Navigation

Asgari Ücret Tartışmaları ve Burjuvazinin İkiyüzlülüğü

Asgari ücret, taban ücret olması nedeniyle yalnızca asgari ücretle çalışan 5 milyonu aşkın işçiyi değil, tüm emekçileri ilgilendiriyor. Her yıl Aralık ayında gündeme gelen asgari ücret tartışmaları, bu yıl seçimlerde verilen vaatler nedeniyle çok daha erken bir tarihte yaşanmaya başladı ve uzunca bir süre gündemdeki yerini korudu. Hatırlarsak 7 Haziran seçimlerinde HDP 1800 lira, CHP ise 1500 lira asgari ücret vaadinde bulunmuştu. Bunun üzerine AKP yaygarayı koparmış, bu kadar yüksek bir asgari ücretin verilemeyeceğini söylemiş, sermaye örgütleriyle toplantılar yaparak diğer siyasi partileri şikâyet etmişti. Miting meydanlarında toplanan on binlerce emekçiye de “yüksek asgari ücretin zararları” anlatılmıştı. AKP’ye göre işveren bu kadar parayı verirse zarar eder veya batar, bu durumdan kurtulmak için de mecburen işçileri işten atmak zorunda kalırdı. O halde işçiler işsiz kalmak istemiyorlarsa 1000 liralık asgari ücrete razı olmak zorundaydılar!

O dönemde AKP hükümeti muhalefet partilerine “kaynağı nereden bulacaksınız” diye yüklenerek bir algı operasyonuna girişti. Sanki asgari ücret devlet bütçesinden karşılanıyormuş algısı yaratıldı. Oysa kamu işçilerinin büyük bir kısmının ücreti zaten asgari ücretin üstündeydi ve asgari ücretin arttırılması bütçeye ek vergi geliri de sağlayacağından, yük bindirme gibi bir durum söz konusu değildi. Diğer partilerin asgari ücret vaadi işçiler tarafından ilgi görünce AKP derhal 1 Kasım seçim programına asgari ücreti 1300 lira yapacağı vaadini koydu. Birdenbire “kaynak sorunu” çözüldü! Bu kez muhalefetten gelen “kaynağı nereden bulacaksınız?” sorusu üzerine AKP temsilcileri büyük bir pişkinlikle “asgari ücreti biz vermiyoruz ki işveren veriyor, asgari ücret komisyonunda biz bunun 1300 lira olmasını önereceğiz” diyerek işin içinden çıktılar. Birkaç ay önce sefalet içinde yaşayan milyonlarca emekçiye “asgari ücret yükselmesin, yoksa sonunuz daha kötü olur” diye tehdit yağdıran AKP, bir anda asgari ücreti 1300 lira yapmayı vaat ederek sanki işçilerin yaşadığı yoksulluğu bitirecekmiş rüzgârları estirdi. Ve AKP izlediği bu ikiyüzlü politikanın katkısıyla seçimde oyunu arttırarak iktidar oldu.

Yıllardır asgari ücrete gelen komik zamları “biz elimizden geleni yapıyoruz, karar komisyondan çıkıyor” diyerek açıklayan AKP, bir anda %30 zam vaat edebildi. Bakın bu konuda açıklamalar yapan ve “kaynağı nereden bulacaksınız” diye diğer partilere çıkışan dönemin maliye bakanı Mehmet Şimşek, istemeyerek de olsa bir gerçeği nasıl itiraf ediyor: “Biz ne söz verdiysek onun gereği yapılacak. Komisyon tabii ki işçi, işveren ve devletten oluşuyor ama devlet kimin tarafına yönelirse, oy kullanırsa belirleyici oluyor.” Demek ki AKP yıllarca patronların tarafını tutmuş ve milyonlarca işçiye sefalet ücretini dayatmış! Ve çıkıp “bizim elimizden bir şey gelmiyor, karar komisyondan çıkıyor” diye yalan söylemiş! Elbette Asgari Ücret Tespit Komisyonunda hükümetin sermayenin tarafını tuttuğu bilinen bir gerçekti, ancak bakanın bunu itiraf etmesi, AKP’nin gerçek yüzünü göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil etmektedir.

