YZ’lerin kontrolsüz ve bilinçsiz kullanımının, insanın bilişsel gelişimi ve psikolojik sağlığı açısından yarattığı tehditleri gördük. Geriye, esas olarak YZ’lerin pazarlanması amacıyla köpürtülen koca bir ideolojik propaganda balonu kalıyor. Teknoloji şirketleri bir an önce kâra geçme güdüsüyle “Yapay Zekâ Mucizesi” yalanını çeşitli argümanlarla şişirdikçe şişiriyorlar. Bu bölümde bu hususla başlayıp, YZ’nin üretken veya yaratıcı olup olmadığına, gerçekte nasıl çalıştığına, bu çalışma yönteminin hem insanlığın birikmiş entelektüel emeğinin hem de bireylerin kişisel verilerinin çalınması temelinde işlediğine, YZ’nin bize boş vakit sağlayıp sağlamadığına değinip, mevcut YZ teknolojisinin yapısal çıkmazını ele alacağız.
Piyasaya sürülen birçok sohbet botunun hem öncüsü hem de en büyük kullanıcı sayısına sahip olan ChatGPT’ye, Ekim ayı itibarıyla, her hafta 18 milyardan fazla mesaj ve komut gönderiliyormuş. Üç yıl önce kullanıma girmesine rağmen daha şimdiden kullanıcı sayısı dünya nüfusunun onda birine yaklaşmış; internetin aynı kullanım oranına ulaşması 10 yılı bulmuştu! Diğerlerini de eklediğimizde toplam kullanıcı sayısı 1 milyarı aşmış durumda. Bu hızlı artış kendi açılarından hakikaten başarılı bir pazarlama yaptıklarını kanıtlıyor.
Yaratılan mucize beklentisi yalnızca kullanıcılarda (tüketicilerde) değil, yatırımcılarda da körüklenmiş durumda.[1] O kadar ki, en az üç yıldır anlamlı bir kâr edilememiş olmasına ve hatta sektörün lokomotifi durumundaki OpenAI’ın ciddi zararlar açıklamasına rağmen, yatırımcılar hem ona hem de diğer YZ şirketlerine para yağdırmaya devam ediyorlar. Onlara çip sağlayan Nvidia şirketi ise birkaç yıl içinde dünyanın en değerli şirketi haline geldi, borsa değeri 10 kat artarak 5 trilyon dolara dayandı! YZ abartısının en büyük körükleyicilerinden birinin o olması hiç de şaşırtıcı değil.
Bir şirketin kârlılığı kanıtlanmadan yatırım alması durumu daha önce de yaşandı: 90’lardaki “dot-com balonu” ve 19. yüzyıldaki “demiryolu çılgınlığı” gibi. Ancak bunlar bu seferki YZ balonunun yanında çok sönük kalıyorlar. Gözü dönüp treni kaçırmamak için pozisyon alanlar yatırımcılardan ibaret de değil. Daha küçük şirket sahipleri de OpenAI ve Nvidia gibi “ağababalarının” yarattığı illüzyona kendilerini kaptırmış durumdalar; büyümek, çip almak ve veri merkezleri kurmak gibi altyapı yatırımları için inanılmaz borçların altına giriyorlar. YZ şirketlerinin borçları 1,2 trilyon doları aşmış durumda. Bu meblağ birçok orta büyüklükteki ülkenin GSYH’sinden fazladır. ABD’de şirket borçlarını takip eden tarihi bir endekste (JULI) yakın zamana kadar bankalar en önde yer alıyorlardı, toplamdaki %11,7’lik payla en çok borçlanan ve kredi notu en yüksek olan şirketler onlardı. Şimdi ise YZ şirketleri %14’lük bir paya ulaşarak, bankaları tahtlarından indirmiş oldular. Tarihte ilk kez teknoloji sektörü, borçlanma gücü ve borç büyüklüğü açısından “paranın merkezi” olan bankaları geride bırakmıştır.[2]
Tüm bunlara rağmen, mevcut YZ teknolojisi, yüksek enerji maliyetleri, donanım sorunları ve devasa işlem gücü gereksiniminden ötürü, kapitalist açıdan sürdürülebilir görünmüyor. Henüz hiçbiri anlamlı bir kâr etmemesine rağmen, onlara yatırım yapan dev finans kuruluşlarının kâr beklentilerini ne kadar daha sürdüreceğini göreceğiz. Eğer bir an önce kâra geçmezler ve yatırımlar geri çekilmeye başlanırsa, devasa bir balon patlaması yaşanması ve bunun tüm finans sistemini sarsması mukadder gözüküyor.
