Siverek ve Maraş’ta Okul Saldırıları ve Büyük Öğretmen Grevi
Türkiye 14 ve 15 Nisan tarihlerinde, biri Siverek, diğeri ise Maraş’ta yaşanan iki büyük okul saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Urfa’nın Siverek ilçesindeki bir meslek lisesinde, 14 Nisanda yaşanan silahlı saldırının yarattığı tepkinin öğretmenlerin eylemlerine yansıdığı 15 Nisan günü, bu kez Maraş’taki bir ortaokuldan katliam haberi geldi. Pek çok kentte iş bırakan on binlerce öğretmenin, tepkilerini göstermek ve taleplerini iletmek üzere Milli Eğitim Müdürlüklerine yürüdüğü ya da kent meydanlarında basın açıklamaları yaptığı esnada gelen bu haber herkesi şoke etti. Bu katliamın ardından Eğitim Sen ve Eğitim-İş, 16 ve 17 Nisan günlerinde de iş bırakma kararı aldıklarını açıkladılar. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı önünde “Yaşam Nöbeti” başlattıklarını duyurdular. Öğretmenler gece boyunca burada beklediler ve sloganlarla Bakan Yusuf Tekin’in istifasını istediler.
14 Nisanda, Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesine gelen bir eski öğrencinin silahla ateş etmesi sonucunda 10 öğrenci, 4 öğretmen, 1 polis ve 1 kantinci yaralanmıştı. Hemen sonra kendisini öldüren bu öğrencinin, okul yöneticilerini nicedir tehdit etmesine, girişeceği saldırıyı sosyal medya üzerinden açıkça duyurmasına, okul yönetiminin şikayetçi olmasına ve saldırgan çocuğun bir gün önce gözaltına alınmasına rağmen salıverilmesinin ardından yaşanan bu saldırı, siyasi iktidara yönelik öfkesi doruğa çıkan on binlerce öğretmeni sokağa çıkardı.
Pek çok kentte eylemler devam ederken, eğitim emekçileri Maraş’taki Ayser Çalık Ortaokulundan gelen haberle iyice sarsıldılar. Rejimin derhal yayın yasağı kararı çıkardığı bu saldırının gerçek boyutu daha sonra ortaya çıktı. 8. sınıf öğrencisi bir çocuğun 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa girerek ateş açması sonucunda, saldırgan çocuk dahil 9 öğrenci ve 1 öğretmen hayatını kaybetti, 5’i ağır 16 kişi yaralandı. Eğitim sisteminin geldiği noktanın görülmesini istemeyen rejim, saldırı haberine ilişkin görüntü paylaştığı iddiasıyla onlarca sosyal medya hesabına inceleme başlatmakta hiç gecikmedi. Katil çocuğun babasının şu an görevde olan bir emniyet müdürü olduğu gerçeğiyse, en baştan dolaşıma sokulan “eski bir emniyet mensubu” ifadesiyle gizlenmek istendi.
Öğretmenlerin öfkesi sokaklara taştı
Başta Eğitim Sen ve Eğitim-İş olmak üzere eğitim işkolundaki sendikaların çağrısıyla 15 Nisanda gerçekleştirilen greve büyük bir katılım sağlanırken, on binlerce öğretmenin katıldığı yürüyüş ve diğer eylemlerde yapılan açıklamalarda bu saldırının sorumlusunun tümüyle siyasi iktidar ve onun Milli Eğitim Bakanı olduğu vurgulandı. Bakanın istifasını isteyen öğretmenler, daha geçtiğimiz ay bir öğrencinin bıçaklı saldırısıyla hayatını kaybeden Fatma Nur öğretmenin toprağa verildiğini, daha önce de çok sayıda öğretmenin ve okulun saldırıya uğradığını, buna rağmen Bakanlığın ve iktidarın hiçbir tedbir almadığını, öğretmenlerin taleplerine kulaklarını tıkadığını belirttiler. Ankara’da Bakanlık önünde toplanmak üzere yürüyüşe geçen öğretmenlerin önüne polis barikatları örüldü. Barikatı aşan öğretmenler Bakanlık önünde basın açıklamalarını yaptılar. İstanbul’daki eylemde de öğretmenlerin Milli Eğitim İl Müdürlüğü önünde açıklama yapması polis barikatıyla engellenmeye çalışıldı.
