Navigation

Mehveş

Ziya Egeli bu şiirinde, yoksul emekçilerin geleneksel kültür kalıplarının içinde nasıl çıkışsızlığa itildiğini, kadının ikinci cins sayılmasını, insan sevgisini, emekçilerin çelişkilerini, acılarını ve sevinçlerini işliyor. Bir dağ başında doğan ve istenmeyen Mehveş’in bir işçi haline gelerek işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinde nasıl öne geçtiğini anlatıyor.

   Çaldı davullar
   Çekildi halaylar
   Çoluk çocuk
   Kadın erkek
   Yaşlı genç
   Ve bütün fabrikalar hep birlikte haykırdılar:
   “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”
   “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”
   Ve başladı grev…
   Rıza Usta, Cemile ve Mehveş
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanlardan öğrendiklerinden,
   Daha en baştan kurmuşlardı komitelerini.
   Ve fakat kolay değildi
   İdare etmek bir grevi…
   Bu iş nasıl bilmek gerekirdi
   Yani işi, ustasından öğrenmek gerekirdi.
   Ve onlar da zaten
   Ustasından öğrendiler. 
   Bir yanda
   Yüzyılların birikmiş yönetme tecrübesiyle patronlar
   Diğer yanda
   Yüzyılların birikmiş öfkesiyle işçiler vardı.
   Eğer işçiler yalnız kalsalardı
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanlardan öğrenmeselerdi
   Zordu işleri.
   ...
   


1

   Adı Mehveş
   Yaşı yirmi beş
   Gözleri menekşe,
   Beş kız kardeşten sonra geldi dünyaya
   Gözleri menekşe beş kız kardeş…
   “Ha şu erkek
   Ha bu erkek” diye diye
   Altı kız çocuğu düştü Zarife’nin rahmine.
   Altı kez inim inim inledi
   Doğum sancıları çekti ciğerleri sökülürcesine.
   Harman savurdu
   Deste yaptı
   Döven sürdü
   Karnında ve kucağında dünyanın yüküyle.
   Altıncı kez döl tutunca Zarife’nin rahmi
   Yükü ağırlaşmaya başlayınca yavaş yavaş
   Tüm köylüyü sardı tatlı bir telaş.
   Bilirlerdi ki yıllardır
   Görürlerdi ki yıllardır
   Bu büyük aşkın en büyük arzusu
   Bir tanecik erkek evlattır.
   Hal böyle olunca
   Bu dert tüm köylüyü sarınca
   Bilen bilmeyen
   Aklı eren ermeyen
   Genci kocası
   Cahili hocası
   Tekkedeki dervişi
   Yollardaki ermişi
   Tüm köylü “bu kez tamam” dedi
   Hep bir ağızdan “bu kez tamam”.
   Kızlar
   “Kırk Çamlar”ın dallarına
   Allı yeşilli bezler astılar.
   Hocalar
   Muska yapıp 
   Kutsal kitaptan dualar yazdılar.
   Dervişler
   Tekke tekke gezip zikir çektiler.
   Ak saçlı nineler dualar ettiler.
   Zarife ve İshak
   Ne tekke bıraktılar ne yatır
   Dualar okuyup satır satır
   Bir “Ermişler tekkesine”
   Bir “Dişsiz Babaya”
   Bir de “Kırk Çamlara” birer adak kestiler.
   Yüreklerinden umudu
   Dillerinden duayı hiç eksik etmediler.
   Bilirlerdi ki nicedir
   Anlarlardı ki nicedir,
   “Umut
   Açacak en güzel goncadır.”
   On beşlik kızlar
   Nerde görseler maniler dizdiler:
   
   “Ah Zarife Zarife
   Bir oğlan doğur bize
   İshak gibi bir yiğit
   Düşsün kısmetimize”
   
   “Ah kızlar allı kızlar
   Dudağı ballı kızlar
   Denginize bakın siz
   Saçları telli kızlar”
   
   “Ah Zarife Zarife
   On beş yaştan ne olur
   İki canda bir yürek
   Yalnızca aşkla olur”
   
   “Ah kızlar canım kızlar
   Yanarım içim sızlar
   Ah bir oğlum olaydı
   Nedir yokuşlar düzler”
   
   “Ah Zarife Zarife
   Şu dağlardan yol aşar
   Yola rehbersiz çıkan
   Düz yolda bile şaşar”
   
   “Ah oğlum canım oğlum
   Günde gecede oğlum
   Yıllardır yolda gözüm
   Dilde hecede oğlum”
   
   “Duvarda sazım oğlan
   Alnımda yazım oğlan
   Yeter artık nazlanma
   Ciğerde közüm oğlan”
   
   Beş kız çocuğunun üstüne
   Altıncıya gebe kalınca Zarife
   Alnı secdeden kalkmaz oldu yine İshak’ın.
   Ağacı kökünden söken
   Demiri soluksuz büken
   İri nasırlı ellerini kaldırıp yukarıya
   Yalvar yakar oldu Tanrıya:
   “Ey yüce Allah’ım” dedi;
   “Şikâyetim yok. Şükürler olsun sana.
   Şüphesiz sen en iyisini bilirsin
   Ne verirsen hayırlısını verirsin.
   Öyle bir güç verdin ki bu İshak kuluna;
   Taşı öğütür
   Demirin kudretine boyun büktürürüm.
   Nazlı gelin gibi salınır buğday başakları.
   Vurup kazmayı
   Cayır cayır yanan topraklara su yetiririm.
   Toprak sancılanır
   Gül goncalanır
   Bozkırın ortasında çayır çimen bitiririm.
   Ey yüce Allah’ım!
   Öyle beş kız evladı verdin ki bana…
   Beşinin de 
   Çiğ tanesi gibi ferahtır yüreğimdeki yeri.
   Beşi de ciğerimin parçası
   Gönlümün gül goncasıdır.
   Yüreğim dağlanır
   Taş değse birinin ayağına
   Parmağının ucu kanasa birinin…
   Yemeyip yediresim
   Giymeyip giydiresim
   Dere tepe demeden
   Durup dinlenmeden
   Kollarıma alıp beşini de
   Beyaz bulutların yurduna götüresim gelir.
   Lakin bu İshak kuluna
   Bir erkek evlatçığı çok görme.
   Öyle büyüdü ki içimdeki hasreti
   Göller denizler almaz
   Dereler ırmaklar taşımaz oldu.
   Neye varsa ellerim
   Neye baksa gözlerim
   Tarlada tapanda
   Dağda bayırda
   Ondan başka bir şey görmez
   Ondan başka bir şey düşünmez oldu.
   Ey Yüce Rabbim!
   Ya bir oğlan ver bu İshak kuluna,
   Ha şu yanımda
   Böğrümün tam kenarında 
   Bir yiğit yürüsün,
   Ya da gönder Azrail’ini
   Bir canım var onu da alıp
   Başımdan aşağı kefen bürüsün.”
   
   İshak geceleri uyanıp
   Avuçlarını açıp
   Gizli gizli
   Yalvardıkça gözyaşları içinde Tanrıya
   Onu gören Zarife’nin içi dağlanır
   Bir eliyle bastırıp al yazmasını bağrına
   Bir eli karnında inleyerek
   Yalvar yakar olurdu Tanrıya;
   
   “Ey bütün âlemleri yaratan!
   Bir tohumdan binlerce can türeten!
   İki canı bir yürekte eriten!
   Şükür, eksik olmadı hiç
   Soframızdan döğürcek aşımız.
   Ne vakit bir derde düşse
   Ne vakit sıkışsa şu kul başımız
   Ne vakit bir taş dolaşsa ayağımıza
   Sana açılır
   Ekmeğini taştan çıkartan çatlamış avuçlarımız.
   Şükür, öyle beş kız evladı verdin ki bize
   Beşinin de 
   Salkım söğüt gölgesi düşer üstümüze.
   Beşi de bal gibi tatlıdır
   Şeker şerbet gibi akar gönlümüze.
   Sen ki duyarsın sesimi… bilirim.
   Bilmediğin görmediğin şey yoktur.
   Bir el 
   Bozmaya niyetlense bir kuşun yuvasını;
   Bir el
   Bir gün önce açsa bir kelebeğin kozasını;
   Bir el
   Bir gül goncasına uzansa koparmak için dalından;
   Bir el bir su damlasını,
   Bir el
   Bir deniz dalgasını yarıp orta yerinden
   Ayırsa birbirinden
   Sorarsın hesabını.
   Ey âlemlerin Rabbi!
   İshak kulun ki dağımdır benim
   Yaslarım sırtımı yamaçlarına
   Bakarım dünyaya doruklarından
   Gölgemdir, soluklanırım
   Pınarımdır
   Kana kana içerim avuçlarından.
   Birlikte yardık toprağı
   Birlikte attık tohumu toprağın karnına
   Birlikte suladık
   Birlikte yeşerttik
   Birlikte derip sararmış başakları
   Birlikte taşıdık Ermişlerin yamaçlarından
   Birlikte savurduk rüzgârda
   Ayırmak için tohumu tozundan.
   Aklımız bir
   Fikrimiz bir
   Aşkımız bir yürekte yeşerdi.
   Yanarsa yüreği yanarım
   Ağlarsa gözleri, ağlarım
   Ne kullukta bir kusur ederiz şükür
   Ne de haşa! 
   Verdiğine gönül koyarız.
   Lakin
   Düşüktür omzunun biri.
   Ne zaman dokunsa ellerim ellerine,
   Ne zaman değse gözlerim gözlerine
   Bulutlanır Erciyes dağının tepesi gibi
   Yağar içine içine.
   Nicedir bir oğlu olsun ister.
   Rahmansın, Rahimsin
   Yoktur kudretinin sınırı
   Göster Ya Rabbim keremini göster” 
   Diyerek
   Defalarca yakardı Tanrısına.
   Bir oğul diledi sevdiği için.
   Bir oğul diledi can yoldaşına.
   Bir oğul diledi
   Dinsin diye yüreğini dağlayan özlemi.
   Bunca yalvarıp dilemesi
   On dördünde deli gibi sevdiği
   On altısında koynuna girdiği yavuklusuna
   Bir erkek evlat verememesindendi.
   
   Zarife deli gibi vurgundu İshak’a.
   İshak da 
   Daha on altısında
   Mecnun oldu Zarife’ye.
   On beşindeyken henüz
   Henüz yeni terlemişken bıyıkları
   Uzun inceydi… Selvi gibi…
   Güçlü kuvvetliydi… 
   Boş bir çuvalı savurup atar gibi
   Savurup atardı yirmilik delikanlıları.
   Yay gibiydi kaşları.
   Hüznün siyahı gibiydi dalgalı uzun saçları.
   Kaybolur da bakanlar gözlerinin karasına
   Derman bulamazlardı bir daha yüreklerinin yarasına.
   Az ergenin gönlünü çalmadı
   Azını sevdalara salmadı.
   Nice ahlar yükseldi bakışlarının yarasında.
   Ancak o
   Daha görür görmez
   Gözleri gözlerine değer değmez
   Kaptırdı gönlünü Zarife’ye.
   Ondan bu yana
   Ne bir başkasına bakar oldu
   Ne de görür oldu gözleri.
   Nasıl görsün ki!
   Cihana böyle bir güzel gelemez daha.
   Dil anlatabilmez!
   Kalem yazabilmez!
   Bir kez bakan gözler
   Bir kez daha bakabilmezdi
   Gitmesin diye aklı başından.
   Uzun ince parmakları
   Dokunur dokunmaz oklavaya
    İnim inim inlerdi aşkından oklava.
   Döküldükçe dilinden aşk dizeleri
   Döküldükçe oklavanın
   Yüreği ezilir
   Kendiliğinden açılırdı hamur bezeleri.
   Hele bir yürümeye görsün salınarak
   Saçını savurarak yürümeye görsün hele bir…
   Hele bir,
   Hançer gibi saplanan kirpiklerinin arasından
   Hareli bakışları süzülmeye görsün…
   Ne ayaklarını bastığı toprak
   Ne kendi kokusundan sarhoş olmuş yayla çiçekleri
   Ne dört bir tarafı olduğu yerin
   Ne hiçbir mahlûkat ne de beşerin
   Gönlü tutuşmadan edebilmezdi.
   Gün gibi ısıtırdı insanın içini.
   Zemheride goncalanırdı dokunduğu dal.
   Ay doğmak istemezdi
   Gölgesi düşmesin diye üstüne.
   Yıldızlar
   Bir bakıp bir kapatırdı gözlerini,
   Bir daha bakabilmek için.
   Güneş,
   Onu görünce 
   Bulutların ardına gizlenirdi
   Gül benzini soldurmamak için.
   
   Gün geldi zaman geçti…
   Yıldızlar bir parladı bir karardı…
   Bir göründü bir kayboldu ayın on dördü…
   Yelkovan akrebi kovaladı.
   Akrep yelkovanı.
   Günler sıklaştırdı adımlarını.
   Pazartesi,
   Yüzüne bile bakmadan Salının
   Çarşambanın ucuna bile dokunmadan
   Perşembeye attı adımlarını.
   Gün zemheriye döndü
   Zemheri bahara bıraktı yerini.
   Karlar eridi
   Dereler taştı
   Çiğdemlerle doldu çobanların heybeleri.
   Ala inek
   İki buzağı buzağıladı ki o yıl;
   Hey babam, deme gitsin!
   Yayla çiçeklerinin kokusunun
   Peygamber çiçeklerinin mavisine
   Derelerin şırıltısının 
   Çobanların türküsüne karıştığı…
   Oğlanların türkülerinin
   Köyün çeşmesindeki kızların yüreğini yaktığı
   Doğanın uyanıp dile geldiği o günlerde
   Sabah seherinde poyraz eserken
   Kuşlar söğütlerde dal dal gezerken
   Ay beyaz bağrından ışık süzerken
   Saçları geceden çalınmış
   Gözleri zeytine belenmiş
   Bir kız doğurdu Zarife.
   Köyün ebesi Hamide;
   “Oy Allah’ım” dedi
   “Güneş kıskanır
   Ay görünmez olur görse yüzünü,
   Zeytin vermez olur ağaçlar
   Görse kara gözünü.” 
   Dedi ama;
   Duyar duymaz Zarife
   Duyar duymaz bir kız doğurduğunu daha…
   Ciğeri yerinden sökülür gibi
   Dünyası başına yıkılır gibi
   Gözlerinden kanlı yaşlar dökülür gibi
   Bir ağıt yaktı ki inim inim inleyerek,
   “Kadersiz İshak’ım bu ne yazıdır
   Ciğerimde yanan oğul közüdür
   Al götür yanımdan yad ellere ver
   Bu kız benim değil elin kızıdır” diyerek 
   Ne bir kez dönüp baktı yüzüne
   Ne de
   Bir kez alıp kucağına
   Emzirdi memesinden.
   
   ¬Zarife’nin
   Onca yıllık “erkek evlat hasretine” 
   Bir de 
   Tüm köylünün
   Ermişin dervişin
   Hacının hocanın
   Gencin kocanın
   Akılının delinin
   Bilenin bilmeyenin
   Görenin görmeyenin
   Kurdun kuşun
   Gerçeğin düşün
   “Bu kez tamam
   Erkek doğuracak Zarife” 
   Demesi de eklenince;
   İnandı Zarife
   Bu kez illâki bir erkek evlat doğuracağına.
   Öyle bir inandı ki hem de;
   Gündüz ve gece
   Bu düşle yatıp kalktı.
   Ve hayallerinde karakaşlı
   Kara gözlü
   Çam dalı gibi
   Tuttuğunu koparan
   Bir yiğit yarattı.
   Ve şimdiye kadar
   Ve şimdiden sonra
   Ezelde ve ebette, bu bekli de, en büyük murattı.
   Ve fakat;
   Gel zaman
   Git zaman 
   Bir kız doğurunca Zarife,
   İnanmadı doğurduğunun kız olduğuna.
   Oysa tek dileği,
   Bir an önce kavuşmaktı oğluna.
   “Verin benim oğlumu” diye 
   Yeri göğü kattı birbirine.
   Saçını başını yoldu elleri.
   Ve ağladı günlerce.
   Bir erkek evlat doğurduğuna,
   Onu da çaldırdığına inanan Zarife’nin
   Ne ev ne bark
   Ne yurt ne yuva
   Ne açlık ne tokluk
   Ne çoluk çocuk kaldı gözünde.
   Bir tek şeyi bilir
   Bir tek şeyi söylerdi.
   Her sözün sonunda 
   “Oğul neredesin çık gel artık bekletme ananı!” derdi
   Oğlu gelecek diye dağı taşı gözlerdi.
   Baktı ki İshak
   Olacak gibi değil,
   Zarife’nin aklı başına gelecek gibi değil,
   Bırakıp kızlarını
   Uzak bir köydeki bir akrabasının yanına,
   Götürüp yatırdı Zarife’yi
   Uzak bir şehirdeki bir hastane damına.
   Tamı tamına 
   Beş yıl yattı Zarife.
   
