Okullarda Artan Şiddet ve Ortaya Serdiği Gerçekler
Sadece Türkiye’de değil, kapitalizm tarihi kapsamında bakıldığında dünya genelinde gençliğin daha önce görülmemiş bir çıkmaz içinde olduğu görülüyor. Üstelik bu durum, son onyıllar itibarıyla gençliğin ebeveynlere, yaşlı kuşaklara karşı adeta tarihsel zafer kazanmış göründüğü bir zamanda yaşanıyor. Gerçekten de basitçe teknolojik yenilik olarak kalmayıp, tüm modern kent hayatının giderek omurgası haline gelmekte olan dijital teknolojilerin hızına eski nesillerin genel olarak yetişemiyor olması ve gençler ve çocukların sıra dışı adaptasyonları nedeniyle modern tarihin hiçbir döneminde böylesi bir durumla karşılaşılmamıştı. Tarihte genel olarak büyükler küçüklere öğretirdi, şimdi büyükler son gelişmelerin yarattığı sıra dışı durum nedeniyle kimi önemli konularda küçüklerin eline bakar hale gelmişlerdir. İşte bu durumun yaşandığı bir zamanda o aynı gençler eşi görülmemiş bir geleceksizlik, bir çıkışsızlık ile yüz yüzeler.
Okul saldırısı
Kısa bir süre önce en son çarpıcı örnekleri Siverek ve Maraş’ta yaşanan okullarda artan şiddet olgusu da bu genel bunalım durumunun yansımalarından birisiydi. Kanlı saldırılar ülke genelinde infial yaratarak geniş tartışmalara yol açtı. Örnekleri ABD’de görülen toplu katliam şeklindeki silahlı okul baskınlarına benzeyen bu saldırılar, özellikle okulda çocukları olan milyonlarca ebeveynde endişe dalgası yarattı. Fakat ilk günlerin harareti uzun sürmedi ve konu unutulmaya yüz tuttu. İnsanların çoğu, medya mecralarının da yönlendirmesiyle, Maraş’taki saldırıyı yapan çocuğa ve ebeveynine öfke kusarak yüreklerini soğutup rahatladılar. Ancak ülke nasıl bu hale geldi/getirildi de böyle vahim bir olay yaşanabildi, bu halin sorumlusu kimdir diye bir tepki yükselebilecekken, tam tersine, rejim bu trajik olaydan önemli kazanımlarla çıkmayı başardı.
Ülkede 35 yaşın altındaki insanların Erdoğan ve AKP’den başka bir iktidarı neredeyse görmediği veya hatırlamadığı zamanlardayız. Söz konusu saldırılar, bu kadar uzun dönemdir iktidarda olan ve çoktandır faşistleşmiş yönetici şebekenin, ülkede gençler ve çocuklar için yaşanabilir bir ortam bırakmadığını ürkütücü bir vahşetle ortaya koyuyordu. Ama rejim bundan kendi bekasını sağlama alma doğrultusunda yeni baskı önlemleri için bir fırsat devşirdi.
Durumun kendi aleyhine sorgulanmasına fırsat vermeyen rejim, dört bir yandan yükselen “okullarda güvenlik yok” hezeyanı karşısında, sözde çözüm olarak tüm okullara tam zamanlı polis yerleştirmeyi gündeme getirdi. Böylece gençler ve eğitimcilerin faşist cendereye alınması doğrultusunda yeni bir adım daha atılmış oldu. Şimdi okulların büyük bölümünde polis sözde güvenliği sağlama adına kol gezmekte. Bu uygulama genel olarak yeni alımlarla polis sayısını arttırmak için de rejim açısından elverişli bir gerekçe oldu.
