Rejimin “Kuyu Tipi”: Zindan İçinde Zindan
Rejim “Yeni Türkiye” patentli kuyu tipi cezaevlerini siyasi mahkûmlara yönelik intikam ve gözdağı olarak kullanıyor. Resmi adı S Tipi, Y Tipi ve yüksek güvenlikli cezaevi olan bu zindanlar, penceresiz/havalandırmasız hücreleri ve 24 saat kamera takibi nedeniyle mahpusları ağır bir tecride maruz bırakıyor. Havalandırmaların dahi 7 metreyi aşan yüksek duvarlarla çevrilmesi, mahpusların güneşten ve gökyüzünden mahrum bırakılması ve adeta dar bir kuyu dibine hapsedilmesi bu zindanların neden “kuyu tipi” olarak adlandırıldığını açıklıyor. Yönetme gücünü baskı ve zor aygıtlarından devşiren rejim, zindan içinde zindan kuruyor, tecridi tecrit içinde derinleştiriyor.
Kuyu tipi cezaevleri hakkında hazırlanan raporlar, 2000’lerin başında F Tipi cezaevleriyle birlikte genelleşen tecrit politikasının bugün mevcut rejim eliyle çok daha ileri bir aşamaya taşındığını ortaya koyuyor. Geleneksel koğuş sisteminin yerini tek kişilik, üç kişilik hücrelere bıraktığı F Tipi cezaevleri, kapatılmaları için yıllarca mücadele edilen insanlık dışı bir tecrit modeliydi. Kuyu tipi cezaevleri ise F tiplerini kat be kat aşıyor. İstanbul Barosunun 2025 yılında yayınladığı cezaevi raporlarında kuyu tipi cezaevlerinde kalan mahpusların günde yaklaşık 23 saatlerini havalandırmasız hücrelerde geçirdiği belirtiliyor. Hücre pencerelerinin metal plakalarla kapatıldığı ve bu nedenle güneş ışığı almadığı, hücrelerin adeta birer fanusa dönüştürüldüğü ifade ediliyor. Sadece ortak alanların değil, daracık hücrelerin de 24 saat kamerayla izlenmesiyle özel hayatın gizliliği hakkının ihlal edildiği belirtiliyor. Mahpusların sosyalleşme ve spor vakitlerinin gasp edildiği, kitap ve mektuplara el konulduğu da raporda yer alıyor.
Bütün bu uygulamalar bir arada düşünüldüğünde, mahpusun yaşamının bütününü kuşatan sistematik bir tecrit politikasından söz etmek gerekir. Sosyal ilişkilerin sıfırlanması, sürekli gözetim mekanizmasının varlığı ve gündelik yaşamın en küçük ayrıntılarına kadar uzanan denetim mekanizmalarıyla sistematik bir plan işlemektedir. Mahpusların bedeni hücreye kapatılırken iradesi teslim alınmak istenmekte, toplumsal varlığı kuşatılmaktadır. Bu nedenle kuyu tipi hapishaneler, faşist rejimin siyasi mahpuslara yönelik cezalandırma politikasının en çıplak biçimlerinden biridir. Ağır bir tecrit ve işkence düzeni kurulduğu tüm çıplaklığıyla ortadadır.
İnsan haklarına aykırı biçimde dizayn edilen kuyu tipi cezaevlerinin kapatılması için çeşitli meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler ve mahpus aileleri uzun süredir mücadele ediyor. Kampanyalar düzenleniyor, basın açıklamaları yapılıyor, kuyu tipi cezaevlerinde uygulanan tecrit teşhir ediliyor. Öte yandan kuyu tipi cezaevlerinin kapatılması ve mahpusların başka cezaevlerine nakledilmesi talebiyle siyasi mahpuslar da bedelleri ağır bir direniş yolu olarak açlık grevine başvuruyor. Açlık grevinde olan mahpuslardan Gürkan Türkoğlu, 266 gün süren eyleminin ardından hastaneye kaldırıldı ve Temmuz ayında yaşamını yitirdi. Türkoğlu’nun yaşamını yitirmesi, kuyu tipi cezaevlerinde uygulanan tecridin yıkıcı sonuçlarını bir kez daha ortaya koydu. Uzun süredir açlık grevinde bulunan diğer mahpusların sağlık durumlarının ise kritik olduğu bildiriliyor.
