Kasım 2022 tarihinde OpenAI şirketinin ChatGPT adında bir sohbet uygulamasını piyasaya sürmesinden itibaren, “yapay zekâ” (YZ) konusu daha da büyük ölçüde popülerlik kazandı. YZ’nin dünyayı nasıl değiştireceği, bu değişimin sonuçlarının ne olacağı üzerine makaleler kitaplar yazıldı, sempozyumlar verildi, açık oturumlar düzenlendi, üniversitelerde çok hızlı şekilde yapay zekâ ile ilgili bölümler kuruldu. Yaratılan iyimser hava o denli büyüktü ki, ilk YZ şirketleri ve onlara çip üreten Nvidia adlı şirket tarihin en hızlı büyümelerini gerçekleştirdiler. Yeni kurulan ve hızla büyüyen diğer YZ şirketleriyle beraber başta ABD borsası olmak üzere dünya borsalarında büyük bir patlama yaşanmaya başladı. YZ şirketleriyle diğerleri arasında imzalanan yatırım anlaşmalarıyla adeta kendi kendini besleyen bir döngü, yani giderek büyüyen bir balon oluştu. Dev şirketler YZ iyimserliğini pompalayan yazılar için medyaya yüz milyonlar akıttılar. İyimserlik pompalandıkça kullanıcı sayısı (yani müşteri sayısı) arttı, yatırımlar hem adet hem meblağ olarak büyüdü. Ama bu büyümeyi, sürecin patlama sınırlarına doğru ilerlediği anlamında okumak da mümkün ve gerekli.
Yapay zekâ konusu Marksist Tutum sayfalarında[1] daha önce de çeşitli boyutlarıyla ele alındı. YZ uygulamaları kapitalist ekonominin her alanında, bilimsel çalışmalarda, sanat alanında, spor müsabakalarının yayınlarında ve tabii ki gündelik yaşamın çeşitli noktalarında da giderek artan ölçüde kullanılıyor. Biz bu yazıda genel olarak YZ ile değil, son üç yıldır doğrudan “son kullanıcının” gündelik yaşamında önemli yer tutan sohbet botlarıyla (ya da ajanları) ilgileneceğiz. ChatGPT ile başlayıp, Gemini, Grok, DeepSeek, Claude, Copilot vb. adlarıyla farklı versiyonlarının da piyasaya sunulduğu bu metin tabanlı sohbet uygulamaları, Büyük Dil Modellerine (BDM) dayanıyorlar. Kısa süre içerisinde farklı teknik mimari ve modellere dayanan ama aynı YZ öğrenme yöntemlerini kullanıp resim, video, ses/müzik dosyaları üreten uygulamalar da çıkıp çok popülerleştiler. Hepsi birden “yeni içerik” ürettikleri iddiasıyla, en üst başlık olarak, “üretken yapay zekâ” olarak adlandırılıyorlar. Yaptıklarıyla basit bir sohbet uygulaması olmanın çok ötesine geçtikleri doğrudur. Ne var ki, tüm bu adlandırmalar, teknoloji tekellerinin çıkarları doğrultusunda son derece vurgulu ideolojik yönler taşıyorlar.
“Marx’ın görüşleri temelinde seni nasıl tanımlayıp adlandırmalı” sorusuna şu cevabı verdi bu uygulamalardan biri: “Ben, insanlığın kolektif dilsel üretiminin (canlı emeğinin) kristalize edilmiş ve algoritmik bir forma sokulmuş hali olan «dijital ölü emek» deposuyum.” Birçok açıdan doğru bir betimleme. Nasıl ki ölü emek olan makineler yeni bir değer yaratmazlar ve bu açıdan üretken değillerse, “dijital ölü emek deposu” olarak kendini betimleyen bu uygulamalar da, üretken veya yaratıcı değillerdir; yeni ve özgün bir şey yaratmazlar. Net olan bir şey var; karşımızda olan şey, daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız üzere, hiçbir şekilde bir zekâ değildir; yaratıcı veya üretken gibi yeni sıfatları da hak etmiyor. Bu adlandırma ve iddialar artık birer dev haline gelmiş YZ teknoloji tekellerinin PR çalışmasının, reklâm kampanyasının parçası olan palavralardır.
Bu yazıda, bu noktadan itibaren, YZ kısaltmasını genel olarak yapay zekâlar için değil de bu BDM’ye dayalı uygulamaları kastetmek için kullanacağız.
