Navigation

Kadın Cinayetleri Kapitalist Çürümeye Ayna Tutuyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Son dönemde kadın örgütlerinin özellikle vurguladıkları üzere, bugün Türkiye’de ortalama olarak günde 3 kadın cinayete kurban gidiyor. Kadın cinayeti haberlerinin bültenlerde yankılanmadığı gün geçmiyor. Cinayet kadına yönelik şiddetin en uç biçimi. Bunun dışında, kadına yönelik şiddetin farklı birçok düzey ve biçimi var ve bu vakalar sayılamayacak kadar çok. Tecavüz ve taciz vakalarının çok büyük bir bölümü gizli kalmaktadır. Uğradıkları çok yönlü baskının bir uzantısı olarak kadınlar maruz kaldıkları baskı ve şiddeti çoğu zaman sineye çekmek zorunda kalmaktadırlar.

Mersin’de tecavüz girişimine uğrayarak katledilen Özgecan Aslan, kadınları hedef alan cinsel vahşetin son yıllardaki katlamalı tırmanışının hangi noktaya geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koydu. Bununla kalmayarak, kadın cinayetleri nedeniyle birikmekte olan öfkeyi de patlama noktasına getirdi. Dört bir yanda protestolar ve Özgecan’ı ve diğer kadın kurbanları anma eylemleri düzenlendi, yanı sıra medyada da yoğun bir tartışma yürüdü.

Son dönemde kadın örgütlerinin özellikle vurguladıkları üzere, bugün Türkiye’de ortalama olarak günde 3 kadın cinayete kurban gidiyor. Kadın cinayeti haberlerinin bültenlerde yankılanmadığı gün geçmiyor. Cinayet kadına yönelik şiddetin en uç biçimi. Bunun dışında, kadına yönelik şiddetin farklı birçok düzey ve biçimi var ve bu vakalar sayılamayacak kadar çok. Tecavüz ve taciz vakalarının çok büyük bir bölümü gizli kalmaktadır. Uğradıkları çok yönlü baskının bir uzantısı olarak kadınlar maruz kaldıkları baskı ve şiddeti çoğu zaman sineye çekmek zorunda kalmaktadırlar.

Özellikle Türkiye’de kadınların katledildiği vakaların neredeyse tamamı cinsiyet temellidir. Yani kadınlar erkekler tarafından ve salt kadın olmalarından doğan gerekçelerle öldürülmektedirler. Örneğin 2013 yılında, öldürülen kadınların “yüzde 54’ü kocaları veya eski kocaları, yüzde 12’si sevgilileri, yüzde 18’i akrabası olan erkekler tarafından öldürüldü: 104 kadını kocaları, 12’sini eski kocaları, 25’ini sevgilileri, altısı eski sevgilileri, 10’u babaları, dokuzu damatları, 18’i akrabası olan diğer erkekler (kayınpeder, dünür, ağabey, kardeş vs.), üçü birliktelik teklifini reddettiği erkekler, biri aile kararı, dördü arkadaşları, dördü nişanlısı, üçü tacizcisi, üçü hırsızlar, üçü tanımadığı erkekler, ikisi komşuları, ikisi kan davalı olduğu ailelerin erkekleri tarafından öldürüldü.” (Bianet)

Bu utanç verici tablo kadınlara reva görülen muamelenin boyutlarına sadece küçük bir ışık tutmaktadır. Her ne kadar, saklaması pek kolay olmayan bir şey olduğu için cinayetlerin kayıtlara önemli ölçüde geçtiği düşünülse de, sistematik veri toplama ve raporlama yapılmadığı için bu sayılar eksiktir. Cinayet boyutuna varmayan şiddet vakalarının ise çok azı kayıtlara geçebildiği için, gerçek tablonun çok daha vahim olduğu herkesin farkında olduğu acı bir gerçektir.

