
Olağanüstü koşullar olağanüstü fırsatlar ve cüretkâr adımlar için olanaklar yaratır muktedirlere. İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı yılları, Devlet-i Aliyye’yi kurtarmayı hedefleyen ve devletin siyasal egemenliği altında tepeden bir burjuva sınıfı yaratmayı hayal eden İttihatçı asker-sivil bürokrasiye önemli fırsatlar sundu. Bu fırsatlar kimi halkları yok etmek, yerlerinden yurtlarından etmek pahasına olsa da, gayrimüslimlerin elindeki sermayenin gasp edilmesiyle ve bu sayede yeni bir “milli” burjuva sınıfının yaratılmasıyla sonuçlandı. Devletin yüksek kademelerinde yer alan asker-sivil bürokratik yönetici elit devletin varlığını sürdürebilmesi için “milli” bir burjuva sınıfı oluşturmak gerektiğini düşünüyordu.
Bir taraftan Osmanlı tebaasındaki farklı milletler ulusal bağımsızlıkları için isyanlara ya da bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışken, devletin “asli sahipleri” bu dağılmaya karşı hangi yöntemler geliştirmeye çalışacaklardı? Turancıların önde gelen ideologlarından Yusuf Akçura, bu “kurtarıcılar” arasında tartışılan düşünceleri Üç Tarz-ı Siyaset adlı çalışmasında özetleyip, Osmanlıcılık, İslamcılık gibi fikirlerin çözüm olmadığına kanaat getirmiş ve en sonunda Türkçülük düşüncesinin tek çıkış yol olduğunu savunmuştu. Bu düşüncedekiler özet olarak, devleti kurtarmak için Türkçülük temelinde bir ulus ve milli sermaye sınıfı yaratmak gerektiğini söylüyorlardı.
Fakat o yıllarda devletin tüm teşviklerine rağmen toplam özel sermayenin ancak yüzde 20’si Türk-Müslüman kesiminin elindeydi. İşte İttihatçı devlet kliği, bu durumu tersine çevirmek için harekete geçmiştir. Tüm öfkesini ve kinini 1912’de gerçekleşen Balkan savaşları yenilgisiyle bilemişken, Birinci Dünya Savaşını ise kaybettiklerinin yanında fazlasını kazanacağı bir kumar, gayrimüslim nüfusu ve sermayesini tasfiye edeceği politik bir fırsat olarak görmüştür. Ancak şunu da söylemek gerekirse, İttihatçıların icraatlarıyla başlayan süreç Osmanlı’nın savaştan yenik çıkmasıyla sona ermemiş, tam tersine büyük oranda yine aynı kadrolardan oluşan Kemalistlerce devam ettirilmiş, sermayenin Türk-Müslüman sermayeye transferi süreklilik arz etmiştir.
Bu yazıda, geçmişteki sermaye aktarımının nasıl ve hangi süreçler içinde gerçekleştiğini tarihsel bağlamı içinde ele alacağız. Bugün dünyada kapitalizm, tarihsel bir krizle karşı karşıya ve buna bağlı olarak Üçüncü Dünya Savaşı yaşanıyor. Türkiye’de ise bir taraftan sermaye birikim süreci korkunç bir emek sömürüsü ve doğa talanı temelinde ilerlerken, diğer taraftan rejimin muhalif burjuva kesimlerden açık el koymanın yanı sıra ve türlü dümenlerle gasp ettiği sermayeyi yandaş sermaye gruplarına transfer ettiği görülüyor. İşte bu transferler, olağanüstü süreçlerin beraberinde getirdiği olağanüstü fırsatlar olarak değerlendirilmektedir.
Osmanlı’da sistemli ilk Batılılaşma hareketi II. Mahmut dönemiyle başlayıp Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. Meşrutiyet (Kanuni Esasinin ilan edilmesi), II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla devam eder. Batı’daki teknolojik gelişmelerden geri kalmamak için ve onunla bağlantılı kapitalizm ile ilişkiler geliştikçe çeşitli reformlar yapmak zorunda kalır Osmanlı devleti. Fakat bu reformlar daha çok askeri ihtiyaçlar eksenindedir. Çünkü asıl amaç Batı karşısında sürekli yenilgi alan, toprak kaybeden, gerileyen Osmanlı’yı askeri alanda ilerletmek ve devleti kurtarmaktır. Bu süreçten Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geçen sürede, asker-sivil bürokrat yönetici elitlerin kafasındaki düşünce “devleti nasıl kurtarırız” sorunudur. Özellikle Avrupa’daki gelişmeleri gören Osmanlı aydınları ve yönetici yüksek bürokrasi kendi biçare durumlarını daha net görüyor ve Osmanlı’nın girdiği birçok savaştan yenilgiyle çıkması, onların bu duruma karşı harekete geçmesini zorunlu kılıyordu. Bir Osmanlı yönetici aydını olan Ziya Paşa’nın Avrupa gezilerinde rastladığı manzarayı şu şiirinin iki mısrasıyla özetlemesi kendi eksikliklerini isabetli bir şekilde resmeder: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm.”
Osmanlı devletinin Batı’nın teknik ilerlemelerinden faydalanmak için 1800’lü yılların ortalarında Avrupa’ya gönderdiği askeri öğrenciler arasında devletin nasıl kurtarılacağı ile ilgili farklı düşünceler oluşmaya başlamıştı. 1870’lerde Avrupa’ya askeri eğitime ya da sürgüne gönderilmiş Osmanlı subayları ve aydınları buralarda kurdukları derneklerde buluşup birbirini etkiledi. Genç Osmanlılar olarak adlandırılan bu ilk aydınlar, çıkardıkları çeşitli dergi ve gazetelerde Abdülhamid rejimine karşı muhalefetlerini sürdürdüler. Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa gibileri bunlardan bazılarıydı. Etkiledikleri geniş kesimler yoktu ama bu aydın hareketi, askerler arasında nispeten daha etkili olacak olan Jön Türklerin oluşmasına vesile oldu. Bu hareketin temel motivasyonu, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı karşısında ayakta kalmakta zorlanması, dağılmakla yüz yüze kalması ve devletin kurtulması için neler yapılması gerektiği idi. Bahsedilen sorunlara cevap arıyor, tartışıyorlardı; özellikle Osmanlı’nın Balkan toprakları olan Selanik ve Manastır’da ordu içinde örgütlenmeye başlamışlardı.
II. Abdülhamid’in istibdat rejimine karşı muhalefetin öfkesi arttıkça, Jön Türklerin milliyetçi söylemleri daha çok karşılık buluyordu. Belli bir güce vardıklarında Abdülhamid’e karşı ordu içinde ayaklanmaya başladılar. Padişahın isyanı bastırmak için gönderdiği paşaları planlı siyasi cinayetlerle ortadan kaldırdıkları da oldu. Padişahtan istedikleri, 1877’de kaldırılan Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi ve anayasal düzenin kurulmasıydı. Meşrutiyetin doğrudan padişah tarafından ilan edilmesini istiyorlardı, aksi takdirde yaşanabilecek kaotik durumlarda Batı’nın müdahalesiyle karşılaşabilir ve devlet mekanizması daha büyük bir tehlikeye girebilirdi.
23 Temmuz 1908’de başlayan ve hızla yayılan askeri isyanları takiben, Padişah yetkilerini kısıtlayan Kanun-i Esasi’yi tekrar yürürlüğe koymak ve II. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. 1909’da II. Meşrutiyet’e karşı dini referanslı bir ayaklanma patlak verdiyse de, Selanik’ten gelen İttihat ve Terakki’nin (İT) kontrolündeki Hareket Ordusu tarafından bu kalkışma bastırıldı. Ayaklanmanın arkasında Abdülhamid’in olduğunu düşünen İttihatçılar derhal onu tahttan indirip Selanik’e sürgüne gönderdiler ve Abdülhamid’in 32 yıllık saltanatı son bulmuş oldu. Onun yerine sembolik olarak Sultan Reşat (V. Mehmet) getirildi. İpler yavaş yavaş İttihatçıların eline geçiyordu fakat henüz mutlak iktidarlarını kuramamışlardı. Bunun için yeni fırsatların, yeni olağanüstü durumların oluşması gerekiyordu.
