Navigation

1929 Krizinde Amerikan İşçi Sınıfı: “Mücadele Et, Açlıktan Ölme”

2.Bölüm

Militan işsizler fabrikalara dönüyor: 1934 baharı

1933’te doruk noktasına ulaşan işsizlik, 1934’ten itibaren yavaş yavaş düşüşe geçiyordu. Fabrikaların yeniden işçi almaya başladıkları bu dönemde, işsizler hareketi içinde deneyim kazanan unsurlar da işbaşı yapmaya başladılar. Eskilere yenilerin de katılımıyla genişleyen bir militan işçi kuşağı ortaya çıkmıştı ve bunlar edindikleri deneyimi bu kez bu alanda kullanarak büyük mücadelelere imza atacaklardı.

Çalışmaya başlayan işçiler iş bulduklarına sevinirken, karşılaştıkları ağır çalışma koşulları ve düşük ücretler bu sevinci kısa sürede kursaklarında bırakıyordu. Bu durum, Roosevelt’in sendikal örgütlenme hakkının “güvence altında” olduğunu ilan eden yasal düzenlemeleriyle birlikte, sendikalaşmaya ve sendikal mücadeleye büyük bir itilim verdi. Koşulların en kötü durumda olduğu tekstil ve maden işkolları bu alanda başı çektiler.

1933 yazında Birleşik Maden İşçileri sendikası üye sayısını iki ay içerisinde 60 binden 300 bine çıkardı. Bir yıl sonra bu sayı yaklaşık 530 bine yükselecekti.

Aynı dönemde Uluslararası Kadın Konfeksiyon İşçileri Sendikasının üye sayısı dörde katlanarak 200 bine ulaşacaktı.

Petrol, Gaz ve Rafineri İşçileri Sendikası, 275 bin işçinin çalıştığı bu sektörde 1933’te sadece 300 üyeye sahipken, örgütlediği yeni işçilerle 1934 baharında 125 yeni şube açacaktı.[1]

İşçiler pek çok sektörde akın akın sendikalaşıyorlardı. Otomobil sektörü de bunlardan biriydi. Bu sektörde 200 yerel sendikada 100 bin işçi örgütlenmişti.

Keza 70 bin lastik işçisi, 300 bin tekstil işçisi, 50 bin çelik işçisi de yeni örgütlenen işçiler arasında yer alıyorlardı.

Elbette sendikal örgütlenme hakkının yasal olarak “güvence altına alınması”, örgütlenmenin önündeki engellerin fiiliyatta da ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. İşçiler bunu yaşayarak gördüler. Üstelik engeller sadece patronlar cephesinden değil, sınıf içindeki hainlerden de geliyordu. Daha ziyade yüksek vasıflı beyaz işçileri loncavari tarzda örgütleyen Amerikan İşçi Federasyonuna (AFL) bağlı sendikaların tepesindeki bürokratların, krizin gadrine uğrayan işçileri mücadeleye sevk etmek gibi bir niyetleri yoktu. Bunun da ötesinde, sendikalaşmak üzere harekete geçen işçilerin militan ruhunu öldürmek için de ellerinden geleni yapıyorlardı. Buna rağmen 1934’ten itibaren işçi hareketi şaşırtıcı bir hızla yükselişe geçecekti. Nitekim o yıl Amerika 1,5 milyon işçiyi kapsayan militan bir grev dalgasıyla sarsıldı. Patronların direnci nedeniyle pek çok grev şiddetli çatışmalara sahne oldu.

