Navigation

Marksizmin Aydınlattığı Gerçekler

2.bölüm

Marx, Engels’le birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nden sonra da tarihsel materyalizme ilişkin çalışmalarını derinleştirerek sürdürmüştür. Onun bu kapsamda öne çıkan ve büyük önem taşıyan çözümlemeleri, Engels’in deyişiyle, sadece iktisat için değil bütün toplum ve tarih bilimleri için devrim yaratan bir keşif niteliğindedir. İnsanların kendi varlıklarının toplumsal üretimi esnasında, kaçınılmaz olarak, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurduklarını vurgular Marx. Üretim ilişkileri diye nitelediğimiz bu ilişkiler, maddi üretici güçlerin belirli bir gelişme derecesine tekabül ederler. Marx’ın, Katkı’ya (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı) yazdığı 1859 tarihli Önsöz’de yer alan ünlü satırları tarihsel materyalizm anlayışını eşsiz biçimde açıklığa kavuşturur:

“Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukukî ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. …

“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Geniş çizgileriyle, asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir (ve) burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”

Aslında Önsöz’ün yazımından yıllar önce, daha 1848 yılında Marx ve Engels’in birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto’nun ilk bölümünde de tarihsel materyalizm anlayışı çarpıcı biçimde ifadesini bulmuştur: “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.” Marksizmin ortaya koyduğu bu tarih anlayışı sayesinde, artık toplumsal tarihin analizini bilimsel bir temelde, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin belirlenmesi temelinde yürütmek mümkün hale gelmiştir.

Büyük yankıları olan bu tarih anlayışı, yeni materyalist dünya görüşünün teorik önkoşuludur. Bu sayede mantık yöntemi için de bilimsel bir hareket noktası elde edilmiştir. Engels, Hegel’in mantığından bilimsel yöntem için gerekli çekirdeği çıkarma ve böylece diyalektik yöntemi idealist örtülerinden arındırarak bilimsel niteliğe kavuşturma işini başarabilecek tek insanın Marx olduğunu belirtir. Marx’ın insanlık bilimine muazzam katkısı yalnızca tarihsel materyalizm anlayışından ibaret kalmamış, bu büyük deha aynı zamanda insanlık tarihini bilimsel temellerde kavramayı mümkün kılan yöntemi de geliştirmiştir.

İlerlemeler dönemi

İnsanlık tarihinin kavranışında sağlanan bu büyük sıçrama momenti öncesinde, doğa bilimlerinde (fizik, kimya, biyoloji, astronomi, jeoloji) kaydedilen ilerlemeler süreci yer alır. Doğa bilimlerinin temelleri İskenderiye döneminde Antik Yunan’da atılmaya başlanmış ve bu temeller, Avrupa karanlık ortaçağını yaşarken bilimde ilerlemeler kaydeden Araplar tarafından daha da geliştirilmiştir. Ancak doğa bilimlerinin modern gelişimi, 15. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyıla ilerleyen süreçte pek çok alanda gerçekleştirilen muazzam keşif, icat ve bilgi üretimi neticesinde olmuştur.

Doğa bilimlerinde sıçramalar kaydedilmesini sağlayan süreç ilerlerken, 19. yüzyılda tarih anlayışında da çığır açacak bir toplumsal değişim ve hareketlenme dönemi yaşanmıştır. Örnekse, 1831’de Fransa’da Lyon’da ilk işçi ayaklanması gerçekleşmiş, 1838’den 1842’ye doğru ise İngiltere’de ilk ulusal işçi hareketi olan Çartist hareket yükselmiştir. İşçi hareketindeki bu uyanışın yanı sıra, Avrupa’da büyük sanayideki gelişmelere bağlı olarak işçi sınıfı hem nitelik hem nicelik bakımından bir hayli yol almıştır. Bunun sonucunda, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi Avrupa’nın ileri ülkelerinde artık siyaset sahnesinde ete kemiğe bürünmüş bir belirginlikle yer almaya başlamıştır.

Bu gelişmenin sonuçlarından biri de, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında çıkar birliği safsataları yayan eski anlayışların inandırıcılıklarını yitirmesi ve bilimsel bir tarih anlayışının biçimlenmeye başlamasıdır. Bu çağda hemen her alanda peş peşe yaşanan gelişmeler, geçmiş dönemlerin idealist tarih anlayışına darbe üstüne darbe indirmiştir. Aslında geçmiş tarihin bir sınıflar mücadelesi tarihi olduğu ortaya çıkmıştır. Böylece idealizm son sığınağı olan tarih anlayışından da kovulabilmiş ve tarihin materyalist tarzda kavranması mümkün hale gelmiştir. Benzer bir gelişme sosyalizm anlayışı alanında da kaydedilmiştir. Sosyalizmi bazı parlak düşünürlerin kafasından fırlamış bir ideal olarak değil, burjuvazi ile proletaryanın kaçınılmaz mücadelesinin zorunlu ürünü olarak kavrayabilmenin bilimsel temeli ortaya konmuştur.