23 Ocak 1913 günü Enver ve Talat Paşa liderliğindeki İttihatçılar bir askeri darbe tezgâhladı ve ünlü Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı tamamen ele geçirdiler. Bu darbe ile Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Nazım Paşa öldürülmüş, Sadrazam (Başbakan) Kamil Paşa zorla istifa ettirilmiş ve yerine Mahmut Şevket Paşa getirilmişti. İttihatçılar bu darbenin gerekçesini mevcut hükümetin Edirne’yi Bulgarlara bırakacağı iddiasına dayandırdılar. İkinci Balkan Savaşlarında, Balkan devletlerinin kendi aralarında girdiği kavgayı fırsat bilen İT hükümeti Edirne’yi geri aldı ve bunu bir siyasi ve askeri başarı olarak pazarlamayı başardı. Fakat devleti kurtarma çabaları bitmedi, çünkü her ne kadar siyasi olarak devlete hâkim olsalar da iktisadi olarak hâkimiyet gayrimüslimlerdeydi. İktisadi olarak hâkimiyetleri olmadıkça devleti kurtaramayacakları düşüncesi gittikçe ağırlık kazanmaya başlamıştı.
Gayrimüslimlere ilk olarak Tanzimat Fermanıyla tanınan haklar, 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanıyla genişletildi. “Millet-i mahkûme” olarak nitelendirilen gayrimüslimlerin “millet-i hâkime” olan Müslümanlarla eşit haklar elde etmeleri kimi otorite sahiplerini rahatsız etmişti. “Sözgelimi zamanın devlet adamı ve vakanüvis Cevdet Paşa, 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın [ilan edildiği günün] azınlıklar için bir sevinç, atalarının kanları pahasına elde ettikleri kutsal hakları kaybedişlerinin yasını tutan Müslümanlar içinse bir matem günü olduğunu belirtmiştir.”[1] Müslüman olmayanlar hem hukuken hem de toplumsal yaşamda Müslümanlarla eşit haklara sahip değillerdi, zaman zaman bu eşitsizlik had safhaya varıyor ve ayrımcılık aşağılamaya dönüşüyordu. Şimdiyse Osmanlı’nın bu üstünlük duygusu değişiyordu. Fakat Avrupa’da gelişen kapitalizmin yarattığı basınç bazı çözülmeleri zorunlu kılıyordu. Osmanlı egemenleri açısından durum şöyleydi: Bir taraftan Batı’nın ulaştığı teknolojik gelişmişliğe varılmak, ondan yararlanılmak ve bu temelde onunla iyi ilişkiler geliştirilmek isteniyordu fakat diğer taraftan Batı kültüründen rahatsızlık duyuluyordu. Ruh halleri, zaman zaman rüyasında eski gücünü görüp uyandıktan sonra gerçeklerle karşılaşınca, “biz nasıl bu duruma düştük” diye dövünüp kahrolan bir insanın ruh hali gibiydi.
Kapitülasyonların da etkisiyle Avrupalı kapitalistlerin Osmanlı topraklarındaki ağırlığı artıyor, gayrimüslimler üzerinden ticari ilişkiler derinleşiyordu. Gayrimüslimler bir taraftan yabancı sermayenin temsilciliğini yaparken diğer taraftan kendileri de önemli oranda sermaye birikimi sağlıyorlardı.Yabancı sermayenin fabrikalarında veya demiryolu inşaatlarında yöneticilik, mühendislik tarzı vasıf gerektiren işlerde Rumlar ya da Ermeniler çalıştırılıyor, vasıf gerektirmeyen angarya işlerde ise Müslüman Türkler çalışıyordu. Milliyetçilik akımının da etkisiyle bu durum bir öfke kaynağı teşkil ediyordu. Ama bu öfke daha çok kendilerini devletin asli sahibi gören asker-sivil yönetici kesime hâkimdi. Oysaki Asyatik despotik geleneklerinden dolayı özel mülkiyetin gelişmediği bu topraklarda ticaretle uğraşmak istemeyen, ticaretle uğraşanları da hakir gören kendileriydi. Gayrimüslimler gibi ticaretle uğraşmak aşağılayıcı bir şeydi ve onlara göre bir iş değildi. Devlet-i Aliyye’de Müslüman kesimler için en büyük kazanç yüksek asker-sivil bürokrasi içerisinde bir mevki edinmekti. İşte o zaman başlarına bir “devlet kuşu” konardı.
1900’lerin başlarında Kafkasya ve Kırım’dan gelen ilk Türkçüler (Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali) Osmanlı toprağına ayak bastıklarında henüz Türkçülük ideolojisi hâkim durumda değildi. Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımları ve Rus Çarlığından gördükleri baskıların etkisiyle milliyetçi düşünceleri gelişmeye başlamıştı ve Türkçü milliyetçiliği öne çıkarıyorlardı. Bu gelenlerden kimilerinin aileleri burjuva sınıfındandı. Mesela Yusuf Akçura’nın babası Kırım’da fabrika sahibiydi.
Osmanlı’nın dağılma tehlikesi altında olduğunu gören bu burjuva aydınları, çeşitli Türk derneklerinde düşüncelerini yaygınlaştırıyorlardı. Türk Yurdu mecmuasında, özellikle 1910’larda kurtuluşun iktisat politikalarının geliştirilmesinde olduğunu ve bu temelde bir ulus-devletin oluşturulması gerektiğini yazıp çiziyorlardı. Yusuf Akçura’ya göre Türkler kendi içerisinden burjuva sınıfı yaratamazsa yalnız asker, memur olarak kalacaklar ve bu şekilde Batı karşısında uzun süre ayakta kalmaları mümkün olmayacaktı. “… zamanımız devletlerinin temeli burjuvazidir. Muasır büyük devletler, sanatkâr, tüccar ve bankacı burjuvaziye dayanarak teessüs etmiştir.”[2] “Eğer Türkler kendi içlerinden Avrupa sermayesinden de istifade ederek, bir sermayedar burjuva sınıfı çıkaramayacak olurlarsa, yalnız memur ve köylüden ibaret Osmanlı heyet‑i ictimaiyesinin muasır bir devlet halinde devamlı yaşayabilmesi zorlaşacak.”[3]
Aynı şekilde İttihatçıların önde gelen yöneticilerinden olan Küçük Efendi lakaplı Kara Kemal ise şunları söylüyordu: “Avrupa’da Hükümetler ya işçiye ya da burjuva tabakalarına dayanırlar. Güç anlarında güvenecekleri toplumsal desteğe sahiptirler. Biz hangi sınıfa dayanacağız?... Böyle güçlü bir sınıf Türkiye’de var mı? Bulunmadığına göre biz neden yaratmayalım?” Elbette Kara Kemal ilk olarak devletin imkânlarını ve zorbalığını kullanarak kendisini baştan yarattı ve önemli bir sermaye birikimi yaptı. Diğer taraftan bu tepeden burjuva sınıfı yaratma düşüncesi tam da Mehmet Sinan’ın yazı dizisinde detaylıca anlattığı despotik devletin zihin dünyasıyla uyumluydu. “Osmanlı devleti, devleti kendine mülk edinmiş bir sınıfa, yani bizim yönetici devletlû sınıf diye tanımladığımız bir bürokratlar aristokrasisine dayanıyordu. Devleti yönetmek de siyaset yapmak da bu devletlû sınıfın tekelindeydi.”[4] Toprakta özel mülkiyetin olmadığı Asyatik despotik üretim ilişkileri ve onun geleneğine sahip olan bu coğrafyada devlet, her şeyi belirleyen, karar veren bir merci idi. Hiçbir zaman devletsiz düşünemeyen ve sivil toplum olamayan bu toprakların insanının ise devlete karşı söylenecek hiçbir sözü yoktu ve böyle bir talebi de yoktu zaten. O, devletin buyruklarına uymakla mükellef olan bir varlıktı sadece. Yeni bir ulusal kimlik yaratılacaksa devlet, hangi kimlikler eritilecek ve bu yapının içinde hangileri dışlanacaksa yine devlet, bir burjuva sınıfı yaratılması gerekiyorsa yine devlet, hatta “komünizm” kurulacaksa da yine devlet karar verirdi!