Bir ülke hapishaneye dönüşürken
Hapishaneler hiçbir zaman yalnızca suç işlediği iddia edilen insanların kapatıldığı mekânlardan ibaret olmadı. Hele ki muhalifler için! Egemenler, bir yandan “suç” olarak tanımladıkları davranışları ve hatta düşünceleri zindanlar eliyle toplumdan tecrit ederken ve elbette mahpusları “ehlileştirmeye” çalışırken diğer yandan da topluma sopa göstermek niyeti taşıdılar: “Çizgiyi aşarsan, itaat etmezsen, düzenin koyduğu sınırların dışına çıkarsan senin de yerin orasıdır!” Bu nedenle hapishaneler egemenlerin içeridekini de dışarıdakini de disipline etmek için kullandığı bir iktidar aracı olageldi. Bu işlev Türkiye’ye özgü olmadığı gibi yalnızca otoriter rejimlere özgü de değildir. Demokratik olduğu iddia edilen ülkelerde de burjuva devletler hapsetme yetkisini esas olarak egemen düzenin sınırlarını çizmek ve bu sınırları ihlal edenlere bedel ödetmek için kullanır.
Ancak otoriter ve faşist rejimlerde zindanların bu işlevi eşyanın doğası gereği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar, sistematikleşir ve yaygınlaşır. Nazi Almanya’sından Mussolini İtalya’sına, Franco İspanya’sından Kenan Evren Türkiye’sine geçmiş bunun pek çok örneğiyle doludur. Tarih boyunca ortaya çıkmış böylesi tüm rejimlerde egemenler, zindanları toplumsal mücadeleyi parçalamanın ve korkuyu toplumun geri kalanına yaymanın en temel araçlarından biri olarak gördüler ve kullandılar. Burjuva rejimler olağanüstüleştikçe tahammül sınırı daralır, sınırlar daraldıkça da zindanların kapıları her türlü itiraza açılır.
Bugün Türkiye’de mahpus sayısının her geçen gün artması, cezaevi kapasitelerinin aşılması ve kuyu tipleri dahil yeni zindanların peş peşe inşa edilmesi rejimin olağanüstü niteliğini de, toplumsal muhalefeti yok etme ve cezalandırma mekanizmasının ne ölçüde büyüdüğünü de ortaya koyuyor. Öyle ki cezaevi mefhumu Türkiye’de siyasetin ve hatta sosyal hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş durumdadır. Toplumun gündelik diline ve reflekslerine dahi yerleşmiştir. “Silivri soğuktur” kalıbının halk arasında bu denli yaygınlaşması tesadüf değildir.
Bu korku ve baskı atmosferini beslercesine cezaevleri ve mahpus sayısı artıyor ve devlet hapsetme kapasitesini sürekli genişletiyor. Bu kapsamda Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün 3 Ağustosta yayımladığı rapor çarpıcı veriler içermektedir. Türkiye’de 304 bin 278 mahpus kapasiteli 402 cezaevi bulunuyor; buna karşılık cezaevlerindeki mevcut mahpus sayısı 433 bin 520’ye çıkmış durumda. Bu veri, kapasitenin yüzde 42 oranında aşıldığı, yani doluluk oranının yüzde 142’ye ulaştığı anlamına geliyor. Üstelik veriler mahpus sayısına hey ay 3 ilâ 5 bin kişinin eklendiğini gösteriyor!