   -Bundan dolayıdır ki Mehveş
   Ne bildi teninin kokusunu 
   Ne duydu sıcaklığını ana kucağının
   Ne de kerametini gördü
   Sofrasında bir lokma bile yemediği baba ocağının-
   
   Ebe Hamide
   İki gün üst üste 
   Emzirmeyince kızını Zarife…
   Sarıp sarmalayıp bir beze;
   Acının ve öfkenin
   Damlarında bir adam boyu ot gibi bittiği,
   Yoksul yüzlerdeki derin izlerin
   İdare lambalarının kör ışığında yitip gittiği,
   Taş duvarların arasında kalan acıların
   Puharelerden büklüm, büklüm
   Duman olup tüttüğü,
   Kendi gözyaşlarıyla ıslanıp
   Kendi yürek yangınında yanan,
   Toprak damlı taş evlerin arasından, 
   Değirmeden dokundurmadan bir göze
   Ceylan gibi seke seke
   Gözyaşlarını dudaklarına döke döke 
   Koştu
   Bir ucundan diğer ucuna köyün.
   
   -Bu yüzden hâlâ 
   Gözyaşlarının tuzu vardır dudaklarında 
   Ve hasretin izleri süzülür yanaklarından
   Her lokmasında da hatırlar
   Tuz atmaz aşına
   Gitmesin diye tadı dudaklarından-
   
   Ve 
   Varıp dayandı Arife’nin kapısına.
   Bir elinde bahtsız yavrucak
   Bir elini yumruk yaparak
   Öyle bir vurdu ki ardıç kapıya
   Taaak taaak tak…
   Sanırsınız, koca ardıç kapı ta kökünden yıkılacak.
   Ve çekilirken ardından tahta kapının sürgüsü
   Hücum etti dışarıya, ağır bir yoksulluk kokusu.
   Ebe Hamide,
   Yüzüne bile bakmadan Arife’nin
   Ok gibi fırlayıp
   Girdi içeri hayattan.
   Varıp tandır damına
   Oturdu toprak bir sedirin yanına.
   Koca tandır damını
   Ortasındaki iki ardıç direk tutuyordu.
   Direklerin ikisinde iki idare lambası
   Ancak göz gözü görebilecek kadar aydınlatıyordu.
   Bir köşesinde tahta bir kablık
   Tandırın yanında peş bir soba
   Ve üstünde
   İsten kararmış koca bir çaydanlık.
   Arife, varıp Hamide anasının peşinden
   Kaldırıp örtüyü bakınca yüzüne
   Sanki ayın on dördü göründü gözüne.
   
   “Anaaaa!” dedi uzatarak
   “Anaa!
   “Kimdir bu yavrucak?
   Kimdir? Kimin nesidir?
   Kimin yüreğinin köşesidir?
   Hangi gözün sevinci
   Hangi yüzün neşesidir?
   Söyle anam!
   Söyle kurbanın olam!
   Ay mı düşürmüş yoksa koynundan
   Güneşten mi kopmuş yoksa?
   Bir varmış bir yokmuş diyarlardan mı alıp getirdin?
   Dünya güzellerinin koynundan mı çalıp getirdin?
   Taze gelinlerin kınasından mı
   Yayla çiçeklerinin arasından mı
   Cennet kızlarının deresinden mi bulup getirdin?
   Söyle anam
   Söyle kurbanın olam.”
   
   “Ah kızım” dedi Ebe Hamide
   “Ah kızım” dedi
   Derin derin derin iç çekerek.
   Ve bazen susup
   Bazen sicim gibi gözyaşı dökerek;
   “Bilmez” dedi “bilmez
   Benim gibi 
   Çocuklarını yedisinde bir tahtada yummayanlar.
   Bilmez yedisinde
   Kara toprağın bağrına komayanlar.
   Ve 
   Yirmi beşinde kupkuru
   Bir ağaç dalı gibi yapraksız
   Evlatsız, ocaksız kalmayanlar.”
   
   
   -Ebe Hamide iki kızını
   Güneş’ini ve Mehveş’ini toprağa verince
   Henüz yirmi beşinde 
   Ya var ya yoktu.
   Gözünün kökü
   Varı yoğu iki çocuktu.
   Fakat
   Ölünce iki kızı da bir gün arayla peşi sıra
   Deli olup çıktı dağlara.
   Ağıt yaktı.
   Seller aktı duyanların gözünden.
   Önde Kara Yusuf, o arkada
   Dere tepe gezdiler.
   Ay çıkınca Mehveş’e ağladı
   Gün çıkınca Güneş’e…
   Kekliklerle konuştu
   Rüzgârlarla, yağmurlarla, bulutlarla…
   Ve bin bir umutla gezip dolaştı
   Ha şu yolun başında
   Ha şu dağın ardında
   Ha şu kayanın dibinde
   Ha şu ağacın gölgesinde diye.	 
   Ne yürünmedik yol
   Ne aşılmadık dağ
   Ne görülmedik köy bıraktılar.
   Nereden geçseler, nerede dursalar
   Kimi görseler;
   “Bir kızım var telli pullu
   Bir kızım var allı güllü
   Biri gün gibi… Güneş’im
   Bir ay gibi… Mehveş’im” deyip ağlayıp durdu.
   Gün geçti
   Ay geçti
   Ne bir iz bulabildiler
   Ne bir ses duyabildiler.
   Kara Yusuf tutup elinden
   O dağları aşıra
   Şu yollara düşüre
   Getirdi köye yeniden.
   Gözü görmez
   Aklı almaz
   Kulağı duymaz oldu, yer yarılsa orta yerinden.
   Yaz geçti
   Güz geçti
   Kışın el ayak dondurduğu
   Dışarda kalanı o saat öldürdüğü günler geçti.
   Bahar geldi
   Çiçek açtı erik dalları.
   Ve çınar ağacı
   Türküler yaktı erik ağacının çiçekli dallarına.
   Davullar, zurnalar çalındı
   Elleri kınalandı gelinlerin.
   Ata bindiler telli duvaklı.
   Haberi bile olmadı hiçbirinden.
   Kimi zaman:
   Peygamber çiçeklerinin mavisine çaldı tarlaların yüzü,
   Kimi zaman:
   Yayla çiçeklerinin kokusu sardı
   Geceyi ve gündüzü…
   Ebe Hamide
   Tamı tamına on beş yıl 
   Güneş’e ve Mehveş’e ağladı.
   Ve derken;
   Günler böyle geçip giderken;
   Daha yerin yüzü ağarmadan
   Serçeler yuvalarından dağılmadan
   Bir feryad-ı figan
   Kılıç gibi keserek iki zamanı
   Ayırdı bir bağırdan.
   Karşı yamaçlara çarptı önce başını.
   Kapkara kayalara çarptı.
   Karamuk çalılarını
   Kuşburnu çalılarını söküp kökünden
   Köyün alt yerinden
   Cennet kızlarının deresine aktı.
   Tırpan gibi devirip çayırları
   Ve buğday başaklarının kellesini keserek,
   Söğütlerin ve kavakların üzerinden
   Kasırga gibi eserek
   Köyün meydanında bir dönüp
   Ebe Hamide’nin puharesinden
   Girdi tandır damına.
   
   Ebe Hamide
   İdare lambasının ışığında
   Tandır damındaki peş sobanın başında
   Evlat acısıyla yanıp tutuşurken
   Bir susup
   Bir kendi kendine konuşurken
   Ciğerleri parçalanır gibi
   “Hamideee yetiş Hamideee” diye haykırdı bir kadın sesi.
   İşitmeyen kulakları 
   Duymak ister gibi sanki bütün sesleri
   Canlıya cansıza dair ne varsa bütün nefesleri
   Açıldı açılabildiği kadar.
   Görmeyen gözleri 
   Hasretini dindirememiş iki sevgili gibi
   Sarmaş dolaş olmuş kirpiklerin arasından
   İdare lambasının kör ışığında canlanan
   Un bulgur çuvallarının gölgesinde dolaştı bir an.
   Hemen otuz metre ötesinde yanan
   Kardeşi Sultan’ın evinden kalkan duman
   Usul usul girdi içeri puhare damından.
   “Hamideee” diye ünledi tekrar Muhtarın karısı.
   Ve fazla sürmeden arası,
   Evin göğe yükselen dev gibi yalımları
   Puharenin bacasından girip aydınlattı
   Ebe Hamide’nin koca tandır damını.
   O keskin figan
   Puharenin taş duvarlarına çarpa çarpa 
   Girince tekrar tandır damından içeri
   Hamide
   Ok gibi fırlayıp çıktı dışarı.
   Ve çıkar çıkmaz gördü ki;
   Ateşten bir nehir gibi alevler
   Göğün mavi derinliğine doğru akıyordu.
   Bütün köylü çaresiz ve dövünerek
   Göğe doğru yükselen yalımlara bakıyordu.
   Attı yerlere kendini Hamide.
   Ne eli yüzü kaldı yırtılmadık
   Ne kaşı gözü…
   Soldurdu yüzünü Ay.
   Yıldızlar çekip gittiler
   Daha fazlasına şahit olmamak için acının.
   Kala kala
   Beş nüfustan ve evden geriye
   Bir taş duvarlar kaldı
   Bir de beş yaşındaki Arife…
   Hamide
   Mehveş’in ve Güneş’in acısının üzerine
   Bedenlerini mezara
   Acılarını yüreğine gömdükten sonra
   Alıp bastı bağrına Arife’yi.
   Çare oldu
   Solup gitmekte olan umutlarına.
   Böyle dindi ancak yüreğinin acısı.
   Bakıp büyüttü Arife’yi.
   Ne biliyorsa öğretti.
   Döven sürmeyi
   Hamur açmayı
   Ekin dermeyi
   Un kavurmayı
   Harman savurmayı
   Ve daha ne varsa yaşama dair…
   On sekizine gelince, gelin etti
   Karışsın diye çoluk çocuğa.
   Bir kızları olunca Arife ve Arif’in
   “Anam” dedi Arife; “canım anam” 
   “Sen büyüttün beni.
   Sen doyurdun.
   Sen öğrettin bana ne biliyorsam.
   Kilimlerimin motifi sendendir…
   Sendendir soframın bereketi.
   Ellerinin akındandır
   Kaderimin ve günümün aydınlığı.
   Ekmeğim aşım
   Yolum yoldaşım sensin.
   Gözümün ışığı
   Gönlümün aşığı 
   Kızımın ebesi ve atası sensin.
   Sen koy adını canım anam” diyerek
   Ve gözlerine yaşlar yürüyerek
   Tutup öptü Hamide anasının iki elinden.
   Ebe Hamide;
   “Karanlığımıza Güneş olsun
   Büyüyüp de gelin olsun
   Hamide anan yoluna ölsün” diyerek
   Dualar okuyarak
   Güneş koydu adını Arife’nin ilk kızının.
   Arife’den tam bir ay sonra Zarife doğurdu
   Güneş’ten tam bir ay sonra Mehveş doğdu.
   
   Arife emzirdikten sonra Mehveş’i
   Alıp kucağına Ebe Hamide 
   “Güneş’im battı, Güneş’im doğdu.
   Ay’ım soldu Ay’ım doğdu
   Allah’ım ikisini aldı, ikisini verdi
   Mehveş’im öldü
   Mehveş’im doğdu” diyerek
   Hem ağlayarak 
   Hem gülerek
   Mehveş koydu adını.
   Bir daha
   Ne arayan oldu Mehveş’i ne soran.
   Sanki daldan düşmüştü
   Sanki doğup hemen ölmüştü.
   Bir gün
   Beş gün
   Bir yıl derken
   Mehveş Arife’nin kızı olmuştu.
   Arife 
   Yatırıp iki tarafına ikisini de
   Bir Güneş’i öperdi bir Mehveş’i…
   Ekinde yığınların dibinde
   Bahçede mürdüm eriklerinin gölgesinde uyuturdu.
   Ağlamaya görsün biri
   Ne varsa atıp elinden
   Koşup yanı başına 
   Bir öpücük kondurup yanağına
   Sustururdu, bir türkü söyleyip kulağına. 
   En çok Mehveş ağlardı.
   “Kınalı kuzum, ay yüzlüm, kömür gözlüm”
   Diye severdi Arife.
   (Bilir ellerinin şefkatini Mehveş 
   Sıcaklığını kucağının
   Ekmeğiyle doydu yoksul ocağının)
   
   Gel zaman git zaman
   Tam beş yıl geçtikten sonra aradan.
   Çıkınca Zarife hastane damından…
   Yani aklı başına gelince
   Anlayıp bilince her şeyi…
   Varınca köye.
   Bir an önce almak istedi Mehveş’i anasından.
   Ve fakat
   Gördüler ve anladılar ki:
   Kaç kez söküp koparıp alsalar da anasının kollarından
   Kaç kez söküp alsalar da ciğeri bedenden
   Öyle kolay olmazmış 
   Anayı ayırmak kızından…
   Hastalanınca, öleyazınca neredeyse
   Çaresiz geri verdiler kızını Arife’ye.
   Fakat gün geçtikçe
   Hafta geçtikçe, ay geçtikçe büyüdü acı.
   Zarife,
   Kesildi yeniden ekmekten aştan.
   Ağıt yaktı gene günlerce.
   Acının böylesini görmemişti hiç ömrünce.
   İshak,
   Ağlayarak uyanır oldu geceleri.
   Af diledi Tanrısından.
   Koca çam gibi adam
   Kuru bir dala döndü.
   “Yeter artık!” dedi “Muhtar emmi”
   “Yeter artık!”
   “Ya alacağım kızımı, ya da öleceğim” dedi.
   Dedi ama
   Eğile büküle laf kulaktan kulağa
   “Ya alırım kızımı ya da öldürürüm”e dönünce,
   Bir telaş düştü
   Arife’nin yüreğine.
   Bir korku düştü.
   Ne kızını vermeyi göze alabildi,
   Ne de canını hiçbirinin.
   Her anını bile bile
   Her anını göre göre büyüttüğü
   Sevgisini imbiklerden damıttığı
   Kimi zaman başucunda
   Kimi zaman ayakucunda yattığı
   Ağladığında ağladığı
   Güldüğünde güldüğü kızlarını da alıp
   Pılısını pırtısını toplayıp bir sabah 
   Kuzular anasının memesine sokulmadan
   Köyün camisinde ezan okunmadan
   Günün ışıkları karşı yamaçlara dokunmadan
   Bazen derelerin kenarından
   Bazen ekinlerin arasından süzülerek
   Ermişlerin yamaçlarını aşarak
   Bazen bir taşa 
   Bazen bir çalıya dolaşarak
   Bazen telaşlı bazen ürkek
   Efendiler’i ve Karasu’yu geçerek 
   Boztepe’den ilçeye giden
   Bir kamyonun kasasına binerek
   Bir bilinmeze doğru çıktılar yola. 
   
   

2

   Ebe Hamide 
   Ne harmanda 
   Ne tarlada
   Ne de konu komşuda
   İki gün üst üste
   Görmeyince Arife’sini
   Ve de duymayınca torunlarının sesini 
   Bir kurt düştü içine.
   Bırakıp kirmanını ayakucuna
   Bir yürek yangısıyla fırlayıp 
   Vardığında Arife’nin kapısına 
   Sabahın seherinde serçeler dallarında
   Kuzuları analarının kollarında yatıyordu.
   Ebe Hamide
   Vurdu kapıya birkaç kez.
   Ne bir tıkırtı duydu ne bir ses.
   Vurdu birkaç kez daha
   Bir daha vurdu
   Bir daha.
   Durdu duramadı
   Bir küfür savurdu
   “Kız gavurun dölü”
   Ölü olsa duyardı” diye
   Ve kulağını verip kapıya… dinledi.
   Ne bir ses duydu
   Ne de bir açan oldu kapıyı
   Bir o yana koştu
   Bir bu yana.
   Şaşırdı ne edeceğini
   Ne yana gideceğini.
   Yüreğine bir ateş düştü
   Bağrını dövdü
   Dizini dövdü
   Eve geri dönmeden
   Kara Yusuf’a haber vermeden
   Köyün alt yerinden
   Cennet kızlarının deresinden
   Karakaya yoluna vurdu kendini
   Rüzgârlı tepeye çıktı oradan.
   Ve tepenin en üstüne çıkınca durdu.
   Rüzgârlı tepe
   İki köyün tam ortasında
   İki köye de taa yukardan bakıyordu.
   Seherin karanlığı 
   Tanın aydınlığına bırakırken yerini 
   Karşı yazılar yavaş yavaş aydınlanıyordu.
   Sarıdam köyünün üstündeki Kartalkayası
   Seherin karanlığında
   Heybetli yalnızlığına
   Yalnızlık katıyordu.
   Köyün alt yerindeki
   Cennet kızlarının deresindeki söğütler
   Bir sağa bir sola
   Kıvrıla kıvrıla
   Taa “iki kardeş boğazı”na akıyordu.
   Yazıların hemen arkasında
   Dalga dalga sıralanan mor tepeler
   Sonsuzluğa doğru kulaç atıyordu.
   “Güneyin Sırtları”nda
   Koyun otlatan iki çobandan biri
   Kavalıyla dizerken peşi sıra nameleri,
   Diğeri
   Sabahın beşinde
   Taşların arasında yanan odun ateşinde
   Doğacak günün ilk çayını kaynatıyordu.
   Kavalın nameleri sanki
   Uzak bir diyardaki 
   Çınar ağacı ile mürdüm eriğinin hikâyesini anlatıyordu.
   Ebe Hamide
   Oturup bir taşın üstüne
   Pencereleri
   Gaz lambalarının kör ışığında aydınlanan 
   Karakaya köyüne bakıyordu.
   Kapkara kayalar
   Karakaya köyünün ardında
   Koca bir kale duvarı gibi ihtişamlı ve vakurdu.
   Sırtında ardıç ağaçları
   Tepesinde kapkara bulutlarla
   Ermiş Dağının yamaçları
   Gelen geçen açları doyuran Ermişler tekkesine
   Ev sahipliği yapıyordu.
   