Bu bilimsel temelin atılması, onca yıldır önde gelen bazı burjuva iktisatçıların etrafında dolanıp durdukları artı-değer probleminin çözülmesi sayesindedir. Kapitalistlerin işçinin ödenmemiş emeğinin ürününe sahip çıkmaları, kapitalist üretim tarzının ve işçinin bu düzenden kaynaklanan sömürülmesinin temel biçimidir. Burjuva iktisatçıların iddialarının aksine, artı-değerin kaynağı işsiz nüfus ve piyasadaki kıyasıya rekabet nedeniyle kapitalistlerin işçi ücretlerini alabildiğine düşürmesi değildir. Kapitalistler işçinin işgücünü pazarda meta olarak sahip olduğu değerin üzerinde bir fiyatla satın aldıklarında bile, bu işgücünün yarattığı toplam ürün-değer içinde ödenmemiş emek vardır. O nedenle de kapitalistler işçilerin üretimi neticesinde, bu üretim için satın aldıkları işgücüne ödediklerinden daha fazla bir değer elde ederler.

İşte bu artı-değer, son çözümlemede, varlıklı sınıfların elinde biriken ve durmadan büyüyen sermaye yığınının da kaynağıdır. Artı-değer probleminin bu şekilde çözülmesiyle, kapitalist üretimin sırrı ifşa olduğu gibi, sermaye birikiminin özü de açıklanmış olmaktadır. Engels, tarihsel materyalizmin ortaya konmasının yanı sıra, kapitalist üretimin gizeminin artı-değer aracılığıyla açıklanmasını da Marx’a borçlu olduğumuz gerçeğinin altını çizer. Marx sayesinde sosyalizm, ilerleyen yıllarda çeşitli ayrıntılarıyla üzerinde durulacak, çalışılacak bir bilim durumuna gelebilmiş ve işçi sınıfının mücadele pratiği sayesinde daha da geliştirilebilmiştir.

Yöntem sorunu

Marx’ın kapitalist toplumun analizinde uyguladığı yöntem sorunu başlı başına büyük önem taşıyan bir konudur ve bu nedenle yıllar içinde çeşitli Marksist yazarlarca üzerinde durulmuştur. Fakat bu konuda başvurulması gereken en sağlıklı kaynak, bizzat Marksizmin kurucularının eserlerinde yer alan değinmelerdir. Bu bağlamda ilk önemli örnek, Marx’ın, Proudhon’un “Sefaletin Felsefesi” kitabını eleştirdiği Felsefenin Sefaleti adlı çalışmasıdır.

Marx’ın bu kitabına yazdığı 1884 tarihli önsözde Engels, bu eserin 1846-47 kışında, Marx yeni tarih ve ekonomi görüşünün esas özelliklerini duruluğa kavuşturduğu zaman meydana getirildiğini belirtir. Marx bu önemli çalışması içinde, bilimsel temellerden uzaklaşan ve yavanlaşan burjuva iktisadın yöntemini eleştirir. Bu yöntemin metafizikten ibaret olduğunu Proudhon örneğini ele alarak gözler önüne serer. Genelde iktisatçılar burjuva üretim ilişkilerini, işbölümünü, krediyi, parayı vb. sabit ve değişmez, ölümsüz kategoriler olarak açıklamaya çalışmışlardır. Oysa ekonomik kategoriler birer soyutlama ürünüdür, toplumsal üretim ilişkilerinin teorik ifadeleridirler. Asıl önemli olan binbir çelişki ve karşılıklı etkileşim içinde yaşayan canlı gerçeklerdir.

Proudhon bu ilişkileri katı ilkeler, kategoriler ve soyut düşünceler olarak ele almış ve bunları kendince bir düzene koyarak sözde bilimsel bir iktisat çalışması olarak sunmuştur. Böylece Hegel’in din, hukuk vs. için yaptığını Proudhon iktisat için yapmaya çalışmıştır. Marx’ın deyişiyle, sentez olmak isterken bileşik bir hatadan ibaret kalan Proudhon, gerçeklere metafizik yöntemle yaklaşan burjuva iktisatçılara önemli bir örnektir. Burjuva iktisatçıların bilim dışı yaklaşımlarının aksine, tarih içinde ekonomik yaşamı hep aynı tarzda belirleyen katı, değişmez, soyut yasalar yoktur. Aslında, farklı tarihsel dönemlerin farklı üretim tarzları ve her birine özgü farklı ekonomik işleyiş yasaları mevcuttur.

