Navigation

“Yolcu Yolunda Gerek” Demişler

Şimdilerde herkes, her şey bir yerlere gidiyor. Yolcular var bir yerlere gidiyor. Kuşlar var göç yollarında; hasadı yeni alınmış yemişler, meyveler var, bir yerlere gidiyor. Koca koca nehirler akın akın; yazları mecalsiz kalmış dereler damla damla bir yerlere gidiyor. Yetmişinde son nefesini veren dede, ömrünün sonunda bir ağaçkakan, zehirlenmiş bir haşere, milyonlarca pert makine, bir yerlere gidiyor. Aynı anda şu koca cihanda milyarlarca döl, yumurta, milyarlarca çiçek tozu belki düşe kalka, belki aksak, belki apar topar, belki de sadece olması gerektiği gibi bir yerlere gidiyor.

Şimdilerde herkes, her şey bir yerlere gidiyor. Yolcular var bir yerlere gidiyor. Kuşlar var göç yollarında; hasadı yeni alınmış yemişler, meyveler var, bir yerlere gidiyor. Koca koca nehirler akın akın; yazları mecalsiz kalmış dereler damla damla bir yerlere gidiyor. Yetmişinde son nefesini veren dede, ömrünün sonunda bir ağaçkakan, zehirlenmiş bir haşere, milyonlarca pert makine, bir yerlere gidiyor. Aynı anda şu koca cihanda milyarlarca döl, yumurta, milyarlarca çiçek tozu belki düşe kalka, belki aksak, belki apar topar, belki de sadece olması gerektiği gibi bir yerlere gidiyor. E tabii balıklar da var. Takılmışlar bir koca kaplumbağanın ardına, akıntı boyunca, o diyardan ötekine, kim öle kim kala… Yolcu yolunda gerek, yolcu yolunda…

Koskocaman dünyanın her köşesinden, küçücük şeylere varana dek her yerde bir değişim, dönüşüm var. Her yerde yolcular var. Ve yollar var. Her yolun da yolcusu. Dünya güneşin etrafında durmadan dönerken yolu, Güneş Samanyolu’nda bir toplu iğne ucu gibi ilerlerken, bir semazen taklit ediyordu onları iğnenin ucunda. Küçücük bir ilçede dar bir mekânda, seyredenlerin de küçücük gözbebeklerinde, semazenin eteği fırfır, dön dön dönüyor. Gözbebeklerine insan tüm evreni sığdırıyor. Gözbebeklerinde güneş doğuyor, güneş batıyor.

Bir kız bir oğlan ağaçların altında. Sapsarı bir yaprak düşüyor yanlarına, sarı çiçekli bir otun kıyısına. Kız, “sarı ayrılık demekmiş” diyor. Bu kulaktan kulağa belki de yüzlerce yıllık yolculukta süzülmüş, dönüşmüş, değişmiş güçsüz basit bir cümle; inanç, geleceğe yeni bir adım atarken kızın incecik güçsüz sesi telaffuzu dahi zor bir yolculuğa çıkıyor; dalga dalga evrene yayılıyor. Yani ses de anlam da hiç durmadan yol alıyor.

Evet ses de yolcu, anlam da, fikir de yolcu, fikri yücelterek taşıyan da. Sabahın köründe şöyle bir an durup otobüslere koşuşanlara, yarı uyanık bir şekilde servis araçlarına binenlere, yollarda mendil, su satanlara bakıp iyice dinlerseniz havayı, muhakkak ama muhakkak şunları duyacaksınız:

“Onlar ki toprakta karınca,

                                   suda balık,

                                                havada kuş kadar

                                                             çokturlar”

Korkmayın sakın! İyice yumulun havaya, sıkıca sarılın duyduklarınıza ve izleyin sabahın sahiplerini. Kimi zaman kesik de olsa devam edecektir ses:

  “Korkak,

            cesur,

                     cahil,

                             hakîm

                                      ve çocukturlar

ve kahreden

                 yaratan ki onlardır,

destanımızda yalnız onların maceraları vardır… ”

Bu ses masa başında değil haa, rutubeti bol sert beton bir zeminden yankı yankı, yıka yapa, vuruşa vuruşa geldi. Öyle kıt kanaat, ucu ucuna değil haa, kimi zaman yığınla, kimi zaman tek sıra, kimi zaman da ağır ağır geldi. İyice dinle ve sen de savur havaya, bağıra bağıra. Söz devam etsin destansı macerasına. Muhakkak senin de katkın olacaktır yarınlarda bu sesleri duyanlara.

Dostum sana sesleniyorum. Gün gelir rüzgâr tersten eserse ve sen yakalanırsan o rüzgâra, rüzgâr diz çöktürmek isterse yüreğine ya da bir dostun düşmek üzereyse direnenlerin kafilesinden, sakın korkmayın hemen dalgaları dinleyin. Muhakkak ama muhakkak duyacaksınız ta derinlerden şu sesi:

Derim ki sana:

Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu

Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın.

Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar

üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa,

menderesler çizer nehir. Uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini

nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya, denize. Derim ki sana:

Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını. 

Sen de bir nehirsin ey yolcu.

Senin de varmak istediğin bir yer var.

Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak.

Engeller

nasıl aşılır, öğren nehirlerden.

Yarı yolda yok olup gitmek değildir

amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya.

Varmaktır oraya, ey yolcu. 

Yeryüzünün her yerinde işaretler var. Her yolcunun en az bir izi var. Mücadele etmek, direnmek için milyonlarca neden var da; yine de, hani olur ya, korkaklığın, bencilliğin, ezikliğin hastalığına yakalanmışsan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “amaan ben mi kurtaracam dünyayı” mantığındaysan, ya da “her koyun kendi bacağından asılır”ın adamıysan, kenara çekilip izle. Tarihin onurlu yolcuları, işçi sınıfının direngen yıkıcıları-yapıcıları bir nehir gibi akıyorlar. Dinle! Dinle tarih denilen yolu. Muhakkak ama muhakkak mütevazı bir ses tırmalayacak kulaklarını. Ahh! Duyamıyor musun? O zaman ben anlatayım duyduğumu kardeşime:

“Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları. Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” (Komünist Manifesto)

Kendini iyi izle. Tanı etrafındakileri. Bil sınıfını. Farkında ol yaşamının. Duy zincirlerinin sesini ve katıl sen de “bir dünya kazanacakların” safına. Unutma, yolcu yolunda gerek!