Bu adımın yanı sıra faşist iktidar kendisine karşı büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğun ve muhalefetin geride kalan en önemli ifade mecrası haline gelmiş sosyal medyayı kontrol altına almak için uzun zamandan beri beklediği fırsatı yakaladı. Çocukların sosyal medyadan etkilenerek bu tür suçlara yöneldikleri iddiasıyla sosyal medya kullanımını tümüyle kimlikli/denetimli hale getiren yasa tasarısını devreye soktu. Anonim sosyal medya kullanımını tümüyle ortadan kaldırmayı amaçlayan bu hamle aynı zamanda yine fırsattan istifade VPN kullanımını da zapturapt altına almayı amaçlayan boyutlar içermekte.
Ancak rejim bu yeni ve somut baskı uygulamalarıyla yetinmedi. Bu somut baskıları da temellendirecek şekilde, olayı daha geniş bir ideolojik saldırı haline getirmeyi başardı. Sosyal medya ve trol ağları dâhil olmak üzere kontrol ettiği tüm medya üzerinden, Maraş’taki katliamı yapan çocuğun ailesinin seküler bir aile olmasını ya açıktan ya ima yoluyla vurgulayarak, sekülarizmi/laikliği ve böylelikle muhalefetin geniş kesiminin benimsediği değerleri ateş altına aldı.
Bu noktada durmayan rejim cephesi, katliamı yapan ergen çocuğun iddia edilen norm dışı cinsel eğilimlerini sinsice diline dolayarak aynı hat üzerinden ilerledi ve tipik homofobik faşist söylemi bir kez daha kabartarak da toplumsal öfkeyi kanalize etmeye çalıştı. Yeni kuşaklarla artan ölçüde özdeşleştirilen norm dışı cinsel eğilimlerin bu kuşakları hedef alan dışlayıcı tutumların gerekçelerinden biri olduğu biliniyor.
Bu algı yönetiminin iki yönlü amacı olduğunu görmek zor değildir. Bir yanda, AKP’ye oy veren kesimlerde dahi yaygın olan, gençlik ve eğitim alanındaki başarısızlık algısını hedef saptırma yoluyla düzeltmek. Böylelikle kendi tabanındaki genel hoşnutsuzluğun kaynaklarından birini bertaraf ederek erimeyi frenlemek. Diğer yanda ise, çeyrek yüzyıldır yönettiği ülkeyi ne hale getirdiğinin tartışılmasını önlemek, suçlarının üzerini örtmek.
Faşist iktidar sosyal medya bağımlılığı, çevrimiçi oyun bağımlılığı gibi konuları da gündeme getirerek internet kullanımı üzerindeki devlet baskısı ve sınırlamaları için ideolojik bahane üretti. İktidarın internet kullanımı üzerindeki baskılarla ana amacı rejime karşı genel toplumsal muhalefeti sindirmek olsa da, özel olarak gençlik alanında bir türlü başaramadığı dönüşüm için yeni bir manivela sağlama amacını da güdüyor. Dindar nesil diye tarif edilen bu hedef, temelde sermaye için ucuz işgücü ve faşist rejimin ihtiyaçlarına uygun biçimde beyni milliyetçi-dinsel dogmalarla yıkanmış, uysal ve bindirme kıta işlevi görecek gençlik oluşturma projesiydi. Bizzat Erdoğan’ın da birçok kez itiraf etmek zorunda kaldığı üzere, çok çaba harcamalarına rağmen arzuladıkları ideolojik formasyonda bir gençlik yaratamadılar. Eğitimde müfredat ve uygulamalar değiştirilerek, okullarda yönetimler ve öğretmen kadrosu bu ideolojik ölçüler doğrultusunda seçmece belirlenerek, imam-hatip okullarının sayısı inanılmaz ölçüde arttırılarak, okul dışından dini yapılar okulların içine çeşitli mekanizmalarla sokularak vb. çocuklar ve gençler din ile kuşatılsa da sonuç hiç de dinin güçlenmesi olmadı. Aksine, bıraktık diğerlerini, muhafazakâr ailelerin çocukları arasında ateizme ve deizme yönelim arttı.
