sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > Marx'ın Kapital'ini Okumak

Marx'ın Kapital'ini Okumak

Ocak 2019 - ...
e-kitap dizisi

kapital_c-1-2-3-on.png



Kitabın ciltlerini e-kitap formatında edinmek için Bize Yazın bağlantısı aracılığıyla bizimle iletişime geçebilirsiniz.





Kapitalizm-Emperyalizm
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt

Ocak 2019 - Mayıs 2021
e-kitap dizisi
dizi no: 
5

kapitali_okumak_c.1-on.png

Elif Çağlı’nın çok yoğun bir emek harcayarak sürdürdüğü “Marx’ın Kapital’ini Okumak” adlı çalışmasının ilk cildini e-kitap haline getirerek yayınlamanın kıvancını yaşıyoruz. Bu cilt, Kapital’in birinci cildini içeriyor. İkinci cildin bölümler halinde hazırlanması ve yayınlanması ise bilindiği gibi devam ediyor. Kapitalizmin tarihsel sistem krizi içinde bir çıkmaza sürüklendiği, işçi sınıfının ve emekçilerin ardı ardına patlak veren isyanlarının dünyayı sardığı bir tarihsel kavşakta, Marx’ın ve Kapital’in haklılığı, büyüklüğü yeniden ve yeniden tescillenirken, Kapital ve elbette onu daha anlaşılır kılmaya dönük bu çalışma çok daha fazla önem kazanmıştır.

Özellikle 2008 krizinden bu yana Kapital’e olan ilginin burjuva ideologlar arasında bile belirgin bir şekilde arttığını biliyoruz. Her kriz, burjuvazinin ideologlarını bir çıkış yolu bulmak üzere “yeni” arayışlara sevk ediyor. Yaşanan sistem krizi boyutlanıp derinleştikçe ve sistemin yüz yüze olduğu çıkışsızlık net bir şekilde görülmeye başlandıkça bu arayışlar da derinleşerek yaygınlaşıyor. Ama her defasında buldukları da bayatlamış yöntemlerin farklı isimlendirmelerle öne çıkartılmasının ötesine geçemiyor, geçemez de. Bu arayış ve tartışmalarda, kapitalizmin “uzlaşmaz eleştiricisi” Marx da, özellikle başyapıtı Kapital’le, kaçınılmaz olarak döne döne gündeme geliyor.

Burjuvazi kendi derdine yanadursun, bizi elbette işçi sınıfının bu duruma vereceği devrimci yanıt ilgilendiriyor. Marksistlerin görevi sınıfın devrimci öncüsünü her geçen gün daha bir ölüm-kalım savaşı haline gelen anti-kapitalist mücadelede tam donanımlı hale getirmektir elbette. İşte Elif Çağlı, bu çalışmayla, devrimci işçilerin ve gençlerin kapitalizmi yıkmak üzere onun işleyişini derinden kavrama çabalarına çok büyük bir katkıda bulunmaktadır. Zaten Elif Çağlı’nın bu çabasının en özgün yönlerinden birisi de, Marksist olduğu iddiasında bulunup Kapital okumaları/yorumları yayınlayan akademisyenlerden farklı olarak, bu çabanın örgütlü devrimci mücadelenin içinde ortaya konulmuş olması ve onun ihtiyaçlarını temel almasıdır. Tıpkı çok sayıdaki diğer önemli eserlerinde olduğu gibi.

Çağlı’nın eserin girişinde belirttiği gibi, “Kapital çalışmaları, Marx’ın sorunların nedenlerini açıklayabilmek için önce onların kökenine inen soyutlamalarla ilerlettiği son derece derin, detaylı ve karmaşık bir nitelik taşır. Bu nedenle, Kapital ciltlerinin öze değin noktaları ortaya çıkartan bir yöntemle okunmaması durumunda, ondan eğitim aracı olarak yararlanmada arzulanan sonuca ulaşılamayacaktır. İşte, çeşitli bölümler halinde okuyucuya sunulan bu çalışmanın amacı da, arzulanan sonuca ulaşabilme çabalarına katkıda bulunabilmektir. Çalışmanın verimi açısından, Marx’ın Kapital’indeki satırların eşliğinde ve fakat kendi cümlelerimizle özetlemeler, açıklamalar yapılarak ilerlenmiştir”.

Marx’ın neredeyse ömrünü vererek kapitalizmin sırlarını gözler önüne serdiği devasa bir eser olan Kapital’in kavranmasına hizmet etmeyi devrimci bir görev olarak addeden Çağlı, bu çalışmaya bu itkiyle girişmiş ve büyük bir emek isteyen bu görevin üstesinden de hakkıyla gelmiştir. Bundan sonrası, bu önemli çalışmayı işçi sınıfının öncü unsurlarıyla buluşturacak sınıf devrimcilerine düşmektedir.



Aşağıdaki birinci cildin giriş bölümünü yayınlıyoruz.

Çalışmaya giriş

Kapitalist üretim tarzı, üreticilerin üretim araçlarının sahipliğinden yoksun kalıp işçileşmelerine ve o nedenle sermayenin emri altına girerek kendilerine yabancılaşan emek ürünleri üretmelerine dayanır. Vaktiyle meta değil de kullanım değerleri üreten üreticilerin, ürettikleri ürünlerle ve birbirleriyle doğrudan bağlar kurdukları eski dönemler çoktan sona ermiştir. Kapitalist toplumda işçi, kendi işgücünün de sıradan bir değişim değeri haline geldiği bir meta egemenliği dünyasında yaşar. İşgücünün metalaşması, işçiyi üretim sürecinde yatan sırları ve gerçek toplumsal ilişkileri kavrayabilmekten uzaklaştırmıştır. İşçilerin bu gerçekleri kavrayabilmesi için, kapitalizmin içyüzünü onlara kavratacak bir mücadele bilimine ihtiyaç vardır. Ve işçi sınıfına bu mücadele bilimini sağlayan da Marksizm olmuştur. Burjuva iktisadı, sermayenin ideolojik egemenliğinin doğrudan parçasıdır ve işçilere ekonomik-toplumsal gerçekleri sermayenin prizmasından çarpıtılmış biçimde sunar. Marksizm ise bu çarpıtmaları yere sermiş ve işçi sınıfının kendi ekonomik-toplumsal gerçekliğini kavrayabilmesinin yolunu açmıştır.

Artık kapitalizmin iyice çürüdüğü ve insanlığı yıkıma sürüklediği bir dünyada yaşıyoruz. Açık ki, işçi sınıfının dünyayı sermaye egemenliğinden kurtaracak mücadeleyi yükseltmesi, günümüz koşullarında gerçekten de yaşamsal bir zorunluluk oluşturuyor. Marksizm dünden bugüne, işçi sınıfının devrimci mücadelesine yol gösteren bilimsel meşale oldu. Bugünse, sınıfın öncüsünün Marksizm temelinde sağlam bir bilinçle donatılması gereği çok daha yakıcı bir önem kazandı. Bu bağlamda, Marx’ın neredeyse ömrünü vererek kapitalizmin sırlarını gözler önüne serdiği devasa çalışması Kapital’in kavranmasına hizmet etmek devrimci bir görevdir.

Kapital çalışmaları, Marx’ın sorunların nedenlerini açıklayabilmek için önce onların kökenine inen soyutlamalarla ilerlettiği son derece derin, detaylı ve karmaşık bir nitelik taşır. Bu nedenle, Kapital ciltlerinin öze değin noktaları ortaya çıkartan bir yöntemle okunmaması durumunda, ondan eğitim aracı olarak yararlanmada arzulanan sonuca ulaşılamayacaktır. İşte, çeşitli bölümler halinde okuyucuya sunulacak bu çalışmanın amacı da, arzulanan sonuca ulaşabilme çabalarına katkıda bulunabilmektir. Çalışmanın verimi açısından, Marx’ın Kapital’indeki satırların eşliğinde ve fakat kendi cümlelerimizle özetlemeler, açıklamalar yapılarak ilerlenecek, doğrudan Marx’ın ifadelerinden yapılan aktarımlar ise tırnak içinde gösterilecektir. Çalışmamızda, Yordam Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yapılıp basılan Kapital ciltleri esas alınacaktır.

Bunun dışında, Marx’ın konuya dair farklı eserlerinden ek yapmak gerektiğinde bu alıntıların kaynağı belirtilecektir. Çalışma içinde geçen iktisadi kavramlarda genelde Yordam çevirisindeki karşılıklar kullanılacaktır. Ancak daha önceki yazılarımızda da benzer konulara değindiğimiz için, okur açısından kolaylık sağlamak üzere, daha önce kullandığımız farklı Türkçe karşılıklar varsa bunlar kavramların ilk kez geçtiği yerlerde parantez içinde belirtilecektir. Çalışmamız boyunca, Kapital’in iç akışında yer alan kısım, bölüm gibi ayrımlarda ve çeşitli üst, alt başlıklarda Yordam Yayınlarının çevirisindeki düzen esas alınacaktır.



Kitabı e-kitap formatında edinmek için Bize Yazın bağlantısı aracılığıyla bizimle iletişime geçebilirsiniz





Ekonomi
Kapitalizm-Emperyalizm
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /1

kapitali-okumak-c1.png

Sermayenin Üretim Süreci

Çalışmaya giriş

Kapitalist üretim tarzı, üreticilerin üretim araçlarının sahipliğinden yoksun kalıp işçileşmelerine ve o nedenle sermayenin emri altına girerek kendilerine yabancılaşan emek ürünleri üretmelerine dayanır. Vaktiyle meta değil de kullanım değerleri üreten üreticilerin, ürettikleri ürünlerle ve birbirleriyle doğrudan bağlar kurdukları eski dönemler çoktan sona ermiştir. Kapitalist toplumda işçi, kendi işgücünün de sıradan bir değişim değeri haline geldiği bir meta egemenliği dünyasında yaşar. İşgücünün metalaşması, işçiyi üretim sürecinde yatan sırları ve gerçek toplumsal ilişkileri kavrayabilmekten uzaklaştırmıştır. İşçilerin bu gerçekleri kavrayabilmesi için, kapitalizmin içyüzünü onlara kavratacak bir mücadele bilimine ihtiyaç vardır. Ve işçi sınıfına bu mücadele bilimini sağlayan da Marksizm olmuştur. Burjuva iktisadı, sermayenin ideolojik egemenliğinin doğrudan parçasıdır ve işçilere ekonomik-toplumsal gerçekleri sermayenin prizmasından çarpıtılmış biçimde sunar. Marksizm ise bu çarpıtmaları yere sermiş ve işçi sınıfının kendi ekonomik-toplumsal gerçekliğini kavrayabilmesinin yolunu açmıştır.

Artık kapitalizmin iyice çürüdüğü ve insanlığı yıkıma sürüklediği bir dünyada yaşıyoruz. Açık ki, işçi sınıfının dünyayı sermaye egemenliğinden kurtaracak mücadeleyi yükseltmesi, günümüz koşullarında gerçekten de yaşamsal bir zorunluluk oluşturuyor. Marksizm dünden bugüne, işçi sınıfının devrimci mücadelesine yol gösteren bilimsel meşale oldu. Bugünse, sınıfın öncüsünün Marksizm temelinde sağlam bir bilinçle donatılması gereği çok daha yakıcı bir önem kazandı. Bu bağlamda, Marx’ın neredeyse ömrünü vererek kapitalizmin sırlarını gözler önüne serdiği devasa çalışması Kapital’in kavranmasına hizmet etmek devrimci bir görevdir.

Kapital çalışmaları, Marx’ın sorunların nedenlerini açıklayabilmek için önce onların kökenine inen soyutlamalarla ilerlettiği son derece derin, detaylı ve karmaşık bir nitelik taşır. Bu nedenle, Kapital ciltlerinin öze değin noktaları ortaya çıkartan bir yöntemle okunmaması durumunda, ondan eğitim aracı olarak yararlanmada arzulanan sonuca ulaşılamayacaktır. İşte, çeşitli bölümler halinde okuyucuya sunulacak bu çalışmanın amacı da, arzulanan sonuca ulaşabilme çabalarına katkıda bulunabilmektir. Çalışmanın verimi açısından, Marx’ın Kapital’indeki satırların eşliğinde ve fakat kendi cümlelerimizle özetlemeler, açıklamalar yapılarak ilerlenecek, doğrudan Marx’ın ifadelerinden yapılan aktarımlar ise tırnak içinde gösterilecektir. Çalışmamızda, Yordam Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yapılıp basılan Kapital ciltleri esas alınacaktır.

Bunun dışında, Marx’ın konuya dair farklı eserlerinden ek yapmak gerektiğinde bu alıntıların kaynağı belirtilecektir. Çalışma içinde geçen iktisadi kavramlarda genelde Yordam çevirisindeki karşılıklar kullanılacaktır. Ancak daha önceki yazılarımızda da benzer konulara değindiğimiz için, okur açısından kolaylık sağlamak üzere, daha önce kullandığımız farklı Türkçe karşılıklar varsa bunlar kavramların ilk kez geçtiği yerlerde parantez içinde belirtilecektir. Çalışmamız boyunca, Kapital’in iç akışında yer alan kısım, bölüm gibi ayrımlarda ve çeşitli üst, alt başlıklarda Yordam Yayınlarının çevirisindeki düzen esas alınacaktır.

Kapital’in yöntemi

Marx, Kapital birinci cilde yazdığı 25 Temmuz 1867 tarihli önsözde, Kapital’de inceleyeceği konunun kapitalist üretim tarzı ve onunla uyuşan üretim ve dolaşım ilişkileri olduğunu belirtir. O dönemde bu ilişkilerin klasik yurdu İngiltere’dir ve o yüzden Marx da teorisini geliştirirken başlıca örnek olarak İngiltere’den yararlanmıştır. Zaten söz konusu olan, kapitalizmin genel yasalarını keşfedip açıklığa kavuşturmaktır. Bu bakımdan, İngiltere örneği temelinde ele alınan hususlar, katı bir zorunlulukla işleyen ve kendilerini ortaya koyan eğilimlerdir. İngiltere kadar gelişmemiş ve daha arkadan gelen örneklerde ise, bu eğilimler kendilerini zamanla ortaya koyacaklardır. “Anlatılan senin hikâyendir” misali, sanayi bakımından daha gelişmiş olan ülke, daha az gelişmiş olanına yalnızca kendi geleceğinin imgesini göstermektedir.

Marx, Kapital birinci cildin Almanca ikinci basımına yazdığı 24 Ocak 1873 tarihli sonsözde de önemli noktalara değindi. Örneğin, İngiltere’de ünlü iktisatçı David Ricardo ile kapanan klasik ekonomi politik döneminin ortaya koyduğu bir gerçek vardı. Ekonomi politik ancak sınıf mücadelesinin yeterince gelişmediği dönemler boyunca bir bilim olabilmişti. 1830 sonrasında ise, genelde Avrupa’da sınıf mücadelesi hem pratikte hem de teoride giderek daha açık ve düzeni tehdit edici biçimler almış ve böylece bilimsel burjuva ekonomisinin de ölüm çanları çalmaya başlamıştı. Marx’ın deyişiyle, artık iktisadi alanda şu ya da bu teoremin doğru olup olmadığı değil, fakat sermaye için yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu hususu belirleyici önem kazanmıştı. William Petty (1623-1687), Adam Smith (1723-1790), David Ricardo (1772-1823) döneminde çıkar gözetmeyen iktisadi araştırmaların yerini, artık para karşılığı yapılan seyirlik dövüşler, tarafsız bilimsel incelemelerin yerini ise özürcülüğün kötü niyeti almıştı. 1848’deki kıtasal devrim patlak verdiğinde, kapitalist gelişmenin anavatanı İngiltere’de burjuva iktisadı adına ortaya konan çalışmalar, artık burjuva iktisatçıların egemen sınıfın dalkavuklarına dönüştüğünü ilan ediyordu. İşte bu durum, ekonomi politiğin (nam-ı diğer politik ekonomi) bilimsel anlamda iflası demekti.

Marx döneminde yaşanan bu gelişmeler, onun Politik İktisadın Eleştirisi İçin Ön Taslak’tan (Grundrisse) başlayıp, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya (kısaca “Katkı”) ve Kapital ciltlerine ilerleyen çalışmaları boyunca, görüşlerini neden politik iktisadın eleştirisi bağlamında ortaya koyduğunu yeterince açıklar. Hele ki, o tarihlerden günümüze uzanan zaman dilimi boyunca yaşanan gelişmeler ve nihayetinde kapitalizmin artık çürümüş bir sisteme dönüştüğü hesaba katılırsa, burjuva iktisadın, Marx’ın onu eleştirdiği dönemden fersah fersah daha fazlasıyla bir egemen sınıf ideolojisi olduğu aşikârdır.

Marx, tüm bilimlerde bir çalışmanın başlangıcının daima zor olduğunu belirtir. O nedenle de, Kapital birinci cildin birinci bölümünün ve özellikle de meta analizinin en büyük güçlüğü yaratacağını ekler. Bu noktayı hesaba katarak vurguladığı üzere, değerin özüne ve değerin büyüklüğüne ilişkin açıklamalarını mümkün olduğu ölçüde ortalama okuyucunun seviyesine indirmeye çalışmıştır. Fakat yine de, gerçekliğe soyutlamalarla ilerleme mecburiyeti nedeniyle, Kapital’deki anlatım bir hayli karmaşıktır. Unutulmasın ki, iktisadi biçimlerin analizinde diğer bazı bilim alanlarında olduğu gibi mikroskop veya kimyasal ayıraçlardan yararlanılamayacağına göre, bunların yerini soyutlama gücü almak zorundadır.

Burjuva toplumu için emek ürününün meta biçimi ya da metanın değer biçimi, iktisadi bütünün hücre biçimidir. Marx, meta analizinin eğitimsiz olanlara sadece kılı kırk yarmak gibi görüneceğini vurgular. Ancak söz konusu olan bilimsel bir çalışmadır ve nasıl ki diğer bilim alanlarında örneğin mikroskopik anatomi dışlanamayacaksa, burada da okurun kitabın zor anlaşılmasından yakınma hakkı olmayacaktır. Marx düşüncelerini bu şekilde dile getirirken, yeni bir şeyler öğrenmek ve beraberinde bizzat düşünmek isteyen bir okuyucuyu varsaydığını da eklemiştir.

1867 tarihli önsözde belirttiği üzere, bilimsel eleştiriye dayanan her görüşü hoşnutlukla karşılayan Marx, kamuoyunun önyargıları söz konusu olduğunda ise İlâhi Komedya’nın yazarı büyük Floransalı Dante’nin izinden gitmeye kararlıdır: “Sen yolunda yürü, bırak ne derlerse desinler!” Nitekim Marx “kimse Kapital’in edebi eksiklerini benden daha sert bir şekilde eleştiremez” diyerek iğneyi kendine batırırken, düzeysiz eleştirileri ise dikkate bile almamıştır.

Marx’ın ortaya koyduğu gibi, toplumların iktisadi yaşamının tüm tarihsel dönemler için değişmez, genel geçer yasaları yoktur. Gerçeklik somuttur ve her farklı tarihsel dönemin kendine özgü yasaları vardır. Üretici güçlerin gelişme düzeyindeki farklılıklar, neticede söz konusu toplumdaki egemen üretim ilişkilerini ve bunların ifadesi olan yasaları belirler ve açıklığa kavuşturur. İnsanlık tarihi boyunca yer alan değişik üretim tarzlarının ve nihayetinde kapitalist üretim tarzının özelliklerini bu temelde kavramaya çalışan yöntem, diyalektik yöntemdir.

Her alanda doğru bir kavrayışa ulaşabilmek için birincil derecede önemli olanın yöntem sorunu olduğuna dikkat çeker Marx. O nedenle burjuva iktisadın eleştirisi kapsamında çalışmalarını yürütürken de, öncelikle üzerinde durduğu konu yöntem sorunu olmuştur. Kapital’in yöntemini anlayabilmek için, Grundrisse ve Katkı’da yer alan açıklamalar başta olmak üzere, Marx’ın yöntem konusundaki çeşitli değinmelerini dikkatle kavramaya çalışmak gereklidir.

Doğru yöntem, somuttan soyuta ve soyuttan somuta ilerleyerek gerçekliği kavramaya çalışan bilimsel düşünce sürecinin bütünlüğünü içerir. Düşüncenin dışında var olan dış dünya yani somut, aslında bilimsel analizde gerçek hareket noktasıdır. İnceleme süreci, önce somut gerçeklikten alınan parçaların (bütünden soyutlanan detayların) analiziyle ilerler. Sonra bu soyutlamalar neticesinde incelenip çözümlenen parçaların birleştirilmesiyle, bir üst düzeyde kavranan somut gerçekliğe varılır. Bilimsel inceleme ve bilimsel sonuçlara varma sürecindeki bütün bu faaliyetlerin anlamı, analizin sentezle, tümdengelim yönteminin tümevarım yöntemiyle birleştirilmesidir ve zaten diyalektik yöntemin özü de budur.

Marx, yöntem konusundaki açıklamalarında, sunuş tarzının araştırma tarzından ayrılması gerektiğine de dikkat çeker. Araştırma sırasında, incelenen malzemenin tüm ayrıntılarıyla ele alınması, farklı gelişim biçimlerinin çözümlenmesi ve bunların iç bağlantısının kavranması gerekir. İşte gerçek hareket ancak bu işlerin yapılmasından sonra tasvir edilebilir. Bir başka deyişle, araştırmada yüzeyden başlanıp bin bir zorlukla derinlere inilir ve sorunun temelinde yatan nedenler keşfedilir. Sunuşta ise asıl önemli olan, artık keşfedilmiş olanı okuyucuya açıklayabilmektir. Marx’ın diyalektik yöntemi, kapitalist toplumun işleyişini ve onun çelişkilerle dolu hareketini, bu çelişkilerin kendilerini en çok da periyodik çevrimlerin bunalım noktasında hissettirdiğini açıklığa kavuşturmuştur.

