Almanya’da AfD Fırtınası ve Kumdan Güvenlik Duvarı
Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylülde yapılan parlamento seçimlerinde faşist AfD (Almanya için Alternatif) oylarını iki katına çıkararak %44’e yakın bir oyla birinci parti oldu.[1] Böylece Nazilerden sonra ilk kez faşist bir parti bir eyalette hükümet kurma yetkisini elde etmeye bu ölçüde yaklaştı.[2] Yine bir doğu eyaleti olan Mecklenburg-Vorpommern’de 20 Eylülde yapılan seçimlerde de %37 oy alarak birinci parti oldu fakat tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamadı.[3]
AfD’nin son yıllarda sıçramalı bir yükseliş izlediği ve oy oranının ulusal ölçekte %30 bandına yaklaştığı bilinmesine rağmen, tek başına hükümet kurma noktasına bu denli yaklaşmasını geniş bir kesimin şaşkınlıkla karşıladığını görüyoruz. Bu faşist partinin iktidar koltuğuna oturmasının “brandmauer” (güvenlik duvarı) politikasıyla, yani onunla koalisyon yapmayarak engellenebileceğini düşünenler şimdiye kadar iç rahatlatıyorlardı. Sorunu “aşırı sağ” partilerin iktidar koltuğuna oturup oturmamalarına indirgeyen bu anlayış, faşist yükselişin nesnel temellerini ve gerçek tehlikeyi gözlerden saklamaya çalışıyordu. Oysa AfD’nin bütün bu kumdan güvenlik duvarlarını yıkıp geçme potansiyeline sahip olduğu da, faşist tehdidin can yakıcılığı da nicedir inkâr edilemez bir gerçeklik olarak karşımızdadır. Her iki eyalette seçimlere katılım oranının %78’e yükselmesi de, emekçi kitlelerin öfke ve tepkisinin hızla arttığını, fakat bu rüzgârın esasen faşizmin yelkenini doldurduğunu gösteriyor. Zira sosyalist solun zayıf olduğu, geleneksel burjuva partilerin ise yarattıkları hayal kırıklığını her geçen gün daha da büyüttükleri koşullarda AfD’nin çekim gücü artıyor.
Seçmen sayıları sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon olan Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern Almanya’nın en seyrek nüfuslu eyaletleri arasında yer alsa da faşist AfD’nin yükselişi sadece bu eyaletlerle sınırlı değil. AfD eski Doğu Almanya eyaletlerinin tamamında birinci partiyken, diğer eyaletlerin çoğunda da %20’lerde seyreden oy oranlarıyla yükselen güç konumunda. Dahası yarattığı sosyal ve siyasal etkiyle, politik merkezi hiç olmadığı kadar sağa çekmeyi başarmış durumda. CDU’nun kullandığı faşizan dille AfD arasındaki açı hiç de o kadar büyük değil. Tam da bu yüzden merkez sağ olarak nitelendirilen taban kolaylıkla AfD’ye kayabiliyor. Nitekim Mecklenburg-Vorpommern’de AfD oy oranını yaklaşık 22 puan arttırarak %38’e çıkarırken, CDU %5’lik barajın altında kalıp, tarihinde ilk kez bir eyalet parlamentosuna girememiş oldu. SPD ise bir önceki seçimlere göre oy kaybederek %35,5 ile ikinci parti oldu. AfD’nin bu eyalette de birinci parti çıkmasını ikiyüzlü bir şekilde “felâket” olarak nitelendiren Başbakan Merz taban desteğini hızla yitirirken, CDU-SDP hükümetinin ömrünün fazla uzun olamayacağı görülüyor. AfD’nin CDU’ya işbirliği çağrıları yaptığı ve büyük sermayenin bazı kesimlerinin bunu desteklediği de biliniyor. Almanya’nın harıl harıl savaşa hazırlandığı ve sanayinin hızla buna uyarlandığı militarist bir politik iklimde bu olasılık hiç de zayıf değildir.

