Kapitalist Madencilik: Doğa ve Emek Yağması
Yerli ve uluslararası sermayenin Türkiye’deki madencilik faaliyetleri, neden oldukları çok yönlü sorunlarla sık sık gündem oluyor. Siyasi iktidarın maden şirketlerinin sınırsız sömürüsünün önünü açmak için çıkardığı yasalar, bu yasalar eliyle toprakları, evleri elinden alınan, arazileri verimsizleşen, sulama kaynakları kuruyan, toksik atıklar nedeniyle ömürleri kısalan köylüler, göçükler, patlamalar, toprak kaymaları nedeniyle yaşanan çevre felâketleri… Maden şirketlerinin aldıkları onca teşvike rağmen daha fazla kâr hırsıyla almadığı işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri nedeniyle yaşanan işçi katliamları… Maden ve enerji işçisinin yaşadığı hak gaspları; aylarca ödenmeyen maaşlar, kıdem ve ihbar tazminatı haklarının gasp edilmesi, ücretsiz izin uygulaması, taşeron çalışma biçiminin işçi için yarattığı devasa sorunlar… Bütün bu doğa ve emek yağmasına karşı köylülerin, işçilerin, madencilerin eylemleri…
80’li yıllarda tüm dünyadaki neo-liberal dönüşüme paralel olarak madencilikte de özelleştirme furyası başladı. O tarihlerden bugüne kadar Madencilik Kanunu madenlerin sermayenin talanına açılması için onlarca kez değiştirildi. En belirgin değişim ise 2004’te Maden Kanununda yapılan değişiklikler ve 2005’te Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliğindeki düzenlemelerle görülmeye başladı. Bu değişikliklerle devlet bu alandan büyük oranda çekildi ve madenlerin özel şirketlere ruhsatlandırılması hızlandı. Bu düzenlemelerle, “maden sahasının ruhsatına sahip olan kişi veya şirketin, o sahada üretim yapma hakkını üçüncü bir kişi veya firmaya devretmesi” anlamına gelen rödovans sistemi yani bir anlamda taşeronluk sistemi getirildi. Ormanlarda, muhafaza ormanlarında, ağaçlandırma alanlarında, özel koruma bölgelerinde, milli parklarda, tabiat parklarında, sit alanlarında, tarım alanlarında ve su havzalarındaki koruma, sınırlama kaldırılmaya başlandı.
15 Temmuz 2016 sonrasında getirilen OHAL ve ardından 2017 Anayasa Referandumu ile hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte bütün denetim mekanizmaları etkisizleştirildi. Faşizmin kurumsallaştığı bu süreçte Bakanlıkların Cumhurbaşkanının sekreteryası haline getirilmesinin yanı sıra çeşitli sektörlerdeki büyük şirket sahipleri doğrudan Bakan olarak atandı. Meclis faşizmin üstünü örten bir şal olmaya başladı. Dolayısıyla sermayenin, işçisi, emekçisi, emeklisi, kadını, genci, köylüsü ve hatta çocuğuyla emekçi sınıflara saldırıları dizginsiz bir hal aldı. Bunun sonuçları elbette maden rezerv alanlarının sermayenin hizmetine sunulmasında da yaşandı. Bu doğrultuda 2024-2026 Orta Vadeli Programında stratejik ve kritik minerallerin arama, üretim ve zenginleştirme çalışmalarının ve maden arama faaliyetlerinin arttırılması hedeflenirken madencilik “kamu yararına faaliyet” olarak tanımlandı. 2024-2028 dönemini kapsayan 12. Kalkınma Planında ise yatırım güvencesini arttırma ve yatırım ortamını iyileştirme” hedefiyle izin süreçlerinin tek elden yönetilebilmesi ve bürokratik süreçlerin azaltılması için üst düzeyde kurumsal mekanizmanın oluşturulmasına, yatırımcı üzerindeki idari ve mali yüklerin, finansal risklerin azaltılmasına yönelik çalışmalar yürütülmesi gibi maden şirketlerinin talanının önünü açacak bir “iş planı” belirlendi.