Bunlardan ilki Toledo greviydi. Otomotiv endüstrisinin üslerinden biri olan Toledo, krizle birlikte işsizliğin son derece yüksek, ücretlerinse bir o kadar düşük olduğu bir kent haline gelmişti. Kentin ana fabrikası konumundaki Willys-Overland otomobil fabrikasında 1929 baharında 28 bin işçi çalışırken bu sayı 1932 baharında 3 bine düşmüştü. Otomotiv yan sanayinde de aynı durum söz konusuydu. 1934 baharında işçiler Electric Auto-Lite şirketinde ve diğer fabrikalarda sendikanın tanınması talebini yükselttiler. Bu talep patronlar tarafından reddedilince 4 bin otomotiv işçisi greve gitti. Devletin araya girip patronların görüşmeler için bir mekanizma oluşturacağı sözü verdiklerini söylemesinin ardından bu grev sona erdirildi. Ne var ki bu söz tutulmadı ve işçilerin bu kez daha küçük bir kısmı 11 Nisanda greve çıktı. Patron grev kırıcıları çalıştırarak grevi baltalama taktiğine başvurdu. Bunun üzerine Toledo’da güçlü bir yapıya sahip olan İşsiz Birlikleri (Sosyalist Partinin denetimindeki işsiz örgütleri) seferber olarak grev gözcüsü hattını güçlendirmeye giriştiler. Şirket yönetiminin mahkemeleri devreye sokup bunu engelleyecek bir karar çıkarması sınıf dayanışmasının daha da yükselmesine yol açtı. Komünist Partinin yereldeki militanları da “Kitlesel Grev Gözcülüğüyle Kararı Parçala” sloganıyla grev yerinde beklemeye başladılar. Arada tutuklanıp salıverildikten sonra tekrar fabrika önüne geldiler ve dayanışma ruhu greve katılan ve destek veren işçilerin sayısının artmasını sağlayan cesaretlendirici bir faktör oldu. 23 Mayısta fabrika önünde bekleyen kitlenin sayısı 10 bine ulaşmıştı. İçeride çalışan grev kırıcıların sayısı ise 1500 idi. Kalabalığın sürekli artması polisi harekete geçirdi ve bu saldırı sonucunda pek çok insan yaralandı. Grev kırıcılar ancak makineli silahlarla donanmış Ulusal Muhafız birliklerinin koruması altında fabrikadan çıkabildiler. Fakat ertesi gün kalabalık yeniden fabrika önünde toplandı ve Muhafızlar tuğla ve şişe yağmuruna tutuldu. Muhafızların buna ateşle yanıt vermesi üzerine iki kişi öldü, pek çok insan yaralandı. Buna rağmen kalabalığın geri çekilmemesi üzerine yönetim fabrikayı kapama kararı aldı. Mücadelenin genel greve doğru büyüyeceği sinyalleri gelince patronlar %22 zamma ve sendikanın sınırlı bir şekilde de olsa tanınmasına razı oldular.

Aynı dönemde Batı kıyılarındaki liman işçileri de harekete geçtiler. İşbirlikçi sendika liderlerine ve gemi sahiplerine karşı defalarca ayaklanan işçiler nihayetinde greve gittiler. Talepleri, ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra, işçilerin her sabah köle gibi seçildiği “sabah pazarı”nın kaldırılması idi. “İki bin mil boyunca Pasifik kıyısı hızla kapandı. Kamyon sürücüleri rıhtımlara kargo taşımayı reddederek işbirliği yaptılar ve gemilerdeki işçiler de liman işçilerinin grevine katıldılar. Polis rıhtımı açmak için gelince bütün grevciler toplu halde polise direndiler; iki işçi polis ateşiyle öldürüldü. Grevci işçilerin cenazesine herkes katıldı ve işçilere sayıları onbinleri bulan destekçi kazandırdı.” (Zinn, age)

Bunu San Francisco’da ilan edilen genel grev izledi. 130 bin işçinin greve gitmesiyle tüm kentte hayat durdu. Ordu ve polis ağır silahlı birliklerle teyakkuza geçip terör estirirken, burjuva medya bildik çığırtkanlıkla onu alkışladı. Şöyle diyordu Los Angeles Times: “San Francisco’daki durum «genel grev» denilerek tanımlanacak bir durum değil. Burada gelişen olaylar bir ayaklanma, komünist rejimi düşleyenlerin başlattıkları ve götürdükleri, devlete karşı örgütlü bir isyan biçimi. Ve buna karşı yapılacak tek bir şey var: her çeşit güçle üzerlerine gidip isyanı bastırmak.” (Zinn, age)

AFL’nin devreye girmesiyle uzlaşma sağlandı ve bu grev sona erdirildi. Ama hemen ardından Minneapolis’teki kamyon sürücüleri greve gittiler. Minneapolis’te patronlar, 1908’de, sendikalaşmayı engellemek için “Yurttaşlar Birliği” adı altında karşı-devrimci bir örgüt kurmuşlardı. 1933’te işgücünün üçte biri işsiz durumdaydı ve çalışanların ücretleri sürekli düşüyordu. Bu ortamda, sonradan Sosyalist İşçi Partisine (Amerikan SWP’si) dönüşecek olan Troçkist bir örgütün militanları, nakliye işçileri sendikası olan Teamsters’ın yerel şubelerinden birinin yönetimini ele geçirmiş ve kamyon sürücülerini örgütlemeye başlamıştı. Bir süre sonra sendika taleplerini patronlara iletti fakat ret yanıtı aldı. Bu arada zaten teyakkuz halinde olan patronlar Yurttaşlar Birliğini devreye sokarak olası bir grevi engellemek için önlemlerini almışlardı. İşçiler 15 Mayıs 1934’te greve çıktılar. Onlar da Yurttaşlar Birliğinin çetelerine karşı silahlanmak da dâhil olmak üzere kendi önlemlerini almışlardı.

