Navigation

Filistin Yine İntifadanın Eşiğinde

Filistin halkına yaşam hakkı tanımayan Siyonist İsrail devletinin varlığı koşullarında bu sorunun adil ve kalıcı çözümünün olanaksız olduğunu itiraf edenler de var. Fakat bunların geldikleri yer nihayetinde “çözümsüzlük” noktası oluyor. Oysa söz konusu çözümsüzlük, burjuva çerçeveyle sınırlanmış dar ufkun ürünüdür. Filistin sorunu gibi alabildiğine karmaşık bir sorunda, adil, kalıcı, yaşayabilir ve demokratik çözüme ancak bu dar çerçevenin aşılmasıyla ulaşılabilir.

Ortadoğu üçüncü emperyalist paylaşım savaşının alevleri arasında cayır cayır yanıyor. Bu alevler, burjuva ideologların barış, demokrasi, istikrar söylemlerinin ikiyüzlülüğünü iyice açığa çıkarırken, Filistin sorununu çözme iddiasındaki burjuva yol haritalarını da küle çevirmiş durumda. Birinci Dünya Savaşıyla sınırları çizilen Ortadoğu, şimdi bir üçüncüsüyle yeniden dizayn edilirken, Filistin yine küresel ve bölgesel güçlerin çıkar hesapları arasına sıkışıp kalıyor. Yaşanan süreç, burjuva güçlerin mazlum halkların beklentileriyle nasıl oynadıklarının ve onlarla nasıl alay ettiklerinin ibretlik bir manzarasını sunuyor. İsrail ve Batılı emperyalist güçlerin her biri rollerini kusursuz bir şekilde oynuyor. ABD “arabulucu” pozlarında mutat görüşmelere öncülük ederek Filistin halkını oyalıyor. BM, gerçekleştirdiği her katliamda İsrail’i “şiddetle” kınamakla yetiniyor. Askeri darbenin ardından yeniden ABD’nin dümen suyuna giren Mısır, İsrail’le işbirliği halinde Gazze sınırını kapatıyor ve insansızlaştırıyor. Bu arada Batı Şeria ve Doğu Küdüs’teki Yahudi yerleşimlerini arttıran ve Gazze’yi abluka altında inleten İsrail de, Filistinlileri anavatanlarından sürüp atmaya dayanan Siyonist planlarını hayata geçirmek için devlet terörünü tırmandırıyor.

Batılı emperyalist güçler, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana, tarihi Filistin topraklarında Arapların ve Yahudilerin iki ayrı devlete sahip olmalarına dayanan “iki devletli çözüm” modelini tek gerçekçi çözüm olarak savunageldiler. Birleşmiş Milletler planları ve kararları hep bu model üzerinden şekillendirildi. Yaser Arafat önderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün de 1988’de iki devletli çözümü kabul ettiğini açıklayıp, Gazze ve Batı Şeria’yı içine alan, Doğu Kudüs başkentli bir mini devleti ilan etmesiyle, sorun çözüm yoluna girmiş gibi gösterildi. Ne var ki, Yahudi yerleşimleriyle paramparça edilmiş, Gazze’yle Batı Şeria arasında hiçbir fiziksel bağın bulunmadığı bu sözde devlet bile 26 yıldır hayata geçemedi. İsrail, bu devletin sınırlarının tam olarak belirlenmesi, Yahudi yerleşimlerinin durumu ve geçmişten bugüne uzanan diğer anlaşmazlık noktalarında uzlaşmaya varma hususunda hep mız çıkardı ve çeşitli bahanelerle müzakere masalarını terk etti. Gelinen noktada ortada Filistin devletini oluşturabilecek bütünlüklü bir toprak parçasından bile söz etmek mümkün değil.