Berlin seçimlerinde ortaya çıkan tablo da ibretlik gelişmeler içeriyor. 20 Eylülde Berlin’de de yapılan eyalet seçimlerinde Sol Parti %26 oy alarak birinci çıktı. AfD burada da büyük bir artışla oyunu %16’ya çıkarırken BSW de %5’lik barajı kıl payı kaçırdı. Sol Partinin Türkiye kökenli adayı Elif Eralp’in SPD ve Yeşillerle koalisyon yaparak eyaletin başbakanlığına gelmesi beklenirken, dört bir koldan yürütülen saldırı kampanyasıyla bu olasılık epeyce zayıflamış görünmektedir. Eralp’in seçim kampanyasında, emlak tekellerinin elindeki konutların kamulaştırılması ve kiralara üst sınır getirilmesi için yapılan referandumun bu doğrultuda çıkan sonucunu hayata geçireceği vaadi önemli bir yer tutuyordu. Bu nedenle Sol Partinin oylarında ciddi bir artış yaşandı. Fakat özel mülkiyet kutsalına uzatılan bu eli daha havadayken durdurmak için burjuvazi harekete geçti. AfD’nin ön saflarda yer aldığı bu saldırı kampanyasında, Elif Eralp mülkiyet düşmanlığının yanı sıra antisemizimle de suçlandı! Sadece CDU değil, SPD ve Yeşiller de bu koroya katıldı. Öyle ki, her iki cenahtan da, koalisyon için İsrail’in eleştirilmemesinin şart koşulması yönünde çağrılar yükselmektedir. Daha solda duran politikacılara karşı evrensel hale gelen bu tutumun bir örneği de bilindiği gibi İngiltere’de Jeremy Corbyn’e uygulanmış ve Corbyn İşçi Partisinden atılmıştı!
Burjuva solun bu tutumlarının AfD’nin yükselişinde ve solun zayıflamasında önemli bir rol oynadığı açıktır. Nitekim AfD’yi besleyen iklim politik merkezin sağa kayarak zayıflamasına yol açmakla kalmamış, birkaç yıl önce Sol Partinin (Die Linke) bölünmesine de yol açmıştır. Bu partiden ayrılan Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış İttifakı (BSW), açıktan göçmen düşmanlığı yapmaktadır. Bunun yanına muhafazakâr bir söylemi de ekleyen BSW, AfD’nin ancak böyle alt edilebileceğini iddia etse de nihayetinde faşist damarı beslemektedir. Sahra Wagenknecht liderliğindeki bu ittifakın oy oranı da %4-5’ler düzeyindedir.
1933’ten İkinci Dünya Savaşının sonuna dek faşizmi en kıyıcı biçimiyle yaşayan Almanya gibi bir ülkede karşı karşıya kalınan bu tablo pek çok açıdan üzerinde durmayı ve düşünmeyi gerektiriyor. AfD’nin “sosyalist” olarak nitelendirilen eski Doğu Almanya sınırları içinde doğması ise durumu daha da dikkat çekici kılıyor.
Faşist yükselişin nesnel zemini
Uzun zamandır faşist hareketlerin tüm dünyada hızlı bir yükseliş içinde olduğuna dikkat çekerken, bunu doğuran nesnel zeminin, kapitalizmin çıkışsızlık içinde debelendiği tarihsel sistem krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı biçimini alan büyük emperyalist savaş süreci olduğuna işaret ediyoruz. Elif Çağlı’nın 2000’lerin başından bu yana kaleme aldığı çeşitli makalelerinde derinlemesine incelediği bu iki olgu, ekonomiden sosyal, siyasal alana her düzeyde karşımıza çıkan çok boyutlu sorunların en temel belirleyicisidir. Elbette günümüzde olağanüstü bir hızla ilerleyen faşist yükseliş sürecinin de!
Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, “kitleleri büyük umutlardan derin hayal kırıklıklarına sürükleyen çalkantılı süreçler faşizmin kitle tabanı bulmasına elverişli bir ortam sunar. Demokrasi ve yaşam standardının yükselmesini beklerken, bastıran kriz ve savaş hali kitlelerde endişe ve huzursuzluk yaratır. İçine düştüğü durumun gerçek müsebbibini ve kurtuluş yolunu göremeyen örgütsüz kitleler her türlü aldanmaya açık hale gelirler. İçindeki öfkesini doğru yere kanalize edemeyen kitle, şoven ve faşist odakların yarattığı «ortak düşman» yalanına kanarak öfkesini egemen güçlerin işine yarayacak şekilde kardeş halklara yöneltebilir. Toplumda milliyetçilik bu temelde yükseltilir.”[4]
Günümüzde büyük bir hızla ilerleyen faşist yükseliş sürecinin dinamikleri de burada yatıyor. Pek çok yazımızda ülkeler özelinde de incelediğimiz bu yükselişe Almanya’da da benzer dinamikler güç kazandırmıştır: İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırıların 2008 krizinin ardından iyice şiddetlenmesi, Suriye savaşıyla birlikte artan göç, Ukrayna savaşının yarattığı enerji krizi ve yüksek enflasyonun ekonomik krizi daha da derinleştirmesi, bunun faturasının düşen alım gücü ve artan işsizlikle işçi sınıfına kesilmesi ve tüm bunların sorumlusu olarak görülen geleneksel düzen partilerinin kitlelerde yarattığı birikimli öfke. Mevcut durumda akacak devrimci kanallar bulamayan bu öfke, sahte bir kapitalizm karşıtı söylemle, Ukrayna savaşına sözde karşı çıkışla ve göçmen düşmanlığıyla bezeli bir faşist demagojiyle düzenin karanlık kuyularına hapsedilmek istenmektedir.
Tarihte kapitalizmin krizine karşı-devrimci bir yanıt olarak doğan faşizm bugün de aynı işlevi görüyor. İşçi sınıfının, emekçi gençlerin ve kadınların yükselen tepkilerinin düzen dışı kanallara akmasının önünü kesmek için bizzat burjuvazi tarafından örgütlenen faşist hareketler Avrupa’dan Amerika’ya tüm dünyada güçleniyorlar. Ekonomik sorunlar altında ezilen ve çıkışsızlık içinde boğulan emekçi kitlelere kendilerini tüm sorunları çözecek gerçek alternatif olarak pazarlıyorlar.
Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, “kitleler ırkçı olduğu için değil, kendi sorunları hakkında konuşup güya çözüm önerdiği için AfD’ye, Le Pen’e, Trump’a vb. kulak veriyorlar. Zira tüm ileri ülkelerde siyaset sahnesinin merkezindeki sağ ve sol partiler bu sorunları çoğunlukla küçümseyip es geçiyorlar, emekçilerin durumlarında iyileştirmeler yapacak reformları savunmayı popülizm olarak damgalıyorlar. Hal böyle olunca, sosyalistleri hariç tutarak söyleyecek olursak, bir tarafta müesses nizamı savunan partiler, diğer tarafta ona karşı çıkar gözüken bir sahte söylemi köpürten faşistlerin olduğu bir tablo ortaya çıkıyor. Faşistler kitlelerin sorunlarına sahip çıkarmış gibi görünürken, gerçekte bu sorunların kaynağında kapitalizmin yattığı gerçeğinin üstünü örtüyorlar. Yaşanan tüm iktisadi ve toplumsal sorunlar için hayali düşman ve hedefler yaratıyorlar. Özellikle gençleri bu hedeflere saldırmak üzere seferber edip örgütlüyorlar. ABD’de ve Avrupa’da bu somut hedef göçmenlerdir.”[5]
2013’te göç ve göçmen karşıtlığı temelinde CDU’dan ayrılarak kurulan ve sonrasında çok daha radikal bir çizgiye kayan AfD’nin propaganda kampanyalarında da bu husus başat bir yer tutuyor. Örneğin Saksonya-Anhalt’taki Müslüman nüfus %3’ü geçmezken, AfD seçim manifestosunda İslamın etkisini sınırlandırmak için tüm yasal olanakların kullanılması gerektiğinden söz ederek Müslüman göçmenleri hedef göstermiştir. Dahası, Saksonya-Anhalt seçimlerinden sonra yaptığı açıklamada, silahlanmaya karşı olmadıklarını söylerken bunu “göçmenleri sınır dışı etmek için silahlara ihtiyacımız olacak” diyerek gerekçelendirmiştir. Bununla birlikte göçmen sorunu doğu eyaletlerinde gerçekte ikincil düzeyde rol oynuyor. Bu eyaletlerde göçmenlerin oranı Almanya’nın genel ortalamasının yarısı olduğu halde AfD’nin oyları burada rekor düzeylere ulaşıyor. Tam da burada karşımıza söz konusu eyaletlerin sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıkları çıkıyor. Peki bu farklılığı yaratan arka planla AfD gibi faşist bir parti nasıl oluyor da ortak bir hikâye içinde buluşabiliyor? Bu soruyu yanıtlamak için Doğu Almanya’nın yakın tarihine kısaca göz atalım.
Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin günümüze uzanan kuruluş ve yıkılış mirası
İkinci Dünya Savaşında yenilmesiyle birlikte yıkılan Nazi iktidarının ardından Almanya, savaşın galibi olan İngiltere, Fransa, ABD ve SSCB tarafından işgal edildi ve bunların askeri yönetimi altındaki dört bölgeye bölündü. Berlin için de aynı uygulama söz konusuydu; dört bölgeye ayrılan kent bu devletler tarafından paylaşılmıştı. 1949’a dek süren bu işgal döneminde, Almanya’nın doğusu (bugün doğudaki beş eyaleti kapsayan bölge) ve Berlin’in bir bölümü SSCB’nin askeri yönetiminde kaldı. Bu dönemin sonunda, batıda 1949 Mayısında Almanya Federal Cumhuriyeti kurulurken, doğuda da 1949 Ekiminde Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC) kuruldu.
Doğu Almanya olarak anılan ve Berlin’in kendi tarafında kalan kısmını başkent ilan eden bu devlet tepeden bürokratik bir diktatörlük olarak Sovyet modelinde inşa edilmişti. Stalinist “sosyalizm” topluma da tümüyle tepeden dayatılmıştı. Sonuçta, savaştan sonra Alman halkı, ülkenin bir bölümünde Amerikancı kapitalizmin kutsandığı, diğer bölümünde ise Stalinist SSCB’nin “sosyalizm”inin yüceltildiği bir durumla karşı karşıya kalmıştı.
İki Almanya’nın 1990’da birleşmesine kadar Sosyalist Birlik Partisi[6] (SED) tarafından yönetilen Doğu Almanya’da, Nazizmin lanetlenmesi resmi ideolojinin başat unsurlarından birini oluşturuyordu. Eğitim müfredatı da bu temele dayanmış, dolayısıyla yeni kuşaklar bu müfredattan geçirilmişti. Fakat adı “Demokratik” olan yeni devlet, katı bürokratik yapısıyla ve milliyetçiliğiyle devrimci Marksizmin sosyalizm anlayışından tümüyle uzak bir anlayışa sahipti. Stalinist ceberut devlet modeli aynen kopyalanmış ve işçi sınıfı bu devletin sahibi değil kulu olarak görülmüştü. Bu şartlar altında toplumun gerçek bir sosyalist dönüşüm geçirmesi elbette mümkün değildi.
