Navigation

Sermaye, Emeği ve Doğayı Talan Ederek Büyüyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte doğa karşısında tümden aciz olma durumundan kurtulan insanlık, ne yazık ki kapitalizmin işleyişi ve kâr hırsı nedeniyle doğaya akıl almaz zararlar da verdi, vermeye devam ediyor. Kapitalizm öncesi medeniyetlerin hiçbiri doğanın dengesini böylesine bozacak, iklim vb. değişikliğine sebebiyet verecek nitelikte dönüşümler gerçekleştirmemişti.

İnsanlık tarih boyunca doğa olaylarının yol açtığı yıkımlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Yağmur, fırtına, sel, deprem, volkanik patlamalar vs. karşında kendini korumaya çalıştı. Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte doğa karşısında tümden aciz olma durumundan kurtulan insanlık, ne yazık ki kapitalizmin işleyişi ve kâr hırsı nedeniyle doğaya akıl almaz zararlar da verdi, vermeye devam ediyor. Kapitalizm öncesi medeniyetlerin hiçbiri doğanın dengesini böylesine bozacak, iklim vb. değişikliğine sebebiyet verecek nitelikte dönüşümler gerçekleştirmemişti. Bugün yaşanan büyük kasırgalar, tsunamiler ve küresel ısınmaya bağlı diğer pek çok doğa felâketi kapitalizmin doğayı hunharca tahrip etmesinin bir sonucu olmasına rağmen, çeşitli çevre örgütlerinin ve bilim insanlarının uyarıları sermaye tarafından göz ardı edilmekte ve gerekli önlemler alınmamaktadır. Sermaye bu önlemleri kendisi için büyük bir yük olarak görmektedir. Örneğin dünyada küresel ısınmanın artmasında en büyük pay sahiplerinden biri ABD’dir. Buna rağmen Trump ekonomik çıkarlara aykırı olduğunu öne sürerek Paris İklim Anlaşmasından çekildiği gibi, iklim değişikliğiyle mücadele kapsamındaki birtakım düzenlemeleri kaldıran kapsamlı bir kararnameyi de imzalamaktan geri durmamıştır. Sermaye daha fazla kâr etmek için dünyayı adım adım yok oluşun eşiğine götürmektedir.

Türkiye de birçok doğal güzelliği bağrında barındıran ve sermayenin kârı uğruna doğanın ve insanların katledildiği ülkelerden biridir. Türkiye ekonomisi inşaat sektörünün en fazla büyüdüğü ülkelerin de başında geliyor. Kentsel dönüşüm adı altında şantiyeye dönüştürülen sadece şehirler değildir; otobanlar, barajlar, köprüler, tüneller, havaalanları ve HES’lerle birlikte kırlar da şantiye alanına dönüştürülmüş durumdadır. Medeniyet kurmakla inşaat yapmayı eşdeğer gören siyasi iktidar kendisine yönelik her eleştiriyi “yol, köprü, baraj yaptık” söylemiyle geçiştirmeye çalışmaktadır. Ancak bunların neyin üzerinde yükseldiğine sıra geldi mi gerçekleri ters yüz etmek için her yola başvurmaktadır.

Örneğin siyasi iktidar her fırsatta üçüncü havaalanından söz etmekte ve bu havaalanının dünyanın en büyük havaalanı olması nedeniyle işçi-emekçilerin gurur duymaları gerektiğinden dem vurmaktadır. Oysa bu büyüklük sermayeye büyük kârlar kazandırırken, övünmesi istenilen işçilere ise mezar olmaktadır. Yapımı hızla devam eden, binlerce işçinin geceli gündüzlü çalıştığı üçüncü havaalanı inşaatında bugüne kadar yüzlerce işçi can verdi, sakat kaldı, yaralandı. Bu durum bir kez daha sermayenin işçilerin kanı pahasına büyüdüğünü gözler önüne seriyor.

Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan[1] bir haberde, üçüncü havalimanı inşaatında 400 işçinin öldüğü, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen işçilerin ailelerinin ise dört yüz bin lira verilerek susturulduğu vurgulanıyor. Önlem alarak hayat kurtarmak, iş cinayetlerinin önüne geçmek yerine, çaresiz, yoksul insanları parayla susturmak tam da sermayenin meşrebine uygun bir yöntemdir. Haberin ardından iş cinayetlerinin TBMM’nin gündemine gelmiş olması sonucunda Çalışma Bakanı açıklama yaparak iş kazaları sonucunda ölen işçi sayısının 27 olduğunu açıkladı. Ancak işçilerin anlattıkları, Bakanlığın verdiği bilginin gerçekle bir alakası olmadığını yeterince ortaya koyuyor. Cumhuriyet muhabirine konuşan işçilerden biri şöyle diyor: “Yetkililer gelip çalışsınlar bir daha konuşsunlar. Çoğu iş kazası bildirilmiyor. 31 bin kişinin çalıştığı alanda, binlerce kaza ve ölümlere ilişkin tazminat, dava gibi yasal süreçle kimse uğraşmak istemez. Çoğu bir şekilde sümenaltı ediliyor. Ambulanslar geliyor, işçiyi alıyor ama nereye götürüldüğünü bilmiyorsun. O kadar büyük bir alan ki, bazen bir üst katta ya da yan tarafta olanlardan haberiniz olmuyor. İşçiler de konuşmaktan çekiniyor. Sarı, mavi ve beyaz renkte baretler var. Sarı bareti, hiçbir vasfı olmayan işçiler kullanıyor. Maviler, işinde biraz daha usta olanlar. Beyazı ise mühendis, formen, tekniker ve yöneticiler takıyor. Beyaz baretle işçilerin yanına gidince, her şeyi konuşmuyorlar. İşçi bir ay boyunca işe geliyor. İzin kullanayım deyince, «Niye izin kullanacaksın» deniyor. Mesaiye kalmak istemeyenler, «Sizin kafanızı kopartırız. Sizi işten kovarız» diye tehdit ediliyor. İşçiye zorla mesai yaptırılıyor. Çalışma şartları çok kötü. Ben böyle bir yeri ömrümde görmedim. Mesai paraları ya eksik veriliyor ya hiç verilmiyor. İşçiler ağır şekilde azarlanıyor, küfre maruz kalıyorlar. Paralarını istediklerinde yalancı konumuna düşürülüyor... Hiçbir şekilde işçiye itimat yok. Sosyal medya paylaşımı bile işçiye yasak.”

İşçilerin yaşadıkları sıkıntılar, karşı karşıya kaldıkları insanlık dışı tutumlar bitmiyor. AKP hükümeti ise bütün bu olanları görmezden gelirken, havuz medyası işçileri neredeyse “krallar gibi yaşıyorlar”, “büyük özveri ve istekle inşaatı 29 Ekime yetiştirmeye çalışıyorlar” türünden manşetlerle haber yapıyor. 22 milyar 152 milyon euro ihale bedeliyle Limak-Kolin-Cengiz-Mapa-Kalyon Ortak Girişim Grubuna verilen proje şu anda sermayeye en büyük kazancı sağlayan ihale durumundadır. Bu grubun aldığı yağlı ihaleler bununla sınırlı değil elbette. HES, otoyol, tünel, köprü gibi birçok yüksek kâr getiren ihale bu firmalara verilmiş durumdadır. Üçüncü havaalanı inşaatı bir yandan işçilere mezar olurken diğer yanda da çevreye ve doğaya da büyük zararlar vermektedir. Üçüncü köprü ve bağlantı yolları ve üçüncü havaalanı inşaatı İstanbul’un akciğerleri olan Kuzey Ormanlarını tam anlamıyla katletmiş durumdadır. İstanbul’un mevcut yerleşim alanları ile Karadeniz kıyısı arasında kalan kesiminde, önemli orman alanları, su havzaları, kumullar, barajlar, bentler, tabiat parkları ile çok sayıda endemik (başka yerde yaşamayan) bitki ve hayvan türlerinden oluşan farklı ekosistemlerin bir arada bulunduğu bütüncül bir ekolojik alan yer almaktadır.[2]