Son yapılan bir araştırmaya göre tamamı AKP-Erdoğan iktidarı döneminde doğup büyümüş olan gençler arasında kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı yalnızca yüzde 12. Toplamı 16 milyon eden gençler arasında yalnızca 2 milyon anlamına geliyor bu. Son on yılı açıkça faşist bir diktatörlük olan AKP iktidarının çeyrek yüzyıl boyunca dört bir koldan onca didinmesine rağmen çıkan sonuç budur.
Araştırmanın verdiği başka ipuçları da var ki bunlar ele aldığımız konuyla doğrudan bağlantılı. Gençlerin yüzde 50’den biraz fazlası mutsuz olduğunu söylerken, yüzde 23,5’i ne mutlu ne mutsuz sayılırım diyor. Mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 26. Daha dikkat çekici bir veri ise gençlerin yüzde 82’sinin “sürekli ya da zaman zaman umutsuzluk çöküntüsü yaşıyorum” demesi. Maraş’taki saldırının faili olan gencin geride bıraktığı metin olsun, açığa çıkarılan internet yazışmaları olsun genel bir mutsuzluk tablosunu açıkça ortaya koyuyor. Mutsuzluğun temel sebepleri arasında özellikle anlaşılmamak, önem verilmemek gibi nedenler olduğu görülüyor. Kendisinin önemli olduğunu ve bunu dünyaya göstereceğini söylüyor bu genç. Eğitim sisteminden aile ilişkilerine kadar her alana sirayet etmiş kapitalizmin sonsuz görünümlü çürütücü etkilerinin söz konusu genci ağır bir ruhsal bunalıma sürüklediği açık. Nitekim sonradan ortaya çıktığı üzere, gencin psikolojik olarak sorunlu olduğunu gösteren birçok olay yaşandığı, psikolojik destek alması yönünde tavsiyelerin yapıldığı ama ailenin bunlara da uymadığı görülüyor.
“Güvenlik”, bilgisayar oyunları, cinsel yönelim
Faşist iktidar cephesinin birkaç noktada odaklanan ideolojik propagandasını bir yana bırakacak olursak, iktidara muhalif bir duruşu olan çeşitli çevrelerin olaya yaklaşımlarında da önemli sorunlar bulunmaktadır. Bu yaklaşımların bir kısmı zaten rejimle aynı zemine kaymakta. İktidarı da eleştirdiğini zannederek okullarda yeterli polisiye güvenliğin sağlanmadığını savunmak bu akıl tutulmasının görünümlerinden biridir.
Okullara polis doldurmak çare değildir, aksine başka bir sorundur. Okulların çevresinde cirit atan narko-mafyatik çetelerin arkasındaki asıl güç devletin kendisidir. Bu çeteler okulların çevresinde işlerini görmektedirler. Okulların başına dikilen polislerin bunlara karşı bir şey yapması mümkün değildir. Gerçek görev tanımlarının da dışındadır. Ayrıca öğrencileri ya da okul personelini hedef alacak bir saldırı yapmak isteyenler bunu pekâlâ okulun dışında da yapabilirler. Kadına şiddet vakalarında da gördüğümüz, uzaklaştırma kararları ve polis koruması gibi uygulamalar kadın cinayetlerini önlemek şöyle dursun hızını bile kesmemiştir. Bu sözde güvenlikçi yaklaşımda genel bir sorun vardır. Bunu mantık olarak genelleştirecek olursanız, sonunda her bireyin başına bir polis dikme şeklinde absürt ve korkunç bir sonuca varılır. Toplum bireylerini etkileyen her kriminal vakada bireylerin başına polis dikmek distopya romanlarında bile tasavvur edilmemiştir. Sorunun kaynaklarına inmek ve çareyi oralarda aramak dışında sağlıklı bir yaklaşım yoktur.
Sorun bilgisayar oyunları da değildir. Çocuk oyunları, özellikle de erkek çocukların oyunları eskiden beri şiddet unsurlarını içermiştir, okullarda akran zorbalığı da keza. Biçim değişiklikleri ve doz farkı elbette olmuştur, ama sorunun özü genel olarak oyunlar ve şiddet diye tarif edilemez.
