Navigation

Sistem Çürüdükçe Hastalık Saçıyor!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
sosyal bozulmanın kaynağı çürüyen kapitalizmdir, insanları boğan tek adam rejimidir. Egemenlerin marifetiyle işçi-emekçiler öyle bir duruma getirildi ki, evde, işte, sokakta aslında hayatımızın her alanında bir gerilim söz konusu. AKP bu gerilimi artırmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. İşçileri suni ayrımlarla kutuplaştırıp, düşmanlık tohumları ekmektedir. İşçileri bölen politikalara her geçen gün daha da hız vermektedir. Birbirlerinden kopan işçiler yalnızlaşmaya başlarlar. Yalnızlaşan insanlar dayanışma duygusundan da yavaş yavaş uzaklaşırlar.

Geçtiğimiz haftalarda CHP’nin sosyal politikalardan sorumlu genel başkan yardımcısı Lale Karabıyık “Türkiye’de sosyal bozulma” adı altında bir rapor yayınladı.

Raporda öncelikle uyuşturucunun, yani madde bağımlılık oranının 2011 yılından bu yana 17 kat arttığına dikkat çekiliyor. Rapora göre Türkiye’de 2011-2016 arasında anti-depresan kullanımı yüzde 25,6 artmış durumdadır. 2003 yılında 14 milyon 238 bin kutu anti-depresan satılırken, 2012 yılında 37 milyon 351 bin kutu, 2016 yılının ilk 9 ayında ise 33 milyon 639 bin kutu anti-depresan tüketilmiştir. Bir diğer husus AIDS vakalarındaki hızlı artıştır. Bu olguyu ölümle sonuçlanan intihar vakaları takip etmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan intihar istatistiklerine göre 2015 yılında ölümle sonuçlanan intihar sayısı bir önceki yıla göre yüzde 1,3 artarak 3.211 kişiye yükselmiştir. İntihar edenlerin yüzde 72,7’si erkek, yüzde 27,3’ü ise kadındır. Cezaevine girenlerin sayısındaki artışa, ailelerin borç batağında oluşuna, çocuk gelinlerin ve çocuk istismarının arttığına da raporda dikkat çekiliyor.

Rapordaki veriler Türkiye’de içinden geçtiğimiz dönemdeki çürümüşlüğe ayna tutmaktadır. Ancak kuşkusuz aynı tablo dünya geneli için de geçerlidir. Kapitalizmin çelişkileri her geçen gün daha fazla keskinleşerek açığa çıkmaktadır. Yarattığı maddi ve manevi yoksunluklar sonucunda insanlar çıkmaza doğru sürüklenmektedir. Sistemdeki çürüme arttıkça insanlarda yarattığı olumsuz etkiler, çeşitli biçimlerde kendini göstermektedir.

Uyuşturucu ve madde bağımlılığı, anti-depresan kullananların sayısının artması toplumdaki umutsuzluğun arttığının işaretidir. Umutsuzluğun altında elbette birçok sebep yatıyor. Fakat önemli nedenlerden biri de işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarının her geçen gün katlanılmaz hale gelmesidir. Uzun saatler, yorucu ve bıktırıcı bir çalışma temposuyla makine dişlileri gibi çalışır vaziyetteki işçilerin kazanılmış hakları da ellerinden bir bir alınıyor. Hayat pahalılığı karşısında ücretler eriyip gidiyor.

Bunun yanı sıra her an işsiz kalma korkusuyla terbiye edilmeye çalışılıyor işçi sınıfı. Kapitalizm altında işçilerin kaçıp kurtulamayacağı bir sorundur işsizlik ve yoksulluk. İşsiz kalmak kapitalizm altında aç kalmak demektir. İşsiz kalmak hem maddi hem de manevi çöküntülere sebep olmaktadır. İşsiz kaldığı için son dönemlerde intihar eden işçi sayısı da katlanarak artmaya başladı. İşsizlik belâsıyla uğraşan milyonlarca işçi her gün bir iş bulma ümidiyle yollara düşmek zorunda kalıyor. İşi olup çalışan işçiler ise çok uzun saatler çalıştıkları için işten başını kaldırıp şöyle bir nefes alma imkânı bulamıyor. Ne yaman çelişki değil mi? Hem milyonlarca işsiz işçi var, hem de işi olan işçiler çok uzun saatler çalışmak zorunda kalıyorlar! İşte kapitalizmin çarpık düzeni bu şekilde insanlığı çaresizliğe sürüklüyor.

