Navigation

Kapitalizmde Şiddet ve Terör Üzerine

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalizm içine girdiği tarihsel çıkmazda debelenirken insanlığı da kendisiyle birlikte çürütüyor. Bunun en bariz göstergelerinden birisi de fiziksel şiddet olgusunun toplumun gündelik hayatına kadar yayılmış ve artık kanıksanmış olmasıdır. Devlet terörü denilen ve topluma yönelik olarak bizzat devlet aygıtları tarafından uygulanan şiddetin, baskının, sindirmenin, terörün dozu alabildiğine arttırılıyor. Hemen her ülkede terörle mücadele yasaları mevcut ve baskıcı politikalar yaygınlaşıyor, devletler polis devleti haline dönüşüyor. Bunlar yetmezmiş gibi emperyalist güçler, zaten milyonlarca insanın canını almış olan savaşın alevlerini olabildiğince harlıyor ve daha geniş bir coğrafyaya yaymaya çalışıyor. Militarizm tırmandırılıyor, askeri harcamalar tüm burjuva devletlerin birinci sıradaki harcama kalemi haline geliyor.

Geriye dönüp baktığımızda kapitalizmin, dünyaya hâkim olduğu hepi topu birkaç yüzyıllık sürede, nice soykırımlara ve katliamlara giriştiğini, yüz milyonlarca insanı paylaşım savaşlarında öldürdüğünü ve çok daha fazlasını sakat bıraktığını görüyoruz. Ortaçağın ve daha eski dönemlerin kanlı savaşları ve katliamları, kapitalist-emperyalist sistemin uyguladığı vahşetin yanında çok hafif kalır. Kapitalizm öncesi tarihin hiçbir döneminde 6 milyon insanın Yahudi diye gaz odalarında katledilmesi ölçüsünde bir katliam yapılmamış, 1,5 milyon Ermeninin soykırıma uğratılmasındaki gibi büyük ölçekli soykırımlara girişilmemiş, hiçbir silah (ne ok veya mızrak ne de mancınık veya top) Japon şehirlerine atılan atom bombaları gibi bir anda yüz binlerce insanı yok etmemiştir. Bu anlamda kapitalizm, kendinden önceki tarihsel dönemleri fersah fersah aşan bir kıyıcılığa, yok ediciliğe, yıkıcılığa ve gaddarlığa ulaşmıştır. Geliştirdiği nükleer silahlarla tüm dünyayı bir anda yok edecek düzeyde insanlığı tehdit eder noktaya gelmiştir. Kapitalizm öncesi çağların en zalim ve gözü dönmüş tiranlarının bile böylesi bir barbarlığı ve topyekûn yıkımı hayal etmesi mümkün değildir. Cengiz Han veya Büyük İskender gibi hükümdarların ulaştığı askeri güç, bu nükleer silahları bir kırmızı düğmeye basarak ateşleyecek “seçilmiş” politikacıların gücü yanında solda sıfır kalır.

Kapitalizm, sonunun geldiğini ve köşeye sıkıştığını hissettikçe saldırganlaşmakta, en olmaz ve yapılmaz denilen çılgınlıkları yapabilecek deliliğe sürüklenmektedir. Giderek artan oranda toplumu cendereye almakta, baskı ve şiddetin dozunu arttırmakta, toplumu terörize etmektedir. Burjuvazi kendisiyle birlikte toplumu da paranoyaklaştırmakta, korkuyu egemen kılmakta, kıyamet senaryolarını birbiri ardına ortaya atmaktadır. Orwell’in “1984”ü veya Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı gibi kara ütopya örneği romanlarda anlatılanların çoğu şimdiden hayata geçmiştir.