Öte yandan dünyadaki benzeri şiddet vakaları üzerinden yapılan incelemeler, çocuk ve gençlerin yaptığı bu tür silahlı saldırı ve katliamların ardında şiddet içerikli bilgisayar oyunlarının olduğunu göstermiyor. Bu oyunların iyi, güzel olduğu ya da sorun içermediği anlamına gelmiyor, yanlış anlaşılmasın. Bu oyunları kâr amacı güden şirketler üretiyor ve ekran süresi uzadıkça oyunların beyne zarar verdiği, çocuğun gözünde şiddeti normalleştirdiği doğrudur. Ama burada sorun esas olarak çocukların ekranlara bağımlı hale gelmesidir. Okullardaki bu tür katliamlarla söz konusu oyunlar arasında anlamlı bir istatistiksel bağlantı bulunmuyor. Özellikle ABD’de çokça yaşandığı için orada yapılan birçok araştırmada faillerin böylesi özel bir bağımlılığının olmadığı tespit edilmiş durumda. Faillerin psikolojik saikleri konusunda yoğunluk gösteren ortak noktalar asıl olarak yalnızlık hissi, değer verilmemişlik/anlaşılmamışlık hissi ve çoğu durumda bunlarla iç içe üstünlük kompleksi olarak belirirken, fail bu durum nedeniyle dünyayı cezalandırma ve kendisinin önemli olduğunu gösterme motivasyonu taşımakta. Bunu bütünleyen bir nokta, faillerin bu tür saldırılardan sağ çıkma hesabı yapmamaları. Şimdi burada sorulması gerek sorular, bu çocukların neden kendilerini bu denli ağır biçimde yalnız ve değersiz hissettikleri ve aynı zamanda neden kendilerini üstün gördükleridir. Kapitalist çürümenin atomize edici etkisi, şişirilen bireyci egolar ve buna karşın o şişirilen egolarla hiçbir surette uyuşmayan acı toplumsal gerçeklik, gencecik bireyleri krize sürüklemekte, gençler arasında ruhsal rahatsızlıkların oranı hızla artmaktadır. Bu gerilimler altında örselenen gençler arasında kimileri de sıradışı şiddet eylemlerine yönelebilmektedir.
Çocuklar ve gençler arasında şiddete eğilimin arttığı doğrudur. Veriler son on yılda çocukların karıştığı suçların neredeyse yüzde 20 oranında arttığını gösteriyor. Ancak bunun nedenleri konusunda eksik ve hatalı tespitler yapılmaktadır. Bugün dünyada milyonların hayatlarının karartıldığı savaşlar yapılmakta, emperyalist saldırganlık savaş hukukunun en temel ve basit ilkelerini dahi fütursuzca çiğnemektedir. Gerçekler dünyası kanla dolu iken ve bu hayasızca kan dökmeye korkunç bir eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk ve geleceksizlik duygusu eşlik ederken, çocukların steril bir barışçıllık içinde hayat sürmesini beklemek ancak hayattan kopuk bir hayal olabilir.
