Navigation

NATO Liderler Toplantısının Ardından

Emperyalist paylaşım savaşı, kapitalizmin tarihsel krizinin belirlediği koşullar altında daha da genişlemekte ve derinleşmektedir. Son NATO toplantısında ortaya çıkan tablo da bu durumun sonucudur. Savaşın derinleşmesinin sonucunda da diplomasi alanındaki gerilimler kaçınılmaz olarak yükselmektedir. Bu yüzden NATO liderler toplantısı sırasında gözle görülür biçimde hissedilen gerilim geçici değildir ve savaş sahalarını daha da kızıştıracaktır.

Üçüncü Dünya Savaşının ateşi giderek alevlenirken, emperyalist güçlerin birbirleri ile mücadeleleri temelinde şekillenen uluslararası siyasette de önemli gelişmeler olgunlaşıyor. Nüfuz alanlarının yeniden paylaşımına yönelik hamleler emperyalistler tarafından adım adım hayata geçiriliyor ve bu güçler birbirleri karşısındaki pozisyonlarını da her safhada yeniden düzenliyorlar. Çelişkilerin yoğunlaşmasının emperyalistlerin aralarındaki çatlakları büyüttüğü bu ortamda da, bir önceki dönemin statükosunu ifade eden uluslararası ittifakların ve bu ittifaklar temelinde şekillenen örgütlerin, zayıflama, çatırdama sathı mailine girdiklerine dair işaretler belirginleşiyor.

25 Mayısta Brüksel’de yapılan NATO’ya üye ülkelerin liderlerinin buluştuğu toplantı da, emperyalist güçler arasındaki anlaşmazlıkların derinleştiğinin gözler önüne serilmesine vesile oldu. Özellikle ABD ile Almanya arasındaki çatlak, Trump ve Merkel’in, gerek toplantı sırasında gerekse de akabinde sarf ettikleri sözlerle açık biçimde görüldü. Trump seçim kampanyası sırasında defalarca dile getirdiği, üye ülkelerin maddi yükümlülüklerini yerine getirmediğine dair eleştirisini toplantı sırasında doğrudan muhataplarının yüzüne söyledi. ABD Başkanı, “28 üye ülkenin ABD, İngiltere, Polonya, Yunanistan ve Estonya dışında kalan 23’ü, yapmaları gereken ödemeleri hâlâ yapmıyor. Bu durum, ABD halkına ve vergi mükelleflerine haksızlık” dedi. Ardından da, birçok üye devletin NATO’ya, önceki yıllardan büyük miktarlarda borcunun olduğu iddiasını yineledi ve “kronikleşmiş hale gelen az ödemeler ve büyüyen tehditler karşısında mevcut oranların yetersiz” olduğunu söyledi.

Trump aynı konumdaki bütün ülkeleri işaret ediyordu ama asıl hedefinin Almanya olduğu herkesin malûmuydu. Seçim kampanyası döneminde twitter’da “Almanya NATO’ya büyük miktarda para borçlu ve ABD’nin, Almanya’ya sağladığı güçlü ve çok pahalı savunma için daha fazla ödemesi gerekiyor!” demişti. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise toplantılar esnasında bu konuda, “Almanya’nın askeri harcamalarda planlamış olduğu artışın yeterli olduğunu, NATO’nun yalnızca savunma harcamalarını arttırmaya yönelik 2014 anlaşmasını onaylayacağını ama daha ileri gitmeyeceğini” söyleyerek kestirip attı.

Kısa süre önce “Kendimizi kandırmayalım. Geleneksel ortaklarımız ve Atlantik ötesi ile sürekli iyi ilişkilerimiz olacağının garantisi yok” demiş olan Merkel, NATO toplantısından birkaç gün sonra da Almanya’da, “Başkalarına tümüyle güvenebileceğimiz zamanlar bir parça geride kaldı. Son günlerde bunu deneyimledim… Biz Avrupalılar kendi kaderimizi gerçekten elimize almalıyız” sözlerini sarf etti. Bu ifadelerin anlamı açıktı. Uzun süreden beri, yeri her geldiğinde ısıtılarak gündeme getirilen “Avrupa Ordusu” konusu üzerinde artık daha ciddi biçimde durulacaktı.