Kapital’in İngilizce basımına yazdığı Kasım 1886 tarihli önsözde Engels, ilerleyen yıllar içinde Marx’ın Kapital’de yazdıklarının nasıl doğrulandığına ve Kapital’in Avrupa’da devrimci işçiler tarafından nasıl da benimsendiğine değinir. O dönemde İngiltere’de patlak veren iktisadi bunalıma dair Engels’in kaleme aldığı satırlar, Marx’ın Kapital incelemelerinin önemini gözler önüne sererken günümüz dünyasına da ışık tutmaktadır.

Engels, ancak üretimin ve dolayısıyla pazarın sürekli ve hızlı bir genişlemesi sayesinde işleyen İngiliz sanayi sisteminin, o dönem durma noktasına geldiğini vurgular. Serbest ticaret kaynaklarını tüketmiş ve hızla gelişmekte olan yabancı sanayi her yerde İngiliz üretiminin karşısına dikilmeye başlamıştır. Üretici güçler geometrik diziyle artarken, pazarların genişlemesi buna ayak uyduramamakta ve en iyi ihtimalle aritmetik bir dizi oluşturmaktadır. 1867’den beri yinelenen, yaklaşık on yılı kapsayan ve durgunluk, refah, aşırı üretim, bunalım evrelerinden oluşan sanayi çevrimi sanki durmuş, İngiltere sürekli ve kronik bir çöküntünün umutsuz bataklığına terk edilmiş gibidir. Burjuvazinin dört gözle beklediği refah dönemi bir türlü ufukta görülmemekte ve iyileşme belirtileri sanılan görüngüler de kısa zamanda yeniden buharlaşmaktadır. İşsizlerin sayısı yıldan yıla kabarırken, burjuva düzen bu soruna bir çözüm bulamamaktadır. Egemenler cenahında, işsizlerin sabırlarını yitirip kendi kaderlerini ele almak üzere ayağa dikilecekleri bir devrimin korkusu büyümektedir. Engels’in önsözü bitirirken vurguladığı ve günümüzde de yaşandığı gibi, böylesi dönemler işçi sınıfının devrimci mücadelesini yükseltebilmek için Marx’a çok daha özenle ve dikkatle kulak verilmesi gereken dönemlerdir.

BİRİNCİ KISIM: META ve PARA

Marx Kapital’e yazdığı önsözde, bu eserinin 1859 yılında yayınlanan Katkı’nın devamını oluşturduğunu belirtir. Nitekim Kapital’in alt başlığı da “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” adını taşır ve birinci cildin ana konusu “Sermayenin Üretim Süreci”dir. Katkı’nın içeriği, Kapital birinci cildin birinci kısmında özetlenmiştir. Marx bu özet tekrarı yalnızca bağlam ve bütünlük kaygısıyla yapmadığını, konunun sunumunun iyileştirilmeye çalışıldığını belirtir. Marx’ın Grundrisse notlarından başlayıp, Katkı’nın yayınlanması ve zaman içinde değişen planlar temelinde Kapital’in yazılmasıyla ilerleyen “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” çalışmasında “Meta, Para ve Sermaye” analizi temel ekseni oluşturur.

Kapital’in birinci cildi kendi içinde çeşitli alt bölümlere ayrılan üç kısımdan oluşur ve birinci kısmın başlığı “Meta ve Para” adını taşır. Bu kısım boyunca Marx, burjuva iktisatçılar tarafından çeşitli şekillerde çarpıtılarak sunulan metanın sırlarını deşifre etmektedir. Tarih içinde metanın ortaya çıkmasından basit meta üretiminin açıklanmasına, yine tarih içinde meta değişiminin kaçınılmaz sonucu olarak para adlı mübadele (değişim) aracının oluşum ve başkalaşımına, mübadele sürecine ve paranın çeşitli rollerine değinir. Marx’ın bu kısımda üzerinde durduğu pek çok nokta, olgunlaşmış bir kapitalist işleyiş içinde meta değişimine ve paranın rollerine ilişkin artık olup bitmiş sonuçlar değildir; geçmiş zamanlardan hareketle metanın ve paranın tarihi boyunca başkalaşan halkalarını inceleyerek ilerler. Kapital’i eğitim amacıyla incelemeye girişen okur bilmelidir ki, “Meta ve Para” kısmında yer alan pek çok açıklama tarihsel gelişime ışık tutar. Kaçınılmaz olarak, yalnızca modern kapitalist gelişmeyle varılan son halkayı gözler önüne seren bir mahiyette değildir, ama bu son durumlara nerelerden gelindiğini aydınlatmaya yöneliktir. Bu gibi hususlar söz konusu olduğunda okuyucuya gerekli özet bilgiler verilerek, esasen bugünü anlamak bakımından büyük bir önem taşıyan noktalar üzerinde odaklanılacaktır.

Bölüm 1: Meta

1. Metanın İki Unsuru

Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği “muazam bir meta yığını” olarak görünür ve bu yüzden incelemeye metanın analiziyle başladığını belirtir Marx. Metalar, yiyecek, içecek, giyecek maddesi vb. olarak taşıdıkları özelliklerle, şu ya da bu türden insan ihtiyacını karşılayan şeylerdir. Bu ihtiyaçların mideden mi yoksa hayallerden mi kaynaklandığı meta açısından hiçbir değişiklik yaratmaz. Daha da önemlisi, metanın doğrudan doğruya nihai bir tüketicinin ihtiyacını gideren bir tüketim nesnesi (ekmek, ceket vb.) biçiminde mi, yoksa bir üretim aracına sahip olmak isteyen kişinin ihtiyacını karşılayan bir üretim aracı (makine, vb.) biçiminde mi olduğu da önemli değildir. Asıl olan, meta olacak şeyin öyle ya da böyle birilerinin işine yaraması, yani bir kullanım değerine sahip olmasıdır. Kullanım değeri demir, buğday ya da elmas gibi bir metada cisimleşir ve onu tüketecek kişinin kullanımıyla, bir başka deyişle tüketimiyle gerçekleşir.

Kullanım değerleri toplamı, üretim tarzı her ne olursa olsun (ister feodal, ister kapitalist vb.) o toplumun servetinin maddi içeriğini oluşturur. Fakat kapitalist toplumda kullanım değerleri aynı zamanda mübadele (değişim) değerlerinin maddi taşıyıcılarıdırlar, yani her bir meta hem bir kullanım değeri hem de bir mübadele değeri (değişim değeri) içerir. İki meta birbiriyle aralarındaki değişim oranına göre değiştirilirken, iki farklı kullanım değeri de karşılıklı bir elden bir diğer ele geçmektedir.

Örneğin ceket ve keten bezi gibi iki ayrı metayı ele alalım. Bunların arasındaki mübadele oranı, ceketi keten bezine eşitleyen bir denklemle gösterilebilir (1 ceket = 20 metre keten bezi gibi). Bu eşitliği sağlayan, bu iki farklı metada eşit miktarda ortak bir şeyin olmasıdır. Eşitlikteki bu ortak şey, metaların kullanım değeri olarak taşıdığı herhangi bir doğal özellik olamaz. Çünkü karın doyurmaya, giyinmeye, ısınmaya vb. yaramak gibi doğal özellikler ancak metanın kullanım değerini ilgilendirir, değişim değerini ise zerre kadar ilgilendirmez. İşte metaların hangi ortak şeye göre mübadele edildiklerinin keşfi, ancak soyutlamalarla ilerleyen bir analiz neticesinde mümkün olabilmiştir. Bu analiz boyunca metalar kullanım değerlerinden soyutlandıklarında, geriye tek bir ortak özellik, hepsinin emek ürünü olma özelliği kalmıştır.

Marx, tarihsel akış içinde paranın ortaya çıkışını açıklayabilmek için soyutlamalarla ilerlerken, önce parayı devre dışı bırakır ve iki metanın mübadelesinin bir üçüncü meta üzerinden yapıldığını varsayar. Ceket ve keten bezi örneğimize geri dönecek olursak, şimdi bu ikisiyle eşdeğer olan bir üçüncü meta, değişilecek iki metanın değişiminde değer ölçüsü oluşturacaktır. Örneğin bu üçüncü meta buğday olsun ve 50 kilo buğdayın 1 ceketle ve 20 metre keten beziyle eşdeğer olduğunu varsayalım. Bu durumda ceket ve keten bezi arasındaki değişim 50 kilo buğday değeri üzerinden gerçekleşecektir. (Bu gibi örnekleri aynen Kapital’deki örneklerden değil de, günümüz ölçü birimleri ve günümüz değişim değerleri itibarıyla vermenin daha yararlı olacağını düşündük. Bugün ceketin 200 lira, keten bezinin metresinin 10 lira ve buğdayın kilosunun 4 lira olduğunu varsayıp, buradan hareketle geçmişe uzanarak eşitlik denklemlerini oluşturduk.)

Burada bir ara açıklama yapmak yararlı olacaktır. Bu kısımda incelediğimiz pek çok alt başlık boyunca, Marx genel bir eşdeğer olarak paranın modern kapitalist yaşamdaki rolünü çözümlemeye doğru ilerlemektedir. Fakat bugünün Kapital okuru için, meta değişiminde paranın rolü zaten artık herkesin bildiği, çoktan olup bitmiş ve tarihsel geçmişini sorgulamaya gerek duymadan yüzeyde kavranabilen bir gerçekliktir. Bu nedenle, bugünün okuru açısından Kapital’in buna benzer bölümlerinde soyutlamaların karmaşıklığına takılmadan, net sonuçları kavratmaya doğru ilerleyen özetlemeler yapılacaktır.

Meta değişiminde asıl önemli noktaya gelecek olursak, vurgulamak gerekir ki, metalar kullanım değerleri açısından farklı niteliklere sahiptirler. Oysa mübadele değerleri olarak yalnızca nicelikleri farklıdır ve hepsi farklı niceliklerde ama ortak bir niteliğe sahiptirler. Bu ortak nitelik, tüm metaların insan emeğinin ürünü olmalarıdır. Çeşitli emek ürünlerini kendi kullanım değerlerinden soyutladığımızda, o artık bir ceket ya da kumaş gibi kullanıma sunulan yararlı bir nesne değildir. Bu soyutlama neticesinde salt bir mübadele değeri olarak kavramaya çalıştığımız meta, artık terzilik ya da dokumacılık gibi özel bir üretici emeğin ürünü de değildir. Kısacası mübadele değerini ve paranın rolünü kavrama yolunda yaptığımız bu soyutlamalarla, zihnimizde tüm metalar farklı büyüklüklerle ifade edeceğimiz soyut insan emeğine (ortalama bir insanın emek gücü) indirgenmiş olurlar. Bir başka deyişle, şimdi metalar hayalimizde farklı büyüklüklerde harcanmış insan emek gücünden (işgücünden) başka bir şey değildir.

Açık ki, bir kullanım değeri (örneğin ceket, kumaş vb.) harcanmış ortalama insan emeğinden bir miktar içerdiği için bir mübadele değerine sahiptir. Bu mübadele değerinin büyüklüğünü, içerdiği o harcanmış emek gücünün miktarı belirler. Bu miktar ise, harcanan emeğin süresiyle (saat, gün gibi belirli bir zaman birimiyle) ölçülür. Unutulmamalı ki değişim değerlerinin özünü oluşturan bu emek, çalışkanlık tembellik gibi özelliklerinden ve dokumacılık, terzilik vb. gibi farklı niteliklerinden soyutlanmış, böylece her ayrı meta için eşit değer ölçütü oluşturduğu varsayılmış ortalama bir emek gücüdür.

Bir metanın mübadele değerini belirleyen emek, tüm üretim sürecinde onun yalnızca tüketiciye sunulan biçimi aldığı son safhada harcanan emek gücü değildir; o metanın ortaya çıkabilmesi için onun içine giren tüm unsurlar itibarıyla baştan sona dek harcanan emek güçlerinin toplamıdır. O nedenle mübadele değerinin kavranabilmesi için bu noktada da bir soyutlama yapmaya gerek vardır ve işte bu toplamı, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zaman olarak adlandırırız. Toplumsal olarak gerekli emek-zaman, herhangi bir kullanım değerini toplumun verili üretim koşulları altında, ortalama toplumsal hüner derecesi ve emek yoğunluğuyla elde edebilmek için gerekli olan emek-zamandır. Asla göz ardı edilmemeli ki, bir metanın mübadele değerini bulmak üzere, baştan sona fiilen harcanan somut işgücü saatlerini hesaplamaya girişmek gibi bir düşünce saçmadır! Çünkü metanın mübadele değerini belirleyen “toplumsal olarak gerekli emek-zaman” ölçüsü bir soyutlamadır ve işte sorunu kavrayabilmek için de, ancak soyutlamalar ve varsayımlar temelinde ilerleyen bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır.

Mübadele değerinin özüne ilişkin açıklamadan anlaşılacağı üzere, eşit büyüklükte emek miktarları içeren metalar aynı mübadele değeri büyüklüğüne sahiptirler. O halde, bir metanın değerinin bir başka metanın değerine oranı, birinin üretimi için gerekli olan emek-zamanın diğerinin üretimi için gerekli olan emek-zamana oranıdır. Bir metanın üretimi için gerekli olan emek-zaman değişmiyorsa, o metanın değer büyüklüğü de değişmez. Fakat emeğin üretkenliği artarsa o metanın üretimi için gerekli emek-zamanı azalacağından metanın mübadele değeri düşer, üretkenlik azalırsa mübadele değeri yükselir. Emeğin üretkenliğini belirleyen başlıca koşullar ise, işçinin ortalama hüner derecesi, bilimin gelişme düzeyi ve kullanılan teknoloji, üretim sürecinin toplumsal bileşimi, üretim araçlarının kapsam ve etkinliği ve doğal koşullar olarak sıralanabilir. Sonuncusuna bir örnek vermek gerekirse, elverişli mevsim koşullarında harcanan belirli miktarda emek-zamanı diyelim 4 kilo buğdayda maddeleşirken, olumsuz koşullarda aynı emek-zamanı diyelim 2 kilo buğdayda maddeleşir.

İçimize çektiğimiz hava örneğinde olduğu gibi, bir şey insana yarar sağlayabilmek için üretici emek harcanmasını gerektirmiyorsa (yani böyle bir emek ürünü değilse), o şey meta değildir. Bir mübadele değerine sahip değildir, fakat yararlı olduğu için bir kullanım değeri vardır. Üretici emek harcanmadan insanın kullanabileceği bedava hava, bedava su, doğal çayırlar vb. böyledir. Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus daha vardır. Doğanın sunduğu kullanım değerleri dışında, bir şey meta olmamasına (yani bir mübadele değeri taşımamasına) rağmen yararlı bir üretici emek ürünü olabilir. Eski dönemler hatırlanacak olursa bu durum kolaylıkla kavranır. Şöyle ki, kendi ürünüyle kendi ihtiyacını karşılayan, örneğin buğday üreten bir kişi bir kullanım değeri yaratmış demektir, fakat bu kullanım değeri bir meta değildir. Çünkü bir kişinin meta üretiyor olması için, kendi ihtiyacı (kendi kullanımı) dışında başkalarının kullanımı için üretmesi, yani bireysel değil toplumsal kullanım değeri üretmesi gerekir.

Marx bu genel açıklamadan sonra, bir yanlış anlama olmaması için önemli bir tarihsel gerçeğe işaret eder ve şöyle der: “Ve sırf başkaları için üretmesi de yetmez. Orta Çağın köylüsü, feodal bey için haraç-tahıl, papaz için öşür-tahıl üretirdi. Ama haraç-tahıl da öşür-tahıl da, başkaları için üretildikleri için meta olmuyordu. Meta olabilmek için, ürünün, kullanım değeri olarak hizmet edeceği başkasına, mübadele yoluyla aktarılması zorunludur”.

2. Metalarda Cisimleşmiş Emeğin İki Yönlü Niteliği

Mübadele değerini anlamaya yönelik soyutlama neticesinde tanımlanan ortalama emek, kullanım değerlerinin yaratıcısı olan gerçek, somut emeğin taşıdığı özelliklerden uzaklaşmış varsayımsal emektir. Marx bu hususa özellikle dikkat çeker. Böylece kullanım değerlerinin yaratıcısı olan yararlı somut emekle (ceket üreten terzilik emeği veya keten bezi üreten dokumacılık emeği gibi), değişim değerini kavramayı mümkün kılan soyut emek (özelliklerinden soyutlanarak varsayılan bir ortalama emek) olarak emeğin iki yönlü niteliği ortaya konmuş olur. Marx, emeğin bu iki yönlü doğasını eleştirel olarak ilk ortaya koyan kişinin kendisi olduğunu belirtir ve bu noktanın ekonomi politiği anlamanın çıkış noktasını oluşturduğuna dikkat çeker.

Üretilen şeyler nitelikçe farklı kullanım değerleri (keten bezi veya ceket gibi) ve dolayısıyla nitelikçe farklı yararlı emeklerin (dokumacılık emeği veya terzilik emeği gibi) ürünleri olmasaydı, birbirlerinin karşısına değişilecek metalar olarak çıkamazlardı. Bu değişim ihtiyacını yaratan toplumsal işbölümüdür ve bu işbölümü tarih sahnesine çıkmasaydı meta da çıkmazdı. Fakat kullanım değerlerinin yaratıcısı olarak, üretici emek kuşkusuz meta üretiminin olmadığı tarihsel dönemlerde de vardır ve genelde insanın tüm toplum biçimlerindeki varoluş koşuludur. İnsan üretim faaliyeti sırasında genelde doğa güçleri tarafından desteklenir ve bu nedenle toplumsal maddi servetin kaynağı yalnızca insan emeği değil, bunun yanı sıra doğadır da. Marx “toplumsal servetin biricik kaynağı emektir” diyenleri eleştirirken, ünlü İngiliz iktisatçısı William Petty’nin deyişini hatırlatır: “Emek onun babası ve toprak onun anasıdır.” (W. Petty, değeri emek ile belirleyen ilk klasik iktisatçıdır.)

Terzilik, dokumacılık vb. gibi nitelikleri farklı tüm üretici faaliyetler neticede insan beyninin, kaslarının, sinirlerinin, elinin, kısacası insanın emek gücünün (işgücünün) üretici şekilde harcanmasıdır. İnsanın emek gücünün bu nitelikteki üretici faaliyetlerde harcanabilmesi için de, elbette insanın işgücünün az çok gelişmiş ve belirli nitelikler kazanmış olması zorunludur. Fakat ortalama emek gücü soyutlaması, fiilen harcanan işgücünü, özelliklerinden sıyrılmış ve bu sayede aynılaştırılmış basit işgücü olarak varsayar. Meta değişiminin sırlarını çözmek için başvurulan bu soyutlama mantıksız değildir. Çünkü insan emeği, ortalama olarak kavramak istersek, temelde her sıradan insanın canlı organizmasında var olan gücün (basit emek gücü) harcanmasıdır.

Farklı ülkelerde ve farklı uygarlık dönemlerinde basit ortalama emeğin niteliği değişse bile, “varsayılan değer” incelemeye konu olan belirli bir toplumda verili koşullarda kabul edilen bir soyutlamadır. Düşüncede tek tipleştirilmiş, aynılaştırılmış (yani soyutlanmış) bu “basit emek”, aslında gerçek yaşamda yani somutta var olan çeşitli niteliklerdeki karmaşık emeğin rolünü kavrayabilmek için bize bir kalkış noktası sunar. Zira dikkatlice düşünecek olursak, aslında “karmaşık emek” neticede basit emeğin belirli ölçülerde yoğunlaştırılmış, çoğaltılmış halidir. Bunu bir eşitlikle ifade etmek gerekirse, küçük miktarda bir karmaşık emek büyük miktarda bir basit emeğe eşittir; örneğin 1 birim karmaşık emeği 8 birim basit emek olarak varsayabiliriz. Bu noktada gerçek yaşamın, yani somutun kavranmasına kuşkusuz fiili matematiksel hesaplar yapılarak varılamaz! Ama sorunun kavranabilmesi için, diyalektik düşünce sayesinde işin doğasında, özünde mantıksal olarak bunların olduğunu keşfederiz.

Bir meta diyelim ceket gibi görece karmaşık nitelikte bir emeğin ürünü olabilir. Fakat bu ürünün içerdiği emek gücünün değeri, bu değere denk gelen daha basit bir emek gücünün yarattığı değerle eşleşebilir (örneğin bu sayede 1 ceket 20 metre keten bezine eşitlenebilir). Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu noktada akıl yürütürken, bu oranların somutta hesaplanıp kararlaştırıldığını sanmak büyük bir yanılgı olur. Marx’ın çözümlediği ve bize anlatmaya çalıştığı olgu, biz hesaplayıp karar vermeden nasıl olup da metaların birbirleriyle belirli oranlarda değiştirildiğidir. Aslında kavranması gereken konu, insanlık tarihinin akışı içinde trampayla başlayıp meta değişimine ilerleyen bir süreçte, çeşitli emek ürünlerinin mübadelesi neticesinde zamanla oluşmuş oranlardır. Marx’ın sözleriyle, “farklı emek türlerini, ölçü birimleri olarak basit emeğe indirgeyen farklı oranlar, üreticilerden bağımsız bir toplumsal süreçle belirlenir ve bu yüzden, onlara, geleneksel olarak belirlenmiş gibi görünür”.

Marx, meta değişimine egemen olan sorunları çözümlerken işi kolaylaştırmak için, bundan böyle her türden emek gücünün basit emek gücü cinsinden ifade edileceğini belirtir ve bize diyelim 1 ceketin neden 20 metre kumaş ettiğinin sırrını açıklar. Değer büyüklüklerindeki bu fark, 1 metre keten bezinin ceketin içerdiğinin yirmide biri kadar basit emek gücü içermesinden, bir başka deyişle ceketin üretimi sırasında 1 metre keten bezinin üretimine harcanan basit emek gücünün yirmi katı kadar basit emek gücü harcanmış olmasından ileri gelir.

