Navigation

Dokuzuncu Yılında 17 Ağustos Depreminin Anımsattıkları

Dünya üzerinde deprem, tsunami, sel gibi felâketler on binlerce insanın yaşamına mal olurken, geride bıraktığı yıkımlar milyonlarca emekçinin yaşamını katlanılmaz hâle getiriyor. İzmit-Adapazarı depreminin üzerinden 9 yıl geçti. 9 yıl önce depremi takip eden günlerde hem Türkiye gündeminde yaşanan hem de deprem bölgesinde şahit olduğum olayları sınıf kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.

Depremin 5. günü

Zümrütevler’deki küçük bir marangozhanenin çalışanlarıyla birlikte deprem bölgesindeki kurtarma çalışmalarına katılmak istedik. Bölgeye bir binek oto ve iki kamyonet ile ulaşacaktık. Yanımıza sadece kazı araç gereci almak niyetindeydik. Zümrütevler mahallesinin emekçi halkı bizim deprem bölgesine gideceğimizi duyar duymaz süt, ekmek, battaniye, ayakkabı, çocuk bezi kısacası ne buldularsa toplayıp araçların önüne yığdılar. Emekçi insanlarımız verebilecekleri ne varsa önümüze sunuyorlardı. Birkaç saat içerisinde kamyonetler yardım malzemeleri ile tıka basa dolmuştu. Burjuvalar yardım faaliyetlerini utanmazca abartarak yansıtmakta ve reklâm malzemesi olarak kullanmaktaydı. Onlar timsah gözyaşları dökerken, emekçi insanlarımız ne reklâm derdindeydi ne de kendilerine pay çıkarmanın peşinde. Sınıfımızın insanları evindeki battaniyeyi pirinci kucaklayıp yanımıza koşmuştu. Alınteriyle yaşayanlar, egemenlerden ahlâki olarak kat be kat üstündür!

Açılın “bakan” gelecek

Akşama doğru yola çıkabilmiştik. Araçlar tıka basa yardım malzemesiyle doluydu. Bu yüzden oldukça yavaş yol alabiliyorduk. Bölgeye yardım götürmek için yola çıkmış binlerce araç vardı. Bölgeye yaklaştıkça depremden dolayı asfalt üzerinde yer yer açılmış yarıklar trafiği yavaşlatıyordu. Akşam saatlerinde İzmit yakınlarında bir dört yol ağzında trafik tamamen durdu. Önce sebebini anlayamadık. Yüzlerce insan araçlarından inmiş, 150 metre kadar ileride yolun kesildiği noktaya merakla bakıyordu. Bizim ekipten bir arkadaşla birlikte dört yol ağzına doğru yürüdük. Polis yolu kapatmıştı. Gerekçe tam da TC devletinin karakterine uygundu. Bir “Bakan” efendi, yolumuzu çapraz kesen yol üzerinden geçecekmiş ve deprem bölgesinde boy gösterecekmiş!

Yardım araçlarını geciktiren bu iğrenç gerekçeyi duyduğumuzda öfkeyle dolduk. Önceleri polisin hemen önünde yer alan araçlardaki insanlar polisten yolu açmasını rica etmekle yetiniyordu. Bakan efendi için yolun kesildiği arkalarda da duyulunca tansiyon yükselmeye başladı. Ardından yüzlerce araç kornalara basarak bu durumu protesto etmeye girişti. Kornalı protesto ile cesaretlenen kitle polise ve “bilmem ne bakanına” küfürler yağdırmaya başladı. Kitle içerisinden öndeki araçlara “ezin geçin şunları” diyen haykırışlar yükseldi. Polisler oldukça korkmuş olacaklar ki silahlarını çektiler ve bir kamyon şoförüne kamyonu ile yolu kapatmasını emrettiler. Yardım araçlarından inen kitlenin öfkesi doruk noktasına vardı. Gittikçe kalabalıklaşan bir kitle polislere doğru yürüyor ve silahını çekmiş polislere küfürler yağdırıyordu. Kitlenin öfkesi, kararlılığı sonucunda polis yolu açmak zorunda kaldı. Yolu açtıran kitlede öfkenin yerini kazanmanın getirdiği güven duygusu almıştı. Artık kornalar “biz kazandık” dercesine tempolu bir biçimde çalınıyordu. Hayat bir kez daha gösteriyordu ki, amacının haklılığından ve hedefinin doğruluğundan şüphe duymayan bir kitle, birlik olduğuna da inanmış ise önüne çıkacak engelleri korkusuzca aşabilir.

Kriz Masası görev başında!

