Navigation

Fatih Projesiyle Kim, Neyi Fethedecek?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Türkiye’de eğitim sistemi “deneme tahtası” deyimi ile beraber kullanılmadan bir anlam ifade etmiyor artık. Eğitim sistemi siyasal iktidarların kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek üzere el attıkları alanların başında gelmektedir. Birkaç yılda bir değiştirilen sınav sistemiyle kafalar karıştırılır, teknolojik iyileştirmelerle sisteme cilâ çekilir, sonra da tüm bu düzensizliğe “eğitim sistemi” denir. Bu sistem yalnızca uygulama biçimiyle, düzensizliğiyle sorun değildir. Kapitalist sisteme sorgusuz-sualsiz hizmetkârlar yetiştirmeyi hedefler ve bunu yaparken de bir taşla iki kuş vurup bu işten maksimum kârı elde eder.

Hayatın her alanındaki eşitsizlik, eğitim alanında kendini çok daha çıplak bir şekilde ortaya koyuyor. Zenginler ihtiyaçları doğrultusunda eğitim alıyor, yoksullar eğitim adına oyalanıyor. Eğitim sektörü para kazandırdığı oranda kıymetli oluyor, kurtların kapıştığı pazar alanına dönüşüyor. Okullar artık yalnızca inşaat sektörünün ilgisini çekmiyor, bilişimin, iletişimin, ulaşımın, gıdanın başını çektiği pek çok sektörün iştahını kabartıyor. “Tabletli eğitim” de esas olarak bu iştahın gündeme getirdiği bir konu oldu. Yıllardır bu sektörden daha çok nasıl kazanabilirim diyen sermaye, AKP hükümetinin yol açıcılığı ile dur durak bilmeden ilerliyor.

Bu proje kimi “fatih” yapacak?

Başbakan projeye niye Fatih Projesi denildiğini şöyle açıklıyor: “Şunu hiç abartmadan ifade etmek istiyorum: Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethederek, karanlık bir çağa, Orta Çağ’a son vermiş, Yeni Çağı, yeni bir çağı başlatmıştı. İşte biz de bugün Fatih Projesi ile sadece eğitim sisteminde değil, eğitimin etkilediği her alanda bir çağı kapatıyor, yeni bir çağı, bilgi çağını, bilgi teknolojileri çağını hep birlikte buradan açıyoruz.” (meb.gov.tr)

17 ilde, 52 okulda start alan Fatih Projesi ile 4 yıl içinde 16 milyon tablet bilgisayar ilköğretim ve lise öğrencilerine dağıtılacak. Projenin maliyeti 8 milyar dolar! Bu proje, ayrılan bütçenin tamamının tablet bilgisayarlara ve bilgisayar yerleştirilmiş etkileşimli Led Panel (akıllı tahta), çok fonksiyonlu yazıcı, tarayıcı ve kamera gibi teknolojik ürünlere harcanacak olması nedeniyle yerli-yabancı birçok firmanın ilgisini çekiyor. Konu 16 milyon tablet bilgisayarın getireceği kâr olunca bütün büyük teknoloji firmaları Türkiye’ye üşüşmüş durumda. Yerli üreticiler de binbir ümitle bu piyasadan pay kapma derdine düşmüş durumdalar. Projenin ihalesine girecek firmalara Türkiye’de üretim yapma şartı koşuluyor.

Vodafone genel müdür yardımcısı Hasan Süel şunları söylüyor: “Biz, içinde mobil teknoloji unsuru olmayan bir tabletin bir sürdürebilirliğinin olmayacağını düşünüyoruz. Gelecekte, tablet hayatımızın içinde olacaksa, içinde mobil teknoloji olan tablet olması lazım. Biz tabletin birkaç sene içinde mobil teknoloji kapsamasının olmazsa olmaz bir özellik olacağını düşünüyoruz. Şöyle düşünün, elinizdeki akıllı telefonun içindeki sim kartı çıkarsam, desem ki gittiğiniz yerlerde wi-fi var, oraya gittiğin zaman wi-fi'a bağlan konuş. Ne yaparsınız? Olmaz dersiniz. Son söyleyeceğimi başta söylüyorum ama biraz pencere açıp kapamak lazım. Fatih Projesi’ni konuşurken olay oraya doğru gidiyor.” Yine aynı kişi, Fatih projesinin Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması için eğitim alanında teknolojinin kullanılması açısından stratejik öneme sahip olduğunu söylüyor. Fatih projesinden gelecek tatlı kârlar hesaba katıldığında Başbakanın Fatih projesini ballandıra ballandıra anlattığı cümlelerin içinde nelerin saklı olduğunu görmek daha mümkün oluyor:

