Yeni Vergi Yasasıyla Sermayeye Neredeyse Sıfır Vergi!
Emekçiler, büyük çoğunluğu açlık sınırının altındaki düşük ücretlerle, dolaylı-dolaysız vergilerle, her gün artan fiyatlarla, türlü türlü geçim sorunlarıyla ezilirken, sermaye büyümeye devam ediyor. Önündeki engeller itinayla temizleniyor, teşviklerle, desteklerle palazlandırılıyor. Hatta vergileri bile neredeyse sıfırlanıyor. Erdoğan’ın “Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”nda burjuvaziye müjde olarak açıkladığı vergi indirimlerine ilişkin kanun teklifi 21 Mayısta Meclis Genel Kurulunda kabul edildi.[1] Böylece Türkiye’yi uluslararası sermaye ve kayıt dışı gelirler için bir vergi cenneti haline getirecek vergi istisnaları ve muafiyetleri getirildi. Bu düzenlemelerle, SGK da dâhil kamu borçlarında azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı. Yüzde 20 seviyesinde olan kurumlar vergisi oranı imalatçı-ihracatçı şirketler için yüzde 9’a, yalnızca ihracat yapan şirketler için ise yüzde 14’e düşürüldü. Bölgesel yönetim merkezlerini Türkiye’ye taşımayı hedefleyen küresel şirketler için vergi kolaylıkları getirildi. Son üç yılda Türkiye’de ikametgâhı ve vergi mükellefiyeti olmayanlar, yurtdışında elde ettikleri döviz, altın ve diğer her türlü menkulü ülkeye getirip kayıt altına aldırmaları durumunda bu kazançları için 20 yıl boyunca gelir vergisinden muaf tutulup, yalnızca Türkiye içinde elde ettikleri gelirleri vergiye tabi olacak. Ayrıca bu kesim için veraset ve intikal vergisi oranı yüzde 1 olarak uygulanacak. Yurtdışındaki varlıkların (para, altın ve menkul kıymetlerin) belirli bir süre içinde ülkeye getirilmesi ve belirli sürelerle finansal araçlarda tutulmasının taahhüt edilmesi halinde vergi ödenmemesine imkân tanıyan bir düzenleme de yapıldı. Bu kapsamda beyan edilen varlıklar için vergi incelemesi ve vergilendirme yapılmayacak.
Yalnızca ülkede değil, bölgede ve dünyada yaşanan felâketleri bile kendi bekası ve sermayenin büyümesi için fırsata dönüştüren rejim son süreçte yaşananları da es geçmiyor! “Vergisizlik” anlamına gelen yeni vergi teşvikleriyle, Dubai’de konumlanan ve İran savaşında füzelerin hedefi olmasından dolayı bu bölgeyi riskli bulup daha güvenli ve kârlı limanlar arayan sermayeyi İstanbul Finans Merkezine (İFM) çekmek için de görülmedik düzeyde vergi indirimleri gerçekleştiriyor. İFM Kanunu ile bu bölgede faaliyet göstereceklere kurumlar vergisinden damga vergisine kadar birçok muafiyet ve istisna avantajları sunuluyor. İFM’de faaliyet gösteren ve “katılımcı belgesi” alan şirketlerin, Türkiye’ye getirmeden yurtdışından alıp yurtdışında sattıkları mallardan elde ettikleri kazançlara uygulanan vergi indirimi yüzde 50’den yüzde 100’e çıkarılıyor. Bu kapsamdaki kazançlardan kurumlar vergisi de alınmayacak. İFM gibi “nitelikli hizmet merkezlerinde” çalışan personele yönelik olarak da vergi istisnası düzenleme kapsamına alındı. İFM’de istihdam edilen nitelikli personelin ücretinin brüt asgari ücretin beş katına kadar olan kısmı gelir vergisinden muaf tutulacak. Bu muafiyet diğer “nitelikli hizmet merkezlerinde” üç kat olarak uygulanacak. Ayrıca merkez dışında transit ticaret yapan şirketler için de faaliyetlerinden elde edilen kazancın yüzde 95’i kurumlar vergisi matrahından indirilecek. Son düzenlemelerle rejim, 20 yıla varan vergi istisnaları ve muafiyetleri ile adeta bu düzenlemeleri kalıcı hale getirerek, Türkiye’yi sermaye için katmerli bir cennete dönüştürmek istiyor. AKP, iktidara geldiğinden bu yana attığı adımlarla sermayeye dikensiz gül bahçesi yaratmaya kararlı olduğunu yeterince gösteriyordu. Gelinen noktada işçi düşmanı rejim aynı yolda, önündeki tüm engellerden kurtulmuş bir şekilde bu hizmetine daha cesur adımlarla devam etmektedir.