Gerçek yaşamdaki canlı ilişkiler kavranacak yerde, metafizik yöntemde “mutlak aklın” ürünü olduğu iddia edilen birtakım kategoriler icat edilir ve sonra da bunların hayatı belirlemesi beklenir. Metafizikçiler gerçek olgulardan ne kadar uzaklaşırlarsa, şey’lerin o kadar özüne indikleri yanılsaması içindedirler. Böylece, bilimsel yöntemle bir ilgisi olmayan genellemeler yapar, yaşamı ve gelişmeyi açıklamayan mantık kategorileri icat ederler. Bilimsel yöntem ise gerçekliği canlı hareketi içinde kavramaya çalışır ve hareketin bizzat yaşamda var olan çelişkilerden kaynaklandığı bilgisine dayanır. Diyalektik materyalist düşünce, toplumsal olguları kavramların diyalektiğinin ürettiği anlamına gelecek her türlü bilim dışı yaklaşımla hesaplaşmıştır. Aslında kavram üretimi, gerçekliğin diyalektiğine, dış dünyanın kavranması çabasına tâbi olmalıdır.

Marx’ın ortaya koyduğu diyalektik yöntem, Hegelci yöntemden yalnızca farklı olmayıp onun tamamen karşıtıdır. Hegel’e göre düşünme süreci gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarıdır; gerçek dünya düşüncenin yalnızca dışsal ve görüngüsel biçimidir. Oysa Marksist diyalektik, düşüncenin maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey olmadığını açıklar. Kuşkusuz Hegel, diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez ortaya koyan büyük bir düşünürdür. Ama onun diyalektiği mistik bir kabuğa sarmalanmıştır ve baş aşağı durmaktadır. Diyalektiği ayakları üzerine oturtan ve böylece ona gereken bilimsel içeriği kazandıran Marx olmuştur. Bilimsel diyalektik her toplumsal biçimi de tarihin içindeki hareketliliğiyle kavrar ve bu yüzden toplumsal formların geçici niteliğini hesaba katar. Diyalektik düşünce değişmezliğe, durağanlığa izin vermez, eleştirici ve devrimcidir.

İnsanların üretim faaliyeti esnasında yalnızca üretim faktörleriyle değil, birbirleriyle de çok yönlü ilişkiler içine girdikleri açıktır. Ne var ki Proudhon gibiler bu üretim ilişkilerinin bizzat o insanlar tarafından üretildiğini anlamak istememişlerdir. Genelde burjuva iktisatçılar üretim ilişkilerini birtakım mantık kategorilerine, bu kategorilerin ifadesi olan kavramlara indirgeme çabası içinde olmuşlardır. Oysa üretim ilişkileri cansız bir mantık kategorisi değildir, yaşayan ve zamanla değişen toplumsal ilişkilerdir. Aslında insanlar yeni üretici güçler edinirlerken kendi üretim tarzlarını da değiştirirler ve bunu yaparlarken verili toplumsal ilişkilerini de değişikliğe uğratırlar.

Marx’ın bu gerçekleri vurgularken değindiği üzere, elle işletilen değirmen size derebeyli toplumu verirken; buharla işleyen değirmen size sanayici kapitalistli toplumu verir. Marx’ın gençlik dönemine ait olmasına karşın, Felsefenin Sefaleti tarihsel materyalizmin temellerinin inşa edildiği ve gerçekliğin kavranması için gereken bilimsel yöntem uygulamasının örneklendiği satırlarla yüklüdür. Tarihsel ve diyalektik materyalizm sayesinde, insan toplumlarının değişen üretim ve yaşam tarzlarının sırlarını ve toplumsal değişimin yasalarını öğreniriz. Şöyle ki, üretici güçlerin içinde devamlı bir gelişip büyüme hareketi, toplumsal ilişkilerde devamlı bir yıkılıp yok olma hareketi, düşüncelerde devamlı bir doğuş ve teşekkül hareketi mevcuttur ve değişmeyen tek şey ise bizzat hareketin kendisidir. İnsan toplulukları toplumsal ilişkilerini verili maddi üretkenlik düzeyine göre kurarlarken, bu toplumsal ilişkilerine denk düşen ilkeler, düşünceler ve kategoriler de üretirler. O nedenle bu ilke, düşünce ve kategoriler ölümsüz değildirler, ifadesi oldukları toplumsal ilişkiler gibi tarihsel açıdan geçici ve ölümlüdürler.