Kamyoncular 15 Mayıs sabahı, kamyonların çalışmadığını göstermek için bandolarla, motosikletlerle tüm kenti dolaştılar. Grev diğer sektörlerdeki işçilerin desteğiyle tüm kentte hayatın durmasına yol açmıştı. Hayati ihtiyaçlar olan süt, buz ve kömür dışında hiçbir ürün taşınmıyordu. 21 Mayısta polis saldırıya geçti ve yaşanan çatışmada otuz polis yaralandı. Ertesi gün grevcileri savunmak için 20 bin kişilik bir kalabalık toplandı ve çatışma şiddetlendi. Fakat işçiler beklendiği gibi ezilmemişler, aksine tüm kentin denetimini ele geçirmişlerdi. Burjuvaziyi ayaklanma korkusu sarınca tarafları uzlaştırmak için vali devreye girdi. Fakat görüşmelerde uzlaşma sağlanamayınca çatışma tekrar alevlendi. Çatışmanın ikinci etabında polis 67 işçiyi yaraladı ve 2 işçiyi katletti. Ölenlerin cenazesine elli bin emekçi katılmış, Belediye binasına doğru büyük bir protesto yürüyüşü yapılmıştı. Gerginliğin iyice tırmanmasının ardından olağanüstü hal ilan edilmişti.

Bir ay sonra patronlar geri adım atarak kamyon sürücülerinin taleplerini karşılamak zorunda kaldılar. Bu kazanım, Teamsters sendikasının genel başkanı Daniel Tobin’in işçilere destek vermeyi reddetmesine ve greve önderlik edenleri “kızıllar” diyerek hedef göstermesine rağmen sağlanmıştı. Sosyalist öncülerin yol göstermesiyle örgütlenen işçiler, kararlı ve militan mücadeleleri sayesinde burjuvaziyle de işbirlikçi sendika bürokrasisiyle de başa çıkmayı başarmışlardı.

Grev heyulası tüm Amerika üzerinde dolaşmaya devam ediyordu. 1934 Eylülünde tekstil sektöründe başlayan ve o zamana kadar görülenlerin en büyüğü olan grev tam 375 bin işçiyi kapsıyordu. Alabama, Mississippi, Georgia, Carolina gibi güney eyaletlerinde başlayan bu grev öncesinde, kadın ve erkek işçiler otomobil ve kamyonlara binerek oluşturdukları “uçan birlikler”le tüm kentleri dolaşarak grevi fabrika fabrika örgütlemişlerdi. Grev tabandaki işçilerin basıncıyla militanlaşmıştı. New York Times gazetesi, “Duruma bakılırsa en ciddi tehlike, olayların işçi liderlerinin denetiminden tamamen çıkmış olması” diyordu. Patronlar tuttukları silahlı adamlarla ve Ulusal Muhafızla grevi kırmaya çalıştılar. Sendika şubesinin başkanı vuruldu, yardımcıları dövüldü. Georgia valisi olağanüstü hal ilan etti ve 2 bin grevciyi oluşturduğu toplama kampına kapattı. Polis ve silahlı grev kırıcılar Güney Carolina’da grev gözcülerinin üzerlerine ateş açıp 7 işçiyi öldürdüler. Fakat grev bütün New England bölgesine yayıldı. Massachusetts, Rhode lsland ve Connecticut’taki fabrikalarda binlerce işçi ayaklanıp, silahlı devlet güçlerine ve çetelere karşı koyarak üretimi durdurdu. Eylül ortasında grevci tekstil işçilerinin sayısı 421 bine, katledilen işçi sayısı ise 13’e çıkmıştı. Durumun daha da kötüye gideceğinden endişe eden Roosevelt yönetimi bu noktada devreye girerek bir komisyon oluşturdu ve sendikayı greve son vermeye çağırdı. Bunun üzerine sendika ile patronlar arasında uzlaşma sağlandı.

1934’te patlak veren militan grev dalgası esnasında, patronlar 16 eyalette polisi ve Ulusal Muhafızı yardıma çağırdılar ve bunlar en az 40 işçiyi katlettiler. 1934 grevlerinin militanlığı burjuvaziyi titretmişti. 1935’de bir Kongre üyesi şöyle uyarıyordu egemenleri: “Toledo’daki grevleri gördünüz. Minneapolis’i, San Francisco’yu ve güneydeki tekstil grevlerini de gördünüz … ama daha cehennemin kapılarının açılışına tanık olmadınız ve şimdi olmaya başlayan şey işte bu.”[2] 1933’te işbaşına gelen Roosevelt’in 1935’de “ikinci New Deal” olarak bilinen önlemlerle işçi sınıfına kırıntılar vererek onun daha radikal bir hareketlenmeden alıkoymaya çalışmasının ardındaki dinamik tam da bu korkuydu. Ne var ki, verilen kırıntılar işçilerin beklentilerini karşılamadığından Amerika öncekinden çok daha şiddetli bir grev fırtınasına tutulacaktı.