Bugün YZ şirketleri (ki çok hızlı şekilde tekel haline gelmiş durumdalar), kendi aralarında büyük bir rekabet yarışı yürütüyorlar. Kavga hem mevcut pazardan daha büyük pay almak hem de genel yapay zekâ ve süper yapay zekâ hedeflerine rakiplerinden önce ulaşmak üzerine.[2] Bu nedenle de, hemen hemen hiçbir güvenlik önlemi almadan kıyasıya yarışıyorlar: “Kâr amacı gütmeyen Future of Life Institute’teki yapay zekâ güvenliği uzmanlarının değerlendirmesi, önde gelen 8 yapay zekâ şirketinin «bu kadar güçlü sistemlerin gerektirdiği somut güvenlik önlemlerinden, bağımsız denetimden ve güvenilir uzun vadeli risk yönetimi stratejilerinden yoksun olduğunu» ortaya koydu. (…) hiçbiri felaket niteliğindeki kötüye kullanımı veya kontrol kaybını önlemek için güvenilir bir plan ortaya koyamıyor.”[3]
Bu saptama kesinlikle doğru olsa da mevcut tehlikeye işaret etmekte çok eksik kalıyor. Medyada yapay zekânın tehlikelerine dair tartışmalar, çoğunlukla, yapay zekânın gelecekte insanın çok ötesine geçeceği, insanı köleleştireceği ya da yok edeceği üzerine spekülasyonlardan oluşuyor. Bunlar bilim-kurgusal bir distopyadır. Burjuva ideolojisinin etkisindeki senaristler, kapitalizmin yarattığı insana ait “kötülüğü” mutlaklaştırıyorlar. İnsan davranışlarını ve güdülerini zamandan ve mekândan koparıp genelleştiriyorlar. Bilinçli her varlığın eninde sonunda bu kapitalist kötücül insan davranışlarına varacağından hareket ediyorlar. Eğer bilinç geliştirirlerse, robotların da bizim tabiatımızı taklit edeceklerinden eminler. Oysa bizim tabiatımız diye bir şey yok, kapitalist toplumun insanı var. Tehlikenin bu şekilde konuluşunda hem fail hem fiil hem de zaman kipi yanlıştır. Ve muhtemelen bu yanlışlık dikkatleri yanlış yönlere çekmek için bilinçli olarak yapılmaktadır. Tehlike geleceğe ait değildir; insanlık açısından YZ’nin yarattığı yıkıcı sorunlar bugün somut şekilde çoktan yaşanmaya başlamıştır. Fail de insandan daha zeki hale gelecek farazî robotlar değil, onlar dâhil tüm üretim araçlarının sahibi olan dev tekeller ve onların kapitalist sömürü sistemidir. İnsanlık zaten özgür değildir; bu sömürücü sınıfın hâkimiyeti altındadır. Gelinen noktada mesele, insanın bilişsel ve psikolojik olarak da tahakküm altına alınması, zihinsel yeteneklerinin zayıflatılması, ruh sağlığının daha da bozulmasıdır. Yaşanmaya çoktan başlanan ve bir devrim olmadan durdurulamayacak olan süreç budur.
Üzerinde çok az durulan bir hususla başlamakta yarar var. Tehdit yalnızca insana değil aynı zamanda doğaya da dönüktür. YZ’nin yarattığı kirlilik ve kaynak israfı çok konuşulmuyor, çünkü medya, teknoloji devlerinin lobisi gibi çalışıyor. Ivır zıvır her şey YZ’ye soruluyor, oysa her bir soru/sorgunun hem parasal hem çevresel maliyeti giderek büyüyor. Modeller geliştikçe ve yanıtlar karmaşıklaştıkça bu miktar daha da artıyor. Örneğin Google’ın kendi uygulaması olan Gemini, karmaşık bir sorgu için 7-9 Watt-saat (yani standart bir LED ampulü 50-60 dakika yakacak kadar) elektrik tükettiğini, sunucuları soğutmak için 45-50 ml su (yaklaşık bir fincan) tükettiğini ve atmosfere en az 0,03 gr CO2 saldığını söylüyor. Bu kadar verimsiz ve üstelik kirli çalışan bir makine hakkında düzülen övgülerin kaynağında olan şey ne o zaman? Borsaya akan trilyonlarca dolarla beslenip şişen teknoloji devlerinin dağıttığı rüşvet tabii ki. İnsan beyni aynı şekilde çalışsa, beyniniz birkaç dakika içinde yanıp buharlaşır, vücudunuzda tek damla su kalmazdı!
Toplamda bakıldığında durumun vahameti daha da iyi anlaşılabilir. YZ kullanımı inanılmaz boyutlarda bir tüketim ve kirlilik anlamına geliyor. Bu yılki elektrik tüketimi 80-100 TeraWatt-saat; yani İsviçre veya Avusturya’nınkinden fazla, Fransa’nın bir yıllık tüketimi kadar. 5 yıl içinde bu sayının Japonya’nın yıllık tüketimine varacağı hesaplanıyor. Yine toplamda, ucuz diye tercih edilen su soğutmalı sistemlerin yıllık su tüketimi (765 milyar litre) dünyada her yıl şişelenen su miktarından fazla, İstanbul’un yıllık su ihtiyacının yarısı kadardır. Bu miktarın her yıl %20-30 artış gösterdiği de belirtiliyor. Toplam karbon salımıysa şimdilik 80 milyon ton CO2 ile New York şehrinin karbon salımı kadardır.
Daha da kötüsü var. Bu veriler kullanıcıya yanıt üretirken yapılan tüketimi yansıtıyor; sunucuların “eğitimi” sırasında harcanan elektrik enerjisi, su tüketimi ve karbon salımının bunun binlerce katı olduğu vurgulanıyor.