   Çobanın dudakları
   Üfledikçe yürek yakan nameleri,
   Ebe Hamide’nin gözleri
   Bir dolup bir taşıyordu.
   Bir hışımla kalktı oturduğu yerden 
   Ve tez elden varmak için Karakaya köyüne
   Adam boyu ekinleri yararak
   Karamuk çalılarını
   Kuşburnu çalılarını dolanarak
   Kurudu kuruyacak Darboğaz deresinin
   Beline kadar suya gömülü 
   Beyaz çakmak taşlarının üstüne basarak
   Geçti karşıya.
   Köyün alt yerine vardı bir solukta.
   Yemyeşil yoncalıkların kenarındaki iğdeler
   İnsanı sarhoş eder gibi kokuyordu.
   Darboğaz deresinin hemen üstünden köye
   Eğile büküle
   Dik bir patika yolla çıkılıyordu.
   Karakaya köyünün 
   Yüzünü güneşe dönmüş
   Toprak damlı taş evleri
   Bağrına basarak nasırlı ellerini 
   Ve gözleriyle ufkun kızıllığını süzerek
   Sanki
   Karşılar gibi bin yıllık hasretini
   Eşikte karşılıyordu
   İçlerini ısıtan bu ateşi.
   Ve hain bir hançer 
   Saplanıp parçalamasın diye ciğerlerini
   Ana kucağına yaslanır gibi
   Karakayaların bağrına yaslanıyordu.
   
   Ebe Hamide
   Bir eli dizinde
   Arife’sinin ve torunlarının hayali gözünde
   Tırmanıp çıktı yokuşu, bir nefeste.
   Vardı Kara Yeter’in kapısına.
   Kara Yeter’in evi
   Köyün en üstünde
   Karakayaların eteklerindeydi.
   Ön tarafında iki küçük pencere
   Ortasında bir kapı
   Ve geri kalanı yapının
   Boğazına kadar toprağın içindeydi.
   Kara Yeter
   Sabah namazını kılmış
   Sağa sola selam vermiş
   Seccadesini büküp dermiş
   Bir leğene hamur karmış
   Odunu tandıra sürmüştü.
   Bir yandan 
   “Ah bir kızım olsaydı
   Hamurumu karsaydı
   Salını salını gelseydi
   Anası yoluna ölseydi” diye
   Sıralarken dizelerini
   Bir yandan da açıyordu hamur bezelerini.
   Ebe Hamide 
   Girdi tandır damından içeri.
   Gözleri, 
   İdare lambasının kör ışığıyla aydınlanan evi	
   Güç bela seçiyordu.
   Kara Yeter
   Görünce aniden karşısında Hamide’yi
   Önce korkarak
   Ve sonra yutkunup Euzu besmele okuyarak;
   “Kız anam sen in misin?” 
    “Gökten inen cin misin? 
   Ne gezersin bu vakit
   Yoksa sen deli misin? 
   Gün torbaya mı girdi de
   Bu vakitte gelirsin?
   Hayrola, hayırlar ola” dedi.
   Ebe Hamide
   Bir of çekip derinden
   Alıp ucu yanık Efrac’ı Kara Yeter’in elinden
   Oturdu tandırın başına
   Sustu ikisi de bir zaman.
   
   Kara Yeter açtı bezeleri o pişirdi.
   Kara Yeter açtı bezeleri o pişirdi.
   “Bacı” dedi birkaç kez;
   “Ne oldu bacı?” dedi Kara Yeter.
   Ebe Hamide
   “Kızlarım” dedi “Kara Yeter, kızlarım…” 
   Bir yumruk gelip düğümlendi boğazına.
   Yutkundu gitmedi
   Yutkundu gitmedi…
   Kalkıp Kara Yeter yerinden
   Bir tasla
   Bakır bir tasla
   Ağır bakır bir tasla
   Yeni kalaylı 
   Kulpu kırık ağır bakır bir tasla,
   Köyün belki
   İki üç kilometre ötesindeki bir kuyudan,
   Her sabah güneş doğmadan
   Her öğlen azıklar konmadan
   Her akşam ala inek gelmeden
   Günde üç kez taşıdığı sudan
   Bir tas uzatıverdi Ebe Hamide’ye.
   Tutup kalaylı ağır bakır tası kırık kulpundan 
   İçti suyunu usuldan usuldan.
   Bırakıp bakır tası yere
   Kaldırıp başını baktığında Kara Yeter’e
   Hamide’nin gözleri çakmak çakmaktı.
   Ve
   Yüreğinde biriken acıyı
   Akıtıp gözlerinden
   Olduğu yere bıraktı, bırakacaktı.
   Nazlı bir dere gibi 
   Kıvrıla kıvrıla akarken,
   Hıncından başını taşlara vuran ırmaklar gibi
   Taşıp bendini yıktı yıkacaktı.
   Anladı ki Kara Yeter o an,
   Anladı ki
   Dert büyüktü.
   Ne varsa yüreklerine dolan,
   Sarılıp birbirine iki emmi kızı
   Birleştirip gözyaşlarını
   Bir çağlayan gibi akıttılar.
   Ancak biraz bu şekilde dindi yüreklerindeki sızı.
   Ebe Hamide
   Anlattı Kara Yeter’e
   Torunlarını da alıp gittiğini köyden Arife’nin.
   “Ah emmi kızı!” dedi Kara Yeter
   “Ne eder, nere giderler?
   Nasıl yol bulup
   Nasıl iz sürerler?
   Ah yavrularım, kınalı kuzularım…”
   Ebe Hamide,
   Ağlaşıp sızlaştıktan sonra bir zaman,
   Pişirip ekmeğini Kara Yeter’in döndü köyüne.
   Ve yine
   Ateş düştü evine.
   
   Ve bir zaman geçtikten sonra aradan;
   Dağı taşı aşan
   Kulaktan kulağa dolaşan bir söylentiye göre
   Hamide’nin kızları
   Koca bir şehre gitmişler.
   Ve gene duyduğuna göre:
   Şehir şehir değil de, koca bir dünyaymış burası.
   Ben diyeyim binlerce
   Siz diyesiniz on binlerce
   Ve biz diyelim milyonlarca insan
   Gelip memleketin her yerinden
   Gelip girmişler bu koca şehre.
    
   
   “Vaah!” dedi Ebe Hamide “vah!”
   “Nasıl edem, nere gidem
   Nasıl bulam yavrularımı?
   Kime ağlayam?
   Kime yanam?
   Kime diyem hallarımı?
   Kime varam?
   Kimden soram?
   Nasıl bulam yollarını?”
   Dert ile dağlanmaya alışkın yüreği
   Bazen durdu durgun dereler gibi
   Bazen çağlayanlar gibi coşup çağladı.
   Oturdu ağladı,
   Kalktı ağladı.
   Ve baktı
   Böyle olacak değil…
   Beklemekle çare gelecek değil…
   Yeniden düştü yollara.
   Beyler Yurdu diye bir köy vardı
   Ve “Kara Halim Ağa” derler
   Bir ağa yaşardı bu köyde.
   Tüm memleketi gezerdi.
   Ve uzatsa elini
   Ankaralara
   Ve hatta belki de
   İstanbullara bile değerdi.
   Halk Partisi mebusuydu 
   “Ününücüydü” dediklerine göre.
   Bilse bilse o bilir,
   Bulsa bulsa o bulurdu.
   
   Karakayaların sırtından aşıp
   Ermişler tekkesini dolaşıp
   Gün tam tepeye varmadan
   Vardı Kara Halim Ağa’nın köyüne.
   Vurdu kapısını
   Kara Halim Ağa’nın konağının.
   Çekip sürgüsünü açtı kapıyı,
   Eli silahlı
   Beli fişekli
   Kaytan bıyıklı biri adamın…
   Aldı içeri Ebe Hamide’yi.
   Yüksek duvarların arkasında
   Duvarları kara taştan
   Koca kapısı ağır, sert bir ardıçtandı.
   Önündeki koca terasın
   Küpeşteleri kızıl bir ağaçtandı.
   Çatısında kırmızı kiremitler
   Ve kapısında
   Tasmasından kurtulsa
   Tuttuğunu koparacak yavuz itler vardı.
   Yani atalarımızın dediği;
   Adamın cömerdi yavuz it beslerdi.
   Önce koca bir salona girdi koca bir kapıdan.
   Oradan,
   Ahşap bir merdivenle 
   Uzun ve geniş bir koridora çıktı.
   Sağında solundaki kızıl vernikli kapılar
   Sonuna kadar açıktı.
   Yeri ve tavanları odaların
   Pırıl pırıl kızıl vernikli ağaçlarla
   Ve el dokuması kilimlerle kaplıydı.
   “Allah bilir 
   Ne çileyle atılmıştır teek tek ilmikler” diye geçirdi aklından Ebe Hamide.
   Koca kanatlı bir kapıdan girdi içeri.
   Önünde birleşti önce
   Sonra çözülüp iki yanına sarktı
   Dalından düşmeyi bekleyen yemişler gibi elleri. 
   Karşısında bir ağa ve bir ağa karısı.
   Hamide’nin içinde evlat yarası.
   Kara Halim Ağa 
   Ayakta karşıladı Ebe Hamide’yi.
   Bir tarafta, 
   Kara Halim Ağa ve Beyhan Hanım…
   Diğer tarafta
   Ebe Hamide.
   Bir tarafta
   Ayağında çarık
   Sırtında libada
   Yuvalarına gömülmüş fersiz gözleri
   Ve yoksulluğun derin izleriyle Ebe Hamide;
   Diğer yanda
   Açık sarı saçlı
   Kanlı yüzü etli
   Eflatun gömlekli
   Uzun siyah etekli
   Ve kollarında parlak bilezikleriyle
   Beyhan Hanım…
   “Hoş geldin Ebem Hamide” dedi 
   Uzun boylu bir adam.
   Yarı ak, yarı karaydı 
   Tek bir tel bile dökülmemiş
   Dalgalı saçları.
   Elmacık kemikleri çıkık
   Büyük alnı açıktı.
   Zayıf beyaz yüzü
   Kulak memesinden
   Dudak kenarına kadar derin bir yarıktı.
   Yere öyle bir basıyordu ki adam
   Öyle bir güç alıyordu ki uzun bacaklarından
   Göçüp gitmeyecekti sanki
   Hükmetmeden her yanına, bu dünyadan…
   Aynı soydan değildi
   Karşı karşıya duran bu iki insan…
   Biri, yaprak misali dökülebilirdi dalından
   Yarılabilirdi toprak misali karnı
   Taş misali
   Alınıp atılabilir
   Taşınabilirdi bir yerden bir yere
   Nerde gerekliyse, oraya konabilirdi.
   Rüzgârın diliyle öfkelenir
   Toprak gibi kanar
   Güneş gibi yanardı.
   Öfkelenmesi, kanaması ve yanması 
   Düzenin kendi gidişatı üzereydi.
   Çekilen çile
   Yakılan ağıt
   Edilen feryat 
   Kırılan dalın çatırdaması gibi
   Öyle sıradan ve kendi kendineydi.
   Önce sola bakıp sonra sağa
   “Buyur otur” dedi adam konuğa.
   Ebe Hamide bakışlarını
   Yerdeki kilimlerden
   Vernikli lambrilerden
   Beyhan Hanım’ın ışıltılı kollarına çevirdi.
   Ne böyle evler bilirdi şimdiye kadar
   Ne de böyle
   Eli yüzü
   Kolu kanadı ışıltılı kadınlar.
   “Toprak yer
   Toprak dam…
   Burada da bir adam yaşar.
   Orada da bir adam.
   Eyy yüce Allah’ım
   Sen misin şimdi bu adaleti yaratan” diye geçirdi aklından
   Kara Halim Ağa 
   “Ünün senden yıllarca önce geldi Ebe Hamide
   Adını yıllardır duyarız
   Mübarek ellerine doğurur gelinlerimiz kızlarımız.
   Ve duyduk ki gene biz
   Kızını aramışsın
   Ermişlere sormadan
   Dervişlere varmadan
   Kara Halim Ağa’dan medet umarmışsın.
   Bilirse o bilir
   Bulursa o bulur dermişsin.
   Elimizi uzun 
   Kolumuzu uzun
   Memlekette yolumuzu uzun bilirmişsin.
   Elimiz uzun
   Kolumuz uzun
   Her diyardan geçer
   Yolumuz uzundur şükür.
   Ve fakat
   Zaman o zaman 
   Devir o devir değil 
   Şimdi “devletin dümenindeki el” bizim elimiz değil.
   İstanbul koca bir şehir
   Ne Beyler Yurduna benzer
   Ne Kötencelere.
   Sen bir damla
   O bir umman.
   Her mahallede bir adamın olmadan
   Ne kaçan kolay bulunur
   Ne de kaybolan.
   Dedim ya şimdi biz
   Devletin dümeninde değiliz.
   Kudret Ağa derler bir ağa vardır Kırkgözeler köyünde, 
   Demirkıratlıdır
   Şimdi onların elleri vardır devletin dümeninde
   Ve izleri memleketin her yerinde.
   Şimdi onların hükmü geçer
   Şimdi onların fermanı okunur 
   Padişah fermanı diye.
   “Dedikleri dedik
   Çaldıkları düdük”tür.
   Var kapısına selamımı söyle
   Beni iyi bilir ve çok da sayar
   Bilirse o bilir
   Bulursa o bulur” dedi.
   Ebe Hamide
   Önce bir tas su isteyip,
   Ve sonra
   “Kalın sağlıcakla” deyip
   Çıktı Kara Halim Ağa’nın köyünden.
   Düştü yollara yeniden.
   Tarlalarda sarı buğday başakları,
   Sırtlarına bağlı çocukları,
   Ve boğazlarına sarılı yoksulluklarıyla 
   Ekin dererken gördü kadınları.
   Yol yol değildi artık.
   Her adımı isyan
   Her adımı ağıt
   Her adımı gözyaşıydı.
   Her adımı çalı
   Her adımı yılan
   Her adımı çıyandı boğazına dolanan.
   Her adımı kahır
   Her adımı zulüm
   Her adımı ölümdü.
   Dağ tepe aştı
   İki dere, beş köy geçti.
   Gün karanlığa dönerken
   Kuşlar yuvalarına tünerken
   Kuzular analarına melerken
   Kırkgözeler köyüne geldi.
   