YZ’ler, kendi içinde tutarlı ve akıcı metinler oluşturabiliyor, bağlam dışına çıkmadan bir “sohbeti” yürütebiliyorlar.[3] Bu da onu kullanan insanlarda, bir “bilgelik ve zekâ” illüzyonu yaratabiliyor ki bu çok tehlikeli bir şey. Halbuki YZ gerçekte ikisine de sahip değil. Zekâ olmadığı zaten apaçık, bu hususa birazdan döneceğiz. Bilgeliğe gelince, hayır gerçekte hiçbir şey bilmiyor; hakikaten, kendisine sorarsanız verdiği cevap da bu! Yani bir bilgi bankası da değil, hazır bilgiler bir çeşit hafızada ya da dijital dosyalarda vb. tutulmuyor. En azından BDM kamuoyuna tanıtıldığında söylenen buydu, artık ne olup bittiğini, ne tür değişiklikler yaptıklarını tam olarak açıklamıyorlar!
Büyük Dil Modelleri (BDM) için dil sadece devasa bir veri yığınıyken, gerçekte dil, beyne hapsolmuş bir veri deposu değil, “pratik bilinçtir”. İnsanların kullandığı dil bir toplumsal ihtiyaç olarak doğar, gelişir ve o ilişkiler ağı içinde yaşar.[4] Halbuki YZ’nin elinden ancak bu dili istatistiksel olarak simüle etmek geliyor.
YZ, sorulan sorulara verdiği tüm yanıtları ya da bir sohbette verdiği karşılıkları, anlık olarak, adım adım ve her adımda bir kelime şeklinde inşa ediyor. On milyarlarca sayfalık metni işleyerek “eğitilse” de, onlardaki bilgiyi, fikirleri, verileri vb. olduğu şekliyle saklayıp öğrenmiyor. Bıraktık cümleleri, tek tek kelimeler bile onun için bir anlam ifade etmiyor. Zaten bilgisayarlar değil kelimeleri harfleri bile anlamazlar, her şey sayılara dönüştürüldükten sonra onlar için işlenebilir olur. YZ de, cümleleri kelimelerden oluşan parçalara böler, kelimeler ve ekleri birbirinden ayırıp “token” (belirteç)[5] haline getirir ve her birini numaralandırır. Bu “token”lar arasındaki ilişkiyi, yani cümlenin bağlamını, anlamlandırarak ve anlam bakımından değil, karşısına çıkan istatistiksel yoğunluğa göre matematiksel olarak kurar. Örneğin “Türkiye’nin başkenti neresidir” diye sorduğunuzda bu sıradan ansiklopedik bilgi bile onda mevcut değildir. Bu cümleyi, kabaca, “Türkiye”, “-nin”, “başkent”, “-i”, “neresi”, “-dir” gibi tokenlara ayrıştırıp, bunlar arasındaki istatistiksel değerler üzerinden bir bağlam (context) saptar, bu bağlam çerçevesinde adım adım bir yanıt üretir. Yanıtın “Türkiye’nin başkenti” kısmı inşa edildiğinde, geriye kalan kısım için, bu iki kelimeden sonra istatistiksel olarak en çok gelen kelime olarak Ankara seçiliyor. Hepsi bu! Yani YZ depoladığı ya da ürettiği bir bilgiyi aktarmaktan ziyade, matematiksel bir hesaplamanın sonucunda en yüksek puanı almış yanıtı size sunar. Bilmediğinin farkında olmadığı için “bilmiyorum” da diyemez ve bu da “halüsinasyon” görmesine yol açar. Elde veri yoksa, kulağa mantıklı gelebilen ama tamamen uydurma olan bir cevabı büyük bir kesinlikle size sunabilir. Bu halüsinasyonlar bir metnin YZ ürünü olduğunu saptamak konusunda en büyük kanıtı oluşturuyor.
Bu, düşünmek değildir; üstelik “öğrenme” denen şey de bir öğrenme değil, sayısal ilişki hesabıdır. Daha önce de vurguladığımız gibi, YZ’ler tam da bu “öğrenme yöntemi” nedeniyle, yaygın dil ve düşünce yapılarını, kalıpları, önyargıları, genel kabul gören fikirleri vb. tekrarlama, çoğaltma ve böylelikle güçlendirme eğilimindedirler. Zira “öğrenimlerinde” kullanılan yazılı kaynakların ezici çoğunluğu tam da mülk sahibi sınıfların çıkarlarını yansıtan bu gibi kalıplarla doludur. Bir başka deyişle, tarafsız denilen YZ, tastamam egemen fikirlerin yani egemen sınıfın ideolojisinin savunucusu durumundadır. Siz aksini belirtmediğiniz sürece size sunacağı yanıtların çerçevesi bu muhafazakâr çerçeve olacak, eleştirel sesler ve fikirler yok sayılacaktır.