1936-37 grev ve işgal fırtınası

1934’teki mücadelelerin katkısıyla daha da militanlaşan işçi hareketi 1935 ve 36’da da yükselmeye devam etti ve doruk noktasına 1937 yılında ulaştı. 1935’de 2014 ve 1936’da 2172 olan grev sayısı 1937’de 4740’a yükselecekti.[3] Grevlerin büyük bir bölümünde “sendikanın tanınması” en temel talepler arasında yer alıyordu. İşçileri en çok rahatsız eden konuların başında ise ücret kesintileri geliyordu. Bu kez patlak veren grevlerin yaygın özelliği bunların fabrika işgallerine dönüşmesi olacaktı. Bunların en büyüklerinde KP’li işçiler büyük bir rol oynayacaklardı.[4]

Kıvılcımı, 1936 yılı başlarında lastik işletmelerinde başlayan huzursuzluk çaktı. Goodyear, Firestone gibi lastik fabrikalarının da bulunduğu bir sanayi kenti olan Akron da ekonomik krizin fazlasıyla vurduğu bölgelerden biriydi. Fabrikaların kapandığı ya da üretimi büyük ölçüde düşürdüğü ve bu yüzden işsizliğin uzun süre boyunca çok büyük oranlarda seyrettiği bu kentte, işe devam eden işçilerin en büyük sıkıntısı ücret kesintileriydi. Goodyear ve Firestone fabrikalarında çalışan işçiler aslında 1934 sonunda grev kararı almış, fakat patronlar mahkemeye giderek sündürdükleri bir süreçle bu grevin önünü kesmişlerdi. AFL’nin işbirlikçi tutumları yüzünden çok sayıda işçi bu federasyona bağlı Lastik İşçileri Sendikasından istifa etmişti. 1935 sonu ve 1936 başlarında bu fabrikalarda yeniden ücret kesintisine gidileceği açıklandı. 1936 Şubatında önce Firestone işçileri birkaç gün üst üste iş bıraktılar ve yönetime geri adım attırdılar. Sonra sıra Goodyear’a geldi.

Goodyear’da çok sayıda işçinin önceden hiçbir bildirimde bulunulmaksızın işten atıldığı duyulunca, gece vardiyasındaki yaklaşık 140 işçi şalterleri indirip fabrikayı işgal etti. Sendika bu işçileri işgale son vermeye ikna etti ancak bu kez 1500 işçi grev oylaması yapıp grev kararı aldı ve fabrika çevresine, soğuktan korunmak için 300 çadır kuruldu. Bunlara, sendikalaşma özgürlüğüne, asgari ücretin, işgününün ve iş haftasının yasal sınırlarının belirlenmesine dair sözler veren ama bu sözleri tutmayan siyasetçilerin isimleri verildi: “Kamp Roosevelt”, “Kamp Senatör Wagner” vb. Desteğe gelenlerle birlikte fabrika önünde bekleyenlerin sayısı on bine yükselmişti. Bu durum karşısında fabrika yönetimi toplu grev gözcülüğünü yasaklayan bir mahkeme kararı çıkarttı ve bu kararı polis gücüyle uygulamaya kalktı. Ancak polisler karşılarında sopa ve demir çubuklarla silahlanmış binlerce işçiyi gördüklerinde geri çekilmek zorunda kaldılar. Patronların emrindeki faşist çetelerin saldırıya geçeceği söylentilerinin yayılmasıyla işçiler yeniden silahlandılar. Ancak böyle bir saldırı gerçekleşmedi. Fabrika yönetiminin valiye askeri birlikleri devreye sokma çağrısında bulunması ise gerek yaklaşan seçimler gerekse genel grev tehdidi nedeniyle yanıtsız bırakıldı. İşçi sınıfı içinde geniş yankı bulan bu grev birinci ayını doldurduğunda yönetim geri adım atarak, işten çıkarılan işçilerin geri alınması, iş saatlerinin düşürülmesi ve işyeri komitelerinin tanınması da dâhil olmak üzere işçilerin taleplerini kabul etti. 