Bu tablo hiç kuşkusuz Türkiye’ye özgü boyutlar içermektedir. Ancak genelde kadınlara yönelik ayrımcılık, özelde de kadınları hedef alan şiddet tüm dünyada yaygın bir olgudur. Kapitalizmin en gelişmiş olduğu (en medeni) ülkelerde bile kadına yönelik şiddet, tecavüz, taciz vs. oldukça yaygındır. Türkiye’de tüm ülkelere yaygınlaştırılamayacak “namus cinayetleri” gibi vakalar, mevzuatta ve yargı sisteminde açık biçimde kadının aleyhine işleyen bir yapının olduğunu biliyoruz. Ataerkil zihniyet keza tüm dünyada mevcut olmakla birlikte Türkiye’de ve benzeri ülkelerde çok baskındır. Kadının, bir namus sembolü oluşu ya da daha somut olarak ailenin namusunun onun şahsında sembolleşmesi, gelişmiş kapitalist toplumlarda önemli oranda aşılmıştır. Ama Türkiye’de bu durum hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu farklılıklar nedeniyle, Türkiye’de örneğin kadınları hedef alan şiddet biçimleri kovuşturulmayabilmekte ya da tümüyle geçiştirilmekte, cezasız kalabilmekte ya da hafif cezalarla karşılanmaktadır. Şiddete maruz kalan kadın, eğer canını kaybetmemişse, yerleşik genel baskı nedeniyle her şeyden önce yasal mercilere başvurmaktan çekinmektedir. Böylece şiddetin büyük bölümü kayıtlara bile geçmemektedir. Başvurduğu durumda ise çoğu zaman aile içi meseleler denilerek kadın evine geri yollanmaktadır. İşleme geçilen az sayıda durumda ise kolluk güçleri konuyu erkeğe mümkün olan en az zararı verecek ve kadına da yeni acılar yaşatacak şekilde ele almaktadır.

Fazlasıyla uzatılabilecek bu liste, Türkiye’nin Doğu despotizmi ile karakterize olan özgün tarihsel geçmişi ve bunun üzerine gelen gecikmeli kapitalist gelişmesi ile yakından alâkalıdır. Bugün de, kapitalist gelişme hayli yol kat etmiş olmasına rağmen, bu mirasın ağır yükü güncel hayatta kendini hissettirmektedir ve birbiri ardına gelen burjuva hükümetler kadınlara yönelik ayrımcılığın ortadan kaldırılması yolunda etkili çabalara girişmemektedirler. Bunun yerine, en iyi durumda, genel ataerkil (erkek egemen) yapıyı kökünden sarsmayacak türde değişimlerle oyalanmaktadırlar. Dahası, bugün AKP’nin de yaptığı gibi, birçoğu da çeşitli uygulamalarla kadının geleneksel olarak toplumda erkeğe tâbi ikincil konumunu sağlama almaya çalışmaktadır. AKP’nin kadını esas olarak anneden ibaret gören ve onu yasal-pratik alanda da bu konuma sıkıştırmaya uğraşan uygulamaları bunun tipik örnekleridir.

AKP’nin dinsel taassuptan da beslenen zihniyeti, başta Erdoğan olmak üzere çeşitli düzeylerde yöneticiler tarafından pervasız biçimde ifade edilmektedir. Kadınla erkeğin fıtrattan dolayı eşit olamayacağını söylemekten tutun, tecavüze uğrayarak hamile kalan kadınların kürtaj yaptırmasına bile engel olmak üzere “çocuk neden ölsün, onun yerine kadın ölsün” demeye kadar varan beyanatlar, kadının erkeğe emanet olduğunu söylemeler, kadının en büyük kariyeri anneliktir demeler, kadınların kıyafetini devletin en üst katından kınamalar vb., tüm bunlar o kaba ataerkil zihniyeti açığa vurmaktadır. Böylesi bir zihniyetin kadının zaten dezavantajlı olan konumunu düzeltme yolunda ciddi bir çaba göstermeyeceği kendiliğinden bellidir.

Son tahlilde zaten mevcut olan zihniyetin devam ettirilmesi olan bu söylem, söylem olarak kalmamakta, toplumsal hayatın içinde, yargı ve kolluk sisteminin içinde bilfiil uygulamaya dönüşmektedir. Milyon bahaneyle hafifletici sebepler bahşedilen tecavüzcüler, “haksız tahrik”, “iyi hal” gibi ödüllendirmelerle son derece hafif cezalar alıp (ya da hiç almayıp) normal hayatlarına dönebilmektedirler. Yine aynı zihniyet ve bu doğrultudaki pratik uygulamayla, yasal olarak tümüyle men edilmiş olmamakla birlikte kamu hastanelerinde kürtaj fiilen yapılmamaktadır.