Gezegende savaşların alabildiğine kan nehirleri akıttığı, milyonların hayatlarını kaybettiği bir zamanda bilgisayar oyunlarına suç atmak hedef şaşırtmadır. Bilgisayar oyunları tam da haksız savaşlarla, anlamsız şiddetle, kanla dolu bu gerçek dünyanın bir yansımasıdır. Zaten gerçek dünya ile oyun arasındaki farklar silikleştikçe, oyunda yapılanların gerçek hayatta da yapılabileceği düşüncesi güçlenmektedir. Gerçek dünya bu iken çocukların dünyasının toz pembe bir dünya olacağını sanmak hayal görmektir. Onlar bu dünyanın dışında değiller. Çürüyen kapitalizmin meta ilişkilerini toplumsal hayatın en küçük hücrelerine kadar sokmasının, her türlü insani değeri kemirip, tam bir sosyal izolasyon ve atomizasyon doğrultusunda çalışmasının tahrip edici etkileri küçümsenemez. Akran ilişkilerinden kuşaklar arası ilişkilere ve cinsiyetler arası ilişkilere kadar tüm toplumsal hayat çürütücü kapitalist etkiler altında bozulmalara uğruyor. Bir kişilik pazarı oluşturuluyor, egolar şişiriliyor ve buna mukabil yoksullaşma, yoksunlaşma, eşitsizlik ve zorlaşan hayat kocaman bir tezat olarak yükseliyor. Bu amansız çelişki ruhları örseliyor ve yönsüzleşen genç kendini önemli hissetmek için sansasyonel bir şiddet eylemini çıkış yolu ya da toplumu cezalandırma eylemi olarak görebiliyor. Son yıllarda hukuk dilinde de “suça sürüklenen çocuk” olarak nitelenen vakalardaki belirgin artış bir tesadüf değildir.
Saldırganlığın “aykırı” cinsel yönelimlerle de bir ilgisinin olmadığını vurgulamak gerekiyor. Faşist iktidarın dikkati saptırmak ve kendi çıkarları doğrultusunda nefreti körüklemek için başvurduğu bu kirli propagandaya prim vermemek gerekiyor. Yapılan çalışmalar bu tür saldırılara yönelen ergenler ve gençlerde saldırganlığın bu tür cinsel yönelimlerle bağlantısı olduğuna dair hiçbir sonuç vermemektedir. Aksine, bildiğimiz bir gerçek şudur ki bu tür cinsel yönelimlere sahip olanlar bırakalım saldırmayı bizzat saldırılara maruz kalmakta, aşağılanmakta, dışlanmaktadırlar. Onları hedef gösteren faşist zihniyet zaten her daim sahip olduğu yaklaşımla onlara baskı uygulamaktadır.
Sorunun iktidardaki Türk-İslam faşizminin sinsi propagandalarında ileri sürüldüğü gibi, Batı tarzı yaşam biçimiyle, laiklikle, sekülerlikle de özel hiçbir ilgisi yoktur. Söz konusu gerici faşist propaganda, yukarıda bahsettiğimiz cinsel yönelim argümanını bu yaşam tarzı ve dünya görüşü argümanıyla bağlantılı olarak ileri sürmektedir. Genel olarak söylersek, saldırganlık ya da “aykırı” cinsel yönelimler açısından seküler ailelerin çocuklarıyla dindar/muhafazakâr ailelerin çocukları arasında bir fark bulunamaz. Dindar/muhafazakâr aileler ve çevrelerde de “aykırı” cinsel eğilimlere sahip birçok birey bulunması bir yana, bu tür cinsel yönelimlerin cinsel zorbalık ve şiddetle iç içe geçtiği sayısız olay yaşanmaktadır. Dini cemaat ve tarikatlarda pedofilinin nice örneği ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkanların tüm vakalar içinde küçük bir oran olduğundan şüphe edilemez.
Çocuklarda saldırganlık ve şiddete eğilim açısından da seküler ve dindar aileler arasında anlamlı bir fark olduğunu söylemek ideolojik körlük ya da hayatı tanımamakla bağlantılandırılabilir. Dahası radikal dini tarikatlarda yetişen ve fanatizmle beyni yıkanan gençlerin Suruç ve Ankara Gar’da da olduğu üzere doğrudan doğruya masum sivilleri hedef alan kitle katliamı eylemlerinde kan döktüklerini acı deneylerle biliyoruz.
