Navigation

Atan(a)mayanlar!

Atanmayı bekleyen öğretmenlerin durumu aslında işsizlik girdabında kaybolan işçilerin durumundan farklı değil. Üniversiteden mezun olan öğretmenler, uzun süreli bir bekleme pozisyonuna itiliyorlar. Bir gün elbette atanırım umuduyla bekliyorlar. Böyle olmasına rağmen öğretmenlerin kendilerini işçi olarak görmemeleri, örgütlenmelerinin önünde de büyük bir engel teşkil ediyor. Tabii ki burjuvazi bu tuzakları bilinçli bir şekilde, sinsice kuruyor.

Başbakan Davutoğlu 24 Kasım Öğretmenler Gününde, 81 ilden getirttiği öğretmenlere bir konuşma yaptı. Vazgeçemediği o meşhur müjdelerinden birini daha vermek istedi öğretmenlere: “15 bin yeni kadro ilan edeceğiz ve 15 bin yeni öğretmen atamasını Ocak ayında yapacağız. Daha sonra ihtiyaca göre yaz aylarında ek atamalar da yapabiliriz. Eminim bu haber, öğretmen olma aşkıyla bekleyen birçok adayımızı mutlu edecektir. Bir tür öğretmenler günü hediyesi olarak bunu sizlere ve ailelerinize tevdi etmek istiyorum.”

Sayıları her geçen yıl artan atanamayan öğretmen sayısı 320 bin nüfuslu İzlanda’yı geçerek 330 bine ulaşmışken, bunlardan sadece 15 bininin atanacağını söylüyordu Davutoğlu. Üstelik yüz binlerce öğretmeni yıllardır bekleten kendileri değilmiş gibi, utanmadan müjde veriyorum diyebiliyordu. Bunu yaparken de, AKP hükümetinin klasik yöntemini uyguluyordu. Artık neredeyse her işçinin bildiği gibi, AKP hükümeti ne zaman bir kabahat işlese ya da işçilerin aleyhine bir yasa çıkarsa, duyurusunu “müjde” diye yapıyor. İşte yüz binlerce öğretmen atanmak için sırada beklerken, 15 bin öğretmenin atamasının yapılacağı haberini de yine “müjde” olarak sundular.

Davutoğlu konuşmasının devamında, öğretmenlerin ne kadar kutsal bir iş yaptığının, sadece maaşını alan bir memur gibi düşünmemesi gerektiğinin altını çiziyordu. “Nasıl ki anne ve babalarımız bizim için kıymetli ise aynı şekilde öğretmenlerin de yeri onlar kadar değerlidir” diyordu. Eğitimin ne kadar önemli olduğundan söz ediyordu.

Davutoğlu öğretmenlere böyle övgüler yağdırırken, atan(a)mayan öğretmenlerin yaşadığı sıkıntılara ise kulaklarını tıkıyordu. Örneğin bu atan(a)mayanlardan biri, televizyon programında sıkıntılarını anlatırken adeta isyan ediyordu. “Anadolu öğretmen lisesi girişliyim, öğretmen lisesi mezunuyum, eğitim fakültesi Türkçe öğretmenliği mezunuyum, ben üniversiteye girerken KPSS şartı vardı girdim. Puan dediniz aldım. 2005’te mahkeme kararı elimde olmasına rağmen atanamamışım, artık atanmak da istemiyorum, atamayın! Bu diplomayı da götürün!” deyip diplomasını yırtıyordu. Programa konuk olan müsteşara “aldığınız paraları helâl etmiyoruz” diyordu. “Kaderim Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı değil artık, kaderim kendi ellerimde. Altı yıldan beri köyüme gitmiyorum. Kahvede, sokakta ‘Niye okudun o kadar boşuna’ diyorlar cevap veremiyorum. Dershanede Türkçe öğretmenliği yapıyorum, öğrencilere diyemiyorum Türkçe öğretmenliğini seçin diye. Öğrenci diyor ki; hocam senin gibi olursam ne olacak? Okuma mı diyeyim, ne diyeyim? Çocuk yapamıyorum, sınavlara hazırlanmaktan. Başbakan diyor ki üç çocuk yapın! Oğlunun, “gemiciğinde” tayfaya ihtiyaç varsa işte bir sürü tayfa var.”