Üretilen bir ürün için harcanan emeğin, aynı anda bir yandan bir kullanım değeri yaratırken diğer yandan bir değişim değeri yaratmış olması şeklinde ikili bir niteliği vardır. Emeğin bu ikili karakteri nedeniyle, üretkenlikteki artış kullanım ve değişim değeri bakımından farklı sonuçlar doğurur. Diyelim eskiden 2x zamanda bir ceket üretilirken, üretkenlikteki artış sonucu şimdi 1x zamanda 1 ceket üretilirse bunun anlamı kullanım değerleri olarak maddi servetin artması demektir. Çünkü şimdi 2x zaman içinde toplum 1 değil 2 ceket sahibi olacaktır. Görüleceği üzere, kullanım değeri yaratan özelliğiyle emek (yararlı emek) kendi üretkenliğindeki artış ya da azalma ile doğru orantılıdır. Buna karşılık, aynı örneğe emeğin değişim değeri yaratması açısından baktığımızda durum değişir. Çünkü eskiden 2x zaman içinde üretilen bir ceketin değişim değeri şimdi 1x zaman üzerinden belirleneceğinden, demek ki üretkenlikteki artış neticesinde aynı ceketin değişim değeri yarıya düşmüş olacaktır. Fakat neticede eskisiyle aynı süre içinde şimdi daha fazla miktarda meta (1 yerine 2 ceket) üretilmektedir ve sermaye sahibini ilgilendiren asıl husus da zaten budur.

9 Ocak 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /2

kapitali-okumak-c1.png

3. Değer Biçimi veya Mübadele Değeri

Üretilen bir şey hem bir kullanım değerine hem de bir mübadele değerine (değişim değerine) sahip olduğu takdirde bir metadır. Kullanım değerleri olarak metalar, örneğin demir, buğday, kitap vb. gibi farklı özelliklere, biçimlere sahiptirler. Ancak değişim değerleri olarak hepsi para biçiminde ortak bir değere bürünürler. Marx tam burada okuyucunun dikkatini önemli bir noktaya çeker: “Şimdi, bugüne kadar burjuva iktisadı tarafından el sürülmeden bırakılmış bir işe girişeceğiz; yani, bu para biçiminin doğuşunu gösterecek ve dolayısıyla, metaların değer ilişkilerinin içerdiği değer ifadesinin gelişimini, en basit ve en fark edilmez biçiminden itibaren, göz alıcı para biçimine gelinceye kadar izleyeceğiz. Böylece, aynı zamanda, para bilmecesi de çözülecek.” Marx’ın takip eden satırları, meta mübadelesinde basit değer ilişkisinden başlar ve adım adım para biçiminin analizine uzanır. Kapital’deki bu açıklamalar, Marx’ın para bilmecesini nasıl çözdüğünü ortaya koymaktadır. Bunun anlaşılabilmesi için, Marx’ın açıklama sistematiğini bozmadan ve kullandığı kavramları atlamadan konuyu özetlemek isabetli olacaktır.

A. Basit, tek başına veya rastlantısal değer biçimi

Metalar arasındaki basit değer ilişkisi, herhangi bir metayla bir diğer meta arasındaki ilişkidir. Örneğin “x kadar A metası = y kadar B metası” şeklindeki değer ilişkisi bize bir metanın basit değer ifadesini verir. Bu basit değer ifadesini herhangi iki metayla somutlamak istersek, örneğin 1 ceket = 20 metre keten bezi diyebiliriz. Kuşkusuz bu eşitliği tersinden, yani 20 metre keten bezi = 1 ceket şeklinde de ifade edebiliriz. Burada Marx basit değer ilişkisini dile getiren eşitliği daha yakından inceler. 20 metre keten bezi = 1 ceket ilişkisinde keten bezi kendi değerini ceketle, yani bir başka metaya göre (göreli) ifade etmektedir. O nedenle eşitliğin sol tarafında yer alan göreli değer biçimi diye adlandırılır. Eşitliğin sağ tarafında yer alan ise eş değer biçimi diye nitelenir. Örneğimizi başka metalar üzerinden de versek, benzer tüm eşitliklerde sol taraf göreli değer biçimi, sağ taraf eş değer biçimi olarak adlandırılacaktır. Burada eşitliği sağlayan faktör, aslında her iki metanın da mübadele değeri büyüklüğünün eşit olmasıdır.

Mübadele değerleri açısından metalar, fiziksel biçimlerinden ve onu yaratan emeğin özelliklerinden soyutlanmış ve böylece aynılaştırılmış insan emeğidir. Ceket ve keten bezi üzerinden ifade edecek olursak, söz konusu soyutlama terzilik emeğiyle dokumacılık emeğini her ikisinde de ortak olan soyut emeğe (ortalama insan emeği) indirger. Böylece her bir metanın ayrı ayrı değeri aynı ölçü birimiyle, her birinin üretimi için toplumsal açıdan gerekli emek-zamanla belirlenmiş olacaktır. Metaların değerleri bu emek-zamanla ifade edildiğine göre, göreli değeri ya da eş değeri temsil eden metanın üretimi için gereken emek-zaman şu ya da bu nedenle değiştiğinde, eşitlik denklemi de değişecektir. Marx bu problemi, “göreli değer biçiminin nicel bakımdan belirlenmesi” olarak adlandırır.

Bu bağlamda, 20 metre keten bezi = 1 ceket denklemindeki farklı yönlü değişimlerin sonuçları gözden geçirilebilir. İhtimaller şunlardır: Ceketin değeri sabit kalırken keten bezinin değeri değişebilir; ceketin değeri değişirken keten bezinin değeri sabit kalabilir; ceket ile keten bezinin değeri aynı anda, aynı yönde ve aynı oranda değişebilir. Örneğin ceketin değer büyüklüğü sabit kalırken (diyelim 2x emek-zamanı), verimlilik düşüşü nedeniyle 20 metre keten bezi daha fazla emek-zamanda üretilirse (diyelim 3x emek-zamanı), haliyle eşitlik denklemi de buna göre değişecektir. Aynı akıl yürütme, keten bezinin değer büyüklüğünün sabit kalması durumunda ceketin değer büyüklüğünün değişmesi üzerinden de yapılabilir. Üçüncü şık olarak, şayet keten bezi ve ceketin üretimi için gereken emek-zaman miktarları aynı anda, aynı yönde ve aynı oranda değişirse eşitlik denklemi değişmeyecektir. Bu durumu genelleyerek ifade edecek olursak, bütün metaların değerleri aynı zamanda ve aynı oranlarda yükselir ya da düşerse bunların göreli değerleri değişmez.

Şimdi de metaların eş değer biçimini daha yakından kavramak için tekrar örneğimize dönelim. Bir A metasının değerini bir B metasıyla ifade ettiğimizde, ikincisini sanki para gibi bir eş değer biçimine sokmuş oluruz. 20 metre keten bezi = 1 ceket eşitliğinde, ceket burada yalnızca keten bezinin mübadele değerini ifade eden bir kullanım nesnesidir. Marx, eş değer biçiminin tam gelişip tarihin ilerleyişi içinde nihayet para olarak boy göstermesine dek esrarlı bir niteliğe sahip olduğunu vurgular. Zaten bu yüzden kaba burjuva iktisatçıları bu konuda hep yanılmışlardır. Eş değer rolünü altın ve gümüş oynamaya başladığında ise, onlar mübadelenin sırrını yine çözememiş ve bu kez de sırrın değerli madenlerden kaynaklandığını düşünmüşlerdir.

Eş değer biçiminin özelliği, Marx’ın açıkladığı üzere, çok uzun yıllar önce büyük araştırmacı ve düşünür Aristoteles (MÖ 384-322) tarafından dile getirilmiştir. Aristoteles’e göre, “5 yatak = 1 ev” ifadesiyle, “5 yatak = şu kadar para” ifadesinin içerik bakımından hiçbir farkı yoktur. “Eşitlik olmadan mübadele, ölçekdeşlik olmadan da eşitlik olamaz” diyen Aristoteles, metanın para biçiminin, yalnızca, basit değer biçiminin daha gelişmiş durumu olduğunu da açıkça belirtmiştir. Fakat o, bu noktadan öteye gidememiş ve eşitliği sağlayan ortak özün ortalama insan emeği olduğunu açıklayamamıştır.

Marx bunun nesnel nedenini açıklar. Aristoteles’in yaşadığı dönem antik Yunan’ın köleci toplumudur ve o nedenle kuşkusuz ondan kapitalist toplumdaki genelleşmiş meta değişiminin sırrını çözmüş olması beklenemezdi. Değer ifadesinin sırrı, ancak meta biçiminin emek ürününün genel biçimi halini aldığı ve dolayısıyla insanlar arasındaki meta aracılıklı ilişkinin egemen toplumsal ilişki haline geldiği bir toplumda çözülebilmiştir. “Aristoteles’in dehası, metaların değer ifadesinde bir eşitlik ilişkisinin olduğunu görmesindedir. Yalnızca, içinde yaşadığı toplumun tarihsel sınırları, onun bu eşitlik ilişkisinin «gerçekte» nerede olduğunu bulmasına engel olmuştur”.

Marx bu açıklamalardan sonra “bir bütün olarak basit değer biçimi” üzerinde durur. Hatırlanacağı üzere bir metanın basit değer biçimi, onunla bir başka meta arasındaki eş değer ilişkisinde ifadesini bulmaktadır. Buradan hareketle, tek bir metayla diğer tüm metalar arasındaki basit değer biçimlerinin bir dizisini oluşturabiliriz. Bu dizi temelinde meseleye bir bütün olarak bakıldığında, metaların karşılıklı ilişkide kendilerini iki farklı yönleriyle (biri mübadele değeri, diğeri kullanım değeri) ortaya koydukları anlaşılır. Aslında tüm farklı üretim tarzlarında emek ürünleri birer kullanım nesnesidirler, fakat yalnızca belirli bir tarihsel gelişim çağı emek ürünlerini metaya dönüştürmüştür. Bir emek ürününün metaya dönüşmesi, onun bir kullanım değerinin yanı sıra bir de mübadele değeri kazanması anlamına gelir. Buradan anlaşılacağı üzere, tarihsel akış içinde meta biçimin gelişmesi aslında mübadele değeri biçiminin gelişmesi demektir. Metanın basit değer biçimi, mübadelenin tarihî gelişimi içinde bir dizi dönüşümden sonra nihayet fiyat biçiminde olgunluğa erişmiştir.

B. Toplam veya genişlemiş değer biçimi

Basit değer biçimini, bir ve aynı metanın (örneğin keten bezi) diğer tüm metalar üzerinden (örneğin, ceket, çay, demir vb.) eş değerinin ifade edildiği bir dizi şeklinde de düşünebiliriz. Bu durumda bir metanın, örneğin keten bezinin değeri metalar dünyasının sayısız diğer unsuruyla ifade edilmektedir. Marx bunu ise genişlemiş göreli değer biçimi olarak adlandırır. Keten bezinin genişlemiş göreli değer biçiminin bize anlattığı önemli bir gerçeklik vardır. Demek ki, keten bezinin mübadele değerinin eş değeri olan şu ya da bu kullanım nesnesi üzerinden ifade edilmesinin, onun mübadele değerinin belirlenmesi açısından hiçbir önemi yoktur. Böylece mübadele değerini belirleyenin rastlantısal bir olgu olmadığı ortaya çıkar. O halde, eş değer denklemini kuran bir yasa (harcanan emek-zamanı yasası) vardır! Böylece, metanın değer büyüklüğünü şu ya da bu nesneyle mübadele edilmesinin belirlemediği, tam tersine metanın harcanan emek-zamanı yasasına göre verili değer büyüklüğünün onun mübadele ilişkilerini düzenlediği kavranabilir hale gelir.

Hatırlarsak, keten bezinin genişlemiş göreli değer ifadesinde çeşitli metalar eş değer cismi olarak yer almaktadır. Bunlardan her birini ise özel eş değer biçimi olarak adlandırabiliriz. Marx, “genişlemiş göreli değer biçimi” denen şeyin de aslında yalnızca akıl yürütmenin bir parçası olduğunu ve dolayısıyla bütünsel gerçekliğe oranla kusurlu bulunacağını vurgular. Çünkü gerçek yaşamda yalnızca tek bir meta diğer metalar dünyasıyla karşı karşıya gelmemekte, tüm metalar zincirleme ilişkiler içinde birbirleriyle şu ya da bu şekilde ilişkiye girmektedirler. Burada önemli bir hususa dikkat çekelim. Şayet bu bölümdeki açıklamalara, Marx’ın burgu gibi derinlere inen analizini kavrama tutkusuyla yaklaşılmazsa, tüm bu soyutlamalar ve peş peşe gelen kavramlar kafa karıştırıcı bir yığın gibi görünebilir. Oysa işte bu soyutlamalar bizi adım adım bütünsel gerçekliğe ilerletmekte, kapitalist işleyişi kavramaya yaklaştırmaktadır.

C. Genel değer biçimi

Mübadele ilişkisinde para biçiminin açıklanmasına doğru ilerlerken, Marx şimdi tüm metaların değerinin tek bir metayla (örneğin keten beziyle) ifade edildiği bir durumu varsayar. Böylece metalar değerlerini hem basit biçimde hem de birlik halinde ifade etmektedirler. Bu şekilde ifade edilen değer biçimleri artık tüm metalar için ortak olduğundan genel değer biçimi olarak adlandırılır. Genel değer biçimi, metalar dünyasının toplumsal ifadesidir. Çünkü genel değer biçiminde tüm metalar kendi kullanım değerlerinden sıyrılmış ve tümü için ortak olan bir şeyle (örneğimizde keten bezi ) ifade edilmiştir. Örneğimizde keten bezi, geri kalan tüm metalar için genel eş değer olmuştur. Böylece metalar artık birbirleriyle bu genel eş değer üzerinden ilişkiye girmekte ve o sayede birbirlerinin karşısına eşit mübadele değerleri olarak çıkmaktadırlar. Eşitliği sağlayan unsur, aslında tümünün aynı miktarda harcanmış emek-zamanı içermesidir. İşte soyutlamalar neticesinde gelinen bu noktada, artık metaların değişimine egemen olan gerçekliğe yaklaşılacak ve genel bir eş değer olarak para biçimine geçiş kavranabilecektir. Tarihte para işlevini görecek özgül bir meta türünün (altın, gümüş gibi bir para-meta ) diğer tüm metalar için kesin olarak eş değer rolünü oynamaya başlamasıyla, genel eş değer biçiminden para biçimine geçiş gerçekleşmiştir.

D. Para biçimi

Mübadelede para biçimine geçişle birlikte, şimdi eşitlik denklemlerinde 20 metre keten bezi veya 1 ceketin karşısında, diyelim “x miktar altın” eş değer olarak yer alır. Altın (ya da gümüş vb.) şimdi tüm öteki metaların karşısına para-meta niteliğiyle eş değer olarak çıkar. Bu noktada Marx’ın Kapital’de yer alan satırlarına değinmeden önce, onun Katkı’da yer alan bir açıklamasını hatırlamak yararlı olacaktır. Doğrudan değiş-tokuşun (trampa), değişim sürecinin ilkel biçimi olduğunu belirtir Marx. O dönemlerin farklılığı, yalnızca bazı kullanım değerlerinin meta biçimine girmesidir. Üretilen bir kullanım değerinin meta olabilmesi için, onun üreticinin kendi tüketiminin emdiği miktarı aşmış olması gerekir. Fakat şurası önemli ki, üreticinin kendi tüketimi için fazla olan kullanım değeri bir başka üreticinin kullanım değeri fazlasıyla değişilse bile, bu ürünler daha baştan meta olarak üretilmemiştir. İşte o nedenle, bunlar henüz doğrudan kullanım değerleri sınırları içinde ancak trampa yoluyla metalaşmaktadırlar. Marx, değiş-tokuşun tarihte eski toplulukları dağıtıcı bir rol oynadığına değinir: “Metaların değişim süreci, ilkel toplumların bağrında değil, bu toplumların sona erdikleri yerde, sınırlarında, öteki toplumlarla temasa geçtikleri tek tük noktalarda belirir. Değiş-tokuşun başladığı yer orasıdır. Değiş-tokuşun topluluğun içine atlayarak, o toplumun üzerinde dağıtıcı etkide bulunduğu yer orasıdır.” (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay, 2011, s.70-71)

Mübadelenin başlangıçta aynı topluluğun insanları arasındaki ilişkilerden çok, ayrı ayrı toplulukların aralarındaki ilişkilerde görüldüğünü belirtir Marx. “Üstelik” der, “her yerde başlardan beri rol oynamasına karşın para, gene de, antikçağda yalnızca bazı tek-yanlı gelişmiş uluslarla, tüccar uluslarla sınırlı egemen öğedir. Antik dünyanın en gelişmiş kısımlarında, Yunanlılarda ve Romalılarda bile para, modern burjuva toplumun önkoşulu olan tam gelişmesine, ancak bu toplulukların dağılma dönemlerinde erişebilmiştir. Demek ki, tamamen basit olmakla birlikte bu kategori, tarihsel olarak, ancak toplumun en gelişmiş aşamalarında bütün gücüyle görülmektedir. Para hiç de bütün ekonomik ilişkilere nüfuz etmez. Örneğin Roma imparatorluğunda, bu imparatorluğun en yüksek gelişme noktasında, aynî vergi ve aynî yükümlülükler temel olarak kalmıştır. Para sistemi, ancak orduda tam olarak gelişmiştir.” (age, s.261)

Paranın tarihini hatırlayacak olursak, Marx’ın aktardığı üzere, 5. yüzyıl ile 6. yüzyıl arasında yaşayan çeşitli Cermen ırklarının gelenek ve göreneklerine ilişkin kayıtlar, onların itibarî parasının gerçek maddesinin altın ya da gümüş olmayıp, öküz ve inek olduğunu ortaya koymaktadır. Modern zamanlara geldiğimizde ise, para olarak eski kullanım nesnelerinin yerini, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin aldığını görürüz. Örneğin paranın altına endekslendiği durumda, metaların değişim değerini artık eş değeri olan altın miktarıyla belirtiriz (örneğin 20 metre keten bezi = x miktar altın gibi). Böylece metanın değerini altın-para biçiminde ifade etmiş oluruz. Marx’ın Kapital’deki ifadesiyle, “eş değer biçiminin toplumsallık kazanmasına aracılık eden özgül meta türü, şimdi, para-meta haline gelmiş olur ya da para olarak işlev görür. Metalar dünyasında genel eş değer rolünü oynamak artık onun özgül toplumsal işlevi ve dolayısıyla toplumsal tekeli haline gelir.”

Meta değişiminin gelişim tarihi içinde, altın, diğer metaların karşısına para olarak çıkmış ve giderek daha geniş çevrelerde eş değer olma işlevini üstlenmiştir. Altın bu işleviyle metalar dünyasında tekelini kurduğunda para-meta haline gelmiş ve tarih içinde işte ancak bu noktada genel değer biçimi para biçimine dönüşmüştür. Meta değişiminde paranın ortaya çıkışı ve işlevi açıklığa kavuşturulduktan sonra, buradan fiyat biçimi’ne geçişi kavramak ise son derece kolaydır. Çünkü bir metanın, diyelim altın cinsinden basit değer ifadesi aslında onun fiyat biçimidir. Bunu keten bezi üzerinden örnekleyecek olursak: “20 metre keten bezi = x miktar altın” ya da x miktar altının karşılığı diyelim 200 liraysa, “20 metre keten bezi = 200 lira”dır. Meta fetişizmine geçmeden önce, Kapital’de buraya kadar anlatılanları özetle vurgulayacak olursak, demek ki “basit değer biçimi” gerçekte “para biçimi”nin çekirdeğidir.

4. Metanın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı

Meta analizinin metayı karmaşıkmış gibi göstermesine karşın, aslında meta ilk bakışta ve kolayca anlaşılabilecek bir şeydir. İnsan emeğinin ürünü ve insan ihtiyaçlarını karşılayan bir kullanım değeri olarak baktığımızda metada hiçbir esrarengiz taraf yoktur. Neticede insan, kendi üretim faaliyetiyle doğadaki maddeleri kendisi için yararlı olacak şekilde dönüştürmektedir. Örneğin bu şekilde ortaya çıkan bir tahta masa, bir kullanım nesnesi olarak sıradan bir şeydir. Fakat aynı tahta masa bir meta kisvesine bürünür bürünmez, artık o duyularla kavranamayan ve sırlarını çözmemiz gereken mistik bir karakter kazanır. Bunun sırrı, geçim araçlarının üretimi için harcanan emek-zamanın niteliğinde saklıdır.

Mübadele değerini harcanan emekle açıklayan ilk kişi, Marx’ın deyişiyle “burjuva üretim ilişkilerinin etkenleriyle birlikte ithal edilip, hızla geliştikleri, tarihsel gelenek yoksunluğunu aşırı bir bolluğun dengelediği humuslu bir toprak”tan, Amerika’dan çıkan Benjamin Franklin’dir. Franklin 1719’da yazdığı ve 1721’de baskıya gönderdiği gençlik yapıtında, modern ekonomi politiğin temel yasasını formüle etmiştir. O, mübadele değerinin değerli madenlerle açıklanamayacağını, başka bir değer ölçüsü araştırmanın gerekli olduğunu ileri sürmüş ve bu ölçünün emek olduğunu belirtmiştir. Franklin “emekle, herhangi bir başka şeyin olduğu gibi, paranın değeri de ölçülebilir” demiştir. (Aktaran: Marx, Katkı, s.77) Fakat Franklin’in çözümlemesi eksiktir; ayrıca da Franklin’in mübadele değeri tahlili ekonomi politiğin yalnızca bazı özel noktalarını incelemekle sınırlı kalmış ve klasik ekonomi politiğin inşasına doğrudan bir etkide bulunamamıştır.