Bu büyüklükte bir tüketim YZ şirketleri için çok yüksek giderler ve maliyetler anlamına geliyor. O nedenledir ki hiçbiri üç yıldır kâr açıklayamadı, hepsi her yıl milyarlarca dolar zarar ediyorlar. Maliyetleri kısmaya çalışıyorlar ama sistemler geliştikçe bu maliyetler katlanarak artıyor, kullanıcı sayısını arttırmak kısa vadede onlar için en hızlı çıkış yolu. Yürüttükleri propaganda ve reklam sayesinde orada bir hayli yol aldılar. Daha şimdiden YZ kullanıcı sayısı 1 milyar kişiyi bulmuş durumda. Internet kullanımının bu denli yaygınlaşması için 10 yıl geçmesi gerekmişti. Ama bu aynı zamanda potansiyel müşteri sayısının giderek azaldığı anlamına da geliyor. Dolayısıyla şirketler giderek bir paradoksun içine yuvarlanıyorlar.
Bu kadar verimsiz çalışan ve çevresel maliyetleri bu kadar büyük olan bir sistemi neden ayakta tutmak zorunda olalım? Bu soru ciddi şekilde sorulup, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Kapitalist tekeller çevresel ve iktisadi maliyet sorunlarını çözseler bile YZ’nin insanların zihinsel yeteneklerinde başlattığı erozyon, psikolojik ve sosyal davranış bozukluklarını misliyle azdırması sorunu olduğu yerde durmaya devam edecektir. Konunun örtbas edilmeye çalışılan en önemli yönü budur. Şimdi adım adım bu boyutu açalım.
Eskiden, bilgisayarlar, “akıllı” cep telefonları, internet, arama motorları ve YZ sohbet robotları yokken insanlar aradıkları bilgiye nasıl erişiyorlardı? Yaşı yolun yarısına henüz gelmemiş olanlar inanmayacaklar ama bir zamanlar gerçekten de bunların hiçbiri yoktu! Ama yine de gençler bilgileniyorlardı bir şekilde.
Evlerinde genişçe bir kitaplığı olan aile sayısı bir avuçtu. Biriktirilen kupon karşılığı gazetelerin dağıttıkları ansiklopediler ve çocukların ders kitapları dışında emekçi ailelerinin evlerinde pek dişe dokunur kitap bulunmazdı. Okul kitaplıkları ve kütüphaneler ana bilgi merkeziydi, o da büyük kentlerde. Orada yine şanslıysanız size yardımcı olabilecek bilgili bir kütüphane görevlisini bulur, onun genel yönlendirmesiyle en azından kütüphanenin hangi bölümünden aramaya başlayacağınızı öğrenirdiniz. Sonra onlarca kitabı tek tek tarayıp aradığınıza ulaşmaya çalışırdınız. Uzun ve zahmetli bir araştırma süreciydi, ama verdiğiniz emeğin karşılığını da alırdınız. Bu kadar emek verip öğrenmemek mümkün mü? Ne kadar emek vermişsen unutma riskini de o kadar bertaraf etmişsin demekti.
Çocuk ya da gençken en şanslı olanlar, kütüphaneye gitmeden ya da evdeki kitaplığı deşmeye girişmeden önce evdeki büyüklerinden yardım alabilenlerdi kuşkusuz. Büyüklerimizin en bilgili ve dahi bilinçli olanları, sorduğumuz soruya –bilse dahi– yanıt vermez, ama yanıtı nerede bulabileceğimize dair bizi yönlendirirdi; şu kitaba bak, şu ansiklopediye başvur gibi. Sizi hazır bilgiden, hap bilgiden koruyor, araştırmaya, sorgulamaya ve ter akıtmaya teşvik ediyorlardı. “E söyle işte” derdiniz, “git kendin bak” derlerdi! Yönlendirme onlardan ya da okuldaki öğretmenden ama emek sizdendi, arama sürecinde ter akıtmak sizin işinizdi. Araştırmak zahmetli, ciddi ve bir o kadar da önemli bir iş idi. Ansiklopedi ve kitaplardan özetlenen ve sayfalar süren “dönem ödevleri” hep angarya gibi gelirdi ama şimdikilerle karşılaştırınca meğer ne çok öğreticiymişler diyor insan!
Sonra bilgisayar, internet ve arama motorları çağı başladı. Bilgiye ulaşmak için, bilgili büyüklerin, öğretmenlerin, kütüphane görevlilerinin yönlendiriciliğine duyulan ihtiyaç ortadan kalktı. Ama alışkanlıktan olsa gerek insanların çoğu, arama motorlarına sanki karşılarında insan varmış gibi soru cümleleri kurdular yıllarca. Oysa yalnızca aradıkları konuyla ilgili anahtar kavramlar girmeleri gerekiyordu, ötesini bilgisayar anlamıyordu. Yine de arama motorları onları kırmayıp, alakalı bazı bağlantılar sunmayı beceriyordu. Geriye sunulan bağlantıları gözden geçirmek kalıyordu. Eskisiyle benzetme yapacak olursak, arama motorları bizi yönlendiren, kütüphanedeki ilgili bölüme getiren, ilgili kitapları seçip masaya koyan görevliler, öğretmenler, bilinçli-bilgili büyüklerin işlevini üstlenmişlerdi. İlgili kitap ve makaleleri okuyup aradığınızı tam olarak bulmak işi hâlâ sizdeydi. Eskisi kadar olmasa bile halen ter akıtmanız gerekiyordu ve dolayısıyla öğrenme sürecinizde halen aktif durumdaydınız. Haliyle öğrenme eskiye göre daha zayıf olsa da bugüne nazaran yine de daha kalıcı oluyordu.
