Navigation

İran’da Kürt Ayaklanması

Yüzyıllardır boyunduruk altında yaşayan Kürt halkının baskılara karşı mücadelesi sürüyor. Nitekim İran’da Temmuz ayında bir Kürt gencinin öldürülmesiyle gelişen olaylar büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Kürt halkı baskı altında yaşamaya devam ettiği sürece bu özgürlük mücadelesinin alevi de sönmeyecek. Toprakları dört parçaya bölünmüş Kürdistan halkı, Türkiye, İran, Suriye ve Irak devletleri tarafından ezilmiş, baskı altına alınmış, yok sayılmış ve hatta yok edilmeye çalışılmıştır. Türkiye topraklarında çıkan ayaklanmalar hunharca bastırıldı ve on binlerce Kürt katledildi. Irak’ta Halepçe katliamında 5000 Kürt çoluk çocuk denmeden kimyasal silahlarla katledilmişti. Sağ kalanlarsa kimyasal silahlardan psikolojik ve fiziksel olarak ciddi şekilde etkilendi. Suriye’de 225 bin Kürdün vatandaşlık hakkı bile yok! Yani insan olarak bile kabul edilmiyorlar. Oy kullanma, mülk edinme hakları bulunmuyor.

İran’da da Kürtlerin durumunun farklı olduğu söylenemez. İran’da toplam nüfusun yüzde 10’una tekabül eden 5 milyon civarında Kürt yaşıyor. Ağırlıklı olarak ülkenin kuzeybatısında yaşayan Kürtler çok kötü koşullar altında yaşamlarını sürdürüyorlar. En son BM tarafından yayımlanan raporda İran’da “azınlıkların” su ve elektrik gibi en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıldığı belirtilmişti. Tıpkı Türkiye’deki Kürtler gibi Doğu Kürdistan (İran Kürdistanı) Kürtlerinin de anadillerinde eğitim görmeleri yasak. Bunun yanı sıra Kürtçe yayın yapma ve üniversitelere girme gibi bazı konularda kısıtlamalar mevcut. Ayrıca Kürtlerin kendi siyasi partilerini kurmaları da İran yasalarınca yasaklanmış durumda. Kürt özgürlük mücadelesini boğmaya çalışan egemen sınıflar en temel demokratik hakları bile tanımıyorlar. Bölgede bir güç olabilmek için sürekli bir rekabet içerisinde olan dört ezen devlet, konu Kürt halkının haklı mücadelesi olduğunda domuz topu gibi birleşiyor.

Bugüne kadar Kürt toprakları, genel olarak bölgedeki güçlü bir devletin veya devletlerin egemenliği altında kaldı. 1639’a gelindiğinde bu topraklar üzerindeki egemenlik savaşı sonuca ulaşmış, Kasr-ı şirin antlaşmasıyla Kürdistan Osmanlı ve İran devletleri arasında paylaşılmıştı. Bu iki devletin de boyunduruğundan kurtulmak için çıkan ayaklanmalar iki devletin ortaklaşa hareketiyle bastırılmıştı. 20. yüzyılın başlarındaki emperyalist savaş sonrası ise Kürt toprakları Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında dört parçaya bölündü. Ancak her toprak parçası üzerinde birbirinden farklı nitelik ve nicelikte de olsa ayaklanmalar devam etti. 1946 yılında Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Mahabad’da ilk kez bir Kürt cumhuriyeti kuruldu. KDPI (İran Kürdistan Demokratik Partisi) öncülüğünde kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti ancak 11 ay varlığını sürdürebildi.

İran Kürt hareketine ket vurmak için Türkiye’de de uygulanan koruculuk sistemine benzer bir yöntem uyguluyor. özellikle işsiz gençleri paramiliter güç Besic’e katmaya çalışıyor. 1980’de başlayan İran-Irak savaşı sırasında kurulan Besic, 10 milyon üyeye sahip ve yarım milyon üyesi silahlı eğitim görüyor. Irak savaşından sonra bu paramiliter grup “iç düşman” Kürtlere karşı örgütlendirilmeye başlandı.