1911-1912 yılları arasında, Osmanlı bugünkü Libya topraklarında İtalya’ya yenilerek Afrika’daki son toprağı olan Trablusgarp’ı kaybetti. Bu olayın yönetici elit üzerindeki olumsuz etkisi sürerken asıl büyük darbe 1912 Birinci Balkan Savaşı olarak bilinen Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Balkan ulusları ile girdiği savaşlardan geldi. Çünkü bu savaşta Osmanlı, hem nüfus olarak hem de ekonomik olarak en güçlü konumda olan Rumeli topraklarının yüzde 83’ünü, nüfusun ise yüzde 69’unu; Makedonya, Arnavutluk ve Selanik gibi en önemli kent ve bölgelerini kaybetti. Bulgarların Edirne’yi alıp Çatalca’ya kadar ilerlemiş olmaları devleti kendine mülk edinmiş sınıflarda ağır hasarlı bir korku bırakmıştı. Devleti kaybetmenin yarattığı psikolojik korkunun etkisi bugün de devlete sahip olanların zihinlerinde hâlâ dipdiri duruyor. O yıllarda, özellikle İstanbul’daki aydın ve yönetici elit arasında Bulgar ve Yunan halklarına, gayrimüslimlere çok büyük bir öfke ve kin oluşmuştu. Bu öfke ve kin Balkanlar’dan Anadolu’ya kitleler halinde göç eden Müslüman-Türklerin içinde de oluşturuldu ve ciddi bir intikamcı ruh hali biriktirildi İttihatçılar tarafından.
Bir Osmanlı vatandaşı olan Averof adlı varlıklı bir Rumun Balkan savaşlarında Balkan uluslarını desteklemek için Yunanistan’a yine kendi adını taşıyan Averof savaş gemisini hibe etmesi ve çok eskimiş Osmanlı donanmasının bu modern savaş gemisine karşı çaresiz kalması, bölgede savaşan orduya yardım götürememesi büyük bir hınç oluşturmuştu milliyetçi-ırkçı kesim arasında. Bu hınç 1913 ve 1914 yılında Ege bölgesinden sürülmek, kaçırtılmak istenen Rumlara karşı, Müslüman halkları milliyetçi duygularla kışkırtmak için bir bildiri içinde kullanıldı: “Ey Müslümanlar! Hanımlar... Efendiler! Sizlerle biraz hasbihal etmek istiyorum. Allah bir daha tekrarını göstermesin. Son Balkan muharebelerini hepimiz biliyoruz... yalnız can, yalnız İnsan değil, büyük memleketler, koca koca ülkeler de kaybettik. İskeçe, Kavala, Drama, Siroz, Selanik, Yanya, Manastır, Kosova, İşkodra... Bütün bu güzel vilayetleri kaybeden ve kendi memleketlerimizin üzerine düşman bayrakları diken kimin elidir biliyor musunuz? Kemal-i teessürle söyleyeyim: Bizim elimiz... Evet, kendi ellerimiz! Çünkü, Çanakkale Boğazı’ndan dışarı çıkamadık. Çünkü, Selanik’e, Adalara imdad edemedik. Çünkü, Yunan’a karşı koyamadık. Çünkü, karşımızda düşmanın Averof zırhlısı vardı. Bütün ülkesi, yalnız Rumeli’deki vilayetlerimizin hatta yarısı kadar bile olmayan Yunan hükümetinin Averof zırhlısı! (...) Evet, o küçücük, o miskin ve züğürt Yunan hükümeti kendisine kalsa, kabil değil böyle zırhlılar alamaz. Çünkü almak için para bulamaz. Fakat zırhlıyı alan hükümet değil, millet! (...) İşte Averof zırhlısını alan da Averof adında bir Rum. (...) Evet, bir Rum vatandaş! Yunan hükümetine koca bir harp kazandırdı ve bütün Yunanistan’ı bir buçuk misli büyüttü!...”[5]
İşte tam da bu intikamcı ruh hali İttihatçıların ileride gerçekleştireceği katliamlar, sürgünler ve mülkiyet gaspında bir kaldıraç işlevi görecekti. Osmanlı topraklarında yaşayan milyonlarca gayrimüslime büyük bir öfke biriktirilmişti ve bu biriken öfke, günü geldiğinde halkları birbirine düşman edecek şekilde kullanılacak, ellerindeki mülkler de ganimet olarak paylaşılacaktı. Dönemin ideologlarının, yazarlarının yazıları ve şiirlerine de yansımıştı bu kindar ve intikamcı ruh hali. Mesela milliyetçi yazarlardan Halide Edip Adıvar’ın dilinden Hristiyan nüfusa karşı düşmanca zehirli kelimeler dökülüyordu. Nasıl olurdu da düne kadar “hizmetçileri” olan Hıristiyan milletler koskoca Devlet-i Aliyye’yi aciz duruma düşürürlerdi! “Padişah ve Şehzademize” diyerek yazdığı mektupta şunları söylüyordu: “Padişahım! Büyük ecdadının kılıncı ve mübarek kanıyla alınan İstanbul’umuzun düşman ta kapısına geldi. Dünkü bahçıvanlarımızın çamurlu ayakları tarihin, altı yüz senelik tarihin şanu şerefini, dinû izzetini çiğnemek üzere kalkmış, Türk askerinin topunu, tüfeğini alıyor ve kendisinden büyük ordusunu, altı yüz senelik mertliğini, erkekliğini yeniyor!”[6] Mektubun sonuna doğru İstanbul’u alan Mehmet ile İstanbul’u verecek Mehmet’in aynı kişi olmaması için biçare Devletlû’suna adeta yalvarıyordu.
Turancı-Türkçülüğün ideologlarından Yusuf Akçura da Balkan savaşlarında Edirne’nin kaybedilmesi karşısında şöyle diyordu: “Ağla, yas tut yoldaşım! Edirne’mizi de elden çıkardık. Ağla ve Türklük gülünceye kadar gülme! Yalnız küsme, yılma! Bir kale verdin, bir ülke almaya, dünyalar kurmaya savaş! Kinini besle, ümidini kırma!” P. Risal mahlası ile yazan (İktisadiyyat Mecmuasının başyazarı) Tekin Alp, Osmanlı’nın özelikle Balkan yenilgisinden sonra “İsyankâr Gâvurlar” olarak adlandırdığı Hıristiyanların karşısında mazlum millet konumuna düştüğünü söylüyordu. Bu durumun onda nasıl bir öfke ve kıskançlık psikozu yarattığı, ırkçılıkla bezeli satırlarında görülüyordu: “Sağlam cemaat teşkilatı etrafına toplanmış gayrimüslimler mekteplerini ilerletiyor, toprak satın alıyor, kendilerine mahsus yerli sanayii ihya ediyor, Garplılarla temasta bulunuyor, ticarete dalıyorlardı. Ve böylece şayan-ı dikkat bir refah ve saadet kazanmışlardı… İyi talim ve terbiye görmüş müteşebbis ve faal bu gayrimüslimler, efendileri Türk’ü pek çabuk geride bıraktılar.”[7]
Tekin Alp, satırlarında ırkçı milliyetçi duygularını dışa vurmaya devam eder: “Adalardan gelen Rumlar, Türk elinden sahili alıp Türkü Anadolu’nun tozlu yaylalarına, çorak çöllerine atarken İngiltere şehirleriyle münasebat-ı ticarileri sayesinde zenginleşip sarraflık eden Ermeniler de şark tarafında (Türk’ü) onun yolunu keserler ve onu geriye iterler.” Tekin Alp, Cumhuriyet döneminde yazdığı “Türkleştirme” adlı kitabında 1900’lü yılların başlarındaki politikalara da atıfta bulunarak şöyle diyordu: “Ulusal bilinci yoktan yaratmak ya da ruhun derinliklerinden bulup çıkarmak gerekmişti. Şimdi ortada güneş gibi parlak ve gösterişli bir ulusal bilinç vardır ki, ona ısınmak isteyenlere ışık ve yaşam verir; ona ilgisiz kalanları şimdiden kovar atar.”[8] Fakat ileride görüleceği gibi tarihin bir cilvesi olsa gerek, Tekin Alp Yahudi olduğu için Varlık Vergisine tabi tutulmaktan geri bırakılmamış, vergiyi ödeyemediği için de Demirkapı Kampında “misafir” edilmişti.