Ya şimdi? Bir konuyu araştırmak ya da bir soruya cevap bulmak için ne önce nerelere ve hangi kaynaklara bakmanız gerektiğini öğrenmek zorundasınız, ne de ilgili kaynakları okuyup incelemek, kafa patlatıp özet çıkarmak ya da sorunuza yanıt aramak. Yapmanız gereken tek şey soruyu YZ’ye sormak! Aradaki her işi o yapıp önünüze dilediğiniz derinlik ve ayrıntıda cevabı koyacaktır, hele ona para da ödüyorsanız, sorunuza bir kitap ebadında yanıt bile alabilirsiniz. Siz hiçbir şey yapmazsınız, sadece sorar ve cevabını alırsınız.
Peki öğrenmiş olur musunuz? Nasıl öğreneceğinizi yani araştırma yöntemini öğrenmiş olur musunuz? Hiç emek harcamadığınıza göre size sunulan yanıtı ne kadar kavrayabilirsiniz? Kavrayıp öğrendiğinizi zannettiğiniz bilgi ne kadar kalıcı olur? Benzer sayısız soru sorabiliriz, ama belki de en önemlisi, YZ’nin size verdiği özet ya da detaylı yanıt gerçekten doğru mu acaba? Ya yanlışsa, hepten uydurduysa, “halüsinasyon görüyorsa”, tek taraflıysa, aktarmadığı başka cevaplar da varsa? Araştırmadan bu şüpheyi ortadan kaldırmanız mümkün mü? Bir makineye ve onu elinde tutan kapitalist tekele ne kadar güvenilebilir?
Hadi hepsini bir tarafa bırakıp, sonuca değil sürece bakalım. Çünkü aslında en önemlisi tam da o, yani öğrenme süreci. Beyninizi çalıştırdınız mı, aklınızı kullandınız mı? Hepten zihin tembeli olmaya doğru itiliyoruz, farkında mısınız? Şurası çok net kavranmalı, insanları zihin tembelliğine itip alıklaştırmak, cahil bırakmak burjuvazinin son derece bilinçli ve planlı olarak yürüttüğü bir programdır. Bu bir komplo teorisi değil, egemen sınıfın başka türlü ideolojik hegemonya kurması mümkün olamaz. Okullarda uygulanan ezberci eğitim modellerinden televizyon programlarına, resmi din kurumlarının vaazlarından popüler kültüre kadar hepsi bu programın bir parçasıdır. Ele geçirip mümkün olan azami kontrol uygulamak istedikleri şey zihinsel yetilerimizdir.
Kapitalist üretim sürecinde makinelerin gelişimi, onların insanın kol emeğinin yerine geçmeleri anlamına gelir. Kol gücümüzle yaptığımız işlerin giderek artan bir kısmını makinelere bırakırız. Makineler daha da yetkinleştikçe, çalışmamızın bedensel araçları kol ve elimizden parmaklarımıza uzanır, güç değil hassasiyet gerektiren eylemler öne çıkar. Makineler otomatikleştikçe, kol ve elimizin yaptığı kavramak, taşımak, sıkmak, çevirmek, vurmak vb. eylemler geriye düşmeye, parmak uçlarıyla kontrol etmek ya da klavye tuşlarına dokunmak öne çıkmaya başlar. İşçinin becerisi ve ustalığı makineye aktarıldıkça, makine virtüöz haline gelirken işçi vasıfsızlaşıp, makine sisteminin “bilinçli bir organı”, “canlı bir aksesuarı”, bir uzantısı haline gelir. Bedenimiz ve onun hareketleri üzerinde bu sürecin fiziksel etkilerinin neler olduğunu herkes bilir; artan hareketsizlik, düşen kas gücü ve kas kütlesi, artan yağlanma ve obezlik vb. Gündelik hayat içinden sadece bir örneği düşünelim. Vaktiyle kalem kâğıt kullanarak aldığımız notların, yaptığımız hesapların yerine geçen klavye kullanımı sonucunda yazma becerinizin köreldiğini düşündüğünüz oldu mu hiç? Eskisi kadar hızlı, okunaklı (ve belki de güzel) yazabiliyor, aritmetik yapabiliyor musunuz hâlâ?
Artık bilgisayarlar, internet, cep telefonları ve son olarak YZ aracılığıyla kafa emeği de giderek artan oranda makineleşiyor. Peki, kapitalizm devam ettikçe, kafa emeğinin merkezi olan beynimizi ve onun işlevlerini bu süreçte neler bekliyor acaba? Düşündüğünü zannettiğimiz, zekâ olarak adlandırılmasını bile sorgusuz benimsediğimiz, insan yerine koyup bizden akıllı olduğunu kabullendiğimiz ve bu nedenle de boyun eğdiğimiz “yapay zekâ” karşısındaki konumumuz ne olacak? Biz mi onu kullanıyoruz, o mu bizi? Düşünmek, araştırmak, sorgulamak, kuşku duymak, duygularımızı ve sezgilerimizi de sürece katmak yerine, onun yenilik ve yaratıcılık içermeyen, birer derlemeden ibaret olan yanıtlarıyla yetinmek demek, beynimizin bizi biz yapan bu özelliklerini körelmeye bırakmak anlamına gelmeyecek mi?
