Çocukların Hayallerini Çalıyorlar



Öğrenci yurtlarındaki yangın vakalarının ardı arkası gelmiyor bir türlü. Birkaç gün önce yine bir kız öğrenci yurdunda yangın çıktığı yazıyordu gazetede. Aladağ’daki yangın haberlerini izlerken içimde bir burukluk olmuştu. Komşu köydeki okula birlikte gittiğim çocukluk arkadaşlarım gelmişti aklıma. Bizim köyde de okul yoktu, biz de başka bir köyün okuluna gidiyorduk. Kar, tipi, boran canımızı alırdı, biz gene de okula giderdik. Sırtımızdaki kitaplar buz tutardı.

Köyde bizden büyük olan çocukları devlet toplayıp yatılıya vermişti. Köyde yalnızca 8 çocuk kalmıştık. İlk başta üzülmüştük, niye bizi de götürmediler diye ağlamıştık hatta. Hiç unutmam, ablamın ve abimin peşlerinden koşmuştum beni de götürün diye.  Bir süre görmedim ablamla abimi, akşamüstüydü, “naxir” (büyükbaş hayvan sürüsü) gelmişti. Hayvanları çobandan teslim almıştık. Ben babamlara yardım ediyordum, birden anam seslendi “gel, ablan ve abin gelmiş!”. Onların geldiğini duyunca koşarak yanlarına gittim fakat çok perişan durumları vardı, yorulmuşlardı. Anam onları yıkayıp yatırdı. Ben okuldan gelen mahalledeki çocukların yanına gittim. Toplanmışlar aralarında konuşuyorlardı, ben de onları dinlemeye başladım. Söyledikleri insanın kanını donduracak cinstendi. Çocuklar kaldıkları yurttan şikâyetçilerdi. Yurt çok kalabalıkmış. Yemek yetmiyormuş, çocukları dövüyorlarmış, dilimizle alay ediyorlarmış. Eskiden köyde okul varmış, büyüklerimizin anlatmasına göre yakılmış.

Köyde kalan çocuklarla birlikte biz de başka bir köyde yatılı olmayan okula başladık, yol çok uzundu ama çocuk olduğumuzdan dolayı uzun gelmiyordu gözümüze. Havalar sıcak, güzel, her yerde papatyalar, çiçekler açmıştı. Köydeki arkadaşlarımla birlikte erkenden çıkardık, kendimizi çayıra atardık, hayal kurardık. Kimisi “ben doktor olacağım” derdi, kimisi de “ben öğretmen olacağım”, öyle geçerdi zaman. Okulumuzda öğretmenler en fazla bir ay durur giderdi. Yerine başka bir öğretmen gelirdi. Çoğu kez okula gitmiyorduk öğretmen olmadığı için. Havalar soğumaya başladı, kar boyumuzu aşıyor ama yine de okula gidip geliyorduk. Yatılıya giden çocuklardan bir farkımız yoktu. Yatılıdan abimle ablam ara iznine gelmişti. Köye gelen çocukların hepsi bitlenmişti. Abim bağırıyordu: “Ben gitmeyeceğim oraya, aç kalıyoruz. Bize ekmek vermiyorlar, bir yatakta 4 kişi kalıyoruz, yollar uzun, yollar bitmek bilmiyor, ayaklarımız soğuktan yandı!” Babam bağırdı abime: “Gideceksiniz, cahil mi kalacaksınız? Âlemin çocukları gidiyor da siz niye gitmiyorsunuz? Gideceksiniz.” Bir babanın çaresizliği bu olsa gerek, “ben okumadım, çocuklarım okusun!”. Ama ne fayda, ne elde var ne de avuçta.  Abim inatlaştı ben gitmiyorum diye, bu sefer abim gitmese ablam da gitmeyecek, babam abimi ikna etti. Hiç unutmuyorum ablamın saçları çok güzel ve uzundu, ablam başını anamın dizlerine koydu. Anam ablamın kafasını bitlerden temizledi. Abimin kafasını da babam sıfıra vurdurttu. Onları başka bir köye götürdü, arabaya bindirdi. Bizim köyden araba geçmezdi, başka köye yürünür oradan binilirdi.