Burjuvazi, tüm bu çılgınlığı, baskıyı, şiddeti ve zulmü haklı gösterebilmek için de toplumu ideolojik bir bombardımana tâbi tutmaktadır. Bu ideoloji, burjuva devletlerin ve egemen güçlerin uyguladıkları şiddetin ve terörün her türlüsünü haklı, meşru ve zaruri göstermeye çalışırken; karşıtının en masum hareketini dahi terörün en korkuncu, şiddetin en vahşisi, kesinlikle haksız ve gayri meşru ilan edebilmektedir. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve bu savaş sonucunda 1 milyondan fazla insanın ölmesi “haklı ve meşrudur”, ama Iraklı direnişçilerin Amerikan askerlerine karşılık vermesi “terör”dür! İsrail’in Filistin halkının üzerine bombalar yağdırması, şehirleri ablukaya alması, aç ve susuz bırakması “haklı ve meşrudur”, ama Filistinlilerin kendini savunması veya karşılık vermesi “terörizm”dir! Türk devletinin Kürt halkına yönelik benzer uygulamaları “haklı ve meşru” görülür, ama Kürtlerin buna direnmesi “terörizm” olur! Gelişmiş kapitalist ülkelerin Afrika’yı yağmalaması, halklarını adeta köleleştirmesi “meşru”dur, ama bu sömürünün organize edildiği DTO, DB veya IMF toplantılarının protesto edilmesi “gayri meşru”dur! Çokuluslu tekellerin dünyanın en ücra köşelerine kadar girip yağmur ormanlarını talan etmesi, çocukları köle-işçi olarak çalıştırması, milyonların emeğini sömürmesi “haklı ve meşru”dur, bu işçilerin hakkını aramak için greve gitmesi, eylem yapması ve örgütlenmesi ise “haksız, gayri meşru” ve hatta “terörizm”dir!

“Şiddet tekeli” olarak devlet ve kapitalizmin “şiddet yüzyılı”

Burjuva devlete bu keyfi ayrımı yapma imkânı tanıyan ve toplumun çoğunluğunun gözünde de yapılanı meşru kılan temel olgu, devletin şiddet tekelini elinde tutması ve esas olarak bunun meşru görünmesidir. İnsanlığın sınıflı toplumlara geçişi sürecinde ortaya çıkan devlet, her zaman egemen sınıfın baskı aygıtı olmuş ve egemen konuma gelen sınıfın toplumun diğer kesimleri üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmesi amacıyla şiddet kullanma hakkını kendi tekeline almıştır. Egemen sınıflar, şiddet tekelinin kurulmasının gerekçesini, tıpkı bugün de burjuva ideologların yaptığı gibi, toplumu oluşturan bireylerin barış ve huzur içinde birarada yaşaması, iç veya dış düşmanlara karşı koruma ve toplumun güvenliğinin sağlanması olarak formüle etmişlerdir. Bu şiddet tekelinin somut görüngüleri ise sıradan insanların silah bulundurma ve/veya taşıma hakkına getirilen sınırlamalar yahut yasaklamalar, sadece devletin toplumu oluşturan bireylere şiddet uygulayabilme hakkına sahip olması, en önemlisi de silahlı adamlardan oluşan bir polis veya asker gücünü sürekli bulundurma hakkının sadece devlete ait olmasıdır. Böylece ezilen, sömürülen ve yönetilen sınıfların ya da mevcut düzene muhalif kişi veya oluşumların, maruz kaldıkları şiddete, benzer araç ve yollarla karşılık vermelerinin, bu düzeni değiştirmelerinin, egemen sınıfların çıkarlarına aykırı hareket etmelerinin önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Başka devletlerin egemenlik alanlarına saldırılarak yağma ve talan yoluyla zenginliklere el konulabilmesinin, “düşman veya yabancı” devletlerden gelebilecek saldırılara karşı da içerideki egemenliğin ve çıkarların korunmasına çalışılmıştır.

Devletin şiddet tekelini eline geçirmesi, doğal olarak, bir anda olmamış ve her yerde de aynı biçimde, hızda ve dozda gerçekleşmemiştir. Yine de tarih ilerledikçe devletin ve onunla birlikte baskı ve zor aygıtlarının geliştiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda, devletin şiddet tekelinin doruk noktasına emperyalizm çağında ulaştığını söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. Zaten aynı tespiti, tüm kurumlarıyla devlet aygıtının tamamı için yapmak mümkündür. Tarihin hiçbir döneminde devlet, bugünkü kadar örgütlü, yetkin ve karmaşık olmamıştır.