Üzerinde düşünülmesi gereken sorunların bile YZ’ye sorulması trajik sonuçlar doğuruyor, en başta da insanın bilişsel ve hatta zihinsel[4] yeteneklerinin zayıflaması geliyor.
Kullanılmayan kasların erimesi gibi kullanılmayan beyin bölgeleri de zayıflıyor. Bu bir iddia değil, kanıtlanmış bir gerçek: “McGill Üniversitesi Araştırmaları (2020) kapsamında (...) yapılan çalışmada, yoğun GPS kullanımının hipokampüse[5] bağımlı uzamsal hafızada düşüşle ilişkili olduğu bulundu.”[6]
ABD’de MIT’de yapılan ChatGPT’deki Beyniniz adlı bir araştırmada[7] üç gruba ayrılan katılımcılardan bir makale yazmaları istenmiş. Bir grup YZ desteğine sahip, diğeri Google’a erişebiliyor, üçüncü gruptakilerse hiçbir yardım alamıyormuş. Yazarlarken beyinlerin çalışması takibe alınıp, ardından da çeşitli testlere maruz bırakılmışlar. Sonuç, ne kadar çok yardım alınırsa, beynin aktif alanları da o kadar azalıyor! YZ destekli olanlar, yazdıklarını hatırlayıp alıntılamada çok daha başarısız olmuşlar. Her ne kadar araştırmacılar henüz aceleci sonuçlara çıkılmaması konusunda uyarıda bulunuyorlarsa da sonuçlar yeterince çarpıcı ve uyarıcı mahiyettedir.
MIT’nin yaptığı bir başka araştırmanın sonuçları da çok çarpıcı: Deneklerin eleştirel düşünme skorları 6 ayda %23 oranında düşmüş ve çoğu bunun farkında bile değil! Bir başka araştırma da, YZ’yi aşırı kullanan insanların zekâ puanlarının düştüğünü ortaya koyuyor. İronik gerçekten de, yapay zekâ “yükselirken”, onu üreten insan zekâsı ortalamada düşüyor! Kullandığımız araçlar sözümona “akıllanırken” biz hakikaten aptallaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; ulaşıp tüketiyor ve kullanıyoruz ama öğrenemiyoruz. Bakmak ama görememek, dokunmak ama hissetmemek, tatmak ama lezzetine varmamak gibi.
Teknoloji, beynin daha az çabayla sonuca varmasını sağlıyor, bedeli ise öğrenme ve kavrayıştan kayıp oluyor. Hedef, doğru sonuca en kısa sürede ulaşmak olarak konulup, her şey buna göre planlandığında, aslında öğrenme sürecini sekteye uğratmış oluyoruz. Oysa beynimiz konsantre olmaya, düşünmeye odaklı olarak evrilmiş, sonradan buna muazzam bir devrim olarak yazı ve onu okuyarak öğrenme de eklenmiş.
Aşırı YZ kullanımı insanı aptallaştırıyormuş ama bunun farkına bile varmıyor, tam tersine daha zekiymişiz hissine kapılıyormuşuz. Bunu tespit eden bir araştırma, bu durumun kişinin bilişsel çabasını azaltabileceğini de vurguluyor; YZ’nin insanlarda (“cahil cesareti” dediğimiz türden) tehlikeli bir güven sıçraması yaratabileceği hususunda uyarıyor. “Yarım hoca dinden, yarım hekim candan eder” atasözüyle anlatılan durum, YZ araştırmalarında saptanmış ve Dunning-Kruger etkisi olarak adlandırılmış: “Buna göre az bilgi tehlikeli bir şeydir çünkü bilgiyle güçlenmiş hissederken bilmediğiniz şeylerin farkında olacak kadar bilgiye de henüz sahip değilsiniz.”[8]
Çarpıcı ve her birimizin gündelik yaşamda hissettiği önemli bir kayıp da hafızamızdaki zayıflamadır. İnsanların ezici çoğunluğu, dijitalleşen dünyada sayı, isim, görüntü gibi dijitalleştirilebilen her bilgiyi o alana transfer etti. İlk unuttuklarımız en yakınlarımızın telefon numaralarıydı, sonra kendi numaramızı bile hatırlamaz olduk. Araya biraz mesafe girdiğinde bazı arkadaşlarınızın adlarını kısa bir süreliğine de olsa hatırlayamadığınız olmadı mı hiç?