15 günlük tatil bitince biz de köyün çocuklarıyla okula gitmeye başlamıştık. Ben birinci sınıfa başladığımda biraz Türkçe biliyordum, o da anam Türk olduğu için. Arkadaşlarım Türkçeyi yeni yeni televizyondan öğreniyorlardı. Sınıf öğretmenimiz Türkçe konuşmaya çalıştığımızda bize gülerdi. Ona çok sinir olurdum bize güldüğü için. Müzik dersinde beni tahtaya kaldırır benden şarkı söylememi isterdi. Ben de o zamanlar öğrendiğim Ferhat Tunç ve Ahmet Kaya şarkılarını söylerdim. Biraz söylerdim sonra öğretmen ya kızardı ya da tokat atardı. Öğretmenin bu yaptığını hiç anlamazdım, bu adamın derdi nedir diye sorardım kendi kendime. Çok sonra anladım öğretmenin bu şarkılara neden kızdığını, çünkü öğretmenin düşüncesine göre yanlıştı. Ben de yediğim tokatla kaldım.

Öğretmen bize Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikâyesini ezberlememiz için kitap vermişti. Verirken de hele bir ezberlemeden gelin ben soracağım size dedi. Sınıfta az da olsa ezberleyen olmuştu. Ben de gıcıklığına ezberlemeden geldim okula, bir an çocuk aklıyla şöyle düşündüm, ezberlesem de ezberlemesem de tokat yiyecektim. Yıllar geçti o kitabı hâlâ ezberlemiş değilim. Belki de dersiniz “canım bir kitabı ezberlemekte ne var”, sorun ezberlemek değil sorun hocanın bize hor davranmasıydı. Hepimizin hayalleri vardı, okuyalım doktor, öğretmen olalım istiyorduk. Bazen sırtımıza çanta almazdık, kitaplarımızı elimizde taşırdık. Elde kitap taşımak çok hoşumuza gidiyordu. Ama her şeyi kursağımızda bıraktılar.

Havalar çok soğuktu, ablam ve abim yine gelmişlerdi, kara lastiğin içinde soğuktan ayakları yanmıştı. Abim yine gitmek istemedi, yine babam abimi döverek göndermeye çalıştı, ama olmadı okulu bıraktılar.  Abim köyde çobanlık yapmaya başladı, ablam da ev kızı oldu. Küçükken hayal kuran çocukların hayallerini aldılar. Kızların kimisini babası yaşındaki adamlara verdiler. Kimisi olmayan hayallerinin peşinde giderken başka yerlere savruldu. Kimisi “keşke Kürt olmasaydım, o zaman bunlar olmaz, köyümüzde okul olurdu. Biz de böyle olmazdık” diye düşündü. Kimisi de çaresizce anasını babasını suçladı. Ben üçüncü sınıfa kadar yarım yamalak okuyabildim. Ama okuma yazma öğrenemeden İstanbul’a göç etmek zorunda kaldık. İstanbul’da da okula devam edemedim, fabrikada işe başladım. Çok sonradan kendim öğrendim okuma yazmayı. Sınıftaki arkadaşlarımın bazıları çat pat okuma öğrendi. Yurdun zorluğuna katlanan arkadaşlarımın bazıları okumaya devam etti.

Aslında düşündüğümde bu acımasız düzen bizlerden bir sürü şey çalmış. Çocukluğumuzu bizlerden çaldılar efendiler. Daha geçenlerde Aladağ’daki katliam bunun bir kanıtıdır. O körpecik bedenler yanarak can verdi. Çaresiz, elinde avucunda olmayan emekçilerin çocukları katledildi. Yıllardır devlet bizleri bir koyun olarak gördü ama şimdi bıçak kemikte. Daha doğmamış bebeklerin kaderini, dilini, kültürünü belirleyen bir devletten hiçbir zaman hayır gelmeyeceğini öğrendik. İnsanca, şerefli bir şekilde yaşamak bizlerin ellerinde, yeter ki örgütlenelim, ellerimizi birleştirelim, güçlü olalım.


Etiketler