Mehmet Emin Yurdakul da milliyetçi-ırkçı duygularla şunları yazmaktaydı: “Bir yabancı çehre var ki kendisinden hiç hoşlanmam. Her ne vakit onu görsem, bana karşı iki yılan gözü gibi alev saçar. Benim milli gururuma bir zehirli yara açar! Ey atamın huzurunda dize gelen alçak nesil. O alnında taşıdığın ejder başlı tunç tolganla kadın gibi ağladığın zamanları hatırla… Her kim benim Türk ruhuma dokunursa: Ona ölüm!” Gençleri milliyetçi duygularla doldurarak, “Evlatlarım, yedi-iklim, dört-bucak. Benim keskin kılıcımla titrerken. Bugün böyle hayvan gibi horlanmak, zincirlere hazırlanmak… Bu neden? Neden? Neden kölem olan milletler, bana demir vursunlar” diyordu. Bu yazıların birçoğu zaten Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları dergisinde yazılıyor ve tartışılıyor; milliyetçilik-ırkçılık damarlara zerk ediliyordu. İşte tüm bu söylemlere mukabil, İttihatçıların meşhur ideologlarından Ziya Gökalp bir şiirinde adeta “kurtuluşun bir anahtarı gibi, sermayenin el değiştirmesi çağrısı yapıyordu: “Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye / San’atına yol gösteren ilimle fen Türk’ündür. / Hirfetleri birbirini daim eder himaye; / Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türk’ündür; / Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”
II. Meşrutiyetin ilanından sonra kimi üst tabakadan kesimlerin ticarete bakış açıları değişmeye başlamıştı. Bir zamanlar çocuklarının başına devlet kuşu konmasını yani devletlû olmasını isteyip dua eden Müslüman analar şimdi evlatlarının ticaretle uğraşmaları, müteşebbis olmaları için ellerini duaya kaldırmışlardı. Bu saatten sonra gelişen söylemler, düşünceler ve Balkan savaşlarının yaratığı psikolojik ruh haliyle birlikte Devlet-i Aliyye’nin tek kurtuluş yolu “yerli ve milli” sermaye sınıfı yaratmak ve bunu da Türkçülük temelinde tek bir ulusa dayandırmaktan geçiyordu. “İş başa düşmüş”tü, devlet kendi burjuvazisini yaratmak için büyük adımlar atmaya başlayacak; şimdi teşvikler yerli ve milli burjuva sınıfı yaratmak için verilecekti. Bir taraftan yerli malı kampanyaları başlatılıyor, diğer taraftan ise gayriresmi olarak Hıristiyan ve Yahudilerden alışveriş yapılmaması için çağrı yapılıyordu. Devlet kendi burjuva sınıfını yaratmaya çalışıyordu fakat bir türlü istediği ilerlemeyi sağlayamıyordu. Bununla ilgili ne Avrupa kapitalistleri gibi ticarî bir ufku ne de burjuva sınıf geleneği vardı.
Öyle ki devlet kendi eşraf ve esnafına teşvikler vermiş olmasına rağmen 1914’te Müslüman-Türk burjuvazisinin elindeki sermaye oranı kimi kaynaklara göre yüzde 15 civarındayken, Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin elindeki toplam sermaye oranı yüzde 80 civarındaydı. Yüzde 5 ise yabancı kuruluşların elindeydi. O yıllarda gayrimüslim nüfusun Osmanlı nüfusunun yüzde 20’sine denk geliyor olmasına rağmen, sermayenin büyük oranda gayrimüslimlerin elinde birikmiş olması daha çok kızdırıyordu yönetici elitleri. Diğer taraftan bu durum onları daha fazla telaşlandırıyordu; madem Müslüman Türk sermayesini sadece devletin imkânlarıyla güçlendirmek yetmeyecek ve uzun yılları alacaktı, o halde bu kadar beklemek Devlet-i Aliyye’yi daha fazla uçurumun kenarına itmez miydi? O yüzden onlara göre ne yapıp edip acele etmek ve bir yol bulmak gerekiyordu.
İlk olarak Ege bölgesindeki Rum nüfus çeşitli baskılarla bölgeden uzaklaştırılmaya başlandı. Yerlerine, özellikle Balkan savaşları sonrasında göç etmek zorunda kalan Müslüman Türkler yerleştirildi. Ancak bu yeni yerleşimciler, Rumların Batı ile kurduğu ilişkiler sayesinde geliştirdiği modern tarım tekniklerine ve bu toplumun kurmuş olduğu işletmeleri sürdürebilecek kültürel birikime sahip değildi. “Çeşme gibi bir yere o vakit gönderilmiş olan muhacirler, büyük çoğunlukla daha hububat [tahıl] ziraatini dahi bilmeyen pek zavallı, pek bilgisiz ve pek iptidai köylüler ve çoğu Türkçe dahi bilmeyen Akova, Kolaşın köyleri[nin] Boşnakları idi. Bunlar Çeşme’de buldukları ileri hayat standardına katiyen uyabilecek kimseler değildi. Nihayet ellerinden geleni yaptılar ve Çeşme’yi kısa bir zamanda kendi seviyelerine indirdiler.”[9] Sonuç olarak İttihatçıların saldırgan, tekçi, tepeden inmeci politikaları henüz onları istedikleri hedefe ulaştırmakta yetersizdi. Türk-Müslüman sermaye sınıfını hâkim kılmak için daha büyük olağanüstü fırsatların imdada yetişmesini bekleyeceklerdi. Fakat Ege’de yaptıkları Rum kaçırtması, Birinci Dünya Savaşı sürecinde Ermenilere yapılacaklar için bir prova niteliğindeydi.
Sermayenin büyük oranda Türk-Müslüman kesimine transferi için nihayet İttihat ve Terakki Partisine beklenen fırsat günü doğmuştu. Enver, Talat ve Cemal Paşa’dan oluşan üçlü Osmanlı’yı Almanya’nın yanında savaşa soktu. Amaçları hem kaybettikleri toprakları geri almak hem büyük Turan idealini gerçekleştirmek hem de gayrimüslimlerin elinde bulunan sermayeyi gasp edip Türk-Müslüman burjuvazisine aktarmaktı. Savaş sırasında Osmanlı dışarıda birçok ayrı cephede savaşırken içeride ise “dahili tümörlere” karşı, Dahiliye Nazırı Talat Paşa öncülüğünde büyük bir operasyonel savaş yürüyordu. Rumlar savaştan önce Ege bölgesinden büyük oranda kaçırtılmış, sürgün edilmişti. Savaş döneminde ise Karadeniz bölgesindeki Rumlar, Ruslarla işbirliği yapma ihtimali gerekçe gösterilerek kafileler halinde iç bölgelere sürüldü.
Yaşananların en trajiği ise Ermenilerin Osmanlı’ya karşı isyan ettikleri gerekçesiyle kitlesel tehcir edilmesi ve katliamlardan geçirilmesiydi. Aslına bakılırsa “kurt kuzuyu yemeyi” aklına bir kere koymuştu ama “suyumu kirlettin” diyerek yapacaklarını yapıyordu. Örneğin kimi bölgelerde Ermeniler İttihat ve Terakkinin (İT) örgütlediği çeteler tarafından taciz ediliyor, buna karşı tepkilerini gösterenler ise ya toptan sürgün ediliyor ya da farklı yollarla yok ediliyordu. Üstelik tüm bunlar, 1914 yılında Ermenilere reform taleplerinin karşılanacağı ile ilgili sözler verilmişken yapılıyordu. Sonuç olarak milyonlarca Ermeni binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün ve imha politikası ile yok edildi; bu topraklara kök salmış olan soyları kurutuldu.
Birinci Dünya Savaşı, İttihatçı klik nezdinde sembolleşmiş bu devletlû sınıf için gerçekten büyük bir fırsattı. Bir Alman Büyükelçisi, merkeze gönderdiği 17 Haziran 1915 tarihli raporda Ermeni tehcirinin sadece askeri nedenlerle yapılmadığını anlatıyordu. Talat Paşa ile yaptığı bir sohbeti şöyle aktarıyordu: “Dünya Savaşı’nı bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın, ülkeyi iç düşmanlardan tamamen temizlemek istediğini ve bunun Türkiye’nin müttefiki Almanya’nın da çıkarlarına olduğunu söylemişti. Talat’a göre devlet böylece güçlenecekti.”[10]
Peki, Ermenilerden kalan gayrimenkullerin, işletmelerin, fabrikaların, bağ-bahçenin yerli sermayeye aktarılmasının yasal kılıfı neydi? 1915’in Eylül ayında İT tarafından Emval-i Metruke (terk edilmiş mallar) adında bir yasa çıkarıldı. Aslında ortada gönüllü bir “terk etme” yoktu ve bu yasa geriye kalan malların devlet tarafından nasıl gasp edileceği, nasıl üzerine çöküleceği, nasıl Müslüman-Türk burjuvaziye aktarılacağı ile ilgiliydi. Üstelik bu Emval-i Metruke Kanunuyla “terk edilmiş malların” geçici olarak Devlet koruması altına alınacağı ve sonrasında sahiplerine iade edileceği söyleniyordu ama tüm mülkler peyderpey yok pahasına kalburüstü eşrafa satıldı.