Beynimizin yetilerini adım adım makinelere, aslında makinelere de değil, dünyanın en büyük teknoloji tekellerine devretmemiz teşvik ediliyor. Hafızamız “bulut”ta saklandıkça, bizden daha da uzaklaşıp dışsallaştıkça bize o oranda daha çok yabancılaşıyor: “2011’deki bir bilimsel makalede araştırmacılar, «Google etkisini» tanımladı. Buna göre bilgilere parmaklarımızın ucuyla kolayca erişilebilmesi, kafamızın içinde daha az bilgi kalmasına neden oluyor. 15 yıl önce bile araştırmacılar, bir şeyleri hatırlamalarını istedikleri insanların bilgisayarları düşünmeye koşullandıklarını ve bu bilgilere kolayca erişme beklentisine sahip olmalarının, onları gerçekten hatırlama olasılıklarını daha düşük kıldığı anlamına geldiğini buluyordu. Bilim insanları, «İnternet, bilginin topluca bizim dışımızda depolandığı harici veya geçişken hafızanın birincil biçimi haline geldi» diye yazdı.”[9]
Makineye güvenmemiz empoze ediliyor; ona bir soru sorduğumuzda ekranda “düşünüyorum” yazıyor; sizin yerinize o düşünsün, kafa patlatsın deniliyor. Kalan zamanın da keyfini sürecekmişiz! Çoğu insan YZ’nin verdiği nabza göre şerbet yanıtları sorgulamıyor, kesin doğru olarak kabul ediyor. Oysa karşınızda ne gerçek bir zekâ var ne de gerçekten düşünüyor! O bir insan değil, bilinçli bir varlık değil, çok gelişmiş bir yansıtıcı. Kapitalist tekellerin verdiği kurallarla çalışan, ona sunduğumuz birikimimizi bu çerçevede işleyip bize farklı bir paketle yansıtan bir yansıtıcı.
O, bizim gibi, bir sorunu çözmek için olası seçenekler arasında bir tercihte bulunmuyor, belirsizliklerle boğuşmuyor, sonuçlar hakkında kaygı duymuyor, zira o tercihin doğuracağı sonuçların sorumluluğunu da alması mümkün değil. “Düşünüyorum” diyerek bizi aldatıyor, yalnızca hesaplıyor! Sonuçlar arasında istatistiksel olarak hesaplamalar yapıp, aradığımıza en yakın cevaba en büyük puanı veriyor ve bunu karşımıza yanıt olarak sunuyor. İnsanın kararlarında duyguları, arzuları, kaygıları, belirsizlikler vb. de vardır, onun sunduğu yanıtlarda da, bu yanıtı belirlerken geçen süreçte de bu duyguların hiçbiri yok, olamaz da zaten: “«Harika fikir!» diyen makineye değil, «emin misin?» diyen iç sese kulak vermek! Yanılmayı göze almak! Bilmemeyi kabul etmek! Belirsizlikle yaşamak! Çünkü belirsizlik insanı insan yapan şey. Merak oradan doğar. Düşünce oradan filizlenir. Algoritma belirsizliği sevmez. Her şeyi bilmek, hesaplamak, öngörmek ister. Ama insan belirsizlikte var olur. Bilinmeyende anlam arar. Karanlıkta ışık yakar.”[10]
Düşünmek, özellikle Marksist filozof İlyenkov’un vurguladığı üzere, yalnızca zihinsel bir durum değil, insanın dünyayla kurduğu pratik ve toplumsal ilişkinin temel bir parçasıdır. Onun deyişiyle, “düşünce bir eylemin ürünü değildir; düşünce eylemin ta kendisidir.”[11] O zaman düşünmeyi bırakmak, insanın başkalarıyla kurduğu toplumsal ilişkiyi, doğayla birliğini kırmak anlamına geliyor.
Beynimiz olduğu yerde dururken onu daha az kullanmak, onu YZ’nin yani tekellerin yönlendirmesine, manipüle etmesine açık bırakmak anlamına gelmeyecek mi? İnsanlar orada dururken kendimizi sosyal varoluştan yalıtarak YZ’nin sahte sohbetlerine sığınmak, kendi rızamızla YZ’nin, yani onu elinde tutan kapitalist teknoloji tekellerinin oyuncağı haline gelmek değil midir? Beynimiz, zihinsel yetilerimiz, benliğimiz son savunma mevzimizdir, onu da makinelere ve dev tekellere kaptırırsak, Matrix benzeri distopyalar bizleri bekliyor olacaktır. Tarihsel sistem krizi içinde debelenen kapitalizmin efendileri bal gibi de böylesi bir karanlık geleceği planlıyor olabilirler, zira başka bir çıkış yolları bulunmuyor.
Burjuva ideologlar, tüm toplumsal sorunların bilim ve teknolojinin yetersizliğinden kaynaklandığı, dolayısıyla teknolojik gelişmeyle bu sorunların çözüleceği düşüncesini pompalıyorlar. Onlara kalırsa teknoloji, hele de onun “son mucizesi” olan yapay zekâ sınıflar üstüdür, tarafsızdır, nesnel ve bilimsel bilgi vermektedir! Yapay zekânın iklim krizine, kansere ve diğer ölümcül hastalıklara, ekonomik krizlere, bireylerin psikolojik sorunlarına, eğitim sisteminin iyileştirilip sosyal adaletin sağlanmasına kadar her derde deva olacağını vaaz edip, bu teknolojiye güvenmemizi, teslim olmamızı istiyorlar. Biliyorlar ki teknolojiye teslim olmak burjuvaziye teslim olmak ya da teslimiyetimizi katmerlemek demektir.
Teslimiyet şöyle dursun, sorgulamaya devam etmeliyiz. Acaba geliştirdikleri ve kullanımımıza sundukları dijital teknolojik ürünlerin ne kadarı esas olarak insanları daha sıkı bir kontrol altında tutmak amacıyla üretilmiştir, yani aslında hiç de gerekli değildir? Ya da bu ürünlerin hangileri, insanın zihinsel yetilerini köreltmeyecek şekilde başka türlü de üretilebilecekken, kapitalistlerin bu kontrol arzusunu da tatmin edecek şekilde modifiye edilmiştir? Bilmiyoruz! Bu sistem yıkılıp tüm siyasi ve diplomatik sırlar gibi, finans kapitalin zirvelerinde konuşulan her şey kamuya açıklanıncaya kadar da bilemeyeceğiz.