Sendikalar tarafından yapılan açıklamada, yaşanan saldırıların münferit olaylar olmadığı, okullarda şiddetin çok boyutlu sorunların sonucu olarak ortaya çıktığı dile getirildi. İstanbul’daki eylemde Eğitim Sen tarafından yapılan açıklamada da belirtildiği gibi, bu şiddetin yalnızca fiziki güvenlik önlemleriyle engellenemeyeceği vurgulandı:
“Şiddetin yalnızca fiziki güvenlik önlemleriyle engellenemeyeceği bilinmelidir. Çünkü şiddet öylece ortaya çıkmaz. Toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği, geleceksizliğin yaygınlaştığı, gençlerin eğitimle bağının zayıfladığı ve dışlanmanın olağanlaştığı koşullarda ortaya çıkmaktadır. Eğitim politikalarının bilimsel ve kamusal temellerden uzaklaştırılması, okulların ve eğitim bileşenlerinin toplumsal itibar kaybı bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Eğitim sisteminde eşitsizlikleri derinleştiren ve kamusal niteliğini aşındıran siyasi iktidar; tüm kurumları işlevsizleştiren, denetim ve destek mekanizmalarını zayıflatan idari anlayış ve bu süreçte sorumluluğu olan yöneticiler yaşanan tablonun doğrudan sorumlusudur ve kamuoyu önünde hesap vermelidir.”
Eğitim-İş adına yapılan açıklamada Siverek’te yaşananın bir kaza ya da münferit olay olmadığı belirtilerek şöyle denildi: “Bu saldırı, eğitimin ve öğretmenin yıllardır sistemli biçimde değersizleştirildiğinin, gençliğin geleceksizleştirildiğinin ve okulların bile isteye sahipsiz bırakıldığının açık ilanıdır. Bugün eğitim, çocuklarımıza umut vermiyor. Bugün eğitim, gençlerimize gelecek kurdurmuyor. Gençlerimiz hayal kuramıyor, yarına inanamıyor. Çünkü bu sistem, onları hayata değil; çaresizliğe, öfkeye ve çıkışsızlığa sürüklüyor. Ve işte o öfke, o umutsuzluk, bugün okul koridorlarında silah sesi olarak yankılanıyor.”
Ankara’daki eylemde Eğitim Sen adına yapılan konuşmada ise “Eğitim müfredatları derhal gözden geçirilmeli; ırkçı, cinsiyetçi, gerici ve ötekileştirici içerikler yerine çoğulcu, eşitlikçi, barışçı ve birlikte yaşamı esas alan bir eğitim anlayışı inşa edilmelidir. Çocuklara rekabeti değil dayanışmayı, itaati değil sorgulamayı, ayrımcılığı değil eşitliği öğreten bir müfredat hayata geçirilmelidir” çağrısı yapıldı.
İktidarın soruna yaklaşımı, muhalefetin çözüm önerisi!
İktidar, izlediği eğitim politikalarıyla, ekonomik ve sosyal politikalarla ve yarattığı ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, düşmanlaştırıcı ve kutuplaştırıcı siyasal iklimle körüklediği bu sorun karşısında tam da kendisinden bekleneni yapıyor ve hiçbir sorumluluk üstlenmeyip, hesap da vermiyor. Yaşanan tüm örneklerde, saldırıları münferit vakalar olarak değerlendiren, suç duyuruları karşısında hiçbir adım atılmamasına en hafif tabirle göz yuman rejim, sonrasında da otomatiğe bağlanmış tepkiler veriyor. Yayın yasağı ilk elden alınan “önlem” oluyor; ardından da medya ve sosyal medya hesapları takibe alınıp cezalar yağdırılıyor. Soruşturma ve yargılama sürecinin akıbetini belirleyen şeyse saldırganların rejime yakın unsurlar olup olmadığı oluyor.