O yılın Aralık ayında sıra bu kez, lastik işçilerinin başarılı mücadelesinden de cesaret alan otomobil işçilerine gelmişti. Sektörün devi olan General Motors’un Michigan Flint’teki fabrikasında iki işçinin işten atılmasıyla başlayan grev, aynı zamanda en uzun işgal eylemine de sahne olmuştu. 

General Motors sendika düşmanlığıyla ünlü bir tekeldi. Sendikalaşma yönündeki girişimler arttıkça patronların işçiler arasına ajan sızdırarak ve korku salarak bunun önüne geçme çabaları da hız kazanıyordu. GM’nin bu işe yüz binlerce dolar harcadığı söyleniyordu. Ne var ki işçilerin buna karşı tepkisi de artıyordu. GM’nin Atlanta, Kansas ve Cleveland fabrikalarında bazı sendikalı işçilerin işten atılması Kasım ve Aralık aylarında çeşitli düzeylerdeki iş bırakmalarla protesto edildi. 28 Aralıkta Cleveland’daki fabrikada bir grup işçi işgal eylemi başlattı ve 7 bin işçi üretimi durdurdu. Bundan iki gün sonra bu kez Flint’teki fabrikada 50 işçinin işgal eylemi eşliğinde bir grev patlak verdi. Sebep, üç sendika üyesinin sendikadan istifa etme zorlamasına karşı koydukları için başka bir bölüme geçmeye zorlanmalarıydı. Grev hızla diğer kentlerdeki GM fabrikalarına yayıldı. Detroit’teki Cadillac fabrikaları, Indiana’daki lamba fabrikası ve diğerleri; 1 Ocakta 112 bin GM işçisi grevdeydi.

Aynı zamanda GM’nin merkezi olan Flint, grevin de merkez üssüydü. Uzun bir süredir sıkı bir örgütlenme çalışması yürüten komünist işçiler greve hazırlık sürecinde de sonrasında da büyük bir rol oynamışlardı. Komünist Parti ve Sosyalist Parti başta olmak üzere çeşitli sol partiler, grevin başarıya ulaşması için GM işçilerine her türlü desteği veriyorlardı.

Kırk gün süren bu grevde işçiler çeşitli komiteler oluşturdular. “Grev komiteleri eğlence, bilgilendirme, eğitim-öğretim, posta servisi ve sağlık hizmetlerini örgütlemişti. Hatta sıraları geldiğinde kaytararak çamaşırları yıkamayanlar, çöp dökmeyenler, yasak yerlerde sigara içenler veya içeriye içki sokanları cezalandırmak için mahkemeler bile kurulmuştu. Bu «cezalar» fazladan görevlendirmeler biçiminde oluyor, en büyük ceza ise işletmeden atılmaya kadar gidiyordu. Yolun karşısındaki bir restoran sahibi iki bin kişilik grevci nüfus için üç öğün yemek çıkarıyordu. Parlamento düzeninde işleyen eğitim sınıflarında dinleyici önünde konuşma, emek ve grev tarihi konusunda dersler veriliyordu. Michigan Üniversitesi mezuniyet sonrası öğrencileri grevcilere gazetecilik ve yaratıcı yazı dersleri veriyorlardı.” (Zinn, age)

İçeride işgal devam ederken fabrikanın dışında işçi aileleri ve desteğe gelen binlerce işçi bekleyişteydi. Bunlar ellerine ne geçtiyse grevi savunmak için kullanıyorlardı. İlerleyen günlerde şirket güvenlikçilerinin içerideki işçilere yiyecek ulaştırılmasını engellemeye çalışmalarının ardından devreye bir de polisin girmesi Flint fabrikasında çatışmayı tetikledi. Polisin tazyikli su ve tüfeklerine işçiler fabrikanın yangın hortumlarıyla, demirlerle, şişelerle yanıt verdiler. Bu çatışmada çok sayıda işçi ve polis yaralandı. Bunun üzerine valinin devreye girerek şirketle sendikayı uzlaştırmaya çalışması da işe yaramadı. Şirket, grev nedeniyle günde 2 milyon dolar kaybettiği halde, işgalci işçiler fabrikalardan çıkmadan sendikayla görüşmeye razı gelmiyordu. 27 Ocakta içerideki işçilerin tahliyesi için mahkemeden bir karar çıkarıldı. 3 Şubatta Ulusal Muhafızın bu kararı hayata geçirmek üzere ağır silahlarla harekete geçmesi, işçi sınıfının destansı mücadele ve dayanışma örneklerinden birinin daha yaşanmasını tetikledi. Flint yolları, çevre kentlerden yardıma gelen binlerce işçinin kamyon ve otomobilleriyle doldu: Akron’dan lastik işçileri, Toledo ve diğer kentlerden otomobil işçileri, Detroit’ten gelen yüzlerce işçi… İşçiler, GM işçilerini yalnız bırakmayacaklarını belirten pankartlar taşıyorlardı. 10 bine yakın işçiden oluşan bir alay, fabrikanın etrafını kuşattı. Kadın emekçilerin oluşturduğu “Acil Durum Tugayları”[5], kızıl bereleri ve sopalarıyla en öne konuşlanmıştı. Durum fazlasıyla kritik hale gelince hükümet müdahale ederek GM’nin sendikayla masaya oturmasını sağladı ve grevler yüzünden üretimin durduğu 17 fabrikada altı aylık sözleşme imzalandı. İşçiler, “sendika mı, asla” diyen GM yönetimine haddini bildirmişlerdi.