İsrail, emperyalist güçlere sırtını yaslayarak sürdürdüğü devlet terörünün, onu nihai amacı olan Müslüman Araplardan temizlenmiş büyük Yahudi devletine adım adım ulaştıracağını hesap ediyor. Son günlerde Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da, geçtiğimiz aylarda ise Gazze’de yaşanan İsrail saldırıları da bu politikanın ürünüdür. Söz konusu saldırıların, Hamas’la El Fetih’in Gazze’de ortak hükümet kurmak üzere anlaşmaya vardığı ve bunu hayata geçirdiği bir ortamda gerçekleşmesi de tesadüf değildir. İsrail yıllardır, Filistin kurtuluş hareketini bölerek zayıflatma politikası izlemektedir. Bir zamanlar FKÖ’yü güçten düşürmek için Hamas’ın önünü açan ve bunu başararak Gazze’yi FKÖ yönetiminde bir bölge olmaktan çıkaran İsrail, daha sonra Hamas’ı düşman ilan etmiştir. FKÖ ile Hamas’ı kanlı bıçaklı hale getiren ve Filistin’in bölünmesiyle sonuçlanan bu politika İsrail’in elini son derece rahatlatmış ve bunun sonucunda Batı Şeria Yahudi yerleşimleriyle delik deşik edilirken, Gazze abluka altına alınıp bu kentte yaşayan Filistinliler yok oluş ya da göç ikilemiyle yüz yüze bırakılmıştır. Geçtiğimiz Haziran ayında varılan El Fetih-Hamas anlaşması ise İsrail’in planlarına sekte vuracak bir adım olarak gerçekleşmiştir. Ardından da İsrail’in Temmuz ayında 2200’e yakın Filistinliyi katlettiği Gazze saldırısı ve bunun akabinde Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e yönelik provokatif adımları gündeme gelmiştir.

Batı Şeria’da 2000, Doğu Kudüs’te ise 1500 konutluk yeni yerleşimler yapacağını açıklayan İsrail, son aylarda, tarihi Filistin topraklarını Arapsızlaştırma operasyonlarına hız verdi. Ekim sonunda ise, Yahudilerin de Mescid-i Aksa’da ibadet edebilmeleri için kampanya başlatan ve bu provokatif eylemin ardından suikaste uğrayarak yaralanan bir Siyonist hahamı bahane ederek, Mescid-i Aksa’ya girişleri kapattı. İsrail’in 1967’den bu yana ilk kez aldığı bu kapatma kararı, tam da İngiliz Parlamentosunun ve İsveç hükümetinin Filistin devletini tanıma yönünde karar almasının ardından geldi. Tırmandırdığı saldırı politikasını tamamlayan böylesi bir kararın Filistin halkının sinir uçlarına basmak anlamına geldiğini gayet iyi bilen İsrail, bunu, Filistinlileri şiddete teşvik ederek dünyaya “bakın bunlar terörist” mesajı vermek için kullandı.

Nitekim, söz konusu kapatma kararı, 2 Kasımda aralarında meclis başkan yardımcısının da bulunduğu kalabalık bir Yahudi topluluğun Mescid-i Aksa’nın avlusuna girmesi ve üç gün sonra bu kez 100 kişilik bir Yahudi topluluğa avluya giriş izni verilmesiyle birleşince Filistin halkı ayağa kalktı. İsrail polisinin postallarıyla Mescid’e girmesi ise tepkileri doruğa çıkardı. Filistin halkının haklı tepkisini şiddetle bastırmaya çalışan İsrail polisi iki genci öldürdü, onlarca Filistinliyi yaraladı, yüzlercesini gözaltına aldı. Gelinen noktada İsrail terörü ev baskınlarıyla, gözaltılarla, polisin ve Siyonist faşistlerin cani saldırılarıyla ve Mescid-i Aksa’ya yönelik provokatif tacizlerle devam ediyor. Bunun karşısında Filistin halkı da yaygın bir direniş ve protesto sürecine girmiş bulunuyor. Son olarak 16 Kasımda, Kudüs’te görev yapan Filistinli ulaşım işçisi Yusuf Ramoni’nin çalıştığı otobüsün içinde asılı bulunması üzerine öfke doruğa tırmanırken, Kudüs’te çalışan Filistinli ulaşım işçileri ve tüm Filistinli örgütler grev kararı aldılar.

İsrail’in uyguladığı devlet terörü ve Siyonist yerleşimcilerin saldırıları, Filistinlilerin İsrail’e yönelik eylemlerini de ateşlemiş durumda. Yusuf Ramoni’nin katledilmesi üzerine Siyonist bir merkez olan Har Nof Enstitüsü’ne düzenlenen saldırıda 4 kişi öldürüldü. Bunların 3’ünün Amerikan, 1’inin ise İngiliz vatandaşı hahamlar olduğu açıklandı. İsrail bu eylemi tüm dünyaya “sinagoga saldırı” olarak duyup, Yahudileri hedef alan bir saldırıymış gibi lanse ediyor. Eylemi üstlenen FHKC ise, bunun dini saiklerle gerçekleştirilmiş bir eylem olmadığını, söz konusu binanın Siyonist bir kompleks olduğunu ve hedefin işgalci İsrail devleti olduğunu belirtiyor. Bu eylemi gerçekleştiren FHKC militanı iki Filistinli polis tarafından öldürülürken, Netanyahu eylemcilerin evlerinin yıkılması talimatı verip intikam çığlıkları atıyor.