Doğu Almanya Batı Almanya ile kıyaslandığında ekonomik olarak geri durumda olsa da, Doğu Bloku’nun en gelişmiş ülkesiydi. Herkesin çalışacak bir işi vardı, alım gücü de Blok’un diğer ülkelerine göre yüksekti. Ayrıca temel gıdalar, barınma, ulaşım gibi yaşamsal ihtiyaçlar çok düşük ücretlerle karşılanıyordu. Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz olarak devlet tarafından veriliyordu. Fakat kimi tüketim mallarında zaman zaman doğan kıtlıklar, son derece kalitesiz tüketim malları gibi sorunlar, duvarın öteki tarafında Batı Almanya’daki daha yüksek ortalama refahla da karşılaştırıldığında hoşnutsuzluğa yol açıyordu. Ayrıca en temel demokratik haklar ve özgürlükler tıpkı SSCB ve benzerlerinde olduğu gibi tümüyle baskılanmıştı. Ağır baskı koşulları nedeniyle yüz binlerce insan Batı’ya kaçıyordu. Bu kaçışı önlemek ve Batı Almanya’da üslenen ABD’nin yarattığı tehdidi engellemek amacıyla 1961 Ağustosunda inşa edilen Berlin Duvarı, bürokratik despotizmin simgesine dönüşecek ve bu duvarın 9 Kasım 1989’da yıkılması rejimin çöküşünün miladı sayılacaktı. [7]
Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin tarihi, kuruluşundan tam 41 yıl sonra, 3 Ekim 1990’da, beş yeni eyalet şeklinde Federal Almanya Cumhuriyetine katılmasıyla son buldu. Birleşme gerçekleştiğinde Batı’nın nüfusu Doğu’nunkinin yaklaşık dört katıydı; yüzölçümü ise 2,3 katı. Dolayısıyla Doğu her açıdan Batı tarafından yutulmuş oldu. İki bölgenin sosyo-ekonomik eşitliğiyse hiçbir zaman sağlanamadı. Doğu Alman halkı kendisine vaat edilen refaha asla kavuşamadığı gibi, kendini hep ikinci sınıf vatandaş olarak hissetti:
“Özgürlük ve refah vaat edilen kitleler, kapitalizmde özgürlüğün ancak kâğıt üzerinde kaldığını, refahın ise ham hayal olduğunu acı deneylerle de yaşayarak öğrendiler. Bugün Almanya’nın doğu bölgelerinde işsizlik ve memnuniyetsizlik had safhada. Zira özelleştirilen 14 binden fazla işletmeyle eski Doğu Almanyalı emekçilerin yüzde 71’i işlerinden oldu, çok düşük ücretli işlere mahkûm ve sosyal yardımlara da muhtaç hale geldi. Bundan kaynaklı olarak doğu bölgelerindeki insanların yüzde 57’si ayrımcılığa uğradıklarını ve ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüklerini düşünüyor. 30 yıl önce büyük sevinç ve ümitle karşılanan birleşme bugün halkın ancak yüzde 38’i tarafından «büyük başarı» olarak görülüyor. Bu toplumsal hoşnutsuzluk bölge insanlarının siyasal tercihlerinin de batı bölgelerine göre farklılaşmasını beraberinde getiriyor. Doğu bölgelerinde faşist partinin aldığı oylar batıya nazaran çok daha fazla. Kutuplaşmanın diğer ucundaki Sol Partinin de doğu bölgelerinde çok daha fazla destek bulduğunu belirtelim.”[8]
Bugün halen ekonomisi daha ziyade küçük ve orta ölçekli işletmelere dayanan doğu eyaletlerinde, işsizlik oranı batı eyaletlerinin iki katına yaklaşıyor. Göçmen oranı düşük olmasına rağmen, faşist propaganda nedeniyle göçmen düşmanlığı çok daha yüksek boyutlarda seyrediyor. Öte yandan emekçilerin, sosyal hakları budayan, emekli maaşlarını ve ücretleri düşüren, işsizliği ve yoksulluğu kronik hale getiren kapitalist sisteme tepkisi de büyüyor. AfD söz konusu tepkiyi sömürüyor. Fakat kapitalizmin yarattığı tablonun toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesiminde “eskiye dönüş” özlemini (“Ostalji” – Doğu nostaljisi) beslediği de görülüyor. İş garantisi, kapsamlı sosyal güvenlik sistemi ve neredeyse ücretsiz kamusal hizmetlerle özdeşleştirilen “geçmiş”, nostaljik bir düşe dönüşüyor.[9] Doğuda AfD’nin yanı sıra BSW ve Sol Partinin de görece yüksek oylar almaları da giderek keskinleşen çelişkilerin ürünüdür.