Üçüncü havaalanı inşaatı ile birlikte Kuzey Ormanlarının katledilmesi aynı zamanda içinde barındırdığı temiz su havzalarının yok olması anlamına da geliyor. Ağaçların, bitki türlerinin yok olması ekosistemin değişmesine ve haliyle sel, hortum vb. doğa olaylarının oluşmasına davetiye çıkarmaktadır. Nitekim 2017 Temmuzunda yağan 20 dakikalık yağmur İstanbul’da yüzlerce evi, aracı hasara uğrattı, havaalanında uçaklar kalkamadı, Avrasya tüneli kapandı, deniz ulaşımı felç oldu, şehrin büyük caddelerinde araçlar oluşan su birikintilerinde sürüklendi. Kısacası 20 dakikalık yağmur İstanbul’u esir aldı. Bu olay tam da şehri beton yığınına çeviren ve büyük kazançlar, büyük rantlar elde eden açgözlü sermayenin doğayı katletmesinin bir sonucuydu. Siyasi iktidar ve belediyesi her zaman olduğu gibi bunun da sorumluluğunu üstlenmedi ve “doğal bir afetti” deyip geçiştirdi.

Doğanın katledilmesi, iklimin değişmesi iktidarın ve sermayenin umurunda değil. Çevreyle ilgili tüm uyarıları, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarını ve mahkeme kararlarını dahi yok sayan hükümetin tek gayesi büyük bir yıkım pahasına gerçekleştirilen bu inşaatlar aracılığıyla sermayeye yeni rant ve kazanç kapıları açmaktır. AKP’nin çılgın projelerinden biri de Kanal İstanbul projesidir. Geçeceği güzergah belirlenen Kanal İstanbul’un yakın bir zamanda start alacağı duyuruldu. Maliyeti tahmini 65 milyar lira olarak hesaplanan proje adeta sermayenin ağzının suyunu akıtmaktadır. Ne var ki bu proje sermayeyi ihya ederken diğer yandan İstanbul’un doğal yapısına indirilecek en büyük darbe niteliğindedir. Erdoğan yaptığı bir konuşmada şu itirafta bulunmuştu: “Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hâlâ da ihanet ediyoruz, ben de bundan sorumluyum.”

Bu sözleri duyan bir insan doğal olarak onun özeleştiri yaptığını, yaptıklarından pişmanlık duyduğunu, bunu telafi etmek için elinden geleni yapacağını düşünür. Ancak niyet bu değildir. Kendisi, “şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi” diyerek yeni inşaat alanlarının, yeni yapıların gerektiğine işaret ediyor. Nitekim bu konuşmanın üzerinden fazla bir zaman geçmeden Kanal İstanbul projesini açıklaması da bunun bir göstergesidir. Bugüne kadar yapılan yapılar, gökdelenler şehrin tarihi mirasına, tarihi siluetine büyük zarar verdi. Ancak Kanal İstanbul projesinin “kadim şehir İstanbul”a vereceği zarar bunlarla kıyaslanmayacak kadar büyük olacaktır.