Bireyciliğin kutsanması
Kapitalist çürümenin görünümlerinden birinin izini sürmek özellikle önem taşıyor. Sermayenin dünya çapında işçi sınıfına karşı kapsamlı ve tarihsel bir saldırı başlattığı 1980’lerden bu yana, resmi söylemde, medyada, akademide, felsefede, edebiyat, sinema ve müzik başta olmak üzere tüm sanat ve kültür alanında alabildiğine atomize edici bir bireycilik propagandası yürütüldü. Bu sermaye haçlı seferinin sembol liderlerinden biri olan Margaret Thatcher, İngiliz işçi sınıfının saldırılara direndiği o günlerde “toplum diye bir şey yoktur” diyordu. Toplumculuğun, dayanışmanın, paylaşmanın, yardımseverliğin, özverinin yerine, “kimseyi takma, sadece kendini düşün” fikrinin, “sen önemlisin, sen değerlisin, başkalarını umursama”, “istersen başarırsın, tek sınır kendinsin” gibi sloganik fikirlerin şahlandırıldığı bir dönem açıldı.
1990 dönemecinde Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte etkisi katlanarak artan bu saldırı hiç kuşkusuz salt fikirler planında yürütülen bir saldırı değildi. Bu değerlerin ete kemiğe bürünmesini sağlayan işçi sınıfının somut örgütlülükleri ve kamusal yaşamda bu değerlerin şu ya da bu biçimde işlev görmesini sağlayan kurumsal mekanizmalar da yok edilmeye çalışıldı. Yeni yasalar çıkarıldı, polisiye baskılar çeşitli bahanelerle arttırıldı, işyerlerinde sendikalar ezilip etkisizleştirildi. “Sosyal devlet” diye özetlenen ve gerçekte büyük bölümü itibarıyla işçi sınıfının mücadelelerinin sonucunda elde edilmiş olan kolektivist/dayanışmacı kazanımlar birer birer tasfiye edilmeye başlandı. İşçi sınıfının geleneksel örgütleri olarak sendikalar ve kitle partilerinin ihanet içindeki liderlikleri buna karşı direniş iradesini zayıflatıp kırdılar. Böylece yenilgiler yenilgileri takip etti, zaman içinde hayal kırıklığı ve moralsizlik arttı.
Türkiye özgülünde ek olarak kente göçün hızlanması, barınma, altyapı ve yeterli sosyal donatıların olmadığı şişkin metropollerin yükselişi, bunlara paralel olarak kentsel mekânın sermaye talanı altında dönüşümü, “mahallenin” büyük oranda son bulması, tüm bu eğilimlere tuz biber ekti.
Yaklaşık olarak 2000’li yıllarla birlikte başladığını söyleyebileceğimiz kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle birlikte gerici çürüme dinamikleri daha da ivme kazandı. Süreğen ekonomik tıkanıklık, sıklaşan ve sarsıcılığı artan ekonomik krizler, yeni bir emperyalist dünya savaşının başlamasıyla milyonların hayatlarının kararması, yoksullaşma ve eşitsizliğin dev adımlarla ilerlemesi, çalışma ve yaşam koşullarının hızla kötüleşmesi, ekolojik krizin derinleşmesi, büyüyen göç akımları, yükselen faşizm, otoriterleşme ve ırkçılık… Tüm bunlar toplumların üzerine ağır bir kara bulut misali çökmekte, genel olarak insanların geleceğe umutla bakmasını imkânsızlaştırmakta, genel karamsarlığı, öfkeyi ve şiddet eğilimini arttırmaktadır.
Dayanışmacı değerlerin tahrip edilmesinin ve yerine bencil, benmerkezci bir bireyciliğin yükseltilmesinin önemli sonuçlarından birisi, ülkeden ülkeye derece farklılıkları görülmekle birlikte, ebeveynlerin çocuklarına dönük tutumlarının dramatik şekilde değişmesi oldu. Gündelik yaşamda hemen herkesin görüp şikâyet ettiği üzere, çocuklar aile içinde daha önce hiç görülmemiş bir hükümranlık kazandılar. Çocuklarda otorite duygusu neredeyse tümüyle yok edildi. Bireyci propaganda ve dönüşümlerin etkisi altındaki ebeveynler çocuklarını diğerlerinden sözüm ona daha farklı ve daha üstün yapmak için, görülmemiş ölçüde kayırmaya, pohpohlamaya, pamuklara sarmaya, onlara sahip olmadıkları yüksek nitelikler atfetmeye başladılar. Böylece çocuklar büyük ölçüde evde tutuldular, “biricik” ve “üstün zekâlı” çocuklar olarak görülür oldular.