AKP iktidara geldiği 2002 yılından bu yana uyguladığı ekonomi politikalarıyla, işçi ve emekçilerin sırtından elde edilen kamu kaynaklarının büyük sermaye gruplarına (başta Kolin, Cengiz, Makyol, Kalyon ve Limak gibi) akmasını sağladı. Getirilen Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) ve Yap-İşlet-Devret (YİD) modelleriyle otoyol, havalimanı, şehir hastaneleri gibi büyük projeler yapan holdinglerin, vergi muafiyetleri, teşvikler ve Hazine garantileriyle daha da büyümesi sağlandı. KÖİ modeliyle hayata geçirilen projelerin yatırım maliyeti 138 milyar doları aştı. Dövize endeksli garanti ödemelerinin Hazine’ye maliyeti çok yüksek seviyelere ulaştı. Mesela 1,5 milyar dolarlık maliyeti olan Osmangazi Köprüsünün ödeme yükü 10 milyar dolara çıktı. Yandaş sermaye gruplarının daha da büyümesi için vergi dertlerine de çareler bulundu! 2010-2020 yılları arasında Kolin İnşaat 36, Cengiz İnşaat 30, Makyol 24, Kalyon 19, Limak 19 kez vergi muafiyetinden yararlandı. 2010 yılında yapılan bir vergi affında toplamda 616 milyon liralık vergi cezası yüzde 99 oranında silinerek sermaye gruplarının dişinin kovuğunu doldurmayacak sembolik bir rakama, 7 milyon liraya kadar düşürüldü. Emekçiler ödetilen dolaylı/dolaysız vergi soygunuyla nefessiz bırakılırken ve bu vergiler her şekilde yeniden sermayeye akıtılırken şimdi de “uluslararası rekabet gücünün arttırılması, dış ticaret dengesinin iyileştirilmesi, yüksek katma değerli üretimin desteklenmesi, ekonomik büyümenin desteklenmesi, Türkiye’nin yatırım ortamını güçlendirilmesi...” denerek sermaye üzerindeki vergileri neredeyse sıfırlayan düzenlemeler yapıldı!
Vergi sorumluluğundan kurtarılması yetmezmiş gibi, büyük projeler ve “savunma” yatırımları üzerinden yeni aktarım kanalları açılarak sermeyenin daha da büyümesinin yolları döşeniyor. İşçi ve emekçilerin sırtındaki vergi yükü ise azalmadığı gibi dolaylı vergilerle de günden güne artıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan Nisan 2026 merkezi yönetim bütçe verilerine göre[2] vergilerin (2026’da bir önceki yıla oranla yüzde 23 artışla 13,8 trilyon gelir vergisi hedefleniyordu) büyük ölçüde işçi ve emekçilerin sırtına yüklendiğini ortaya koyuyor. Bu verilere göre işçilerin ücretlerinden kesilen gelir vergisi 1 trilyon 192 bin TL seviyesine çıkarken, şirketler, holdingler ve bankalardan alınan kurumlar vergisi 445 milyar 730 milyon TL’de kaldı. Doğrudan vergiler içinde kurumlar vergisinin payı yüzde 27,2 seviyesinde gerçekleşti. Vergi gelirlerinin yaklaşık üçte ikisinin KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden sağlandığı hesaba katıldığında vergi yükünün büyük bir kısmının işçi ve emekçilerin sırtına yüklendiği gün gibi ortadadır.
Tüm dünyada savaşın faturası emekçilere kesiliyor
Bir yandan hem demokratik hem ekonomik hak gasplarıyla, bir yandan doğrudan ve dolaylı vergi soygunuyla kapitalist sistem işçi ve emekçilerin yaşam damarlarını kurutuyor. Emperyalist savaş da tüm dünyada işçi sınıfının haklarına saldırı gerekçesi olurken, sermaye âdeta besiye çekiliyor! Temmuz ayında “vergi indirimi” tasarısını imzalayan Trump, savaş sanayiine yatırımı arttıran, sağlık beslenme yardımlarında kesintiler içeren bu tasarıyla ilgili olarak pervasızca, ABD tarihindeki en büyük vergi indirimi, en büyük harcama kesintisi olduğu açıklamaları yapmıştı. Vergi indirimlerini kalıcı hale getiren ve kapsamını genişleten bu düzenlemeyle, sınır güvenliği ve göçmenlik denetimine ciddi miktarda fon ayrılması ile savaş harcamalarının arttırılması öngörülüyor. Düşük gelirlilere sağlık sigortası ve beslenme yardımı sağlayan Medicaid ve SNAP gibi programlara ilişkin harcama kesintileri yapılmasını içeriyor. Temiz enerji teşviklerini kaldıran bu düzenleme, yerli enerji üretimi ve kömür gibi sektörler için yeni vergi teşvikleri sunuyor.