AfD’nin yükselişi ve faşizme karşı mücadele
Burjuva sol partilerin kapitalist saldırı politikalarını hayata geçirmekte, göçmen düşmanlığında, militarizm ve milliyetçilikte sağ ile yarışır hale gelmesi, faşist hareketlerin meşrulaştırılmasına zemin hazırladığı gibi, işçi sınıfının faşist demagojiden korunma zırhını da alabildiğine zayıflatıyor. Burjuva sağ ve solun farksızlaşıp merkezde toplanması, kapitalist politikalara duyulan tepkinin radikal uçlara kaymasına yol açıyor. Fakat kriz sarmalı içindeki kapitalizme devrimci bir karşı duruşun örgütlenemediği koşullarda, aşırı sağ ucu temsil eden faşizm, burjuva devletlerin ve büyük sermayenin tüm olanaklarını da kullanarak, giderek daha fazla güç kazanıyor.[10] Solun sınıf siyaseti yerine kimlik siyasetine gömülmesi de, bu düzene karşı öfkesi artan ve daha radikal arayışlara yönelen işçileri, gençleri, faşist demagogların kucağına atıyor. Çürüyen ve krizler içinde debelenen kapitalizmin toplumda yarattığı çıkışsızlık ve umutsuzluk ruh halini istismar eden, sahte bir düzen dışı söylemle emekçi kitleleri peşlerine takan bu demagoglar, buradan güç ve iktidar devşiriyorlar.
Uluslararası faşist ağın[11] en önemli unsurlarından biri olan AfD’nin izlediği stratejinin bizzat bu ağın merkezinde planlandığını tahmin etmek hiç de zor değildir. AfD kendisini büyüyen sorunları çözebilecek tek gerçek alternatif olarak pazarlıyor. “Müesses nizama” ve “küreselci elitlere düşmanlık” görüntüsüyle halkın temsilcisi pozları kesiyor. Alım güçleri düşen, yaşam standartları gerileyen, işsizlikle, geleceksizlikle karşı karşıya olan emekçi kitlelere, müreffeh bir gelecek hayali satıyor. Bu hayali engelleyen düşmanlar olaraksa, göçmenleri, yabancıları hedefe koyuyor. Göçmenlerin okulları, hastaneleri, işleri işgal ederek Almanların hakkı olanı çaldıklarını, konut sorununun da göçmenlerden kaynaklandığını iddia ediyor. Aile ve dini-manevi değerlerin yüceltilmesiyle soslanan demagojik söylemin hedef tahtasına ise sosyalistleri, LGBTİ+ bireyleri, kürtaj savunucularını vb. oturtuyor. Ağırlıklı olarak TikTok, YouTube, Telegram gibi dijital kanallar üzerinden yürüttüğü faşist propaganda kampanyasıyla özellikle gençleri hedef alıyor.
AfD’nin son birkaç yılda sıçramalı bir şekilde gücünü arttırmasında Ukrayna savaşının da rolü büyüktür. Bu savaşın ve Rusya’ya yönelik yaptırımların yarattığı sonuçlar ağırlaştıkça tepkiler artıyor ve bu tepki AfD ve BSW tarafından sömürülüyor. Merz liderliğindeki CDU-SPD koalisyonu savaş harcamalarını astronomik rakamlara çıkarırken bunun tüm maliyetini emekçilerin sırtına yıkıyor. Üstelik vatanın güvenliği için fedakârlık yapmanın şart olduğunu söyleyerek, milyonlarca işçinin düşük ücretlere, uzayan çalışma saatlerine, işten atılmalara, yükselen fiyatlara sessiz kalmasını istiyor. Çalışma haftasını uzatmak, emeklilik yaşını 70’e çıkarmak da yeni saldırı planları arasında. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmeye hazırlandığı yalanlarıyla halktan Ukrayna savaşına ve bu politikalara onay vermesini bekleyen Merz hükümetine tepkiler ülkenin doğusunda da batısında da büyüyor. Hızla güçlenen bir faşist politik özne olarak öne çıkan AfD ise ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı izlediği politikalara karşı çıkıyor, çünkü bunun Alman sanayiinin ucuz enerji kaynaklarından mahrum kalmasına ve gerilemesine yol açtığını savunuyor. Rusya’yla ilişkileri normalleştirerek yeniden ucuz doğalgaz alıp halkın ucuz enerji ihtiyacını karşılayacağını, fiyatları bu sayede düşüreceğini ve sanayi üretimini, dolayısıyla iş olanaklarını arttıracağını söylüyor. Oysa kriz içindeki kapitalizmin yarattığı sorunlar enerji maliyetlerine indirgenemeyecek kadar köklüdür ve üstesinden gelinemeyecek bir hal almıştır.