Rejim bu tür saldırıları baskıyı her alanda arttırmak için fırsat olarak da kullanıyor. Örneğin son saldırıların ardından Devlet Bahçeli, tam da rejimin şu anda üzerinde çalıştığı sosyal medya blokajını meşrulaştıracak açıklamalarda bulundu. “Dijitalleşmenin kontrolsüz yaygınlığı”ndan, “sosyal medya mecralarının denetimsiz etkisi”nden, “değer erozyonu’ndan, dem vuran Bahçeli, benzer hadiselerin başka ülkelerde de yaşandığını ve küresel bir tehdit halini aldığını söylüyor. Tüm bunları niçin söylüyor? Bu alanı kontrolsüz bırakmamak gerektiğini göstermek için!
Muhalefet ise genelde meseleye güvenlik boyutuyla yaklaşıyor. Okul kapılarına polisin dikilmesi, kamera sistemlerinin kurulması, profesyonel güvenlikçilerin görevlendirilmesi gibi önerilerle sorunun çözüleceği algısı yaratılıyor. Oysa faşist bir rejimden bunları talep etmek tam bir aymazlıktır. Özgür Özel’in buna bir de “ataması yapılmamış uzman çavuşlar arasından 65 bin güvenlik görevlisi derhal okullarımıza atanmalıdır” önerisini eklemesi ise sorumsuzluğun daniskasıdır. Uzman çavuşların karıştıkları çok sayıda taciz, tecavüz, uyuşturucu ticareti ve bilumum kirli olay ortadayken, çocukların güvenliğinin bu şekilde sağlanabileceğini düşünmek nasıl mümkün olabilir?
Bu rejimin bütün okullara polis ya da kadrolu güvenlik görevlilerini dikmemesinin tek bir nedeni olabilir: Bütçeye yük binmesi! Aksi halde rejim, “körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali”, tüm okulları mutlak gözetimi ve kontrolü altında tutmak için bunu koşa koşa yapardı.
Çoğu zaman sendikalardan da benzer talepler gelmesi, algıların ne kadar kolay çarpılabildiğini ve meselenin bu bağlamdaki ciddiyetini de ortaya koyuyor. Bu anlayıştakilere bir şeyi hatırlatmak ve bir soru sormak yerinde olacaktır. Hatırlatmak istediğimiz şey, son örneği birkaç gün önce Ege Üniversitesinde görüldüğü üzere palalı, bıçaklı, hatta silahlı faşist saldırılardır. Bu saldırılar kapılarından içeri turnikesiz, kimliksiz girmenin mümkün olmadığı, polisin okulun sadece kapısında değil içinde de cirit attığı üniversitelerde gerçekleşmektedir. Tüm polisler tarafından bilinen faşist öğrencilerin yanı sıra okula kolayca giren silahlı Ülkücülerin solcu öğrenciler üzerinde rahatça terör estirdiğini bilmeyen yoktur. Polisin ve güvenlikçilerin bu noktada tek fonksiyonu bu faşist güçlerin işini yapmasına yardımcı olmaktan ibarettir.
Sormak istediğimiz soru ise şudur: okulların içinde polis ya da güvenlikçilerin bu tür saldırıları engelleyebileceğine diyelim kani olduk; okulun kapısının dışında gerçekleştirilebilecek saldırılar nasıl engellenecektir? Bütün sokakları polis ablukasına alarak mı? Nasıl kadın cinayetlerini engellemenin yolu her eve polis dikmek değilse, bu konuda da sorunu güvenlik meselesine indirgemek doğru bir yaklaşım olmadığı gibi sonuç alıcı da olmayacaktır. Bu sorunu bir rejim ve düzen sorunu olarak görmeden çözümü doğru yerlerde aramak da mümkün değildir.