YZ, “yeni” ürünler (metinler, görseller, müzikler vb.) ortaya koyar gibi gözüküyor. Sonuç “yeni”yse ve “zekice”yse, “nasıl üretildiğinin, sürecin ne önemi var” diyor Amerikan pragmatizmiyle yoğrulmuş kafalar. Ortaya çıkardığı sonuçları “yaratıcı metinler/ürünler” vb. olarak kabul ettiklerinden, YZ’nin de üretken ve işlevsel bir zekâ olduğunu ileri sürüyorlar. Oysa bu ürün denilen çıktıların ne sanatsal ne de bilimsel bir değeri bulunuyor. Zira hiçbiri orijinal bir fikre dayanmıyor. Bu ürünler bugüne kadar yaratılan –en geniş kapsamıyla– kültürel ürünlerin kullanıcının isteğine bağlı olarak eklektik bir tarzda bir araya getirilmesinden ibaretler. Başlangıçta ilgi çekici görünseler de (ki bu ilginçliğin esas kaynağı, bu ürünün bir makinenin yapımı olmasından kaynaklanıyor) kısa sürede birbirlerine çok benzediğini, sıradanlaştığını hissediyorsunuz. Hele de işin uzmanıysanız (edebiyatçı, ressam, grafiker, müzisyen vb.) aynı türden olan çıktıların tümünün birbirine benzediğini, tekrarların ağırlıkta olduğunu ve ana yapının unsurlarının aslında filanca falanca eserlerden alındığını söyleyebilirsiniz. Yaratıcılığın/üretkenliğin bu olmadığı açık olsa gerek.
İşlevsel ya da bir tür zekâ oluşu iddiasına gelince. Zekâ’nın ne olduğu, nasıl tanımlanacağı hakkında bilimcilerin üzerinde hemfikir olduğu bir yaklaşım mevcut değil. Tanımı geçtik, beynin tam olarak nasıl işlediğini, düşüncelerimizin nasıl oluştuğunu, bilinç denilen şeyin nasıl geliştiğini bile detaylarıyla bilmiyoruz. Hal böyleyken tam olarak bilmediğimiz bu nitelikleri bir makineye nasıl aktarabiliriz? Tanımını bile yapamadığımız bir şeye sahip bir makineyi nasıl tasarlayabiliriz? “Yapay zekâ”, “akıllı cihazlar” vb. adlandırmalar tekellerin geliştirdiği bir pazarlama stratejisidir.
Teknolojik bir yenilik olarak karşımızda duran YZ, dijital alanda yaşanan bir yağma sürecidir. Tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik sızarak, Amerika kıtalarından taşınan altın ve gümüşle beslenerek hayata gözlerini açan sermaye, çürüme ve can çekişme çağında, yeni bir yağma süreciyle ömrünü uzatmaya çalışıyor. İnsanlar tarafından yaratılıp biriktirilen bilgi yığınını ve dili, teknoloji devleri hiçbir karşılık ödemeden kendi mülkiyetlerine geçiriyor, çalıyorlar.
Seç-kopyala-yapıştır yöntemiyle apartma işini insanlar yapsa, en hafif tabirle intihal sayılabilecek bu durum, fikir hırsızlığı suçu ya da telif hakları ihlali olarak mahkemelere de yansırdı. Bunu gayet iyi bilmelerine rağmen YZ tekelleri, modellerinin eğitimleri sırasında kullandıkları veriler için (bu bir kitap veya makale de olabilir, bir müzik eseri, tablo, fotoğraf ya da film vb. de) kimseden izin almıyor, telif de ödemiyorlar; üstelik bu işi para kazanma amaçlı olarak yaptıkları apaçıkken. Bir başka deyişle, yaratıcı olmadıkları gibi yaratıcı/entelektüel insan emeğinin ürünlerinin de üzerine konuyor, entelektüel emeği değersizleştiriyorlar. Kapitalist toplumda entelektüel emeğin ürünlerinin çoğunun (sanat/kültür, bilim) şirketlerin mülkiyetinde olduklarını düşünecek olursak, “kültür sektörünün” tekelleri ile YZ tekelleri arasındaki çıkar çatışmasının, telif hakları davaları üzerinden nereye evrileceğini önümüzdeki süreçte göreceğiz. Bu tür davaların sayısı Batı ülkelerinde hızla artıyor.
Teknoloji tekelleri, yalnızca insanlığın sanatsal/kültürel/bilimsel birikimini değil, sıradan insanların verilerini de gasp ediyorlar. İnsanları kandırıyor, verilerini metalaştırıp satıyorlar. Nasıl mı? Epey önce söylenmiş güzel bir söz vardır: Kapitalist sistemde “eğer bir şeye ücret ödemiyorsanız, ürün sizsinizdir.” Teknoloji şirketleri de kaz gelecek yerden tavuğu esirgememek için pek çok hizmeti bedavaya sunuyorlar. Örneğin Google’ı düşünelim. Hem bilgisayar veya tabletinizde hem de cep telefonunuzda onun sayısız uygulaması bedava kullanımınıza açıktır. İnsanların çoğu, bilgisayarlar ve cep telefonlarındaki bu tür uygulamalar aracılığıyla, kendisi hakkındaki her bilgiyi kolaylık adına ve “canım ne olur ki” diyerek gönüllü şekilde bugüne kadar çoktan kayıtlara geçirdi zaten. İnternetteki aramalarınızdan gideceğiniz yerin yol tarifine, e-postalarınızdan çeviri işinize, yaptığınız alışverişlerden bakıp da almadığınız ürünlere, okuduğunuz makale ya da kitaplardan gittiğiniz film ya da tiyatrolara, tercih ettiğiniz tatil/gezi yerlerinden müzik zevkinize ve damak tadınıza, sosyal medyadaki etkileşimlerden doldurduğunuz sayısız ankete, sağlık bilgilerinizden beden özelliklerine kadar inanılmaz bir veri yığını sunuyorsunuz dijital dünyanın şirketlerine.