Maden ve enerji şirketlerinin önü yıllar içinde adım adım açıldı ama “şimdilik” en son ve en büyük vurgun, kamuoyunda “Süper Talan Yasası” olarak bilinen bir yasanın 2025 Temmuzunda Meclisten geçmesi oldu. Bu yasa tüm itirazlara, köylülerin, doğa savunucularının Türkiye’nin dört bir yanından gelerek Meclis önünde eylem yapmasına, nöbet tutmasına, açlık grevine başlamasına rağmen kabul edildi. Şimdilik iptal talebiyle Anayasa Mahkemesinde olan bu yasayla; “stratejik ya da kritik” olarak sınıflandırılan madenlerin bulunduğu alanlarda “acele kamulaştırma” yapılabilecek, kamu kurumları Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreciyle ilgili üç ay içinde görüş bildirmezse zeytinliklerde madencilik faaliyeti yürütülmesine yönelik projeye “izin verilmiş” sayılacak. Kamu kurumları arasında görüş ayrılığı yaşanması durumunda, nihai kararı Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında oluşturulacak ve ilgili Bakanların yer alacağı bir kurul verecek. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğüne, devlet ormanlarında faaliyet yürütülmesi için 24 aya kadar bedelsiz izin verilebilecek. Bu alanlarda orman izni alınmışsa, ÇED sürecinde ayrıca görüş alınması gerekmeyecek. “Zaten mevcut durumda dahi her 10 bin projenin sadece 10 kadarı için ÇED raporu olumsuz sonucu alıyor. Yani neredeyse hepsi ÇED sürecini aşıyor. Yeni yasa teklifiyle patronlar bu formaliteden de kurtarılacak. ÇED süreçleri şirketler yerine Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından yürütülecek. ÇED kararı olmadan diğer izin ve ruhsatlar için başvuru yapılabilecek. Ormanların şirketlere devri kolaylaşacak. Milli parklar, korunan alanlar, sit alanları, sulak alanlar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları enerji ve madencilik yatırımlarına açılacak. Zeytinlikler maden ve enerji şirketleri için kamulaştırılarak köylünün elinden alınacak.”[1]
Bütün bu uğraşın sonucunda, Türkiye’de 1923- 2002 yılları arasında verilen maden ruhsatı sayısı 1186 iken, 2008-2023 yılları arasında 386 bin oldu. 2026 yılı başı itibariyle işletme izinli ruhsat sayısı ise 7628 oldu. Ayrıca, Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre 2024 yılında ormancılık dışı faaliyetlere açılan 23 bin 53 hektar orman alanının 10 bin 244 hektarı doğrudan madencilik faaliyetlerine tahsis edildi.
Yerli ya da yabancı maden şirketleri Maden Kanunundaki teşviklerin yanı sıra diğer şirketlere uygulanan KDV iadesi, AR-GE teşviki gibi pek çok teşvikten yararlanıyorlar. Çarkların maden şirketleri lehine döndüğü bu düzende, maden bölgelerinde topraklarından edilip işçileşen yoksul kır emekçilerine düşense düşük ücretlere ve ağır çalışma koşullarına mahkûmiyet oluyor. Şirketler, bölgelerdeki nüfuzlu ailelerin önde gelenleriyle, yerel yöneticilerle, bürokratlarla bir çıkar ağı kurarak baskıyı daha da arttırıyor.
Madencilik faaliyeti maden rezervinin belirlenmesinden maden çıkarıldıktan sonra bu alanın temizlenmesine kadar çok yönlü bir faaliyet. Madene ulaşmak için yapılan sondaj ekosistemi tahrip ediyor. İşlem sırasında derin çukurlar oluşuyor. Bölgede ağaçlar sökülüyor, tarım alanları yok ediliyor. Çıkarılan minerallerin hem kendi barındırdığı bileşikler hem de zenginleştirilmesi için kullanılan kimyasallar suya ve toprağa karışıyor. Maden şirketleri madeni çıkarıp bu alanla işleri kalmadığı zaman ise bölgede devasa bir kuraklaşmış alan ve zehirli atık dağları bırakıyorlar. Ruhsatlandırma sürecinde, alandan çekilirken bölgeyi “rehabilite” edeceklerini, temizlik, ağaçlandırma vb. yapacaklarını taahhüt etseler de, işini bitiren, alacağını alan, “size istihdam yaratacağız” diyerek köylünün toprağını verimsizleştiren şirketler, geride yaşamın tekrar yeşeremeyeceği bir çoraklık bırakıyorlar. Bütün bunların sonuçları Muğla Yatağan Termik Santralinde, Afşin-Elbistan Termik Santrali için linyit çıkarılan bölgede, Erzincan İliç’te Çöpler Altın Madeni sahasında ve maden çıkarılan tüm bölgelerde yaşandı, yaşanmaya devam ediyor.