Aslında geçim araçlarının üretimi için harcanan emek-zaman, farklı gelişme aşamalarında aynı derecede olmasa bile, her toplumda insanları ilgilendirmiştir. Konumuz açısından önemli olan husus ise şudur: İnsanlar herhangi bir biçimde birbirleri için çalışmaya başlar başlamaz, emekleri de toplumsal bir biçim kazanır. Meta biçiminin gizemlere bürünmesi de zaten bu toplumsal niteliğe bağlıdır. Çünkü meta ortaya çıktığında, insanlara kendi emeklerinin toplumsal niteliği artık kendilerinin dışında ve emek ürünlerinin ne hikmetse kendiliğinden sahip olduğu bir özellik olarak görünür. Dolayısıyla, üreticilerle toplam emek arasındaki toplumsal ilişki de sırlara bürünür ve sanki üretici insanlar arasında değil de üretilen şeyler arasında kurulan bir toplumsal ilişki gibi yansır. Oysa altını çizmek gerekir ki, üretilen şeyler arasındaki hayal ürünü ilişkilermiş biçimini alan, aslında bizzat insanların kendilerinin belirli toplumsal ilişkisinden başka bir şey değildir. Nasıl ki insan kafasının ürünleri din dünyasında insanın dışında uhrevi bir görünüm kazanıyorsa, aynı bilinç çarpılması insan elinin yarattığı metalar dünyasında da gerçekleşir. Marx, “emek ürünleri metalar olarak üretilmeye başlar başlamaz onlara yapışan ve dolayısıyla da meta üretiminden ayrılmaz olan bu şeye fetişizm adını veriyorum” der. Buraya kadarki analizlerin ortaya koyduğu gibi, metalar dünyasının bu fetiş karakteri, meta üreten emeğin kendine özgü toplumsal karakterinden kaynaklanır.

Kullanım nesneleri, birbirlerinden bağımsız olarak harcanan kişisel emeklerin ürünleridir. Metalar böyle üretilir ama bu kişisel emeklerin bütünü de toplam toplumsal emek’i oluşturur. Meta üretiminin egemen olduğu bir yerde, üreticiler arasındaki toplumsal ilişki de ancak bu toplumsal emeğin ürünlerinin mübadelesi yoluyla kurulur. Bu yüzden, üretici bireyler arasındaki ilişkiler onlara, doğrudan insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler olarak değil de paraya bağlı maddi ilişkiler, bir başka deyişle metalar arasındaki toplumsal ilişkiler olarak görünür. Gözden kaçırmamak gerekir, meta üretiminde her bir üreticinin kendi emeği, ancak toplam toplumsal emeğin bir unsuru olarak ve yalnızca mübadele ilişkileri temelinde kendini ortaya koyar. İşte bundan dolayı, üreticiler kendi emek ürünlerinin toplumsal ilişkilerine yabancılaşırlar. Üretilen şeyler daha baştan mübadele için üretildiğinde, emek ürünlerinin karakterindeki kullanım değeri ve mübadele değeri şeklindeki bölünme (adeta bir kişilik parçalanması!) genelleşir.

Marx, bu andan itibaren üreticilerin kişisel emeklerinin de iki yönlü bir toplumsal karakter kazandığına dikkat çeker. Üretici bir yandan toplumsal işbölümü sisteminin bir unsuru olarak belirli bir yararlı kişisel emek harcamaktadır, diğer yandan her bir yararlı kişisel emek bir diğer tür yararlı emekle mübadele edilmektedir. İşte ortalama toplumsal emek soyutlaması da tam bu noktada, farklı emeklerin gerçekte sahip oldukları eşitsiz özelliklerinden (çalışkan-tembel, güçlü-güçsüz, vasıflı-vasıfsız gibi özelliklerinden) soyutlanarak ortak bir niteliğe indirgenmesiyle gerçekleştirilir. Böylece mübadelenin ve mübadele değerinin sırrını kavramayı mümkün kılacak şekilde, emek ürünlerinin hepsinde ortak olan değer ölçütü elde edilmiş olur. Üreticiler farklı türden ürünlerini mübadele sırasında birbiriyle eşitlerken, aslında kendi farklı emeklerini de eşitlemiş olurlar. Fakat kuşkusuz, bu onların bilmeden yaptıkları bir şeydir ve ancak onların bilmeden yaptıklarının bilimsel analizi sayesinde bu gerçeklik ortaya çıkartılabilmiştir.

Demek ki mübadele değerinin sırrı, metaya bakanın dıştan hemen kolaylıkla çözebileceği türden değildir. Marx, “aksine, değer her emek ürününü toplumsal bir hiyeroglife çevirir. İnsanlar, sonradan, kendi toplumsal ürünlerinin gerisinde yatan sırra ulaşmak için, hiyeroglifin anlamını çözmeye çalışır” der. “Çünkü kullanım nesnelerinin değerler olarak belirlenmeleri, insanların dilleri kadar toplumsal bir üründür.” Fakat ancak kapitalizmin gelişimine bağlı olarak çok sonraları gerçekleşen bilimsel iktisadi keşif, mübadele değerleri olarak emek ürünlerinin, kendilerinin üretimi için harcanan insan emeğinin nesnel ifadeleri olduğunu ortaya koyabilmiştir. Kuşkusuz burada kastedilen, yalnızca göze görünen son üretim safhasında harcanan insan emeği değil, ürünün baştan sona emdiği ortalama toplumsal emektir.

Bilimsel iktisadi keşifler, teoride mübadele dünyasının sırlarını aydınlatmıştır. Ne var ki, ürünleri mübadele eden insanların pratikte en çok ilgilendikleri husus, kuşkusuz, kendi ürünleri için ne kadar yabancı ürün elde edecekleridir. Bunun anlamı, ürünlerin hangi oranlarda birbiriyle mübadele edileceğidir. İşte Marx’ın mübadele değerine ilişkin analizleri bu sorunun yanıtını ortaya koyar. Fakat dikkat edilsin, bu yanıt zaten tarih içinde çoktan o şekilde gerçekleşmiş olan mübadele oranlarının iç sırlarının çözümü anlamına gelir. Yoksa birileri oturup bazı bilimsel hesaplamalarla mübadele oranlarını belirlemiş değildir! Kısacası, metaların birbirleriyle hangi oranlarda değişileceği, mübadelenin gelişimi içinde oluşan ve artık neden öyle olduğu sorgulanmadan kabul gören bir karaktere sahiptir. O nedenle Marx, “Bu oranlar, alışkanlık yoluyla belli bir kararlılık düzeyine ulaşır ulaşmaz, emek ürünlerinin doğasından kaynaklanıyormuş gibi görünür” der.

Metalar birbirlerinin karşısına belirli değer büyüklükleri olarak çıkarlar. Bu mübadele değerleri, mübadelede bulunanların iradelerinden, ön bilgilerinden ve eylemlerinden bağımsız olarak, değerleri belirleyen koşullardaki değişmeler nedeniyle sürekli değişir. Kişisel emekler birbirlerinden bağımsız harcanıyormuş gibi görünse de, aslında toplumsal işbölümünün unsurları olarak her açıdan birbirlerine bağımlıdırlar. O nedenle ürünler için harcanan emeğin ölçüsü de, bu karmaşık toplumsal nitelikçe belirlenen toplumsal oranlara tabidir. Ancak, bu önemli hususun bilimsel olarak kavranabilmesi için meta üretiminin tam olarak gelişmiş olması gerekir. Marx, konunun yanlış anlaşılmaması için burada son derece önemli bir noktaya işaret eder. Metanın değer büyüklüğünün emek-zamanla belirlendiğinin keşfi bir sırrın çözümüdür ama tarihte bundan önce metalar zaten belirli oranlara göre değişilegelmiştir. Sırrın çözümü mübadeleye bir yasa koymamış, yalnızca derinde saklı yasayı ortaya çıkarmış ve mübadele değeri büyüklüklerinin sanki rastlantısal olarak belirlendiği görüntüsüne son vermiştir.

Marx şöyle der: “İnsan yaşamının biçimleri hakkındaki düşünceler ve dolayısıyla bunların bilimsel analizi, genel olarak, gerçek gelişmenin tersi bir yol izler. Analize, post festum (iş olup bittikten sonra) ve dolayısıyla gelişim sürecinin tamamlanmış sonuçlarıyla başlanır.” İşte bu nedenle, burjuva iktisadı da değer büyüklüğünün nasıl belirlendiğini anlamak için, zaten çoktan olup bitmiş bir noktadan hareket etmiş ve aslında onca zaman onca tarihsel hareketin sonucu olarak ortaya çıkmış bulunan meta fiyatlarıyla işe başlamıştır. Keza, metaların değer olma niteliklerinin saptanması için yalnızca metaların ortak para ifadelerine başvurmuştur. Zaten derinlerde yatan gerçekleri gizleyen de, işte bu “zaten olup bitmiş gerçekler” bağlamında metalar dünyasının çoktan tamamlanıp ortaya çıkmış olan para biçimidir.

Metalar dünyasına dair mistisizm kuşkusuz kapitalist üretim tarzının ürünüdür. Marx, diğer üretim biçimlerini ele aldığımızda bu tür büyülerin ortadan kalkacağına işaret eder ve bunu örneklemek için “karanlık Avrupa Orta Çağına geçelim” der. “Burada bağımsız adam göremeyiz; herkes bağımlıdır: serfler ve toprak beyleri, vasallar ve metbular, ruhban sınıfından olmayanlar ve papazlar. Kişisel bağımlılık, burada, kendi üzerinde yükselen yaşam alanları kadar, maddi üretimin toplumsal ilişkilerini de karakterize eder. Ancak, kişisel bağımlılık ilişkileri toplumun veri olan temelini oluşturduğundan, emeklerin ve ürünlerin kendi gerçekliklerinden farklı hayal ürünü bir kisveye bürünmelerine gerek olmaz. Bunlar toplumsal işleyişe aynî hizmetler ve aynî ödemeler olarak katılır. Burada emeğin dolaysız toplumsal biçimi, meta üretimi temelinde olduğu gibi emeğin evrenselliği değil, doğal biçimidir. Angarya da meta üreten emek gibi zamanla ölçülür; ama her serf bilir ki, efendisinin hizmetinde harcadığı emek gücü, kendi kişisel emek gücünün belli bir miktarıdır. Rahibe verilen öşür, onun takdisinden çok daha açık bir şeydir. Dolayısıyla, insanların burada birbirleri karşısında büründükleri farklı roller ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, emek harcayan kişilerin toplumsal ilişkileri, her durumda, kendi kişisel ilişkileri olarak görünmekte ve şeylerin, yani emek ürünlerinin toplumsal ilişkileri kılığına bürünmemektedir.”

Emek ürünlerinin meta kılığına bürünmediği ve emeğin dolaysız olarak toplumsallaştığı, yani ortaklaşmacılığın hüküm sürdüğü bir durumu anlamak önemlidir. Bunun için uygar halkların tarihlerinin başlangıcına kadar gerilere gitmeye gerek olmadığını belirtir Marx. (Kapital’in birinci cildinin 2. basımına Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’dan şu dipnot eklenmiştir: “Son zamanlarda, ilkel ortak mülkiyet biçiminin özgül olarak Slavlara, hatta sırf Ruslara özgü bir şey olduğu yolunda, gülünç bir ön yargı yayılmış bulunuyor. Bu, Romalılar, Cermenler, Keltler arasında mevcut olduğunu gösterebileceğimiz, fakat, kısmen kalıntı halinde de olsa, bugün çok çeşitli örnekleriyle Hintliler arasında hâlâ görülegelen ilk biçimidir. Asya’da, özellikle de Hintliler arasında, görülen ortak mülkiyet biçimleri üzerinde yapılacak daha tam bir araştırma, ilkel ortak mülkiyetin değişik biçimlerinden bunun çeşitli yok oluş biçimlerinin nasıl çıktığını ortaya koyacaktır. Böylece, örneğin, Roma ve Cermenlerdeki özel mülkiyetin çeşitli ilk tipleri, Hindistan’daki ortak mülkiyetin çeşitli biçimlerinden çıkarılabilir.” (Karl Marx, “Zur Kritik etc.”, s. 10.)

Zira kendi ihtiyacı için tahıl, hayvan, iplik, keten bezi vb. üreten bir köylü ailesinin ataerkil tarım sanayisi hemen elimizin altında bulunan bir örnektir. Bu köylü ailesinde üretilen farklı şeyler ailenin karşısına aile emeğinin farklı ürünleri olarak çıkar; fakat birbirlerinin karşısında metalar olarak yer almazlar. Bu ürünleri üreten farklı emekler (çiftçilik, hayvancılık, iplikçilik, dokumacılık, terzilik gibi) kendi doğal biçimleriyle toplumsal işlevlerdir ve ailenin işlevleri kendiliğinden gelişen kendi işbölümüne sahiptir. “Emeğin aile içindeki dağılımını ve aile üyelerinin her birinin çalışma sürelerini, emeğin mevsimsel olarak değişen doğal koşullarının yanı sıra cinsiyet ve yaş farkları düzenler. Bireysel emek güçleri burada zaten ailenin ortak emek gücünün organlarından başka bir şey olmadıkları için, bireysel emek güçlerinin zaman süresi ile ölçülen harcanma miktarları da, kendiliğinden, emekleri toplumsal olarak belirleyen unsurlar olarak görünür.”

Şimdi de Marx’ın işaret ettiği üzere, ıssız bir adada tek başına yaşayan Robinson öyküsünü hatırlayabiliriz. Robinson’un bütün ürünleri sırf kendisinin kişisel ürünleridir ve bunlar onun için dolaysız kullanım nesneleridir. Fakat neticede bu bir kurmacadır, hayatın gerçeğinde ise tek başına yaşamını sürdüren insan değil topluluk vardır. Bir topluluğun toplam ürünü toplumsal bir üründür ve bu toplumsal ürünün yeniden üretim aracı olarak iş görecek kısmı toplumsal olarak ayrılır. Diğer kısmı ise topluluğun üyeleri tarafından geçim araçları olarak tüketilir ve bu nedenle bu kısmın onlar arasında paylaştırılması gerekir. İşte “bu paylaşımın türü, toplumsal üretim organizmasının özel türüyle ve üreticilerin buna karşılık gelen tarihsel gelişme dereceleri ile birlikte değişecektir”. Özetle vurgulamak gerekirse, verili üretim ilişkileri o toplumdaki bölüşüm ilişkilerini de belirleyecektir.

Marx, meta üreticilerinden oluşan bir toplum için en uygun din biçiminin Hıristiyanlık ve özellikle de onun burjuva gelişiminin ürünleri olan Protestanlık, deizm (vahiy esasına dayalı tüm dinleri reddeden tek tanrı inancı) vb. olduğunu vurgular. Marx’ın burada, Eski Asya, Antik vb. üretim tarzlarına ilişkin verdiği bilgi çok önemlidir. “Eski Asya, Antik vb. üretim tarzlarında, ürünün metaya dönüşmesi ve dolayısıyla insanın meta üreticisi olarak varlığı, ikincil bir role sahiptir; bununla beraber, toplulukların çöküş aşamasına girmeleri ölçüsünde, bu rolün önemi de artar. Gerçek tüccar halklar, Epikür’ün tanrıları ya da Polonya toplumunun gözeneklerinde yerleşmiş Yahudiler gibi, ancak eski dünyanın çatlaklıklarında yaşardı. Bu eski üretim organizmaları burjuva üretim organizmasından çok daha basit ve saydamdır. Ne var ki, bunlar, ya diğer insanlarla arasındaki doğal soydaşlık ilişkisinin yarattığı göbek bağını henüz koparmamış olan bireysel insanın olgunlaşmamışlığına, ya da dolaysız efendilik ve kölelik ilişkilerine yaslanır. Bunların varlık koşulları, emeğin üretkenliğinin düşük gelişme düzeyi ve insanların maddi yaşam süreçlerindeki ve dolayısıyla birbirleriyle ve doğayla ilişkilerinin bu gelişme düzeyine uygun gelen darlığıdır. Bu gerçek darlığın tinsel yansıması eski doğa ve halk dinleridir.”

Marx, gerçek dünyanın dinsel yansımasının ancak maddi koşullardaki değişimle ortadan kalkabileceğini belirtir. Gündelik yaşamdaki pratik ilişkilerde gerçekleşen değişim, insanlara kendi aralarında ve kendileriyle doğa arasında gözle görülür akla uygun ilişkiler sunmaya başladığında bu gerçekleşecektir. “Toplumsal yaşam süreci, yani maddi üretim süreci, üzerindeki mistik sis örtüsünden, ancak, özgürce bir araya gelmiş insanların ürünü olarak, onların bilinçli planlı denetimleri altına girdiğinde sıyrılabilir. Ama bu da, toplumun maddi bir temelini ya da kendileri de yine uzun ve ıstıraplı bir gelişim tarihinin kendiliğinden ortaya çıkan ürünleri olan bir dizi maddi varlık koşulunu gerektirir.”

Klasik ekonomi politik, değeri ve değer büyüklüğünü eksikli şekilde de olsa analiz etmiş ve bu biçimlerde saklı bulunan içeriğe işaret etmiştir. Fakat bu içeriğin niye o biçimi aldığını, emeğin zaman cinsinden ölçüsünün kendisini neden emek ürününün değer büyüklüğü olarak ortaya koyduğunu açıklayamamıştır. Marx burjuva iktisadının yanlışlarını ve eksiklerini gözden geçirirken, söz etmeye bile değmeyen bayağı iktisadı zaten bir yana bırakmıştır. Yalnızca W. Petty, A. Smith, D. Ricardo gibi önemli örneklerde somutlanan ve burjuva üretim ilişkilerinin iç bağlantılarını araştıran klasik ekonomi politiği dikkate almıştır. Örneğin klasik ekonomi politiğe son biçimini veren ünlü İngiliz iktisatçısı David Ricardo, değerin emek-zaman tarafından belirlendiğini, eksiklerine rağmen en açık biçimde ortaya koyan ve geliştiren iktisatçıdır. O nedenle, kendisinden sonra gelen burjuva iktisatçılar da eleştiri oklarını zaten ona yöneltmişlerdir.

Ricardo benzeri örnekler dışında genelde burjuva iktisadı, değer biçimini, hiç önemi olmayan ve metanın doğasına yabancı bir şey gibi ele alır. Bunun nedeni derinlerde yatmaktadır. Çünkü burjuva iktisadı, kapitalist üretim tarzına üretimin ebediyen varlığını sürdürecek nihai biçimi gözüyle bakar. O nedenle de değer biçiminin, para biçiminin ve sermaye biçiminin özgül yanlarını kaçınılmaz olarak gözden kaçırır. İşte bu sebeple, değer büyüklüğünün emek-zamanla ölçüleceğini benimseyen iktisatçılar arasında bile, para hakkında karmakarışık ve çelişmeli düşüncelere rastlanır.

Marx’ın çözümlemesi, modern kapitalist yaşamdaki egemen ve karakteristik biçimiyle olmasa bile, metanın tarihin daha erken zamanlarında ortaya çıktığını ortaya koymuştur. Fakat kuşkusuz meta biçimi yalnızca burjuva üretimin en genel ve en gelişmiş biçimidir. O nedenle, metanın kapitalizmdeki egemen konumunu kavramak burjuva iktisadı için nispeten kolay olmuştur. Para sistemi söz konusu olduğunda ise burjuva iktisatçıların yanılsamaları çeşitlidir. Örneğin para sisteminde para olarak işlev gören altın ve gümüşe, sanki mübadeleyi sağlamak için kendinde birtakım doğal özellikler saklayan şeyler gözüyle bakılmıştır.

Marx burjuva iktisadın saçma yaklaşımlarını sergilemek üzere, eski Yunanlıların ve Romalıların yalnızca yağmacılıkla yaşadıklarını düşünen Fransız Frederic Bastiat’ı (1801-1850) örnek verir. Kapital’deki dipnotunda Marx, “yüzyıllarca yağmayla yaşanması için, ortada sürekli olarak talan edilecek bir şeyin olması ya da yağma konusu olan şeyin aralıksız olarak yeniden üretilmesi gerekir” der. Şöyle devam eder: “Bundan dolayı, buradan Yunanlılar ve Romalıların da bir üretim süreçlerinin, yani, tıpkı burjuva ekonomisinin bugünkü dünyanın temeli olması gibi, o zamanki dünyanın maddi temeli olan bir ekonomilerinin olduğu anlaşılır. Yoksa Bastiat, köle emeğine dayanan bir üretim tarzının bir yağma sistemine dayandığını mı söylemek istiyor? Böyleyse, tehlikeli bir noktada duruyor demektir. Aristoteles gibi dev bir düşünür köle emeğini değerlendirirken yanıldıysa, Bastiat gibi cüce bir iktisatçı ücretli emeği değerlendirirken niçin doğru düşünüyor olsun?”

Marx, maddi yaşamın üretim tarzının toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini genel olarak belirlediğini ortaya koymuştur. Onun bu görüşünü eleştiren bir Alman-Amerikan gazetesi, Marx’ın bu söylediklerinin kapitalist dünya için doğru olduğunu, ama Katolikliğin güçlü olduğu Atina ve Roma’da doğru olamayacağını iddia etmiştir. Marx buna bir yanıt vererek bu dayanaksız eleştiriyi çürütür: “Şu kadarı apaçıktır: Ne Orta Çağ Katoliklikle, ne de antik dünya politikayla karnını doyurabilirdi. Tersine, birinde politikanın, diğerinde Katolikliğin başrolleri oynamasını, o toplumların kendi geçimlerini sağlama tarzları açıklar. Bunun dışında, örneğin, onun gizli tarihini toprak mülkiyeti tarihinin meydana getirdiğini bilmek için, Roma Cumhuriyeti tarihi ile bir parça tanışıklık yeter. Diğer yandan, maceracı şövalyeliğin toplumun bütün iktisadi biçimleri ile bağdaşabileceğini sanmakla yaptığı hatanın cezasını Don Kişot çoktan çekmiş bulunuyor.”

