Navigation

Duvarın Dibinde Bir Dut, Bir Umut Ağacı

Üç tarafı denizlerle çevrili, deniz mavi, gök mavi… Dalga sesleri martı çığlıklarına karışıyor. Yeşil bir örtü sarıp sarmalıyor etrafı. Tüm güzellikleriyle adeta bir cennet mekân…  Bu renk cümbüşünün arasından heybetli bir yapı yükseliyor. 4000 yıldır orada duruyor koca kale. 4000 yıldır kalenin bentlerine köpük köpük bembeyaz dalgalar vuruyor. Bu topraklardan geçen her devlet izlerini bırakmış, yeni surlar örmüş, hamamlar yaptırmış. Kale büyüdükçe büyümüş. Mavisiyle, yeşiliyle bu cennet yer koca sur duvarlarının arkasında kalmış. Surların içinde ise acı, umutsuzluk ve çaresizlik… Yüksek surlarıyla, küflü zindanlarıyla, demir parmaklıklarıyla bir cehennem: Sinop Cezaevi…

16. yüzyılda ilk olarak kalenin bazı bölümleri zindan olarak kullanılmaya başlanmış. İsyan edenler, başkaldıranlar bu zindanlara atılmış. Daha sonra tamamen cezaevine çevrilmiş ve 1999 yılına dek aynı amaçla kullanılmış. Cezaevi sadece mimarisiyle değil, mahkûmlara dayatılan insanlık dışı uygulamalarıyla da Selçuklulardan Osmanlı’ya, onlardan da TC’ye dek egemenlerin izlerini taşıyor. En “azılı” suçluların atıldığı söyleniyor bu insan öğütücüsüne. Sabahattin Ali, Fatma Nudiye, Zekeriya Sertel, Mustafa Suphi bu “azılı suçlu”lardan sadece birkaçı!

Giren çıkamaz deniyor bu cezaevinden! Acı ve umutsuzluk sinmiş duvarlarına. Zindanlar o denli rutubetliymiş ki kibrit bile yanmazmış, öyle anlatılır. Şu anda müze olarak kullanılan ve halka açık olan cezaevinin ürkücülüğünü şimdi bile görmek mümkündür. Bu öğütücü inde birçok mahkûm cezasını tamamlayamadan yitirmiş yaşamını. Ama tüm bu zulme, karamsarlığa inat, umudu yeşertenler de geçmiş buradan. Karanlık zindanda nemli havayı doldururken ciğerlerine, sızlarken kemikleri bıçak gibi soğuktan, güneşi düşleyenler mesela… Bu cehennemden çıkacağı günün hayaliyle, geçen her gün için duvara bir çentik atanlar mesela… Yanı başındaki masmavi denizle arasına yüksek surlar giren, denize hasretini, bir avuç gökyüzüyle giderenler mesela… Demir parmaklıklı penceresinden ufacık görünen gökyüzüne bakarak yazmış o meşhur Hapishane Şiiri’ni Sabahattin Ali:

Görmesen bile denizi

Yukarıya çevir gözü

Deniz gibidir gökyüzü

Aldırma gönül, aldırma

Ve insanın yaşama olan bağlılığının, tükenmeyen umudunun güzel sembollerinden biri de ortaya çıkmış Sinop Cezaevinin önünde, bir dut ağacı. İdam cezası verilmiş bir mahkûmun yaşama tutunmak için kendi elleriyle diktiği bir dut ağacı. Cezaevi müdürüne bir dut ağacı dikmek istediğini söylediğinde, müdür anlam verememiş ölüm cezasına çarptırılmış bir mahkûmun dut ağacı dikmek istemesine. Ama o, idam cezasından kurtulacağına ve bu cehennemden bir gün çıkacağına olan inancını anlatmış; “umudumu yitirmedim, ben gittikten sonra başka mahkûmlar bu duttan yesin ve beni hatırlasın, umudunu kaybetmesin” demiş. Dikmiş dut ağacını, sulamış, yeşertmiş hem ağacı hem içindeki umudu. İdam cezası müebbet hapse çevrilmiş, ardından da tahliye olmuş.

Artık müze olan Sinop Cezaevini ziyaret edenler, paslı zincirler, parmaklıklar, acı hikâyeler, 4000 yıllık kale duvarlarının taşlarını delip göğe fışkıran bitkiler ve onca boğucu duygunun ardından “umudu” hatırlatan koca bir dut ağacı görürler. “Umut ağacı”, dış bahçe denen yerde heybetli bir şekilde yükseliyor, yılların tanıklığıyla gelenleri karşılıyor, ziyaretçilerine umut aşılıyor.

Bugün yaşadığımız dünya birçoğumuza bir zindanı anımsatır. Tarihsel kriz içindeki kapitalizm, yaşamın her köşesini cehenneme çevirmiş durumda. Türkiye özelinde de durum farklı değil! Totaliter rejim, her geçen gün artan baskılarıyla, korkunun egemen kılınmasına yönelik politikalarıyla insanları çıkışsızlık duygusunu zerk ediyor. Özellikle de toplumun muhalif kesimlerini umutsuzluğa, karamsarlığa sürüklemeye çalışıyor. Bu karanlık sürecin böyle sürüp gideceği düşüncesi pek çok insanda karşılık bulabiliyor. Unutmayalım ki bu karamsar, boğucu atmosferi yırtacak olan bizlerin, yani tarihsel iyimserliğini koruyabilmiş insanların mücadelesidir. Yeter ki kendi yüreğimizden başlayarak dost yüreklere birer dut ağacı dikelim. Eh hemen büyüyüp yeşermez, meyve vermez elbet ama biz sabırla sulayalım fidanımızı. Emek emek büyütelim mücadelemizi. Bir gün mutlaka fidan yeşerir, ağaç olur, dallarından bal gibi dutlar sarkar. İnsanlık nice karanlık dönemlerden geçmiş ve hiçbir dönem ebedi olmamıştır, unutmayalım. Bu sefer de öyle olacaktır, inanalım. Yeter ki çabamız 4000 yıllık taşları parçalayıp güneşe uzanan bitkilerinki gibi inatçı olsun! Bir de kararmasın sol mememizin altındaki cevahir!