Birkaç hafta sonra benzer bir süreç bu kez Chrysler fabrikalarında yaşandı. 60 bin işçinin katıldığı bu grevlere de fabrika işgalleri eşlik etti. Bir ay devam eden grevlerde fabrikalar dışarıdaki on binlerce işçi tarafından polise karşı savunuldu. Nisan başında Chrysler yönetimi UAW (Birleşik Otomobil İşçileri) sendikası ile sözleşme imzaladı. 1936-37 döneminde UAW’nin üye sayısı 350 bine ulaşacaktı. Burada bir parantez açalım ve UAW’nin de bağlı olduğu CIO (Sınai Örgütlenme Kongresi) adlı sendikal federasyondan söz edelim kısaca. Zira bu sendikal yapının ebeliğini de, 1933’ten itibaren yükselen mücadele ve grev dalgası yapmıştı.

AFL’nin yüksek vasıflı ve beyaz işçileri örgütlemeye odaklı gerici ve işbirlikçi sendikal anlayışına karşı çıkan Birleşik Maden İşçileri Sendikası başkanı John L. Lewis’in başını çektiği bir sendikal hareket olarak bizzat AFL içinde doğan CIO, 1935’te Sınai Örgütlenme Komitesi adıyla kurulmuştu. Çoğu 1934’teki grev dalgasında aktif olarak rol alan komünist işçi önderlerinin öncülüğünde bir örgütlenme atılımı başlatan bu komite, bir yıl sonra AFL’den ihraç edilmişti. Bu yapı, maden, lastik, çelik ve otomobil sektörü başta olmak üzere çeşitli sanayi sektörlerinde örgütlediği işçilerle 1937’de Sınai Örgütlenme Kongresi (CIO) adıyla bir sendikal federasyona dönüştü. CIO siyah işçileri örgütlemesiyle de AFL’den bariz bir şekilde ayrılıyordu. Bu örgütlenmede KP’li militanlar büyük bir rol oynamışlardı.[6] 1930’ların sonuna gelindiğinde CIO, 3 milyon sanayi işçisinin örgütlendiği bir sendika haline gelmişti. 1936-37 grevleri sürecinde, işbirlikçi AFL dışında bir alternatif arayışında olan işçilerin büyük çoğunluğu CIO’ya yönelmişlerdi. Bununla birlikte söz konusu grevleri örgütleyen, Lewis de dâhil olmak üzere CIO bürokratları değil bizzat tabandaki mücadeleci, komünist işçilerdi.

1936’ya geri dönecek olursak, o yıl, çelik işçilerinin de harekete geçtiği bir yıl olmuştu. CIO’nun Çelik İşçileri Örgütlenme Komitesi (SWOC) aracılığıyla başlattığı örgütlenme kampanyası sonucunda birkaç ay içinde 85 bine yakın işçi örgütlenmişti. Amerikan Çelik Şirketi, sadece şirket sendikalarına üye olan işçilere %10 zam vereceğini açıklayarak işçilerin SWOC’da örgütlenmesini baltalamaya çalışmıştı. Buna rağmen, sarı şirket sendikalarındaki işçilerin oradan istifa edip SWOC’a katılmalarının önüne geçememişti. 1937 Martında SWOC’da örgütlenen çelik işçilerinin sayısı 100 bine, sendikanın yerel şube sayısı ise 150’ye ulaşmıştı. Aynı dönemde General Motors işçilerinin militan grevine tanık olan çelik şirketi yönetimi, grevler bu sektöre de yayılmadan sendikayla masaya oturdu ve sözleşme imzaladı. Ardından sektördeki diğer fabrikaların işçileri de hızlı bir şekilde sendikalaştılar. Öyle ki, Mayıs ayına gelindiğinde SWOC’un üye sayısı 300 bine, sözleşme imzaladığı işyerlerinin sayısı ise 100’ün üzerine çıktı. Sendikaya karşı düşmanca bir tutum takınan birkaç işyerinde ise çatışmalı grevler yaşandı ve bu süreçte 16 çelik işçisi katledildi.