Marx’ın çeşitli örnekler temelinde belirttiği gibi, şayet Hegel büyük bir diyalektik ustasıysa, Proudhon gibiler onun çok kötü birer kopyasıdırlar. Proudhon, Hegel’in diyalektiğini ekonomi politiğe uygulama adına onu kendi düzeyine düşürmüştür. Ekonomik kategorileri, tipik bir küçük-burjuvanın kavrayışında olduğu şekilde birbirinden kopuk “iyi” ve “kötü” yanlara indirgemiştir. Bunun doğal bir uzantısı olarak Proudhon ve onun gibilerin kapitalizm karşıtlığı da, bu düzenin yalnızca bazı “kötü” yanlarının tasfiye edilmesi talebinden ibarettir. Kapitalizm yerinde duracak, ama örneğin tekellerin kötü yanını vergilerden oluşan iyi yan tedavi edecektir! Böylece geçmişte Proudhon ve günümüzde ise onun benzeri iktisatçılar, aslında kapitalizme radikal biçimde karşı çıkamayan ama biraz da ondan şikâyet eden kendi ruh hallerini sergilemiş olmaktadırlar.

Gerçek şudur ki, çelişik iki yan aynı bütünlük içinde var olurlar ve zaten diyalektik hareketi meydana getiren de bu durumdur. O nedenle, kötü yanı tasfiye ederek bir bütünlüğü korumak mümkün değildir. Aslında bir sentezin çelişik yönlerinden birini ortadan kaldırmak demek, diyalektik hareketi kısadevreye uğratmak demektir, dolayısıyla bütünlüğü parçalamak anlamına gelir. Örneğin, kapitalist zenginliğin üretildiği ilişkiler içinde aynı zamanda derinleşen bir yoksulluk da üretilir. Kapitalizm aynı bütünlüğün içinde bir uçta giderek semiren bir burjuvazi yaratırken, diğer uçta ise sömürülen ve baskı altına alınan fakat aynı zamanda da büyüyen bir işçi sınıfı yaratır. Sonuç olarak, günümüzde kimi burjuva ideologların da ileri sürdükleri gibi, kapitalizmin kötücül sonuçlarını ortadan kaldırarak “iyi” bir burjuvazi, “iyi” bir kapitalizm yaratmak düşüncesi yalnızca safsatadan ibarettir. Çelişkileri içinde yol alan kapitalizm ıslah edilemez, ancak bu çelişkilerin ürünlerinden biri olan büyüyen işçi sınıfı tarafından ortadan kaldırılabilir.

Burjuva iktisatçıların metafizik yöntemi kapitalizmi ebedi bir üretim tarzı kabul eder. Sözde bir iktisat bilimi, birtakım değişmez kategorilerin, ideolojik tarih yazımının üzerine oturtulur. Burjuva iktisatçılar bunu yapmakla, koskoca bir insanlık tarihini de iç etmektedirler. Çünkü toplumsal olgulara metafizik yaklaşım, tarihi, kuşaklar boyu onu üretip yaratan ve değiştiren insan toplumlarının tarihi olmaktan da çıkartır. Böylece tarih, üniversitelerde kürsü sahibi “bilimci”lerin “yüksek” akıllarının ürünü olan bir tarih yazımına, birtakım doktrinlere indirgenir. Oysa bilim insanlığın tarihi hareketinin ürünüdür. Bilim, ancak kendisini doğuran tarihî hareketle bilinçli olarak birleştiği ölçüde doktriner olmaktan çıkabilir ve devrimci nitelik kazanabilir.

Hatırlanacak olursa, 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren doğa bilimleri alanında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tarih ve felsefeye yanlış yaklaşım devam etse bile, bu ilerlemelerin bir sonucu olarak hiç değilse doğa bilimleri alanında bilimsel bir araştırma yöntemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu yöntem, bir bütünlüğün tekil parçalarına bölünmesi, çeşitli doğal süreç ve nesnelerin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin içyapılarının anatomik yönlerinin çeşitliliği içinde irdelenmesi gibi unsurları içerir. Fakat Engels’in Anti-Dühring’te belirttiği gibi, bu yöntemin de aksak yönleri vardır. Günümüzde bile akademik kuruluşlara egemen olan bu parçacı araştırma yöntemi, doğal nesne ve süreçleri bütünlükleri içindeki genel bağıntılarından kopartılmış, somut yaşamdaki hareketliliklerinden soyutlanmış, tek başlarına ve durağan ögeler olarak ele alma ve öylece kavrama alışkanlığına yol açmıştır. Diğer yandan, bu yaklaşım Bacon ve Locke gibi ünlü felsefeciler tarafından doğa bilimleri alanından felsefe alanına taşınmış ve düşünce dünyasına egemen olan “akılcı” bir darkafalılığı, metafizik düşünce biçimini yerleştirmiştir.