Asgari ücret yine açlık sınırının altında

AKP hükümeti asgari ücreti 1300 liraya yükselterek işçilerin bütün sorunlarını çözmüş havası yaratıyor. Oysa asgari ücret %30 artmasına rağmen yine de 1400 liralık açlık sınırının altında kalıyor. Nitekim TÜİK de Asgari Ücret Tespit Komisyonuna sunduğu raporda, asgari ücretin 1600 lira olması gerektiğini belirtti. Üstelik 1300 liralık asgari ücretin gelir vergisi 2016 Eylülünden itibaren %20’lik dilime geçmiş olacağından, ücretlerde 100 liraya yakın bir düşüş olacak. Yapılan artışla birlikte AGİ hariç asgari ücret 910 liradan 1177 liraya yükseltilmiştir ve gerçek asgari ücret budur. Bekâr bir işçinin AGİ’sini de üstüne koyduğumuzda ancak 1300 lira olmaktadır. Evli ve üç çocuklu bir işçi için ise bu miktar hepitopu 1386 liraya yükselmektedir. Ayrıca asgari ücrete Temmuz ayında zam yapılmayacak. Bir yıl içinde, yapılan %30’luk bu zammın hayat pahalılığı karşısında kuşa döneceği açıktır. Her gün iğneden ipliğe birçok tüketim maddesine zam geliyor. Nitekim 2016 yılına elektriğe, cep telefonu vergisine, köprü ve otoyol geçişlerine, alkol ve sigaraya gelen zamlarla başlandı. Dahası ekonomik büyümenin düştüğü, devam eden ekonomik krizin gittikçe derinleştiği ve emperyalist savaşın kızıştığı bir dönemden geçiyoruz. Emperyalist savaş sürecinin işçileri-emekçileri nasıl etkileyeceği ortadadır. Rusya’nın uyguladığı ekonomik ambargonun etkisi kendini hissettirmeye başlamıştır. Rusya ile ticari ilişkisi olan birçok firmada işten atmalar başladı, bu da işsizliğin daha fazla büyümesi anlamına gelmektedir.

İşçiler yine sefalet ücretine mahkûm edilirken, yapılan bu zammı çok bulan ve bunu bir fırsata dönüştüren patronlara ne gibi kolaylıklar sağlandı dersiniz? Sermaye yapılan zammın fazla olduğundan dem vurup AKP’den yeni indirimler ve teşvikler talep etti. İşçiye gelince “kaynak yok” diyerek yaygara koparan AKP, patronlara büyük bir kıyak geçerek maliyetin %40’ının devlet tarafından karşılanacağını açıkladı. Buna göre artışın işverene yarattığı 275 liralık maliyetin 110 lirasını devlet üstenecek. Elbetteki devlet bunu yine işçiler için oluşturulmuş İşsizlik Fonundan karşılayacak. Ancak teşvik ve indirimler İşsizlik Fonunun yağmalanmasıyla sınırlı kalmıyor; örneğin 18-29 yaş arası işçi çalıştıran işverenlere sağlanan SGK prim desteği de 2020 yılına kadar uzatıldı. Sermaye ve emrindeki AKP hükümeti bir taraftan işçi sınıfına sefalet ücretini dayatırken, diğer taraftan da işçi sınıfının fonlarını alenen yağmalamaya devam ediyor.

Asgari ücretin 1300 lira olması yeni bir durum da doğurmuştur. Bugüne kadar asgari ücretin üzerindeki ücretlere yapılan zamlar da asgari ücrete gelen zam temel alınarak belirleniyordu. Asgari ücrete %3+3 zam gelmişse, örneğin 2 bin lira maaş alan bir işçiye de bu oran civarında bir zam yapılıyordu. Yeni duruma göre de %30’luk zam yapılması gerekmektedir. Ancak patronlar yapılan bu artışın sadece asgari ücretle çalışanlar için geçerli olduğunu söylemektedirler. Dolayısıyla ücretlerde %30’luk artış yeni bir mücadele konusu haline gelmiştir.

Bu durum sendikaları da yakından ilgilendirmektedir. Sendikalı işçilerin büyük bir bölümü, 1300 lira ve altında bir ücretle çalışıyorlardı. Asgari ücretin 1300 lira olmasıyla, bu işçilerin ücretiyle asgari ücret arasında hiçbir fark kalmamış oldu. Bir örnekle açıklayacak olursak, toplu sözleşmeyle maaşı 1200 lira olan bir işçi, asgari ücretin 1000 lira olduğu koşullarda asgari ücretten 200 lira fazla ücret alıyorken, yeni artışla ücreti 1300 lira olacak. Bu durumda maaşı yükselmiyor aksine asgari ücret seviyesine inmiş oluyor. Normal şartlarda asgari ücretten 200 lira fazla alan işçinin hak kaybı yaşamaması için ücretinin otomatik olarak 1500 liraya çıkması gerekirdi. Sendikaların bu konudaki tavırları çok önemlidir ve nasıl bir mücadele vereceklerini de tabandan gelen basınç belirleyecektir.