3 Şubat 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /3

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm 2: Mübadele Süreci

Meta ilişkisi yalnızca mübadeleye konu olan ürünler arasında kurulan bir ilişki değildir. Metalar kendi başlarına piyasaya gidemeyeceklerine göre, bunların ellerinden tutup mübadeleyi gerçekleştiren meta sahiplerini de tanımak gerekir. Metaları ellerinin altında bulundurup dolaşıma sokanlar, birbirlerinin karşısına alım ve satım işlemi yapmak isteyen kişiler olarak çıkarlar. Her bir meta sahibi, ancak her iki tarafın (alıcının ve satıcının) katıldığı bir irade beyanıyla kendi metasını elden çıkarır ve yabancı bir metanın sahipliğini elde eder. Sözleşme sistemi o ülkenin hukuk sistemi içinde gelişmiş olsun ya da olmasın, alım-satım işlemi aslında sözleşme biçiminde hukuki bir ilişkidir, bir irade beyanıdır. Bu hukuksal veya iradî ilişkinin içeriğini belirleyen ise, bizzat iktisadi ilişkinin kendisidir. Kişiler burada birbirleri için, ancak metaların temsilcileri ve dolayısıyla meta sahipleri olarak mevcutturlar.

Metanın karakterini tasvir ederken Marx güzel bir benzetmeden yola çıkar. Metanın “doğuştan bir eşitlikçi ve sinik olarak”, en nahoşu bile olsa her metayla yalnızca ruhunu değil, her an bedenini de değişmeye hazır olduğunu vurgular. Bir ürün, sahibi için doğrudan bir kullanım değeri ifade etmiyorsa meta niteliği kazanabilir ve ancak o takdirde ona kullanım değeri olarak ihtiyaç duyan bir başka ele geçer. Meta sahibi her zaman kendi metasını, kullanım değeri kendisini tatmin edecek bir diğer meta ile değiştirmek ister. İşte metaların bu değişim ihtiyacı, çeşitli ürünleri birbirlerinin karşısına mübadele değerleri olarak çıkartmaktadır.

Meta sahibi açısından bakıldığında, mübadele onun için kişisel ihtiyacını giderecek bireysel bir süreçtir. Fakat bir metanın aynı değerdeki bir başka metaya çevrilerek gerçekleştirilmesi ise genel bir toplumsal süreçtir. Meta değişimi sürecinin bir yönüyle bireysel ve diğer yönüyle toplumsal bir nitelik taşıması aslında bir çelişkidir. İşte bu çelişkiyi çözen, belirli bir metanın o toplumda genel eş değer kabul edilmesi olmuştur. Meta sahiplerinin metalarını birbirlerinin karşısına mübadele değerleri olarak çıkartabilmeleri, genel eş değer kabul edilen belirli bir metayla karşılaştırmaları sayesinde mümkün hale gelmiştir. Mübadelenin tarih içinde kazandığı genişlik ve derinlik, metanın içinde saklı bulunan kullanım değeri-değişim değeri çelişkisini geliştirmiştir. Bu çelişkinin bindirdiği basınç, tarihsel süreçte sonunda özel bir metanın paraya dönüşümüne dek ortadan kalkmamıştır.

Bir kullanım nesnesine mübadele değeri olma ihtimalini kazandıran özellik, sahibinin dolaysız ihtiyaçları açısından fazla olması ve o nedenle değişim amacıyla elden çıkartılmasıdır. Bu elden çıkarmanın karşılıklı olması şarttır ve bunun için gerekli olan tek şey, insanların birbirlerinin karşısına metaların özel sahipleri ve birbirlerinden bağımsız kişiler olarak çıkmalarıdır. Marx’ın belirttiği gibi, ne var ki böyle bir karşılıklı yabancılık ilişkisi, ataerkil aile biçiminde olsun, eski Hint topluluğu biçiminde olsun, İnka devleti biçiminde olsun, ilkel bir topluluğun üyeleri için söz konusu olamaz. Meta mübadelesi ancak, toplulukların yabancı topluluklarla ya da yabancı toplulukların üyeleriyle temas kurduğu noktalarda başlar. Ama nesneler bir kere topluluğun dışında meta haline gelince, gerisin geriye topluluğun kendi içinde de meta haline gelir.

Birbiriyle değişilen ürünlerin mübadele oranları başlangıçta tümüyle rastlantısaldır. Ama giderek mübadelenin sürekli tekrarı, onu düzenli bir toplumsal sürece dönüştürür. Zamanla, en azından emek ürünlerinin bir bölümünün daha baştan mübadele amacıyla üretilmeleri zorunlu hale gelir. Bu andan itibaren kullanım değerleri mübadele değerlerinden ayrılır ve üretilen bir şeyin mübadele değeri, artık onun kullanım değeri açısından ne ifade ettiğine göre değil mübadele sürecine göre belirlenir. Böylece zamanla, daha baştan meta olarak üretilmiş ürünlerin birbirleriyle mübadele oranları bizzat üretimlerine bağımlı hale gelir. Zaman içinde belirli ürünlerin hep belirli oranlarla değişilmesinin tekrarlanması sayesinde oluşan alışkanlık, bunları değer büyüklükleri olarak sabitler. Nihayet meta mübadelesinin gelişmesiyle birlikte, genel eş değer biçimi yalnızca belirli meta türlerine sabitlenir ya da para biçiminde kristalleşir.

Para biçiminin hangi meta türüne yapışıp kalacağı başlangıçta rastlantısaldır. Para biçimi önceleri, ya topluluğun dışındaki bazı en önemli yabancı mallara, ya da içerideki elden çıkarılabilir mülkiyet unsurlarının en önemlisi olan kullanım nesnesine, örneğin hayvanlara bağlanır. “Bütün varlıkları taşınabilir ve bu nedenle dolaysız olarak elden çıkarılabilir biçimde olduğundan ve yaşayış biçimleri kendilerini durmadan yabancı topluluklarla temasa geçirerek ürün mübadelesini teşvik ettiğinden, para biçimini ilk geliştirenler göçebe kavimler olmuştur. İnsanlar, pek çok örnekte, insanları köleler olarak ilk para malzemesi yapmış, ama toprağı hiçbir zaman para malzemesi yapmamışlardır. Böyle bir fikir ancak artık gelişmiş bulunan burjuva toplumunda ortaya çıkabilmiştir. İlk kendini gösterişi 17. yüzyılın son üçte birinde olmuş, ulusal ölçekte uygulanması ise ancak bir yüzyıl sonra, Fransız burjuva devriminde denenmiştir.”

Meta mübadelesinin ve dolayısıyla meta değerinin yerel sınırlar dışına taşarak genişlemesi ölçüsünde, para biçimi de doğal özellikleriyle genel eş değer işlevine en uygun metalara, yani değerli madenlere bağlanmıştır. Paranın daha sonra değinileceği üzere çeşitli işlevleri vardır, burada üzerinde durulan işlevi yalnızca meta değerinin görünüm biçimi (değer biçimi) olmasıdır. Bu işleviyle para, metaların değer büyüklüklerinin kendilerini toplumsal olarak ifade etmelerini sağlayan malzemedir. Metaların değer büyüklükleri arasında nicel farklar olduğundan, paranın bu işlevini yerine getirebilmesi için, nicel farklılıklara uygun şekilde parçalanabilir ve parçalarından yeniden bütünlenebilir olması gerekir. İşte altın ve gümüş bu özelliklere doğal olarak sahiptir.

Altın ya da gümüş gibi değerli bir maden para-meta olduğunda, onun kullanım değeri iki yönlü hale gelir. Birincisi, örneğin dişçilikte ya da lüks eşya olarak özel bir kullanım değerine sahiptir. İkincisi, altın-para meta olarak kabul edildiğinde, genel eş değer olarak toplumsal işlevinden kaynaklanan formel (biçimsel, resmi) bir kullanım değeri kazanır. Şurası önemli ki, mübadele sürecinin paraya dönüştürdüğü metaya (örneğin altına) kazandırdığı şey altının değeri değildir, ona para-meta rolünün yüklenmesi şeklindeki özgül değer biçimidir. İşte bu önemli hususun kavranmaması, altının ve gümüşün değerinin yalnızca bir hayal ürünü olduğu yanılsamasına yol açmıştır. Ayrıca paranın bazı işlevleri söz konusu olduğunda, altın ya da gümüş paranın kendisi yerine sadece simgesini kullanmak mümkündür ve bu da paranın yalnızca bir simgeden ibaret olduğu şeklindeki bir başka yanılgıyı doğurmuştur. Marx, paranın yalnızca bir simge olduğu fikrinin, tarihte iktisatçılardan çok önce hukukçular tarafından gündeme getirilmiş olduğuna değinir. Kıymetli metallerin değerinin yalnızca hayalî olduğu fikri, vaktiyle Avrupa’da bazı hukukçular tarafından yayılmıştır. Onlar bunu krallara dalkavukluk hizmeti olarak yapmışlardır. Bütün Orta Çağ boyunca krallıkların paranın ayarını bozma haklarını, Roma İmparatorluğu’nun geleneklerine dayanarak desteklemişlerdir.

Para-metanın niteliğini doğru kavrayabilmek bakımından bir hususun iyice anlaşılması çok önemlidir. Altın veya gümüş paranın maddesini oluşturan kıymetli maden de (altın ve gümüş) mübadeleye konu olduğunda metadır ve diğer her meta gibi kendine ait bir değişim değeri vardır. Bu kıymetli madenlerin de meta olarak değişim değeri, tıpkı diğer metalar gibi, her birinin üretimi için gereken emek-zamanla belirlenir. Altının diğer metalarla hangi orana göre değişileceği (yani göreli değer büyüklüğü), demek ki daha piyasaya çıkmadan önce üretim sürecinde (yani maden kaynağını bulma ve madeni çıkarma işlemi) belirlenmiş olur. O nedenle, altın (ya da gümüş, vb.) para olarak dolaşıma girdiği anda onun mübadele değeri zaten içerdiği emek-zamana göre önceden bellidir. Altın ya da gümüş paranın bu şekilde bir sır olmaktan çıkartılan ve açıklığa kavuşturulan niteliğine rağmen, bu konuda yanılsamalar dünden bugüne varlığını sürdürmüştür. Bunun nedeni, metaların mübadele değerlerinin ve onların karşılığında yer alan para biçiminin tarihsel bir süreç içinde nasıl oluştuğunun kavranmamasıdır. Yanılsamalara kapılanlar meseleye hep tersten bakarlar. Kıymetli bir maden olan altının, sanki resmi otoriteler tarafından para olarak kabul edildiği için diğer metaların değeriyle eşleşebilen bir değişim değeri kazandığını düşünürler. Oysa işin gerçeğinde tarihsel süreç hükmünü icra etmiştir ve sonuçta metalar kendi değer biçimlerini temsil etmek üzere, altın ya da gümüş gibi para yerine geçen bir genel eşdeğeri yanı başlarında hazır olarak bulmuşlardır.

Bölüm 3: Para veya Meta Dolaşımı

1. Değerlerin Ölçüsü

Marx ele alınan konuların anlatımını kolaylaştırmak açısından, bu eser boyunca altını para-meta olarak varsayacağını belirtir. Altının ilk görevi, metaların değerini nitelikçe aynı ve nicelikçe aynı adlı karşılaştırılabilir büyüklükler olarak temsil etmektir. Daha önce de belirtildiği üzere, metaların böyle ortak bir ölçüye sahip olmaları, paranın yarattığı ve onlara kazandırdığı bir sihir değildir. Tersine, bütün metalar mübadele değeri olarak nesnelleşmiş insan emeğidir ve dolayısıyla da ortak bir ölçüyle ölçülebilirler. Bu yüzden de, zamanla kendi değerlerini hep birlikte ortak bir değer ölçüsüne yani paraya dönüştürülebilmişlerdir. Şurası çok önemli ki, değer ölçüsü olarak para, metalarda içkin değerin (yani harcanmış emek-zamanın) ifadesi, onun dışsal görünüş biçimidir.

Paranın metada içkin emek-zamanın ifadesi olması hususunun doğru anlaşılmaması, yanlış teorilerin icadına neden olmuştur. Örneğin vaktiyle İngiliz Robert Owen (1771-1858) gibi bazı ütopik sosyalistler, doğrudan doğruya emek-zamanı temsil edecek emek-para şeklinde kuponlar tasarlamışlardır. Kapitalist ekonominin kendine özgü yasaları olmasaydı ilk bakışta mantıklı görünebilecek olan bu hayalin mantıksızlığını Marx açıklar. Kapital’de bu noktada yer alan dipnotunda, örneğin bir kâğıt paranın neden doğrudan doğruya “x kadar çalışma saatini” temsil etmediği sorusunun yanıtını verir. Bu sorunun yanıtı, kapitalizmde emek ürünlerinin neden doğrudan kullanım değeri olarak değil de meta olarak ortaya çıkmak zorunda olduğu noktasında saklıdır. Kapitalizmin işleyişi, üretilen ürünlerin meta ve para-meta olarak ikiye ayrılmalarını gerektirir. Owen’ın yanılgısı, kapitalizm altında yaşanmasına rağmen emeğin doğrudan doğruya toplumsallaşmış olduğunu varsaymasıdır. Oysa emeğin doğrudan doğruya toplumsallaşması ancak meta üretimine tam karşıt bir üretim biçiminde mümkün olabilir. Dolayısıyla, Owen düşüncesini iyi niyetlerle ileri sürmüş olsa bile bir ütopiktir ve neticede Owen’ın “emek-para” tasarımı, bir tiyatro bileti ne kadar para ise o kadar paradır.

Paranın altın para olduğu dönemde bir metanın değerinin altın olarak ifadesi onun para biçimi ya da fiyatıdır. Artık, “1 ceket = x miktar altın” gibi tek bir denklem, ceketin değerini toplumsal açıdan ifade etmeye yeter. Böylece, daha önceki bölümlerde para biçiminin nasıl ortaya çıktığını açıklamak için anlatılan “göreli değer biçimi”, “genel değer biçimi” gibi açıklamalara hiç gerek kalmaz. Şimdi metaların değer büyüklüklerini ifade etmek için bir fiyat listesindeki kayıtlara göz atmak kâfidir. Ancak asla unutulmasın ki, paranın maddesini oluşturan altının meta olarak tıpkı diğer metalar gibi bir mübadele değeri olsa da, altının para olarak bir fiyatı yoktur. Çünkü onun varlığı, yalnızca tüm metaların karşısında yer alan genel eş değer olmaktan ibarettir.

Atlanmaması gereken son derece önemli bir husus var. Metaların para ya da fiyat biçimi yalnızca düşünsel ya da hayalî bir biçimdir. Metalar toplam toplumsal üretim sürecinde kendileri için harcanan ortalama emek-zamana göre mübadele değeri kazandıklarına göre, bu değer zaten onların para ya da fiyat biçimi ifade edilmeden önce her birinde içsel olarak mevcuttur. İşte para biçimine sıra geldiğinde yapılan iş, bu öncel değeri o dönem için geçerli parayla zihinde eşitlemektir. Günümüzde geçerli olan kâğıt ya da madeni para devrinin öncesinde, tarihte altın-paranın esas alındığı dönemlerde bu hayali eşitlik, metanın değerini gerekli miktar altınla eşitleyerek sağlanmıştır. Dikkat edilirse, meta değerinin altınla ifade edilmesi tamamen düşünsel (matematiksel) bir işlemdir ve bu işlem sırasında yalnızca hayalî altın karşılığının kullanılması yeterlidir. Bu nedenle, milyonlar değerindeki malın karşılığını altın olarak hesaplamak için bir zerre bile gerçek altına ihtiyaç yoktur. Marx bu gerçekliği şu sözlerle ifade eder: “Her meta sahibi bilir ki, metaların değerlerini fiyat biçimine ya da hayalî altın biçimine sokmakla, onları altına çevirmiş olmaz; ve yine bilir ki, milyonlar tutarındaki metaların değerini altın olarak takdir etmek için, gerçek altının zerresine bile ihtiyaç yoktur. Bu nedenle, para, değer ölçüsü olma göreviyle, yalnızca hayalî veya düşünsel para olarak iş görür. Bu durum, teorilerin en muhteşemlerinin ortaya atılmasına yol açmıştır.”

Açık ki, paranın değer ölçüsü olma safhasında görevini yerine getiren yalnızca hayalî paradır. Fiyat biçimine gelince, meta sahibinin, söz konusu eşitliğin fiyat cinsinden ilanı anlamına gelen bir etiketi metanın üzerine asması ya da Marx’ın deyişiyle “dilini ona kiralaması” yeterlidir. Marx burada dil metaforuna başvurmakla tarihsel bir çağrışım yapmak istemiştir. Onun Kapital dipnotta aktardığına göre, vahşiler ya da yarı-vahşiler mübadele sırasında dillerini malın değerini anlamak için kullanırlarmış. Daha sonraları da, örneğin Doğu Eskimolarında mübadelede bulunan kişi, alacağı malı her seferinde önceden yalarmış. Dil dünyanın kuzeyinde, hâlâ tarihin eski dönemlerini yaşayan insanlar tarafından bu şekilde kendine mal etme organı olarak kullanılmış. Marx bu tarihi gerçeklikten hareketle, modern dünyadaki durumla alaycı bir karşılaştırma yapar. “Dil, kuzeyde bu şekilde kendine mal etme organı olarak kullanılırken, güneyde göbeğin birikmiş mülkiyet organı sayılması ve Kâfirlerin, bir kişinin ne kadar zengin olduğunu şişkoluğuna göre tahmin etmesi şaşılacak bir şey değildir” der.

Metanın fiyatı, değer ölçüsü olarak kullanılan gerçek para maddesine bağlıdır. Şöyle ki, altının, gümüşün veya bakırın ayrı ayrı değer ölçüsü olması durumunda, meta tamamen değişik fiyat ifadeleri kazanacak ve tamamen farklı miktarlarda altın, gümüş ya da bakırla temsil edilecektir. Piyasada aynı anda altın-para ve gümüş-para gibi iki farklı meta değer ölçüsü olarak iş görüyorsa, altınla gümüş arasındaki değer oranına göre (günümüzdeki döviz kurları gibi!) bütün metaların yan yana giden iki farklı fiyat ifadesi olacaktır. Fakat altın ya da gümüşün değerindeki her oynama iki fiyat arasındaki oranı bozacaktır. Bu durum, değer ölçüsünün iki tane olmasının, aslında değer ölçüsü olma görevine aykırı düştüğünü fiilen kanıtlar.

Marx Kapital’in ikinci basımına düştüğü notta, İngiltere tarihinden buna örnek verir. Kral III. Edward’dan II. George’a gelinceye kadar, paranın tarihi, altın ve gümüşün yasayla belirlenmiş mübadele oranlarının, bunların değerlerindeki dalgalanmalara bağlı olarak süreklileşmiş bir bozulmalar dizisi olarak ilerlemiştir. Değeri çok düşük bulunan metal dolaşımdan çekilir, eritilir ve ihraç edilir, iki metal arasındaki oran sonra tekrar yasayla değiştirilirmiş. Fakat çok geçmeden aynı çatışma gene başlarmış. Marx “Bütün tarih boyunca bu alanda olanlardan öğrendiklerimiz şu basit sonuca varıyor: nerede yasayla iki metaya değer ölçüsü olma görevi verilmişse, orada, gerçekte, her zaman, bunlardan yalnızca biri bu görevi yerine getirir” der ve ilgili tarihsel örnekten gereken sonucu çıkartır.

Para, değer ölçüsü ve fiyat ölçüsü olmak üzere birbirinden tamamen farklı iki görevi yerine getirir. Değer ölçüsü para, daha önce üzerinde durulduğu gibi, insan emeğinin toplumsal cisimleşmesini temsil eder. Fiyat ölçeği olabilmesi içinse, belli bir ağırlıktaki altının ölçü birimi olarak sabitlenmesi gerekir. Tüm ölçü birimleri için geçerli olduğu üzere, burada da ölçü oranlarının değişmezliği son derece önemlidir. Değerli madenlerin para olarak işlev gördüğü dönemlerde, metaların değerini diyelim sabit bir altın miktarıyla ifade etmek gerekli olmuştur. Bir libre ağırlığındaki altın, ons gibi daha küçük ölçeklere bölünmüş ve meta değerleri bunun üzerinden ifade edilmiştir. Bir ons altın 31.10 gram saf altına eşittir ve ons ölçeği günümüzde de altın piyasasında geçerlidir.

Şurası önemli ki, metaların değerinin sabit kalması durumunda altının değerindeki değişme ne olursa olsun, altın sabit bir fiyat ölçeği olarak daima aynı işi görür. Çünkü böyle bir değişme, metaların altın-parayla ifade edilen tüm göreli değerlerinde aynı şekilde değişime (yükseliş ya da düşüş) neden olur ve neticede altın bu yüzden değer ölçüsü olma görevini sürdürebilir. Kuşkusuz bu tip karşılaştırmalarda değişik seçeneklerin gözden geçirilmesi gerekir. Örneğin paranın değeri aynı kalırken, meta fiyatları o metaların mübadele değerleri yükseldiği için yükselebilir, ya da mübadele değerleri düşmüşse fiyatlar da düşer. Fakat asla göz ardı edilmesin, gerçek yaşamda metaların mübadele değerleri aynı anda aynı şekilde yükselip düşmemektedir ve buna göre de karşılaştırmalarımızda elde edeceğimiz sonuçlar değişmektedir.