Uzun zamandır başlamış olan 3. emperyalist paylaşım savaşı derinleşirken, savaş harcamaları da, işçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürü de dünyanın her yerinde katmerlenerek artıyor. 2025 yılında birçok ülkede hükümetler 2026 yılına hazırlık yaptılar. NATO, üye ülkelere savaş harcamalarını GSMH’nin yüzde 5’ine çıkarma dayatmasında bulundu. Almanya kamusal harcamalardan keserek savaş bütçesini 108 milyar dolara çıkardı. Belçika 2026’dan itibaren 34,8 milyar doları savaş harcamalarına ayırırken, işsizlik ve emeklilik fonlarında kesintiye gitti. ABD 878 milyar doları savaş bütçesi için ayırdı. Fransa kamusal harcamalardan kısılan bütçeyi 68,5 milyar avroya çıkarılan savaş bütçesine aktardı.
Emperyalist-kapitalist dünyanın ayrılmaz bir parçası olan Türkiye egemenleri de savaştan pay kapmak için bu yarışın içinde yerini almaya çalışıyor. Hem içerde hem dışarda benzer politikalar yürütüyor. Sermayeye daha da büyümesi için kıyak üstüne kıyak yaparken, emekçilerden daha fazla fedakârlık yapmalarını istiyor. Bütçede para olmadığı ileri sürülerek eğitim, sağlık ve kamu hizmetlerine yatırımlar kısıtlanıyor, işçiler açlık sınırının altındaki asgari ücrete talim ettiriliyor, emekliler kendilerine dayatılan sefalet koşullarında yaşam mücadelesi veriyor. Gençler işsiz, geleceksiz ve umutsuz! Ne eğitimde ne istihdamda olanların sayısı yıldan yıla artıyor.[3] Ama olmadığı iddia edilen bütçenin milyarlarca doları savaş ekonomisine ayrılıyor ve herkesin kıskandığı bir ülke yaratılacağı iddia ediliyor. Ekonomi militarize edilirken, “tüm dünyanın engellemeye çalıştığı”, “etrafı düşmanlarla çevrili”, “büyük ve güçlü Türkiye”nin yaptığı askeri atılımlarla gurur duyan, bunu bir övünç kaynağı olarak gören fedakâr bir gençlik isteniyor. Rejim milliyetçiliği körüklerken yaratmaya çalıştığı boş gururla açlığın yarattığı gurultuyu bastırmak istiyor!
AKP iktidara geldiğinden bu yana giderek artan askeri harcamalar, faşist rejimin inşasıyla birlikte büyük bir atılım yapmıştır. 2002 yılında askeri alandaki sektörün cirosu 1 milyar dolarken, 2013 yılında 5 milyar, 2019 yılında 11 milyar, 2025 yılında ise 30 milyar dolara çıkmıştır. Rejim, emperyalistleşme arzusuyla hem bölgede yürüyen savaşın tehditlerini bertaraf etmek hem bu savaşın yaratacağı fırsatlardan yararlanmak için savaş sanayiinde büyük atılımlar yapmaya başladı. Yerli gemi-tank-uçak-helikopter üretim projeleri, uydu teknolojileri, hava savunma sistemleri ve balistik füzeler, uzun menzilli obüsler, İHA ve SİHA’lar vb. ile kendi silahını üreten, süper güç, dünyaya kafa tutan Türkiye imajı pazarlanıyor. Bu atılımları, dizginlerini bir türlü eline geçiremediği gençlik üzerinde etkili olabilmek için de sonuna kadar kullanmaya çalışıyor. Teknofest ve benzeri organizasyonlarla teknolojik atılım propagandası yürütüyor, savaş sanayiinin başarılarından gurur duyan bir gençlik istiyor. “Kendini ister seküler ister muhafazakâr olarak tanımlasın, ortak payda milliyetçilik olduğu sürece, farklı siyasi eğilimdeki gençlik kesimlerini etki alanına yakın, ulaşılabilir, diyalog kurulabilir bir pozisyonda tutmayı hedefliyor.” [4] Eğitime, sağlığa, barınmaya bütçe ayırmak yerine savaşa ayırdığı bütçeyi yıldan yıla arttırıyor, gençlerin gelecek hayallerini söndürerek, nefes alamaz hale getiriyor. Rejim bu gücünü, işçi ve emekçilerin güçlü bir örgütlü karşı duruş ortaya koyamamasından almaktadır. Güçlü bir tepki verilmediğinde, Ortadoğu üzerinden yürüyen savaşın ağır faturasının da işçi ve emekçilere ödetileceği daha derin yıkımların yaşanması kaçınılmazdır. Bu nedenle, kapitalist düzene ve rejime karşı daha güçlü örgütlülüklerle, daha kararlı ve inatçı bir mücadele yürütülmelidir.
[3] TÜİK’in “İstatistiklerle Gençlik 2025” bültenine göre Türkiye’de 15-24 yaş grubundaki 12,7 milyon gencin yüzde 23,3’ü ne eğitimde ne de istihdamda.
[4] Daha ayrıntılı bilgi için Oktay Baran, Teknofest ve Emperyalist Arzular, 23 Eylül 2025, https://marksist.net/node/8604