AKP ve onun zihniyetine karşı mücadele bu bağlamda hiç kuşkusuz anlamlı ve gereklidir. Ancak sorunun neredeyse tümüyle AKP’ye indirgenmesi yönündeki eğilim, sorunun gerçek boyutlarının gözden kaçmasına hizmet eden kolaycı bir eğilimdir. Kapitalizmi ve onun toplumu çürütmesini başa almayan bir yaklaşım yanlış yollara kolayca sapabilmekte, sorunun kapitalizm altında da çözülebileceği yanılsamasına yol açmaktadır.

Yanlış adresler

Özgecan cinayeti nedeniyle fitili ateşlenen yoğun tartışmalar, soruna yönelik duyarlığın yükselmesine belli ölçüde hizmet etse de, genellikle, yeteri kadar derine inilmemekte ve sorunun gerçek kapsamı ve çözümün doğru rotası net biçimde ortaya konamamaktadır. Bir toplumsal çürüme ya da cinnet halinden söz edilmekle birlikte, asıl olarak, cezaların yeteri kadar caydırıcı olmaması, geri kalmışlık, eğitimsizlik, kimine göre din kimine göre “dinsizlik” gibi hususlar sorunun adresi olarak sıkça telaffuz edilmektedir. Toplumsal çürüme dendiğinde de, bu çürüme bir cenahta “laik ve Batılı toplumsal düzene”, diğer cenahta ise dinsel baskı ve uygulamalara bağlanmaktadır.

Sorunun bir toplumsal geri kalmışlık ve onunla bağlantılı olarak cehalet/eğitimsizlik olduğundan sıkça dem vuran anlayış, kadını hedef alan acımasız şiddet hadiselerini genellikle medeniyetsizlik/ilkellik olarak ele almaktadır. Ancak bu yaklaşım, sorunun bazı yönlerini belki açıklayabilse de, özünü açıklama yeteneğinde değildir. Bunun için basitçe gelişmiş kapitalist ülkelere bakmak yeterlidir.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde sırf kadın olmaktan kaynaklanan sebeplerle kadınların cinayete kurban gittiği vakaların oranı, Türkiye gibi ülkelere göre oldukça düşüktür. Keza bu ülkelerde “töre cinayeti” gibi olgulardan da pek söz edilemez. Bu hiç kuşkusuz toplumsal ilerlemenin bir sonucudur. Ancak kadını hedef alan cinsiyet motivasyonlu cinayet vakalarının gelişmiş kapitalist ülkelerde genel olarak azalması, ne bu ülkelerde bu tür cinayetlerin ortadan kalktığı ne de kadına yönelik şiddetin başka biçimlerinin aynı ölçüde azaldığı ya da ortadan kalktığı anlamına geliyor. Cinayetler konusundaki veriler gösteriyor ki, söz gelimi Avrupa ülkelerinde bile kadın cinayetlerinin yaklaşık yarısı eşler, eski eşler, akrabalar tarafından işlenmektedir. Bu, kadının sosyal yaşamının hâlâ ne denli büyük oranda aile çevresinde döndüğünü gösterdiği gibi, aile içi şiddetin de boyutlarına ışık tutmaktadır. Diğer yandan asıl olarak tecavüz ve taciz gibi şiddet biçimlerinde sayılar ciddi boyutlardadır. Örneğin 2012 yılına ait Birleşmiş Milletler verilerinde ABD, Belçika, Yeni Zelanda gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde yüz bin kişi başına yılda 30 civarında tecavüz gerçekleşmektedir. Bunlar polise intikal ederek kayıtlara geçen vakalardır. Bu sayının anlamı, sözgelimi ABD için yılda yaklaşık on bin tecavüz demektir. Dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesinde yılda on bin tecavüz vakası yaşanıyorsa, kadına yönelik cinsel şiddetin özünde geri kalmışlık ya da gelişmişliğin yatmadığını görmek gerekir. Bununla gelişmenin şiddet konusunda hiçbir etkisinin olmadığını söylemiyoruz elbette, sadece sorunun temelinin ya da özünün başka bir yerde yattığına dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Bu arada, bir parantez açarak, gelişmişlik/azgelişmişlik sorunu ile ilgili bir önemli noktaya vurgu yapmak gerekiyor. Sonuç olarak elbette toplumsal ilerleme sorunun belli ölçülerde azalmasını getirmektedir. Ancak bu ilerleme nasıl gerçekleşmektedir diye soracak olursak, bunda, içinde değişik renkleriyle sosyalist işçi hareketinin büyük payı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Hem de bunu kuvvetle yapmak gerekiyor, zira bugün bu gerçek değişik biçimler altında dört bir koldan gözlerden kaçırılmaya çalışılıyor. Kadının özgürlük mücadelesinin sembolü olan 8 Mart gibi günleri de doğuran bu işçi hareketidir. Yüz yılı aşkın bir süre boyunca verilen kahırlı sınıf mücadelelerinin sonucunda bugün gelişmiş ülkelerdeki yeni kuşaklar bazı kazanımlardan yararlanmaktadırlar.