Sendikaların asgari ücret ve saldırılar karşısındaki tutumu

Bilindiği gibi Asgari Ücret Tespit Komisyonu 5 işveren, 5 işçi, 5 de devlet temsilcisinden oluşmakta ve işçi tarafını da Türk-İş temsil etmektedir. Bizzat Türk-İş’in araştırmalarına göre açlık sınırı 1400 lira, yoksulluk sınırı ise 4500 liradır. Peki, Türk-İş görüşmelerde kendi açıkladığı rakamların üstünde bir ücret talep etmiş midir? Hayır. Türk-İş başkanı Ergün Atalay’ın yaptığı açıklamaya bakınca, patronların mı yoksa işçilerin mi temsilcisi olduğunu anlamak pek mümkün olmuyor. Atalay’ın asgari ücretle ilgili açıklaması şöyle: “Türk-İş’in geçen dönemde yaptığı açlık sınırıyla ilgili rakam 1390 civarında ama bizim için 1300 lira uygun bir rakam, bir an evvel Ocak ayından itibaren uygulanması taraftarıyız. Onun ötesinde de her ortamda ifade ediyorum. Şimdi işverenlerimiz burada, biz bu işverenlerimizin büyük bölümü ile sözleşme yapıyoruz. 10 yıllık bir kızımız şu anda çalışıyor 1320 TL ücret alıyor. Ama başka bir kızımız yeni işe girecek, o da 1300 TL alacak, arada 10 yıllık kıdem var. Bununla ilgili bir sıkıntı var. Tehlikeli işlerin ve çok tehlikeli işlerin boyutu var. Türk-İş olarak bir çikolata fabrikasında çalışan bir işçi ile bir madende çalışan işçinin durumunun aynı olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun yanında bu 1300 lirayı ödeyemeyecek olan işverenlerimiz var. O işverenlerimizle ilgili de Maliye ve Hazine temsilcilerimiz burada. Burada bizim arzumuz Ocak ayından itibaren 1300 liranın uygulanması ve kademeyle ilgili sıkıntılarımızın giderilmesi, arkasından da çok tehlikeli işlerle ilgili talebimizin değerlendirilmesi. Bu komisyon bunun kararını verecek. Ülkemizde 5 milyon civarında asgari ücretli var. Biz bunun başlangıç ücreti olduğunu biliyoruz. Ülkenin yüzde 70’i bu ücretle geçiniyor. Yani bu ücretin geçinebilecek bir ücret olmadığını bu ülkede yaşayan herkes biliyor. Bu rakamlarla geçinen var mı? Tabii ki geçinen var. Ama nasıl geçindiğini o geçinenlere sormak lazım. Bu ücreti başta ben olmak üzere hepimiz denememiz lazım.”

Türk-İş başkanı yapılan artışın açlık sınırının altında olduğunu kabul etmesine rağmen bunun makul bir rakam olduğunu söyleyebiliyor. “Bu ücreti veremeyen işverenlerimiz var” diyerek kendini işverenlerin yerine koyarak konuşuyor. Sanki işçi sendikası değil de patron sendikasının başkanı! Aynı başkan, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın katıldığı Türk-İş 22. olağan genel kurulunda “kıdem tazminatlarımıza ne olursunuz dokunmayın” diyerek yalvarıyordu. Mücadele etmek yerine Cumhurbaşkanına yalvararak hakları koruyabileceğini sanıyor. İşte bu sınıfa ihanet eden, işbirlikçi tutum, sınıf mücadelesine büyük darbeler indirmektedir.

Hak-İş’in tutumuna gelirsek, o zaten çoktan beri AKP’nin bir kurumu haline gelmiş durumdadır. Geriye DİSK ve KESK kalıyor. Bu sendikalar da bugüne kadar işçi sınıfına yönelik saldırılar karşısında etkili bir mücadele ortaya koyamadılar. Bundan sonraki süreçte de sermayenin AKP eliyle hayata geçirdiği saldırıları gittikçe artacaktır. AKP kendisine muhalif sendikaları da tıpkı Türk-İş ve Hak-İş örneğinde olduğu gibi devletin, hükümetin kontrolü altında korporatif sendikalar haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamda DİSK ve KESK’in önünde çetin bir sınav durmaktadır. Elbette ki bu saldırıları bertaraf etmek, sendikaları mücadeleci bir çizgiye çekmek için yine sınıf devrimcilerine büyük görevler düşmektedir.