Bir metafizikçi, yaşamın ve olguların içinde var olan çelişkiyi kavramaktan kaçınır. Onun için yaşamın canlı, hareketli ve değişken akışının dışında kendi fanusu içinde yarattığı bir “akılcılık”, bir “kesinlik” gereklidir. O yüzden metafizikçi için bir şey ya vardır ya da yoktur, bir şey aynı zamanda hem kendisi hem de bir başkası olamaz. Metafizik yaklaşımda olumlu ile olumsuz yönler birbirlerini mutlak olarak dışlarlar, neden ve sonuç kaskatı bir biçimde birbirlerine karşı gelirler. Fakat buna rağmen bu düşünce biçimi ilk bakışta insanlara çok da mantıklı görünür, çünkü bu düşünce biçimi yıllardır hükmünü sürdüren bir sağduyu gibi topluma nüfuz etmiştir.

Oysa yaşam, nesneler, olgular ve süreçler dikkatle incelendiğinde, olumlu ve olumsuz gibi görünen karşıt kutupların çelişkileri içinde bir bütünlük oluşturdukları, keza neden ve sonucun sürekli yer değiştirebildiği kavranacaktır. Diyalektik yöntem bu bilimsel kavrayış üzerinde yükselir ve nesneleri, süreçleri içerdikleri karşıtlıkların zincirleme hareketliliği, doğuşları ve sona erişleri temelinde ele alıp kavrar. Açıktır ki, ele alınan nesne, olgu ve süreçlere yaklaşımı taban tabana zıt olan metafizik ve diyalektik yöntemin o nesne, olgu ve süreçleri kavrayışı ve buradan türeyen kavram anlayışı da tamamen farklı olacaktır. Diyalektik yöntem, gerçekliğe daha da yaklaşma çabası ve kapasitesiyle bilimsel kuşku temelinden hareket eder. Her şeyin değişebileceği bilinciyle görece açıklama ve kavramlar ortaya koyar. Metafizik yöntem ise, gerçeklikten büsbütün uzaklaşan bir “kesin bilme” eğilimi içinde dondurulmuş açıklama ve kavramlar icat eder.

Engels’in Anti-Dühring’te eleştirdiği profesör Dühring’in yaklaşımlarında çarpıcı biçimde somutlanan metafizik yöntem, bir nesnenin özelliklerini bizzat nesnenin bilimsel tarzda incelenmesinden hareketle kavramaya yanaşmaz. Bunun yerine, sözde incelemeye tâbi tutulan nesnenin özelliklerini, onun oturtulduğu kategoriler ve kavramlar grubundan tümdengelim yoluyla çıkarsamaya çalışır. Bu kaşarlanmış ve bilim adına üniversite kürsülerine yerleşmiş yöntemde ideolojiyi belirleyen yaşam değildir, yaşamı belirleyen ideolojidir. O nedenle ideolojik yöntem olarak da adlandırılan bu yöntemde kavram nesneyi değil, sanki nesne kavramı kendine örnek almalıdır!

Diyalektik yöntem

Her alanda doğru bir kavrayışa ulaşabilmek için gerçekten de birincil derecede önemli olan sorun yöntem sorunudur. O nedenle, burjuva iktisadın eleştirisi kapsamında çalışmalarını yoğunlaştıran Marx’ın öncelikle üzerinde durduğu konu da yöntem sorunu olmuştur. Nitekim onun 1857 yılında kaleme aldığı ve sağlığında yayınlanmayan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş adlı yazısının bir bölümü tamamen bu soruna ayrılmıştır. Marx’ın bu çalışmalar bağlamında açıklığa kavuşturduğu üzere, burjuva iktisadın sosyal ilişkileri ve sistemleri inceleme yöntemi hatalıdır. Bu hatalı yöntemde, örneğin bir ülkenin ekonomi politiği gibi bir gerçekliğin incelenmesine onun somut görünümlerinden biriyle (örneğin nüfus olgusu) başlanır ve buradan hareketle sonuca varmanın doğru olduğu sanılır. Böylece gerçekliğin derinlerine nüfuz ederek sırlarını çözmek yerine, onun ancak kaos halindeki bir görüntüsü elde edilmiş olunur. Çünkü diyelim nüfus olgusu, onu oluşturan sınıflar hesaba katılmadığında gerçek durumu ve toplumsal ilişkileri yansıtmayan statik bir kavramdan ibarettir.