15 yıl kadar önce size bedava bir depolama alanı da sunup; fotoğraflarınız, videolarınız, belgeleriniz, her türlü dijital arşiviniz, kısaca anılarınız ve çalışmalarınıza yer açmaya başladılar. “Bulut” dediler adına. Sizi cezbeden argüman, verilerinize her yerden ve her cihazınızdan erişebilecek olmanızdı. Zamanla kullanıcıları “bulut”a mahkûm ettiler; kullandığınız programlar varsayılan ayar olarak dijital malzemelerinizi oraya kaydetti, yine varsayılan ayarlar gereğince cep telefonlarınız her bilginizin bir kopyasını buluta taşıyarak yedekledi. “Senkronize edelim” dediler, kendilerine bağımlı hale getirdiler. “Bulut” diyerek sanki veri deponuzun bir mekâna, bir veri merkezine bağlı olmadığı izlenimi yaratıp sizi aldatıyorlar. Halbuki tüm veriler onların devasa veri merkezlerinde saklanıyor. Hayır sadece saklanmayıp, işlenir ve alınıp satılabilir bir mala, bir metaya dönüştürülüyor. Bu bedava uygulamalarla 7/24 gözetim altında tutuluyorsunuz. Her işleminiz, çevrimiçi davranışlarınız toplanıyor. Neredeyse sonsuz sayıda veriyi insan emeğiyle işleyip analiz etmek mümkün değildir, ama yapay zekâlar, onları çok hızlı şekilde analiz ederek sizin tam bir profilinizi çıkarabilirler. Sonra da bu sonuçları reklam verenlere satarak inanılmaz paralar kazanırlar. Siz “son kullanıcı” olarak YZ’yi birkaç yıldır kullanıyorsunuz; onlar yıllardır yapay zekâyı hem doğrudan hem de size sundukları uygulamalarda zaten kullanıyorlardı. Hatta yapay zekânın ilk geliştirilme motivasyonlarından biri bu devasa veri yığınlarından hızlı ve anlamlı sonuçlar çıkartmaktı.
Artık sizden çaldıkları yetmiyormuş gibi, “bulut hizmetleri” için üste para da istiyorlar. Nasıl olsa uzun süredir bağımlı hale geldiğiniz ve alışkanlık edindiğiniz için, artık başlarda bedava sundukları hizmetler karşılığında sizden para talep ediyorlar. Ya parayı verirsiniz ya da hayatınızın dijitalleştirdiğiniz tüm birikimini kaybetme riskini göze alırsınız! Bilgilerinizi reklamcılara, hükümetlere ve siyasilere sattıkları da yetmedi; son yıllarda onları YZ’ler için “eğitim malzemesi” olarak da kullanmaya başladılar. Artık sohbetleriniz de birer “eğitim malzemesi”! Size bedava YZ hizmeti sunmalarının nedenlerinden biri de budur. Mahrem zannettiğiniz her şey tekellerin kullanımına açık, onların gözü önünde! YZ sizi bu bilgiler/veriler temelinde manipüle etmek için onunla “sohbet etmenizi” bekliyor! Artık sizi sizden daha iyi tanıyor, sizin unuttuğunuz her şey onun profil belleğinde!
YZ pazarlamacılarının bir diğer argümanı da budur. Aslında her önemli teknolojik gelişme gibi YZ de kafa emeğinin yerine geçtiğinde, işin tamamlanma süresini kısaltıyor. Yaptığı hataları, işin kalitesini düşürüp yavanlaştırmasını bir kenara bırakalım. Yaratıcılığa, eleştirel düşünceye dayanmayan sayısız iş eğer ki belli bir rutine bağlanabiliyorsa, kapitalistler açısından, YZ bu iş için ideal gözüküyor. Peki hem işyerlerinde hem de özel/günlük hayatınızda “işi o hallediyor” da, vakit gerçekten “size mi kalıyor”?