“Bugün, burada, milli eğitim adına gerçekten tarihi bir anı yaşıyoruz. Fatih Projesi ile eğitim ve öğretimin metodunu ve çehresini köklü bir şekilde değiştiriyor, modernleştiriyor, yaşadığımız çağın gereklerini ve imkânlarını artık sınıflara taşıyoruz. Fatih Projesi ile eğitimin anlamı değişiyor. Fatih Projesi ile okulun, sınıfın, kara tahtanın, öğretmenin ve öğrencinin işlevleri, eğitimdeki konumları çok köklü şekilde değişiyor. Bugün, burada, sadece Türk milli eğitim sisteminde değil, küresel ölçekte yeni bir dönemi başlatıyor, bir çığır açıyoruz. Zira şu anda tüm dünyanın gözleri Türkiye’mizin üzerinde. Şu anda dünyanın birçok ülkesi, Fatih Projesi’ni çok yakından takip ediyor. Türkiye’de bugün başlatılan Fatih Projesi dünyada örnek olarak gösteriliyor, örnek alınıyor.” (meb.gov.tr)

Dünyanın gözünün, yani dünya bilişim devlerinin gözünün Türkiye üzerinde olmasında şaşılacak bir şey yok! Ortada paylaşılacak bir kâr varsa ondan en büyük payı kapmaya çalışmak semayenin doğasında var. Bunun yanı sıra Türkiye burjuvazisi de ekonomik krizi atlatmasını sağlayacak yeni açılımlar peşinde. Kapitalizmde akacak kâr yerinde durmaz. Eğitim sektörünün kârlı bir alan olduğu keşfedildiğinden bu yana oradan akacak paralar her türlü hinliği ortaya çıkarıyor. Milli Eğitim Bakanlığı 2003-2004 öğretim yılından bu yana devam ettirdiği ücretsiz kitap ve “100 temel eser” uygulamasıyla “yandaş” yayınevlerini ihya etmişti. Bunların yanına şimdi de “yandaş” teknoloji firmaları eklenecek. Elbette bunların aldığı pay asıl pastayı midelerine indirecek olan teknoloji tekellerinin yanında oransal olarak oldukça düşük kalacak. Ama 8 milyar doların düşük bir yüzdesinin bile yandaş sermayenin yüzünü epey güldürecek bir meblâğ olacağı ortada.

AKP hükümeti iktidara geldiğinden bu yana sürekli sorunları çözmeye çalıştığını iddia etti, ancak bir yandan sorunları çözüyoruz propagandasıyla oy tabanını genişletirken, bir yandan da yandaş sermaye kesimlerine nasıl yeni rant alanları yaratacağına odaklandı. Bunun yanında, ücretsiz kitap dağıtıyoruz denerek propaganda bombardımanına tutulan emekçiler, kitaplara verecekleri paralardan çok daha fazlasını, ödenekleri kırpılıp kuşa çevrilen okullara ödemek zorunda bırakıldılar. Yıllardır velilerden toplanmak istenen paralar, “maddi imkânlarınız elveriyorsa okula bağışta bulunun” denilerek, bazen eve gönderilen zarflarla, çoğunlukla veli toplantılarının ana gündem maddesi olarak emekçilerin karşısına dikiliyordu. Ama özellikle 2003 yılından bu yana ücretsiz kitaplar dağıtılmaya başlandıktan sonra, bu iş çok daha pervasız ve çok daha “profesyonelce” yapılmaya başlandı. Öğretmenlere “bir veliden para almanın en kolay yolları” dersleri verildi. Sonuçta çocuklara ve velilere uygulanan psikolojik baskılarla okula akmaya başlayan paralar, pek çok okul için bütün giderleri fazlasıyla karşılayacak hale getirildi. Bunu etkili bir şekilde yapan okullar “başarılı okullar”, para toplayabilen öğretmenler “başarılı öğretmenler” ilan edildi. Kitaplar parasız verildiğinde velilerin kitap parası yükünden kurtulacakları söylenmişti. Şimdi ise tabletler dağıtıldıktan sonra çocukların kitap yükünden kurtulacakları söyleniyor. Soralım o zaman: Bunun bedeli ne olacak? Ne isteyeceksiniz çocuklarımızdan?

Eşeğe altın semer takmışlar, eşek yine aynı eşek!

