstermelik tek günlük grevler dışında hiçbir ciddi mücadele örgütlemediğini unutmamak gerekiyor elbette. Tam da bu yüzdendir ki, söz konusu açıklamalar CGT tabanı da dâhil olmak üzere işçi ve emekçilerde tepkiye yol açtı ve işçiler sendika flamalarıyla değil bireysel olarak eylemlere katılmaktan geri durmadılar.

Eylemin işçi sınıfının geniş kesimlerinin desteğini almasının temel nedeni Macron hükümetinin saldırı politikalarına duyulan tepki olduğu halde, aşırı sağın da destek vermesini bahane ederek ondan uzak duranlar, gerçekte burjuvazinin türlü tuzaklarına düşerek, emekçi kitleleri aşırı sağın ellerine teslim etmiş olmaktadırlar. Oysa işçi ve emekçi kitlelerin uzun bir süredir karşı karşıya oldukları en yakıcı tehlike tam da budur. Sendikaların ve düzen solunun işçi sınıfını açmaza sürükleyecek politikalar izlemesi, sınıfın bu yüzden darbe üstüne darbe alması, burjuvazinin yarattığı göçmen karşıtı ve ırkçı iklime karşı koymak yerine onu körükleyecek tutumlar takınılması, emekçileri adım adım faşizmin tuzağına çekmektedir.

Son örneklerini Bulgaristan’da ve Fransa’da yaşadığımız üzere, faşist ya da faşizan örgütler, hele de alanı boş bulduklarında, düzen karşıtı söylemlerle katıldıkları bu eylemlerde, emekçileri etkileyip kendilerine çekmeye çalışmaktadırlar. Nihayetinde, işçi sınıfı örgütlerinin önderlik boşluğunu doldurmaması, bu tip hareketlerin faşist demagogların inisiyatifine geçmesinin önünü açacaktır.

Kapitalizmin tarihsel bir kriz içinde debelendiği ve başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinin çoktandır Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının alevleriyle yanıp kavrulduğu bir atmosferde, başta gençlik olmak üzere emekçi sınıfların hoşnutsuzlukları, öfkeleri ve tepkileri artıyor. Burjuvazi yükselen tepkilerin devrimci bir harekete dönüşmesini engellemek için pek çok yola başvuruyor. Faşist hareketlerin önünü açarak emekçilerin kitlesel tepkilerini bu hareketler aracılığıyla soğurmak, hatta sınıf mücadelesi biraz daha kızıştığında kendi vurucu gücüne dönüştürmek de, burjuvazinin stratejisinin temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Burjuvazinin bununla bütünlüklü diğer silahları milliyetçilik ve militarizmdir. Nitekim yüz binlerin sokağa döküldüğü bugünlerde Macron hükümetinin iç ve dış savaş hazırlıklarına da hız verdiği görülüyor. Birinci Dünya Savaşının yıldönümünde “savaştan ders almak”tan söz eden diğer burjuva devlet sözcüleri gibi Macron da bildik teraneleri tekrar etmiş, bununla birlikte “Avrupa’nın güvenliği ve egemenliği için”, Rusya, Çin ve ABD’ye karşı koyacak bir “Avrupa Ordusu”nun hazırlıklarına hız verilmesi gerektiğini de söylemişti. Suriye ve pek çok Afrika ülkesinde emperyalist savaşın fiilen içinde olan Fransa’nın Macron önderliğindeki burjuva hükümeti savaşın daha da kızışacağı günlere hazırlık yaparken, bu hazırlıklar sadece dışarıyla sınırlı değil. Macron hükümeti, 1997’de kaldırılan genel askerlik uygulamasını yeniden hayata geçirme hazırlıklarını da tamamlamış bulunuyor. Gençlikten Sorumlu Devlet Bakanı Gabriel Attal, eylemlerden iki gün sonra, bir gazeteye verdiği demeçte, uygulamanın yaz aylarında başlamasının, nihai olaraksa 2026’da devreye sokulmasının hedeflendiğini açıkladı. Yüksek okul çağındaki tüm erkek ve kadınların bir ay askerlik eğitimine tâbi tutulmasıyla başlatılacak bu uygulamanın, Bakanın “genel askerlik hizmeti orduyla ulus arasındaki bağı güçlendirmelidir” sözleriyle ifade ettiği üzere, militarizmin ve milliyetçiliğin damardan aşılanmasına hizmet edeceği açıktır. Her yıl yaklaşık 800 bin gencin beyninin yıkanacağı bu eğitimin ardından, gençlere isterlerse üç ay daha askerlik yaparak “orduya katılma seçeneği” sunulması planlanıyor. Hükümetin, gençliğin hiç de sıcak bakmadığı bu uygulamanın “faydalarını” anlatmak üzere tüm devlet kurumlarını ve medyayı seferber etmeye başladığı görülüyor.

Burjuvazi dört bir koldan saldırdığı emekçi kitleleri aynı zamanda kıskaca da almak için türlü araçlar kullanıyor. Bunları teşhir etme ve tek tek parçalamak üzere kitleleri seferber etme görevi, işçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlerinin yakıcı görevidir. Bu görev yerine getirilmediği takdirde meydan her türden karşı-devrim gücüne kalmaktadır ne yazık ki.