Oysa doğru yöntem, somuttan soyuta ve soyuttan somuta ilerleyerek gerçekliği kavramaya çalışan bilimsel düşünce sürecinin bütünlüğünü içerir. İnceleme süreci, önce somut gerçeklikten alınan ayrıntıların (soyutlamaların) incelenmesiyle ilerler. Sonra bu soyutlamalar neticesinde kavranan detayların birleştirilmesiyle, somut gerçekliğe bir üst düzeyde kavranmış şekilde varılır. Ancak bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, öncelikle somut ve soyut kavramları hakkında doğru bir anlayışa sahip olmak gerekir. Türkçede yanlış bir kavrayıştan hareketle zihinlere yerleştirilenin tam tersine, soyut kavramı aslında çok katmanlı bir bütünlükten soyularak elde edilmiş bir tabaka, bir parça anlamına gelir. Somut kavramı ise, bir noktada birikmiş katmanların tümünü, bütünlüğü anlatır. Marx’ın deyişiyle, somut çok sayıda belirlemelerin sentezi olduğu için, bu yüzden de çeşitli ögelerin birliğini temsil ettiği için somuttur. İşte, düşüncenin dışında var olan dış dünya yani somut aslında gerçek hareket noktasıdır.

Bilimsel bir analiz yürütürken, incelenmek istenen gerçek olgunun başlangıçta zihinde her an yaklaşık bir tasavvuru hazır tutulmalıdır. Bu anlamda gerçekliğin ta kendisi olan somut, yaklaşık olarak kavranmış bir şekilde de olsa aslında başlangıç noktasıdır. Ne var ki insan düşüncesi, daha önce belirli düzeyde kavranmış olan bu somuta da ancak belirli soyutlamalar yoluyla varabilmiştir. O nedenle somut, düşünce sürecinin hareket noktası olarak değil de sonucu olarak, neticede ulaşılan bir sentez olarak görünür. Marx’ın açıklığa kavuşturduğu bilimsel yöntemde, tasavvurdaki somut bir olgudan (örneğin sermaye) ayırt edilen soyutlamalar yoluyla (örneğin para ve metaın ayrı ayrı tahlili) ilerlenir. Böylece o somut (örneğimizde sermaye), düşüncede gerçekliğe daha yakın biçimde bir üst basamakta yeniden üretilir. Daha basitten daha karmaşığa yükselen bu düşünce sürecinin seyri, bu ölçüde gerçek tarihsel sürece tekabül eder. Metafizik yöntem gerçekliğin bütünlüğünü yetersiz ve soyut bir belirlemeye indirgerken, diyalektik yöntem soyutlamaları daha üst düzeyde kavranmış gerçekliğe yani somuta varabilmek için bir düşünce yöntemi olarak kullanır.

Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi (bkz. E. Çağlı, Diyalektik Materyalizm Üzerine), diyalektik yöntem, tümdengelim (bütünden parçaya, genelden özele, somuttan soyuta) ve tümevarım (parçadan bütüne, özelden genele, soyuttan somuta) süreçlerini bütünsel bir inceleme, muhakeme ve sonuçlandırma sürecinin bileşenleri olarak kullanır. Tümdengelim sürecinde bütünden parçalar ayrıştırılır, bir başka deyişle somutun genelinden bazı özel yönler çekilip çıkartılır, soyutlanır. Böylece incelemeye tâbi tutulan varlık ya da olgu analiz edilir, parçalar hakkında tek tek ayrıntılı bilgi toplanır. Bu sayede bütünün parçaları hakkında, önceki evreye oranla çok daha fazla detaylı bilgi elde edilir. Fakat şimdi de parçalara ilişkin bu bilgileri bir araya getirmemiz, yani bütünleştirmemiz gerekir. İşte bu tümevarım sürecidir ve düşüncemiz bu kez soyuttan somuta ilerler. Bilimsel inceleme ve bilimsel sonuçlara varma sürecindeki bütün bu faaliyetlerin anlamı, analizin sentezle, tümdengelim yönteminin tümevarım yöntemiyle birleştirilmesidir ve zaten diyalektik yöntemin özü de budur.

Diyalektik yöntemin açıklığa kavuşturduğu üzere, doğada ya da sosyal yaşamda daha alt bir biçimi ancak daha yüksek biçimi kavradığımızda daha derinlemesine anlayabiliriz. Konuya anatomiden bir örnek vermek gerekirse, evrim halkalarında daha alt basamaklarda yer alan maymunun anatomisini anlamak, ancak insanın anatomisini anlamak sayesinde mümkün olabilmiştir. Genelde ifade edecek olursak, bir türün daha alt evrim basamaklarında aslında daha yüksek biçimleri müjdeleyen işaretleri, ancak o yüksek biçimi tanıdıktan sonra kavrayabiliriz. Benzer şekilde, burjuva toplumu da insanlık tarihinin ilerleyişi içinde üretimin en gelişmiş ve en çok çeşitlilik arz eden örgütlenme biçimi olmuştur.