“Şimdi fiyat biçimi üzerindeki incelememize dönelim” diyerek açıklamalarını sürdüren Marx, metal paraların kullanıldığı her yerde, tarihte ağırlık ölçeklerinin daha önce yer etmiş isimlerinin para ya da fiyat ölçeklerinin de ilk isimleri olduğunu belirtir. Fakat zamanla metal sikkelerin para adları, ilk başlarda kendilerini adlandıran özgün ağırlık adlarından ayrılmıştır. Bu sonuca yol açan nedenler arasında, tarih açısından en önemli olanları belirtir Marx. Birincisi, daha az gelişmiş topluluklara yabancı paranın girmesidir ve bu yabancı paraların adları yerli ağırlık ölçülerinin adlarından farklıdır. İkincisi, zenginliğin artması ile birlikte, daha düşük değerli metaller değer ölçüsü olma görevini daha yüksek değerli metallere bırakmıştır. Böylece bakırın yerini gümüş, gümüşün yerini altın almıştır. İngiltere’den örnek verilecek olursa, ağırlık ölçüsü olarak bir pound (450 gram), bir pound ağırlığındaki gerçek gümüşün para adıdır. Daha sonraları altın, gümüşü değer ölçüsü olmaktan çıkardığında pound altın için de para adı olmayı sürdürmüş, fakat bu para ölçüsü artık aynı ağırlıktaki altını ifade etmemiştir. Üçüncüsü, kral ve prenslerin yüzyıllar boyu devam ettirdikleri tağşişler (ayarını düşürmek) sonucunda, sikkelerin özgün ağırlıklarından geriye kala kala yalnızca isimleri kalmıştır.

İşte bu tarihsel süreçler, metal sikkelerin para isimlerinin bunların alışılmış ağırlık isimlerinden ayrılmasını artık toplumda yerleşik bir âdet haline getirir. Nihayetinde para ölçeği yasayla düzenlenir hale gelir. Böylece, örneğin bir ons ağırlığındaki altın, kamu gücü tarafından İngiltere’de pound, Avusturya’da taler gibi isimler verilen küçük parçalara bölünür. Paranın asıl ölçü birimi bu şekilde belirlenince, bu kez de bu ölçü yasayla şilin, peni gibi isimler verilen küçük parçalara ayrılır. Tarihte bu noktaya varıldıktan sonra, artık metalar fiyatlarını örneğin “1 ceket = şu kadar ons altın” diye değil, “1 ceket = 30 pound (sterlin)” ya da 200 lira vb. gibi ifade etmişlerdir. Böylece, metalar ne değerde olduklarını artık kendi para isimleriyle (fiyatlarıyla) ifşa ederler. Bir metanın değeri para biçiminde belirlenip ifade edildiğinde ise, para hesap parası olarak iş görebilir.

Gerçek yaşamdaki işleyişi kavrayabilmek için önemli bir hususu asla atlamamak gerekir. Tarihte metaların fiyat biçiminin nasıl oluştuğunu ortaya koyan Kapital çözümlemelerinde, önce sorun piyasada cereyan eden oynamalardan soyutlanarak aydınlatılmıştır. Daha sonra ise gerçek yaşama dönülecek ve piyasa faktörü hesaba katılacaktır. İşte bu noktada Marx, soyutlamada metanın değerine eşit olduğu varsayılan fiyatın, gerçek yaşamda metanın değer büyüklüğünü gösteremeyeceğini belirtir. “Çünkü” der, “piyasada gerçekleşen oynamalarla fiyatlar değer büyüklüğünden sapabilir”. Piyasadaki arz talep koşullarına göre, fiyatların metaların değer büyüklüklerinden sapma olasılığı bizzat fiyat biçiminin kendisinde mevcuttur. Bu durum bu biçimin bir kusuru değildir, tersine kapitalizmde kurallar kendilerini ancak kuralsızlığın kör ortalamaları olarak hayata geçirebilmektedir. Kapitalizm işte budur ve moral değerleri bile alınıp satılır hale getiren bu üretim tarzında, fiyat bazen meta niteliği taşımayan bir şeye bile karşılık gelebilmektedir. “Örneğin” der Marx, “vicdan, şeref vb. gibi kendileri meta olmayan şeyler, sahipleri tarafından para karşılığı elden çıkarılabilecekleri ve böylece bir fiyatları olacağı için, meta biçimini alabilirler”.

2. Dolaşım Aracı

a. Metaların başkalaşması

Metaları kullanım değeri olmadıkları ellerden kullanım değeri oldukları ellere aktaran mübadele süreci, kapitalizmde toplumun metabolizmasıdır. Bir meta el değiştirip artık kullanım değeri olarak işe yarayacağı bir yere ulaşınca, meta mübadelesi alanından çıkmış ve tüketim alanına girmiş olur. Fakat bu kısımda Marx tüketim alanını değil, yalnızca mübadele sürecinde metaların “üründen paraya ve paradan ürüne” biçim değişikliğini, başkalaşmalarını inceleyecektir.

Metalar mübadele sürecine ilk önce büründükleri ürün biçimi her neyse o biçimde girerler. Ancak mübadele süreci onları meta ve para diye ikiye ayırarak bir karşıtlık yaratır. İşte bu karşıtlıkta, kullanım değeri olarak meta, mübadele değeri olarak paranın karşısına çıkar. Bu durumu mübadele sürecinin fiilen gerçekleştiği meta pazarında somutlayalım. 20 metre keten bezinin sahibi pazara gelir ve onun malının fiyatı 200 liradır. Malını 200 liradan satar ve bu parayla pazarda aynı fiyattan 1 ceket satın alır. Örnekten anlaşılacağı üzere, metanın mübadele süreci birbirine zıt ama birbirini tamamlayan iki başkalaşma ile tamamlanmaktadır. Önce keten bezi şeklindeki meta paraya dönüşmekte ve sonra bu para ceket şeklindeki bir başka metaya dönüşmektedir. Her iki işlemin bütününü ifade etmek istersek, bunun anlamı “satın almak için satış”tır. Kapital çözümlemeleri boyunca Marx’ın sık sık yineleyeceği formülle bunun karşılığı: “Meta-Para-Meta” veya sembollerle “M-P-M”dir. İşlemin başına ve sonuna bakacak olursak, pazardaki hareket maddi içeriği bakımından bir metanın bir başka metayla mübadelesi (M-M), yani toplumsal emeğin maddi değişimidir.

Örneğimizde metanın ilk başkalaşımı bir satış işlemidir. Marx bunu “metanın değerinin, meta bedeninden altın bedenine sıçraması” veya bir başka yerde dediği gibi, metanın salto mortale’si (ölümcül sıçraması) olarak nitelendirir. Meta bu sıçrayışta başarısız olursa, meta olduğu gibi kalır ama sahibi çok zarar görür. Kapitalizmde toplumsal işbölümü, üreticinin ihtiyaçlarını çeşitlendirirken onun işini ise tek yönlüleştirmektedir. O nedenle kendi ürünü kendisi için genelde artık yalnızca mübadele değeri olmaktadır. İşte bu ürünün toplumsal bakımdan geçerli bir eş değer biçimine girebilmesi (yani karşılığında ihtiyaç duyulan bir kullanım değeri ile değiştirilebilmesi), ancak onun paraya çevrilmesiyle mümkün olur. Fakat işlemi henüz en başındaymış gibi düşünürsek, para şimdilik bir başkasının cebindedir. Parayı o cepten çıkartabilmek için, para sahibine satılmak istenen metanın ona bir kullanım değeri ifade etmesi şarttır. Fakat unutulmasın! Kapitalizmde üretilen metaya bir biçimde (reklâmla vb.) ihtiyaç yaratılacağına göre, bu meta belki de yeni ortaya çıkan bir ihtiyacı karşılayacak ya da kendisi yeni bir ihtiyacı reklâmla yaratacak bir ürün olacaktır.

Herhangi bir ürün bugün toplumsal bir ihtiyacı karşılıyor olabilir ama yarın kendisine benzer bir ürün türü onu tümüyle ya da kısmen yerinden edebilir. Ayrıca, bir ürün (diyelim keten bezi) toplumdaki bir ihtiyacı karşılıyor olsa da, eğer bu ihtiyaç rakip dokumacılar tarafından karşılanmışsa, bizim dokumacımızın ürünü ihtiyaç fazlası olur ve elde kalır. Normalde bir ürün için talep varsa, piyasadaki oynamalar bir yana bırakılmak koşuluyla, onun fiyatı o metada maddeleşmiş toplumsal emek miktarının para ile ifadesi olacaktır. Fakat kapitalizm plansız bir ekonomidir ve o nedenle toplamda piyasada örneğin ihtiyaçtan daha fazla dokumacı yer alabilir ve piyasaya ihtiyaç fazlası keten bezi arzı olabilir. Bu durum aslında toplam toplumsal emek-zamanının gerekenden fazla kısmının keten bezi üretimi için harcanmış olması anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik, genelde her bir metre keten bezinin fiyatını aşağıya çekecektir ve “kurunun yanında yaş da yanar” misali bundan her bir dokumacı olumsuz yönde etkilenecektir. Bundan şu sonuç çıkar: Bir yandan her birini özel üretici haline getiren kapitalist işbölümü, diğer yandan onları çok yönlü bir nesnel bağımlılık sistemiyle birbirine bağlamaktadır.

Marx bir noktaya dikkat çeker. Metanın başkalaşımı bölümündeki analizlerde, piyasada oluşan fiyatın çeşitli nedenlerle metanın gerçek değerinin altında ya da üstünde oluşmasıyla ilgilenilmemektedir. Gerçek yaşamdaki oynamalar bir yana bırakılmaktadır ve yalnızca metanın satılıp paraya dönüşmesi üzerinde durulmaktadır. Zaten metanın satılması halinde, “gerçekleşen fiyat değerin anormal derecede üstünde veya altında bile olsa, metanın başkalaşması gerçekleşmiş olur”.

Meta alım-satımda paraya dönüşürken, olaya diğer uçtan bakarsak para da metaya dönüşmektedir. Aslında ortada tek bir süreç vardır ama bu iki yönlü bir süreçtir. Mal sahibinin olduğu uçtan bakılırsa bu bir satış işlemidir; para sahibinin bulunduğu karşı uçtan bakıldığında ise bu bir satın almadır. Genelleyerek ifade edecek olursak, aslında her satış, karşılığında bir satın almadır. Bu noktada, meta sahipleri olmalarından dolayı insanlar arasında kurulan ilişkiye de bakılabilir. Açık ki, bir meta sahibinin karşısında diğer bir kimse ancak para sahibi olarak yer almaktadır.

Metalar para biçimine girdiklerinde kendi kullanım değerlerinden sıyrılırlar. Ve o nedenle de, para biçimine büründüklerinde bir metanın bir diğerinden farkı kalmaz! Dokumacının 20 metre keten bezini 200 liraya sattığını ve alıcının verdiği bu 200 lirasının da aslında daha önce sattığı 50 kilo buğdayın paraya dönüşmüş hali olduğunu varsayalım. Ardından da dokumacı bu 200 lirayla 1 ceket satın almış olsun. Bu örneğimizde keten bezinin satışıyla başlayan süreç, ceketin satın alınmasıyla son bulmaktadır. Peş peşe gelen bu işlemleri simgelerle ifade edecek olursak, M-P-M diyebiliriz. Dikkat edilirse, satış ve satın alma işlemleri boyunca para mutlak anlamda elden çıkarılabilir meta olmaktadır. Dolaşım, parayı dolap beygiri gibi durmadan döndürmektedir. Metalar “fiyat” denen işaretlerle parayı çağırmaktadırlar. Meta para haline geldiğinde ortadan kaybolmaktadır. Demek ki paraya bakarak onun sahibinin eline nasıl ve ne karşılığı geçtiğine dair bir şey söylemek mümkün değildir. Bu nedenle Marx para için, geldiği kaynak ne olursa olsun “koku vermez” der.

Para bir yandan satılmış bir metayı temsil ediyorsa, diğer yandan da satın alınabilir bir metayı temsil eder. Bir satış işlemi, piyasada değişik metalar satan ve alan kişiler düşünüldüğünde, zincirleme biçimde pek çok satın almaya yol açar. Böylece bir metanın kendi başkalaşım sürecinde meydana getirdiği devre, öteki metaların devreleriyle kördüğüm gibi karışır. İşte bütün bu farklı devrelerin toplamı ise metaların dolaşımı’nı oluşturur. Örneklerimiz hatırlanacak olursa, piyasada dokumacımız önce satıcı ve sonra da alıcı rollerinde görülür. O halde “satıcı” ve “alıcı” rolleri kişilere bağlı değildir ve metaların dolaşım sürecinde kişiden kişiye aktarılmaktadır.

Kapitalizmde metaların dolaşımı, daha önceki devirlerde geçerli olan takas işleminden yalnızca biçimsel değil özce de farklıdır. Şöyle ki, takas işleminde iki ayrı ürün sahibi ürününü birbiriyle değişmektedir ve bu durum ürünlerin dolaysız mübadelesi demektir. Kapitalist yaşamda ise meta değişimini kişiler doğrudan kendi aralarında yapmamaktadırlar. Demek ki, kapitalist meta mübadelesi dolaysız ürün mübadelesinin bireysel ve yerel sınırlarını aşmaktadır. İnsan emeğinin ürünlerinin dolaşımını ve mübadelede rol oynayan kişilerin bütün bir toplumsal ilişkiler ağını (onların iradeleri dışında, kendiliğinden) geliştirmektedir.

4 Mart 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /4

kapitali-okumak-c1.png

Kapitalist ekonominin bunalımları, Kapital’in ilerleyen bölümlerinde çok daha detaylı ve çeşitli yönleriyle ele alınacak olan son derece önemli bir konudur. Marx’ın “metaların başkalaşması” başlığı altında da değindiği üzere, metaların dolaşım süreci her zaman bunalım olasılığını içerir. Genelde her satış karşılığında bir alış işlemidir ve her alış işlemi de karşılığında bir satıştır. Ancak bu açıklamadan, piyasada toplam satışla toplam satın alma arasında zorunlu bir denge olduğu şeklinde dogmatik bir sonuç çıkartılamaz. İşin gerçeğinde, pazara çıkan bir metanın sahibi tarafından satılamaması ya da o metanın hiçbir para sahibi tarafından satın alınmaması pekâlâ mümkündür ve bu durumda o meta yararsız hale gelir.

Piyasada peş peşe pek çok satış ve satın alma işlemi gerçekleşmektedir, fakat bir kişi bir satış yaptıktan sonra o parayla illa da piyasadan bir şey satın almak zorunda değildir. Böyle olduğunda dolaşım zinciri o noktada kopar. Satıcı elde ettiği parayla yeni bir meta satın almaz ve bu örnekte olduğu gibi, metanın tam başkalaşımının (yani M-P-M) birbirini tamamlayan iki evresi (yani birincisi M-P ve ikincisi P-M) arasındaki zaman süresi çok uzarsa, satışla satın alma arasındaki kopuş çok belirgin hale gelir. İşte bu durum kendisini bir bunalım yaratarak ortaya koyar. Metanın dolaşımı konusuna bir bütün olarak bakıldığında, metaya özgü çelişkilerin kendilerini en çok dolaşım sırasında ortaya koydukları görülecektir. Bunun içindir ki, dolaşım süreci bunalım olasılığını (ama yalnızca olasılığını) her zaman içerir. Bu olasılığın gerçeğe dönüşmesi ise, daha sonra inceleneceği üzere, basit meta dolaşımının ötesinde gelişkin ve bütünsel ilişkiler zincirinin varlığını gerektirir.

Marx bu kısma koyduğu dipnotta, meta üretimi ve meta dolaşımının, hacimleri ve etki alanları farklı olsa bile, birbirinden çok farklı üretim biçimlerinde de kendilerini gösterdiğini hatırlatır. O nedenle, yalnızca meta dolaşımında ortak olan bazı hususları bilmekle kapitalist üretim biçiminin ayırt edici farkını ortaya koymak mümkün değildir. Marx, “bomboş ve sıradan şeyler söyleyerek, önemli işler yapılıyormuş havasının bu derece estirildiği, ekonomi politik dışında, bir başka bilim dalı yoktur” der. Ünlü Fransız iktisatçısı Jean-Baptiste Say’ın (1767-1832) yaklaşımı buna örnektir. Say, metanın ve meta mübadelesinin sırlarını keşfetmeden bunalımlar konusunda ahkâm kesmiş ve “her mal kendi talebini yaratır” diyerek aşırı üretimin bunalım yaratacağı gerçeğini reddetmiştir.

b. Paranın el değiştirmesi

Para meta dolaşımında dolaşım aracı olma görevini yüklenmiştir. Hatırlanacağı gibi, emeğin maddi ürünlerinin dolaşımını sağlayan biçim değişikliği M-P-M olarak ifade edilebilir. Metaların bu şekildeki hareketi bir döngü oluşturur. Satıcı metasının dönüşmüş biçimi olan paraya sıkı sıkıya sarıldığı sürece meta henüz birinci başkalaşım (M-P) evresinde bulunuyor demektir, yani henüz kendi dolaşımının yalnızca ilk yarısını tamamlayabilmiştir. Dolaşım tamamlandığında ve diyelim dokumacı 200 liralık (20 metre) keten bezi satışından elde ettiği parayla ceket satın aldığında, para kendisinden (yani başlangıçtaki sahibinin elinden) uzaklaşmış olur. Keten bezi satıcısının elinden çıkarttığı 200 lira paraya yeniden kavuşabilmesi için, pazarda yeniden 20 metre keten bezi satması gerekecektir. O halde paranın el değiştirmesi, M-P-M sürecinin sürekli ve monoton biçimde tekrarı anlamına gelir.

Para metanın fiyatını gerçekleştirir ve böylece satın alma aracı olarak da iş görür. Para, M-P-M sürecinde iki ayrı metanın fiyatının gerçekleşmesine hizmet eder ve burada para bir kez hareket ederken metanın hareketi ise çift (keten bezi ve ceket) yönlüdür. Dolaşımın birinci yarısında (M-P) meta yerini parayla değiştirmekte ve kullanım nesnesi olarak bir tüketicinin eline geçmektedir; böylece o meta dolaşım alanından çıkıp tüketim alanına girmektedir. Şimdi satıcının elinde artık keten bezi yoktur ve onun yerini ketenin değer biçimi olan para almıştır. Dolaşımın ikinci yarısında (P-M) ise baştaki değer artık yoluna yeni kılığıyla, yani büründüğü bu parasal hırka içinde devam eder. Görüldüğü üzere, dolaşım sürecinde hareketin sürekliliği hep paranın işi olmaktadır ve hareketin devam edebilmesi için bu süreçte paranın durmadan başka metalarla yer değiştirmesi zorunludur. Bu özellik, gerçekliğin tersinden kavranmasına neden olur. Şöyle ki, paranın hareketi aslında yalnızca metaların dolaşımının ifadesiyken, metaların dolaşımı yalnızca paranın hareketinin sonucuymuş gibi görünür.

Dolaşım sürecinde aynı para parçaları (diyelim aynı 200 lira) pek çok metanın fiyatını gerçekleştirmek üzere elden ele yer değiştirir. Aynı para parçalarının yer değiştirmelerinin sık sık tekrarlanması, yalnızca tek bir metanın başkalaşımlar dizisini değil, genel olarak metalar dünyasının sayısız başkalaşımlar kümesini yansıtır. Gözden kaçırılmaması gerekir ki, Marx’ın buraya kadar ve burada anlattığı hususlar henüz analizinin “basit meta dolaşımı” basamağı için geçerlidir. Bu hususu akılda tutmak koşuluyla devam edelim. Para dolaşım aracı olarak dolaşım alanının içinde dönüp duruyorsa, acaba dolaşım alanı sürekli olarak ne kadar parayı emmektedir? Bir ülke piyasasını düşünecek olursak, açık ki her gün aynı anda sayısız satış ve sayısız satın alma gerçekleşir. Biliyoruz ki, metalar fiyatları sayesinde zihnimizde belirli para miktarlarına eşitlenmiştir. O halde metalar dünyasının dolaşım süreci için gerekli olan dolaşım aracı kütlesinin hesabında birinci adım bellidir: metaların fiyatlarının toplamı!

Metaların fiyatlarının toplamında yükselme ya da düşme olursa, söz konusu gerekli kütle de (gerekli toplam para miktarı) buna uygun miktarda artmak ya da azalmak zorunda kalır. Ya da metanın genel eşdeğeri olan altın-paranın değerinde çeşitli nedenlerle oynamalar olabilir. Marx, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için altının değerini veri kabul edeceğini belirtir ve böylece bu faktörden kaynaklı muhtemel oynamaları elimine eder. Dolaşım sürecinin emeceği para miktarını hesaplarken değişim yaratabilecek diğer bir faktör ise, piyasaya sürülecek metaların miktarındaki azalma veya artışlar olabilir. Metaların miktarı veri kabul edilirse, demek ki dolaşımdaki para miktarı metaların fiyatlarındaki dalgalanmalara bağlı olarak yükselecek ya da düşecektir. Bu noktada bakmamız gereken tek tek meta fiyatlarındaki oynamalar değil, metaların fiyatlarının toplamındaki değişikliklerdir. Diğer önemli bir husus ise şudur: Metaların toplam fiyatındaki değişim ister metaların değerindeki değişimden ister piyasadaki fiyat dalgalanmalarından kaynaklansın, dolaşım aracı miktarı üzerinde yaratacağı etki aynı olacaktır.

Nihayet dolaşım süreci için gerekli para miktarının hesaplanmasında belirleyici olacak en önemli özellik ise, aynı para parçasının peş peşe pek çok satış ve satın alma işlemini gerçekleştiriyor oluşudur. Bu nedenle aynı para parçalarının belli bir süre içindeki el değiştirme sayısı, paranın el değiştirme hızını verecektir. Bu anlattıklarımızı bir formül olarak ifade etmek mümkündür: “Meta fiyatlarının toplamı / Aynı para parçalarının el değiştirme sayısı = Dolaşım aracı olarak iş gören paranın miktarı.” Marx bu formülde ifadesini bulan yasanın genel geçerliliğe sahip olduğunu belirtir.