1936 ve 37 yılları Amerikan işçi sınıfının işgalli grev yılları olarak tarihe geçti. Bu süreçte yaklaşık 2 milyon işçi greve gitmişti. 1936’da 48 fabrika işgali yaşanırken, 1937’de bu sayı 500’e, işgallere katılan işçi sayısı ise 400 bine çıkmıştı. İşgallerin çoğu kazanımla sonuçlanmıştı. Bu eylem tarzının başarısı diğer sektörlerdeki işçiler tarafından da görülünce, işgaller diğer işkollarına da yayıldı: Otel işçileri, hastane işçileri, mezar kazıcılar, çöpçüler, tekstil işçileri, elektrik işçileri, hatta mahkûmlar ve Ulusal Muhafız Şirketinde çalışıp birkaç ay önce GM grevini bastırmaya giden ama ücretlerini alamayanlar… Adeta bir işgal salgını yaşanıyordu.

Grev sırasında fabrikaların işgal edilmesi, patronların grev kırıcıları çalıştırmasını da olanaksız hale getirdiğinden son derece etkili bir eylem biçimiydi. İşçiler bu süreçte birbirlerini çok daha iyi tanıyor, aralarındaki güven ve dostluk ilişkisi perçinleniyordu. Bu deneyimlerden geçen işçiler güçlerinin farkına varıyor, özgüvenleri artıyor ve daha militan hale geliyorlardı. Burjuvazi açısındansa işgaller, işçilerin sendikaların denetiminden çıkmasına zemin hazırladığı için olağan grevlerden çok daha tehlikeli görülüyordu. Nitekim işgallerin büyük bir bölümünde işçiler sendikanın inisiyatifiyle değil kendi inisiyatifleriyle bu kararı almışlardı. Gücünün farkına varan işçiyi aldatmak da, rızası dışında bir şeye ikna etmek de zordu. Bu yüzden sendika bürokratları da işgallerden ve grevlerden haz etmiyor, mücadelenin başını genelde sosyalist işçiler çekiyordu.

***

İşgal ve grev fırtınası burjuvaziye devrim hayaletleri gördürmeye yetmişti. 1937 sonunda yaşanan bir çelik grevinin başarısızlıkla sonuçlanması, aynı zamanda egemenlerin bu gidişata ne pahasına olursa olsun son verme kararlılığının da göstergelerinden biriydi aslında. Bu amaçla 1938’den itibaren özellikle CIO’ya yönelik baskılar arttı ve sendikalar içindeki komünistlere yönelik temizlik harekâtı başlatıldı. Burjuva basında CIO “şiddet kaynağı”, “komünist”, “sorumsuz” bir yapı olarak nitelendirilip hedef tahtasına oturtuluyordu. Emperyalist güçler koşar adım savaşa hazırlanırken, bunun sınıf cephesine yansıması daha da artan baskılar olmuştu. Bunun bir parçası olarak, 1939’da, Yüksek Mahkeme işgal eylemlerini yasadışı ilan etti. Bazı sektörlerde greve gitmeyi yasaklayan, grev gözcülüğünü sınırlandıran, bir işyerinde sadece sendika üyelerinin çalıştırılmasını yasadışı ilan eden, sendikaların tescilini zorunlu kılan, sendikal aidatları sınırlandıran, bunların ihlali halinde ağır hapis cezaları getiren yasalar çıkarıldı. Kısa bir süre sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı ise bu saldırıların daha da ağırlaştırılması için fırsat olarak kullanıldı. “Yurtseverlik”, işçi sınıfına yönelik her türlü saldırının üstünü örten sihirli bir sözcüğe dönüştürüldü. Patlak veren grevlerin büyük bir kısmı “komünist grev” damgasıyla kriminalize edilip bastırıldı. Hatta 1943’te madenlerde patlak veren kitlesel bir grevi bastırmak için Roosevelt, parlamentodan grevci işçilerin askere çağrılmasına izin veren bir yasa çıkarmasını talep etti. Fakat burjuvazinin tüm baskılarına ve CIO ve AFL’nin “savaş döneminde grev yapmama” sözü vererek işçi sınıfını milliyetçilikle pasifize etmeye çalışmalarına rağmen, savaş sürecinde de çok sayıda grevin patlak vermesinin önüne geçilemeyecekti. Nitekim 1943’ten itibaren grevlerin sayısı sıçramalı bir şekilde artmış ve 1944 yılında Amerikan tarihinde görülen en fazla greve tanık olunmuştu. Keza 1945’te CIO’nun üye sayısı 6, AFL’ninki 7 milyona ulaşmıştı.