Tüm baskılara rağmen Kürt halkı çeşitli eylemliliklerle yer yer mücadelesini sürdürdü. Temmuz ayında ise Mahabad’da 30 yaşındaki bir Kürt gencinin kolluk güçleri tarafından öldürülmesiyle gelişen olaylar bir ayaklanmaya dönüştü. Hükümet binaları tahrip edildi, camlar kırıldı ve bir güvenlik görevlisi göstericiler tarafından öldürüldü. Egemen sınıf derhal sıkıyönetim ilan etti. özellikle şivan Kaderi adlı gencin ölü bedeninin güvenlik güçleri tarafından bir kamyonun arkasına bağlanarak sokaklarda gezdirilmesi bardağı taşıran son damla oldu ve yılların öfkesinin doruğa çıkmasına yol açtı.

çıkan ayaklanmayı kontrol altına almak amacıyla Devrim Muhafızları ve gizli servise bağlı ajanlar bölgeye akın etti. Haftalarca süren ayaklanmada Irak sınırına yakın kentlerde 20’den fazla kişi öldü, onlarca kişiyse yaralandı. Ayaklanmayı bastırmak için 100 bin kişilik kuvvetle helikopterler eşliğinde bölgeye operasyon düzenlendi. Sayıları çok fazla olan kolluk güçleri bir stadyuma ve ana postaneye konuşlandı ve her yerde devriye gezerek olayların daha da büyümesine engel olmaya çalıştı. Geçen sene de Suriye’de bir futbol maçında çıkan kavga sonucu gelişen olaylar Suriye’yi de aşarak İran’a ve Irak’a da yayılan bir hareketliliğe yol açmıştı. Bu küçük çaplı ayaklanmanın Türkiye’ye de sıçrayıp tüm Kürdistan’da ortaklaşmasından korkan egemen devletler o günlerde hemen işbirliğinin yollarını aramışlardı.

Bu sene İran’da Temmuzda başlayıp Ağustosta da devam eden ayaklanma başta Mahabad ve Sakiz olmak üzere diğer Kürt illerine de kısa sürede yayıldı. Sakiz’de gerçekleştirilen bir gösteri ise en kanlı bastırılan eylem oldu. Yüzlerce eylemcinin taşlar ve sopalarla bir karakola saldırmasıyla başlayan olaylarda İran kolluk güçleri yerden ve havadan ateş ederek 12 kişiyi öldürdü, 70 kadar kişinin ise yaralanmasına yol açtı. Bunlar açıkça gösteriyor ki Kürt ulusuna “demokratik” Türkiye’de yapılan muamele ile şeriatla yönetilen İran’da yapılan muamele arasında pek fark yok.

İran’da patlak veren olayların bölge ülkelerindeki diğer Kürtler tarafından duyulmaması için de yoğun çaba harcandı. Avrupa basını tarafından isyan olarak duyurulan olaylar, ne hikmetse Türk basınının ilgisini çekmedi. İran basını meydana gelen olayların boyutunu doğrulamadı, sadece haber ajansı IRNA olayların küçük holigan gruplar tarafından çıkarıldığını duyurdu. Göstericilerin “Kahrolsun Hamaney” gibi sloganlar atarak hükümet binalarını taşladığı, düzen karşıtı gösteriler yaptığı, egemen sınıfın 100 bin kişilik bir orduyu isyanı bastırmak için harekete geçirdiği ve en az 1200 kişiyi de gözaltına alındığı olaylar küçük “holigan” unsurlar tarafından çıkarılmış! Aslında bunlar bize hiç de yabancı değil. Ağustos ayı sonunda Batman’da TC’nin sürdürdüğü operasyonları durdurmak amacıyla biraraya gelen kitle için Erdoğan da “fazla büyütmemek lazım; toplama, bindirilmiş kalabalık. Arkasında hiçbir kamuoyu desteği yok” açıklaması yapmıştı. Amaç hep aynı: Bir kıvılcımla başlayan “ufak” yangınların tüm Kürdistan’a yayılmasını engellemek. çünkü dört ezen ülkenin egemen güçleri de bu “ufak” çaptaki yangınların büyümesi halinde kontrol altına alınamayacağını çok iyi biliyor.

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru

20 Ağustos 2005