Navigation

AKP 90’ların Ateşini Yeniden Yaktı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Son dönemde yaşananlarla birlikte, “90’lara mı dönüyoruz” soruları ve tartışmaları artmaya başladı. PKK’ye dönük operasyonlar, HDP bürolarının bombalanması, yakılması, tahrip edilmesi, Kürt illerinde “özel güvenlik bölgeleri” ilan edilip olağanüstü hal uygulamalarını hatırlatan yasakların getirilmesi, sivillerin katledilmesi, yaylaların, ormanların bombalanıp yakılması, her gün ölüm haberlerinin gelmesi, Kürt köylerinin boşaltılması yönündeki uygulamaların yanı sıra hükümetin bir de 5 bin korucu ve aynı sayıda özel harekâtçı alınacağını açıklaması, bu doğrultudaki tespitlerin günden güne gerçeğe dönüştüğünü gösteriyor.

Son dönemde yaşananlarla birlikte, “90’lara mı dönüyoruz” soruları ve tartışmaları artmaya başladı. PKK’ye dönük operasyonlar, HDP bürolarının bombalanması, yakılması, tahrip edilmesi, Kürt illerinde “özel güvenlik bölgeleri” ilan edilip olağanüstü hal uygulamalarını hatırlatan yasakların getirilmesi, sivillerin katledilmesi, yaylaların, ormanların bombalanıp yakılması, her gün ölüm haberlerinin gelmesi, Kürt köylerinin boşaltılması yönündeki uygulamaların yanı sıra hükümetin bir de 5 bin korucu ve aynı sayıda özel harekâtçı alınacağını açıklaması, bu doğrultudaki tespitlerin günden güne gerçeğe dönüştüğünü gösteriyor.

90’larda genel olarak Kürt hareketine dönük ciddi bir operasyon yürütülüyordu. Adeta giderek daraltılan bir ateş çemberinde Kürt mücadelesi yok edilmeye çalışıyordu. 90’lar Kürt köylülerinin yaşam alanlarının tahrip edilmesi, evinin, köyünün, ormanının, hayvanının yakılması, merasının mayınlanması, köy boşaltmalar, sürgünler, işkenceler, kontrgerilla cinayetleri, hapisler, hukuksuz yargılamalar, hak gaspları demekti. Kısacası savaş demekti. Bu süreçte TC devletinin zulmünden sosyalistler ve aydınlar da nasiplerini aldılar. Gazete binaları bombalandı, Kürt veya muhalif gazeteciler, muhabirler, gazete dağıtıcıları güpegündüz sokak ortasında katledildi. Devrimciler ve Kürtler işkencelerde öldürüldü, “faili meçhullere” kurban gitti, kaybedildi.

Kürt illerinde PKK’nin silahlı mücadeleyi başlatmasının ardından, 1987 yılında önce 8, sonra 6 ili kapsayan geniş bir bölgede olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmişti. Yine bu bölgede PKK’nin gücünü zayıflatmak için bölge insanı koruculuğa zorlandı, “ya korucu olursun, ya gidersin ya da ölürsün” denildi. 1990’larda köy boşaltmalar doruk noktasındaydı. İnsan hakları örgütlerinin araştırmalarına göre 4 bin köy yakılmış, 3 milyonu aşkın insan köyünden göç ettirilmişti. Köylüler yıllarca büyük kentlerin varoşlarında açlık ve yoklukla boğuşarak sürgünde yaşamak zorunda kaldılar. 1992-94 yılları TC tarihinin en kanlı yılları arasında yerini almıştır. Sadece 1994’te boşaltılan köy ve mezra sayısı 1500, öldürülen insan sayısı 5 bindir.

AKP 90’ların müsebbibi addettiği sivil-asker bürokrasiye karşı iktidar savaşı verirken toplumun büyük bir kesimini yanına çekmeye çalışmış, 90’ların savaş ortamına son verme vaadini “artık analar ağlamasın” diyerek sloganlaştırmıştı. Şimdi iktidarı eline geçirince Asyatik devlet geleneğine uygun davranıp yeniden ölüm fermanlarına imza atmaya başladı.