İşsizlik ve yoksulluktan bunalmış işçiler çareyi anti-depresanlarda veya uyuşturucularda arıyorlar. Çaresizlik ve örgütsüzlük insanları ne yazık ki çıkmaz yollara sürüklemektedir. Yapılan bir araştırmada anti-depresan kullanan kişilerin neler hissettikleri aktarılıyor ve bunlardan birkaçı şöyle diyor: “İlk kez anti-depresan kullandığımda, duygularım ölmüş gibiydi, hiçbir şey hissedemiyordum ve bu korkutucuydu.” “Anti-depresan kullanmaya başladığımda, hedefimin onları bırakmak olduğunu düşünüyordum. Her iyi hissetmeye başladığımda ilaçlarımı bırakıyordum ve her şey yine kötü oluyordu; çünkü daha iyi hissetmemin sebebi anti- depresanlardı.”

Türkiye’de her 10 kişiden biri anti-depresan ilaç kullanıyor. İlaç kullananların ortak dillendirdikleri şey, ilacı kullanınca kendilerini daha iyi hissetmeleridir. Yaşadıkları sorunlarla baş edemeyen insanlar ilaçlara sarılıyorlar. Kendilerini ilaçlarla uyuşturmaya çalışanlar gerçekte sorunları çözmek bir yana daha da katmerleştiğinin farkına varamıyorlar. Sorunlar birikip çoğaldıkça, üstesinden de gelemeyince depresyon daha ağır ruhsal hastalıklara dönüşüyor. Umutsuzluk ve güvensizlik içinde olan insanlar, örgütlenerek ve mücadele ederek sorunlarını çözmek yerine ilaçlara veya uyuşturucu maddelere sarılıyorlar.

Kapitalist sistem önce insanı insanlıktan çıkarıp hasta ediyor, sonra da “siz hastasınız” deyip güya tedavi etmeye çalışıyor. Tedavi yöntemi ise doktorlar aracılığıyla bolca anti-depresan ilaç yazmak.

Anti-depresanların yanı sıra madde bağımlılığının da arttığına dikkat çekiyor rapor. Sentetik bir uyuşturucu olan bonzai son yıllarda özellikle işçi-emekçi mahallelerinde, okul köşelerinde yani kolaylıkla her yerde ulaşılabilecek duruma gelmiştir. Çok ucuza satılan bu madde adeta ölüm saçmaktadır. Çıkışsız ve umutsuzluk içinde olan gencecik insanlar çareyi yanlış yerlerde aramaktadırlar. Kahırlı yaşamlarının çekilmezliğini bir nebze unutmak için bu yola başvurmaktadırlar. Kendilerini değersiz ve yalnız hisseden, gelecekte umut göremeyen işçi-emekçi gençlerin uyuşturucu maddelere sarılmaları kapitalizmin bataklığı yüzündendir. Egemen sınıflar bu ve bunun benzeri olayları sadece kişilere bağlayıp sorun sanki tek başına kişilerdeymiş gibi lanse eder. Oysa bu sorun toplumsal bir sorundur. Çözümü de toplumsaldır. Kapitalizm bir bataklıktır. Onu kurutmadan da işçi sınıfı rahat yüzü göremeyecektir.