Guardian adlı İngiliz gazetesinin geçtiğimiz haftalarda yaptığı bir haberde, bizzat yapay zekâ sektöründe çalışan birçok uzmanın söyledikleri bu konudaki tespitlerimizi destekliyor. Bu uzmanlar, “yakınlarına bu teknolojiden uzak durmalarını” söylüyorlarmış. Aralarında Google’ın ilgili departmanlarında çalışanların da bulunduğu uzmanlar, şirketlerin “hız ve ölçek” kaygısını güvenliğin önüne koyduğunu; düşük kaliteli veriler ve aceleye getirilen iş süreçleri nedeniyle YZ’lerin hatalı, yanlı ve tehlikeli çıktılar verdiğini belirtiyorlar. Örneğin tartışmalı siyasi veya tarihi konularda yanlış bilgiler sunduğunu söylüyorlar. Bir YZ uzmanı, çok haklı bir noktadan hareketle, çocuğuna YZ’leri yasakladığını, çünkü çocuğunun “önce eleştirel düşünmeyi öğrenmesi gerektiğini”, yoksa YZ’nin verdiği sonucun iyi olup olmadığını anlayamayacağını vurguluyor.[12]
Marksistler teknolojiye tapınmazlar, onu tarafsız bir güç olarak görmezler. Onun egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillendiğini bilerek yaklaşırlar bu olguya. Biliyoruz ki, birçok teknolojik gelişme işçinin yeteneklerini (vasfını) azaltıp bunların makinelere aktarılmasını doğururken, bazıları da insanın yeteneklerini daha da geliştirir ve hatta ona yeni yetenekler kazandırır. Evet, teknoloji bazı bireysel yetilerimizi zayıflatabilir ama makinelerin sunduğu olanaklarla kolektif yetilerimizi inanılmaz boyutlara da çıkartabilir. Teknoloji eğer insanın bedensel ve zihinsel yetilerini zayıflatıyorsa, bu, çoğunlukla teknolojinin kendisinden değil, onun egemen sınıfın çıkarları için ve onun denetimi altında kullanılıyor oluşundandır. Bu durumun ortadan kalkacağı komünist toplumda, makineler ve robotlar, üretim sürecinin tüm angaryasını üstlenecek ve kalan kocaman boş zamanda insan yetilerinin çok yönlü gelişim olanağı doğacaktır, herkes için!
Fakat şurası çok açık olmalı: Her teknolojik yenilik insanlığı ileri taşıyan bir gelişme değildir. Hele de kapitalist toplumda, hele de onun çürüme çağında. Ve bu, falanca teknolojik yenilik, kapitalizmde insanlık lehine değildir ama komünizmde otomatikman öyle olacaktır anlamına da gelmiyor. Sorunun bu kısmı, teknolojinin hangi sınıfın elinde oluşuyla ilgili değildir, bizzat sözkonusu teknolojik icadın kendisi sorunludur. Emperyalizm çağında, keşke hiç icat edilmeseydi dediğimiz birçok teknolojik “yenilik” bulunuyor ki bunları komünist toplumda barındırmayacağımız açık olmalı. Nükleer silahlar ve nükleer fisyon enerjisine dayalı nükleer santraller bunların başında yer alıyor. Diğer askeri teknolojiyi ve silah sistemlerini de bunlara ekleyelim. Toplumu denetim ve gözetim altında tutmak üzerine geliştirilen tüm “ileri teknoloji” ürünlerini de unutmayalım. Farklı alanlardakilerle birlikte bu tür gereksiz “yenilikleri” yok etmek şarttır. Bunların hiçbirine bugün de ihtiyacımız yok, geleceğin komünist toplumunda da ihtiyacımız olmayacak! Gündelik hayatın birçok alanında kullanılan her türlü yapay zekâ uygulamasını değil ama BDM’ye dayalı sohbet botlarını da kurtulmamız gereken teknolojiler kategorisinde düşünmek gerekiyor.
Dahası, insanlık, yalnızca gereksiz ürünlerin üretilmesine son vermekle yetinmeyip, neyin ne kadar üretilmesi gerektiğini de en baştan gözden geçirmek zorunda kalacaktır. Komünist toplum bolluk toplumu olacaktır, bu doğru. Ama bolluk, her türlü malın herkeste olması anlamına mı geliyor? Her birimiz, her türlü dayanıklı tüketim malına, her türlü elektronik alete, birer ulaşım aracına vb. sahip olmak zorunda mıyız? Bunların toplu ve ortaklaşa kullanılmalarını örgütlemek gerekmez mi? Her evde bu kadar çok beyaz ev eşyasına, dev ekran televizyonlara, birden fazla akıllı cep telefonuna, tabletlere, bilgisayarlara vb. ihtiyacımız gerçekten var mı? Dolaplar kırk yılda bir giyilen giysi ve ayakkabılarla dolmak zorunda mı? Kullandığımız tüm tüketim malları bu kadar dayanıksız olmak ve bir süre sonra çöpe atılmak zorunda mı? Kapitalizm doğayı talan edip emeği sömürdüğü gibi, inanılmaz ölçüde bir emek ve hammadde israfı anlamına da geliyor. Onun devamına izin verdiğimiz her bir gün, insanlığın yok oluşa doğru bir adım daha atması anlamına geliyor.