İki yıl önce İstanbul’daki bir özel okulda müdürlük yapan İbrahim Oktugan’ın, aynı lisenin disiplin suçundan atılan bir öğrencisi tarafından öldürülmesinin ardından öğretmenler Türkiye çapında iş bırakmışlardı. Marksist Tutum’da bu cinayeti ve grevi değerlendiren bir yazımızda şunlar vurgulanmıştı:
“Son yıllarda yaşadıkları birçok hak gaspının yanı sıra gitgide artan şiddet olaylarının ardından yaşanan bu cinayet, öğretmenlere birlik ve dayanışma içinde olmadıklarında, sorunlara karşı ortak ses çıkarmadıklarında rejim karşısında ne kadar güçsüz olduklarını gösterdi. Yaşamlarını giderek çekilmez hale getiren koşullar karşısında tepkisiz kaldıkça, aynı koşullar sonunda yaşamlarına kasteder hale geliyor! Son yıllarda tıpkı sağlık emekçileri gibi eğitim emekçilerine dönük şiddet de sistematik bir hale gelmiş durumda. Özünde eğitim sisteminin yarattığı birçok sorundan kaynaklı olarak öğrencilerle yaşanan gerginlikler öğretmenleri hedef tahtası haline getiriyor. Eğitime yeterince bütçe ayrılmıyor. Yeterli düzeyde yeni okul açılmıyor, yeterli öğretmen ataması yapılmıyor, birkaç öğretmenlik öğrenci sayısı tek bir öğretmenin sırtına bindiriliyor. … Muhalif kimliği bilinen öğretmenler mobinge uğruyor ya da öğrencilerle arasındaki en küçük bir sorunda veli veya öğrenciler aracılığı ile CİMER’e şikâyet ettiriliyor. … Öğretmenler bu ülkede giderek hem insani hem mesleki değersizleştirilmelerinin ağır yükünü taşıyamaz hale geldi. Devlet okullarının kalabalık sınıflarında bir eğitimciden çok öncelikle bir bakıcı olması, dindar, kindar ve iktidar karşısında itaatkâr olması istenen genç nesiller yaratmak için sürekli değiştirilen müfredatın sorgusuz uygulayıcıları olmaları isteniyor.”
“Özel bir okulda böyle bir cinayetin yaşanması, ülke genelinde siyasi rejim tarafından yürütülen ekonomik, siyasal ve kültürel iklimin yarattığı sorunların hiçbir yerde dikensiz bir gül bahçesi yaratamayacağını da ortaya koydu. Okullarda ister öğrencilerin birbirine uyguladığı ister öğrenci veya öğrenci velisinin öğretmene dönük uyguladığı şiddet olayları, rejimin toplumda yarattığı kültürel iklimden, toplumu ve gençleri düşürdüğü çürümüşlük çukurundan, gençler arasında giderek artan uyuşturucu kullanımından, yargı sisteminin rejime tetikçilik seviyesine düşürülmesinden kaynaklı sorunlardır.”
“Öğretmenler son yıllarda giderek biriken sorunları karşısında çok ciddi tepkiler gösteremediler. Sendikaların sorunlar karşısında gösterdikleri tepkiler olabildiğince cılızdı. Sendika yönetimleri tarafından ciddi bir taban örgütlenmesine girişilmediği, eylemlerin kitleselleşmesini sağlayacak ciddi bir ön hazırlık yapılmadığı, genellikle yönetim düzeyinde ve beş-on temsilcinin katılımıyla yapılan basın açıklamaları düzeyinde kaldığı için anlamlı bir tepki gösterilmiyordu. Dolayısıyla etki yaratmayan basın açıklamalarıyla sorunlar çözülmüyor, yapılanları kimsenin ruhu duymuyordu. İktidar da bu kitlesel tepkisizlikten cesaret alarak baskı ve hak gasplarında tam gaz gidiyordu. Bu grev, diğerlerinden farklı olarak, son yıllarda eğitim emekçilerinin dayanışması ve sendikaların ortak eylemliliği açısından yapılmış en çok katılımın olduğu ses getiren grevlerden biri oldu.”[*]
Siverek’teki okul saldırısının ardından 15 Nisanda yapılan grev de bu açıdan önemlidir ve tüm toplumda ses getirmiştir. Aynı gün Maraş’ta yaşanan katliamsa bu eylemli tepkinin ne kadar önemli olduğunu tüm öğretmenlere göstermiştir. İki yıl önceki yazımızda denildiği gibi, öğretmenlerin güvenli okulların yanı sıra daha iyi çalışma ve yaşam koşulları için de işçi sınıfının diğer kesimleriyle beraber bu rejime ve kapitalizme karşı birlik, mücadele ve dayanışma içinde olmasından başka seçeneği yoktur. Önümüzdeki 1 Mayıs, bütün öğretmenler ve öğrenciler için de bu açıdan önemli bir fırsattır!
[*] Aylin Dinç, Öğretmenler Son Yılların En Büyük Grevini Yaptı, 19 Mayıs 2024, https://marksist.net/node/8266