Bir anlığına bu varsayımı kabul edip soralım, peki “kalan vakti” nasıl kullanıyorsunuz? Neyle dolduruyorsunuz? Dinlenmekle, sorunlarınıza yoğunlaşmakla, düşünmekle, okumakla, gezmekle, sanatla, sporla mı? Ya da en önemlisi, sevdiklerinizle bir araya gelerek mi? Ne gezer! Eğer gerçekten de günlük yaşamınızda kullanabileceğiniz fazladan bir boş zaman oluştuysa bile, kapitalizm bu zamanı doldurmak üzere hazırda beklemektedir. Size sayısız hizmet ürünü satmak için zaten çoktan beyninizi formatlamıştır. Kapitalizmde boş zaman diye bir şey yoktur; hayatınız iki zaman dilimine bölünmüştür, patronlar için üretmek zorunda olduğunuz zaman dilimi ve başka işçilerin ürettiklerini tüketmek zorunda olduğunuz zaman dilimi. Bunlar maddi ürünler de olabilir hizmet sektörünün metaları da. Hiçbiri için paranız yoksa ve borç da alamıyorsanız burjuvazi sizi yine de boş bırakmaz; “beynimi dinlendiriyorum” diye kendinizi kandırdığınız saatlerde hem burjuva ideolojisini yeniden hazmetmek hem de dev tekellere para kazandırmak üzere sosyal-medya paylaşımlarını boş boş izlemeye alıştırılmışsınızdır. Bunları izledikçe beyniniz salgıladığı hormonlarla sizi daha da “mutlu” (ve sosyal-medyaya yani teknoloji tekellerine bağımlı) kılacaktır!
İşyerlerinde yaşanan gerçeğe de bakalım. Hakikaten de işleri YZ’ye havale etmekten kaynaklı olarak çalışanlara vakit mi kalmaktadır? Çalışma süreci içerisinde işleri YZ’nin yapması, çoğunlukla, çalışanlara boş vakit yaratmaz. YZ’yi kullanan beyaz yakalıların çoğu, tıpkı mavi yakalılar gibi, günlerini belli bir ücret karşılığında patronlara satmış durumdadırlar; yani işlerini kısa sürede bitirseler de mesai bitimine kadar ofiste durmak zorundadırlar. İşler daha kısa sürede bitiyor diye hiçbir patron, “bugün erken çıkabilirsiniz” demiyor; madem bitti, o zaman şu işe giriş diye önünüze yeni bir iş koyuyor!
Demek ki, YZ ile birlikte hayatın kolaylaşacağı iddiası büyük bir yalandır. Tıpkı bilgisayarlar ve internet gibi YZ’nin gelişiyle de hayat hiç kolaylaşmıyor, bize fazladan bir boş zaman kalmıyor ama tek tek işlerin kolaylaştığı doğru! Çünkü teknoloji üretim araçlarında somutlanıyor ve onun gelişimi, üretim araçları kimin elindeyse esas olarak onun işine yarıyor. Doğa yasası değil, kapitalizmin yasaları! Makinenin “aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı”[6] açıktır diyor Marx.
Kolaylaşan işler vasfa duyulan ihtiyacın azalması demek, o da ücretlerin düşmesi demek. İşgünü uzunluğu aynı kalırsa her bir işin daha kısa sürede yapılabilir olması ya aynı sayıda işçiyle bir günde daha fazla iş yapılması, yani her bir işçiye düşen yükün artması anlamına geliyor ya da daha kötüsü işçiye duyulan ihtiyaç azaldığından işten atmalar, işsizlik ve kalan işçilerin iş yükünün daha da artması anlamına geliyor! Her halükârda, teknolojik gelişim, kapitalizm altında, işçinin yükünü hafifletmiyor, ağırlaştırıyor. Hayatın kolaylaştığı yok, çalışma ağırlaşıyor, tempo yükseliyor, kâr artıyor! YZ mülkiyet zincirleriyle bağlı olduğu burjuvazinin elinde bir silah olarak iş görüyor.
Sistemin en tepesindeki devlerden Goldman Sachs, YZ nedeniyle, 300 milyon tam zamanlı işin yok olacağını söylüyor. YZ tekellerinden Anthropic’in CEO’su, “teknolojinin beyaz yakaya ait başlangıç seviyesindeki işlerin yarısını ortadan kaldırabileceği” uyarısında bulunmuştu. 1,5 milyon işçiyle, istihdam bakımından dünyanın en büyük ikinci şirketi olan Amazon tesislerinde (ilki 2,1 milyon işçiyle Walmart) 1 milyondan fazla da robot çalışıyormuş; YZ teknolojisinin yaygınlaşmasıyla yakında bu sayının istihdam edilmiş işçi sayısını geçeceği söyleniyor. Hepsinin CEO’ları da açıklamalarında, işten çıkarmalar için “YZ nedeniyle” diyorlar, bizim kâr hırsımız ve kapitalist işleyiş nedeniyle diyemiyorlar!