AKP Kürt illerinde “özel güvenlik bölgesi” uygulamasıyla 1990’ları hatırlatıyor. Adı konmamış OHAL anlamına gelen bu uygulamayla, 100’den fazla bölge çatışmalar gerekçesiyle “özel güvenlik bölgesi” ilan edildi. Bu bölgelerde yaşayanlar göçe zorlanıyor. Diyarbakır, Lice, Hakkâri, Dersim, Şırnak bu bölgelerin başında. Yasaklar, o bölgede yaşayanların temel geçim kaynaklarının kullanılamaz hale gelmesine yol açıyor. İnsanlar yasaklı bölgeleri tahliye etmeleri için baskıya uğruyor. Muhtarlardan boşaltmalar yönünde yönlendirme yapılıyor.

Koruculuk sistemi

Koruculuk gündemden hiç düşürülmedi. 90’larda boşaltılmış köylere tekrar göçler oldu ama döndükten sonra da köylü rahat bırakılmadı. Şırnak’ın merkeze 15 km uzaklığındaki Cıfane köyü 1993’te boşaltılmış, 2011 yılında 13 aile köye geri dönüş yapmıştı. Bu bölge şimdi “özel güvenlik bölgesi” ilan edilmiş durumda. Bundan 2 yıl önce tugay komutanı köylüleri toplayarak “ya korucu olun ya gidin buradan” demişti. “Gidecek yerimiz yok, her şeyimiz burada” diyen köylüler orada kalmıştı. Bu durumdan sonra herhangi bir ses çıkmamıştı. Ama “güvenlik bölgesi” ilan edildikten sonra karakol komutanı köylüleri toplayıp “15 gün içinde köyü boşaltın. Buralar artık askeri güvenlik bölgesi, kimse girip çıkmayacak, her şey olabilir, kimsenin can güvenliği yok” deyip tekrar köyü boşaltmalarını istedi. Ekinleri, hayvanları olan köylüler bunları bırakmak istemiyorlar, “ne olacaksa olsun artık” deyip beklemeye karar vermişler.

AKP, “barış süreci” ilan ettiği dönemde koruculuk sistemini kaldırmadı ve bundan vazgeçmedi. Bakanlar Kurulu kararı ile 45 binin altına düşürmediği korucu kadrosu ile Kürtler üzerinde baskı mekanizmalarını hep canlı tuttu. Köye dönüş yapmış olan köylüleri koruculaştırmaya çalıştı. Kürt hareketini baltalamak için her oyuna başvurdu. Kürdü Kürde kırdırmaya çalıştı. Kürdü işsiz, yersiz yurtsuz bıraktı, bununla tehdit ederek ihanete ikna etmeye çalıştı. Korucuları operasyonlarda askerin ön saflarına aldı. İlk kurşunu yiyen yine Kürtler oldu. Devlet müzakere sürecinde çatışma olmadığı için korucu kadrosunu genişletmeye ihtiyaç hissetmedi. Ama 2014 yılının Şubat ayının rakamları bu sistemin özenle korunduğunu gösteriyor. Bu verilere göre 47 bin 800 maaşlı korucu, 25 bin gönüllü korucu ve 20 bin meslekten emekli olmuş korucu var.

90’lı yıllarda yaşananlar sırasında toplum anlamlı bir tepki veremiyordu. Medya üzerinde ağır bir baskı ve sansür vardı. Asker cenazelerinde aileler “vatan sağ olsun” diyordu, dedirtiliyordu. Aksini diyenlerden haberdar olmak mümkün olmuyordu. Bugün medyanın önemli bir bölümü AKP iktidarının yanında olsa da, yaşananlara karşı verilen tepkiler hasıraltı edilmeye çalışılsa da, sosyal medyada birçok olay, haklı tepkiler kısa sürede paylaşılıyor. AKP’nin tüm baskılarına rağmen Kürt köylüleri istenen tepkileri vermiyor, istenilenleri yerine getirmiyor. Kürtlerin siyasal pozisyonu eskisi gibi değil. Geçmişe oranla daha fazla moral kazanmış durumdalar ve geçmişe benzer her etkiye aynı tepkiyi vermiyorlar, daha direngen davranıyorlar.