Savaş boyunca Rum ve Ermeni bölgelerinde göçürtme, yok etme operasyonu sürdükçe ciddi bir sermaye birikimi sağlandı. Savaştan önce gayrimüslimlerin elindeki yüzde 80 oranındaki sermaye şimdi tersine dönüyor, Müslüman-Türk burjuvazisinin eline geçiriliyordu.[11] Kendilerinin de söylemiyle belki de elli yılda elde edecekleri sermaye birikimini Birinci Dünya Savaşı sürecinde, yalnızca birkaç sene içinde; gasp, çökme, yok etme, tehcir, hile yoluyla elde edeceklerdi. İttihatçıların milli iktisatçılarından Mustafa Zühtü savaşın milli iktisada faydalarını şöyle anlatıyordu: “Harb olmasa, milli iktisat programında siyasete iktisadı, iktisada siyaseti takrib mesele-i esasiyyesinin halli bizde belki birkaç sene daha geç kalabilirdi.” Bu yağmalamanın diğer bir yanı da Ermeni veya Rum mahallerinin ateşe verilerek kundaklanmasıydı. Amaç, kaçırtılan bu unsurlar maazallah geri dönmeye kalkarlarsa, geride kendilerine ait hiçbir yapı bulamasınlar, uluslararası arenada kendilerine ait bu yapıları delil olarak gösteremesinlerdi.
Ermenilerin uğradıkları zulüm sadece geride bıraktıkları malların gasp edilmesiyle bitmiyordu. İT’nin istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa eliyle örgütlenmiş, cezaevlerinden salıverilmiş ne kadar hırsız, cani, katil sürüsü varsa bu göç konvoylarına korkunç bir barbarlıkla saldırtılıyor, Ermenilerin yanlarında götürebildikleri değerli eşyalar zor yoluyla, katliamlarla ellerinden alınıyordu.
Savaş sonuna kadar büyük kazançlar elde edilmiş ve “Allah’ın bir lütfu” söylemi belki de ilk bu dönem hayat bulmuştu. Bunun somut bir ifadesi olarak, İT’nin yarı resmi gazetesi olan Tanin’de şöyle deniyordu: “Bu harbin bizler için birçok fena tarafları olduğu gibi birçok da iyilikleri olmuştur… Birkaç sene evveline gelinceye kadar memleketin bütün iktisadi faaliyeti gayr‑ı milli eller içinde olduğu halde şu bir iki seneden beri doğrudan doğruya milli olan teşebbüsât büyük bir vüs’at kesbetmiş bulunmaktadır... Harbin millî ticaret ve millî tüccarlar nokta-i nazarından icra ettiği bu faideli tesirlerden dolayı ne kadar memnun olsak azdır.”[12] Böylece daha net anlaşılıyor ki savaş, burjuvazinin politikalarını icra edebildiği en önemli araçlardan biridir. Her ne kadar Osmanlı egemenleri, emperyalist savaşın kaybeden tarafı olduysa da Türk-Müslüman kapitalist sermaye sınıfının temelini döşedikleri için, dışarıda kaybettiler ama içeride kazandılar. Yani “bir savaş kaybettiler ama bir savaş kazandılar” diyebiliriz.
(devam edecek)
[1] Fatma Müge Göcek, Burjuvazinin Yükselişi, İmparatorluğun Çöküşü, Ayraç Yay., s.250
[2] Yusuf Akçura, Türklerin İktisadi Uyanışı, https://www.tarihistan.org/turklerin-iktisadi-uyanisi-yusuf-akcura/17603
[3] Yusuf Akçura, İktisadi Siyaset Hakkında, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2759298
[4] Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /12, 28 Mart 2007, https://marksist.net/node/1480
[5] Osmanlı Donanması, Averof Zırhlısı ve Ulusal Kimlik, Toplumsal Tarih, sayı 113, Mayıs 2003
[6] Halide Edip Adıvar, “Padişah ve Şehzademize”, Türk Yurdu (14 Kasım 1912), s.26
[7] Tekin Alp aslen bir Yahudidir. Asıl adı Moiz Kohen’dir. Tekinalp, Tekin Alp, Munis Tekinalp, Musa Tekinalp gibi isimler kullanmıştır.
[8] Tekin Alp, Türkleştirme, Kültür Bakanlığı Yay., s.92 (Sermayenin Türkleştirilmesi noktasında devlete “büyük hizmetleri” olan Tekin Alp, “Türkleşmenin nimetlerini” “On Buyruk” başlığı altında Yahudi cemaatine de anlatır; “1. Adlarını Türkleştir, 2. Türkçe konuş, 3. Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku, 4. Okullarını Türkleştir, 5. Çocuklarını devlet okullarına gönder, 6. Ülke işlerine karış,7. Türklerle düşüp kalk, 8. Cemaat ruhunu kökünden sök, 9. Ulusal ekonomi alanında sana düşen görevi yap,10. Hakkını bil.”
[9] Akt. Ayşe Hür, https://www.altust.org/2020/01/sermayenin-musluman-turklestirilmesi-cumhuriyet-donemi/
[10] Akt. Ayşe Hür, Gayri Müslimlerin Öteki Tarihi, s.192, Literatür Yay.
[11] Sait Çetinoğlu, Zafer Toprak’tan döneme dair şu verileri paylaşıyor: “1908 ve 1913 arasındaki beş yıllık savaş öncesi dönemde faaliyete geçen anonim şirket sayısı toplam 113’tür, bu şirketlerin sermaye toplamı 10.596.562 Osmanlı Lirasıdır, savaş yıllarındaki dört yıllık dönemde (1914-1918) kurulan şirket sayısı 123’e yükselirken sermaye toplamı da 18.545.000 Osmanlı Lirasıyla neredeyse iki katına çıkmaktadır.” https://birikimdergisi.com/guncel/746/ermeni-emval-i-metrukeleri-uzerine
[12] Tanin, 7 Mayıs 1917
Rusya’da gerçekleşen Ekim Devriminin etkisiyle Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Osmanlı ağır yenilgiler almıştı. Milyonlarca insan katledilmiş, yerlerinden yurtlarından edilmiş, halklar paramparça edilmiş, birbirine düşmanlaştırılmıştı. Savaşın sorumlularından olan İttihatçı üç lider; Enver, Talat ve Cemal Paşalar yurtdışına kaçmışlardı. 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandıktan sonra İstanbul hükümeti İttihatçıları gerçekleştirdikleri katliamdan kaynaklı göstermelik bir şekilde yargılamaya başladı. Kimi İttihatçılar işlenen cinayetlerin doğrudan sorumlusu olduklarından İngilizlerin baskısıyla Malta’ya sürgün edilmişlerdi. Fakat bunların bir kısmının Malta’dan kaçmasına göz yumulmuş, kimileri de İttihatçılığın devamı olan Kemalistler tarafından emperyalistlerle girişilen pazarlıklar sonucunda serbest bırakılmıştı. İşte bu serbest bırakılanlardan bazıları katliamlarda büyük payları olan Celal Bayar, Şükrü Kaya gibi onlarca eski İttihatçıydı ve onlar da artık Ankara hükümeti içinde önemli görevlerde çalışmaya başlıyordu. 1920’de Emval-i Metruke Kanunu bir kararnameyle birlikte İstanbul hükümeti tarafından yürürlükten kaldırıldı ve gasp edilen gayrimüslim mallarının iade edilmesi kararı alındı. Fakat birkaç istisna dışında bu mülkler iade edilmedi. İade etmemek için adeta bin dereden su getiriliyordu. Çünkü zaten ülke dışında olan kimi Hıristiyan unsurlara, Emval-i Metruke mallarına gelip sahip çıkmaları için bir haftalık, bir günlük, hatta birkaç saatlik mühletler veriliyordu. Aksi takdirde “terk edilen mallar” devlet mülkiyetine geçirilecek ve satılacaktı.