YZ pazarlamacıları onunla birlikte birçok alandaki çalışma sürecinin değişeceğini söylüyorlar. YZ’yi tarafsız bir “verimlilik aracı” olarak sunuyorlar, ama bu artışla artan kârların sermayenin cebine akacağından bahsetmiyorlar. Bu artışla, işçilerin önemlice bir kısmının işini kaybedecek oluşuna, kalanların emeğinin değerinin düşecek oluşuna da sözümona çare önerileri hazır: Bireyler kendilerini eğitmeli, güncellemeli, sürekli bir öğrenme çabasında olmalı, YZ’yle çalışma becerilerini geliştirmelidirler. Yani işsiz kalmasının nedeni vasıfsız ya da vasfı değersizleşen işçinin ta kendisidir! Sorun onun bireysel sorunu, yetersizliği, başarısızlığıdır; meselenin toplumsal boyutlarıysa “sosyal güvenlik reformları”yla halledilmelidir!
Tüm burjuva ideologlar, bu noktada bildik telafi teorisine benzer eski palavralara sarılıyorlar. Güya YZ kimi işleri yok ederken, yarattığı yeni işlerden oluşan yeni “ekosistem” işsiz kalanlar için yeni fırsatlar anlamına gelecekmiş. Oysa doğacak yeni uzmanlık alanlarında istihdam edilecek eğitimli işçilerin sayısı, işten atılanlardan çok daha az olacaktır. O yeni tür işlere girmek için eğitimler, diplomalar, sertifikalar vb. gerekir ki, işlerini kaybedenlerin çoğu hem bu vasıflardan hem de onları edinebilecekleri olanaklardan yoksundurlar. Dolayısıyla işsiz kalanlar ya da ilk defa iş aramaya başlayan gençler, çok daha güvencesiz, daha düşük ücretli ve daha ağır çalışma koşulları olan işlere mahkûm olacaklardır.
Evet ister gündelik işler olsun ister ofislerde yapılan işler, YZ her bir işi daha kısa zamanda yapmamızı sağlıyor, yani işleri hızlandırıyor. Hız iyidir diye şartlandırılmışız bir kere. “Hız kültürü” diyenler var bu duruma. Daha hızlı bilgisayarlar, daha hızlı tabletler/cep telefonları, daha hızlı arabalar, daha hızlı flörtler… Her şeyin hem hızlı olmasını hem de arzulanan sonucun anında gerçekleşmesini istiyoruz, kimsenin beklemeye tahammülü kalmadı.
İşlerin hızlanmasıyla birlikte genel olarak iş yapma temposunun da arttığını, emeğimizin daha da yoğunlaştığını ve bu duruma ayak uydurmak için yaşam alışkanlıklarımızın hızlandığını biliyoruz. Daha hızlı konuşuyor, daha hızlı yiyip içiyor, daha kısa ihtiyaç molaları vermek zorunda kalıyor, daha az uyuyoruz. Her şeyi daha hızlı üretiyor ve daha hızlı tüketiyoruz. Gençler, hız delisi haline gelmiş durumdalar. Videolar hızlandırılmış modda izleniyor. Uzun filmler yerine kısaları tercih ediliyor. TikTok, Reels veya Shorts revaçta. İlk 3 saniyede ilgisini çekmeyeni “kaydırıyor” gençler. Dikkat süresi saniyelere inmiş durumda. Oysa hız, dikkatin ve odaklanmanın da düşmanıdır. Daha hızlı ve çok tüketiyor ama çok daha az sindirebiliyoruz. Süreç tümüyle önemsizleşmiş, tüm hedef sonuç haline gelmiş durumda. Her şeye yetişme çabası, bir şeyleri kaçırma korkusu, kaygı ve kronik yorgunluğu da besliyor.
Yaşam hızlanıyor ve koşullar bizi hızlanmaya adapte olmaya zorluyor. Halbuki hızlanan yaşam düşünmenin de, hatırlamanın da, derinleşmenin de, ilişki ve empati kurmanın da can düşmanıdır. Hız, yaşamın farkına varmanın, algının da düşmanıdır. O nedenle değil midir ki en mutlu anlarında insan zaman donsun, yaşadığı an hiç bitmesin ister. Yani hızı sıfırlamak ister. Güzellikler içinde yürürken mi çevrenizi daha iyi algılarsınız, belki çok daha güzel bir manzaranın ortasından geçen otoyolda son sürat yol alırken mi? En güzel sanat eserleri neredeyse istisnasız, en uzun süren, en çok emeği gerektirenler değil midir?
Bir yandan değindiğimiz argümanlarla insanları kandırıp para kazanırken bir yandan da dehşete düşüren projeler geliştiriyorlar. Robotları tekellerin ve emperyalist devletlerin militarist amaçları doğrultusunda kullanmak bunların başında geliyor.