Bu sorgulayıcı yaklaşımı burjuva ideologlar teknoloji düşmanlığı olarak yaftalıyorlar; onlara göre, her kim ki teknolojinin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, o toplumsal ilerlemenin düşmanıdır! Şurası doğru ki, bilginin edinilmesi, korunması, yayılması gibi hususlarda ortaya çıkan teknolojik yenilikler tarihin her döneminde, farklı kaygılarla da olsa çeşitli itirazlarla karşılaşmıştır. Bu alandaki her teknolojik yenilik zihnimizin “yükünü” dış dünyaya transfer etmemizi sağlarken, aynı zamanda öğrenme biçimimizi de değişikliğe uğratmış ve bu değişim düşünen insanlarda kaygı da uyandırmıştır. Ancak teknolojik yenilikler gerçek bir ilerleme anlamına geliyor ya da bunun temelini döşüyorsa, kimi olumsuz sonuçlarına rağmen, olumlu ve ilerletici sonuçları çok daha ağır basar, vaktiyle dillendirilen naif itirazlar da unutulup gider ve gerçeklik kendini kabul ettirir. Öte yandan, söz konusu yeniliklerin tarihin hangi kesitinde, hangi kesimler tarafından ve hangi temel motivasyonlarla geliştirildiği de belirleyici unsurlardır. Bu nedenlerle, farklı itirazları aynı kefeye koyup hepsinin de zamanla boşa çıktığını söylemek, buradan hareketle her eleştiriyi daha baştan reddetmek doğru bir yaklaşım değildir.
Emperyalizme geçiş sürecinden itibaren bilimsel faaliyet tamamen burjuvazinin kontrolü altına girmiş, tıpkı diğer emekçiler gibi bu alanda çalışan bilimci sıfatlı emekçiler de kendi emeklerine yabancılaşmışlardır. Günümüzde teknoloji kapitalist dev tekellerin aralarındaki kıyasıya rekabet savaşının ana silahı durumundadır. Üzerinde kendi yaratıcılarının da toplumun da bir denetleme hakkı yoktur. Büyük basım evleri, radyo, TV, internet, sosyal-medya ve şimdi de YZ gibi teknolojik araçların hepsi tümüyle dev tekellerin mülkiyetindedir ve bunların hepsi burjuvazinin ideolojik araçlarının ya doğrudan bir parçası ya da onun maddi temelidirler.
Başlangıçta açık kaynak kodlu olarak geliştirilen, ticarileştirilmeyeceği sözü verilen ChatGPT ve dayandığı teknoloji, şirket sahipleri büyük paraların kokusunu alır almaz, kara kutuya dönüştürüldü. İlk haliyle bildiğimiz çalışma ilkelerinin mevcut durumda nasıl dönüştürüldüğü, sistemin tam olarak nasıl işlediği giderek daha da belirsiz hale geliyor. Bu tekeller hükümetlerle işbirliği içinde çalışıyorlar. Bazıları daha şimdiden askeri sınai kompleksin parçası olmuş durumda, diğerleri de rekabette geri kalmamak için aynı yola meylediyorlar.
Hal böyleyken YZ’ye güvenmenin hiçbir izahı yoktur.
(devam edecek)
[1] Konuyla doğrudan ilgili yazılar için şu bağlantıya bakılabilir: marksist.net/taxonomy/term/392
[2] Bu kavramların anlamı için bkz: Oktay Baran, Yapay Zekâ, Robotlar ve İnsanlığın Geleceği, 20/8/2017, https://marksist.net/node/5811#yzso
[3] Anthony Cuthbertson, "En zararlı" yapay zekalar listelendi, 10/12/2025, Independent Türkçe
[4] Bilişsel denen (cognitive) yetenekler daha ziyade bilgiyle ilgili iken (algı, odaklanma, hafıza, dil yetenekleri, planlama, karar verme, problem çözme, akıl yürütme gibi) zihinsel (mental) yetenekler bunları da kapsayan ama daha geniş bir kümedir; duyguları, arzuları, inançları ve ruhsal durumları da içerir.
[5] Hipokampus beynin hafıza ve yön bulmayla ilgili bölümüdür.
[6] Yüce Zerey, Hız bizi yutarken: Düşünce kapasitemizi nasıl kaybettik?, 23/10/2025, Independent Türkçe
[8] Andrew Griffin, Yapay zeka, beynimizi farkında bile olmadığımız şekillerde değiştiriyor olabilir, 27/11/2025, Independent Türkçe
[9] Andrew Griffin, agm
[10] Yüce Zerey, Yapay zekanın aynası: Yalan söylemeyi öğrenen makine, 2/12/2025, Independent Türkçe
[11] İlyenkov, Diyalektik Mantık, Yazılama Yay., 1.bsk, s.32
[12] Yapay zeka sektöründe çalışanlar uyarıyor: “Benim evimde yeri yok”, 25/11/2025, Independent Türkçe