Raporda bahsedilen olgulardan biri de ailelerin borç batağında oluşudur. Aile içinde, çalışabilen her üyenin çalışmasına rağmen, eve giren gelir buhar olup uçmakta, geçinmeye yetmemektedir. Ev kredisi, araba kredisi, eşya kredisi vs. derken, alınan eşyaların bile keyfini süremeden ömür tükenip gitmektedir. İşçiler için bitip tükenmeyen bir çalışma temposu sürüyor, ama elde kalan borç yığınından başka bir şey olmuyor. Giderlerle birlikte borç da sürekli artıyor. Borçlanarak tüketim yapıldığı için bir anlamda işçiler geleceklerini tüketiyorlar aslında. Ya da başka bir deyişle geleceklerini ipotek altına almış oluyorlar. Bu durum beraberinde çeşitli sorunlara da yol açmaktadır. “Cinnet” geçirip ailesini öldürdü veya intihar etti diye anlatılıyor haberlerde, ancak çoğu kez intiharların nedenlerine hiç girilmiyor. Savaşlar, göçler, ekonomik kriz, kadına şiddet ve daha saymakla bitmeyen sorunlar mevcut. Medyanın “cinnet” diye anlattığı olayların altında diğer saydıklarımızın yanında stres, mutsuzluk, kaygı, psikolojik bozulmalar yer alıyor. Kapitalist sistemin neden olduğu bu sorunlarla kişiler birey olarak boğuşmak zorunda kalıyor ama başarılı olamıyorlar.

Bu “cinnet” hali toplumu cenderesine almış durumda. Her alanda karşımıza çıkan öfke patlaması örneğin trafikte de fazlasıyla karşımıza çıkmaktadır. Bir araba diğerine yol vermedi diye öyle kavgalar olmaktadır ki ölümle bile sonuçlanmaktadır. Artık insanların birbirlerine karşı tahammülleri kalmamış durumda. Öfke biriktikçe kontrol edilemez boyutlara ulaşıyor. Kapitalist sistemde çelişkiler keskinleştikçe, insani değerlere yabancılaşma ve yalnızlaşma arttıkça insanlar öfkelerini kontrol edemez hale gelmektedir. Her an patlayacak bir bombaya dönüşen bir toplumda yaşamaktayız. Fakat bu öfke kapitalizmin temellerine yönelmediği sürece insanlar bu girdabın içinde debelenip durmaya devam edeceklerdir.

İçinden geçtiğimiz dönemde adalet, hak, hukuk, demokrasi her şey tek adamın ağzından çıkan laflara bağlıdır. Her şeyin kaderini “o” belirlemektedir. Toplum adeta açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür. Erdoğan’a muhalefet eden herkesi “terörist” diye yaftalamak marifet sayılmaktadır. Cezaevlerinin dolup taştığı şu süreçte, ağzını her açan hapse gönderilmeye çalışılmaktadır. Devletin tepesindeki yetkililer 50’den fazla yeni cezaevi inşa ediliyor diye bununla gurur duyabiliyorlar. Bir toplumsal düzenin ne denli “demokratik” olduğunu anlamak için cezaevleri bir bakıma barometre gibidir. Aslında hapishanelerin sayısı ve niteliği dışarıdaki toplumsal duruma ayna tutmaktadır.

Bunların yanı sıra sistemin çürümesinin başka bir sonucu da kadına şiddet, tecavüz ve çocuk istismarıdır. AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana uyguladığı cinsiyetçi politikalar yüzünden kadına şiddetin boyutları her geçen gün artmaktadır. Kadını aşağılayıp, erkek egemen zihniyeti körükledikçe, kadına şiddetin, tacizin, tecavüzün yolunu döşüyorlar. Kadınlara sürekli evlenmeyi, çocuk doğurmayı, kahkaha atmamayı, şiddet karşısında sessiz kalıp biat etmeyi öğütlüyorlar. Bu cinsiyetçi ve ayrımcı söylemler kadına bakış açısını belirliyor. Topluma da kendi gerici ve kadın düşmanı zihniyetlerini benimsetmeye çalışıyorlar. Erkek egemen zihniyetin en gerici hallerini uygulamakta beis görmüyorlar. Bu yüzden cinsel taciz ve tecavüz vakalarında çarpıcı bir artış yaşanmaktadır. Araştırmacıların verilerine göre 2017’nin ilk 10 ayında 240 kadının ve kız çocuğunun erkekler tarafından öldürüldüğü, 77 kadına tecavüz edildiği, 286 kız çocuğuna cinsel istismarda bulunulduğu, 338 kadına şiddet uygulandığı korkunç bir durumdan bahsediyoruz.