Depremin ilk günlerinde devlet, deprem bölgesinde işlerin idaresi ve yardım malzemesi dağıtımını koordine etmek üzere “Kriz Masası” atamıştı. Bu merkezin ne işe yaradığına çok geçmeden şahit olacaktık.

İlerleyen saatlerde İzmit merkezine vardık. Bir an önce enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarına katılmak istiyorduk. Ekibimizin çoğunluğu kazıya giderken iki kişi yardım malzemeleriyle ilgilenecekti. Elimizdeki giyecek ve gıda malzemelerini, dağıtımı merkezi olarak koordine eden bir organizasyona teslim etmek mantıklı görünüyordu. Bu yüzden Kriz Masasına gittik. Kriz Masasının bulunduğu bir kamu binasının önüne gittiğimizde içler acısı bir manzarayla karşılaştık: Binanın bahçesinde ekmeklerin yığıldığı bir çöp tepesi, yanında, kutu sütlerin ve meyve sularının (bir kısmı patlamıştı ve yerlere akıyordu) yığıldığı bir başka çöp tepesi, onun yanında pet şişe suların yığıldığı bir başka çöp tepesi, diğer yanda giysi ve battaniye tepesi… Zümrütevler’deki emekçilerin bize emanet ettikleri yardım malzemesini bu devlet çöplüğüne mi bırakacaktık?

Binadan içeri girip Kriz Masasının odasına gittik. İçeride 5-6 masa ve masaların arkasına kurulmuş bürokratlar vardı. “Elimizde giyecek ve gıda maddeleri var ne yapalım?” diye sorduk. Gayet rahat bir hava içerisinde “bahçeye bırakın” dediler. Dağıtım araçlarınız var mı diye sorduğumuzda “yok” dediler. “Bahçeye yığılan her şey çöp yığını olmuş, elimizde kamyonet var nereye dağıtılması gerekiyorsa, yardım malzemesi nereye ulaşmamışsa oraya taşıyalım” dedik. “Siz bahçeye yığın oradan alan alır” gibi bir yanıt geldi. “Yanımıza bir rehber tahsis edin malzemeyi tepelere kurulan çadır kentlere götürelim” dedik. “Rehberimiz yok” yanıtını aldık. “O zaman şehrin haritası üzerinden gösterin biz yolu buluruz” dedik. “Elimizde şehir haritası da yok” dediler. Biraz sinirlenerek, “Bari yolu tarif edin buraları bilmiyoruz” dedik. “Ankara’dan geldik buraları biz de bilmiyoruz” cevabını aldık. Artık nezaketle konuşacak hal kalmamıştı. Siz insan mısınız? Devlet misiniz? Ne b..a yararsınız diyerek kapıyı vurduk ve çıktık.

Yoldan rastgele bir adam çevirip yol bulmak için yardım istedik. “Tabi ki gelirim sizinle” diyen o adamla birlikte gece yarısı çadır kentlerin bulunduğu tepelik bölgeleri dolaşıp yardım malzemelerini dağıttık. Çadır kentlere vardığımızda yardım malzemesi dağıtacağımızı duyuruyor, araçların çevresinde toplanan insanlara neyin eksik olduğunu soruyor, ardından insanlardan dağıtım sorumluluğu için gönüllü olmalarını istiyorduk. Sorumluluk üstlenmek isteyen gönüllü 2 ya da 3 kişiye herkesin gözü önünde malzemeyi teslim ediyorduk. Depremzedelerin ihtiyaçtan doğan örgütlenme zorunluluğu, içlerinden pek çoğunu doğrudan sorumluluk almaya, diğerlerini ise sorumluluk alanları denetlemeye yönlendiriyordu. Çadır kentlerde yaşayanlar emekçi insanlardı. Parası bol olanlar zaten çevre illerdeki otellere gitmişlerdi.

Depremi takip eden ilk günlerde deprem bölgesinde devlet otoritesi çökmüştü. Elbette burjuva devlet tüm kamuoyuna yönelik olarak “devlet gerekeni yapmaktadır, tüm önlemler alınmıştır” havası yaratma gayretindeydi. “Kriz Masası” gibi şaşalı isimlerle duyurulan organizasyonlar göstermelik idi. Gerçekte ise bölgede kaos ve iktidarsızlık hakimdi. Sivil halkın inisiyatifi bu boşluğu dolduruyordu. Çöken binaların altında kalan insanların kurtarılması işini sivil halk üstlenmişti. Burjuva basın pek söz etmese de Zonguldak’tan ve diğer illerden gelen maden işçilerinin kazı ve kurtarma çalışmalarına yaptığı katkıyı nasıl unutabiliriz?

“Tahtacılar” devletin otoritesini tehdit ediyor!

