Navigation

İslamcı Burjuvazinin Sefahati

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
AKP hükümeti 14 yıllık iktidarı boyunca İslamcı sermayeyi çok hızlı bir şekilde büyüttü. Hızlı bir zenginleşme yaşayan İslamcı sermaye sahipleri, öbür dünyadan ziyade bu dünyanın nimetleriyle ilgilenir oldular. Sömürdükleri işçilere şükretmelerini, aza kanaat getirmelerini ve günahtan uzak durmalarını salık verenler, bugün büyük bir açgözlülükle kârlarını arttırıp daha da zenginleşmenin peşinden koşuyorlar. Lüks ve ihtişamın içinde keyifle günahlarını işliyorlar.

AKP hükümeti 14 yıllık iktidarı boyunca İslamcı sermayeyi çok hızlı bir şekilde büyüttü. Hızlı bir zenginleşme yaşayan İslamcı sermaye sahipleri, öbür dünyadan ziyade bu dünyanın nimetleriyle ilgilenir oldular. Sömürdükleri işçilere şükretmelerini, aza kanaat getirmelerini ve günahtan uzak durmalarını salık verenler, bugün büyük bir açgözlülükle kârlarını arttırıp daha da zenginleşmenin peşinden koşuyorlar. Lüks ve ihtişamın içinde keyifle günahlarını işliyorlar.

Yılların açlığının ve hızlı zenginleşmenin yarattığı aşırılıklar bir yana, burjuvalaşan İslamcı kesimlerin yaşam tarzının değişmesi kaçınılmazdır ve kapitalizmin doğası gereğidir. “Kapitalizmin en temel özelliklerinden biri içe kapalı toplumsal yapıyı çözerek dağıtması ve kendine uygun bir pazar yaratmasıdır. Kapitalizm gettolarda yaşayan, içe kapalı, tüketmeyen bir toplumu sevmez! Nitekim zenginleşen, tüketimin ve konformist bir yaşamın tadına varan İslamcı kesimler, bizzat bu sürecin bir sonucu olarak bir çözülme içerisindedirler. Tarikat ve cemaat ilişkileri aşınırken, bireyselleşme öne çıkmakta ve fikirler dönüşüme uğramaktadır. Üst kesimleri burjuvalaşan ve bir bölümü de tekelci sermayedar düzeyine yükselen İslamcı kesimler, bu dönüşümün bir sonucu olarak artık zengin muhitlerde, bizzat kendileri için yaptırılan lüks sitelerde oturuyorlar.” (Utku Kızılok, İslami Harekette Ayrışma Süreci)

Şimdi villalarda, rezidanslarda milyon liralar harcayan, “helâl sertifikalı”, mescitli, 24 saat açık eğlence mekânlarına lüks otomobilleriyle giden, emekçilerin önünden dahi geçemeyeceği lüks mağazalardan, Avrupalardan alışveriş yapan, umre ve hac ziyaretlerinde 7 yıldızlı otellerde konaklayan İslamcı burjuvazi ile yoksulluğun pençesinde kıvranan dindar emekçiler arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. İslamcı burjuvazinin yaşam tarzı ve zevkleri, bütün sonradan görmeler gibi abartılı bir lüks ve ihtişam içeriyor. Örneğin İslamcı burjuvazi arasında rağbet gören iç mimarlardan Şafak Çak, bu lüks ve ihtişam çılgınlığını ballandıra ballandıra şöyle anlatıyor: “Bu kişiler özellikle çocuklarını çok iyi okullarda okutuyor. Çocukları genelde Dubai’de Amerikan kolejlerinde ve üniversitelerinde okuyor. Oradaki zevki buraya taşıyorlar.” Dubai zevkini “şatafatlı, abartılı, Arabik” olarak tarif eden Çak, bu zevkin Türkiye’deki yansımasına ilişkin çarpıcı örnekler veriyor: “Müşterilerimizden gelen en ilginç isteklerin başında, yatak odasına koyduğumuz üç metrelik palmiyeler, sinema odalarında kullandığımız ve Suudi Arabistan’dan getirttiğimiz klimaya bağlanan otomatik gül suyu kokusu pompalayan havalandırma sistemi geliyor. Boğaz’da yaptığım evlerde genellikle odalardaki ve salondaki tüm ekranlara, çatıya koyduğumuz 360 derece dönebilen kameraları bağlıyoruz. Bu sayede evin herhangi bir odasından Boğaz’ı canlı izleyebiliyorlar. Bu sistemin bir benzerini Pelican Hill’de tasarımına başladığımız bir villaya yapacağız. Buradakinin tek farkı, Boğaz’ı internet üzerinden webcam sağlayıcıları ile alırken, Kabe ve etrafını da uydudan canlı olarak 24 saat izleyebilecekler.”

Şatafatlı yaşamın yanı sıra ahlâki çürümenin ve yozlaşmanın ifadesi olan zevkler de edinen İslamcı elitlerin aşırılıkları kendi içlerindeki bazı kişilerde de rahatsızlık yaratıyor. Örneğin Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, “Dünyevileşmek” başlıklı yazısında “Ne çabuk hayallerimizden, kavram ve kurumlarımızdan vazgeçtik. Dünya zevklerinin peşine düştük. İmtihan edildiğimizi unutuverdik” diye sitem ediyor. Dilipak’ı rahatsız edenler sadece sermayedarlar değil elbette. Milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar, devlet bürokrasisi içinde şu ya da bu düzeyde yer tutmuş yiyiciler, gazeteciler ve STK temsilcilerinden oluşan çanak yalayıcı güruh da belki çok daha çirkin bir şekilde bu çürüme ve yozlaşmanın içindedir.