Oysa burjuvazi, Fransız Devriminin şafağında, feodaliteyi temsil eden kiliseye ve aristokrasiye karşı “özgür aklın” savaşını ilan ederken geçmişin kaba kuvvete, zora ve şiddete dayalı düzeninin yerine hukuka ve demokrasiye dayalı barışçıl bir düzen kuracağını vaat ediyordu. Ancak sonuç hiç de vaat edildiği gibi olmadı. Kralın, lordların, kilise papazlarının açık zorbalığı yerini burjuva devletin normal dönemlerde çok daha inceltilmiş ve görünmez kılınmış ya da meşrulaştırılmış sistematik baskısına, sindirme politikalarına, örgütlü şiddetine bıraktı. Bir baskı ve zor aygıtı olarak devlet çok daha mükemmelleşerek ve yetkinleşerek toplum üzerinde ciddi ölçüde denetim ve otorite kurabilir hale geldi. “Büyük birader”in gözü sayesinde burjuvazi evimizin içini ve özel hayatlarımızı gözetlemeye, hatta düşüncelerimizi bile denetlemeye başladı. Hukukuyla, eğitimiyle, kültürüyle ve ideolojisiyle tüm bireyleri kendi çıkarlarına göre şekillendirme gücüne ulaştı. İkna edemediklerini hizaya çekebilmek yahut yok edebilmek için ordusunu, polisini, mahkemelerini, cezaevlerini ve diğer yasadışı zor aygıtlarını son derece geliştirdi. Öyle ki, kapitalizm öncesi hiçbir dönemde bu denli gelişkin bir polis aygıtı veya ordu bulunmamıştı.

Bir şiddet tekeli olarak devletin bu denli yetkinleşmesinin toplumsal ve küresel sonuçları burjuva demokratlarının ve liberallerinin çizdiği pembe tablodan çok uzak oldu. Tüm fertleri devlet eliyle silahsızlandırılmış olan ve güya bireylerin haklarını ve özgürlüklerini yasalarla garanti altına alan burjuva toplumda yaşanan şiddet vakaları, hak gaspları, anti-demokratik uygulamalar ve özgürlükleri kısıtlayan baskıcı politikalar görülmemiş boyutlara ulaştı. Günümüzün modern toplumlarındaki yüksek suç oranları, artan silahlı yaralama ve öldürme, cinayet, gasp, hırsızlık, tecavüz vakaları; mafyatik ve silahlı suç örgütlerinin yayılması; insan kaçırma, kan davası, insan ticareti, fuhuş vb. türden suçlardaki artış eğilimi, kapitalist toplumun neyi yaratıp yaratamadığını ortaya koymak için yeterlidir. Toplumda barıştan ve huzurdan eser yoktur.

Birçok burjuva yazar ve düşünür tarafından bile “şiddet yüzyılı” olarak nitelendirilen 20. yüzyılda kapitalizmin insanlığa ödettiği bedeller korkunç düzeydedir. Yüzyılın başındaki I. Dünya Savaşında, “Savaşa katılan ulusların nüfusu yaklaşık 800 milyonu buluyordu. Silah altına alınan asker sayısı ise 70 milyona yakındı. Ölenlerin sayısı 10 milyon, yaralananların sayısı ise 20 milyon civarındaydı. Milyonlarca insan da açlıktan ve salgın hastalıktan öldü.[1] Bu paylaşım savaşında tam olarak yenişemeyen emperyalistlerin başlattığı II. Dünya Savaşında ise 100 milyondan fazla insan askere alınmış, 70 milyona yakın insan hayatını kaybetmiş, iki kez nükleer silah kullanılmış ve sadece bu yolla 300 bin kişi katledilmiştir. II. Dünya Savaşından bu yana gerçekleşen 200 civarındaki savaşta da 30 milyona yakın insan öldürülmüştür. Üstelik bu 30 milyonun sadece 4 milyona yakını askerlerden oluşmaktadır. Genel olarak 90’lardan bu yana yapılan savaşlarda ölen her 100 kişiden 90’ı sivildir. Bu oran I. Dünya Savaşında yüzde ondörttü. Sadece kara mayınlarından dolayı haftada 800 kişi ölmektedir.

