Marksist Tutum Okuyan Bir İşçi Soruyor
Resmi nüfusu 16 milyona yaklaşan, gayri resmi nüfusu 20 milyonu aşan bir şehirde, hatta kapitalizmin tanımıyla bir metropolde yaşıyoruz. Kulağa gayet havalı gelen bu kavram, bizler için ne anlama geliyor? Uzun ve güvencesiz çalışma koşulları, kiradan gıdaya, ulaşımdan sosyal aktivitelere pahalı bir yaşam, her yerde yükselen beton binalar, yok olan yeşil alanlar, gürültü, hava kirliliği, sağlık sorunları, stresli yaşamın getirdiği psikolojik sorunlar, sürekli bir yerlere yetişmenin getirdiği telaş, işsizlik, geleceksizlik… Bir tarafta rezidanslar, lüks konut projeleri, bulutların içinde kaybolan finans merkezleri, boğaz manzaralı yalılar, villalar; devasa bir sermaye birikimi ve zenginlik. Biz işçiler için en çıplak İstanbul tarifi ve kapitalizmin metropol gerçeği gün gibi ortada. Üretenlerin bir tarafta, el koyanların diğer tarafta olduğu, keskin bir sınıf ayrımı!
Bir gün de olsa nefes almak için bir grup arkadaş, İstanbul denince akla gelen Tarihi Yarımada’da gezmeye karar verdik. İnsanların adeta bir açık hava müzesi olarak değerlendirdiği Sultanahmet Meydanında başladı gezimiz. Bir an zamanı durdurduk; Roma ve Bizans İmparatorluklarının zenginliğini ve ihtişamını göstermek için kullandıkları hipodrom, burada gerçekleşen kutlamalar ve taç giyme törenleri canlandı gözümüzde. Meydanda duran Dikilitaş, Örme Sütun ve Yılanlı Sütun, Bizans’ın gücünü, Ayasofya ise İmparatorluğun ilahi kudretini simgeliyordu adeta. Bu arada arkadaşımız, bir anda bütün bu görsel ve düşünsel büyüyü bozacak bir hatırlatma yaptı: MS 532 yılında Konstantinopolis’te, Bizans İmparatoru I. Justinianus’a karşı başlayan ve Doğu Roma tarihinin en büyük halk isyanı olan Nika Ayaklanması! İmparator Justinianus’un şehirden kaçmayı düşündüğü, son anda güçlükle bastırdığı bu isyan, her ne kadar tarihe, yıkılmaz denilen imparatorluğun bu krizden daha da güçlü çıktığı şeklinde not düşülse de, aslında her dönemin bir sonu olduğunu işaret ediyordu. Bir yerde baskı, zulüm, adaletsizlik ve sömürü varsa, o yer güçlü bir imparatorluk da olsa taht illaki sallanmaya başlıyor. Geçici zaferler, gücü ve kudreti elinde bulunduran yönetenleri sonsuza dek yaşatmıyor.
Sultanahmet Camii ise adeta bize seslenir gibi tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu: “Ben de bir dönemi, gücü, ilahi kudreti ve Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil ediyorum!” dercesine... Artık Bizans’ın Hipodromunda değil, Osmanlı’nın At Meydanındaydık. Meydanın hemen başında, iki imparatorluğun simgesi olan Alman Çeşmesi yükseliyordu. Sırtımızı döndüğümüzde Topkapı Sarayı; sarayın bahçesinden denize doğru baktığımızda ise gözlerimizin önünde Mısır Çarşısı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayı... Zaman yolculuğunda At Meydanında, savaşan gladyatörlerin yerini saltanatın eğlenceleri, padişah törenleri ve sarayın düğünleri almıştı. 1453 yılından 1922 yılına kadar tam 469 yıl boyunca süren bu saltanat da kendi gücünü ve iktidarını, her dönem egemenlerinin yaptığı gibi tarihe devasa abidelerle not düşmüştü. Burada, Osmanlı İmparatorluğu’nda lüks ve ihtişam döneminin tahtını sallayan önemli isyanlardan birisi olan, 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil İsyanı aklımıza geldi. İmparatorluk sınırları içerisinde yaşayan halkları ağır vergilere boğarken, gözünü diktiği yeni coğrafyalarda yaptığı savaşların ağır yenilgisini halka ödetirken, saray erkânının yaşadığı lüks ve şatafatlı saltanat hayatı, toplumsal bir isyanı ortaya çıkarmıştı. Saltanatı titreten isyan ancak 60 günün sonunda bastırılmıştı. Osmanlı tarihinde Lale Devrine denk gelen bu dönem, Bizans’ta olduğu gibi artık İmparatorluğun ve saltanatın sonunun yaklaştığını işaret ediyordu.
Günün yorgunluğunu atmak için oturup çaylarımızı yudumlarken tarihsel yolculuğumuzu kendi penceremizden değerlendirdik. İmparatorların, padişahların, onlarla hareket eden bir azınlığın lüks ve şatafatlı yaşamlarından izler gördük. Egemenlerin kendi sınıf tarihlerini yazarken bahsetmedikleri, yok saydıkları köleleri, ırgatları, ameleleri aradı gözlerimiz. Yaptığımız zaman yolculuğunda zenginliği, devasa abideleri kim yaptı? Asıl emeği ve zenginliği kimler üretti? Biz ezilenlerin emeğine el koyanların yazdığı tarihi mi okuyacağız? Yoksa bu emeği üreten sınıfların tarihi üzerinden mi bir okuma yapacağız? Bu okumalardan ne gibi dersler çıkartacağız? Sınıfımızın tarihsel hafızası bize neyi işaret ediyor? Bu soruları çoğaltmak mümkün.
Asıl tarihi yazanlar da, zenginliği var eden de biz üretenleriz. Yıkılmaz sanılan imparatorluklar, saltanatlar, en güçlü göründükleri dönemde, ordularına, baskılara, katliamlara rağmen ayakta duramamış! Bugün de var olan sömürü düzeni sallanıyor, kapitalizm kendine can suyu bulamayacak bir çıkışsızlık sarmalı içerisinde. Egemenler baskıları arttırıyor, emperyalist savaşlarla yollarına devam ediyorlar. Doğayı yağmalıyor, ekonomik ve toplumsal krizleri derinleştirip dünya işçi sınıfının hayatını altüst ediyorlar. Hepsi ne için? Aynı geçmişte olduğu gibi, bir avuç azınlığın sapkınca, azgınca yaşaması ve kendi düzenlerini, zenginliklerini devam ettirmeleri için. Bizlere düşen görev kapitalist sistemin girdiği tarihsel krizi fırsata çevirmek, sınırların sınıfların olmadığı, insanın insanca yaşayacağı bir toplumsal düzenin mücadelesini yürütmek, bu yolun taşlarını döşemektir.