Türkiye’de şu anda Milli Eğitim Bakanının verdiği sayılara göre bile 130 bine yakın öğretmen açığı bulunuyor. Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, KPSS engeliyle işsiz bırakılan öğretmenlere işaret ederek, “çocuklarımızın öğretmenleri yokken, tablet bilgisayarları öncelikli kılan gerekçe nedir?” diye soruyor. Bu soruya cevap olmasa da Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer Türkiye’de fırsat eşitliği açısından bilişim teknolojilerinin kullanılmasını ve yaygınlaştırılmasını çok önemsediğini, bu yüzden de tabletli eğitimin bunun aracı olacağını belirtiyor. Anadolu’nun en ücra köşesine ulaşan bu teknolojiyle çocuğun kendi kabiliyetiyle kendini geliştireceği bir fırsatın yaratılacağından bahsediyor. Doğru, her alanda olduğu gibi eğitimde de fırsat eşitliğinin olmadığı gün gibi ortada. Hakkari’nin dağ köyündeki bir çocukla İstanbul’daki bir çocuğun, hangi ilde olursa olsun özel okulda okuyan bir çocukla devlet okulunda okuyan bir çocuğun imkânları arasında dağlar kadar fark olduğu açık. Ama onca yakıcı sorun dururken bu eşitsizliği teknolojiyi kullanma derecesine indirgemek tam bir abesle iştigal. Okulların her anlamdaki alt yapısından tutun, sınıf mevcutlarına, yeterli öğretmene sahip olunup olunmamasına, öğretmenlerin ekonomik anlamda doygun bir durumda olup olmamasına kadar uzanan devasa bir sorunlar listesi var karşımızda. Bıraktık yeterli düzeyde teknolojiyi kullanmayan okulları, yeterli dersliğe sahip olmadığı için normalde 20 kişilik sınıflar düzenlenmesi gerekirken 70, 80 hatta 100 kişilik sınıflardan söz etmek bile mümkün “dünyanın gözlerini ayıramadığı” Türkiye’de! 3, 4, belki de 5 öğretmenin ilgilenmesi gereken sınıflar tek bir öğretmenin sorumluluğuna veriliyor ve böylece birkaç öğretmenin yükü bir tek öğretmene yükleniyor. “Ne yaparsan yap, burayı kontrol altında tut” direktifiyle o kadar çocuk bir öğretmene teslim ediliyor ve o kadar insanı daracık bir alana hapsetmenin adı “eğitim” oluyor. Böyle bir eğitim ortamında çocukların önünde kitap yerine tablet, hatta ondan daha ilerde bir teknolojinin olması nasıl bir kalite sıçraması ve fırsat eşitliği yaratır anlamak mümkün değil.

Açıkta bekleyen 300 binden fazla öğretmen için bütçe ayırmayıp bunları kadroya geçirmeyen AKP hükümeti, öğretmen ihtiyacını “bugün var, yarın yok” mantığı ile çalıştırdığı, kadrolu bir öğretmenin maaşının nerdeyse üçte birini verdiği ücretli öğretmenlerle karşılamaya çalışıyor. Milli Eğitim Bakanı, eğitimde fırsat eşitsizliğini, örneğin Kürt illerindeki bir çocukla, büyük kent okullarındaki bir çocuğun eğitimi arasında eşitsizlik olduğunu itiraf ediyor. Eğitimin değişmesi gerektiğini, çağ atlaması gerektiğini söylüyor. Ama çözüm aracı olarak teknolojiyi geliştirmeyi gösteriyor. Bunun aldatmacadan başka bir şey olmadığı açıktır. Düşünen, sorgulayan bir gençlik yetiştirmek üzere niteliksel dönüşüme uğratılıp bilimsel bir içeriğe kavuşturulan bir eğitim sistemini, 20-25 kişilik sınıfların, eğitim ve sağlık açısından ortalama bir konfora sahip bina ve dersliklerin, ucuz ve temiz beslenme olanağının bulunduğu, öğretmenlerin ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının karşılandığı bir eğitim ortamının koşullarını yaratmaya dönük ciddi bir çaba yokken, teknolojiyle tüm bu sorunların çözülmesi beklenebilir mi?

Çocukların, gençlerin, hayatları boyunca kullanamayacakları bir yığın kuru bilgiyle kafalarının doldurulmadığı, sınav sistemiyle hem rekabete hem psikolojilerini bozan strese maruz kalmadıkları, paylaşmayı ve dayanışmayı öğrenip tüm insanlığa faydalı bir insan olma hayaliyle coşkulandıkları bir eğitim sistemi, sömürünün kutsallaştırıldığı bu kapitalist düzende mümkün değildir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012