Avrupa Konseyinin Lozan Üniversitesiyle birlikte hazırladığı SPACE I 2025 raporuna göre Türkiye cezaevi nüfusu bakımından Avrupa birincisidir. 31 Ocak 2025 itibarıyla Türkiye, her 100 bin kişiye düşen 458 mahpusla Avrupa Konseyi ülkeleri arasında ilk sırada yer alıyor. Bu sayının 2015’te 223 iken bugün 458’e çıkması ve Avrupa ortalamasının 127 olması, Türkiye’deki rejimin niteliğini de çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Faşist rejimin ayakları üzerine dikildiği 2016 yılında 200 bin civarında olan mahpus sayısı, aradan geçen on yılda yaklaşık 2,5 katına çıkmıştır. Aynı dönemde 200’ü aşkın yeni cezaevi inşa edilmiştir. Hırsızlık, dolandırıcılık, kara para aklama, uyuşturucu ticareti ve cinsel saldırı gibi suçlardan hüküm giyen mahkûmların önemli bir bölümünün denetimli serbestlik yoluyla salıverildiği düşünüldüğünde bu devasa aygıtın kimler için ve hangi ihtiyaç doğrultusunda büyütüldüğü daha açık biçimde görülmektedir. Kapasite büyürken içerisi siyasi mahpuslarla, gazetecilerle, öğrencilerle, sanatçılarla, sendikacılarla, seçilmiş siyasetçilerle ve toplumsal muhalefetin farklı kesimleriyle doldurulmaktadır.
Peki sadece içerisi mi? Toplumsal hayatın farklı alanları sürekli gözetim, soruşturma ve cezalandırma tehdidi altında tutuluyor. Gazetecilerin haberleri nedeniyle tutuklandığı, öğrencilerin demokratik bir eyleme katıldığı için gözaltına alındığı, Deniz Göktaş gibi sanatçıların eserleri nedeniyle hedef gösterildiği ve dahası tutuklandığı bir rejim işbaşındadır. İşçilerin hak arama mücadeleleri saldırılarla karşılanırken mücadeleci sendikacılar, rejime muhalif siyasetçiler ve sosyalistler peşi sıra tutuklama dalgaları yaşamaktadır. Tepkisini sosyal medyadan dile getiren “sıradan vatandaş” dahi rejimin en büyük kırbacı haline gelen gözaltı ve tutuklamalardan nasibini almaktadır. Böyle bir ülkede hapishanenin sınırları dört duvarla çizilemez, dört duvardan ibaret görülemez. Toplumun önemli bir kesimi fiziksel olarak dışarıda olabilir, fakat siyasal ve toplumsal olarak daraldıkça daralan bir alanın içindedir. Faşist rejim ülkeyi bir açık hava hapishanesine çevirmiş durumdadır.
Ancak rejimin bu saldırganlığı, onun sınırsız bir güce sahip olduğu anlamına da gelmez. Aksine, meşruiyet krizinin derinleştiğini ve korkunun bacayı sardığını gösterir. Her geçen gün oy tabanı eriyen, ekonomik ve siyasal krizlerle boğuşan, toplumsal muhalefetin farklı kanallarından yükselen itirazlarla karşılaşan rejim temsilcileri, yönetme gücünü daha fazla baskı ve zor üzerinden kurmaya çabalamaktadır. Korktukları için saldırganlaşmakta, saldırganlaştıkça topluma daha fazla korku üretmeye çalışmaktadırlar. Ama unutulmasın ki, zorbalık bu denli yaygınlaşıp rejimin normali haline geldiğinde korku eşiği de yükselmeye başlar. Toplumsal muhalefetin giderek yükselmesi, insanların konuşmaktan çekinmemeye başlaması, sosyal medyanın rejime yönelik tepkilerin çekinmeksizin yükseltildiği bir mecra haline gelmesi ve özellikle gençlerin İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından beklenmedik patlamalarla tepkilerini dışa vurmaları bunun tipik örnekleridir. İçerisi de dışarısı da zindansa korku duvarının içten içe yıkılmasının önüne geçilmesi olanaksızdır. Rejimi kudurtan da bu gerçek değil mi zaten!