Fabrikalarının kapatılacağından, göçmenlerin işlerini ellerinden alacağından korkan işçiler, Avrupa Birliği’nin tarım ve çevre politikalarından olumsuz etkilenen küçük ve orta ölçekli çiftçiler, körüklenen kültürel kaygılarla her türlü paranoyaya açık hale gelen halk kesimleri bu düzene karşı büyük bir öfke içindeler. İşte AfD bu öfke ve tepkiyi sömürerek güç kazanıyor. Emekçilerin öfkesini yapay düşmanlara yönlendirip, karşı karşıya kaldıkları sorunların gerçek nedeni olan kapitalizmi ve kapitalist saldırı politikalarını hedef almalarının önüne geçmeye çalışıyor.
Kapitalizm soluk alıp verdiği her gün, insanların da doğanın da ömründen çalıyor. Sağıyla soluyla düzen güçleri bu gerçekliği bir şekilde örtülemek için çırpınıyorlar. Sorunları da tepkileri de öfkeleri de gerçek ve haklı olan kitlelere, kapitalizmin emekçilere büyük yıkımlardan başka bir şey verebilecek takatinin kalmadığını anlatmak ise devrimci sosyalistlere düşüyor. Faşistlerin ya da reformistlerin yalanlarına ikna ettiği işçileri, gençleri, kadınları, demagoji değil gerçek çözüm önerileriyle kapitalizme karşı devrimci mücadeleye sevk etmek hiç de ütopik bir hedef değildir. Bundan otuz kırk sene önce kapitalizme laf ettirmeyen, sosyalizmi öcü olarak gören milyonlarca emekçinin bugün kapitalizmden nefret eder hale gelmesi de, gerçek arayışın ne yönde olduğuna işaret ediyor. İşçi sınıfının ihtiyacı olan şey, bu düzene karşı bilinçli ve örgütlü bir mücadeleyi dünya ölçeğinde yükseltmektir.
[1] İktidardaki Hıristiyan Demokrat Partinin (CDU) %37’den %17’ye, Sol Partinin (Die Linke) ise %11’den %8,6’ya gerilediği bu seçimlerde, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller de ancak yüzde 9 civarında oy alabildiler. AfD’nin tek başına hükümet kurmak için 3 milletvekiline daha ihtiyacı var. Seçimler öncesinde AfD ile ittifak yapmayacaklarını açıklayan CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti, “güvenlik duvarı” olarak adlandırılan bu politikayla AfD’nin iktidar koltuğuna oturmasını engellemeye çalışıyorlar. Fakat ilk kez %5 barajını aşarak parlamentoya girmeye hak kazanan sosyal şoven BSW (Sahra Wagenknecht İttifakı) kazandığı 5 milletvekilliğiyle AfD’ye ihtiyacı olan desteği verebileceğini açıkladı.