Son 20 yıldır süren savaşlarda 2 milyon çocuk ölmüş, 6 milyon çocuk sakat kalmış, 12 milyon çocuk evini kaybetmiş, 1 milyondan fazla çocuk ailesini yitirmiş, 10 milyon çocuk psikolojik sarsıntı geçirmiş, on binlerce çocuk tecavüze ve işkenceye uğramıştır. Yugoslavya’nın bölündüğü savaşta sadece Bosna’da 20 bin kadına tecavüz edilmiştir. Tüm dünyada 15 milyona yakın insan silah sanayiinde çalışmaktadır. Ortalama olarak dakikada 2 milyon dolar silah harcamalarına ayrılmaktadır.

Bu tablonun korkunçluğu, kapitalizmin hâkimiyetinde geçen 20. yüzyıla neden “şiddet yüzyılı” dendiğini çok açık biçimde ortaya koymaktadır.

Hem suçlu hem güçlü!

Tarihin gördüğü en vahşi sistem olan kapitalizmin egemen sınıfı burjuvazi, insanlığa çektirdiği bunca acıya, zulme ve şiddete karşın tam bir ikiyüzlülük, utanmazlık ve pervasızlıkla, çoğu zaman kendi yaptığı yasaları ve hukuksal düzenlemeleri dahi hiçe sayarak, tamamen keyfine göre ve çıkarları temelinde, istediğini “terörist” ilan edebilmekte ve bu “teröristlere” karşı da en acımasız biçimde şiddet uygulayabilmektedir. Her burjuva devlet kendi “terörist”ini belirlemekte, kendi uyguladığı şiddeti “haklı ve meşru” kabul ederken, istemediklerininkini “haksız ve gayri meşru” addedebilmektedir.

Hemen her ülkede devlet terörünün temel dayanağı haline gelen terörle mücadele yasaları, işçilerin hakkını aramak için giriştiği en basit eylemleri bile “terör” kapsamına sokma noktasına varabilmektedir. Ezilenlerin ve sömürülenlerin hakkını araması, greve veya direnişe gitmesi, protesto eyleminde bulunması burjuvaziye göre terörizmdir. Ama işyerinde patronun işçilere her türlü baskıyı uygulaması, hiçbir güvenlik önlemini almayarak iş cinayetlerine davetiye çıkarması, greve ve direnişe çıkan işçilerin çadırını yıktırması, paralı faşistleri işçilerin üzerine salarak yaralamaya ve hatta ölüme sebebiyet vermesi; polisin hakkını arayan işçilere coplarla ve gazla saldırması, en demokratik hakkını kullanarak barışçıl bir eylem veya gösteri yapan işçileri dahi öldüresiye dövmesi, gözaltına alması, gereksiz yere tutuklaması, işkence etmesi, savcıların sudan bahanelerle on yılları bulan hapis cezaları talep etmesi ve hâkimlerin de bu cezaları vermesi terörizm değildir!

Yargı sisteminin ve hukukun halka adalet dağıtmadığının kanıtı olarak da yıllar süren davalar, bu yıllar boyunca tutuklu yargılananlar, işçi-emekçi sınıflardan insanlarla, düzen karşıtı muhaliflerle, devrimci ve sosyalistlerle dolu cezaevleri verilebilir. Burjuva devlet normal koşullarda mevcut yasalar ve hukuk sistemine dayanarak, bunun yetmediği durumlarda da jet hızıyla kanunlar çıkartarak veya illegal yollara başvurarak egemen sınıfın çıkarlarını ve burjuva düzeni korumaya çalışmaktadır. Gerçekleri halka anlatmaya, haklarını alması için işçileri örgütlemeye çalışan sosyalistler ise “terörist” diye hapislerde çürütülmekte, işkencelerden geçirilmekte, faili meçhul cinayetlere kurban gitmektedirler.