Deprem bölgesinde karşılaştığımız en önemli sivil organizasyon “Tahtacılar” idi. Gündüz yolda ilerlerken trafik akışını düzenleyen eli sopalı gençlere rastlamıştık. Bu gençler düzenli aralıklarla yol boyunca dizilmiş trafik akışını düzenliyordu. Tahtacıların hikâyesini İstanbul’a döndükten sonra daha ayrıntılı olarak öğrenebilmiştim.

Durumun özeti şuydu: Deprem bölgesinde devlet fiilen ilga olmuştu. Bölgede geçici bir süreliğine de olsa devlet ve onun otorite araçları ortadan kaybolmuştu. Polis de subay da bürokrat da kendi derdine düşmüştü. Enkaz altındaki insanların kurtarılması ve yardım malzemelerinin dağıtımı gibi en acil ihtiyaçların giderilmesi gerekiyordu. Bölgeye yardım amacıyla gelenlerin yanı sıra enkaz yağmalamak için gelenler de vardı. Yardım araçlarının oluşturduğu trafik, yıkılan binalar arasında keşmekeşe sebep oluyordu. Orta ve üst sınıflar ile imkân bulabilenler bölgeyi terk etmiş, emekçiler ise, diğer illerden gelenlerle birlikte bu kaosun içerisinde kendine özgü bir düzen yaratmak zorunda kalmıştı. İşte bu koşullar “halk milisi” tipinde bir örgütlenmeye hayat vermişti. Yağmayı engelleyen, trafiği düzenleyen, kelimenin tam anlamıyla “kendiliğinden” oluşmuş bu “halk milisi” tipindeki örgütlenmeye, ellerinde tahta sopalar taşıyan gençlerden oluştuğu için “tahtacılar” denmişti. Burjuva basında başlangıçta “Tahtacıları” olumlayan haberler çıkmıştı. Ancak TC Genelkurmay’ı bu durumun tehlikeli olduğunu algılayarak “Tahtacıların” derhal dağıtılmasına karar verdi. Halk kendi kendisinin güvenliğini nasıl sağlardı? Halk, ordu ve polis olmadan da kendi güvenliğini sağlayabileceğini, bunun için örgütlenebileceğini, tepesinde burjuva devlet olmadan da bal gibi yaşayabileceğini asla öğrenmemeliydi. Hürriyet gazetesine “Tahtacıları” karalayan yayınlar yaptırıldı. “Haddini bilmez, ne idüğü belirsiz eli sopalı serseriler güya güvenlikçi kesilmiş”ti!

AKUT gibi sivil yardım örgütlerinin rolü de abartılmamalıydı! Halkın yardımına en önce koşanın devlet olduğundan şüphe edilmemeliydi! Bölgeye asker sevk edildi. “Tahtacıların” yerine silahlı askerler dizildi. Enkazların başına asker dikildi ve “Mehmetçiğin” fedakârlığı ve yardım severliği gazetelerde konu edildi. Bazı sosyalist çevrelerin oluşturmaya giriştiği çadır kentler derhal dağıtıldı. Söz konusu olan burjuva devletin bekası ise deprem mağduru emekçilerin ihtiyaçları elbette önemli değildi.

Burjuvazi alçaklıkta sınır tanımaz!

Türkiyeli emekçiler yüzlerini deprem bölgesine çevirmiş, bölgedeki insanların acısını paylaşmaya başlamıştı. Bunu fırsat bilen burjuva meclis, gece yarısı “mezarda emeklilik” yasasını onayladı.

Deprem, ekonomik krizden çıkış için fırsat olarak değerlendirildi. Diğer ülkelerden gelen yardım paralarının büyük bir kısmı devlet tarafından gasp edildi. Yardım paralarının çoğu ise öncelikle fabrikaları depremden zarar gören patronların “yaralarının sarılması” için dağıtıldı. Öte yandan deprem bahanesiyle halkın sırtına yeni vergiler bindirildi.

Depremde yaklaşık 30 bin insanın hayatını kaybetmesinin birinci derecede sorumlusu burjuva düzendir. Bilim adamlarının ısrarlı uyarılarına rağmen, fay hattı üzerinde olduğunu bile bile en tehlikeli araziler imara açılmış, bu sayede bazı burjuvalar ve onların yönetimdeki siyasetçileri muazzam paralar kazanmışlardır. Burjuvazi ve onların siyasetçileri için kazanacakları birkaç milyon dolar, onbinlerce insanın hayatından daha değerlidir.

17 Ağustos depreminin üzerinden 9 yıl geçti. Bu yaşananların hesabını işçi sınıfı mutlaka soracaktır; eğer yaşadıklarımızı unutmamayı ve dersler çıkarmayı öğrenirsek.