Yandaş medya bu projeye ait görüntüleri yayınlayıp “şu kısmında şu kadar konut yapılacak, şu kadar gemi geçecek” türünden haberler yaparken, bu projenin sonucunda ne gibi çevresel felâketlerin yaşanacağından söz bile etmemektedirler. Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Sedat Dural’ın konu ile ilgili yaptığı açıklama şöyle: “Aslında bir bütün olarak çevre coğrafyası ile Karadeniz ve Marmara Denizi’nin kendi içindeki dengesine doğrudan doğruya bir müdahalesi olacak. Karadeniz’in tuzluluğu daha düşük, Marmara Denizi’nin tuzluluk oranı daha yüksek, aralarında seviye farklılığı da var. Yapılacak yeni bir kanalla oluşacak yeni bir akışın gerçekleşmesiyle aralarındaki bu denge de bozulacak. Karadeniz’den Marmara’ya yoğun bir besin akışı olacak ve bu Marmara’nın dibine çökecek ve çeşitli canlılar tarafından tüketilecek. Zaten Marmara’da çok düşük bir oksijen oranı var. Bunun da yok olması ve Marmara’da hiç oksijen kalmaması riski çok yüksek. Bu da bir iki yıl içerisinde hatta en geç 3 yıl içerisinde olabilir. Bunun ardından Marmara ölü denize döner ve hidrojen sülfür dediğimiz bir gaz ortaya çıkar. Bu gaz İstanbul’un kıyı şeritlerine vurarak bir dönem Haliç’in yaydığı gibi bir koku tüm Marmara kıyı şeridine yayılabilir. Hidrojen sülfür atmosfer yoluyla diğer denizlere ulaşabilir. Denizlerin aralarındaki boğazlar yoluyla akım da söz konusu. İlk etapta en büyük zararı alacak olan Karadeniz’dir. Marmara’nın ölümünü Karadeniz takip edebilir. Ege Denizi’nin doğu kıyıları da bundan nasibini alacaktır.”

Bunun dışında böylesine büyük bir inşaatın kente ve gündelik hayata büyük zararlar vereceği ortadadır. 45 km uzunluğunda bir alanda hafriyat çalışması yapılacak. Çıkartılacak milyonlarca metreküp toprağın taşınması basit sıradan bir iş değil. Şehrin toz bulutlarıyla kaplanması, çamur yağmurlarının yağması gibi birçok sorunla karşı karşıya kalınacağı ortadadır. Üçüncü havaalanı inşaatındaki hafriyat çalışmasında toprak taşıyan kamyonların trafiği nasıl etkilediğine bakarak, kamyon terörü yüzünden onlarca insanın ölmesini ve yaralanmasını göz önüne alarak; Kanal İstanbul inşaatında bunun yüz mislisinin yaşanacağını ve trafiğin içinden çıkılmaz bir hale geleceğini kolaylıkla öngörebiliriz. Bu durumdan en fazla etkilenecek olan hiç kuşkusuz yine emekçiler olacaktır. Ne var ki 400 işçinin ölmesi, kamyonların cadde ve sokaklarda terör estirmesi, insanları çiğnemesi, trafiğin insanları çıldırtacak noktaya gelmesi AKP’nin umurunda değildir. Kanal İstanbul’un çevreye vereceği zarara, yol açacağı felâketlere karşı yapılan uyarılar da AKP’nin bir kulağından girip öbür kulağından çıkmaktadır.

HES ve maden ocakları ile çevre talan ediliyor

İnşaat sektörü bugün Türkiye ekonomisinde en fazla büyüyen ve kâr oranının en yüksek olduğu sektörlerden biri olma özelliğini taşımaktadır. “Toprak ve gayrimenkul rantı hızla zenginleşmenin en kestirme yollarından biridir, hükümetle ya da yerel yönetimlerle kurulan güçlü ilişkiler bunun için yeterlidir. Bu ilişkiler sayesinde, devlet ihaleleriyle, arazi tahsisleriyle, imar ve yönetmelik değişiklikleriyle hızlı bir büyüme yaşamak oldukça kolaydır. AKP’nin Kamu İhale Yasasında 30’dan fazla kez değişiklik yapması, sayısız imar düzenlemeleri boşuna değildir. Aslına bakılırsa AKP’li kadrolar, rant yaratma ve paylaştırma konusunda 90’lı yıllarda yerel yönetimlerde epey deneyim biriktirmişler ve kendilerine yakın firmaları daha o dönemden başlayarak ihya etmeye girişmişlerdi. Hükümet olduklarında ise bu deneyimleri adeta kurumsal hale getirdiler. AKP yandaşı inşaat şirketleri sektörde büyük ve etkin tekeller haline geldiler; Kiler, Torunlar, Sinpaş, Saf gibi kurumlar GYO’lar arasında sivrilirken, büyük ölçekli projelere ve TOKİ ihalelerine de Limak, Ağaoğlu, Varyap, Kalyon, Gap, Cengiz İnşaat gibi firmalar adeta ipotek koymuşlardır.”[3]