Başka bir atan(a)mayan ise şöyle haykırıyordu: “Atanamadığı için öğretmenler intihar ediyor. Tam 11 yıldır atanamıyorum. 11 yıldır annemin gözlerine bakamıyorum.” Bir diğeri de şöyle dile getiriyordu sıkıntısını: “Ücretli öğretmenliğe göre dershanede çalışmak kısmen ücret açısından daha iyi, ama başka sıkıntıları var. Bir sözleşme imzalıyorsunuz fakat sözleşmede hangi saatlerde çalışmanız gerektiği belirtilmiyor. Gün boyunca, ay boyunca birilerinin hizmetinde olmak zorundasınız. Şu anda bir yurtta asgari ücret karşılığında öğretmenlik yapıyorum. Bu beni derinden üzüyor. Evli ve iki çocuk babasıyım. Annem ve babamla birlikte yaşıyoruz. Nasıl geçinilir artık takdiri size bırakıyorum. Devlet bizi liselerde ücretli öğretmen olarak çalıştırıyor. Demek ki öğretmene ihtiyaç var! O zaman bize kadro versin, iş güvencesi versin.”

Başka bir “atan(a)mayan” ise, “okurken maddi sıkıntılar yaşadık, gurbette okuduk, devletten kredi aldığımız için 10 bin lira borcumuz var. Borca bir de faiz işliyor, o da ayrı bir mağduriyet yaratıyor. Puanım yüksek olmasına rağmen, mezun sayısı fazla olduğundan atama yapılmıyor. Oysa öğretmene de ihtiyaç var. Ücretli olarak çalışıyoruz, devlet bizi daha ucuza çalıştırmak istiyor. Hem de güvencesiz bir şekilde” diye dert yanıyordu.

Anlatılan hikâyeler atanmayan öğretmenlerin durumunu açık bir şekilde özetliyor. Bu ve bunun gibi yüzlerce hikâye söz konusu. İş bulamadığı için intihar eden öğretmen sayısı ise hiç de yabana atılır bir rakam değil maalesef.

İşsizlik ve iş güvencesi sorunu kapitalizmin yarattığı bir sorundur. İşçiler her sektörde ve her iş alanında aynı sıkıntıları yaşıyorlar. Uzun süre işsiz kalan işçiler ruhsal bunalıma giriyor, kendilerini yetersiz ve işe yaramaz olarak görüyorlar. Geçim sıkıntısı tüm işçilerin ortak sorunudur. Asgari ücretle evini geçindirmeye çalışan milyonlarca işçi çok zorlu bir hayat mücadelesi vermek zorunda kalıyor.

Egemen sınıf, işçileri yapay ayrımlarla bölüp parçalamaya çalışıyor. Fabrikalarda işçileri kadrolu-taşeron, beyaz yakalı-mavi yakalı ayrımlarıyla bilinçli bir şekilde bölmeye çalışırken, öğretmenleri de aynı şekilde kadrolu-sözleşmeli diye ayırarak birleşmenin önüne geçmeyi ve öğretmenleri ucuza çalıştırmayı istiyor.

Öğretmenler de diğer işçiler gibi zor koşullarda çalışıyorlar. Atanmayı bekleyen öğretmenlerin durumu aslında işsizlik girdabında kaybolan işçilerin durumundan farklı değil. Üniversiteden mezun olan öğretmenler, uzun süreli bir bekleme pozisyonuna itiliyorlar. Bir gün elbette atanırım umuduyla bekliyorlar. Böyle olmasına rağmen öğretmenlerin kendilerini işçi olarak görmemeleri, örgütlenmelerinin önünde de büyük bir engel teşkil ediyor. Tabii ki burjuvazi bu tuzakları bilinçli bir şekilde, sinsice kuruyor. Öğretmenlerin ise bu tuzaklara düşmemesi gerekiyor. Öğretmenlerin öncelikle kendi aralarında birleşerek ayrımları kaldırmaları zorunludur.

İşçi sınıfı büyük bir sınıf. İster öğretmen, ister fabrikada makine başında çalışan bir işçi olalım, hepimizin kaderi ortak. Büyük bir sınıf olmanın ve örgütlü olmanın güveniyle hareket etmeliyiz. Gücümüzü egemen sınıfa ancak böyle gösterebiliriz. Tüm sınıf kardeşlerimizle işçi sınıfının bağımsız çıkarı için mücadeleye atılmak zorundayız. Başka seçeneğimiz yok. Kaderimiz patronlara ve onların devletine bağlı değil, kaderimiz kendi ellerimizde!