Anadolu Ajansının (AA) 2025 yılında 4 Aralık Dünya Madenciler Günü vesilesiyle yayınladığı haberde derlediği verilere göre, Türkiye 3,5 trilyon dolarlık yeraltı maden potansiyeline sahip ve bu kaynakların önemli bölümü hâlâ keşfedilmeyi bekliyor! Haberde “uzmanların” söz konusu potansiyelin ekonomik değere dönüştürülmesi için arama yatırımlarının hızlandırılmasını ve jeolojik veri tabanının güncellenmesini kritik önemde gördükleri belirtiliyor. Haberin devamında, dünya altın rezervlerinin yaklaşık yüzde 2’sine ev sahipliği yapan Türkiye’nin toplam altın potansiyelinin 6500 ton seviyesinde, bu potansiyelin yaklaşık 1500 tonunun yeri belirlenmiş durumda olduğu ve söz konusu rezervlerde üretimin sürdüğü söyleniyor. Bunun yanı sıra yeraltında bekleyen yaklaşık 5 bin ton altının bugünkü fiyatlarla değerinin 300 milyar dolar düzeyine ulaştığı belirtiliyor.[2]
Bu veriler üzerinde yaşadığımız coğrafyanın maden rezervleri açısından zenginliğini ve dolayısıyla yerli ve uluslararası sermayenin iştahını nasıl kabarttığını göstermesinin yanı sıra iktidar medyasının Dünya Madenciler Gününde konuya nereden baktığını sergilemesi açısından da manidardır. İktidarın sesi olan AA böyle bir günde maden işçilerinin yaşadığı onca sorun yokmuş, pek çok madende işçiler toplu şekilde katledilmemiş gibi, Türkiye’nin maden potansiyelinden bahsediyor.
Topraklarının yüzde 60’ı maden şirketlerine arama ve işletme amacıyla ruhsatlandırılmış veya ihale edilmiş olan Türkiye’de ortaya çıkan devasa sorunların, talanın boyutu ve sonuçlarının görülmesi için verilebilecek örnekler sayfalara sığmaz. Ancak bütün bu talana karşı köylülerin ve doğa, yaşam savunucularının mücadeleleri de devam ediyor. Çanakkale’den Erzincan’a, Artvin’den Muş’a onlarca bölgede köylüler toprağını, ormanını, suyunu, evcil ya da yabani hayvanını, geçim kaynaklarını korumak için gerek hukuki yollara başvurarak, gerek nöbet tutarak, gerek eylem yaparak, gerekse de jandarmaya direnerek mücadele ediyor.
Muğla’nın Milas ilçesinde bulunan Akbelen ormanları, toprakları, zeytinlikleri, evleri için İkizköy halkının verdiği kararlı mücadele en bilinen örneklerden biridir. İkizköylülerin ve çevrelerindeki onlarca köyün yaşadıkları, uzun yıllardır maden şirketlerinin, burjuva politikacılarla, mülki amirlerle bir olup köylüleri kandırarak, yıldırarak, korkutarak yaşamlarını nasıl çaldığını anlatıyor. Bölge köyleri için kâbus, Yeniköy Kemerköy Termik Santrallerinin kurulmasıyla başlıyor. Santral özelleştirildikten sonra kâbus karabasana dönüyor. Yıllarca çeşitli yalan ve vaatlerle köylüler topraklarından göç ettiriliyor. Onlarca köy haritadan siliniyor. Karabasanın insanı uyandırması misali, talan İkizköy’e dayandığında, babalarının, dedelerinin köyünü kaybeden, ninelerinin mezarlarındaki kemiklerini elleriyle taşımak zorunda kalan İkizköylüler artık bu zulme katlanmamaya karar veriyor ve mücadeleye başlıyorlar. Yaşayabileceğimiz başka yer yok diyen İkizköylüler, genciyle yaşlısıyla, tüm baskılara, jandarma saldırısına, gözaltı ve tutuklamalara, talan yasalarına karşı kararlılıkla mücadele ediyor, Doruk Madencilik işçileri gibi, tüm mücadele edenler gibi, emekçilerin dayanışmasıyla güçleniyorlar.
Köylülerin, doğa koruma derneklerinin, yaşam hakkı mücadelesi verenlerin Türkiye’deki talana karşı yürüttüğü kararlı bir mücadele var. Bu mücadeleler zaman zaman başarılı sonuçlar da alabiliyor. “Kazdağları’ndan Alamos Gold’un defedilmesi, zeytinliklerin madene açılmasına izin veren yasa değişikliklerinin iptal edilmesi, Bingöl, Ordu, Muğla ve Ankara’da «ÇED gerekli değil» kararının iptali, Çanakkale, Kütahya, İzmir, Ordu, Kocaeli ve Edirne’de «ÇED olumlu» kararının iptali, Maraş, Çanakkale ve Balıkesir’de ÇED süreci iptali ve bunların dışında çeşitli illerde proje iptalleri ve yürütmeyi durdurmalar, madenlere karşı mücadelede doğrudan kazanımlara örnek olarak sayılabilir.”[3] Milas’ın 7 köyünü kapsayan 679 parsel için Cumhurbaşkanlığı kararıyla alınan acele kamulaştırma kararı hakkında da Danıştay yürütmeyi durdurma kararı vermiştir.