Bu inşaat firmaları yaptıkları onlarca HES ve işlettikleri maden ocakları ile büyük kârları cebe indirirken diğer taraftan da ormanları, sit alanlarını, tarım arazilerini, akarsuları, Hasankeyf gibi birçok medeniyetten izler taşıyan tarihi kentleri yok etmişlerdir. 59 ilde 478 HES’in olduğu Türkiye’de bu sayı daha da arttırılmaya çalışılıyor. Özellikle Karadeniz bölgesine yapılan HES’ler iklim yapısını değiştirdiği gibi bitki örtüsünün yok olmasına ve en önemlisi nehirlerin kurumasına yol açıyor. Diğer yandan maden işletmeleri çevrenin tahribatında büyük rol oynuyor. Uzun süre Türkiye’nin gündeminden düşmeyen ve büyük bir direnişe dönüşen Cerrattepe’de, hükümet ve Cengiz Holding bildiğini okumakta, işlettikleri altın ve bakır madeniyle çevreye büyük zararlar vermektedirler.

Sermayenin kâr hırsından tarihi kentler de nasibini almıştır. Binlerce yıllık sel ve deprem gibi doğal afete, sayısız işgal ve istilaya direnen tarihi kent Hasankeyf, AKP ve açgözlü sermayeye yenilmiştir. Asur, Sasani, Bizans, Emevi, Abbasi, Osmanlı gibi birçok devletin himayesine giren Hasankeyf’te bu medeniyetlerden kalma birçok eser bulunmaktadır. Moğol istilasının dahi yıkamadığı, kilise, cami ve kervansarayların kalıntılarının olduğu, 2 binden fazla mağara evin yer aldığı, daha 1960’lara kadar insanların yaşadığı tarihi kent AKP’nin kâr hırsına yenik düşmüştür. AKP için önemli olan barajdır, tarihi kentin, medeniyetin, kültürel mirasın korunmasının onun için bir önemi yoktur. Ona göre medeniyet kendi yaptığı inşaatlardır.

HES, termik santral ve maden ocakları ile katledilen bölgelerden biri de Ege bölgesidir. 2014 yılında Manisa’nın Soma ilçesine bağlı Yırca mahallesinde termik santral inşa eden Kolin Grubu 6 bin zeytin ağacını kesmiş, ağaçları kestirmemek için nöbet tutan köylülere ise şirkete bağlı güvenlik görevlileri saldırmıştı. Ege bölgesindeki birçok zeytinlik alan HES, RES veya termik santral yapılarak yok edilmektedir. Soma’da olduğu gibi İzmir’e bağlı Urla’da da zeytin ağaçları yapılan santrallerin kurbanı olmuştur. Ancak bu kadarı sermayeye yetmemiştir. ÇED raporları, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararları nedeniyle bazı santraller yarım kalmakta veya yapımı gecikmektedir. Bu nedenle AKP hükümeti bu işi kökten çözmek için zeytinlik sahalarda yatırım yapılmasına izin veren yasal düzenlemeyi gündeme getirdi. Ne var ki hem muhalefetin hem de kamuoyunun tepkisini çeken madde tasarıdan çıkarıldı. İlgili maddeyle bir dekarda 15’ten az zeytin ağacının olduğu yerler zeytinlik saha olmaktan çıkartılıyordu.