Geri kalmışlık sorunuyla bağlantılı olarak vurgulanan eğitimsizlik için de benzer şeyleri söylemek mümkündür. Gelişmiş kapitalist ülkelerin aynı zamanda daha eğitimli nüfusa sahip ülkeler olduğunu hatırladığımızda, tüm söylediklerimizin eğitim bağlamında da geçerli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Dahası, kadına yönelik şiddet konusundaki birçok araştırma, eğitimli nüfus kesimleri içinde de kadına yönelik şiddetin ve istismarın oldukça yaygın olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Eğitim elbette önemsiz bir etmen değildir, ancak kapitalizm altındaki eğitime, sahip olmadığı bir ulviyeti ve kudreti yüklemek en iyi durumda aydınlanmacı dar kafalılıktır, yanlış yollara sapmak anlamına gelir. Eğitimin ve genel toplumsal ilerlemenin rolünü hiçe saymaksızın, kapitalizm altında bunların yine de temeldeki sorunu çözüme kavuşturamayacağını vurguluyoruz. Kemalistçe “çağdaşlık” vurgularıyla, “çağdaş kadın” yüceltmeleriyle sorunun çözülemeyeceği net biçimde görülmelidir.

Peki, sorun daha ağır ve şiddetli cezalarla hallolabilir mi? Ya da sorun yeterince caydırıcı cezaların olmaması mıdır? Baştan söyleyelim, sorun cezaların arttırılmasıyla, kimilerinin dillendirdiği gibi idam cezasının getirilmesiyle ya da hadım gibi şeylerle çözülemez. Genelde idam cezasının olduğu ya da başka türde ağır cezaların olduğu ülkelerde ne daha az suç işleniyor ne de bundan dolayı daha az taciz ve tecavüzden söz edilebilir. Yukarıda verdiğimiz gelişmiş ülke örnekleri içinde ABD bu açıdan da özellikle çarpıcıdır. Tekrar pahasına belirtelim, idam cezasının yaygın biçimde uygulandığı ve cezaların genelde hayli ağır olduğu ve bu nedenle hapishane nüfusunun olağanüstü boyutlara ulaştığı ABD’de yılda on bin tecavüz yaşanmaktadır. Fakat yanlış anlamaya yol açmamak için belirtelim ki, bu noktayı vurgulayarak, Türkiye’deki yargı sisteminde kadına yönelik şiddet vakalarında hafif cezalara, bol keseden kullanılan hafifletici sebeplere, iyi hal indirimlerine vs. asla davetiye çıkarmıyoruz. Aksine erkek egemenliğinin somutlandığı bu tür adaletsizliklerin kaldırılması yolundaki somut talepler emekçi kadınların mücadelesinin de talepleridir. Sadece ağır cezaların soruna çare olmadığını akıldan çıkarmamak ve tüm dikkati bu gibi tâli noktalara odaklamamak gerekiyor.

İslamcı-muhafazakâr yaklaşım

Eğitim eksikliğinden dem vuranlar sadece “çağdaşlık” yanlıları değildir. İslamcı-muhafazakâr akımlar da kendi tarzlarında eğitimden dem vurmaktadırlar. Onların eğitimden anladıkları kendiliğinden anlaşılabileceği gibi din eğitimidir. Onlara göre yaşananların bir nedeni topluma verilen yanlış eğitimdir. Bu da “laik-Batıcı” eğitimdir. Bu eğitim sistemi yüzünden kadınlar ev içi mahrem hayatlardan çıkıp dış sosyal yaşama karışmış ve ahlâksızlığa teşne hale gelmişlerdir. Evde kocasının mazbut hizmetkârı, çocuklarının bakıcısı ve ailenin çimentosu olarak varlık sürdürecek yerde, ev dışında kocasından bağımsız olarak çalışması, kocasının isteklerine boyun eğmemesi, tanrısal buyrukla ona emanet edildiğinin farkında olmaması, fıtraten uygun olmadığı halde erkekle eşit olduğu vehmine kapılıp problem çıkarması gibi nedenlerle, toplumsal yaşamda huzur bırakmamış ve aynı zamanda ev dışındaki serbest yaşamları ve tesettüre uygun olmayan kıyafetleriyle erkeklerin de cinsel iştahlarını kamçılayarak şiddete davetiye çıkarmışlardır! İşte bu nedenle topluma ve özellikle kadınlara yoğun bir İslami din eğitimi vermek elzemdir!