[2] 2024 Ekiminde yine Doğu eyaletlerinden biri olan Thüringen’de yapılan eyalet seçimlerinde de AfD %33 oyla birinci gelmiş fakat çoğunluk sağlayamadığı için hükümet kuramamıştı. Faşist bir partinin eyalet seçimlerinden birincilikle çıkması Nazilerden bu yana ilk kez yaşanan bir durumken, şimdi tehlike çok daha ileri bir boyutta kendini gösteriyor. (Bkz. Oktay Baran, Metropol Ülkelerde de Faşizmin Yükselişi Sürüyor, 1 Ekim 2024, https://marksist.net/node/8362)
[3] AfD’nin iki eyalette gösterdiği seçim başarısının ardından, Trump, Elon Musk, Putin ve Orban başta olmak üzere uluslararası faşist ağın pek çok temsilcisinden sevinç nidaları yükseldi. Türkiye’den yükselen övgülerin başını ise Vatan Partisi çekti! Genel Sekreteri Özgür Bursalı ve Mehmet Perinçek’in ardından AKP MKYK üyeliğinden Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcılığına jet geçiş yapan Ethem Sancak da AfD’ye övgüler yağdırdı. Bursalı, Almanya’da yaşayan Türkleri, “yükselen uygarlığı, işçilerin taleplerini, Alman vatanseverliğini ve Türk kardeşliğini temsil eden AfD ve BSW’de aktif olarak yer almaya” çağırırken, böylece Türk toplumunun geleceğin Almanya’sında iktidar konumlarını paylaşacağı yorumunu yumurtladı. Ethem Sancak da AfD’nin faşist, ırkçı, İslam düşmanı olduğu iddialarının “küreselcilerin gerçeğin üstünü örtmek, Asya milletlerini ona düşman etmek için” söylediği yalan ve algı operasyonlarından ibaret olduğunu söyledi. Vatan Partisinin AfD ile görüştüğünü, Almanya Türk toplumundan bazılarının AfD’ye üye olduğunu belirterek şöyle dedi: “Bazıları belki yönetici olacak, çok iyi ilişkileri var. Onlar yol açıyorlar, «asla Türk düşmanı da değiliz, Müslüman düşmanı da değiliz, yıllardır beraber yaşıyoruz» diyorlar. «Biz, bizi yöneten bu erke karşıyız. Bunlar bizi doğal müttefiklerimize düşman ettiler. Biz Ruslarla neden düşman olalım» diyorlar.”
[4] Elif Çağlı, Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!, 27 Ocak 2016, marksist.net/node/4873
[5] Oktay Baran, [6] 1946’da Almanya Sosyal Demokrat Partisi ile Almanya Komünist Partisinin birleşmesiyle doğan SED, Berlin Duvarının yıkılmasının (Kasım 1989) ardından ismini Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) olarak değiştirmiştir. Doğu Almanya’da birkaç ay sonra yapılan seçimlerde PDS sadece %16 oy alarak üçüncü parti olurken, iktidar CDU liderliğindeki koalisyon hükümetine geçmiştir. PDS’nin 2007’de dahil olduğu Emek ve Sosyal Adalet ittifakı daha sonra Die Linke (Sol Parti) adıyla partileşmiştir ve bugün bu isimle faaliyet yürütmeye devam etmektedir.
[7] Çöküşün dinamiklerini tam olarak kavramak için kuşkusuz bu rejimlerin niteliğinin doğru bir şekilde çözümlenmesi gerekir. Elif Çağlı’nın 1990’da, henüz SSCB çökmeden kaleme aldığı Marksizmin Işığında Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması isimli kitabı, bu bakımdan eşsiz bir çalışmadır. Marksizmin Işığında, “reel sosyalizm” denen rejimlerin niteliğini kavramanın yanı sıra Marksizmde yaratılan ve günümüze de uzanan tahrifatın ve tahribatın yıkıcılığını görmek için de mutlaka okunmalıdır. (Elif Çağlı, Marksizmin Işığında, Mayıs 1991, http://marksist.net/node/504)
[8] Oktay Baran, Berlin Duvarı ve Çıkartılmayan Dersler, 6 Aralık 2019, http://marksist.net/node/6795
[9] Leipzig Üniversitesinin 2023’te yaptığı bir araştırmada, katılanların üçte ikisinin DAC’a özlem duyduğunun görüldüğü belirtiliyor. (https://www.dw.com/tr/araştırma-doğu-almanların-çoğu-otoriter-devlet-is…)
[10] İlkay Meriç, [11] Ayrıntılı bir okuma için bkz. Oktay Baran, “Uluslararası Aşırı Sağ” ya da Faşizmin Küresel İşbirliği, 17 Haziran 2025, http://marksist.net/node/8532