Öte yandan, madencilerin, işçi sendikalarının, meslek örgütlerinin kendi sınıf perspektifi ve talepleriyle yeterince bu mücadelelerin içinde olmaması bu alanda yürütülen mücadeleleri eksik bırakıyor. Sermaye sınıfı maden aranan ya da çıkarılan, HES, JES yapılan her bölgede aynı yöntemi izliyor. Önce bu alanlarda tarımsal faaliyet sınırlanıyor, köylüler istihdam edilecekleri, daha çok kazanıp daha rahat yaşayacakları, güvenceli bir işe sahip olacakları yalanlarıyla kandırılıyor. Uluslararası ve yerli şirketlerin ortaklığıyla ve siyasi iktidarın emek yağması politikalarıyla buralarda çalışan işçiler düşük ücretlere, güvencesizliğe mahkûm ediliyor. Toprağı, yaşamı, geleceği çalınan köylü, ücreti gasp edilen, yoksulluğa, açlığa belirsizliğe sürüklenen işçi, aynı çarkı bozuk düzen içinde öğütülmek isteniyor. Madenci emek yağmasına, köylü doğa katliamına karşı durduğunda jandarma sermayenin çıkarlarını korumak için hepsine topyekûn saldırıyor. Kâr hırsıyla hem doğaya hem emeğe saldıran sermayeye karşı ortak mücadele edilmedikçe kazanımlar da sınırlı kalıyor.
Kapitalizmin rekabetçi döneminde buhar makinesi kömüre, motorlu taşıtların icadı ve yaygınlaşması, sanayinin gelişmesi ve ürün çeşitliliğinin artması petrole ihtiyacı arttırdı. Bugün teknoloji ve sanayideki devasa ilerleme uluslararası sermayenin çeşitli madenlere olan ihtiyacının yanı sıra çok daha maliyetli olan ve doğayı da daha fazla kirleten Nadir Toprak Elementlerine (NTE) olan ihtiyacını da arttırdı. Elbette yaşamı kolaylaştıracak her türlü yenilik, makineleşme, ulaşım araçlarının çeşitlenmesi, iletişimin gelişmesi, teknolojik ilerlemelerle yaşamın temel ihtiyaçlarının çok daha kolay ve hızlı bir şekilde karşılanabilmesi insanlığın birikiminin değerli bir sonucudur. Sorun olan tek şey ise kapitalizmin kâr hırsıyla ürettiğinden daha fazlasını yok etmesi, üretim ve paylaşım ilişkileriyle işçiyi tüketirken, ürettiklerinden de mahrum etmesidir.
Önce taşla, toprakla, ağaç dallarıyla doğa kaynaklarını kendi ihtiyaçları için kullanan, dönüştüren insan, bugün yine doğadan “topladıklarıyla” kendi sınırlarını zorluyor. Kapitalizmle beraber her şey gibi doğadan elde edilen minerallerin de anlamı değişti, metalaştılar. Madenler için sömürge ülkeler talan edildi, insanlar köleleştirildi. Ardından kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizme geçilmesiyle birlikte artık uluslararası tekelci şirketler maden havzalarını daha kârlı alanlara dönüştürdüler. Madenler geçmişte olduğu gibi bugün de emperyalistler arası rekabette önemli bir rol oynuyor. Teknolojik ürünler için gerekli olan NTE madenciliği ve pazarı, bugün başta ABD-Çin olmak üzere emperyalist kapışmanın ve pazar kavgasının başlıca nedenlerinden.
İnsanlık binlerce yıldır madeni çıkarıyor, işleyip dönüştürüyor. Bu faaliyet içinde yaşanan pek çok olumlu ve olumsuz deneyim günümüze önemli bir birikim bıraktı. Bu birikim ve teknolojideki ilerleme sayesinde madencilikte doğaya ve insana zarar vermeden, hatta doğanın bu yolla kendisini yenileyebileceği bir üretim faaliyetini yürütmek mümkündür. Bu aslında bir tercih meselesidir. Doğanın armağanı madenler insanın gelişimi için mücevherdir ama kapitalizm bunu doğa ve insan için zehre dönüştürür. Devrimci işçi sınıfı kapitalist sistemi yıkıp sosyalist bir dünya kurduğunda doğanın bu armağanı insanlığın önünü açacak, toplumsal çıkarları gözeten ilerletici işlevine kavuşacaktır.
[1] Can Aytekin, Maden ve Enerji Şirketleri Zeytinliklere de Göz Dikti, 5 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8548