Yukarıdaki formülden anlaşılacağı üzere, para parçalarının el değiştirme sayısı artarsa dolaşımda gerekli para miktarı azalmakta, tersi olursa artmaktadır. Fakat paranın el değiştirme hızının düşmesi, dolaşım süreci zincirinde kopmalar ve metaların dönüşümünde tıkanmalar anlamına gelir ve bu önemli bir sorundur. Ne var ki dolaşım sürecinin ortaya koyduğu böyle bir durum yalnızca görüntüyü ele verir, bunun nedenlerini açıklamaz. İşte yalnızca görüntüye bakarak hüküm verenler böylesi durumlarda yanılmakta ve dolaşım sürecinde gerçekleşen tıkanıklık ve bunalımları, dolaşım aracı miktarının (paranın) eksikliğine bağlamaktadırlar.

İncelenen konuyla ilgili diğer bir faktör ise, aynı para parçalarının piyasadaki akış hızıdır. Fiyatlar toplamının ne kadar bir kısmının aynı para parçaları ile gerçekleştirilebileceği, kuşkusuz bu akış hızına bağlıdır. İncelenen faktörleri şimdi birlikte düşünmek gerekir. Demek ki üç etken, yani fiyat hareketleri, dolaşımdaki meta miktarı ve paranın el değiştirme hızı sonucu belirleyecektir. Bu faktörler hep aynı kalmaz ya da hep aynı yönde değişmez, farklı yönlerde ve farklı oranlarda değişebilir. O nedenle de, piyasada gerçekleştirilecek fiyatların toplamı ve bu toplamla belirlenecek dolaşım aracı miktarı (gerekli para) çok çeşitli bileşimlerde olabilir. Farklı yönlerde ve farklı oranlarda cereyan edebilecek değişikliklerin yaratacağı sonuçlar gözden geçirilebilir. Ayrıca unutulmamalı ki, çeşitli etkenlerdeki farklı değişimler karşılıklı olarak birbirlerini telafi edebilir ve o nedenle sonuç aynı kalabilir. Zaten bu nedenle, herhangi bir ülkede dolaşımdaki para miktarı uzun dönemler için ilk bakışta sanılabileceğinden çok daha istikrarlı bir ortalama düzeye sahiptir. Marx’ın ifadesiyle, “Belirli aralıklarla yaşanan üretim ve ticaret bunalımlarından ve daha ender olarak gerçekleşen para değeri değişimlerinden kaynaklanan şiddetli çalkantılar bir yana bırakıldığında, bu ortalama düzeyden sapmalar, ilk anda beklenebilecek olandan çok daha sınırlı kalır.”

c. Sikke. Değer simgesi

Paranın sikke biçimini alması, meta dolaşımının gelişmesi neticesinde dolaşım aracı parayı kolayca dönüştürülebilir biçimlere sokma ihtiyacından doğmuştur. Sikke darp etmek devlete ait bir iştir. Sikkelerin altın olduğu dönemler hatırlanacak olursa, “sikke altından” kolayca “külçe altına” geçilebileceği ve bu nedenle sikkelerin sık sık eritme potasının yolunu tuttuğu anlaşılır. Marx, Orta Çağın ve 18. yüzyıla kadar Yeni Çağın sikke tarihinin bu karışıklığın tarihi olduğunu belirtir. Tarihsel dokümanlar, altın sikkelerin dolaşım sürecinde elden ele aşınmaları yüzünden ayarlarının bozulduğunu ve bu temelde zamanla yüksek değerli metaller yerine düşük değerli metallerin tercih edildiğini ortaya koyar. Böylece, altın yerine gümüş ve gümüş yerine bakır değer ölçüsü olma işlevini üstlenmiştir. Zaten para değer ölçüsü olarak simgeseldir ve o nedenle aslında değersiz şeyler de pekâlâ para işlevini görebilir.

Bu özellik kapitalizmle birlikte ulaşılan kâğıt paralarda çok açık biçimde ortaya çıkmıştır. Burada kastedilen, devletin çıkardığı ve ödeme aracı olarak kabul edileceği yasalarla belirlenen kâğıt paralardır. İlgili devletin Merkez Bankası tarafından darp edilen, yani üzerine örneğin 5 lira, 10 lira gibi para isimleri basılan kâğıt parçaları, dolaşım sürecine dışarıdan, devlet tarafından sokulur. Kâğıt paranın dolaşımına özgü yasa, kâğıt para ile altın arasında belirlenmiş olan temsil oranından doğar. Bu yasayı basit olarak ifade edelim: Merkez Bankası tarafından çıkartılması gereken kâğıt para, şayet bu kâğıt para altının yerini almamış olsaydı fiilen dolaşımda bulunması gerekecek olan altın-paranın miktarıyla sınırlı olacaktır. Kuşkusuz yasadan sapmalar, söz konusu kâğıt paranın eskisi kadar değeri temsil etmemesi gibi sonuçlar doğuracaktır. Kâğıt para doğrudan doğruya metal para dolaşımının neticesinde ve onun sergilediği zorlukların aşılması ihtiyacından doğmuştur. Marx, basit meta dolaşımında yeri olmadığı için henüz ele almadığı ve ileride inceleyeceği kredi parası konusuna da burada geçerken değinir. Nasıl ki kâğıt paranın kaynağında paranın dolaşım aracı olma işlevi varsa, kredi parası da, paranın ödeme aracı olma işlevinin doğal bir ürünüdür.

Tarihte nereden hareketle ödemelerde kâğıt parçalarının para yerine geçtiği noktalara gelinebildiğini kavramayan bir kişi açısından mesele karmaşık görünebilir. Oysa işin sırrı, ödeme aracı olarak paranın bir simgeden ibaret olmasında saklıdır. Nasıl ki vaktiyle çeşitli metal parçaları belirli altın miktarını temsil ettiğinden para olarak geçerli olabilmişse, kâğıt para da aynı nedenle bir değer simgesi olabilmiştir. Marx, “burada gerekli olan şey, para simgesinin nesnel toplumsal geçerliliğe sahip olmasıdır ki, bunu da yasaya dayanan ödeme aracı olarak kabul edilme zorunluluğu ile elde eder” der.

3. Para

Değer ölçüsü olan ve dolayısıyla da ister altın sikke olarak kendi cismiyle ister kâğıt para gibi bir temsilci aracılığıyla olsun, dolaşım aracı olma işlevini üstlenen meta paradır. Dolaşım sürecinde aracılık işlevini gören bu meta, bu sürecin özelliğinden kaynaklı olarak aşağıda özetle değinilen çeşitli işlevleri görebilir.

a. Gömüleme

Dolaşım sürecinde meta ve para başkalaşımı sürerken, bazen bu zincir bir meta satışıyla elde edilen paranın yeni bir alışla başka bir metaya dönüşmemesi neticesinde kopabilir; böylece para hareketsizleşir. Dolaşımdan çekilerek dondurulan paraya gömüleme denir. Tarihte meta dolaşımının ilk dönemlerinde satın alma ihtiyacı çok gelişmediğinden, fazla kabul edilen paralar hep dolaşımdan çekilmiştir. Marx gömülemenin bu ilkel biçiminin, geleneksel üretim tarzının ihtiyaçlar kümesini ciddi şekilde sınırlandırdığı toplumlarda ebedîleştiğini, Asyalılarda ve özellikle de Hintlilerde durumun bu olduğunu belirtir.

Meta üretiminin gelişmesiyle birlikte, her meta üreticisi kendi toplumsal güvencesini sağlamak zorunluluğuyla yüz yüze gelmiştir. Çünkü kişinin o anda bir şey satmadan bir satın alma yapabilmesi için, daha önceden bazı metaları satıp parasını elde tutuyor olması gerekir. Böylece dolaşımın her noktasında, yeni bir satın alma için kullanılmayıp gömülenen farklı miktarlardaki paralar birikmeye başlamıştır. Paranın bu şekilde amaç haline gelmesi gömüleme ihtirasını, altın tutkusunu kamçılamıştır. Grundrisse’den Kapital’e, satırlarını sık sık engin kültürünün bir yansıması olan edebi ve tarihsel zenginliklerle dokuyan Marx, altının toplumda oynadığı rolü Shakespeare’in “Atinalı Timon” eserinden aktardığı dizelerle anlatır: “Bu sarı köle din de kurar, din de bozar/ Lanetliye hayır dua kazandırır/ Hırsızları mevki sahibi eder/ Senatoda yeri olan azalarla beraber/ Onlara da unvan ve itibar verir/ Geçkin dullara bir kere daha koca bulduran budur/ Lânetlik, insanlığın orta malı!” Marx tarihten de örnek verir: Kristof Kolomb 1503 yılında Jamaika’dan yazdığı bir mektupta “altınla ruhların cennete girmesini sağlamak bile mümkündür” demektedir.

Marx paranın radikal bir eşitlikçi gibi tüm farklılıkları yok ettiğini, kimin eline geçerse onun özel mülkiyeti, özel gücü haline geldiğini vurgular. Bu yüzden Eski Çağ toplumu, parayı kendi iktisadi ve ahlâki düzeninin bozucusu olmakla suçlamıştır. Marx’ın aktardığı gibi, Antik Yunan’ın ünlü tragedya yazarı Sofokles “Antigone” adlı eserinde, “İnsanoğlunun hiçbir icadı para kadar fesat verici değildir, ülkeleri harap ve yerle bir eden odur/ Hilebazlığı öğreterek mertliği bozar ve böylece asil ruhları fenalığın menfur yoluna saptırır/ İnsanları her türlü hileye başvurdurur ve onlara her günahı işletir” diye yazmıştır.

Para metanın değer ölçüsüdür ve tüm toplumlarda sahibinin toplumsal zenginliğini ölçer, maddi zenginliğin genel temsilcisidir. Doğası gereği sınırsız olan servet biriktirme hırsı, pintilik diye nitelenen eğilimi yaratmış ve kamçılamıştır. Pinti için “çalışkanlık, tutumluluk ve gözü doymazlık, bundan ötürü, kendisinin en başta gelen özellikleridir; çok satıp az satın almak, onun ekonomi politiğinin özetidir”. Servet tutkunluğu altın ya da altın karşılığı para tutma eğiliminin yanı sıra altın ve gümüşten yapılmış şeylere de sahip olma arzusunu besler. Bu yüzden, burjuva toplumun zenginliği geliştikçe altın ve gümüş gibi değerli madenler için genişleyen bir pazar oluşur.

b. Ödeme aracı

Meta dolaşımı geliştikçe, metaların satış ve alış işlemleri arasında bire bir eşzamanlılık ve denklik aramak beyhude hale gelir. Artık piyasada, daha metanın alıcısı ortaya çıkmadan satıcısı boy gösterebilir. Diğer yandan, ev örneğinde olduğu üzere, alıcı kişi metayı henüz onun tam karşılığını ödemeden satın alır. Böylece satıcının alacaklı, alıcının borçlu olduğu durumlar gelişirken, para da yeni bir işlev kazanır. Para şimdi metanın fiyatının yanı sıra, borçlanan miktarı ölçer. Bu durumlarda para henüz düşünsel satın alma aracı olarak işlev görmektedir. Fakat süreleri gelen ödemelerle birlikte para alıcının elinden çıkıp satıcının eline geçtiğinde, para dolaşım sürecinde ödeme aracı işlevini yerine getirmiş olur. Burada alacaklı ve borçlu olma nitelikleri basit meta dolaşımından doğmaktadır. Marx yine tarihten bir örnek vererek, bu niteliklerin meta dolaşımından bağımsız olarak da kendini gösterebildiğine dikkat çeker. Belirttiği üzere, eski dünyanın sınıf mücadelesi asıl olarak alacaklılarla borçlular arasındaki mücadele biçimini almıştır. Roma’da bu mücadele borçlu pleblerin çöküşüyle ve yerlerine kölelerin konmasıyla son bulmuştur. Aynı mücadele Orta Çağda ise, iktisadi güçleriyle birlikte buna dayanan siyasal güçlerini de yitiren feodal borçluların çöküşüyle sona ermiştir.

Kapitalizmde dolaşım sürecinin her bir belirli anında vadesi gelen ödeme yükümlülükleri, satılan metaların bu önceden karşılığı ödenmeyen kısmının fiyatlarının toplamını temsil eder. Fakat bu ödemeler için gerekecek para, aynı paranın piyasada durmadan el değiştirerek pek çok ödemeyi gerçekleştirebilmesi nedeniyle onun dolaşım hızına da bağlıdır ve dolayısıyla bu fiyat toplamından çok daha az olacaktır. Ayrıca ticari işlemlerde karşılıklı alacaklılık ve borçluluk ilişkileri nedeniyle, ödemelerin aynı noktalarda denkleştirilmesi olanağı ortaya çıkmış ve bu temelde bunu sağlayan özel kurumlar ve yöntemler de kendiliklerinden gelişmiştir. Marx, Orta Çağda Roma için önemli bir kent olan Lyon’daki borç transferlerini (virement-virman) bunlara örnek olarak verir. Alacak ve borç niceliklerinin zamanla alabildiğine büyümesine rağmen, bunların karşılaştırılması neticesinde ödenecek bakiyeler ne kadar az olursa, toplam borca oranla çok daha küçük miktarda ödeme aracı (para) yeterli olacaktır.

Paranın ödeme aracı olma işlevi dolaysız bir çelişkiyi de içerir. Şöyle ki, ödemeler birbirlerini dengeledikleri sürece, para yalnız düşüncede var olan hesap parası ya da değer ölçüsü olarak iş görür. Fakat gerçek ödemelerin yapılması gerektiğinde, para vazgeçilmez mutlak rolüyle ve evrensel meta olarak ortaya çıkar. Marx bu çelişkinin, para bunalımı diye isimlendirilen üretim ve ticaret bunalımları sırasında kendini açıkça gösterdiğini belirtir ve Kapital’in üçüncü basımına koyduğu dipnotta önemli bir hususa açıklık getirir. Aslında her genel üretim ve ticaret bunalımının özel bir aşamasını para bunalımı oluşturur. Ancak bir de, sanayi ve ticaretin ürünü olmayıp kendi başına ortaya çıkabilen (kuşkusuz sanayi ve ticaret yaşamını da olumsuz etkileyen) ve yine para bunalımı diye anılan bunalımlar vardır. “Bunlar, hareket merkezleri para-sermaye olan ve bu nedenle de dolaysız etki alanlarında bankaların, borsaların ve malî kesimin bulunduğu bunalımlardır.”

Parayı da etkileyen ticaret ve sanayi bunalımları, ödemelerin birbirleriyle dengelenmesini sağlayan mekanizmanın tam olarak gelişmiş olduğu yerlerde kendini gösterir. Bu mekanizmada şu ya da bu nedenle bozukluklar yaşandığında, para birdenbire yalnızca düşüncede var olan hesap parası biçiminden çıkar ve telaşla elde tutulacak gerçek paraya çevrilir. Böylece paranın kendisi kıymetli hale gelirken, metalar değersizleşir. Marx böyle bir bunalım durumunu veciz sözlerle betimler: “Burjuva, daha kısa bir süre önce, refah sarhoşluğunun verdiği bilgiççe bir kendine güven duygusuyla parayı boş bir hayal ilan etmişti. Sadece meta, paradır. Ama şimdi dünya pazarında yükselen çığlık şu: Sadece para, metadır! Aç tavuğun arpa ambarından gayri bir şey hayal etmemesi gibi, onun da ruhu şimdi paranın, biricik zenginliğin peşindedir.”

Marx’ın bizzat tanık olduğu örneklerden hareketle, kapitalizmin kaçınılmaz bunalımlarının sergilediği tabloya açıklık getiren satırları çok önemlidir. Bunalım sırasında meta ile kendi değer biçimi yani para arasındaki karşıtlık mutlak çelişki derecesine ulaşır. Satılmış metalar için elde tutulan borç senetleri, para sıkışıklığı nedeniyle başkalarına devredilmek üzere tekrar dolaşıma çıkar. Açıkça görüleceği üzere, demek ki paranın ödeme aracı olma işlevinden, doğrudan doğruya kredi parası doğar. Kredi sisteminin yaygınlaşması ölçüsünde de paranın ödeme aracı olma işlevi yaygınlaşır. Para bu özelliğiyle büyük ticaret işlemleri alanında boy gösterirken, altın ve gümüş sikkeler ise asıl olarak perakende ticaret alanına sürülürler. Paranın ödeme aracı olarak gelişimi, borçlanılmış miktarların ödeme günleri için para biriktirilmesini de zorunlu kılar. Bağımsız bir zenginleşme biçimi olan pintinin gömülemesi, burjuva toplumun gelişmesiyle birlikte ortadan kaybolur ve para biriktirme ihtiyacı şimdi ödeme aracı yedek fonları biçiminde artış gösterir.

Eski dönemlerde rantlar ve vergiler aynî ödemeler iken, kapitalizmle birlikte bunlar parayla yapılan ödemeler haline gelir. Marx burada önemli bazı tarihsel örneklere değinir. “Bu dönüşümün üretim sürecinin bütününe ne derece bağlı olduğunu, örneğin, Roma İmparatorluğu’nun, devlete yapılan bütün ödemeleri para olarak yaptırmak için giriştiği ve başarısızlığa uğradığı iki deney çok iyi kanıtlar” der. Fransız köylülerinin XIV. Louis yönetiminde çektiği korkunç sefaletin nedeni, sadece vergilerin yüksekliği değil, aynı zamanda aynî vergilerin parayla ödenen vergilere çevrilmiş olmasıdır. Öte yandan, toprak rantının başlıca devlet geliri olduğu Asya ülkelerinde bunun aynî olarak ödenmesi, eski üretim biçiminin devamını sağlamaktadır. Marx “Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalışının sırlarından biri budur” der ve devam eder: “Japonya’ya Avrupa’nın zorla kabul ettirdiği dış dünyayla ticaret, kendisiyle birlikte aynî rantın para olarak ödenen ranta çevrilmesini de getirecek olursa, bu ülkenin örnek tarımına olanlar olacaktır. Bu tarımın sınırlı iktisadi varlık koşulları yok olup gidecektir.”

c. Dünya parası

Kapitalizm ulusal sınırlara sığmayan ve küresel ölçekte yayılan bir üretim tarzıdır. O nedenle metalar da dünya ticaretinde değerlerini evrensel şekilde ifade ederler ve bu bağlamda metaların değer biçimi onların karşısına dünya parası olarak çıkar. Zaten para ancak bu düzeyde soyut insan emeğinin toplumsal gerçekleşme biçimi niteliğine kavuşur ve böylece para kavramına da tam uygun hale gelir. Marx’ın Kapital’i yazdığı dönemlerde dünya pazarında çift değer ölçüsü olarak altın ve gümüş bir arada hüküm sürmüştür. Fakat daha sonra Engels’in de tahmin ettiği gibi, gümüş dünya pazarında para olma özelliğini yitirmiştir.

Dünya parasının dünya ticaretinde uluslararası bakiyelerin tasfiyesi için ödeme aracı olma işlevi belirleyicidir. Zaten bu nedenle merkantilizmin egemen olduğu dönemde merkantilistlerin parolası “Ticaret dengesi!” olmuştur. Her ülkenin iç dolaşımda ihtiyaç duyduğu gibi, dünya pazarı dolaşımı için de bir ihtiyat fonu gerekli hale gelmiştir. Gömüleme (modern anlamda) ihtiyacı da kısmen paranın iç dolaşım ve ödeme aracı olma işlevinden, kısmen de dünya parası olma işlevinden doğmuştur. Dünya parası açısından gömüleme için (yedek fonlar oluşturmak için) gerçek para metaya, yani bizzat madde olarak altın ve gümüşe gereksinim duyulmuştur. Buna bağlı olarak, altın ve gümüşün ülke içindeki hareketlerinin yanı sıra ülkeler arasındaki hareketleri de önem kazanmıştır. Kambiyo kurlarının sonu gelmez dalgalamalarına bağlı olarak altın ve gümüş çeşitli ulusal dolaşım alanları arasında durmadan gider gelir. Marx, gelişmiş burjuva üretim biçimine sahip ülkelerin, bankalarının kasalarında büyük miktarlarda toplanan gömüleri bunların özgül işlevlerinin gerektirdiği bir minimumla sınırladıklarına dikkat çekmiştir. Unutulmamalı ki, günümüzde de merkez bankaları kasalarında altın külçeler ve yabancı paralar bulundurmaktadır. Rezerv adı verilen bu altınlar ve paralar, devletlerin ekonomik sıkıntı durumlarında başvurmak için biriktirdikleri tasarruflardır.

4 Nisan 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /5

kapitali-okumak-c1.png

İKİNCİ KISIM: PARANIN SERMAYEYE DÖNÜŞÜMÜ

Bölüm 4: Paranın Sermayeye Dönüşümü

1. Sermayenin Genel Formülü

Sermayenin ne olduğunu anlayabilmek için metaların dolaşım sürecini incelemek gerekir. Çünkü metaların dolaşımı sermayenin başlangıç noktasıdır. Meta üretimi ve ticaret diye adlandırdığımız gelişmiş meta dolaşımı, sermayenin doğup büyüdüğü tarihsel temeli oluşturur. 16. yüzyılda oluşmaya başlayan dünya ticareti ve dünya pazarı, sermayenin modern tarihinin de başlangıcıdır.