Herkesin bildiği bir gerçek var ki AKP hükümeti iktidara geldiği günden beri bir taraftan İslamcı sermayeyi büyütürken diğer taraftan mevcut düzene koşulsuz biat edecek “itaatkâr, kanaatkâr ve muhafazakâr” bir toplum yaratmak için uğraşıyor. Bunun için başta eğitim sistemi olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan camilerdeki imamlara, din adamlarından muhtarlara kadar toplumda bir yeri olan her türlü kurum ve kişileri kullanıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’na pek çok bakanlıktan çok daha büyük bir bütçenin ayrılmasının nedeni de budur. Diyanet, toplum üzerinde oldukça etkili bir kurumdur. Yayınlanan fetvalar, Cuma namazlarında imamlara okutulan hutbeler bizzat iktidarın politikalarına uygun olarak hazırlanmaktadır. Aynı şekilde karma eğitimin tartışma konusu haline getirilerek kız ve erkek öğrencilerin birbirinden yalıtılmaya çalışılması da, okullarda verilen din derslerinin arttırılarak öğretmen atamalarında din kültürü branşının en çok ataması yapılan branşlardan biri haline gelmesi de, imam hatip okullarının mantar gibi çoğalması da, cumhurbaşkanının, bakanların ve milletvekillerinin kadına yönelik cinsiyetçi ifadeleri de bilinçli uygulanan bu politikanın tezahürleridir. Ancak bu politika bir yandan dindar ve muhafazakâr eğilimi arttırırken, diğer yandan “makam, mevki sahibi olmuş” kesimlerde ahlâki yozlaşma ve çürümeyi beraberinde getirmiştir.

Dilipak, “Bu yazımda öncelikle zenginleri, politikacıları, bürokratları, STK temsilcilerini uyarmak istiyorum” dediği “Kumar” adlı yazısında bu ahlâki çürümeyi açık bir şekilde dile getiriyor. Dilipak yazısını “Gelin fuhuştan, işretten, alkolden, uyuşturucudan ve kumardan vazgeçin. Ankara’da, İstanbul’daki ve diğer illerdeki günah evlerinizi, otellerde, yatlarda yediğiniz haltları ve inlerinizi biliyorlar. Girenler-çıkanlar kayıt altında…” sözleriyle bitiriyor.

Bu yazısı yayınlandıktan sonra Yeni Yüzyıl gazetesine röportaj veren Dilipak’ın söyledikleri, İslami yaşam tarzından uzaklaşılmasından çok, yaşanan ahlâki yozlaşmanın açık edilmesinden rahatsız olduğu izlenimini veriyor: “Bizde yılların açlığı vardı. Para, kadın, makam bir anda başını döndürdü birilerinin. Bir de bizimkiler acemi bu işlerde, yerken üstlerine başlarına döküyorlar. Daha yeni öğreniyorlar.” Dilipak, bir “vicdan rahatlatmanın” yanı sıra, istikbalinden kaygı duyduğu iktidar sahiplerine ve onların temsilcilerine “yerken sağa sola dökmeyin, itibarınızı zedelemeyin” uyarısında bulunuyor.

Dilipak’ın bu itiraflarda bulunurken atladığı şey, kapitalizmin tek dininin “para” olduğu gerçeğidir. İslamcı burjuvalar, açlardan mümkün olduğunca uzakta, sadece tok komşulardan ibaret mekânlarda lüks ve ihtişam içinde yaşıyorlar. “Kul hakkı yemek en büyük günah” olduğu için hakkının yendiğini iddia etmeyecek, haline şükreden “itaatkâr ve kanaatkâr” bir işçi nesli yetiştiriyorlar. Hakkını aramaya kalkan işçilere ise pervasızca saldırıyorlar. Bir zamanlar günah olarak addettikleri televizyonlar aracılığıyla her gün bini bir para yalanlar söyleyerek örgütsüz kitleleri aldatıyorlar. Sonra da “Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister” diyerek umreye, hacca jetlerle gidip, 7 yıldızlı otellerde konaklıyorlar. Satmak istedikleri metalara “helâl sertifikası” alarak devasa bir pazar yaratıyor, kârlarını büyütüyorlar. İslam dininin kurallarını yoksullara hatırlatıyor ama kendileri kapitalist sistemin kurallarına göre hareket ediyorlar.

Ne var ki AKP iktidarının bilinçlerini esir aldığı örgütsüz kitlelerin gerçekleri görmesi engelleniyor. Özellikle kutuplaştırma politikasının etkisiyle her iki kutupta yer alan emekçiler sınıfsal farklılıkları görmek yerine, “kendi burjuvalarının” yaşam biçimine hak vermeye itiliyorlar. Onların yedikleri haltları, lükslerini, şatafatlarını sorgulamamaları için her türlü ideolojik manipülasyon yapılıyor. Hal böyle olunca Mustafa Koç’u kendisine muhafazakâr bir işçiden daha yakın gören, ya da tersinden sırf muhafazakâr olduğu için işçi düşmanı Ülker’in ürünlerini satın almayı tercih eden işçilerin sayısı hiç de az değildir. Oysa sınıf devrimcileri açısından gerçek gayet nettir. Seküler, laik, dindar, İslamcı, muhafazakâr, sıfatı ne olursa olsun burjuvazi işçi sınıfını sömüren asalak bir sınıftır ve bütün burjuvalar meşreplerine uygun bir şekilde lüks içinde yaşarlar. Sınıf egemenliklerini devam ettirebilmek için kimisinin laikliği kimisinin dindarlığı kullanmasının ise neticede işçiler açısından pek bir kıymeti yoktur.