İsrail’in izlediği faşist politika Kudüs başta olmak üzere tüm Filistin’i patlamaya hazır bombaya dönüştürmüşken, Filistin halkının haftalardır artarak yükselen güçlü tepkisi, “yeni bir intifada mı” tartışmalarını da beraberinde getirmiş durumda. Hatırlatacak olursak, 1936’da İngiliz yönetimine karşı ayağa kalkan Filistin halkının bu eylemi tarihe “birinci intifada” olarak geçmişti. 1987’de yaşanan “ikinci intifada”ya yaygın grevler damgasını vurmuş ve sınıf mücadelesinin yöntemlerine başvurulması İsrail devletini fazlasıyla korkutmuştu. “Üçüncü intifada” ise Ariel Şaron’un 2000 yılında Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem’üş Şerif bölgesine girmesiyle tetiklenmişti. Bugün İsrail’in Mescid-i Aksa üzerinden benzer bir saldırı dalgası başlatması ve buna karşı yükselişe geçen halk tepkisinin düzeyinin henüz intifada boyutuna ulaşmadığı görülüyor. Fakat İsrail’in uyguladığı devlet terörü, Mescid-i Aksa’ya yönelik sürdürdüğü provokasyonlar ve dizginlerinden boşalan yerleşim politikası, dördüncü intifadanın zeminini alabildiğine güçlendiriyor. Ancak hareket ters yönlü kuvvetlerle de karşı karşıya. Bunların başında, El Fetih önderliğindeki Filistin Yönetimi’nin İsrail’le koordineli bir şekilde davranıp ev baskınlarını vs. bizzat gerçekleştirerek hareketin önünde filli engel oluşturması yer alıyor. Bu durum Filistin kurtuluş hareketi içinde, sadece Hamas ve El Fetih arasında değil, FHKC gibi örgütlerle El Fetih arasında da çatışmaya yol açmakta. Bunun yanı sıra, burjuva güçlerin koltuk ve rant kavgaları, daha Filistin devleti kurulmadan ayyuka çıkmış vaziyette.

Gerek Ortadoğu’da yürüyen ve süreklileşmiş hale gelen emperyalist paylaşım savaşı, gerek İsrail’in pervasızca sürdürdüğü Siyonist politikalar, gerekse El Fetih’iyle, Hamas’ıyla Filistin kurtuluş hareketinin öncülüğüne soyunan burjuva güçlerin dar çıkar mücadeleleri, Filistin halkının kurtuluş ve barış umudunu boğuyor. Ulusal sorunun burjuva demokratik sınırlar içinde çözümü her ne kadar genel olarak mümkünse de, bazı ulusal sorunlar pratikte bu çerçeve içinde çözüme kavuşturulamayacak kadar karmaşık bir hâl alabilmektedirler. Filistin sorununun da güncel haliyle ulaştığı nokta buna işaret etmektedir. Bunu aslında bir süredir kimi burjuva ideologlar da kendi meşreplerince dile getiriyorlar. Örneğin Kıbrıs sorununda BM özel temsilcisi de olan De Soto, Filistin’de iki devletli çözümün giderek imkânsızlaştığını itiraf ediyor. Aynı şekilde, Filistin halkına yaşam hakkı tanımayan Siyonist İsrail devletinin varlığı koşullarında bu sorunun adil ve kalıcı çözümünün olanaksız olduğunu itiraf edenler de var. Fakat bunların geldikleri yer nihayetinde “çözümsüzlük” noktası oluyor. Oysa söz konusu çözümsüzlük, burjuva çerçeveyle sınırlanmış dar ufkun ürünüdür. Filistin sorunu gibi alabildiğine karmaşık bir sorunda, adil, kalıcı, yaşayabilir ve demokratik çözüme ancak bu dar çerçevenin aşılmasıyla ulaşılabilir. Bunu da ancak, Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonunun kurulmasını sağlayacak Ortadoğu devrimi başarabilir. Ortadoğu halklarına hayatı zindan eden devasa sorunlar yumağının tek gerçekçi çözümü budur.