Dersim’in Hozat ilçesine bağlı boşaltılmak istenen köyleri gezen DAM’ın (Dersim Araştırmaları Merkezi) 1994’te devlet tarafından yakılmış bir köy olan Boydaş köyünden Birsen Yıldız’la gerçekleştirdiği söyleşide, Birsen Ana, hem 90’larda yaşadıkları zorlukları anlatıyor hem de bugün devletin baskısına karşı ne düşündüklerini: “Orada bir hayat vardı zamanında ama yok ettiler. O taş evleri nasıl yıktılar, eviniz batsın, hiç mi vicdanınız yoktu. Öyle bir yakıp yıkmışlar ki, bir daha dönerlerse sığınabilecekleri yerleri olmasın demişler.” O yılları anlatan Birsen Ana’nın anlattıkları Kürt köylülerinin bugünkü ruh haline cevap niteliğinde: “Bu devlet 38’de yapmadığını bırakmadı. Hayatta hiçbir insan kalmasın, dediler. Köyleri yaktılar ve insanlarımızı öldürdüler acımasızca. Allah o günleri bir daha bize yaşatmasın. ‘90’lı yıllarda asker köyümüze geldiğinde eyvah dedik, yine ikinci bir ’38 yaşatacaklar bize diye korktuk. Haksız değildik alsında, niyetlerinin öyle olduğunu biliyorduk. Köylerimizi yeniden yaktılar ve bizleri açlığa sürdüler. Rezilce yaşadık. Şimdi sorarım ben de, nedir bizim bu devletten çektiğimiz? Artık rahat bıraksın bizi. Şimdi gelmişiz kendi köyümüzde onların yarattığı bu enkazın üzerinde yaşamaya çalışıyoruz. Bildiri dağıtıyorlar, “çıkın” diye. Canınız cehenneme! Çıkmıyoruz. Bizi bu sefer buradan çıkaramazsınız. Aha burada onların yarattığı mezarlık var. Birçok kişi orada yatıyor. Gelsinler o mezarlığın yanında yeni mezarlar açsınlar ve bizi oraya gömsünler. Ama bize köyümüzden çıkın demesinler. Burası bizim toprağımız, mezarımızdır.”

AKP de Türk devletinin despotik geleneğine sıkı sıkıya sarılmış durumda, toplumu korkuyla yönetmek istiyor. Osmanlı’dan bu yana devletliğini halkın üzerine zulüm yağdırarak hissettirmiş devlet geleneğini sahiplenen AKP “aynı şeyi yapmaya gücüm var, ben devletim” diyor. 7 Haziran seçimlerinin acısıyla tekrar iktidar olabilmenin tek seçeneği olarak savaş kartını seçmiş durumda. İstediği HDP’yi gözden düşürmek, Kürt düşmanlığı üzerinden prim yapmak, toplumda keskin kamplaşmalar yaratmak, iktidar olmamasının sonucunun istikrarsızlık olduğunu göstermek, iktidarda olmamasının sorumlusu olarak Kürtleri göstermek, bu işten kurtulmanın tek yolu olarak yine kendine iktidar yolunu açtırmak…

Ezilenlerin üstüne basarak iktidar olan tüm egemenler sıkıştıklarında en koyu baskı mekanizmalarını seçmişlerdir. Ama bu baskı mekanizmalarıyla çoğu kendi sonunu hazırlamıştır. Bu sonu hazırlamak, hızlandırmak, Türkiye işçi sınıfının Kürt halkıyla dayanışma ve kardeşlik ruhuyla vereceği mücadeleye bağlıdır.