Zaten Almanya’nın bu yönde girişimlerinin kayda değer olduğunun ABD de farkındaydı. ABD merkezli Foreign Policy dergisi, Almanya’nın geniş bir Avrupa ordusu kurmaya çalıştığına yönelik somut şüpheler oluştuğunu NATO toplantısından hemen önce yayınlanan sayısında ele almıştı. Almanya’nın, Hollanda’nın ardından iki yakın müttefiki Çek Cumhuriyeti ve Romanya ile geçtiğimiz Şubat ayında ordularını entegre etme kararını hatırlatan Foreign Policy dergisi, o günden beri Almanya’nın her ne kadar söz konusu askeri entegrasyon hamlesini düşük profilli gösterse de, “Avrupa Ordusu” oluşturma yolunda sessiz ancak somut adımlar atarak ilerlediğini yazdı. Almanya bu doğrultuda ilerledikçe de, başta Hırvatistan, Macaristan, Avusturya olmak üzere Danimarka, Norveç gibi ülkelerin de buna katkı vereceklerini belirtti.

Bu değerlendirmelere bakıldığında, Avrupa ordusu konusunda Avrupa Birliği’ndeki en önemli engelleyici faktör olan İngiltere’nin Brexit’le yoldan çekilmiş olmasıyla birlikte Almanya’nın daha seri adımlarla bu işe girişmesi artık kimse için sürpriz olmayacakmış gibi görünüyor. Nitekim, ABD’nin gelecekte Avrupa’nın savunmasından imtina edeceğini söyleyerek Avrupa Birliği Silahlı Kuvvetlerinin kurulmasının kaçınılmaz olduğunu belirten Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, “Avrupa ordusu dâhil ortak savunma birliğine ilişkin konuyu gündeme almalıyız. Bu, geleceğin müziği ve şimdiden çalıyor ama çoğu Avrupalı henüz duyamıyor” demektedir. Bununla birlikte, AB içindeki çelişkilerin alabildiğine güçlendiği bir ortamda, Almanya’nın istediği türden birleşik bir orduyu hayata geçirmesinin oldukça zor olduğu açıktır.

Almanya’nın böyle bir yönelime girmesini anlamlandırmak da zor değildir. İkinci emperyalist paylaşım savaşının sonunda ABD hegemonyasında kurulan kapitalist Batı ittifakı düzeninin zemininin ortadan kalkıp bozulmasıyla birlikte, Almanya, artık Washington tarafından dikte edilen askeri politikalardan kurtulmak istemektedir. Almanya ve Avrupa ordularının, ABD’den bağımsız, gerektiğinde ona karşı davranabilecekleri bir düzeye gelmesini tasarlamaktadır. Trump’ın seçilmesi ve Brexit’in kabul edilmesiyle birlikte de bu süreci hızlandırmanın gerekliliğine dair baskıyı üzerinde daha fazla hissetmektedir. Çünkü Almanya örneğin Çin, Rusya, İran ile ilişkiler konusunda ABD ile büyük ölçüde farklı çıkarlara sahiptir ama, mevcut ittifak bağları ve askeri yetersizlikleri nedeniyle bu ülkelerle ilişkilerinde bütünüyle bağımsız hareket etme imkanlarına sahip değildir.

ABD emperyalizmi ise söz konusu ülkelere karşı büyük bir emperyalist seferberliğe girişmiştir ve bunun için diğer güçleri de kendi politikaları doğrultusunda hizalandırmaya çalışmaktadır. Meselâ, NATO liderleri toplantısının hemen öncesinde, Suudi Arabistan ve İsrail ziyaretleri esnasında Trump’ın yaptığı yüksek perdeden açıklamalar, bu dönemde İran’ın hedefe konduğunu göstermektedir. Oysa Almanya, İran’ın yalıtılmasını değil zaten etkin olduğu bu pazarda daha da derin ilişkiler geliştirmeyi, İran petrol ve doğalgazının kendisine ulaşabilmesini istemektedir. Almanya aynı şekilde, ABD’nin Trump döneminde yoğunlaştırdığı Çin ile gerilimi arttırma politikalarına da karşı. Çünkü Çin de İran gibi, Almanya sanayisi için büyük ve gelişmeye açık bir pazar. Nitekim bu yüzden de Almanya, Çin’in Avrupa ile ticari bağları geliştirmek üzere Basra Körfezi ile Rusya’yı da içine alacak biçimde inşa edilmesini planladığı yeni “İpek Yolu” projesiyle yakından ilgileniyor.

İşte bunlar ve benzeri bariz çelişkiler, ABD ile Almanya’nın açık ya da gizli olarak pek çok platformda karşı karşıya gelmesine yol açmaktadır. NATO toplantısı sırasında ve sonrasında ABD ile Almanya arasında oluşan gerilimin kaynakları işte bu türden çıkar çatışmalarıdır.