   Bir ovanın üstünde
   Göz alabildiğine tarlalar…
   Ve rüzgârın kollarındaki başaklar
   Bir o yana bir bu yana 
   Deniz dalgası gibi dalga dalga dalgalanıyordu.
   Bir dere akıyordu ki söğütlerin arasından
   Bir dere ki…
   Darboğaz deresi ne ki!
   Kırk gözeden biriken sular,
   Sağa sola bükülerek,
   Bazen bir düzde akıp
   Bazen bir yarepten aşağı dökülerek;
   Ne var ne yoksa sağında solunda,
   Dallarda ki elmalara
   Yeşile kesmiş yoncalara
   Yeni açmış goncalara can vere vere
   Geçtiği yerlerin acılarını biriktire biriktire,
   Kan kızıla boyana boyana akıyordu 
   Kızılırmağın dert dolu yüreğine.
   Ovanın sonunda
   Çırılçıplak tepeler,
   Yay gibi bükülüp
   Halaya durur gibi
   Omuz verir gibi bir birine,
   Hep daha ileriye
   Ve yukarıya yükselir gibi
   Batıdan doğuya doğru adım adım çıkıyordu.
   Eteklerinde
   Taş duvarlı yoksul haneler
   Keven gibi saçılırken sağa sola birer birer,
   Kudret Ağa’nın yapısı,
   Etrafının kale gibi duvarlarla çevrildiği
   Üstlerinde beli silahlı adamların beklediği
   Koca 
   Saray gibi bir yapıydı.
   Bu yapı,
   Kudret Ağa’nın kudretinin
   Tüm köylünün gözündeki
   En sarsılmaz ispatıydı.
   Ebe Hamide,
   Bu dümdüz ovayı
   Dönüm dönüm tarlaları
   Sarı sarı başakları
   Bağı bahçeyi
   Uzun uzun selvi selvi kavakları
   Gürül gürül akan dereleri görünce
   Kendini cennet-i âlâda sandı. 
   Ama değildi…
   Bir tarafı cennet
   Diğer tarafı cehennemdi.
   Bir tarafta
   Kudret Ağa’nın cenneti,
   Diğer tarafta
   Toprak damlı taş evlerin cehennemi vardı.
   Cennette Kudret Ağa
   Cehennemde marabalar yaşardı.
   Tan ağarmadan gider
   Tarlayı sürer
   Tohumu eker
   Başakları derer
   Karanlıkta dönerlerdi.
   Dere tepe
   Dağ taş demez yürürlerdi.
   Ağustosun sıcağında yanarlar
   Yağmur altında ıslanır
   Sabahın ayazında donarlardı.
   Yaşamak çile çekmekti yani…
   Ve fakat yine de
   Yine de doyamazdı kursakları çocuklarının.
   Ne sütü bilirlerdi
   Ne eti…
   Tek bildikleri
   Tek yedikleri
   Karınlarını doyurdukları 
   Döğürcek aşı ve kara ekmekti.
   Çocukları kara kuru
   Çocukları aç biilaç
   Çocukları bir deri bir kemikti.
   Umutları,
   Sabahın ayazı yüzlerini kesinceye
   Ekinlerin sapları
   Ellerini avuçlarını yüzünceye kadardı.
   Ne bir dönüm toprak
   Ne bir dilim ekmek
   Ne bir soluk nefes onlarındı.
   Toprak ağanın ellerinde
   Ekmek ağanın ellerinde
   Can ağanın ellerindeydi.
   Onlara kalan
   Boylu boyunca yoksulluk
   Boylu boyunca açlıktı göz alabildiğine uzanan.
   Yani öyle bir dünyaydı ki bu,
   Bir dünyanın içine iki dünya sığmıştı;
   Açların ve Tokların dünyası…
   Karanlık iyice çökmeden
   Çaldı kapısını
   Yolunun üstündeki yoksul toprak bir damın.
   Açtı kapıyı kırk yaşlarında
   Yüzü kemikli, zayıf
   Sakalı epeyce uzamış biri adamın.
   Ve arkasında
   Beyaz başörtülü bir kadın
   Hafifçe uzatıp başını kapıdan
   “Hoş geldin ana, buyur” dedi, “gir içeri”.
   “Bu zamanınız hayır olsun” dedi Ebe Hamide.
   “Sağol ana” dedi iki ağız da birden.
   Çekildi kenara adam.
   Ebe Hamide
   Geçip hayattan girdi tandır damına.
   Genci yaşlısı kim varsa sofrada
   Kalktılar ayağa
   “Hoş geldin” dediler Ebe Hamide’ye
   Buyur ettiler sofraya.
   Bir tencerenin etrafında 
   Tamı tamına on nüfus birikmişti.
   Akşam yemekleri yalnızca
   Kara undan kara yufka
   Bir de kalaylı bakır kapta pişmiş döğürcekti.
   Ardı ardına tahta kaşıklar 
   Sofranın ortasındaki bakır tencereye 
   Bir namenin notaları gibi
   Ahenkle değiyordu.
   Bulgurdan yapılmış döğürcek aşı
   Sanki 
   Yağlı bir kuzu eti yenir gibi yeniyordu.
   Ve ayın ışığı pencereden 
   Kaderlerini aydınlatmak 
   Ve 
   Tandır damını ışıtmak ister gibi değiyordu.
   Bunca zenginliğin 
   Ve bereketin içinde fukaralık
   Çırılçıplak ve ayan beyandı
   Toprak damlı taş evler
   Ve Kudret Ağa’nın sarayı
   Aynı göz hizasında ve yanaydı.
   
   Oysa Ebe Hamide
   Koca dünyayı yalnızca
   Kendi fukaralığından ibaret bilirdi.
   Gün doğar tarlada
   Gün batar toprak kaplı damlarda geçerdi zaman.
   Ekmeği kara buğdaydan
   Yemeği karabuğdaydandı.
   Ayağına giyeceği tek şeyi çarık
   Karnını doyuracağı tek şeyi
   Döğürcek aşı sanırdı
   Duvarları taştan
   Damları topraktan
   Mertekleri ardıçtandı evlerinin
   Sırtında libada
   Ayağında çarık
   Döğürcek aşıyla dolu kalaylı bakır kaba
   Hep birlikte sallanırdı kaşık.
   
   Ve 
   Yenildi döğürcek aşı
   Kaldırıldı sofra yerden
   Çekildi bir kenara Ebe Hamide
   Yüzü bin parçaya bölündü kederden.
   “Bacı” dedi Ümmü kadın, “bacı”
   “Kimsin? Kimlerdensin?
   Nedir yüzündeki bu acı?
   Nerden gelir nereye gidersin?
   Böyle bir başına dağda taşta ne edersin?
   Hangi derttir bu yollara düşüren?
   Hangi acıdır bu dağları aşıran?
   De hele Allah’ını seversen.”
   
   Dertler döküldü
   Ciğerler söküldü
   Ağıtlar yakıldı
   Geçti zaman
   Ve sonra 
   Yataklar serilip yatıldı yerine
   Daha uykular inmeden tam derine
   Bir gümbürtü duyuldu kapıdan.
   Kalkıp yataktan
   Geçip hayattan
   Çekip sürgüsünü baktılar dışarı
   Açık kapıdan.
   Bir motor çalışıyordu dışarda
   Bir traktör motoru homurdanıyordu 
   Yanıyordu iki farı da
   Gün gibi aydınlatıyordu her yanı.
   Yekinip kalkmaya çalıştı yerdekilerden biri 
   Parça parçaydı kaşı gözü
   Kan revan içindeydi eli yüzü
   Bu adamlardan biri
   Ümmü Kadın’ın oğlu Kara Salman
   Diğerleri
   Kara Salman’ın oğulları Kazım ve Veli’ydi.
   Salman ve oğulları
   Kudret Ağa’nın çobanlarıydı.
   Uyuya kalınca sürünün başında üçü de birden
   Kurtlar daldı sürüye
   Uykudan kalkıp ve baktılar ki geriye
   Yirmi koyunun leşi de seriliydi yerde.
   Yetişti ağa ve adamları
   Silahları çalıştı ardı ardına takır takır
   Tamı tamına beş kurdu da vurdular teker teker.
   Dinmeden daha öfkeleri 
   Kazım’ın ve oğullarının kaşını gözünü de yardılar.
   Beş kurdu
   Yirmi koyunu
   Salman’ı ve oğullarını da atıp traktöre
   Vardılar köye 
   Ve attılar Kara Salman’ı ve oğullarını
   Satılmış Emmi’nin kapısının önüne.
   Ağa işaret parmağıyla göstererek
   “Alın itlerinizi de
   Ve defolup gidin köyümden” dedi
   Satılmış Emmi
   Varıp kapandı ayağına ağanın
   Yalvardı yakardı, af diledi
   “Affet ağam!” dedi 
   “Biz kapının kuluyuz!
   İstersen sağ, istemezsen ölüyüz
   Koparıp at kellemizi yerinden
   Lakin alma sabilerin rızıklarını elinden.”
   Koşup Ümmü Kadın,
   Düştü üstüne oğullarının.
   Üçü de yarı candaydı
   Elleri yüzleri al kızıl kandaydı.
   Aldılar içeri sardılar yaralarını
   Alıp sonra gaz lambalarını
   Beş kurdu
   Ve yirmi koyunu da gömdüler
   Ancak, yerin yüzü ağarırken köylerine döndüler.
   Ebe Hamide
   Hal böyle olunca
   Kudret Ağa’nın zulmünü görünce
   Vazgeçti
   Kudret Ağa’nın kapısına varmaktan
   Eğilip önünde medet ummaktan.
   
   Ümmü Kadın
   İki kara yufka
   İki tutam çökelek koydu heybesine Ebe Hamide’nin
   Ve sanki 
   Yıllardır tanışır gibi 
   Köyün yamacına kadar dertleşerek geldiler.
   Ve sarılıp birbirine 
   İkisi de
   Gerisin geri köylerine geri döndüler.
   Ebe Hamide
   Bazen tepeleri aştı
   Bazen dereleri geçti
   Bazen kan gibi sulardan
   Bazen buz gibi gözelerden içti.
   Satılmış Onbaşı’nın
   Ümmü Kadın’ın halleri
   Kara Salman ve oğullarının 
   Kan revan içindeki elleri geldi aklına.
   Gün batmaya yakın
   Vardı Ermişlerin yamaçlarına.
   Cennet gibi göründü köyü uzaktan gözüne.
   Bakalım daha ne kadarı düşecek 
   Kalan acıdan payına.
   

3

   Arife, Arif ve kızları
   Köylerini terk etmenin
   Bir bilinmeze doğru gitmenin tasasında
   Üstü açık bir kamyonun kasasında
   Üç gün üç gece gittiler.
   Acıkınca 
   Çökelek ve yufka ekmek yiyip
   Susayınca
   Kan gibi sulardan içtiler.
   Kimi zaman 
   Dorukları yıldızlara değen dağlardan aştılar
   Kimi zaman asırlık taş köprülerden geçtiler.
   Sıcakta yandılar
   Soğukta dondular.
   Arife 
   Sarılıp kızlarına
   Bakıp bakıp ardına
   Aklına her geldiğinde 
   İçini çekip çekip ağladı Hamide anasına.
   Zayıf ellerinin üzerinde kalın damarları 
   Yol yol yeşil ırmaklar gibi 
   Yeşile çalardı.
   Gözyaşları 
   Sürülmüş toprakların yarıklarından
   Arıklardan akan sular gibi akardı.
   “Ah anam “ dedi Arife
   “Ah anam, bahtsız anam.
   Nasıl edem de vazgeçem bu sevdadan.
   Bir yanımda sen
   Bir yanımda kınalı kuzum…
   Bir yanımda yürek yangınım
   Bir yanımda tükenmez sızım.
   Bir yanımda çağlayan gibi çağlayan,
   Bir yanımda yürek dağlayan közüm.
   Bir yanımda ak saçlı anam
   Bir yanımda ay yüzlü kızım.
   Ey Allah’ım!
   Bu koca dünyada yalnız ben mi böyle bahtsızım?”
   O gece,
   İki kızı iki yanında,
   İnce bir mitilin altında
   Yıldızlara ve aya baka baka uyudular.
   Ve sandılar ki
   Yüreklerindeki isyanı
   Ve sandılar ki
   Dillerinden dökülen ağıtlarla bütün dünyaya duyurdular.
   O gece düşünde 
   Anasını gördü Arife.
   Bazen bir dağın eteğinde
   İki gözü iki çeşme ağlıyor,
   Bazen bozkırın ortasında
   Ateşler içinde yanar gibi yanıyordu.
   Bazen
   Ayın ışığında 
   Çıkıp bir dağın tepesine,
   Tutmak ister gibi uzanıyordu gidenlerin ellerine.
   Ve 
   Öyle bir çığlık attı ki taa yüreğinin en derininden
   Öyle bir çığlık attı ki Ebe Hamide
   Uyandırdı Arife’yi uykudan.
   Uyandığında Arife’nin 
   İki gözünden iki çeşme gibi yaşlar
   Yol yol olmuş akıyordu yanaklarından.
   Bir daha kopunca o çığlık yeniden
   Ayağa kalkıp aniden
   Baktı uzaklara, görmek ister gibi anasını
   Baktı
   Bakt,
   Baktı…
   Orda dursa, 
   Gitmese eğer biraz daha uzağa,
   Sanki
   Uzanıp ellerinden tutacaktı anası.
   Bir martı 
   Çığlık atarak geçti üzerlerinden. 
   Bir gemi acı acı öttürdü kornasını yeniden. 
   Arife, iki tarafında
   Binlerce evin kucak kucağa
   Sırt sırta
   Omuz omuza verdiği koca şehre,
   Bir kamyonun kasasından bakıyordu.
   Yeni yeni uyanıyordu
   Ve tek tek yanıyordu ışıkları
   Sırt sırta 
   Omuz omuza verip
   Zar zor ayakta duran konduların.
   Işıl ışıl parlıyordu etrafı
   Boğazın mavi sularının kenarlarında 
   İhtişamlı bembeyaz yalıların...
   Yani iki sınıf…
   Yani iki dünya…
   Baktılar koca, koskoca masmavi suya.
   Ve koca mavi suyun üstünde
   Kornalarını çalan tek tük gemiler yüzüyordu.
   Arifey’le Arif iyice sokulup birbirine
   Ellerini sıkıca kenetleyip ellerine
   Sanki görür gibi uzaklardaki kaderlerine
   Uzun ve şaşkın şaşkın bakıyorlardı.
   Bu kadarı da olamazdı!
   Böyle gökteki yıldızlar kadar çok ev
   Böyle
   Sapsarı başaklar gibi milyonlar
   Böyle sırt sırta
   Böyle omuz omuza
   Yan yana gelemezdi.
   Sevindiler bir yandan…
   Çünkü bu koca şehirde kimse onları bulamazdı.
   Kederlendiler bir yandan da…
   Belki bir daha köylerine dönemezlerdi.
   Biri Güneş’i
   Biri Mehveş’i alıp kucağına,
   Yaslanıp kamyonun kasasına,
   Bir o yana bir bu yana
   Şaşkın şaşkın baktılar.
   Şimdi toprak damlı taş evlerine
   Bozkırına çorak topraklarının
   Ve sabahın buz gibi ayazına
   Peygamber çiçeklerinin mavisine
   Yayla çiçeklerinin kokusuna
   Gökteki en son yıldız kadar uzaktılar.
   İlk kez ağladı Arif
   Dönüp sırtını Arife’ye ve çocuklarına
   Öyle çocuk gibi
   Öyle hıçkıra hıçkıra
   Öyle tertemiz ve pırıl pırıl
   Ve bütün acısını döker gibi… 
   Ağladı…
   Ağladı…
   Ağladı…
   
   İndiler kamyondan,
   Ve sanki
   Yüzme bilmeyen birinin 
   Dalması gibi çılgın bir nehrin sularına,
   Deniz gibi dalgalanan kalabalıkların arasına daldılar.
   Bir görünüp bir kayboldular.
   Yolların
   Sokakların 
   Kalabalıkların bir sınırı yoktu.
   Burada evler
   Gökteki yıldızlar kadar çoktu.
   Ellerinin içinde çocuklarının elleri
   Gözlerinin ucunda
   Bir oyana 
   Bir bu yana koşuşturan telaşlı insan halleri.
   Nerede duracaklarını
   Nereye gideceklerini
   Ne yapacaklarını bilemeden
   Bir durdu, bir gittiler
   Bir oturdu bir kalktılar
   Ve derken, acıktılar...
   Açıp baktılar,
   Azıkları bitti bitecekti.
   Kalanı da oracıkta
   Bir ağacın dibinde yediler.
   Ve sonra
   Karışıp insan kalabalığının arasına
   Bir geminin ufukta kaybolması gibi
   Ufala küçüle usul usul kaybolup gittiler.
   
   

4

   Fazlaydı acının bu kadarı
   Gözyaşının bu kadarı fazlaydı.
   Bereketli yağmurlarda ıslanır gibi ıslanmış
   Bozkırın ortasında yanar gibi yanmışlardı.
   Oysa 
   Zarife ve İshak ne çok severlerdi kızlarını.
   Ay parçasıydı her biri
   Her biri gül goncasıydı.
   Gül dalı
   Gönül dalıydılar.
   Şeker şerbettiler gönüllerine.
   Nasıl sevmişlerse beş kızlarını
   Severlerdi altıncısını da öyle.
   Gül goncasını
   Ağustosta yağmur damlasını sever gibi severlerdi.
   Hem de hiçbir şeye değişmeden
   Hiçbir zerresini
   Hiçbir anını
   Hiç kimseyle bölüşmeden severlerdi.
   Ve fakat
   Bir oğul dilemişlerdi Tanrıdan.
   Dağ başında bir kuytuluk
   Bozkırın ortasında bir gölgelik
   Uzanıp tutacak bir dal dilemişlerdi.
   Güç demekti oğul
   Tarlayı sürmek demekti
   Toprağı işlemek
   Tohumu ekmekti
   Bereket demekti oğul
   Aç kalmamak
   Doymak demekti
   Döğüşte yenmekti düşmanını.
   Oğulsuz kalmak dalsız
   Oğulsuz kalmak duldasız
   Oğulsuz kalmak
   Elsiz ayaksız kalmaktı.
   Soy demekti oğul
   Gelecek demekti
   Sürüp gitmek demekti yüzyıllar boyu
   Kök demekti 
   Köksüz kalmamak demekti oğul.
   Bir oğul dilemişlerdi işte
   Bir oğul dilemişlerdi
   Kuruyan dudaklarına 
   Bir damla su diler gibi…
   Bir oğul dilemişlerdi kudretine sığınmak
   Gölgesinde soluklanmak için.
   Bir oğul dilemişlerdi
   Topraklarını sürsün
   Soylarını sürdürsün diye.
   Bir oğul dilemişlerdi, hoyrat bir el
   Tutup dallarını kırmasın
   Umutlarını karartmasın diye.
   Öyle bir yokluk
   Öyle bir hasret
   Öyle bir açlıktı ki bu
   Yaşayan bilirdi ancak.
   O her şeydi. 
   Onsuzluk ise… hiçbir şey.
   Oğul hasretiyle yanıp tutuşurken
   Kızlarını da uçurmuşlardı ellerinden.
   Dağ başında bir kuytuluk
   Bozkırda bir gölgelik ararken,
   Gül dalından
   Gönül dalından da olmuşlardı.
   Daha hem de
   Sofralarından bir lokma bile yediremeden
   Öpüp koklayamadan
   Sevip okşayamadan uçurmuşlardı ellerinden.
   