Dolayısıyla İslamcıların soruna çözüm bağlamında söylemlerinin temel bir ayağını “daha çok din verelim bu sorun hallolur” oluşturmaktadır. Oysa, uzun boylu anlatmaya gerek olmasa da, kadına yönelik şiddetin, tam da kadını erkeğin yanında ikincil bir konuma koymakla doğrudan alâkası vardır. Kendisini üstün ve asli gören erkek, bu konumdan hareketle zayıf ya da ikincil olan cinse eşitsiz muameleyi doğal bir durum olarak görmekte ve bunun bir uzantısı olarak şiddete de kolayca yönelebilmektedir. Bunda kendini meşru görebilmektedir, zira kadın “söz dinlememekte”, bağımsız bir birey olarak davranmak, kendi kararlarını almak isteyebilmektedir! İşte erkeğin kendine yakıştırdığı konumla şiddet arasındaki bu temel bağlantı, muhafazakâr tasavvurda tümüyle gözlerden saklanmaktadır.

İslamcı-muhafazakâr “çözüm”, temelde kadını toplumsal yaşamdan izole etmeye dayanmaktadır. Çünkü varsayım, kadının “erkeğin şeytanı” olduğu, suçun asıl kaynağının kadın olduğudur. Kadın göz önünden çekilirse ya da erkeklerden izole edilirse, erkeklerin cinsel iştahları kışkırtılmamış olur. Dahası kadınlar da dış dünyadan fazla etkilenerek bağımsız hareket etmeye ve baş kaldırmaya yönelmezler. Okulları cinsiyet temelinde bölme, toplu taşımada “pembe otobüs” türünden projeler, kapalı sitelerde yaşam gibi sözde çözümler bu zihniyetin ürünü olarak önümüze gelmektedir.

Kadını gizlemek çözüm olmak bir yana, sorunları daha da azdırmaktan başka bir sonuç vermez, vermemektedir. Bu, gerçekte ona yönelik baskı ve şiddeti hem daha çok arttırmak hem de bunu gizlemek anlamına gelir. Şu ana kadar kendini İslamcı rejim olarak adlandıran tüm rejimlerde (Afganistan, İran, Suudi Arabistan, IŞİD) temelde bu anlayış doğrultusunda yürütülen uygulamaların sonucu yeryüzündeki en kadın düşmanı örnekler olmuştur. Bu rejimler yeryüzünde kadınların toplumdaki söz hakkının en az olduğu rejimler arasında başta gelmişlerdir.

Dahası kadına yönelik bu genel yaklaşım, İslamcı muhafazakârların çok yakınıyor göründükleri ahlâki çökkünlüğün dini bayrak edinmiş görünen çevrelerde yeni yeni biçimlerinin ortaya çıkmasını da tetiklemiştir. Nitekim bu kesime ait çeşitli yazarlar arasında buna dikkat çekenler vardır. Bu da kitlelere daha fazla din verelim sorun çözülür şeklindeki düşüncenin yanlışlığına dair bir kanıt sunmaktadır. Dindar geçinen patron ve yöneticilerin emirleri altındaki kadın çalışanlara yönelik tacizde diğerlerinden aşağı kalmadığını, fabrikalardaki işçiler gayet iyi bilmektedirler. Üstelik bu taciz vakaları kadınları dindarlıklarına göre de ayırt etmemektedir. Başörtüsü taktığı için daha dindar ve mazbut addedilen kadın işçiler de diğer kadın işçiler kadar tacize ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Bu durum sadece fabrikada değil, evde ve sokakta da aynıdır. Evde baskı ve şiddete maruz kalma açısından dindar ailelerin diğerlerinden aşağı kalır yanı yoktur. Aksine genelde kapalı kültür nedeniyle bu tür ailelerde kadının maruz kaldığı baskı daha da fazla olmakta, ama bu dışa daha az yansımaktadır.