Her şeye rağmen savaş sonrasında büyük kıyım ve tehcirden sonra hayatta kalan kimi Ermeniler ve Rumlar yurtlarına, evlerine geri dönmeye başlamıştı. Ermenilerden bazıları Fransızların desteğini alarak evlerini mülklerini geri almaya çalışırken, Ege bölgesindeki kimi Rumlar ise Yunanlılardan destek alarak yurtlarına dönmüşlerdi. Ancak İttihatçıların yerel eşrafa ya da ticarete yeni atılan devletin yüksek kademesindeki bürokratlara bahşettiği bu mülkler, servetin tadını almış kişiler için iadesi mümkün görünmeyen şeylerdi. İşte bu nedenle gayrimüslim sermayeye çöken zümreler, İttihatçılarla birlikte, çeşitli bölgelerde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin (MHC) örgütlenmesine ön ayak olmuşlar; milliyetçilik duygularıyla emekçi halkın bir bölümünü de kendi peşlerine takabilmişlerdi. Ne tesadüf ki bu cemiyetlerin kurulduğu bölgeler en çok gayrimüslimin “temizlendiği” Ege, Karadeniz, Çukurova, Doğu Anadolu ve Trakya bölgesiydi. “Dünya Savaşı sırasında topraklarından kovulan, mallarına mülklerine, işyerlerine el konulan Hıristiyanlardan (Ermeniler, Rumlar, Süryaniler) gasp edilen zenginliği koruma kaygısı, MHC’lerin başını çekenler arasındaki yeni yetme savaş zenginleri için önemli bir motivasyon kaynağıydı.”[1] İşte bu durum Antep ve Çukurova bölgesinde Ermeni ve Türk çeteleri arasında ciddi çatışmalara sebep oluyordu. Yani “Milli Mücadele”nin bir tarafı Yunan devletine karşı verilirken, diğer tarafı ise Ermeni ve Rumları bu topraklardan tamamen sökmek üzerine verilmiştir.
“Kemalistlerin İttihatçıların tarihsel uzantısı olduklarına hiç kuşku yoktur. Nitekim etnik bir sorun karşısında, İttihatçıların yöntemlerini devreye sokmaktan ve onlar gibi davranmaktan hiç çekinmemişlerdir.”[2] Bu yüzdendir ki 1916’da İT tarafından başlatılan Pontuslu Rumların Karadeniz’den temizlenme süreci 1923’e kadar devam etti. Keza İttihatçıların emri altında başlayan katil Topal Osman’ın cinayetleri Mustafa Kemal’in emri altında da devam etti. Zaten geriye kalan Rum halkı da 1924’te Türk ve Yunan hükümeti arasında imzalanan mübadele anlaşmasıyla (İstanbul’daki Rumlar ve Batı Trakya’daki Türkler hariç) bu topraklardan sürüldü.
Millî Mücadelenin kontrolünü ele geçiren Kemalistler 1922’de tekrar Emval-i Metruke Kanununu geri getirmiştir. Bu yasa “Eylül 1922’de önce gizli ve ardından aleni celsede kabul edilen bir kararla yeniden yürürlüğe konur ve Nisan 1923’de tam kanun kimliğine ulaşır.”[3]
Artık Milli Mücadele kazanıldığına göre Ermeni ve Rumlardan kalan fabrikalar, dükkânlar, bağ, bahçe, hanlar vb. dizginsizce yağmalanabilirdi. 9 Eylülde İzmir’de Yunanlılara karşı kazanılan zafer sonrası İzmir 4 gün boyunca büyük bir yangın yaşadı. “Gâvur İzmir” mimari, tarihi ve kültürel açıdan büyük bir yıkıma uğradı. Özellikle Rum ve Ermenilerin sahibi olduğu işyerleri, mahalleleri eş zamanlı olarak ateşe verildi. Yangını kimlerin hangi amaçlarla çıkardığı belliydi ama entrikacı gelenekten gelen devletin asli sahipleri, kimleri suçlu göstereceklerini iyi biliyorlardı. Dönemin gazeteci-yazarlarından Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı kitabında yangını şöyle tarif ediyordu: “Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte Ordu Kumandanı Nureddin Paşa’nın hayli marifetli olduğunu da söyleyenler çoktu.”
Çünkü asıl mesele İzmir’in otellerinin, işletmelerinin, mahallelerinin kültürel dokusunun yanıp gitmesi değil, bu topraklarda Türk ulusu temelinde şekillendirilecek olan burjuva devletinin geleceğinin garanti altına alınmasıydı. Diğer taraftan yangından önce zaten değerli eşyaların önemli bir bölümü yağmacı ordusu tarafından ele geçirilmişti. Bu yağmalar üzerinden savaş zenginleri diye bir kesim türedi. Bunlar savaş kahramanları edasıyla çeteleri ile birlikte köyleri, kasabaları geziyor geriye kalan mülkleri yağmalıyorlardı. Hükümet güçlerine çeşitli şikâyetler oluyordu ama onlar da bu konuda üç maymunu oynuyordu. Yerel halkın da bu yağmadan ağızlarına bir parmak bal çalınıyor, böylece aralarında sessiz bir anlaşma sürüp gidiyordu. Milliyetçi, ırkçı düşüncelerle Ermeni ve Rumların hain oldukları dillendiriliyor ve mallarını gasp etmenin mubah olduğu vaaz ediliyordu.Tüm bu yapılanlar, “nasıl olsa gâvur malı” denerek halkın gözünde meşrulaştırılıyordu. Yani çökmecilik, yağmacılık tepeden başlıyor, tabandaki halka kadar yayılıyordu.
O dönemde yaklaşık 200 bin kişilik bir yağmacı ordusunun Anadolu’nun farklı şehirlerinden özellikle Ege bölgesine doğru hücuma geçtiği söylenir. Bağ, bahçe, tarla, hasat, evlerdeki eşyalar hatta çatıdaki kiremitlere varana kadar ne varsa yağmalanıyordu. Bazı evler kerestesini almak, bazıları da gömülü altın, para bulmak için yıkılıyordu. Mesela Yaşar Kemal “Bir Ada Hikâyesi” roman serisinde hükümeti arkasına almış Kavlakzade Remzi efendilerin, açgözlü mebusların, Rumların evlerindeki demirbaşları nasıl yağmaladığına yer verir.
Elbette bu yağmaya eleştirel bakan, karşı çıkan mebuslar da vardı. Mesela bunlardan biri, yeni rejimin muhaliflerinden olan Orhan Kemal’in de babası olan Abdülkadir Kemalî idi. Keza daha sonra hükümetin baskılarından kaynaklı Suriye ve Lübnan’da sürgün yaşamak zorunda kalmıştır. Ancak Orhan Kemal yaşananları unutturmadı; çeşitli romanlarında Ermeni mülklerine çökmüş sonradan görme fabrikatör karakterleri üzerinden bu zenginlerin nasıl türediğine dair çarpıcı pasajlar vardır. Mesela “Kanlı Topraklar” adlı romanında, bu topraklarda devlet üzerinden nasıl sıfırdan bir burjuva sınıfı yaratıldığını ve bu temelde Mehmet Sinan’ın da yazılarında geçtiği gibi burjuva sınıfının nasıl devlet eliyle yaratıldığını, nasıl devletin kollarında büyütüldüğünü ve aynı zamanda bu burjuvazinin kendi siyasi bağımsızlığını kazanmak konusunda nasıl korkakça davrandığını örnekler. Romanda yeni burjuvalaşan Nedim Ağa karakterine, kendini devletin asli sahibi gören Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) bir mebus şöyle demektedir: “«… Ulan yazının yarım pabuçlusu,» demişti. Çukurova’ya ayağının çarığıyla gelip, yıllar yılı omuzunda halı dolaştırdığın günleri ne çabuk unuttun? Bu fabrikayı baban mı yaptırdıydı? Ermeni malı. Partimizin sayesinde eline geçirip palazlanınca, sana onu temin edenlere karşı yan mı çiziyorsun? Kafamı kızdırma, bir kulpunu bulur elinden alıveririm ha!” Bu romanda yer alan fabrikatör Nedim Ağa 1909’da Adana’da yaşanan Ermeni katliamı sonrası Kayseri’den gelip Ermeni mülklerine çökmüş, Topal Nuri ise yine aynı şekilde Kayseri’den Adana’ya Milli Mücadele yılları sonrası terk edilen Ermeni mallarından pay kapmak için gelmiştir. Bu iki karakter de bize Kadir Hasların, Sabancıların “hayat hikâyesini” hatırlatırken, “milli” sermayenin nasıl yaratıldığına dair örnekler verir.