   Gün geçmiş
   Hafta geçmiş
   Ay geçmiş, aylar geçmişti.
   Ne dönmüşlerdi geriye
   Ne de
   Tek bir haber göndermişlerdi köye.
   Tek duydukları, tek bildikleri
   Büyük bir şehre, İstanbul’a gittikleriydi.
   Artık burada kalamazlardı
   Böyle eli kolu bağlı duramazlardı.
   İshak satıp savdı el de avuçta ne varsa
   Yatak yorgan kap kacak
   Bir sabah
   Kel Sabri’nin kamyonuna doldurarak
   Sarılıp ağlaşarak hısım akrabalarla
   Düştüler hiç bilmedikleri
   Hiç gitmedikleri yollara…
   
   “Oy anam” dedi İshak
   “Ne betermiş evinden barkından
   Yurdundan yuvasından ayrılmak”
   Giderken kamyonun kasasından
   Uzun uzun baktılar köylerine.
   Mor tepelerine
   Güneylerin sırtlarına
   Yayla çiçeklerine
   Peygamber çiçeklerine
   Toprak damlı taş evlerine
   Baktılar
   Baktılar
   Baktılar. 
   Ne Zarife ne İshak
   İstanbul’a varana dek
   Ne gözlerini bir kez yumdular
   Ne yolda ne belde
   Ne sağda ne solda
   Fazladan bir dakika durdular.
   Sanki dursalar
   Sanki bir soluk nefes alsalar
   Bir daha bulamayacaklardı kızlarını.
   Kirpiklerini kirpiklerine değirmeden
   Bir kez bile yummadan gözlerini
   Gecenin karasında
   Gündüzün mavisinde
   Gittiler
   Gittiler
   Gittiler.
   Gittiler dümdüz
   Gittiler ine çıka
   Gittiler büküle kıvrıla
   Gittiler üç gün
   Gittiler beş gün
   Beş yıl, on yıl, on beş yıl
   Sanki bir ömür gittiler.
   Gittiler ağlayarak
   Gittiler sızlayarak
   Bir geriyi bir ileriyi gözleyerek gittiler.
   Saçları ağardı Zarife’nin
   İshak’ın sakalları
   Gitmek hasretti
   Gitmek gurbetti
   Gitmek yurttan yuvadan
   Gitmek anadan atadan
   Kopmaktı ne varsa geride kalandan.
   Varmak umuttu
   Varmak kavuşmaktı
   Sarılıp koklaşmaktı varmak.
   Varıp kavuşacaklar mıydı?
   Sarılıp koklayacaklar mıydı?
   Yoksa bir ömür ağlayacaklar mıydı?
   Hani bazen
   Ölüm kurtuluş olur da
   Ölse bile kurtulamaz ya insan;
   Hani bazen
   Bitmez vagonları gibi trenlerin
   Bitmez dertleri olur da
   Çekeer çeker de bitiremez ya insan…
   Çeke çeke bitiremeyecekler miydi yoksa?
   
   

5

   Ve varıp geldiler İstanbul’a
   Varıp geldiler biçare
   Varıp geldiler… ama ne çare…
   Varıp geldiler gelmek denirse
   Gelip gördüler görmek denirse
    “Vay anam” dedi İshak;
   “Vay anam!” 
   Nasıl bulunur burada kaybolan?
   Kim kime ağlar burada?
   Kim kime yanar?
   Kim arar da bulur kaybettiğini?
   Zarife’nin kara gözleri
   Bakıyordu kamyonun kasasından,
   Sanki
   Kaybettiğini bulmak ister gibi…
   Ne yana dönse
   Ne yana baksa evler ve insanlardı
   Ne yana dönüp ne yana baksa
   Sanki
   Bir sağa bir sola koşuşturan karıncalar kadar kalabalıklardı.
   Düştü Zarife’nin elleri iki yanına
   Çöktü omuzları 
   Baktı evlere
   Baktı insanlara,
   “Oy anam” dedi;
   “Oy anam oy, oy ciğerimin yarası
   Dünyanın bütün evlerini sığdırmış içine burası.”
   Evler vardı yüz binlerce,
   Yüz binlerce de kapısı sokaklara açılan.
   Evler vardı yıkık dökük sağa-sola bükülmüş
   Evler vardı eski püskü, eli yüzü dökülmüş
   Evler vardı omuz omuza yaslanan
   Sanki
   Yıkılacak gibilerdi dokunsan.
   Evler vardı eve benzemiyordu; 
   İnsanların
   İnsana benzemeyenleri gibi yoksulluktan.
   Evler vardı tepelerin üstünde
   Evler vardı tepelerin ardında
   Evler vardı kimisi penceresiz
   Evler vardı penceresi perdesiz
   Evler vardı yıkık dökük virane
   Bugün vardı belki yoktu yarına.
   Evler,
   Evler,
   Evler…
   Bazen bir tepeye çıktılar
   Bazen bir tepeden indiler
   Daracık sokaklardan çıkıp
   Daracık sokaklara girdiler
   Vara gide bir kondunun,
   Tahta taraba bir kondunun önünde durdular
   Ve inip kamyondan 
   Kanatları kırılmış gibi kondular.
   Ve kanat açmak
   Ve kanatlanıp uçmak
   Nasip olmadı bir daha.
   Her yokuşu çıkışta
   Her sokağı dönüşte aradı gözleri.
   Görseler tanırlar mıydı ki gözünden?
   Seslense, bilirler miydi ki sesinden?
   Neye yarardı tanıyıp da bilseler?
   Gelir miydi kollarını açsalar?
   “Yavrum, kuzum” deseler gelir miydi?
   “Anam” der miydi?
   “Canım anam” der miydi?
   Neyiydi ki onların?
   Onlar neyiydi ki onun?
   Ne demekti ki “evlat” demek?
   “Ana” demek ne demekti ki?
   Hani nasıl haykırmıştı Zarife;
   “Bu kız benim değil elin kızıdır” diye.
   Elini yüzünü yırta yırta,
   Yeri göğü birbirine kata kata hem de.
   Ne diyeceklerdi bulsalar?
   Hani oldu ya görseler…
   Hani oldu ya bilseler…
   Ne diyeceklerdi? 
   Nasıl anlatacaklardı
   Neden attıklarını ocaklarından?
   Hem de
   Bir kez bile emzirmemişti anası
   Bir kez bile sarılıp koklamamıştı babası.
   Bir idi bin oldu burada dertleri.
   En baş gelinmezi
   En söz dinlemezi geçim derdiydi şimdi.
   Şimdi en büyük dert muhtaç olmamaktı
   El avuç açmamaktı ele güne
   Kazanmaktı ekmeğini
   Kavrulmaktı kendi yağında.
   Usta’nın deyişiyle,
   En fazla bir yıl sürerdi yirminci asırlılarda ölüm acısı. 
   Ya evlat acısı?
   Ya yüreğini söküp atar gibi atmanın…
   Ya biçare
   Dalından kopmuş bir yaprak gibi
   Dağ bayır şehir şehir peşinden gitmenin
   Ama hiç varamamanın…
   Ya 
   Vardın mı, varamadın mı, bilememenin acısı…
   O da mı bir yıl sürerdi?
   
   Ne zaman açsa gözlerini sabaha
   Ne zaman
   Bir yudum su geçse kursağından
   Ne zaman 
   Doldursa avuçlarını bir el sıcaklığı
   Ne zaman 
   Bir çocuk ağlaması duysa
   Ne zaman
   Sarılıp öpse bir çocuğu yanaklarından
   Gelmez mi yavrusu insanın aklına?
   Kaç ana
   Yalvarmıştı tanrısına
   Bulmak için ölüsünü yavrusunun?
   Ve hiç değilse
   Bir mezar taşı olsun diye kaç ana 
   Kanadı kırık kuşlar gibi çırpınmıştı?
   Hiç değilse,
   Yandıkça yüreği sarılmak,
   Gözyaşı döküp toprağına avunmak 
   Ve bir taş olsun dikebilmek için kaç ana yalvarmıştı!
   Bitmezdi, bitemezdi de yürek yangısı
   Ancak omuzlarındaydı geçim kaygısı.
   Üç gün, beş ay, bir yıl…
   Ya da
   Her neyse geçince aradan,
   Kırkından sonra ilk kez,
   Kırkından ve
   Saçları ağardıktan sonra ilk kez,
   Eli, el işi tuttu İshak’ın.
   Bahçesini belledi bir zaman bir zenginin
   Bir zaman budadı ağacını
   Yük taşıdı bir zaman geniş heybetli omuzlarında
   Bahçıvan oldu bahçesinde bir zenginin…
   Kimi zaman
   Bülbülün derdiyle solan bir gül
   Kimi zaman kafeste çırpınan bülbül oldu.
   Kimi zaman “yavrum, kuzum” diye 
   Kimi zaman “yurdum, yuvam” diye ağladı.
   Ağladı
   Ağladı
   Ağladılar.
   Fakat nereye kadardı?
   Üç gün çalışıp beş gün yatardı.
   Oysa komşuları Osman
   En yakın arkadaşı Osman
   Bir fabrikada
   Bir deri fabrikasında
   Her Allah’ın günü çalışırdı.
   Ucu ucuna yeterdi maaşı belki ama 
   Üç gün çalışıp beş gün yatmak beterdi.
   O da girdi Osman’ın çalıştığı fabrikaya.
   Baktılar olmuyor
   Tek kişinin çalışmasıyla karınları doymuyor
   Kırkından sonra Zarife
   Girdi bir işe
   Doyurmak için karnını çocuklarının.
   Çamaşırlarını yıkadı zenginlerin
   Evlerini temizledi
   Söz işitti, azar işitti
   Horlandı, ezildi
   Ezim ezim ezildi hem de.
   “Off” çekip kederlendi kimi zaman
   Kimi zaman
   Kapatıp avuçlarıyla yüzünü
   Hıçkıra hıçkıra ağladı.
   Aç kalmaya razıydı
   Ölmeye, acından ölmeye razıydı kendi memleketinde
   Başkasının kapısında kul olmak ölümden beterdi
   Böylesi de vardı demek…
   Demek
   Ellerin memleketlerinde 
   Kul köle olmak da vardı kaderde.
   Yük çekmeye razıydı şimdi
   Ermişlerin yamaçlarından
   Hem de omuzlarında bebeleriyle
   Hem de yarı büklüm
   Hem de inim inim inleyerek…
   Az mı yük çekmişti sanki
   Omuzlarında bebeleriyle hem de
   Ama esaret çekmemişti hiç
   Kul olmamıştı, köle olmamıştı kimseye
   Ne de kimse kendine…
   İçten içten
   Nefret eder oldu kulluğundan
   Ve nefret eder oldu
   Kulu olduğundan.
   Çünkü o,
   Hep kendi emeğinin efendisi olmuştu.
   Hep kendi çamaşırlarını yıkamış
   Kendi evini süpürmüş
   Kendi tarlasını sürmüştü doymak için.
   Çalışmak doymak içindi oysa
   Kul olmak için değil.
   Ne zamandan beri böyleydi dünya?
   Ne zamandan beri
   Bir kısım insanların elleri
   Başka bir kısım insanları zenginlikleri için çalışırdı?
   O,
   Kırkından sonra görmüş
   Kırkından sonra şahit olmuştu dünyanın bu yüzüne.
   Çünkü doğduğu köyde
   Kartalların üstünde kanat açtığı
   Dağların taa öteki yüzündeki 
   Artık varıp gitmenin
   Gidip doymanın mümkün olmadığı köyünde
   İdare lambasında aydınlanır,
   Tandır damında
   Döğürcek aşına hep birlikte sallanırdı kaşık.
   Akrabaydı bütün köy birbirine
   Biraz uzak ya da biraz yakın. 
   Birlikte ağlar, birlikte gülerlerdi.
   Varlığı görmemişlerdi hiç ama
   Yokluk illa ki mukadderattı.
   Ya kulluk?
   Kulluk ne zamandan beri vardı?
   Oysa o
   Bütün dünyayı, köyünden ibaret sanırdı
   Akraba bilirdi bütün dünyayı. 
   Öyle değil miydi zaten Adem’den beri?
   Adem’den beri
   Kardeş değil miydi bütün dünya insanları?
   Peki öyleyse
   Kardeşse bütün insanlar
   Bir kısmı neden köleydi diğerine?
   Köle olur muydu kardeşler birbirine?
   Sofralar yere serilmez
    “Yârin yanağından gayrı”
   Ne varsa bölüşmez miydi kardeşler?
   Neden kardeşlerin bir kısmı açken
   Neden diğer bir kısmı tıka basa toktu?
   Neden bir kısmında han hamam varken
   Neden bir kısmında bir dilim ekmek bile yoktu?
   Yoksa kardeşiz diyenler yalan mı söylüyordu?
   Bitmiş miydi kardeşlik yoksa?
   Yoksa 
   Hiç olmamış mıydı zaten?
   Hiç olmamış da avutulmuşlar mıydı “kardeşiz” diye?
   Bu yokluk
   Bu yoksulluk
   Bu kulluk niyeydi?
   Yani şu sonsuz mavinin altında
   Sonsuz ve uçsuz bucaksızken topraklar
   Dolgun sapsarıyken başaklar
   Doyabilecekken milyonlar
   Hem de tıka basa doyabilecekken
   Bir dilim ekmeğe muhtaçlık nedendi?
   
   Sonra kızları
   Büyüyüp serpilince,
   Ortasından sonra çıkıp okuldan
   Bir kumaş fabrikasında girdiler işe.
   Onlar
   El kapılarında öğrendiler çalışmayı.
   Hiç ara vermeden
   Hiç nefes almadan çalışmayı
   El kapılarında öğrendiler.
   Üçü de
   Anaları gibi dünya güzeli
   Babaları gibi uzun upuzun selvi boyluydular.
   Geri durmadıkları gibi 
   Kan ter içinde çalışmaktan,
   İcabında sıkıp yumruklarını
   Hakları için kavgaya atılmaktan da geri durmadılar.
   Senem iki 
   Zühre dört 
   Ayşe altı yaş büyüktü Mehveş’ten.
   Zühre ve Senem
   Yıllar yılı birlikte çalıştılar
   İşten atılmaya da
   Kavganın her türüne de alıştılar
   Ne bir santim boyun eğdiler patrona
   Ne de bir an geri durdular kavgadan.
   Onlar
   Zarife ve İshak’ın kızıydılar.
   Ama
   Bir kardeşleri daha vardı ki,
   İllallah etmişti patronlar elinden.
   “Kardeşler” diye başladı mı söze
   Kelimeler dökülmeye başladı mı dilinden
   Yüzlerce kadın ve erkek işçiyi sürüklerdi peşinden.
   Senem ve Zühre Mehveş’i,
   Bin dokuz yüz yetmiş yedi yılının başında
   El ayak donduran bir kışında
   Girdikleri bir fabrikada tanışmışlardı.
   “Kız abla” demişti Senem bir defasında;
   “Biz kendimizi bir şey sanırdık
   Meğer analar ne yiğitler doğuruyormuş.
   Yiğit olunca demek Menekşe gibi olunuyormuş.”
   