Eğitim sisteminde tahribat
Sermayenin işçi sınıfına karşı 1980’lerden bu yana küresel ölçekte yürüttüğü kapsamlı saldırının bir yönünü maliyetlerin her bakımdan emek aleyhine düşürülmesi oluşturuyordu. Başta istihdamın azaltılması olmak üzere, reel ücretlerin düşürülmesi, emek üretkenliğinin doğal yollarla arttırılmasının ötesine geçilerek emeğin suyunun sıkılması, ürünlerin kalitesinin düşürülmesi, devlet kaynaklarından emeğe giden payın düşürülmesi, bunun için sağlık, eğitim, sosyal güvenlik başta olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin nitelik ve nicelik olarak azaltılması… Tüm bu süreçlerin en genel düzeyde temel nitelikte bir sonucu oldu: hemen her anlamda hayat standardının ve kalitesinin düşmesi.
Eğitim bu süreçte en ağır darbelere maruz kalan alanlardan biri oldu. Kapitalist düzenin ihtiyaçlarına bağlı olarak kamusal eğitimin niteliği hızla düştü, özelleştirme politikaları eğitim alanında da körüklendi. Eğitimin kalitesi düşerken çocuklara ve ailelere daha yüksek kalitede bir eğitim veriliyormuş havası telkin edildi. Özelleştirmeyle el ele kamusal eğitim tahrip edildi. AKP’nin özel ideolojik amaçları doğrultusunda yeni bir nesil yetiştirme çabası bu kapitalist tahribatla birleşerek tabloyu daha da ağırlaştırdı. Daha çok masraf yapıp daha kalitesiz eğitim alan çocuklara bol kepçeden yüksek notlar, bol bol teşekkür ve takdirnameler, şatafatlı diplomalar sunularak bir hayal dünyası yaratıldı. Bu bir hayal dünyasıydı ve kapitalizmin acımasız gerçekliği çok geçmeden kendini ortaya koyacaktı. Tüm o notlara, teşekkürlere, takdirlere, diplomalara rağmen iş verilmeyen ya da çok düşük ücretlerle işe alınan bir gençlik çığ gibi büyüdü. Okulları bitirip iş bulamayan ve ailesinin evinde yaşamak zorunda kalan gençler olgusu “ev genci” diye bir kavrama temel oluştururken, neredeyse her üç gençten biri ne eğitimde ne işte (NEET) olarak sınıflandırılır hale gelmiştir.
Evde yaş alan NEET gençler olgusu hiç kuşkusuz yine de ancak belli bir gelir seviyesinde mümkün olabiliyor. Buna mecali olmayan emekçi aileleri içinse mevcut faşist rejim çocuk emeğinin vahşice sömürüldüğü MESEM cehennemini yaratmıştır. Artık bir şekilde okulda tutma politikasını terk etmeye başlayan rejim, çocukları ya MESEM cenderesine sokuyor ya da “eğitilemez” diyerek kendi haline bırakıyor. Böylesi bir eğitim rejimine maruz bırakılan çocuk ve gençler arasında bir yandan da mafyatik çeteler uyuşturucuyu yayıyor. Bu gençler boşluk içinde sanal kumar, bahis gibi alışkanlıklara itiliyorlar.