O nedenle, burjuva toplumda egemen olan ilişkileri kavramamız, ondan önce gelen eski toplum biçimlerinin yapıları ve üretim ilişkileri hakkında bilimsel bir fikir edinmemizi olanaklı kılmıştır. Örnekse, kapitalist ekonominin sırlarının çözülmesi bize antikçağdaki iktisadi düzenin kavranabilmesi için bazı ipuçları vermiştir. Diyelim kapitalist toprak rantını bilmeden, Osmanlı’da köylülerden toprak ürünleri için alınan vergiyi (aşar) anlamak pek mümkün değildir. Kuşkusuz bunlar farklı tarihsel dönemlere ya da düzenlere ait farklı kategorilerdir. Ama gelişmiş ve kıyafet değiştirmiş olan yüksek formda eskinin izlerini bulabilir ve karşılaştırmalı yöntem sayesinde tarihsel gelişmenin nasıl seyrettiğini anlayabiliriz.

Yukarda sıralananlardan, yönteme dair bir başka önemli husus da açıklığa kavuşur. Farklı toplumsal düzenlerin özelliklerini kavrayabilmek için, ilkel biçimlerden yüksek biçimlere ilerleyen bir tarihsel sıralanış temelinde inceleme yapmak doğru bir yöntem değildir. Marx bu hususu toprak mülkiyetinden hareketle çarpıcı şekilde örnekler. Şöyle ki, toprak mülkiyetinin egemen olduğu bütün toplum biçimlerinde doğa ile ilişki çok önemlidir ve bir önceliğe sahiptir. Sermayenin egemen olduğu toplumlarda ise üstün olan, tarihsel bir seyir içinde yaratılan toplumsal ögedir. Daha önceki toplumsal düzenlerde kilit sorun toprak mülkiyeti olduğu halde, burjuva toplumunda kilit sorun sermayedir ve sermaye burjuva toplumunun her şeye tahakküm eden iktisadi gücüdür. İktisadi kategorileri incelerken, önce gelişkin olandan işe başlamak ve sonra daha önceki halkaları incelemek ve nihayetinde de bunlar arasındaki karşılıklı ilişkileri kavramaya çalışmak doğru yöntemdir. O halde işe sermayeyi kavrama çabasıyla başlamak gerekir. Marx’ın vurguladığı gibi, sermayenin ne olduğunu bilmeden toprak rantını anlamak mümkün değildir, ama toprak rantı olmadan da sermaye anlaşılabilir.

Toplumsal düzenlerde daha yüksek bir basamaktan önce gelen basamaklar, sanki bunlar yüksek basamağın gelişimine ilerleyen aşamalarmış gibi algılanır. Düşünce sürecinde yer alan bu değerlendirme, tarihsel gelişme olarak kabul edilen gerçekliği oluşturur. Fakat kendini derinden kavramak için eleştiri oklarını öncelikle kendine yöneltmeyen bir toplumsal düzen, daha önceki düzenleri de lâyıkıyla kavrayamaz. O nedenle Marx, burjuva ekonomi politiğinin ancak burjuva toplumunun özeleştirisine giriştiğinde, feodal, antik ve doğu toplumlarını anlayabildiğini belirtir. Örneğin eski Romalılarda da sanayi vardır ama kapitalizmde olduğu gibi egemen, bir başka deyişle emeğin sömürüsünün temel biçimi değildir, tersine antik toplumda sanayi tamamen tarıma bağlıdır. Keza sermayeyi salt para biçiminde algılamaz ve genel anlamıyla düşünürsek, Ortaçağda feodal dönemde de bir biçimde sermaye vardır. Ama bu sermaye, geleneksel mesleklerin alet edevatı biçimindedir ve de toprak mülkiyetine bağımlı nitelik taşır. Oysa burjuva toplumunda işler tamamen tersine döner. Tarım giderek sanayinin basit bir kolu haline gelir ve tamamen sermayenin egemenliği altına girer.

Marx, ilerleyen yıllar içinde kaleme aldığı çalışmalarıyla yöntem sorununa daha da açıklık getirecek ve bu konudaki bilimsel kavrayışı geliştirecektir. Bu bağlamda Katkı’da yöntem sorununda yer alan açılımlar büyük önem taşır. Nitekim Engels de bu önemli esere yazdığı iki bölümlük tanıtım yazısında (Ağustos 1859) yöntem sorununa değinir. Esasen bununla kastedilen, bilimin nasıl ele alınacağı sorunudur. Marx’ın el atıp aydınlatmaya başladığı döneme kadar, bilim adına aslında metafizik yöntem egemen olmuştur. Hegel diyalektiği de sakattır, çünkü salt fikirden hareket eden idealist bir öz taşımaktadır. Oysa bilim en inatçı gerçeklerden hareket etmek zorundadır. O nedenle Marx’ın yaptığı ilk iş, Hegel’in yöntemini kesin bir eleştiriye tâbi tutmak olmuştur. Bu sayede de Marx, tarihin materyalist tarzda kavranmasını mümkün kılan bilimsel yöntemi ortaya koyabilmiştir.