   İlk gördüklerinde Mehveş’i gene
   “Kız abla” demişti Senem hayretle
   “Kız abla,
   Hani derler ya
   Allah insanları çift yaratır diye
   Bu Menekşe anama ne kadar benziyor be ya...”
   Zühre ve Senem’in
   Ağızları bir karış açık kalmıştı şaşkınlıktan.
   Ve sonra iyice konuşup tanıştıktan
   Alıştıktan epey bir zaman sonra birbirlerine
   Zühre,
   “Kardeş sen hangi memlekettensin”
   Diye sormuştu Mehveş’e.
   “Buralıyım” diye tebessüm etmişti Mehveş.
   “Yok yok onu sormuyorum. Aslen nerelisin kardeş?”
   “Aslım da buralı neslim de buralı” demişti Mehveş.
   “Burada bildim tüm bildiğimi
   Burada öğrendim hayatı
   Ve kavgayı da…
   Biz işçi değil miyiz kardeşler?
   Dünyanın neresinde olsak
   Hep çalışan biz değil miyiz?
   Oralı da olsak
   Buralı da olsa işçi değil miyiz?”
   Mehveş oldum olası hoşlanmazdı
   Hısım akraba, soy sop
   Memleket muhabbetlerinden.
   Zühre,
   “Sen anama ne kadar benziyorsun” diyemediğinden,
   Bahis açmıştı memleketinden.
   Fakat Senem birden
   Hiç beklenmedik bir anda aniden
   “Sen anamın tıpkısısın be Menekşe
   Kardeş miyiz yoksa?” deyivermişti
   Öyle dimdik
   Öyle hiç çekmeden gözlerini
   Dimdik bakmıştı Mehveş’e.
   Bir anda
   Binlerce kez yankılandı
   Bu ses kulaklarında
   “Kardeş miyiz, kardeş miyiz, kardeş miyiz…”
   Ne olurdu kardeş olsalardı?
   Mehveş hiç bozmadan istifini
   “İnsan insana benzemez mi?” demişti sakince
   Fakat ola ki, anlamıştı Mehveş
   Karşısındakilerin kim olduğunu.
   Zühre 
   “Bize de çok benziyorsun, haksız mıyım?”
   “Haklısın.” 
   “Ananıza benziyorsam, 
   Siz de kızıysanız ananızın, benziyorumdur size.”
   “İnsan insana benzemez mi?
   “Benzer de, tıpatıp mı be?” deyince Senem,
   “Takmayın bunlara be kardeşlerim
   Bizim asıl benzerliğimiz
   Nasırlı ellerimizden
   Siz buna kafa yorun
   Doğurmakla ana,
   Aynı rahimden çıkmakla kardeş olunmaz
   Aynı uğurda yürüyünce
   Gerektiğinde aynı uğurda ölününce kardeş olunur” diyerek
   Şefkatle omuzlarından sıkmıştı Mehveş.
   Zühre ve Senem
   Bir daha bu konuyu hiç açmadılar.
   Fakat biliyorlardı
   Biliyorlardı ayrı kaldıklarını
   En küçük kardeşleri Mehveş’ten
   Onu bulmak için geldiklerini peşinden
   Ve gene biliyorlardı
   Bu şehirde yaşadığını kardeşlerinin…
   Ama
   İnsan insana bu kadar mı benzerdi?
   Bu benzemek değildi ki;
   Aynısı olmaktı
   Hem de 
   Tıpatıp aynısı olmaktı.
   Tek fark
   Menekşe’nin saçları üzüm gibi simsiyah
   Analarının saçları
   Gökteki bulutlar gibi bembeyazdı.
   Kardeşlerinin adı Mehveş
   Fakat onun adı Menekşe idi.
   Her sabah
   Her akşam
   Her gördüklerinde
   Annelerini görüyormuş gibi olmaları
   İyiden iyiye büyütüyordu meraklarını.
   
   

6

   Mehveş daha beşinde
   Anasından koparılmak istenince
   Kıyametleri koparmıştı.
   “Yavruum, Mehveş’im” diye haykırmıştı
   Bir yandan Arife,
   Diğer yandan Mehveş
   “Anaaa, anaa” diye yeri göğü birbirine katmıştı. 
   Nasıl ayrılırdı yavrusu anasından?
   Arife öz, öp öz 
   Hem de öp özden de öz anasıydı onun.
   Arife’nin memesinden doymuş
   Arife’nin koynunda uyumuştu
   İlk ondan dinlemişti ninniyi
   İlk onu görmüştü yanında
   İlk o tutmuştu elinden ağlarken
   İlk o durmuştu başucunda
   Ateşler içinde yanarken
   İlk onu duymuştu
   “Kuzuum” diye uzatarak çağırırken
   Üşüdüğünde o ısıtmıştı ellerini
   Düşünce onun yüreği yanmıştı
   Yememiş yedirmiş
   Giymemiş giydirmişti.
   Evet bilirdi,
   Bilirdi onun rahminden çıkmadığını
   Fakat
   Bilirdi
   Hem de çok iyi bilirdi yine,
   Ta yüreğinin en dibinden
   Sevgiyle, umutla, aşkla gülerek çıktığını…
   Aşkla sarılmış, aşkla karılmıştı hamuru.
   Canıydı anası.
   Kıyametler de kopsa
   Sel sele de gitse
   Yer yerinden de oynasa
   Vazgeçmezdi anasından
   Bir de
   Aşkından divaneye döndüğü kavgasından…
   
   Arife ve Arif,
   İstanbul’a gelir gelmez.
   Ne olur ne olmaz diye,
   Menekşe koydular ikinci adını Mehveş’in. 
   Evde Mehveş dediler, sokakta Menekşe…
   Bazen Menekşe oldu, bazen Mehveş…
   Mehveş ya da Menekşe
   Hiç fark etmezdi 
   Çünkü o
   Kavganın hep en önündeydi.
   Yaşamak,
   Güzel günler için kavgaya girişmek demekti onun için.
   Menekşe ya da Mehveş
   Ne fark ederdi?
   “Ya içindesin derdi kavganın
   Ya da dışında.
   İçindeysen yaşıyorsun
   Ve hissediyorsun hayatı iliklerine kadar,
   Dışındaysan
   Canını sürüklüyorsun ölene kadar.”
   Mehveş,
   Babası Arif iflah olmaz bir hastalığa yakalanınca
   Yani bütün yük, çaresiz,
   Anasının omuzlarına kalınca
   Daha on beşinde
   Bırakıp okulu ortanın üçünde
   Bir tekstil atölyesinde başladı işe.
   Kimi zaman gizli gizli
   Kimi zaman sarılarak ağladı kızına Arife. 
   “Okusun cahil kalmasın” diye ağladı bazen
   Bazen “daha küçük yavrum, nasıl çalışır” diye ağladı
   Bazen de “bu yaşta çalışıyor, ezim ezim eziliyor” diye… 
   Evet 
   Ezildi Mehveş
   Ezim ezim ezildi hem de
   On üçünde, on beşinde 
   Ve hatta daha küçük Mehveşler gibi
   Ezim ezim ezildi.
   Kimi zaman gece yarılarına
   Kimi zaman sabahlara kadar çalıştı.
   Günyüzü görmedi.
   Uykusuzluğa da
   Yorgunluğa da alıştı.
   Fakat “alışmak” boyun eğmek demek değildi
   Damarlarından makinalara aktı kanı
   Oradan
   Emeğe doymayan makinaların üstüne
   Ve büyüdükçe büyüyen kasalarına patronların…
   Uzun ince parmakları kalınlaştı
   Nasırlaştı pespembe avuçları
   Çok laf işitti
   Çok kavga etti.
   Kovuldu işten kaç kere,
   “Geçim derdi işte! Neylersin, elden bir şey gelmez” dendi kimi zaman
   Kimi zaman
   “Çoluk çocuk, ev bark
    Kolay mı iş bulmak” dendi. 
   Çünkü bu
   Boyun eğmenin, 
   Çünkü bu
   Vazgeçmenin, en kolay en kestirme yoluydu.
   Kolay mıydı fakat susmak?
   Nereye kadardı?
   Neyi hallederdi? 
   Üç gün için değildi ki çalışmak
   Bir ömürdü…
   Ancak, anladı susmamak gerektiğini
   İliklerine kadar sömürülerek anladı
   Göz bebeklerine kadar görerek anladı
   Bazen öfkeden sıkarak yumruklarını
   Bazen çaresizce susarak anladı.
   Anladı; böyle gitmezdi sonuna kadar
   Okudu öğrendi
   Öğrendi okudu
   Okudukça anladı
   Anladıkça okudu.
   Anladı bütün bu acıların
   Anladı açlığın
   Anladı yokluğun, yoksulluğun nedenini
   Ve nasıl kurtulacağını insanlığın…
   Anlattı çünkü ona;
   Bu yollardan
   Ondan çok önce geçmiş,
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanlar.
   Anlattılar
   Tek çıkar yolun
   “Kaçmamak” olduğunu 
   Atılmak olduğunu kavgaya…
   Tuttuğunu da koparırdı;
   O en büyük zulmü
   Daha beşindeyken görmüştü çünkü
   Ve en büyük kavgasını
   Anasından ayrılmamak için vermişti.
   Hamurunda vardı yılmamak, yorulmamak
   Bir de
   Boylu boyunca atılmak kavgaya
   Hamurunda vardı.
   
   Büyük şehre geldikten birkaç yıl sonra anası
   Anlatmıştı üslubunca
   Ne var ne yoksa bilmesi gereken ardı arkası.
   Oysa o
   Birçoğunu biliyordu zaten
   Kolundan tutup
   Nasıl götürdüklerini zorla
   Ve nasıl çaresizce vazgeçtiklerini 
   İkinciden sonra. 
   Ana olunmuyordu ki sonradan.
   Memesinden emzirmeden
   Çekilmeden kokusu içine
   Acılarına katlanmadan
   Başucunda beklenmeden
   Ve bölüp uykularını
   Vakitli vakitsiz uyanmadan… 
   Gözünün önündeyken bile 
   Uzaktaymış gibi özlemeden ana olunmuyordu
   Ağlaya ağlaya bazen
   Acı çeke çeke kimi zaman
   Kimi zaman üzüle kederlene
   Kimi zaman hesapsızca severek
   Sarılıp mutluluktan gülerek ağız dolusu
   Ve her çeşidi yaşanarak ana olunuyordu duyguların.
   Acıların 
   Umutların
   
   Umutsuzlukların…
   Var mıydı daha ötesi?
   “Allah benim canımdan alsın da size versin” derdi Arife.
   Var mıydı daha ötesi ana olmak için?
   Dinledikten sonra anasını
   Boynuna sarılıp ağlamıştı saatlerce.
   Öyle dalıp giderdi ki bakarken Mehveş’ine
   Ve o kadar sık dalıp giderdi ki bakarken…
   Hiç şahit olmamıştı oysa Mehveş
   Güneş’e bakarak sık sık dalıp gittiğine anasının.
   Biliyordu kendisini kaybetmekten korktuğunu
   Ve bundan ötürü
   Ve zamanlı zamansız
   Ve ırmaklar gibi
   Gözlerinden yaşların yol yol aktığını.
   Ve büyüdükçe Mehveş
   Büyüdü korkusu da Arife’nin
   Beklemek ne zordu
   Kaybedeceğin günü beklemek hem de…
   “Ana” der miydi kendisinden başkasına?
   “Ana” diye sarılır mıydı?
   Unutur muydu acep?
   Yeni bir ateşle yanınca 
   Kavrulunca yeni bir ateşle
   Eskisinin yangısını unuturmuş yürek.
   Anası gelirdi aklına böyle olunca hep
   Garip anası
   Yalnız ve biçare anası
   Bir başına
   Bir damın deliğindeki yaşlı anası…
   Tamı tamına yirmi yıl geçmişti aradan
   Ne tek bir şey duymuş sılasından
   Ne de tek bir haber almıştı anasından.
   Kızının yangısından
   Unutmuştu anasını.
   Anasını bilmemiş, anası olmuştu oysa
   Babasını bilmemiş, babası olmuştu.
   Hem Mehveş’inin
   Hem de Güneş’inin adını koymuştu.
   Ondan öğrenmişti
   Hamur yoğurup ekmek açmasını…
   Horum edip ekin biçmesini…
   Sevince canı gibi
   Canından öte sevmesini ondan öğrenmişti…
   Ama o,
   Unutmuştu anasını.
   Seksendi şimdi, belki daha fazlası.
   Ne ederdi
   Nasıl ederdi
   Kim taşırdı suyunu?
   Kim karardı ununu?
   Kim yoğururdu hamurunu?
   Kim yakardı ocağını?
   Kim evirirdi ekmeğini?
   Ölmeden görseydi bir
   Ölmeden sarılsaydı;
   “Anaaam, canım anam” diyebilseydi...
   Görmeden ölürse eğer,
   Eğer görmeden girerse kara toprağa,
   Çaresiz… ölürdü Arife.
   Oysa şimdi kendisi
   “Olur da bir gün giderse” diye ağlarken yavrusuna
   Gözünü bile kırpmadan vazgeçmişti anasından
   Ve ayırmıştı torunlarından
   Ayırmıştı Güneş’inden ve Mehveş’inden…
   Şimdi bu acıyla ölmez miydi insan?
   Taş olsa çatlamaz mıydı ortasından?
   Çatlamıyordu oysa… 
   Çatlamıyor
   Çatlamıyor da
   Dayanıyordu.
   Neydi dayanmasına sebep bu kadar?
   Bunca acıya batıp çıkarken
   Yanıp kavrulurken bunca acıyla…
   Aç kalırken kimi zaman
   Kimi zaman
   Sürülürken diyar diyar
   Kimi zaman çaresizce kollarında ölürken çocuklar
   Yanıp kavrulurken
   Her türlüsüyle acının
   Neydi sebebi dayanmasının?
   Yoo! Dayanamazdı artık!
   Eğer ölüm haberi gelirse anasının
   Eğer
   Girdiğini duyarsa kara topraklara
   Ölemezdi…
   Ölemezdi de, bin kere yanar yanar kül olurdu
   Yanardı da, hiçbir şey söndüremezdi yangısını.
   Baş gelemeyince acısına
   Yürek yangısına baş gelemeyince,
   Sarılır gibi anasına
   Sarılırdı torunları Mehveş’ine ve Güneş’ine.
   Evlendikten iki yıl sonra,
   Bir kızı olmuştu Mehveş’in.
   Ve adını;
   Canı kadar
   Ve hatta canından çok sevdiği ablasının adı koymuştu.
   Mehveş’ten birkaç ay sonra da Güneş doğurmuş,
   O da kızının adını
   Her acıya birlikte katlandığı kardeşinin adı koymuştu.
   Ebe Hamide’nin ilk çocuklarından sonra
   Torunlarından doğma çocuklarının adı da
   Mehveş ve Güneş olmuştu.
   Takdir-i ilahi midir bu
   Yoksa
   Ebe Hamide’nin çocuklarının
   Nesillerdir süren acısı mı bilinmez?
   
   

7

   Yalnızlığının yirmisine
   Ömrünün son demine geldi Ebe Hamide
   Ve artık sığmıyor göğsünün kafesine hasreti.
   Toprak damlara
   Taş duvarlara çarpa çarpa 
   Kan revan içinde puhareden çıkıyor feryadı
   Ulaşıyor göklere al kızıl kanda
   Karanlık, zifire çalıyor gecede
   Söndürüyor ışıklarını ateş böcekleri
   Işığın zerresi bile olmasın diye
   Yıldızlar kapatıyor gözlerini
   Ay
   Sırtını dönüyor dünyaya
   Yanmak istemiyor idare lambası
   Yanıp ışıtmak
   Şahit olmak istemiyor artık bu acıya
   İki büklüm kalışına
   Elleri koynunda yanışına şahit olmak istemiyor.
   Taş olsa çatlar
   Çatlar da ve un ufak olurdu acıdan
   Daha ömrünün baharında 
   İki goncası da kırılmıştı dalından.
   Ve yanıp kavrulmuştu da acıdan
   Gene de ölmemişti…
   Ne etmişti
   Nasıl bir günah işlemişti de
   Böyle bitmeyen bir acıya gark etmişti Tanrısı onu?
   “Ey Allah’ım” diyordu Ebe Hamide;
   “Ey Allah’ım nedir bitmeyen bu çilem?
   İkişer üçer aldın
   Çiğdem çiçeklerimi elimden.
   Bir damın deliğinde
   Acılar içinde kıvranmak da varmış 
   Yanmak da varmış demek
   Bir damla su bile dökülmeden.”
   Acep bir daha görebilecek miydi kızlarını?
   Sarılıp bir daha basabilecek miydi bağrına?
   Çıktı evden elindeki bastona dayanarak
   Çıkıp dolandı toprak damın ardına.
   Sırtını verip taş duvara
   Oturdu bir taşın üstüne.
   Yazıların hemen arkasında
   Dalga dalga sıralanan mor tepelere baktı
   Güneş ha battı ha batacaktı.
   Gözlerinin ucundaki ufuk
   Kızıla, ha boyandı ha boyanacaktı.
   Bir rüzgâr esti usuldan.
   Gözlerinden akan yaşları,
   Götürüp 
   Bir yemliğin dibine bıraktı
   Yemlik yanıp kavruldu acıdan.
   Damın ardındaki adam boyu çayırlar
   İlk akşamın serinliğinde
   Denizdeki dalgalar gibi
   Dalgalandı dalgalanacaktı.
   Söğütlerin yaprakları
   Birbirine değe dokuna ağıt yaktılar.
   Yuvalardaki yavrular
   Analarına baktılar.
   Dediler ki ana serçeler yavrularına;
   “Bu kadın,
   Bu gördüğünüz beyaz saçlı yaşlı kadın
   Biz bizi bildik bileli
   Gün de üç defa
   Gelip damın ardına
   Kendini böyle yapayalnız
   Bir başına bırakıp giden çocuklarına ağlar.”
   Bunu duyan yavru kuşlar
   Sarılıp analarına ağladılar.
   Kurtlar, kuşlar ve ağaçlar
   Ve bilcümle mahlûkat
   Günde üç vakit Ebe Hamide’yle ağlar.
   Baktı Ebe Hamide
   Ermişlerin yamaçlarına.
   Kıvrım kıvrım dolanan yollarına baktı.
   Salını salını bir gelen
   Bir haber getiren olur mu diye baktı.
   Ne gelen vardı oysa, ne giden
   Ne de, bir haber getiren öteden…
   Günde üç vakit
   Dolanıp damın ardına bakardı. 
   Bekledi bir gün
   Bekledi beş gün
   Bir haber getiren olur mu diye bekledi. 
   Bekledi, beş yıl, on yıl, on beş yıl bekledi
   Ve hâlâ beklemekte...
   Bekleyecek ölene dek belki de?
   Bekleyecek
   Kara topraklara girene
   Ve bekleyecek
   Topraktan yeniden filiz verene dek.
   Güneş battı batıyordu
   Mor tepelerin ardına…
   Kızıla boyanıyordu gökyüzü
   Ebe Hamide al kızıl kana boylu boyunca.
   Ne ekmek ne aş ne de su
   Eğer gelmezse üç kınalı kuzusu
   Kara topraktır artık bundan gayrısı.
   