Tüm bu sosyal bozulmanın kaynağı çürüyen kapitalizmdir, insanları boğan tek adam rejimidir. Egemenlerin marifetiyle işçi-emekçiler öyle bir duruma getirildi ki, evde, işte, sokakta aslında hayatımızın her alanında bir gerilim söz konusu. AKP bu gerilimi artırmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. İşçileri suni ayrımlarla kutuplaştırıp, düşmanlık tohumları ekmektedir. İşçileri bölen politikalara her geçen gün daha da hız vermektedir. Birbirlerinden kopan işçiler yalnızlaşmaya başlarlar. Yalnızlaşan insanlar dayanışma duygusundan da yavaş yavaş uzaklaşırlar. Bireycilik ve rekabet kapitalist sistemde sürekli pompalanıyor. Bunun iyi bir şey olduğundan ve başarının sırrının burada yattığından dem vuruyor kapitalistler. Bu propagandaya açık hale gelen işçilerse bencillik ve rekabet yüzünden sınıf kardeşleriyle ortak olan sorunlarını birlikte çözmeyi düşünemez hale gelir. Sadece kendini düşünmeye, başkalarının düşüncelerine önem vermemeye, kendisini diğer işçi kardeşlerinden farklı ve üstün görmeye başladığında işçinin damarlarına yavaş yavaş zehirli kan sızmaya başlar. Bunların hepsi biriktiğinde toplumsal dokuda onarılması zorlaşan bozulmalara neden olur. Bu doku bozulması da şiddet, intihar, madde ya da ilaç bağımlığı, yalnızlaşmak ve başkalarına karşı düşmanca tavır almak şeklinde kendini dışavurur. Maddi zorluklarla boğuşan işçiler, yaşadıkları sorunların asıl kaynağını göremedikleri için iktidarın düşman diye hedef gösterdiği kişileri sorumlu tutmaya meyilli hale gelir. Siyasi alanda sürekli gerilim yaratıp bundan beslenen iktidar toplumu da istediği şekilde yönetme imkânı bulabilir.

Oysa 1980 öncesi Türkiye’sinde işçiler birlikte davranabildikleri ve birbirlerine güvenebildikleri için korkularını, kaygılarını mücadele ederek yenmişlerdi. O dönem işçi sınıfı sendikalarda ve çeşitli işçi örgütlerinde örgütlü bir şekilde mücadele etti. Dayanışma duygusunun ne kadar güzel bir şey olduğunun farkına vardı. Kardeşlik, birlik ve beraberlik duygusu o dönemlerde toplumsal ruh haline fazlasıyla yansımıştı. İşçiler örgütlü oldukları için güven ve paylaşım duygularına sıkı sıkıya sarılmışlardı. Çünkü dayanışma duygusu, kardeşlik, birlik ve beraberlik işçi sınıfının temelinde zaten var olan bir durumdur. Fakat egemenlerin müdahaleleriyle bunlar yok edilmeye çalışılmaktadır. Örgütlülüğün zayıf olduğu dönemlerde ise egemenler daima işçi sınıfı üzerinde oyunlar oynayarak dağınıklığa yol açacak yollar bulmuşlardır kendilerine. Düşmanlar, teröristler vb. çeşitli nedenler türeterek her daim suçlular bulunmuştur. İşte Türkiye’de bu dönemde yaşanan hava tam da egemenlerin şekillendirdiği bir doğrultuda seyretmektedir.

Eğer işçi sınıfı örgütlenip ayağa kalkarsa bu karabulutların dolaştığı hava darmadağın olacaktır. Mevcut duruma bakıp umutsuzluğa kapılmak işçi sınıfı devrimcilerine yakışmaz. Bu havanın er ya da geç dağılacağını zaten biliyoruz. Yeter ki bu dönemleri doğru kavrayıp yarına hazırlık yapalım. Örgütsüz kitleler burjuva propagandasına daha açıktırlar. Bunu değiştirmenin yolu ise, işçi sınıfının kültürünü yani dayanışmayı, örgütlenmeyi, birlikte davranmak gerektiğinin propagandasını inatla yapmaktan ve birliği inşa etmekten geçiyor. İnsanlığın kurtuluşunun tek yolu kapitalizmi yıkmak, toplumsal devrimi gerçekleştirmektir. Bu gerçek gün gibi duruyor karşımızda.