Zaman zaman İslamcıların bazılarının ağzında, toplumsal çürümeyi anlatmak üzere, kötü anlam yüklenmiş bir kapitalizm sözünü de duymak mümkündür. Bunlar açısından kapitalizm kelimesinin bilimsel anlamda kapitalizm kavramı olmadığını hemen belirtmek gerekir. Onların ağzındaki kapitalizm özetle Batı dünyası demektir. Kendilerinin savunduğu sözde İslami ekonomik düzenin de kapitalizm olduğundan habersiz gibidirler. Tek farkları ideal tasavvurlarındaki düzende kapitalistlerin daha hayırsever olmalarıdır. Üstelik bu da ancak tasavvur dünyasındadır, fiiliyatta kapitalist dünyanın en acımasız uygulamalarını sergilemekten hiç geri durmayan ve açgözlülükte diğerlerinden geri kalmayan İslamcı kapitalistler vardır.

Kapitalist toplum ve kadın

Toplumdaki köklü birçok sorun gibi kadın sorunu da varlığını kapitalizm sayesinde sürdürebilmektedir. Elbette kadın sorununun kapitalizmin gerisine uzanan kökleri vardır. Ancak bu sorunun başka bir anlatımı olan ataerki, toplumsal yaşamda ve tarihin akışında sınıf olgusundan daha temel bir belirleyen değildir, daima sömürücü sınıf egemenliği düzenlerinin temel çerçevesi içinde varlığını sürdürebilen bir olgudur. Sınıf egemenliğinin ortadan kalktığı yerde, ataerkinin sistematik bir olgu olarak varlık bulabilmesi mümkün değildir. Nitekim sınıflı toplum öncesine ait arkeolojik ve antropolojik bulgular, genellikle cinsiyetler arasında eşitlikçi ilişkilere işaret ediyor.

Kapitalist toplumda hâkim olan meta ilişkileri, doğası gereği dostluk, kardeşlik, dayanışma, paylaşma gibi insani değerlerin altını oyar. Meta ilişkilerinin tahrip edici baskısı altındaki bireyler ya da gruplar, aralarındaki farklılıkları bir yarış, kıskançlık, ayrıcalık ve doğal olarak çatışma konusu olarak görmeye itilirler. Kapitalist toplumda rekabet esas düstur olduğundan, altta kalanlara, dezavantajlı durumdakilere tepeden bakma, küçümseme ve dışlama eğilimi kendiliğinden ürer. Onlara yönelik baskı ve şiddet de belirli bir doğallıkla kabul görür. Göçmenlere yönelik baskı ve şiddet, siyahlara yönelik baskı ve şiddet, azgelişmiş ülkelere yönelik askeri saldırganlık nasıl daha kolay kabul edilebilir görünürse, aynı şekilde, başlangıçta biyolojik farklılıklarla şekillenen, daha sonra toplumsal bir nitelik kazanan cinsel işbölümü nedeniyle tarihsel olarak dezavantajlı bir konuma düşen kadınlara yönelik baskı ve şiddet de genel olarak daha kolay mazur görülmüştür.

Sevginin, cinselliğin adice bir pazarlama metaı haline geldiği kapitalizm şartlarında, kadının derin tarihsel kökleri olan dezavantajlı konumunun aşılması asla mümkün olamaz. Yeni bir toplumsal ilişkiler bütünü söz konusu olmadıkça kadının kazanımları belli bir sınırın ötesine geçemeyecektir. Cinsiyet ilişkilerini toplumsal ilişkilerin bütününden soyutlayarak ele almanın hiçbir temeli yoktur. Toplumsal ilişkilerin başka alanları kapitalist toplumun belirlediği çizgiler üzerinde kalıp da, cinsiyet ilişkilerinin baskı ve istismarın tüm biçimlerinden azade kalabileceğini düşünmek ancak bir kuruntu olabilir.