   

8

   Seksen haneden kala kala
   Üç beş hane kaldı Kötencelerde.
   Atadan dededen kalan toprak
   Bölüne ufalana parçalanarak
   Hane başına
   Üç beş dönüm kalınca
   Ve köylü anlayınca 
   Üç beş dönüm toprakla doymayacak
   Tası tarağı toplayarak
   Göçtüler şehirlere.
   Ve artık doymak
   Beylerin iki dudağı arasındaydı
   Geride kalanlarsa yürek yarasındaydı.
   Şimdi
   Gurbette doyacaktı karınları
   Geri dönüşü de yoktu gidişin
   Ya gittikleri yerli olacaklardı
   Ya da
   İki arada bir derede kalacaklardı.
   Ve fakat
   Hayat ırmağı durmuyordu
   Bir yol buluyordu kendine mutlak akacak.
   Dolana debelene kimi zaman
   Kimi zaman
   Başını taşlara vurarak
   Kimi zaman kaşını gözünü yararak buluyordu.
   Kimi zaman
   Koca bir dağın etrafını dolaşarak
   Kimi zaman kurudu kuruyacak,
   Kimi zaman
   Doldurup yatağından taşacak gibi buluyordu.
   Kimi zaman
   İki dağın arasından
   Kimi zaman 
   Engin ovalarda bükülüp kıvrılarak
   Kimi zaman çileli
   Kimi zaman
   Doğup yatağından aktığına bin pişman olarak buluyordu.
   Ama yine de
   Akacak
   Akacak
   Akacaktı.
   Akacaktı bir hale bir yola girinceye
   Akacaktı 
   Bir göle bir denize varıncaya kadar.
   Hayattı bu!
   Durur muydu hiç durduğu yerde?
   O mutlak
   O mutlak
   Varıp kucaklaşacak 
   Bir deniz bulacaktı kendine.
   O deniz ki
   O derya ki
   İster dere
   İster çay
   İster nehir
   Bütün akarsu ve göllerin 
   Varıp ölümsüzleşeceği tek yerdir.
   O deniz ki
   Bilmez cimrilik nedir
   Yüreğine akan her dereye
   Her çaya
   Her nehire 
   Ne varsa elinde avucunda verir.
   O deniz ki
   Aç bırakmaz kapısına geleni.
   Bilirsen eğer varıp divanına durmayı
   Bilirsen eğer
   Varıp hesap sormayı,
   Masmavi gökler
   Masmavi denizler
   Uçsuz bucaksız topraklar
   Yıldızlar, ay ve güneş
   Ekmek, aş ve hürriyet senindir.
   
   Kıyısından köşesinden şehirler
   Nehirler gibi akan 
   İnsanlarla dolup taştılar.
   Ne karasaban vardı artık
   Ne doyacak tek bir dönüm toprak…
   Topraktan kopan nasırlı eller
   Başıboş nehirler gibi fabrikalara aktılar.
   Şimdi dişlilerin
   Şimdi motorların
   Şimdi fabrikaların zamanıydı.
   Şimdi hayatın ritmini belirleyen
   Makinaların tıkırtılarıydı.
   Şimdi 
   Toprağı sürerek
   Şimdi tohumu ekerek
   Un edip eleyerek
   Kazanılmıyordu ekmek.
   Devir değişmişti artık ve değişiyordu durmadan.
   Çalışmak yetmiyordu şimdi
   Çalışıp yorulmak,
   Kan ter içinde kalmak yetmiyordu doymak için.
   Sözü geçiyordu toprağa öyle ya da böyle
   Öyle ya da böyle
   Sözü geçiyordu karasabana.
   Doymak ya da aç kalmak
   Kendi hükmü üzereydi biraz da,
   Karasaban onu tutan elindi.
   Fakat şimdi,
   Makinaların sahibi
   Onu çalıştıran el değildi.
   Yani ekilip biçilen
   Yani biçilip öğütülen
   Yani pişirilen ekmek
   Yani eğirilen ip
   Yani dokunulan bez
   Yani kesip biçilen
   Yani biçilip dikilen
   Yani dokunulup değiştirilen hiçbir şey onun değildi.
   Bir yandan kan
   Bir yandan ter akıyordu makinaların üstüne.
   Bir yanında yoksulluk,
   Bir yanında zenginlik birikiyordu makinaların.
   Yani dünyanın bütün varlığını üretenler
   Kendileri içinse büsbütün yoksulluk üretiyordu.
   Peki nasıl oluyordu?
   Nasıl oluyordu da
   Ürettikçe yoksullaşıyordu üreten eller?
   Nasıl oluyordu da
   Rahmet yağarken gökten 
   Yerde toprak çayır cayır yanıyordu susuzluktan?
   Nasıl oluyordu da
   Evler yapılırken evsiz
   Nasıl oluyordu da
   Un elenirken ekmeksiz
   Kumaş dokunurken gömleksiz kalınıyordu?
   Yani “bereketli topraklar üzerinde”
   Nasıl oluyordu da
   Sofrası bereketsiz oluyordu 
   Bütün nimetleri üretenlerin?
   Dokundukça
   Değiştirdikçe
   Ürettikçe, ürettikçe, ürettikçe…
   Yoksullaştılar
   Yoksullaştılar 
   Yoksullaştılar. 
   Büyüdü çalıştıkları fabrikalar
   Birikti servet.
   Birikti
   Birikti
   Birikti. 
   Ve bu ne demekti anladılar.
   Anladılar ki,
   “Başkaları için zenginlik üretenler
   Kendileri için yoksulluk üretirler”.
   Anladılar ve bildiler ki;
   Doymak 
   Ve var olmak için
   Birlik olmak gerekti.
   Birlik olmak ve el ele vermek gerekti.
   Omuz omuza
   Sırt sırta
   Yürek yüreğe vermek…
   Birleştirmek gerekti nasırlı elleri.
   Ya birlik olacak
   Yapılması gerekeni yapacak
   İnsan gibi yaşayacaklardı…
   Ya da,
   Beylerin ellerinde
   Beylerin düzeninde 
   Beylerin emrinde
   Böyle aç biilaç köle gibi yaşayacaklardı.
   
   

9

   O gün
   Bindiklerinde servise,
   Anlamıştı Senem ve Zühre
   Bir şeylerin kaynadığını derinlerde…
   Her önüne gelen göremezdi
   Bilip sezemezdi her önüne gelen
   Fakat Zühre ve Senem
   Sezerlerdi ne olup bittiğini
   Alırlardı kokusunu kavganın
   Anlamıştı ikisi de
   Ne olduğunu yaklaşmakta olanın…
   Ucuna doğru varıp arabanın
   Hemen arkasına oturdular Rıza Ustanın.
   Rıza Usta kırkındaydı
   Ne olup bittiğinin farkındaydı
   Kavgada ağartmıştı yarısını saçlarının
   Diğer yarısını da kavgada ağartacaktı...
   “Günaydın” dediler Rıza Ustaya
   Başlarını öne eğerek usuldan.
   “Günaydın” cevabını aldılar Rıza Ustadan.
   Hiçbir şey yokmuş gibi Rıza Usta
   Hiç kımıldamadan
   Sanki onların göremediği bir şeye bakıyordu
   Sanki içten içten
   Sanki inceden inceye
   Sanki milim milim ölçerek
   Bir şeylerin hesabını yapıyordu.
   Sakin ve sessizdi Rıza Usta
   Fazladan hiçbir şey konuşmaz
   Hiçbir şey söylemezdi fazladan
   “Azı karar çoğu zarar” derdi çoğu zaman.
   Okyanuslar gibi engin
   Dört yanı çevrili sular gibi dingindi.
   Fakat herkes bilmezdi
   Bilenler bilirdi yalnız
   Yeri geldiğinde 
   O dingin suların
   Nasıl kabından taşıp aştığını engelleri apansız…
   Bakıp durdular
   Tekrar sordular
   Yalnızca küçük bir tebessümle yanıt aldılar.
   Bütün koltukları doluydu servisin
   Bir cenk havası vardı sanki gözlerinde herkesin
   Belli ki yakındı
   Bir kavga patladı patlayacaktı.
   Varınca fabrikaya
   İlk Mehveş’i buldular
   Telaşeyle ne olup bittiğini sordular
   Mehveş sakince dokundu omuzlarına
   Gülümseyerek baktı gözlerine
   “Sakin olun” dedi “kardeşler”
   “Bir şey olduğu yok.
   Hem olsa da telaşeye gelmez bu işler.” 
   Zühre ve Senem fabrikada daha yeniydiler
   Geçtiler işlerinin başına
   Elleri işte
   Kulakları kirişteydi
   İkisi de bir şeyler duyma 
   Bir şeyler yapma derdindeydi.
   Merakla gözlediler dört yanı
   Herkes makinelerin başında
   İşini yetiştirme telaşındaydı.
   Ama nasıl olsa bulacaklardı
   Öyle ya da böyle birinden duyacaklardı.
   Saat on iki otuzu biraz geçerken 
   Bir kadın sesi yükseldi yemekler yenirken
   “Kardeşler” dedi Mehveş
   Bıçakla kesilir gibi sanki
   Kesildi uğultu birden
   “Çıt” bile çıkmıyordu koca yemekhaneden.
   Bırakıldı çatal kaşık yerine
   Herkes
   Bir müjdeyi bekler gibi
   Gözlerini çevirip birbirine
   Ve sevinçle
   Genç kadının gözlerine baktı.
   Zühre ve Senem
   Mehveş’e biraz uzaktı
   Mehveş
   Sustu önce biraz
   Dinledi, duydu önce dört bir yanı
   Bütün gözlere baktı
   Bütün gözler de ona
   Gezdirdi gözlerini tek tek herkesin gözlerinde
   Tek tek duydu herkesin sesini
   Bütün herkes de onu…
   Sakindi Mehveş
   Sakin ve kararlıydı
   Tek tek bütün kararlı gözler
   Bir kararlı gözde birleşti
   Tek tek bütün sıkılmış yumruklar
   Bir kararlı yumrukta birleşti
   Tek tek bütün coşkulu yürekler
   Tek ve büyük bir kararlı yürekte birleşti.
   Güm güm atıyordu kadının yüreği
   Aynı anda herkesin de…
   Ateş gibi yanıyordu kadının gözleri
   Aynı anda herkesin de…
   Bütün gözler
   Bütün yürekler
   Bütün yumruklar ve gerçekler
   Tek ve büyük bir gerçekte birleşti.
   O gün
   O saat orada
   Aylardır süren emeklerinin sonunda
   Tek bir ağız
   Tek bir söz
   Tek bir yürek
   Tek bir beden oldular.
   Zühre ve Senem
   Girdiklerinden beri işe
   Alttan alta sürüyordu tatlı bir telaşe.
   Tam da o an Aysel geldi akıllarına,
   Acılarını öfkelerini umutlarını paylaştıkları
   Kısa zamanda kaynayıp karıştıkları
    “Sınıfı” “örgütlenmeyi” ilk duydukları
   Anaları babaları ve kardeşleri kadar güvendikleri
   Boynundaki yeşil atkısıyla
   Başındaki “kırmızı çatkısıyla” proleter Emine…
   Gözleri o an aradı Emine’nin gözlerini
   Gördü gözler birbirini
   Sarılıp kucaklaştı kirpikler birbirine.
   Mehveş’in hemen arkasında
   Rıza Ustanın kartal bakışları
   Bütün arkadaşları süzüyordu
   Sanki iki yana açılmış koca kanatları
   Fabrikanın üzerinde geziyordu.
   “Kardeşler” dedi yeniden Mehveş,
   “Bütün hazırlıklar
   Ve büyük çoğunluğun üyeliği tamam
   Fakat 
   Hacı Abdül Hakyemez denen adam
   Sendika, mendika tanımam diyor
   Yani anlamamış olacak ki davamızı
   Ve davadaki kararlılığımızı
   Kabul etmeye yanaşmıyor sendikamızı
   Ve diyor ki,
   Ulan diyor,baldırı çıplaklar, açtınız
   Yek ekmeğe muhtaçtınız
   İş verdim size
   Aş verdim
   Kol kanat gerdim hepinize
   Benim sayemde geçer her lokma boğazınızdan 
   Anlamam diyor şunu bunu
   Varın diyor iyi düşünün 
   Siz bu işin sonunu
   Fakat unutuyor ki,
   Bu kadir kıymet bilmez
   Hacı Abdül Hakyemez denen adam
   Eğer yemeseydi hakkımızı
   Biz otururken gecekondularda
   O bembeyaz yalılarda oturamazdı
   Eğer yemeseydi hakkımızı
   Biz doyuramazken çocuklarımızı
   O yediği önünde yemediği arkasında
   Etin sütün içinde boğulmazdı
   Şimdiye kadar bilmiyorduk birlik nedir
   Ve birlik nedir bilmediğimizden
   Az çekmedik
   Hacı Abdül Hakyemez’in elinden 
   Fakat şimdi biriz
   Birleşti şimdi nasırlı ellerimiz
   Derdimiz, kaderimiz, geleceğimiz için
   Hepimiz birimiz
   Birimiz hepimiz için!”
   O an herkes kaskatı kesilmişti
   Hareket eden tek şeyse Mehveş’ti
   Kapkara gözleri kıpkızıl kan
   Bekliyordu ok gibi kirpikleri 
   Ha deyince
   Fırlayıp saplanmak için yayından.
   Bütün kasları, bütün sinirleri
   Aklı fikri her şeyi
   O an orada olanlarla birdi
   Bir olmak buydu demek
   Birlik olmak buydu.
   Hepsinin seslerini duydu oradakilerin
   Hepsinin gözlerini gördü.
   Hepsinin umutlarını bildi
   Bilmeden olmazdı
   Yanmadan, acısıyla yanmadan olmazdı yanındakilerin.
   Kıyameti koparır gibi sanki
   Yüzlerce işçi hep bir ağızdan
   Öyle bir haykırdılar ki;
   “İşçileri birliği sermayeyi yenecek” diye…
   Demek, 
   Yer yerinden oynardı birleşince…
   Bir ses, bir slogan değildi bu sadece
   Bir tufandı
   Bir birleşme çağrısıydı tüm ezilenlere.
   Tüm kapılar, tüm camlar
   Zelzeleden sallanır gibi sallandılar.
   Ve camlardan, kapılardan
   Buldukları bütün aralıklardan çıkan sloganlar
   Taşları, toprakları, ağaçları
   Evleri, fabrikaları, okulları dolaştılar.
    
   Ve fabrikalardan
   Okullardan
   Gecekondulardan
   Akın akın geldiler.
   
   Duydular ki grev var
   Duydular ki patronlar
   Hakkını vermezmiş kardeşlerinin…
   Fabrikanın önünü işçilerin seliyle doldurdular.
   