Özgürlüğü için mücadele veren bir Filistinlinin veya Kürdün hunharca öldürülmesi, ezilen halklara mensup masum insanların üzerine bomba yağdırılması, köylerinin, şehirlerinin ve evlerinin yakılıp yıkılması, boşaltılması, insanların kimyasal silahlarla vahşice katledilmesi, on binlercesinin zindanlarda çürümeye terk edilmesi, en insanlık dışı işkencelere maruz kalması gibi açıkça vahşet sayılabilecek şiddet ve terör eylemleri, İsrail ve Türkiye gibi ezen ulusların devletlerine göre terörizm değildir, “haklı ve meşru” sayılması gereken zaruri bir şiddettir. Ama katil İsrail devletinin üzerine yolladığı tanka taş atan 9 yaşındaki çocuk, bu burjuva anlayışa göre, “terörist”tir. Evlerini, şehirlerini bombalayan, kimyasal silah kullanan İsrail’e karşı kendini savunmaya çalışan Filistinlilerin yaptığı “terörizm”dir! On binlerce Filistinlinin İsrail hapishanelerinde gördüğü şiddet “haklı ve meşru”dur, ama bir İsrail askerinin esir alınması “asla kabul edilemeyecek” bir şeydir!

Burjuvazinin bu çiftestandartlı ve ikiyüzlü tutumunu Arap coğrafyasındaki isyanlarda da görmek mümkündür. On yıllardır diktatörlük rejiminin zulmü, baskısı, şiddeti ve terörü altında inleyen Tunus veya Mısır halkı, nihayet canlarına tak ettiği ve artık bıçak kemiğe dayandığı için isyan ettiklerinde, hemen uyarılmışlardır: sakın şiddete veya silaha başvurmayın, hakkınızı barışçıl yollarla arayın! Emperyalistlere göre, bu ülkelerde, eli kanlı diktatörlerin emrindeki silahlı polislere veya askerlere karşı bu halkların yapması gereken uslu uslu gösterilerini yapmaktı. Ama sıra Libya ya da Suriye’ye geldiğinde, tam tersi bir tutum izlendi ve silahlı isyancı güçler alkışlanmakla kalınmadı, açıkça desteklendi.

Son dönemde Yunanlı işçi ve emekçilerin burjuvazinin insafsız saldırı programlarına karşı sokaklara dökülmesi, kendilerini engellemeye çalışan ve saldıran polise karşı koymaları, meclisi kuşatmaları vb. de burjuvazi açısından “düşünmesi bile korkunç”, “derhal durdurulması gereken” ve bu uğurda “faşist darbeler de dâhil, ne gerekiyorsa” yapılması icap eden çılgınlıklardır. Bu ayaktakımının, tembeller sürüsünün, başıbozukların, isyankâr serserilerin, baldırıçıplakların bir an önce hakkından gelinmeli, %99’un %1’e karşı uyguladığı bu “vahşi şiddet ve teröre” bir son verilmelidir!

Liberallerin barışçıl düşleri neye hizmet ediyor?

Burjuvazi asıl kendisinin uyguladığı bunca şiddeti ve terörü görmezden gelip, hakkını arayan, kendini savunan ve burjuva düzene karşı gelenleri şiddet kullanıp barışı ve huzuru bozmakla, teröristlikle suçlayadursun, Yunan işçi sınıfı gerçekte neyin “şiddet” olduğunun tanımını özlü biçimde yapmıştır:

ŞİDDET, 40 yıl rezalet ücretlere çalışmak ve emekli olup olamayacağını merak etmektir… ŞİDDET, devlet tahvilleridir, soyulan emeklilik fonlarıdır, borsa sahtekârlığıdır… ŞİDDET, konut kredisi almaya zorlanıp ve sanki altınmışçasına geri ödemektir… ŞİDDET, müdürün seni istediği zaman kovabilme hakkıdır… ŞİDDET, işsizliktir, mevsimlik işçiliktir, sosyal güvenceli ya da değil, asgari ücrettir… ŞİDDET, iş kazasıdır, patronların güvenlik harcamalarını kısmasından kaynaklanan… ŞİDDET, aşırı çalışmaktan hasta olmaktır… ŞİDDET, yorucu çalışma şartlarına dayanmak için vitamin ve depresyon ilacı almaktır… ŞİDDET, bir meta olan işgücünüzü yenilemek için gereken ilaç parası uğruna çalışmaktır… ŞİDDET, rüşvet veremediğiniz için, korkunç hastanelerin basmakalıp yataklarında ölmektir…[2]