Ağır baskılara ve savaşın yarattığı karanlık atmosfere rağmen milyonlarca işçinin sendikalaşmaya devam etmesini ve on binlercesinin grev silahına başvurmasını sağlayan şey, kuşkusuz, son on yıl zarfında son derece militanlaşmış bir sınıf mücadelesi deneyimi yaşamış olmalarıydı. Amerikalı işçiler, yürüttükleri militan mücadeleler sayesinde, kriz ve savaş gibi siyasi, ekonomik ve toplumsal baskının en yoğun olduğu bir dönemde bile patronlara başkaldırma cesaretini gösterdiler, bu özgüveni kazandılar. Sendikalaşmanın, işsizlik yardımının ve diğer ekonomik ve sosyal hakların “sosyalizm” olarak damgalanıp kriminalize edildiği bir ülkede bunlar için savaşıp elde etme cüretini gösterdiler. Bunun bedelini yüzlerce işçinin hayatını kaybetmesiyle, tutuklanmalarla, işten atmalarla ve her türden baskıya göğüs gererek ödediler ama pes etmediler.

Çok daha önemlisi, bu mücadele sırasında on binlercesi sendikal bilincin ötesine geçip sosyalist bir sınıf bilincine erişti. Eğer milyonlarca işçinin geçirdiği bilinçsel dönüşüme, yükselen sınıf mücadelesine ve yaşanan onca militan eylem ve faaliyete rağmen daha öteye geçilememişse, bunun sorumluluğunu işçi sınıfında değil ona önderlik etmesi gereken siyasal örgütlerde aramak gerektiği açıktır. Bir düzen partisi olan SP’nin ve 1930’ların ortalarından itibaren “halk cephesi” politikalarıyla burjuvaziyle uzlaşmayı temel politik odağı haline getiren KP’nin bu noktada oynadıkları rol aşikârdır. Üstelik bu, bu partilerin tabanını oluşturan on binlerce militan işçiye rağmen oynanmış bir bozguncu roldür. O işçiler ki, 1930’larda yaşanan büyük mücadelelerin ilmek ilmek örülmesinde başrolü oynamışlardır.    

İşçi sınıfının tarihi yerel değil enternasyonal bir tarihtir; ondan çıkan dersler de bir bütün olarak işçi sınıfının kurtuluşu davasına hizmet etmektedir. İşçi sınıfı, en karamsar dönemlerde bile, olmaz denileni oldurtma, yapılamaz denileni yapma becerisini gösteren devrimci bir sınıftır. Ondan umudu kesenler, dönüp tekrar tekrar tarihe bakmalıdır. Zira o tarih, geleceğin meşalesini de içinde barındırmaktadır.



Kaynakça:



[1] Frances Fox Piven, Richard A. Cloward, age

[2] Danny Lucia, age

[3] Frances Fox Piven, Richard A. Cloward, age

[4] 1929 krizinin başladığı dönemde 7500 üyeye sahip olan KP, 1938’de üye sayısını 82 bine çıkarmıştı. Bununla birlikte, Stalin’in faşizme karşı mücadele adına “halk cephesi” taktiğine yönelmesi, Amerikan KP’sini de daha güçlü bir şekilde sınıf uzlaşmacı bir çizgiye kaydırmıştı. Bu çizgi, yükselen sınıf mücadelesini devrimci bir tarzda politikleştirmekten ve militanlaştırmaktan uzak durulmasında da, sonrasında savaşa karşı izlenen politikalarda da kendini gösterdi. Yükselen militan işgal dalgasında KP’li işçiler önemli rol oynarlarken aslında parti merkezinin kararlarından ziyade kendi inisiyatifleriyle hareket ediyorlardı. Zira parti merkezi, sınıf uzlaşmacı çizgisi nedeniyle işgallere sıcak bakmıyordu.

[5] Birleşik Otomobil İşçileri (UAW) Kadın Yardımcılar hareketinin bir parçası olarak 20 Ocak 1937’de kurulan “Flint Kadınlar Acil Durum Tugayı”, grevci işçilerin eşleri, kızkardeşleri ve annelerinden oluşan 50 kadınla başlamış ve kısa sürede 350 kadın emekçiyi kapsar hale gelmişti. Bu “tugaylar” Detroit, ve Lansing’de de oluşturulmuştu. Bunlar grevci işçilere yemek tedarik etmekten, demir çubuklarla polise karşı savaşmaya karşı her türlü desteği vermek üzere örgütlenmişler ve bu grevlerde büyük bir rol oynamışlardı.

[6] Sharon Smith, The 1930s: Turning Point for U.S. Labor