Sermaye için önemli rant alanlarından biri de turistik otel ve tesislerdir. Karadeniz bölgesinin doğal şaheserlerinden bir olan Ayder yaylası da bu rantın kurbanı olmuştur. AKP hükümeti bütün muhalefete, bölge halkının direnişine rağmen Ayder yaylasına yol inşaatını durdurmamıştır. Hükümet Ayder yaylasını rant alanına döndürmek için yerel halkın yapmış olduğu evlerin kaçak olduğunu bahane ederek Ayder yaylasını da kentsel dönüşüme sokmuştur. Ayder yaylasının ranta nasıl açılacağını Erdoğan bakın nasıl açıklıyor: “Şu andaki Ayder bizim temsilimiz olamaz. Allah’ın bize verdiği Ayder bambaşka, biz Ayder’i kirlettik, rezil ettik. Burada inşallah devlet olarak da özellikle duracağız. Ayder’i kentsel dönüşüm ile hakikaten şanına yakışır hale getireceğiz. İçişleri Bakanımız ile Uzungöl’ü görüştük. Aynı değişim dönüşümü Uzungöl’de de yapmamız lazım. Bunlar çekim alanı. Otel olayına girmeleri halinde Rize rahatlayacak.” Erdoğan “otel olayına girmeleri halinde Rize rahatlayacak” diyerek kentsel dönüşümden ne anlamamız gerektiğini özetlemiş oluyor. Yani AKP’nin dilinde Ayder’in özüne dönmesi demek, burada otellerin pıtrak gibi bitmesi anlamına geliyor.

Sermayenin talanına ve yalanına karşı örgütlü mücadeleyi yükseltelim

Sermaye işçilerin ölmesi, doğanın katledilmesi pahasına büyüyor. AKP hükümeti ise sermayenin bu talanını toplumdan gizlemek için her türlü manipülasyona başvuruyor. Türkiye’nin 2017 yılında %11,5 büyümesi sürekli gündem edilirken üçüncü havaalanı inşaatında yaşamını yitirdiği söylenen 400 işçinin sözü bile edilmiyor. Ormanlık alanlar, akarsular talan edilirken, bunlara karşı çıkanlar terörist ilan ediliyor. Örneğin zeytinlik alanların ranta açılmasıyla ilgili yasa gündeme geldiğinde başbakan “AK Parti iktidarında zeytin ağacı sayısı yüz milyondan yüz yetmiş iki milyona çıkmış. Peki, zeytin üretiminde Türkiye’yi dünya ikincisi yapan kim, AK Parti” demişti. Ancak böyle bir durum söz konusu değil. Türkiye zeytin üretiminde sayılı ülkeler arasında ancak AKP’nin doğayı katleden politikaları sonucunda zeytin üretiminde 2001 yılına kadar ikinci iken şimdilerde 4. sıraya gerilemiştir. Bir yandan zeytin ağaçları kesilirken, zeytinlik alanlar bakımsızlığa terk edilirken, diğer yandan Türkiye’nin sıralamada yerini koruduğunu söyleyebilmek olanaksızdır.

Bilindiği gibi Artvin Cerattepe’de, %90’ı endemik olmak üzere 900’e yakın bitki türünü barındıran binlerce yıllık ormanlar da maden talanına açılmıştır. Endemik türlerin yok edileceği ve binlerce yıllık ormanın katledileceği eleştirileri karşısında ise hükümet bu türleri ve ağaçları başka yere taşıyacaklarını söyleyerek kendini savunmaktadır. AKP lideri her fırsatta çevrecilere verip veriştiriyor, “ben çevrecinin daniskasıyım” diyerek yapmış olduğu parkları çevreciliğin büyük örneğiymiş gibi sunuyor. İstanbul’da yeşil alanların kent alanına oranı %2’dir ve bu oranla İstanbul Avrupa’da sonuncudur. Herhalde çevrecinin “daniskası” olmak böyle bir şey olsa gerek!

Kapitalizmde sermayenin büyümesi sağlanırken hayatın her alanında yıkım ve tahribat kaçınılmaz hale gelmektedir. Dünyanın her yerinde insanlık sermayenin yaratmış olduğu bu yıkımdan fazlasıyla nasibini almış durumdadır. İnsanlığın önünde iki seçenek duruyor; ya sermaye kendi kârı, çıkarı için insanlığı yok edecek ya da işçi sınıfı bu kapitalist düzeni yıkarak doğayla barışık sınıfsız bir toplumun yolunu açacak. İşçi sınıfının önderlerinden Rosa Luxemburg’un dediği gibi: Ya barbarlık, ya sosyalizm!



[3] Oktay Baran, Dünyada ve Türkiye’de İnşaat Kapitalizmi, www.marksist.com