Google geçtiğimiz aylarda, internet bağlantısı olmaksızın çalışabilen yapay zekâlı robotlarını tanıtmıştı. Bu insansı ya da diğer otonom robotların, veri bağlantısına gerek kalmaksızın dünyanın her yerinde çalışabilmesi anlamına geliyor. Yine geçtiğimiz yılın başında Google’ın yapay zekanın askeri amaçlarla kullanılmayacağı taahhüdünden vazgeçtiği açıklanmıştı. Geçenlerde de Musk’ın Grok adlı YZ sisteminin ABD Savaş Bakanlığına entegre edileceği açıklanmıştı. Zaten Pentagon geçen yaz aylarında önde gelen YZ şirketlerinin her birine 200 milyon dolar destekte bulunmuştu. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde, yakın zamanda askeri alanda robotlardan oluşan birliklerin ortaya çıkacağını öngörmek zor değil.
Değer yargısı, vicdan duygusu gibi insana ait özellikleri olmayan ve sadece kendilerine tanımlanan görevi yerine getirmek üzere otonom şekilde davranıp karşısına çıkan her insanı katledecek silahlar! Üstelik bu silahın karşı tarafça yok edilmesi durumunda, kendisine bir açıklamada bulunulup teselli edilmesi, tepkisinin dizginlenmesi gereken “şehit aileleri” sorunu da otomatikman ortadan kalkmış olacak. “Tek bir askerimiz bile ölmeyecek” spotuyla hazırlanan robot savaşları videoları çoktan dolaşıma sokulmuş durumda. Bunun insanlık tarafından kabul edilmemesi ve buna karşı önlemler, sınırlamalar ve yasaklar getirilmesi için mücadele edilmesi gerektiği apaçıktır.
Bugün insanlar, tümüyle hayal ürünü zombilerle, insan düşmanı haline gelen bağımsız/bilinçli robotlarla, türlü felâketlerle dünyanın sonunu hayal etmeyi becerebiliyor, popüler kültür sanayiinin senaryolarına inanabiliyorlar. Ama paranın, piyasanın, kâr hırsının, sermayenin, sınıfların olmadığı bir toplumsal düzeni, yani kapitalizmin sonunu hayal edemiyor, bunu inandırıcı bulmuyorlar. İlki de ikincisi de burjuva ideolojisinin başarısını anlatıyor. Ne var ki gerçeklik bu diye, yaptıklarına sessizce boyun eğecek değiliz. Onların her adımının karşısına dikilmeden, kapitalizmi yıkma hedefine hiçbir zaman ulaşılamayacağı net olsa gerek.
İşte tüm bu sorunlar bağlamında, geçtiğimiz Kasım ayında binden fazla Amazon işçisinin (aralarında çok sayıda yazılım mühendisi, veri bilimci, sistem analisti vb. de var) şirket CEO’suna gönderdiği açık mektup[7] önem taşıyor. İşçiler, Amazon’un yapay zekâyı “ışık hızında” geliştirme hırsının; demokrasiye, iş güvencesine ve gezegenin geleceğine telafi edilemez zararlar verdiğini söylüyorlar. Mektup, yapay zekânın sadece teknik bir araç değil, bir baskı, savaş ve sömürü enstrümanı olarak kullanılmasına karşı net bir duruş sergiliyor. Şirket bünyesinde “işçi denetim kurullarının” oluşturulması ve bu kurulların YZ’nin hangi projelerde kullanılacağı, işten çıkarmaların nasıl yönetileceği ve çevresel etkilerin nasıl azaltılacağı konularında gerçek bir karar yetkisine sahip olması isteniyor.
Mektupta yapay zekâ teknolojisinin, sermayenin kontrolünde doğayı ve emeği talan eden otoriter bir silaha dönüşmekte olduğu, bu gidişatı durdurabilecek tek gücün, teknolojiyi bizzat üreten ve eğiten işçilerin bu süreç üzerinde demokratik denetim ve karar hakkı olduğu vurgulanıyor.
YZ’nin devletlerin gözetleme kapasitesini arttırmak ve göçmen karşıtı politikaları otomatikleştirmek için bir araç olarak kurgulandığı, şirketlerin “yeşil enerji” vaatlerine uymadığı, YZ veri merkezlerinin doğayı mahvettiği, YZ ile işçilerin terbiye edilmek istendiği, işten atma tehdidiyle sendikalaşmanın kırılmak istendiği, YZ tabanlı gözetleme sistemleriyle işçilere şantaj yapıldığı vurgulanıyor. Tartışmanın YZ’nin ne olduğu noktasından çıkartılıp, “kimin çıkarına ve kimin kontrolünde” olduğu sorusu üzerinden yürütülmesi gerektiği söyleniyor.
YZ’lerin mevcut “öğrenme” ve gelişme yöntemi, eninde sonunda bir darboğaza gelip tıkanmak zorundadır. Propagandacılarının ileri sürdüğü sonsuz yaratıcılık düşüncesinin her iki unsuru da bir yanılsamadan ibarettir. Kelimelerin, piksellerin ya da seslerin yan yana gelmesi sonsuza yakın bir çeşitliliğe işaret ediyor gibi görünse de gerçekte ihtimaller sonsuz değil sınırlıdır. Üstelik YZ’ler sonsuz ihtimali değil, en yüksek olasılığı hesaplar. YZ, daha fazla veriyle eğitilse (ki bunun da sınırları vardır) yani veri havuzu genişlese bile, o, mevcut veri yığınındaki en yüksek ortalamaya, en yüksek olasılığa demir atmak üzerine programlanmıştır. Bu da çıktıların zamanla birbirine benzemesine yol açar, açıyor zaten.