   Çaldı davullar
   Çekildi halaylar
   Çoluk çocuk
   Kadın erkek
   Yaşlı genç
   Ve bütün fabrikalar hep birlikte haykırdılar:
   “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”
   “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”
   Ve patronlar
   Bir masanın etrafında toplandılar.
   Bildiklerinden 
   Çıkarlarının bir ve aynı olduğunu yılardır
    “Sakın ha” dediler “sakın” 
   “Gerekirse en babacan tavrını takın
   Ve yeri geldiği zaman
   Tut at kollarından 
   Gözlerinin yaşına bile bakmadan 
   Bu senin değil sadece hepimizin meselesi
   Değil bir, değil beş
   Açlıktan geberse de ellisi
   Hatta yüz ellisi, beş yüz ellisi 
   Sen sendikayı sokma yeter ki, vız gelir gerisi
   Sendika girerse bir kere
   Çorap söküğü gibi gelir gerisi
   Yani eğer birleşirse işçiler
   Bizi anamızdan doğduğumuza pişman ederler.”
   Ve gene biliyorlardı
   Tarihi yapacak olanların 
   Tarihi bilmek zorunda olduğunu
   Ve gene biliyorlardı
   Tarihin sınıfların mücadelesi olduğunu.
   Hacı Abdül Hakyemez
   Diğer patronları dinleyerek
   Bir ve aynı olduğunu bilerek çıkarlarının
   Tanımadı sendikasını işçilerin.
   Ve başladı grev…
   Rıza Usta, Cemile ve Mehveş
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanlardan öğrendiklerinden,
   Daha en baştan kurmuşlardı komitelerini.
   Ve fakat kolay değildi
   İdare etmek bir grevi…
   Bu iş nasıl bilmek gerekirdi
   Yani işi, ustasından öğrenmek gerekirdi.
   Ve onlar da zaten
   Ustasından öğrendiler. 
   Bir yanda
   Yüzyılların birikmiş yönetme tecrübesiyle patronlar
   Diğer yanda
   Yüzyılların birikmiş öfkesiyle işçiler vardı.
   Eğer işçiler yalnız kalsalardı
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanlardan öğrenmeselerdi
   Zordu işleri.
   Fakat yalnız değildiler
   Kuruldu komiteler
   Hacı Abdül Hakyemez ve patronlar
   “Biter” diyorlardı grev varmadan bir aya.
   Ama
   Coşku, birlik ve dayanışma hâkimdi fabrikaya.
   Bütün işler saat gibi tıkır tıkır işliyordu
   Her yeni güne işçiler
   Coşku ve umutla başlıyordu.
   Mahallelerden, fabrikalardan
   Akın akın geliyorlardı dayanışmaya
   Her gelen umut ve dayanışma getiriyordu fabrikaya.
   Genç, yaşlı
   Çoluk çocuk
   Kadın erkek herkes
   Aynı sloganı haykırıyor, aynı davaya inanıyordu:
   “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!”
   İşçiler
   Komitelerin etrafında toplanıyor
   Her şey inceden hesaplanıyordu.
   Hacı Abdül Hakyemez ve diğer patronlar
   Grev bir ayda biter diye bekliyorlardı
   Fakat
   Üçüncü ayına girmişti grev
   Ne coşku azalmıştı ne gelen giden.
   Fabrikalardan işçiler
   Ve semtlerden emekçiler
   Okullardan öğrenciler
   Akın akın geldiler.
   Çünkü her geçen gün
   Çünkü her geçen zaman
   Kaderlerinin bir ve aynı olduğunu bildiler.
   Birkaç kez dağıtmak istedi patron zorla
   Bazen sabaha karşı,
   Bazen gecenin bir yarısı
   Alıp attılar işçileri içeri. 
   Fakat korkmadı gözleri, yılmadılar
   Kenetlendiler komitelerinin etrafında, dağılmadılar.
   Ve başka fabrikalardan işçiler
   Vardiyalarından evlerine dönmediler
   Halk uyumadı geceleri
   Fabrikanın önünde beklediler
   Sökmedi zor
   Sökmedi cop
   Her defasında daha fazla birleştiler.
   Patronlar ve devletin tepesindekiler
   Bir ve aynı safta idiler.
   Attılar işten kimi işçileri
   Mehveş’ti bunlardan biri
   Biri Kasım, biri Ali ve Fatma’ydı diğeri
   Üçü de en önündeydi kavganın
   Ve ardı ardına listeleri geldi
   İşten atılanların.
   Cenge giren kılıcını bilerdi.
   Yeminliydi patronlar kazanmaya
   Ve tüm her şey ellerindeydi.
   Para pul, zor, zorbalık…
   Ne vicdan bilirlerdi
   Ne hak ne hukuk ne de insanlık.
   Öyle iç içe geçmişti ki işçiler ve komiteler birbiriyle
   Elleriyle yürekleriyle örmüşlerdi en yıkılmaz duvarları
   En sarsılmaz inançla birleşmişti duyguları.
   Bütün şehir ve fabrikalar,
   Aynı nehirde akıyormuş gibi akıyorlardı
   Aynı anda, aynı inançla, aynı yere 
   Çok yenmiş 
   Çok yenilmiş olanlara bakıyorlardı.
   
   Arife
   Alıp torunu Güneş’i koşardı fabrikaya
   Kızı “kardeşler” diye başlayınca konuşmaya
   Hem gözlerinden yaşlar akar
   Hem de gururla dolup taşardı.
   Kimi zaman
   Duramazdı da Arif kızını görmeden
   Komşulardan birkaç kişi tutup elinden
   Fabrikaya taşırdı.
   Bu günlerin birinde 
   Mehveş yine konuşurken işçilerin önünde,
   İshak
   Üç beş metre ötesinde
   Zühre ve Senem’in 
   Yani kızlarının arasındaydı.
   Kavgalarını kavgası bilmiş
   Kızlarını desteğe gelmişti.
   Yirmi yıldır hasretiyle yandığı
   Ve artık göremeden öleceğini sandığı
   Kızı Mehveş’in tam karşısında durmuştu.
   Keşke görmeden
   Keşke yaşadığını bilmeden ölseydi.
   “Kardeşler” dedi Mehveş
   “Sekizinci ayındayız grevimizin.
   Hacı Abdül Hakyemez
   Zor, zorbalık demedi
   Her yolu denedi.
   Fakat ne yaptıysa sökmedi, sökmeyecek de.
   Biz hakkımız için
   Biz çocuklarımızın geleceği için
   Biz sınıfımız için direndik, direniyoruz
   Haklıyız ve kararlıyız sonuna kadar da direneceğiz
   Hodri meydan! 
   Patronlar mı yaman, işçiler mi yaman göreceğiz.”
   İshak, öyle çivilenip kalmıştı 
   Öyle hiç hareketsiz, öyle taş gibi durmuştu.
   Gözleri dolup dolup taşıyordu.
   Kaskatı kesilmiş gibi sanki
   Kızına,
   Mehveş’e bakıyordu.
   Mehveş değildi ki karşısındaki
   Zarife’ydi sanki.
   Boyu posu
   Kaşı gözü, bakışları 
   Simsiyah saçları Zarife’ydi.
   Yüzlerce işçinin arasından
   Yumruklarını sıkıp 
   Ve karşısındakinin ta gözlerinin içine bakıp konuşan
   Yirmi beşindeki,
   Yani Zarife’nin ve kendinin
   İllaki oğlan diye bekledikleri
   Kucaklarına hiç almadıkları
   Saçlarına hiç dokunmadıkları
   Kokusunu hiç duymadıkları
   Yüzünü beşinden sonra hiç görmedikleri
   Nerededir nasıldır hiç bilmedikleri
   Fakat her gün her saat 
   Hasretiyle için için yandıkları
   Altıncı kızları Mehveş’ti.
   Kaç kere ölür ölür de dirilirdi insan?
   Kaç kez kül olur da
   Yanar yanardı tekrar?
   Kaç kere ağlar, ağlar, ağlar
   Yağmur gibi yağar
   Dolup taşardı dereler, nehirler gibi
   Denizler gibi dalgalanır
   Vururdu başını kayalara?
   Kaç kez sökülürdü yüreği yerinden?
   Kaç kez saçını başını yolardı?
   Kaç kez deli divaneye dönerdi?
   Ve tam da
   Acıyla, ateşle yanıp pişmişken
   Kaskatı kesilmişken yüreği
   Çatır çatır çatlıyordu şimdi orta yerinden.
   Şimdi
   Kayaların arasından
   Süzüle kıvrıla
   Yırta yırtıla yüreğinden
   Bir feryat yükseliyordu ta en derinden.
   Sanki gözyaşların da boğulacak,
   İçinden kopan feryatla tüm bedeni dağılacaktı.
   Dönüp yüzlerini, baktılar kızlar babalarına.
   Ve İshak
   Öyle kaskatı
   Öyle hareketsiz, öyle taş gibi
   Mehveş’e bakıyor
   Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu.
   Mehveş de, bu ak saçlı, aksakallı adama…
   Sonra kızlar da 
   Babalarının baktığı yere, Mehveş’e baktılar.
   Ola ki
   Anlamıştı Mehveş, kim olduğunu karşısındaki adamın
   Karşısındaki de
   Kim olduğunu bu yiğit kadının…
   Bu yiğit Mehveş’ti!
   Zarife ve İshak’ın hiç bilemeyeceği
   Hiç düşünemeyeceği
   Hiç hayal edemeyeceği kadar yiğitti hem de.
   Gökte ararken tam karşısındaydı işte.
   Bir oğul dilemişlerdi hep
   Bir yiğit oğul dilemişlerdi
   Sadece oğullar yiğit olur bilmişlerdi.
   Sadece oğullar yiğit olmuyormuş demek
   Fakat
   Ne kadar geç olmuştu bunu bilmek.
   Yanmak
   Yanmak
   Ve kül olmak gerekmişti.
   Arife
   Ve iki yanında iki adamla Arif,
   Kucaklaştılar gelip kızlarıyla.
   “Babam” dedi Mehveş 
   “Nasılsın babam?” dedi Arif’e
   “İyiyim yiğit kızım” dedi Arif, “iyiyim canım kızım”
   Ne Arife ne Arif
   Görmediler tam karşılarındaki İshak’ı.
   Demek Arif, babasıydı kızının…
   Canıydı demek.
   Bitmek demekti bu
   Kahrolup ölmek demekti
   Kahrolup öldü İshak orada
   Kahrolup girdi ruhu toprağa.
   Zühre ve Senem sordular “Ne oldu baba” diye
   “Bir şey yok kızım” dedi İshak
   “Bir şey yok.
   “Şu konuşan yiğidi annenize çok benzettim sadece”
   Dedi ağlayarak, 
   Ve artık
   Mehveş diye bir kızlarının olmadığını anlayarak…
   Dönüp arkasını gitti..
   Ve bundan sonrası
   Her anı
   Her dakikası ölene dek kıyametti.
   
   

10

   Dokuzuncu ayında grev bitmişti.
   Atılanlar işe geri girmiş
   Hacı Abdül Hakyemez el mecbur
   Sendikayı ve haklarını kabul etmişti işçilerin.
   Bu zafer
   Bütün işçilerin
   Ve tarihin imbiğinden süzülen
   Çok yenmiş
   Çok yenilmiş olanların zaferiydi.
   Bu devran böyle döndükçe
   Birleşip örgütlendikçe işçiler
   Er ya da geç
   “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”ti
   Bütün tarih bunu böyle bilecekti.
   
   Ve grevden sonra hemen
   Arife kızlarını ve torunlarını da alıp 
   Varmak için Hamide anasına 
   Düştüler yollara.
   Yirmi yıl sonra aradan,
   Bir akşamüstü güneş
   Batarken mor tepelerin ardından
   Serin serin eserken rüzgâr
   Yavru serçeler analarına sarılırken
   Ebe Hamide
   Bastonuna yaslanıp
   Ermişlerin yamaçlarına bakarken,
   Bir araba
   Beyaz bir araba
   Tozu dumana 
   Yeri göğü birbirine katarak
   Sanki dalgaların arasından kulaç atarak
   Kanatlanıp uçarak
   Ermişlerden Kötencelere doğru geliyordu.
   Ayağa kalktı Ebe Hamide.
   Batmak istemiyordu güneş
   Asılı kaldı tepelerin üstünde
   Rüzgâr durdu
   Yavru serçeler
   Gelip kondular damın üstüne, yanlarına anaları…
   Ay, Ermişlerin üstünden
   Yıldızlar ta uzaklardan baktılar.
   İdare lambası
   Çayır çimen
   Peygamber çiçekleri 
   Güneylerin yamaçları
   Yaprakları ve dallarıyla söğütler
   Toprak damlar
   Taş duvarlar
   Şahit olmak istiyorlardı bu kavuşmaya.
   Ebe Hamide
   Kalktı oturduğu taşın üstünden
   Baktı uzaklara
   Ruhu dinlenmiş, yeğnilmişti.
   O beyaz araba köyün içine girince
   Önce
   Muhtarın karısı Güllüce gördü.
   İndiler arabadan
   Ortada Arife, sağında solunda kızları
   Ve en kenarda torunları Mehveş ve Güneş…
   Tanıdı Güllüce Arife’yi
   Ve öyle bir haykırdı ki,
   Sanki duyurmak ister gibi dağa taşa
   Hem de o yaşında
   Hem de bütün avazı yazılarda yankılanarak
   Öyle bir haykırdı ki;
   “Hamideee…
   Hamide kızların geldi Hamidee,
   Müjdeler olsun,
   Şükürler olsun bu günleri gösterene!”
   Onunla birlikte haykırdı Karamuk çalıları
   Kuşburnu çalıları
   Hep birlikte haykırdı dağ taş.
   Haykırdı Darboğaz deresi
   Güneylerdeki çobanlar haykırdı
   Haykırdı çınar ağacı
   Eriklerin dalları haykırdı
   Oturdu Ebe Hamide
   Taşın üstüne tekrar yavaş yavaş.
   Yeğnilmişti
   Dinmişti gözündeki yaş.
   Arkasından dolandı biri sessizce
   Bir el, incitmeden,
   Kapattı gözlerini hafifçe.
   Sordu; “bil bakalım ben kimim?” diye ağlayarak.
   Bir koku duydu Ebe Hamide.
   Taa yirmi beş yıl önce
   Bir ucundan diğer ucuna sekerek
   Toprak damlı taş evlerin arasından geçerek
   Gözyaşlarını dudaklarına dökerek
   Kucağında taşıdığı yavrucağın
   Mehveş’in kokusuydu bu.
   Unutur muydu hiç?
   İçine sinmişti
   Yüreğine
   Aşına, ekmeğine sinmişti.
   Adını koymuştu
   Koklayıp öpmüştü
   Kimi zaman sarılıp yatmış
   Kimi zaman gülmüş
   Kimi zaman ağlamıştı yanı başında.
   Ayı solmuş
   Mehveş’i doğmuştu.
   Yıllar sonra tekrar
   Yıllar sonra tekrar çıkıp gelmişti.
   Tuttu gözlerindeki eli
   Sanki hiç gitmemiş gibi
   Sanki hiç bırakmamış gibi tuttu
   Çekti içine kokusunu. 
   Yaşlar birikti yeniden gözlerine.
   Sanki hiç ölmemiş gibi kızları
   Kara toprağa girmemiş gibi
   Bütün Mehveşleri
   Bütün Güneşleri yanındaydı.
   “Mehveş’im! Ay yüzlüm, kömür gözlüm, kuzuum” diyerek
   Sarıldı bütün gücüyle kızına.
   Ve hem de öyle bir sarıldı ki;
   “Gitme, bir daha gitme” der gibi sarıldı.
   Çatır çatır çatlayan toprak kavuşmuştu yağmuruna.
   Dereler gölüne
   Türküler diline
   Yolcular yoluna 
   Sevgililer birbirine kavuşmuştu.
   Karanlıklar yıldızına
   Geceler gündüzüne
   Ateşler közüne kavuşmuştu.
   “Ebeem” dedi Mehveş
   “Canım ebem, benim ebem
   Garip ebem, yalnız ebem.”
   Sanki bıraksa tekrar gider
   Ve gider de dönmez diye
   Öyle bir sarılıp ağladı ki Ebe Hamide…
   Ağladı
   Ağladı 
   Ağladılar.
   Tek tek sanki bir beden gibi kucaklaştılar.
   “Güneş’im, günüm, ışığım
   Allım, tellim, kuzuum” diye ağladı Güneş’ine
   “Ebeem” dedi Güneş de
   “Canım ebem, gülüm ebem” dedi.
   Sonra 
   Mehveş’in ve Güneş’in kızlarına sarıldı
   Öptü öptü kokladı
   Onların da Güneş ve Mehveş olduğunu öğrendiğinde
   Sarılıp sarılıp ağladı yeniden
   “Yavrularım, kuzularım” diye.
   Sonra dönüp kızına, Arife’sine
   Öyle bir sarıldı ki,
   Sarılmak ne ki
   Yüreğini yüreğine katmaktı,
   Gözyaşlarını birbirine akıtmaktı bu.
   Yürekleri yüreklerine
   Gözyaşları birbirine aktı.
   Ebe Hamide Arife,
   Arife Ebe Hamide’ydi…
   Sanki iki beden bir bedendeydi. 
   O gün köye düğün bayram geldi.
   Ve birkaç saat sonra
   Ebe Hamide kızlarını da alıp yanına
   Arkalarında Kara Yusuf
   Biraz da 
   Mezarda 
   İlk kızları Mehveş ve Güneş için ağladılar.
   Ay ağladı
   Güneş ağladı
   Yıldızlar ağladı
   İdare lambası, gaz lambası
   Yazılar
   Güneylerin tepeleri ağladı.
   Şahan kayası
   Ermişlerin yamaçları
   Bayırın Başları
   Yemlikler ağladı.
   Yayla çiçekleri
   Peygamber çiçekleri
   Yavru ve ana serçeler
   Esen yel ağladı.
   Çınar ağacı
   Erik dalları
   Madımaklar
   Köyün çeşmesi
   Darboğaz deresi
   Torak damlı taş evler ağladı.
   Ağladılar, ağladılar, ağladılar…
   Ve sonra verip hepsi el ele,
   Ve sonra hepsi aynı ufka dönerek yüzlerini
   Kızıl ufuklardaki
   Güzel günlere doğru adımladılar.