Keza 1921’de Adana’da Fransız işgalinin sona ermesinin ardından Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikası, Kayseri milletvekili Nuh Naci Yazgan tarafından Nuri Has (Kadir Has’ın babası) ve diğer iki ortakla beraber devralınarak Milli Mensucat Fabrikasına dönüştürülmüştür. Bugünkü atmosfere bakıldığında devlet-mafya ilişkisi üzerinden bu fabrikanın ne gibi tehditlerle gasp edildiğini tahmin etmek zor değil. “Sermayenin kademe kademe el değiştirmesi için gayrimüslim sermayedarlara devlet destekli baskılar uygulandı. «Milli Türk Ticaret Birliği» türünden milletvekili ve bürokratlardan oluşan birlikler oluşturulup, korkutulan Rumların şirketlerine ve mallarına «cazip koşullarda» el kondu. Sadece Kasım 1922 ile Mart 1923 tarihleri arasında bile İstanbul’da önemli 110 Rum ve 21 Ermeni firmasının kapandığı biliniyor.”[4]
Türk burjuvazisi gayrimüslim sermayenin üzerine çökülerek yaratılmıştır diyoruz ama ilginçtir, TC’nin kuruluş adımlarını sembolize eden binaların birçoğu yine gayrimüslimlere aittir. Mesela Erzurum Kongresi Ermenilere ait olan Sanasaryan Koleji binasında yapılmış, sahibinin aynı kişi olduğu Sirkeci’deki Sanasaryan Hanı da devletin onlarca yıl sosyalistleri, muhalifleri işkenceden geçirdiği mekânlardan biri olmuştur. Aynı şekilde İzmir İktisat Kongresinin yapıldığı bina da yine Ermenilere ait olan Aram Hamparsumyan Hanıdır. Hatta kimi kaynaklara göre Çankaya Köşkünün arsası ve Şişli’de bulunan Atatürk evinin de Ermeni Kasapyan ailesine ait olduğu söylenir. Yani her yönüyle gayrimüslim sermayenin üzerinden şekillenmiştir Türkiye Cumhuriyeti. Bu süreçte devletin kanatlarında büyüyen Koçların kurucusu Vehbi Koç ise Kasapyanların Ankara Keçiören’deki bağ evine el koyar.[5]
Mustafa Kemal’in Adana ziyaretinde söylediği sözler bu meseleye nasıl baktığını açık eder: “Arkadaşlarımız söylevlerinde demişlerdir ki Adana’mıza hâkim olan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir durum almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu verimli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır...”[6]
İttihatçıların başlattığı sermayenin Türkleştirilmesi hareketi Kemalist Rejim üzerinden süreklilik arz eder. Cumhuriyet döneminde, uzun yıllar devletin önemli gelir kaynakları ve teşviklerinden biri olan Emval-i Metruke mülkleri, Ermenilerin katliamlarında bizzat sorumlulukları olan paşaların eşlerine, çocuklarına hibe edildi. Öyle ya, Emval-i Metruke yasasını çıkarıp onca sermayeyi “yerli ve milli” hale getirenlere bir “vefa borçları” olmalıydı Kemalistlerin. “Tahsisler bununla kalmadı, tehcirde en kanlı eylemlere imzasını atmış kişilerden Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve Tiflis’te Cemal Paşa’yla suikasta uğrayan yaveri Nusret Bey’in ailelerine Ermeni malları verildi.”[7]
1923’te yapılan İzmir iktisat Kongresi Kemalist rejimin nasıl kapitalist temelde gelişeceğinin, Batı’ya bu konuda nasıl güvence verileceğinin, yabancı sermaye düşmanlığı yapılmadığının kanıtıydı. “Bu dönemde ne «milli» burjuvazi denen kesimin ne de ona hamilik eden Kemalist bürokrasinin, emperyalist sermayeye karşı çıkmak gibi bir tutumu asla olmadı. Aksine «milli» burjuvazi bu dönemde, emperyalist şirketlerin ülke içinde komisyonculuğunu üstlenmeyi ve eski komisyoncuların (gayrimüslim azınlıklardan oluşan komprador burjuvazinin) yerini almayı çok arzulamış ama bu arzusu gerçekleşmemiştir. Çünkü emperyalist devletler Kemalist iktidarın bu konudaki tüm girişimlerini yanıtsız bırakacak ve bu yıllarda Türkiye’ye herhangi bir yabancı sermaye girişi olmayacaktı.”[8]
Burjuvazinin Batı’daki gelişim biçiminin aksine Türkiye’de esasen devlet eliyle tepeden yaratıldığını biliyoruz. Yeni yetme Türk burjuvazisine gayrimüslim sermaye transferi yapıldı fakat bu sonradan görmelerin ne ellerindeki sermayeyi geliştirecek, sanayi yatırımlarına dönüştürecek kültürel arka planları vardı ne de bu alanda becerileri vardı. “Gaspedilen malların Müslüman/Türk burjuvazisi yaratmak için ilk adımı oluşturdukları açıktı, ancak burjuvazi yaratmak sadece nakit ya da taşınmaz sermaye transferi ile olmuyordu. Aynı zamanda bilgi, deneyim, ilişki ağı, sosyo-kültürel değerler gibi sembolik sermayenin de transferi gerekiyordu. Bu tür sermaye ise gasp yoluyla edinilemiyordu.”[9]
“Devlet aracılığıyla yerli burjuvaziye aktarılan sermaye birikimleri, sanayi yatırımlarına değil, esas olarak ticari faaliyetlere, özellikle de burjuvazinin kısa zamanda servet yapabileceğini umduğu ithalat ve ihracat işlerine ve yabancı şirket komisyonculuğuna yöneldi. Sonuç olarak, cumhuriyetin bu ilk yıllarında, «kapitalist sanayileşme» yoluyla bir milli kalkınma başarılamadı.”[10]
Çünkü “yeni yetmelerimiz” tarihsel olarak o kadar geç kalmışlık duygusu içindeydiler ki, ne kadar sabırsız oldukları İstanbul’daki İngiliz Elçisi George Clark’ın merkeze sunduğu bir rapora bile konu olmuştu. Bu raporun kısacık pasajında yazılanlar bu toprakların sonradan görme burjuvazisini çarpıcı bir şekilde resmeder: “İstisnasız olarak bu şirketlerin hepsi [yabancı firmaların] temsilcisi olarak işe başlarlar. Fakat bunlarda ne yerlerini doldurmaya çalıştıkları Hıristiyan seleflerinin yaptığı gibi yavaş yavaş zenginleşmeye uygun bir yaradılış, ne de [onların sahip oldukları] sabır ve tecrübe vardır. Birçok örnekte görüldüğü gibi [bu şirketler] temsilcilik görevlerini ihmal ederek Ankara’ya koşarlar ve büyük [devlet] ihaleleri kaparak zengin olmaya çalışırlar ...”[11]
Üniter devlet yapısını kurmuş olan TC, bundan sonraki sermaye transfer işlemini çeşitli pogromlar üzerinden sürdürmeye devam etti. Emval-i Metrukeler Kemalist rejim tarafından yok pahasına kendi içlerinden bürokratlara, açgözlü yeniyetme burjuvalara haraç mezat satılmaya devam edilirken, Kemalist rejim 1934 yılında yeni bir plan devreye soktu. Almanya’da gelişen Yahudi karşıtlığı üzerinden yükselen faşizm Kemalist rejime de güç ve ilham vermişti. “Tarihsel devlet aklı” bu sefer gözünü Trakya bölgesinde mandıracılık ve ticaretle uğraşan Yahudilerin kazançlarına dikmişti. O yıllarda burada öğretmenlik yap(tırılan)an Turancı-Irkçı Nihal Atsız da operasyonel olarak devredeydi. Zaten son yıllarda Yahudi karşıtı yazılar yazıyor, şimdi de çeşitli bildiriler bastırıp dağıttırıyordu. Halkın Yahudilerin dükkânlarından alışveriş yapmaması için milliyetçilik pompalanıyordu. Günün sonunda saldırılar, linçler, tecavüzler gerçekleşti ve Yahudi sermaye sahiplerinin önemli bir kısmı kaçırtıldı; ellerindeki malın-mülkün ne yapıldığını ise tahmin etmek hiç zor olmasa gerek.