Daha fazla veriyle eğitimin sınırlarının olduğunu söyledik. Çünkü, internette bugüne dek insan ürünü olan kaliteli verilerin (hırsızlık yapılarak) neredeyse tamamı kullanılmıştır. Bu andan sonra üretilecek yeni malzemelerin giderek daha büyük kısmı zaten YZ tarafından üretilmiş sentetik içerikten oluşacaktır. Bu yeni sentetik malzemelerle YZ’leri tekrar eğitmek demek, yaptıkları yanlışları tekrarlayıp daha da kalıcılaştırmaları ve önceki hesaplamalarda buldukları noktaların olasılığını daha da güçlendirmeleri anlamına geliyor. Üstelik veri havuzu öyle ya da böyle genişlediğinde, kullanılan enerji ve tüketilen su miktarıyla atmosfere salınan karbon miktarı katlanarak artıyor. Uzmanlar buna Model Çökmesi adını vermiş.
Birçok uzman, bir iki yıl içerisinde bu noktaya gelineceğini söylüyor. Eğer öyleyse, ya tekeller YZ’leri artık daha fazla geliştiremeyecek ya da öğrenme yöntemlerini tamamıyla değiştirmek zorunda kalacaklar demektir. Tabii o zamana kadar, oluşan devasa borsa balonu henüz patlamamışsa!
Özetle, insanlığın, daha isimlendirmesiyle bile insanla rekabet halinde olan yapay bir sözde zekâya ihtiyacı yoktur. Hele de kapitalist tekellerin emrindeki bu sözde zekâ teknolojisi, her türlü gericiliği toplumun kılcallarına kadar yayarken, insanları zihin tembelliğine iterek beyinlerini çürütürken, yabancılaştırmayı daha da derinleştirirken ve çevrenin canına okurken… “Bir yol ayrımındayız; ya insanlık kapitalizmi bilinçli eylemiyle yıkmayı başarıp bilimsel ve teknolojik olanakların parlak bir geleceğe zemin teşkil etmesini sağlayacaktır ya da kapitalist sistem bu olanakları suiistimal ederek çürümeyi daha da derinleştirmekle kalmayacak, insanlığı çok boyutlu bir felâkete sürükleyecektir.”[8]
[1] Konunun iktisadi boyutlarının detaylı bir sergilemesi ve YZ sayesinde kapitalizmin tıkanmışlığını aşacağı iddiasının eleştirisi için bkz: Levent Toprak, Yapay Zekâ Kapitalizmi Kurtarabilir mi?, 14 Ocak 2026, https://marksist.net/node/8685
[2] Veriler için bkz: İsmail Gökhan Bayram, Yapay zekanın dairesel ekonomisi, 11/10/2025, Evrensel Gazetesi
[3] Bu da demek oluyor ki, yapay zekâya ilişkin meşhur Turing testini geçebilecek durumdalar. Yani ortalama bir insan, karşısındakinin kim ya da ne olduğunu görüp bilmeksizin (meselâ internet üzerinden), aynı anda hem bir insanla hem de bir YZ’yle sohbet etse ikisini de bir insan olarak tanımlayabilir. YZ’ler bugün bu testi geçseler de zekâ olarak adlandırılamazlar, yani Turing’in “taklit oyunu”nun yeterli bir kriter olmadığı bugün artık net şekilde görülebiliyor.
[4] Marx-Engels şöyle diyorlar Alman İdeolojisi’nde: “Dil, bilinç kadar eskidir. Dil, öteki insanlar için var olduğu gibi benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir. Dil, tıpkı bilinç gibi yalnızca başka insanlarla temas kurma ihtiyacından ve zorunluluğundan doğar. (…) Bu nedenle bilinç, en başından itibaren toplumsal bir üründür ve insanlar var olduğu sürece de toplumsal bir ürün olarak kalır.” (Evrensel Basım Yayın, 1.bsk, s.38)
[5] Kimileri “jeton” kimileri “belirteç” diye çeviriyor, ikincisi daha anlamlı bir çeviri gibi gözüküyor.
[6] Marx, Kapital, c.1, Yordam Yay., 1.bsk., s.421
[7] Binden fazla Amazon teknoloji işçisinden Amazon CEO’suna sert uyarı mektubu: Yapay zeka üzerinde işçi kontrolü istemi, 1/11/2025, sendika.org
[8] Oktay Baran, Genetik ve Robotikteki Gelişmeler: Nereye?, 22/2/2018, https://marksist.net/node/6230