NATO toplantısında alınan kararlar

NATO toplantısının sonunda, alınan kararların açıklandığı bir sonuç bildirgesi ilan edilmedi. Ancak NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg yaptığı basın açıklamasında, üzerinde uzlaşılan kimi konular hakkında bilgilendirmede bulundu. Genel sekreterin yaptığı açıklamaya göre, yukarıda sözünü ettiğimiz, üye ülkelerin gayri safi milli hâsılalarının en az yüzde 2’sine denk gelecek düzeyde “savunma” harcamalarına katkıda bulunmalarına ilişkin 2014 yılında alınan kararın uygulamaya geçirilmesi kabul edildi. Aynı zamanda yine daha önce üzerinde uzlaşılan genişleme kararının bir parçası olarak Karadağ NATO üyesi oldu.

NATO toplantısında ele alınan konuların başında ise şüphesiz “terörizmle mücadele” geliyordu. Toplantıda NATO’nun IŞİD Karşıtı Koalisyona üyeliği oylanıp kabul edildi. Bu kararın içeriğindeki somut adım, “terörle mücadele”ye ilişkin faaliyetlerin düzenlendiği eylem planının kabul edilmesi oldu. Jens Stoltenberg, Brüksel’deki liderler buluşmasının ardından düzenlediği basın toplantısında “teröre karşı mücadele”de İttifak’ın çabalarının arttırılmasına yönelik bir eylem planı üzerinde mutabık kaldıklarını söyledi.

Stoltenberg, NATO’nun IŞİD karşıtı koalisyona katılım kararı çerçevesinde erken uyarı gözlem uçaklarıyla daha fazla uçuş yapılacağını, bu sayede de daha fazla istihbarat paylaşımında bulunacaklarını ifade ederek, “NATO’nun uluslararası koalisyonun tam üyesi olmasına karar verdik. Tüm 28 ittifak üyesi hâlihazırda koalisyonun üyesi. Koalisyonda olmak, NATO’nun muharip rol alacağı anlamına gelmiyor, ancak bizim terörle küresel mücadeleye olan taahhüdümüze ilişkin güçlü bir mesaj gönderiyor. Aynı zamanda NATO’nun, eğitim ve kapasite inşası dâhil siyasi değerlendirmelerde rol almasını sağlayacak” dedi. Eylem planı, “terörle mücadele” faaliyetlerini düzenleyecek bir koordinatörün atanmasını, terörist addedilenlere ilişkin istihbarat paylaşımını, erken uyarı sisteminin kapsamının genişletilmesini ve muharip olmayan operasyonlara katkı amacıyla yerel güçlerin eğitilmesi gibi konuları da içeriyor.

Bu eylem planı esas olarak, zaten hepsi ayrı ayrı IŞİD karşıtı koalisyonun üyesi olan devletleri, Ortadoğu’da süren savaşta, NATO ittifakı üzerinden ABD politikaları ekseninde hizalamak için hazırlanmış görünüyor. Bunun yanısıra Suudi Arabistan, Mısır ve Katar, bu kararla birlikte, IŞİD’e karşı yürütülen savaşta aynı safta olma gerekçesiyle NATO ile fiili bir ittifak kurmuş oluyor. Bu ittifak, Trump’ın “NATO Rusya’dan ve NATO’nun doğusundan ve güney sınırlarından gelecek tehditlere odaklanmalıdır” diyerek ifade ettiği NATO’nun güvenlik sahasını genişletmek doğrultusundaki perspektifine de uygundur. Bu durum aynı zamanda ABD’nin üzerinde durduğu, NATO’nun yeni üyelerle genişlemesi yaklaşımının hangi ülkeler üzerine kurulduğunu da göstermektedir.

NATO’nun IŞİD karşıtı koalisyona katılma kararı, ABD’nin başta Ortadoğu olmak üzere emperyalist savaşın mevcut ve gelişebilecek cephelerinde atacağı adımları NATO kisvesi altında daha rahat atmayı hedeflediğini gösteriyor. Ancak Batılı emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkilerin de iyice keskinleştiği bir ortamda NATO’nun etkin bir rol oynaması oldukça zor görünüyor.

Emperyalist paylaşım savaşı, kapitalizmin tarihsel krizinin belirlediği koşullar altında daha da genişlemekte ve derinleşmektedir. Son NATO toplantısında ortaya çıkan tablo da bu durumun sonucudur. Savaşın derinleşmesinin sonucunda da diplomasi alanındaki gerilimler kaçınılmaz olarak yükselmektedir. Bu yüzden NATO liderler toplantısı sırasında gözle görülür biçimde hissedilen gerilim geçici değildir ve savaş sahalarını daha da kızıştıracaktır.