Bu yalın gerçekliğe rağmen liberaller ve reformistler; işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin tarafını tutar görünüp güya insani değerleri ve barışı savunmak adına, “her türlü şiddete karşı çıkmak gerektiğini” söylüyorlar. Onlara göre şiddet konusunda haklı-haksız ayrımı yapmak doğru değildir ve sebebi ne olursa olsun, her türlü şiddeti reddetmek gerekir. Kapitalizmde topluma şiddetin hâkim olduğunu ve buna karşı “bir şeyler” yapılması gerektiğini kabul ederler, ama bu “bir şeyler”in içinde kendini savunmak anlamında dahi olsa haklı şiddetin olmasını kabul etmezler. Bu savunularını ispat etmek için de, Filistinlilerin ve Kürtlerin kullandığı bombalar yüzünden ölen masum insanlardan, baskı ve zulme isyan eden Tunuslu veya Mısırlı emekçilerin müzeleri yağmalamasından, greve giden sağlık işçilerinin hastaları zor durumda bırakmasından, Libyalı isyancıların linç ettiği Kaddafi’nin de insan olduğundan bahsederler. Ama şiddeti doğuran kapitalist toplumun sınıflı yapısından ve sınıf mücadelelerine neden olan çelişkilerden bahsetmezler. Azınlık durumunda olan egemen sınıfın, bunca çelişkiye rağmen toplumun zararına olacak şekilde çıkarlarını nasıl da çoğunluğa zorla dayattığını görmezden gelirler. Bu tahakkümü sürdürmek için devletin örgütlü şiddeti nasıl da acımasız biçimde kullandığını söylemezler. Hıristiyan azizleri gibi, burjuvaziden tokat yiyen işçinin, karşılık vermek yerine öbür yanağını çevirmesini öğütlerler. Böylece burjuvazi de sonunda insafa gelecek, tokat atmak yerine işçilerin yanağını okşayacaktır!

Daha da ileri giden bazı liberallere göre, kapitalizmin doğasından kaynaklanan şiddete, teröre ve baskıya karşı koymayı savunan sosyalistler ve devrimcilerle şiddet tekelini elinde tutan burjuva devlet arasında bir fark yoktur. Onlara göre, kendini savunmak için örgütlenmenin ve karşı koymanın kaçınılmaz olduğunu söyleyenler modası geçmiş ve eskinin dogmalarına takılı kalmış solculardır! Bu solcular ki, halen ve tuzu kuru liberallerin barışçıl projelerine rağmen; Mübarek’in veya Bin Ali’nin polisiyle çatışan emekçilerin, özgürlüğü için ezen ulusun askeriyle savaşan Filistinli veya Kürt yoksullarının, krizin faturasını kendisine kesmeye çalışan burjuvaziye karşı isyan eden Yunanlı işçilerin yanında yer alıp, onların eylemlerini destekleyebilmektedirler!

Sahte sosyalistlerden müteşekkil reformistler ise, liberallerin bu barışçıl hayallerine sürekli prim vererek, en bariz örneklerde dahi sömürülenlerin ve ezilenlerin pozisyonunu yalnızca utangaçça savunurmuş gibi yapmaktadırlar. Fakat fiiliyatta ise bu kokuşmuş düzenden bıkmış kitlelerin isyanını bastırmak için onları sükûnete, sağduyuya ve yasalara uygun davranmaya davet etmektedirler. Onların isyanını ayıplayarak ve hatta sosyalizm mücadelesinin böyle “ayıp şeyleri” dışladığı yalanını ortaya atarak, gerçekte burjuva düzenin yanında saf tutmuş olduklarını ve geleceklerini de kapitalizmin ıslah edilmesinde gördüklerini ortaya koymaktadırlar.

Burjuvazinin arsız ve pervasız zulmüne, liberallerin barışçıl hayallerine ve reformistlerin ikiyüzlülüğüne karşı ezilenlerin ve sömürülenlerin sözü şudur: Zulmün olduğu yerde tarafsızlık, zalimin yanında olmaktır. Yardımcısı zalimin dünyada sadece alçaklardır. Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun! Zalimi ortadan kaldırın ki, zulüm son bulsun!



[1] Tuncay Alp, Birinci Emperyalist Savaş, İşçi Hareketindeki Tutumlar ve Sonuçları, marksist.com, 1 Mart 2002

[2] Yunanistan İşçileri Genel Konfederasyonunu işgal eden işçilerin yazdığı bildiriden.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012