1942 yılında, İkinci Dünya Savaşı devam ederken çıkarılan Varlık Vergisi ile özellikle İstanbul bölgesinde yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerin elindeki sermayeye göz dikilmişti. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun Varlık Vergisi ile ilgili konuşmasında faşist demagojik duygularla söyledikleri bugünkü rejimin liderinin söylemlerini hatırlatır adeta: “Bizde imtiyazlar ve sınıflar asla mevcut olmadı. Demokratlık Türk tarihinin derinliklerinden yuvarlanıp gelen büyük bir hakikattir. Biz halkçı idik, halkçıyız ve daima da halkçı kalacağız. Tek partili bir devlet kurmuş olmamız başlıca bu büyük hakikate dayanıyor. Biz ne sarayın ne sermayenin ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir.”
Gayrimüslimler neredeyse ellerindeki mülkiyetin tamamını, hatta fazlasını ya devlete vergi olarak vermek ya da belirlenen miktar verilmediğinde yol inşatlarında, Aşkale’de taş ocaklarında çalışmak zorunda bırakılacaktı. Bu dönemde birçok gayrimüslim malını mülkünü yok pahasına satıp ülkeden kaçmış, kimileri istenen cezayı çekmek zorunda kalmış, kimileri ise trajik şekilde çalışma kamplarında hayatlarını kaybetmişti. Despotik rejim gene istediğini elde etmiş ve gayrimüslimlerden gasp edilen sermayenin yüzde 67’si Müslüman-Türklere satılmış, yüzde 30’u ise devlete, KİT’lere, bankalara ve belediyelere aktarılmıştı.
Devlet, aklına bir kere koymuştu; ülkede gayrimüslimlerin elinde ne var ne yok aşama aşama gasp edilecek ve tümden “yerli ve milli” sermaye sınıfına aktaracaktı. 1955’in 6-7 Eylül günlerinde Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığı gerekçesiyle yine Ermeni ve Rumlara karşı bir pogrom başlatıldı. Farklı şehirlerden getirilen faşist güruh özellikle Beyoğlu-İstiklal Caddesi bölgesinde bulunan Rum mağazalarına saldırdı. Hazırlanan pogromun Özel Harp Dairesinin planı olduğu daha sonra Sabri Yirmibeşoğlu tarafından itiraf edilecekti. Buradan da gayrimenkuller üzerinden önemli bir sermaye birikimi sağlandı ve bu “ganimetlerden” nemalanlardan birileri de Demirören grubuydu.
Yine özellikle Mardin bölgesindeki Süryaniler, gerek Osmanlı zamanında gerekse de TC’ye bağlı olduklarını defalarca ifade etmelerine rağmen ceberut devletin zulmünden, kaçırtmalarından, göçürtmelerinden kurtulamadılar. “1923’te Mustafa Kemal’e «Biz Cumhuriyet’e bağlıyız» diyen, 1956’da Celal Bayar’ı «Ne Mutlu Türküm Diyene» diye karşılayan, gayri Müslimlerin bu en sessiz, en uysal, en sadık cemaatini bile «hoşgörü değirmenimizde» öğüttük...”[12]
Kurt artık kuzuyu yemeyi kafasına koymuştu, “takla atsan” ne fayda. Çünkü azınlıkların ellerinde kalan varlıklar iştahlarını kabartıyor, ağızlarını sulandırıyor ve el koymayı kendilerinde hak görüyorlardı. Yine 1964 yılında Kıbrıs sorunu bahane edilerek İstanbul’da kalan son Rumlar da bu topraklardan göç etmek zorunda bırakıldı. Gökçeada’da (İmroz) geriye kalan mülkler gasp edildi, “millileştirildi”, satılığa çıkarıldı. 1974’te TC’nin Kıbrıs adasının kuzeyini işgal etmesinin ardından burada yaşayan Rumlardan da önemli oranda bir sermaye transferi yapıldı.
Artık geride ne ciddiye alınacak bir gayrimüslim nüfus ne de üzerine çökülecek, yağmalanacak mülk kalmıştı. Emval-i Metruke Yasasına artık ihtiyaç yoktu ve 1988 yılında yürürlükten kaldırıldı. 2005 yılında Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Osmanlı dönemine ait tapu kayıt belgelerini TARBİS (Tapu Arşiv Otomasyonu) adlı proje kapsamında Türkçeleştirerek bilgisayar ortamına aktarmak ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne devretmek istedi. Fakat askeri vesayetin bekçilerinden Tuğgeneral Tayyar Elmas, “devlet aklı” ile hareket edip “zinhar olmaz” diyerek şöyle bir uyarıda bulunmuştu: “Osmanlı Devleti dönemine ait söz konusu defterlerin içerdiği bilgilerin etnik ve siyasi (asılsız soykırım, Osmanlı vakıfları ve benzeri) istismara malzeme olabileceği ve ülkemizin içinde bulunduğu koşullar dikkate alındığında, kısmen ya da tamamen çoğaltılarak dağıtılmamalarının, genel arşiv çalışması yapılan merkezlere devredilmemelerinin, dolayısıyla bulundukları Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nde muhafaza edilmelerinin ve kullanılmasının ülke menfaatleri açısından sınırlı tutulmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.”[13] Aslına bakılırsa hırsızlık, yağma, gasp o kadar büyüktür ki, bu konuların gündem edilmesi bile nasıl yüreklerini hoplattığını açık etmektedir.
***
Bugün de dünyada ve Türkiye’de yaşanan olağanüstü koşullar, gücü elinde bulunduranlar için büyük fırsatlar sunuyor. Bu olağanüstü süreçler beraberinde sermaye transferi, gasp, çökme getiriyor. 15 Temmuz sonrasında kurulan faşist rejim, bir zamanlar beraber aynı yollarda yürüdüğü ve kendisi gibi Müslüman-Türk olan sermaye gruplarının üzerine çökerek ilerledi, ilerliyor. Diğer taraftan aynı sürecin öncesinde ve sonrasında Kürt belediyelerine kayyumlar atayarak da heybesini doldurdu faşist rejim. Şimdi de geçmişteki gaspın, çökmenin mimarlarının fırkası olan CHP’ye ve onun nezdinde kazandığı belediyelere çökme operasyonları yapıyor. Bunun yanı sıra rejim, mafyatik uygulamalar üzerinden çeşitli kesimleri tehdit ederek, korkutarak çökme hareketi yürütmekte ve böylece sermaye transferi gerçekleştirilmeye devam edilmektedir.
Dünün İttihatçıları bugünün faşist blokunun çeşitli kademelerinde ve sözde onlara muhalif olan başta CHP olmak üzere burjuva partilerde yaşıyor. Dünün kurucusu, bugünün muhalefeti olan CHP ise kendi belediyelerine yönelen onca saldırıya rağmen devletçi reflekslerinden bir türlü kurtulamıyor ve bu nedenle de toplumu faşist rejime karşı mücadeleye seferber edemiyor. Devletin despotik kodlarını hâlâ içinde barındıran CHP, “aman devlete zarar gelmesin, aman tadımız kaçmasın” düşüncesiyle, toplumun faşist rejime karşı öfkesini stabil mitinglerle sınırlamaya devam ediyor. Burjuva muhalefet kesimleri dün olduğu gibi bugün de “sivil akılla” düşünmek yerine “devlet aklı” ile düşünmeyi refleks edinmiş durumdadırlar. Bunlar “devlet tapınmacılığını” bir an olsun zihinlerinden ve ruhlarından silebilmiş değillerdir. Burjuva güçlerin hiçbiri işçi ve emekçi sınıfların mücadelesine rehberlik edemez. İşçi sınıfına ancak onun kapitalizme karşı uluslararası düzeyde yürüteceği devrimci mücadelesi rehberlik edebilir.
[1] Oktay Baran, Millî Mücadele ve Cumhuriyet: Efsaneler ve Gerçekler, 6 Aralık 2023, https://marksist.net/node/8142
[2] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar /IV, 30 Nisan 2008, https://marksist.net/node/1780
[3] Nevzat Onaran, Emval-i Metruke Olayı – Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi, Belge Yay., s.31
[4] Selim Fuat, TC “Ulus”unu Nasıl Oluşturdu?, Eylül 2012, https://marksist.net/node/3093
[5] Akt. Nevzat Onaran, age, s.208
[6] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, “16 Mart 1923, Adana, Esnafla Buluşma”, c.1, Türk Tarih Kurumu Yay., 1997, s.130
[7] Ayşe Hür, age, s.252
[8] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, Ocak 2008, https://marksist.net/node/1701
[10] Mehmet Sinan, age
[11] Akt. Ayşe Hür, age
[12] Ayşe Hür, Gayri Müslimlerin Öteki Tarihi, s.121