Filmlerde, dizilerde ve farklı türde televizyon programlarında kapitalist rekabet unsuru, kaçınılmaz biçimde insanların en ilkel dürtü ve zaaflarına artan ölçüde hitap edecek doğrultuda iş görür. Daha fazla şiddet, daha göz alıcı şiddet biçimleri, daha fazla cinsellik vb. geçer akçe haline gelmektedir. Böylece şiddet ve ölçüsüz cinsel tatmin arayışı olağanlaşıp meşrulaşmakla kalmayıp, hayatın başka boyutlarının önüne geçirilmekte, teşvik edilmektedir. Ölçüsüz bir haz arayışı (hedonizm) ve böylesi bir arayış içinde uyuşma arzusu, genel tatminsizlik ve mutsuzluk hali yaygınlaşmaktadır. Bu durum kapitalist toplumun çürümesinden başka bir şey değildir.

Bugün sözde kadına yönelik şiddeti, cinsel ayrımcılığı kınıyor görünen ve hatta asıp kesen riyakâr burjuva medya, kadın cinselliğini alabildiğine kışkırtıcı biçimde kullanmaktan geri durmamaktadır. En sıradan haberlerin bile cinsellik sosuyla verilebildiği bu kuburdan sağlıklı insani ilişkilere doğru bir yol çıkmayacağı, kadına yönelik taciz ve şiddetin son bulmasına varılamayacağı açıktır.

Öte yandan kapitalizmin ortadan kaldırılması da kadınların erkeklere karşı mücadelesiyle gerçekleşebilecek bir şey değildir. Yani feminist perspektif sorunun nihai ve gerçek çözümü açısından özde yanlıştır. Buna rağmen feminist anlayışa sahip çeşitli kadın örgütlenmelerinin kadın hakları doğrultusunda mücadeleleri hiç kuşkusuz bütünüyle anlamsız ya da değersiz değildir. Kadınların çeşitli kazanımlarında feminist akımın da katkıları olmuştur. Ancak köklü çözüm, salt bir kadın mücadelesi sorunu değildir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde söz konusu mücadelelerin de katkısıyla gelinen nokta ortadadır. Kadınların toplum içindeki konumunda genel bir düzelme ve bunun bir parçası olarak önemli yasal haklar elde edilmiş olmakla beraber, yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, bu ülkelerde de kadına yönelik cinsel şiddet ortadan kalkmamış, aksine kapitalist çürümenin artışıyla birlikte yaygınlaşarak devam etmiştir. Kadının cinsel meta haline getirilmesi ve bunun getirdiği problemler ise bu ülkelerde en uç boyuta ulaşmıştır.

Mücadelenin somut hedefleri olarak gündeme getirilebilecek birçok nokta bulunmaktadır. Ancak özellikle hukuk sisteminde kadına yönelik eşitsizlik ve baskıların bir bölümünü ifade eden yasa ve uygulamaların kaldırılması en acil türde talepler arasındadır. Kadın cinayetlerinde ve tecavüz vakalarında zanlının “ağır tahrik” ya da “haksız tahrik” gibi etmenlerle veyahut yargı sürecindeki sözde “iyi hal” dolayısıyla ceza indirimlerinden yararlandırılması gibi uygulamalara derhal son verilmelidir. Keza “namus cinayeti” adı altında kadınların katledilmesine özür bulan ataerkil zihniyetin hukuk sistemindeki her türlü yansıması tümüyle kazınmalıdır.

Bu somut ve acil mücadele talepleri etrafında verilen mücadeleler hiç kuşkusuz gerekli, anlamlı ve değerlidir. Ancak sorunun bu tür taleplerin kazanılmasıyla aşılabileceğini düşünmek ya da bu yönde yanılsamalar oluşturmak kadının kurtuluşu sorununu hafife almak olacağı gibi, ufku sınırlayarak kapitalist toplumdaki daha örtülü ve ince baskı biçimlerini, toplumsal çürümenin nice farklı biçimlerini kabullenme sonucunu getirir. Bu noktada emekçi kadının örgütlülüğü, onun örgütlü mücadelesi esastır. Bu mücadele işçi sınıfını cinsiyet temelinde bölecek türden cinsiyetçi yaklaşımlarla ilerleyemez, aksine zayıf düşer. Kapitalizme son verilmesi ve onunla birlikte ataerkil etkilerin kökünün kazınması, kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının bir bütün olarak vereceği örgütlü mücadeleye bağlıdır. İki kat ezilen kadın işçilerin bu mücadelede tüm varlığı ve enerjisiyle ön saflarda yerini alması, muazzam bir dinamiktir.