Marx’ın devasa Kapital çözümlemelerine kaynak teşkil eden Grundrisse çalışmasının ne denli önemli olduğu bilinir. Bu çalışma, Marx’ın pek çok karmaşık sorunu aydınlatırken uyguladığı yöntem konusunda özel olarak açıklayıcı bölümler içermez. Ama Marx Grundrisse yazımı esnasında, özelde kapitalist toplumun genelde ise sınıflı toplumların sırlarını ve çelişkilerini açığa çıkartırken, bilimsel yöntemin ne olduğunu ve nasıl uygulanacağını fiilen gözler önüne sermiştir. Grundrisse’den Kapital’lere uzanan çalışmanın ilerleyişi içinde, Marx adeta bir burgu gibi her ulaştığı katmandan daha da derine inmeye çalışan analiz yöntemini uygulamalı biçimde göstermiştir. Grundrisse, çok yönlü gerçekliğin bilimsel soyutlamalar yoluyla analize tâbi tutulması ve neticede yeniden yaşayan somuta ulaşılarak onun üst düzeyde kavranması çabasının bizzat kendisini yansıtır. Kuşkusuz bu bilimsel ve zahmetli yolculuğa eşlik eden dil ve anlatım da haliyle biraz karışıktır. Fakat Marx’ın incelemelerini sonuçlandırdığı çalışmalarının sunulmaya başlandığı Kapital bölümlerinde ise, artık bilimsel yolculuğun araştırma faslı sona ermiş ve sıra sunuş faslına gelmiştir. O nedenle Marx, ulaşmış olduğu teorik açılımları Kapital yazımı safhasında daha rahat ve emin bir dille sıralayacaktır.

Bu farklılık, aslında yöntem sorununu aydınlatan bir başka önemli noktaya da işaret eder. Marx, sunuş yönteminin biçim yönünden araştırma yönteminden farklı olması gerektiğini belirtir. Kapital birinci cildin Almanca ikinci baskısına Sonsöz’de dediği gibi, araştırma yöntemi işlenecek malzemeyi ayrıntılarıyla ele almalı, onun gelişmesinin farklı biçimlerini tahlil etmeli, iç bağıntılarının esasını bulmalıdır. Araştırma safhasında, yüzeyde görünenlerle temelde yer alanlar arasındaki ilişkiler üzerinde yoğunlaşmak esastır. Bu ilişkiler aşağı yukarı keşfedildikten sonra sunuşta ise artık ağırlık temele verilmelidir, temelin sırlarının ne olduğu ve yüzeyde görünenleri nasıl belirlediği üzerinde durulmalıdır. Örnekse Marx, Grundrisse çalışmaları boyunca önce yüzeyde görünen meta ve parayı çeşitli yönleriyle analizden geçirerek temelde yatana yani sermayeye inmiştir. Böylelikle Marx, gerek iktisadi kategorilerin soyut şekilde sınıflandırılmasına gerekse buradan türetilen kavramların tarih sırasıyla incelenmesine karşı olan kendi bilimsel yöntemini uygulama içinde örneklemiş olmaktadır.

Grundrisse’den Kapital’lere uzanan muazzam çalışmaları boyunca Marx bir yandan yöntem sorunundaki kavrayışı geliştirirken, diğer yandan ekonomi politik konusundaki çalışma planını da değişikliğe uğratmıştır. Böylece, araştırma yöntemi ile sunum yöntemi arasındaki farklılığı da bizzat örneklemiştir. Araştırma safhasında Marx’ın taslak notları defterleri doldurup taşar ve Grundrisse’deki çalışma planı da bu safhaya göre biçimlenir. Sıra çözümlenen gerçeklerin sunumuna geldiğinde ise, Kapital’lerin yazım planı değişir. Kapital ciltlerinin yazımı Marx tarafından, birincisi “Sermayenin Üretim Süreci”, ikincisi “Sermayenin Dolaşım Süreci”, üçüncüsü “Bir Bütün Olarak Sermaye” olmak üzere, artık temeli yansıtacak şekilde kaleme alınır. Bu uygulama sayesinde araştırma safhasıyla sunum safhası arasındaki farklılık da fiili biçimde ortaya çıkmış olur. Fakat ne yazık ki, daha bu muazzam çalışmaların baskıya yönelik yazımları sona ermeden Marx ölür ve Kapital ciltlerinin baskıya yönelik yazımının tamamlanması işi Marx’ın sadık yoldaşı Engels’e kalır. Engels’in kendi ölümüne dek bu temelde yürüttüğü zahmetli çalışma, komünist yoldaşlık ilişkisinin en yüce örneklerinden biridir. Ve o nedenle de, bu eşsiz yoldaşlık örneği komünist mücadele tarihinde daima hak ettiği yeri alacaktır.