İsrail’den Türkiye’ye Aynı Yalanlar!
Kapitalist sistemin tarihsel krizi derinleştikçe ekonomik ve toplumsal sorunlar da derinleşiyor. Bir ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi sorunlar konuşulduğunda adeta tüm ülkelerin içinde bulunduğu durumu konuşmuş oluyoruz. Özellikle otoriter ve faşist rejimlerin iş başında olduğu ülkelerde sorunlar ve burjuva siyasetçilerin kullandığı diller birbirine çok benziyor. Sistem krizi işçi sınıfını derin bir yoksulluğa iterek ilerliyor. Aynı zamanda bir avuç insanın zenginliği de sürekli büyüyor. Kapitalistler bu eşitsizliğin üstünü günlük polemik ve hamlelerle örtemeyecek bir duruma geldi. İşçileri kandırmak, gözümüzdeki perdeyi açtırmamak için sürekli daha büyük yalanlar söylüyorlar. Bu yalanlar, faşist liderlerin dillerinin ne kadar ortaklaştığını bir kez daha ortaya çıkartıyor. Tümü de adeta aynı kılavuzu takip ediyormuşçasına işçi sınıfına saldırıyor.
İsrail’de 27 Ekimde yapılacak seçimler öncesi Netanyahu’nun partisi Likud’un hazırladığı seçim afişi çarpıcı bir örnek. Afişte Erdoğan, İran lideri Hamaney, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin fotoğrafları kullanılarak, “Onlar Netanyahu’nun kaybetmesini istiyor. Kazanmalarına izin vermeyin” yazılmış. Seçimler yaklaştıkça faşist hükümet iktidarda kalmak için İsrail halkında dış düşman algısını büyütmek istiyor. “Bütün dünya bize düşman” diyerek kitlelerin kendi etrafında toplanmasını istiyor. Faşist Netanyahu hükümeti, özellikle 7 Ekim 2023’de Hamas saldırısıyla birlikte Filistin’de yıllardır devam ettirdiği savaşı büyüterek yaygınlaştırdı. Filistin’de yaptığı katliam ve yıkımın sonucunda Netanyahu hükümetinin hem İsrail’de hem de dünyada desteği zayıfladı. Yıllardır söyledikleri yalanlarla düşmanlığı körükleyerek, kaosu büyüterek insanlara kendilerini sorunların çözümü olarak dayatıyorlar.
Bu örneklerin aynısını Türkiye siyasetinde de seçim süreçlerinde sıkça gördük. “Dış mihraklar, işbirlikçiler, Türkiye’nin büyümesini istemiyorlar” söylemleriyle örgütsüz işçilerin bilincini felç ettirerek seçim süreçlerine girdiler. Suriye’deki savaşla birlikte milliyetçiliği ve militarizmi yükselterek “yedi düvele karşı savaştayız” algısını güçlendirdiler. Emekçileri yaşadıkları ekonomik sorunların nedenlerinden uzaklaştırarak ya da önemsizleştirerek kutuplaştırmayı ve düşmanlaştırmayı arttırdılar.
Avrupa ve ABD gibi emperyalist ülkelerde de kapitalizmin tarihsel krizinin etkileri artıyor. Yükselen enflasyon oranları, alım gücünün düşmesi işçi ve emekçilerin yoksulluğunu derinleştiriyor. Hükümetlerin eğitime, sağlığa ve altyapıya ayırdıkları bütçeyi kısmalarıyla birlikte emekçilerin yaşam koşulları kötüleşiyor ve öfkeleri artıyor. Egemenler de her yerde olduğu gibi ABD ve Avrupa’da da halkın haklı öfkesinin hedefi olmamak için yapay düşmanlıkları sürekli harlıyorlar. Göçmenler bu ülkelerde bütün sorunların sorumlusu olarak gösteriliyor. Emekçiler öfkelerini kapitalist sisteme değil egemenlerin yönlendirmesiyle göçmenlere yöneltiyorlar. Örneğini Ceuta’da göçmenlerin yaşadığı trajediye bakalım. Trump, Ceuta’daki kalabalıkların sınırları aşma görüntülerini göstererek, “Bu fotoğrafa iyi bakın. Eğer Demokratlar kazanırsa üç yıl sonraki halimiz tam olarak bu olacak” diyor ve ABD’nin kültürel yok oluş ve bir istila ile karşı karşıya olduğu korkusunu yayıyor. İtalya’da iktidarda olan Meloni’nin partisi, Ceuta’daki görüntüleri “İtalyan solunun çok sevdiği Sánchez modeli işte budur” diyerek paylaşarak, sol iktidara gelirse ülkede kaos olacağı korkusunu yaymaya çalışıyor.
Yıllar geçse de egemenlerin kullandığı kutuplaştırma dili değişmiyor. Birinci Dünya Savaşını anlatan Ateşkes filminin ilk sahnesinde Alman, Fransız ve İngiliz çocukları, diğer halkları nasıl düşman olarak gördüklerini anlatır. Bütün sorunlarının müsebbibi diğer ülkeler olarak gösterilir. Tek bir kalemden çıkmış gibi gelen bu konuşmalarda her millet diğer milleti aynı ifadelerle aşağılar ve küçümser. Egemenler o gün bu düşmanlık diliyle okullarda, kiliselerde halkları milliyetçilikle zehirleyerek emekçileri sorgusuz sualsiz öldürmeye ve ölmeye programladılar. Bugün de egemenlerin kirli dili aynıdır.
İşçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda maalesef tarih bu anlamıyla tekerrür ediyor, trajedi yeniden yaşanıyor. Birbirine benzeyen yalancı faşist liderler istedikleri gibi at koşturabiliyorlar. Aynı yalanları söyleyerek dünyanın farklı ülkelerinde aynı sorunları yaşayan emekçileri birbirine düşman ediyorlar. Ama söz konusu ekonomik çıkarları olunca akan sular duruyor. Birbirlerini en adi biçimde düşman ilan edenler, yarın çıkarları örtüştüğünde birbirini kolluyor, kanlı pazarlıklar yürütüyorlar. Öte yandan, ağır saldırı altında ve yalan dalgasının kuşatması içinde olsa da işçi sınıfı boyun eğmiyor. Emperyalist savaşa, milliyetçiliğe, militarizme karşı emekçiler meydanlara çıkıyor. Faşizme karşı eylemler örgütlüyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de dünya meydanları bize aynı şeyi gösteriyor: Kapitalist yalancıları ancak örgütlü işçi sınıfı durdurabilir. Egemenlerin yalanlarını teşhir etmek, gerçekleri sınıf kardeşlerimize anlatmak, onları mücadelemize katmak için canla başla çalışmak zorundayız.