Çare örgütlü mücadelede
Yazılarımızda sıkça vurguladığımız çok önemli bir tarihsel gerçeklik var. Kapitalizmin tarihi boyunca ilk kez son onyıllarda yeni nesiller ebeveynlerinden sosyo-ekonomik olarak daha kötü durumdalar. Kapitalizmin tarihindeki derin bunalım dönemleri hariç ebeveynler genel olarak evlatları için kendilerine göre daha olumlu bir gelecek ümidini taşıdılar. Ama son onyıllarda ilk kez bu durum değişmiştir, ebeveynler evlatları için derin bir kaygı ve ümitsizlik durumuna sürüklenmişlerdir. Bu durum kapitalizmin tarihsel sistem krizi içinde olmasının bir yansımasıdır. İnsanlık için dev bir engel haline gelmiş olan kapitalist düzen artık insanlara bir ümit vaat etmemektedir. Okullardaki kanlı şiddet vakaları olarak önümüze gelen sorunun özü de çürüyen ve çürüten kapitalizmdir. Gelinen noktada önümüzdeki pratik soru şudur. Kapitalizmin görülmemiş ölçüde tekinsiz hale getirdiği bu dünyada çocuklarımız ve gençlerimiz için nasıl bir çıkış yolu olabilir, onlara nasıl bir yön vermeye çalışmalıyız?
İkinci Dünya Savaşının bitiminden sonra 2000’lere gelinceye kadar aileler çocukları için az çok öngörülebilir bir gelecek tasavvur edebiliyorlardı. Çocuklar okullarını bitirip iş sahibi oluyorlar, kendi evlerini geçindirmeye yetecek kadar kazançları oluyor, evleniyor ve onlar da çoluk çocuk sahibi olabiliyor, emekli olup çok büyük sıkıntılar çekmeden hayata veda edebiliyorlardı vb. Bu az çok stabil hayat akışı artık son bulmuştur. Son zamanların moda sözüyle söyleyecek olursak şimdi canavarlar zamanındayız. Dünya belirsizlik ve felâketlerle dolu bir girdap içinde. Böylesi bir dünyada çocuklar için eski dünyadakine benzeyen bireysel hayat planları kurmanın zemini kalmamıştır. Hayatın böylesine saldırı altında olduğu zamanlarda bunun en çok ceremesini çeken emekçiler için mücadele yolunu seçmekten ve çocuklarını tehlikelerden korumak için onları da yeni bir dünya idealinin yoluna yöneltmekten başkaca sağlıklı bir yol yoktur. Genel olarak yetişkinleri olduğu kadar gençleri de sağlıklı bireyler olarak ayakta tutabilecek en güvenilir yol, düzene karşı örgütlü mücadele yoludur. Çocukların/gençlerin sosyalleşmesi de dayanışmacı, yardımsever, paylaşımcı bireyler haline gelmesi de ancak bu mücadele yolunda mümkündür. Emekçiler düzenin öteden beri içlerine saldığı, “aman çocuğumuzu politikadan, örgütlü mücadeleden uzak tutalım, başlarına bir şey gelmesin” tutumunun artık çıkar yol olmadığını görmelidir. Bu yoldan uzak tutulmaya çalışılan gençleri, az ötede uyuşturucu iptilası, kriminal dünya, çeteler, ruhsal bunalımlar, şiddete meyil, sanal bahis ve kumar iptilası, yalnızlık ve değersizlik duygusu ile temelsiz ego şişkinliği marazıyla kıvranan “ev genci” olma gibi illetler bekliyor. Bunlardan kaçınmak isteyen emekçi aileler, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin içinde yer alırken çocuklarını da bu mücadelenin parçası kılmalıdırlar. Kapitalist sömürü düzenini yıkarak yepyeni bir dünya kurmak için verilecek mücadelede, bu büyük ideale bağlanma ufku, dayanışmanın hazzına varılmasının ve çocuklara insani değerlerin aşılanmasının yanı sıra, bu karanlık düzende görülmedik bir umut, heyecan ve hayat neşesi de getirecektir. Çocuklarımız için güvenli, güvenceli ve yaşanmaktan mutluluk duyulacak bir geleceğin garantisinin burada yattığına hiçbir işçi ailesinin şüphesi olmamalıdır. O zaman yapılacak olan şey bellidir: ailece sınıfının safında örgütlü mücadeleye!