Metaların dolaşım sürecinin maddi biçimi çeşitli kullanım değerlerinin birbirleriyle mübadelesidir. Bu sürecin iktisadi biçim olarak son ürünü ise paradır. Meta dolaşımının bu son ürünü (para), sermayenin ilk görünüm biçimidir. Tarihsel açıdan baktığımızda da, sermayenin toprak mülkiyetinin karşısına her yerde ilk olarak para biçimiyle, yani parasal servet, tüccar sermayesi ve tefeci sermayesi olarak çıktığını görürüz. Marx’ın dikkat çektiği üzere, toprak mülkiyetinin serflik ve efendilik ilişkilerine dayanan kişisel iktidarı ile paranın kişisel olmayan iktidarı arasında karşıtlık vardır. Bunlardan birincisi feodal döneme denk gelirken ikincisi kapitalizm dönemini anlatır. “Efendisiz toprak olmaz” ve “Paranın efendisi yoktur” şeklindeki iki Fransız atasözü, işte bu karşıtlığı ve iki ayrı tarihsel dönemin farklılığını çok güzel şekilde ifade eder.

Paranın sermayenin ilk görünüm biçimi olduğunu ortaya koymak için sermayenin oluşum tarihini gözden geçirmek gerekli değildir. Çünkü aynı tarih zaten her gün gözümüzün önünde cereyan etmektedir. Meta dolaşımının dolaysız biçimini hatırlayalım: metanın paraya dönüşmesi ve paranın yeniden metaya dönüşmesi (yani M-P-M), satın almak için satmak anlamına gelir. Fakat sermayeyi anlamak için bunu değil, para ile başlayan döngüyü düşünmek gerekir. Bu döngü P-M-P şeklindedir ve satmak amacıyla satın almayı anlatır. Ne var ki döngü bu şekilde ifade edildiğinde, henüz aynı miktar para ile bir meta satın alınmakta ve yine aynı paraya satılmaktadır. İşler bu kadarıyla kalsaydı kapitalizm olmazdı! Zira eşit iki para değeri birbiriyle mübadele edilmek istenseydi dolaşım süreci anlamsız bir şey olurdu. Zaten kapitalizmin gelişebilmesi, dolaşımda “satın almak için satmak” düzeyinden, “satmak için satın almak” düzeyine yükselmekle mümkün olmuştur. Sermayenin karakterini anlamak için de, aslında başlangıçtaki para ile sonuçtaki paranın aynı olamayacağı noktasına ilerlemek şarttır.

Basit meta dolaşımı ile paranın sermaye olarak dolaşımı arasındaki farka dikkat edelim. Basit meta dolaşımına para aracılık ederken, paranın sermaye olarak dolaşımına meta aracılık eder. Basit meta dolaşımında para sonunda kullanım değeri olarak iş gören bir metaya dönüşür ve bu dolaşımda para böylece kesin olarak harcanmış olur. Paranın sermaye olarak dolaşımında ise, meta satın alan kişi parasını daha sonra meta satıp yine paraya dönüştürmek için harcar. P-M-P dolaşımında, sonunda para geri dönmelidir ve şayet dönmezse aslında işlem başarısızlığa uğramış, yani para kazanmak için meta satın alan kişi sonunda paraya kavuşamamış demektir.

P-M-P döngüsünde amaç parayla para elde etmektir. Ancak bu dolaşım formülünde şimdi bir değişikliğe gitmek gerekir. Şöyle ki, paranın sermaye olarak dolaşımının ifadesi P-M-P olarak kalsaydı, sonuç aynı miktar paraların değişimi şeklindeki bir saçmalıktan ibaret olurdu. Oysa gerçekte işin sonunda elde edilen para, işin başında dolaşıma sokulan paradan büyük olmalıdır. O halde sürecin gerçek ifadesi P-M-P´ şeklindedir. Bu formül, başlangıçtaki para miktarının üzerine sonuçta bir fazlalığın eklendiği anlamına gelir. Marx, başlangıçtaki değeri aşan kısma artı-değer (artık değer) adını verir. İşte başlangıçta dolaşıma sokulan değerin kendini değer olarak büyütmesi şeklindeki hareket onu sermayeye dönüştürür. Fakat P´ şeklinde fazlalaşmış para yeniden yatırıma dönüştürülmeyip harcanacak olursa, sermaye dolaşım sürecindeki rolünü terk etmiş olur ve sermaye olmaktan çıkar. Dolaşımdan çekilip saklanan para ise gömü olarak taşlaşır ve durduğu yerde bir artış göstermez.

Sermaye dolaşım sürecinde her seferinde üzerine bir fazlalık eklenerek büyüyen paranın hareketi süreklidir. Bu süreklilik içinde bizler her bir döngünün sonunda elde edilen artı-değeri göremeyiz, ortada yalnızca büyüyen bir sermaye vardır. Paranın sermaye olarak dolaşımı kapitalizmde başlı başına amaçtır ve değerin büyütülebilmesi de ancak durmadan yinelenen bu hareket sayesinde mümkün olur. “Sermayenin hareketi sınırsızdır ve para sahibi bu sınırsız hareketin bilinçli taşıyıcısı olarak kapitalist haline gelir. Kapitalistin kesesi, paranın çıktığı ve dönüp geldiği noktadır. Burada kapitalistin arzusu parasıyla daha çok kullanım değerine sahip olmak değil, değeri büyütmektir.” Kapitalist böylece “kişileşmiş, irade ve bilinçle yüklü sermaye olarak işlev görür”. Onun tek amacı, sermayenin hizmetinde, dur durak bilmeden kâr elde etmek üzere süreci yürütmeye çalışmaktır.

Bu sonsuz zenginleşme dürtüsünün, bu hırs dolu mübadele değeri avcılığının, kapitalist ile cimrinin ortak özellikleri olduğunu belirtir Marx. Ne var ki cimri sadece kaçık bir kapitalist iken, kapitalist akılcı bir cimridir! Cimri parasını dolaşımdan çekip biriktirerek amacına ulaşmak ister; oysa kapitalist zenginleşme amacını parayı tekrar tekrar dolaşıma sokarak gerçekleştirir. Değerin kendini büyütme döngüsüne bakılacak olursa, sermaye kâh paradır kâh metadır ve dolaşım süreci boyunca para ve meta biçimlerinin durmadan birbirlerinin yerine geçmesi neticesinde başlangıçtaki değer büyümektedir, başlangıçtaki değerden artı-değer kadar fazlalaşmaktadır. İşte bu değerlenme sürecinde çıkış noktası da sonuç noktası da paradır. Ama arada para meta biçimine girmedikçe (P-M-P´) sermayeye dönüşmez. Sermaye biçimindeki dolaşımında para artık basit meta dolaşımında olduğu gibi bir aracı değildir. Tersine para sermaye dolaşımında artık meta aracılığıyla adeta kendisiyle özel bir ilişki kurmaktadır (P-P´). Bu nedenle, kapitalizmin erken dönemlerinde ticaretin önemine odaklanan iktisatçılar (merkantilistler) sermayeyi “para doğuran para” diye tanımlamışlardır.

Daha pahalıya satmak için satın almak (P-M-P´), ilk bakışta yalnızca tüccar sermayesine özgü bir biçim gibi görünebilir. Ancak düşünülecek olursa, önce şu ya da bu metayı (işgücü, hammadde, demirbaş vb.) satın alan ve sonra üretilen metaların satışı ile kendisini gerisin geriye daha çok paraya dönüştüren sanayi sermayesi de paradır. Sanayi sermayesi söz konusu olduğunda, para (P) önce dolaşım alanından çıkar, araya üretim süreci girer fakat üretilen metalar yeniden dolaşıma girip satıldıklarında bu döngü fazlalaşmış olan para (P´) ile tamamlanır. Şayet sanayi sermayesi değil de yalnızca faiz getiren sermaye (yani faiz geliri elde etmek üzere çeşitli yatırım araçlarına yatırılan sermaye) söz konusu ise, P-M-P´ dolaşımı kendisini kısaltılmış şekilde ortaya koyar. Burada döngü sanki doğrudan P-P´ gibidir ama işin derininde bu fazlalık kuşkusuz yine parayı büyüten artı-değer ve bunu sağlayan sihirli meta (işgücü) sayesinde mümkün olmaktadır. O nedenle Marx, gerçekte P-M-P´ formülünün sermayenin genel formülü olduğunu vurgular.

2. Sermayenin Genel Formülündeki Çelişkiler

Marx, parayı sermayeye dönüştüren dolaşım biçiminin, basit meta dolaşımı temelinde geliştirilmiş olan yasaların hepsiyle çeliştiğine dikkat çeker. Hatırlanacak olursa, basit meta dolaşımında neticede ihtiyaç duyulan bir ürünü satın almak için eldeki bir ürün satılmaktadır. Oysa paranın sermaye olarak dolaşımında, daha sonra yine meta satmak üzere önce meta satın alınır. Marx, böylesine biçimsel bir farkın, bu süreçlerin karakterlerini nasıl olur da sihirli bir el dokunmuş gibi değiştirebileceği sorusunu ortaya koyar. Dikkat çekilen bu nokta son derece önemlidir ve analizler ilerledikçe bu sihir çözülecektir.

Çözümlemede önce basit meta dolaşımı süreci hatırlanmalı ve bu dolaşımın zenginleşmenin kaynağı olamayacağı görülmelidir. Bu dolaşım sürecinde karşı karşıya gelen iki meta sahibi ihtiyaçları doğrultusunda ellerindeki metaları değişirler ve bu mübadele saf biçiminde (piyasadaki oynamalar dışlandığında) değerin büyüklüğünde ne biri ne de diğeri için bir artış yaratmaz; çünkü aslında eş değerler değişilmektedir. O halde bu düzeyde dolaşım zenginleşmenin aracı olamaz. Buradan hareketle vaktiyle Condillac gibi iktisatçılar tarafından, aslında meta mübadelesi sırasında eşit değerlerin değişilmediği ve zenginliğin kaynağının aradaki farkı yaratan ticaret olduğu şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Fransız düşünür Condillac’ın (1714-1780) görüşleri gelişmiş meta üretimine sahip bir toplumda çocukçadır, ama modern iktisatçılar da ticareti artı-değer yaratıcı bir faaliyet olarak göstermişlerdir.

Burada asıl önemli nokta şudur ki, soyutlamalar adım adım bütünsel gerçekliği kavramamıza yardım etseler bile, somutta (yaşamda) böyle şeyler asla saf biçimleriyle gerçekleşmezler. O nedenle Marx, şimdi de somutu yani gerçek yaşamdaki durumu incelemeye geçer ve basit meta dolaşımında eş değer olmayan şeylerin mübadele edildiğini varsayar. Marx’ın amacı, mübadelenin ve genişlemiş haliyle ticaretin artı-değerin kaynağı olamayacağını göstermektir. Meta sahipleri olarak biri satıcı ve diğeri de onun karşısında para sahibi olarak alıcı durumda olan iki kişiyi varsayar Marx. Örneklemede satıcıya, açıklanması mümkün olmayan bir ayrıcalıkla, 100 liralık metasını 110 liraya satma yetkisi verilmiştir. Fakat bütün meta sahipleri metalarını birbirlerine değerlerinin %10 fazlasıyla sattıklarında mübadeledeki oranlar değişmeden kalmış olacaktır. Tersine %10 azıyla sattıklarında da sonuç değişmeyecektir. O halde, artı-değerin oluşumu ve paranın sermayeye dönüşümü, ne metaların değerlerinden fazlasına satılmalarıyla ne de alıcıların metaları değerlerinden azına satın almalarıyla açıklanabilir.

Artı-değerin, satıcının metayı pahalıya satabilme ayrıcalığından doğduğunu iddia edenler hep olmuştur. Bu yanlış görüşün tutarlı temsilcileri, satmadan satın alan yani üretmeden tüketen bir sınıfın var olduğunu varsaymışlardır. Böyle bir şey olsaydı, bu durum bu sınıfa daha önce karşılıksız biçimde verilmiş olan paranın bir kısmının dolandırıcılık yoluyla geri alınması anlamına gelirdi. Bu yalnızca bir varsayımdan ibarettir ama yine de bunun hatırlattığı tarihsel bir örnek vardır. Marx tarihten bu örneği aktarır: “Küçük Asya şehirleri Eski Roma’ya bu şekilde yıllık haraç ödüyordu. Roma bu parayla meta satın alıyor, fakat bunları çok pahalıya satın alıyordu. Küçük Asyalılar Romalıları dolandırıyor ve böylece efendilerine ödedikleri haraçların bir kısmını ticaret yoluyla geriye sızdırmayı başarıyordu. Ama ne olursa olsun, dolandırılanlar gene de Küçük Asyalılardı. Metalarına karşılık olarak ödenen para, eskisi gibi, gene kendi paralarıydı.” Marx’ın bu örnek temelinde vurguladığı üzere, zenginleşmenin ya da artı-değer yaratmanın yöntemi bu olamaz!

İrdelemesini sürdüren Marx, şimdi de tüm meta satıcılarının ve alıcılarının aynı doğrultuda davranmadıkları bir durumu varsayar. “Meta sahibi A, iş arkadaşları B ile C’nin saflıklarından yararlanıp onların kendisine aynen karşılık vermelerine fırsat vermeyecek kadar kurnaz olabilir” noktasından hareket eder. Ancak bu durumda da mübadeleden önceki toplam değer neyse, mübadeleden sonra da toplam değer değişmemiş, yalnızca uyanık satıcı avanak alıcılardan değer çalmıştır. Buraya kadar yürütülen irdelemelerden çıkan sonuç son derece önemli ve nettir: “Dolaşımda bulunan değerler toplamının, bunun dağılımında meydana gelen herhangi bir değişiklikle arttırılamayacağı açıktır.” “Dolaşım ya da meta mübadelesi değer yaratmaz.” Bu nedenle Marx, sermayenin temel biçimini (yani modern toplumun iktisadi örgütlenişini belirleyen biçimi) çözümlerken, bunun herkesçe bilinen ve deyim yerindeyse Tufan öncesi biçimleri olan ticaret sermayesi ile tefeci sermayesini işin başında tamamen konu dışında tutmuştur. “Ticaret sermayesi için söylenenler tefeci sermayesi için daha da geçerlidir. Ticaret sermayesinde iki uca, yani piyasaya sürülen para ile artmış olarak piyasadan çekilen paraya, en azından alış ve satış, yani dolaşım hareketi aracılık eder. Tefeci sermayesinde, P-M-P´ biçimi kısalarak uçların aracısız olarak birleştiği P-P´ olur.” Kapital’deki incelemeler ilerledikçe, ticaret sermayesi gibi faiz getiren sermayenin de türemiş bir biçim olduğu görülecektir.

Artı-değerin ticaretten (dolaşımdan) doğmayacağı açık olduğuna göre, acaba dolaşımın dışındaki bir başka yerde mi doğmaktadır? Kuşkusuz başka yerde doğmaktadır. Ama buna rağmen, meta üreticisinin diğer meta sahipleri ile karşı karşıya gelmeksizin değeri büyütmesinin, değere değer katmasının ve böylece para ya da metayı sermayeye dönüştürmesinin imkânsız olduğu açıktır. O halde: “Sermaye dolaşımdan doğamaz, ama dolaşımdan ayrı olarak doğması da en az o kadar imkânsızdır. Sermaye aynı anda hem dolaşımda doğmak ve hem de dolaşımda doğmamak zorundadır.” “Böylece ikili bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz” der Marx ve işte irdelemesini bu noktaya ulaştırdıktan sonra da bu zor sorunun çözümüne girişir.

Paranın sermayeye dönüşmesi, meta mübadelesinin içerdiği yasalar temelinde açıklanmalıdır. Marx’ın çözümlemelerinin açıklığa kavuşturduğu bu husus son derece önemlidir, çünkü metanın fiyatı o metanın gerçek maliyet değerine eşit olsa bile sermaye oluşumu yine de mümkün olmaktadır. Asla göz ardı edilmemeli ki, sermaye birikimi, meta fiyatlarının piyasada meta değerlerinin üzerine çıkması gibi ticarî faktörlerle açıklanamaz. Kaldı ki, piyasada fiyatlar gerçek değerin üstünde ya da altında oynamalarla seyretse bile, bu devamlı dalgalanmalar birbirini telafi edecek ve neticeyi ortalama fiyata indirgeyecektir. “Tüccar veya sanayici bilir ki, uzunca bir dönem göz önüne alındığında metalar daha yüksek ya da daha düşük fiyatlarla değil, fakat ortalama fiyatlarıyla satılacaktır.” Pratikteki bu somut işleyiş, son tahlilde fiyatların piyasadaki dalgalanmaların neticesinde değil, fakat metaların değerleri tarafından düzenlendiği gerçeğini değiştirmez. Demek ki bu konuları kapitalist işleyişin özünde yatan yasalarla değil de, piyasada oluşacak arz talep dengesi gibi faktörlerle açıklamaya girişen iktisat teorilerinin yanlış olduğu açıktır.

Kapitalist işleyişin su yüzünde görülmeyen ama onun akıbetini belirleyen yasaları ancak Marx’ın derin analizleriyle gözler önüne serilebilmiştir. Kapital’de yer alan şu satırlar veciz biçimde ana noktaya parmak basmakta ve Marx’ın diyalektik yöntemini örneklemektedir: “Henüz tırtıl halindeki bir kapitalistten başka bir şey olmayan para sahibinin, metaları tam değerleri ile satın alması, tam değerleri ile satması, ama gene de sürecin sonunda, koyduğundan daha fazla değeri çekmesi gerekir. Tırtılımızın kelebeğe dönüşmesi, hem dolaşım alanında gerçekleşmeli hem de dolaşım alanında gerçekleşmemelidir. Problemin koşulları işte bunlardır.”

3. Emek Gücünün Satın Alınması ve Satılması

Paranın sermayeye dönüşmesini anlayabilmek için, paranın geçirdiği değer değişikliğinin (yani P miktardaki paranın artarak P´ olması) bizzat paranın kendisinden ileri gelmediği daha en başta kavranmalıdır. Çünkü para satın alma aracı ve ödeme aracı olarak, yalnızca satın aldığı metaların fiyatlarını gerçekleştirir, o kadar! Ayrıca, satın alınan metanın tekrar satılarak paraya çevrilmesiyle de para sermayeye dönüşmüş olmaz! İşin sırrı para ile satın alınan özel bir metada gizlidir. Paranın değer kazanarak sermayeye dönüşebilmesi için, kullanımı (tüketimi) yeni değer yaratma kaynağı olan özel bir metanın piyasada bulunması gerekir. Ve para sahibi böyle özel bir metayı piyasada bulmuştur. Bu sihirli özel meta, işçinin emek kapasitesi ya da işgücüdür! İşgücü (emek gücü), insanın canlı varlığında mevcut olan ve onun herhangi bir kullanım değeri üretirken kullandığı fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin bütünüdür. (Burada karıştırılmaması gereken bir hususu vurgulayalım. “Emek gücü” ve “işgücü” sözcükleri aynı şeyi anlatır ve dolayısıyla bunların birbiri yerine kullanılmasında hiçbir sorun yoktur. Karıştırılmaması gereken, emek ve emek gücü (işgücü) kavramlarıdır. Çünkü “emek” bütünsel ve soyut bir kavramdır, işçi emeğini satamaz, emeği kendine ait değildir, ancak sahip olduğu emek gücünü günlük, saatlik parçalar halinde satabilir.)

Kapitalist üretim tarzının gelişip yerleşebilmesi için, para sahibinin piyasada meta olarak satın alacağı işgücü bulması şarttır. Bunun için de kapitalizm öncesine ait olan ve kişiyi kendi işgücünü serbestçe satmaktan alıkoyan üretim ilişkileri son bulmalıdır. İşgücü, ancak ona sahip olan kişi tarafından piyasada satışa sunulacak şekilde özgürleştiğinde meta olarak satılır ve satın alınabilir niteliğe bürünür. İşte ancak bu durumda, para sahibinin piyasada satın alabileceği işgücü bulabilmesinin birinci temel koşulu gerçekleşmiş olur. Kişinin kendi işgücünü meta olarak satabilmesi için, bu kişinin kendi emek gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, yani kendi emek kapasitesinin, kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması zorunludur. Sermayenin gelişebilmesinde özgür işçi ve kredi sistemi asli unsurlardır. Buna rağmen, eski çağlarda özgür işçi ve kredi sistemi yokken, o çağlardan bahseden ansiklopedilerde sermayenin tamamıyla geliştiği şeklinde saçmalıklar yazılmıştır. Marx, Theodor Mommsen adlı ünlü Alman tarihçinin “Roma Tarihi” adlı eserinde bu konuda yanlış üstüne yanlış yaptığını belirtir.

İşgücü satıcısı ile alıcısı piyasada burjuva hukuku açısından birbirinden farksız ve eşit hukuka sahip kişiler olarak karşılaşırlar. Yaşamın gerçekleri bir yana, işçi bu hukuk açısından işgücünü satmakta ve alıcı da dilediği işgücünü satın almakta özgürdür. İşgücü sahibinin bu işgücünü daima belirli süreler için satması şarttır; aksi halde toptan ve süresiz satacak olursa, o özgür bir kişi yani kendi işgücü metasının sahibi olmaktan çıkar ve bizzat kendisi bir meta, bir köle haline gelir. Kapitalizmde işçinin kendi işgücüyle mülkiyet ilişkisi vardır, onu başkasına satsa bile bunu ancak kendi işgücü üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçmeyerek yapar. Marx, bundan dolayı, çeşitli yasa koyucuların, iş sözleşmeleri için bir üst sınır belirlediğine dikkat çeker. Çalışmanın serbest olduğu bütün ülkelerde iş yasaları sözleşmenin sona erdirilme koşullarını düzenlemektedir. Buna aykırı örnekler, modern çağlarda bile, örneğin vaktiyle Meksika’da işçinin ve ailesinin köle “işçi” konumuna düşürüldüğünü gözler önüne sermiştir. Karşılığı emekle ödenmek koşuluyla patronlar tarafından verilen ve kuşaktan kuşağa geçen avanslarla yalnız tek tek işçiler değil, fakat bunların aileleri de fiilen zengin kişilerin ve onların ailelerinin malı haline getirilmiştir.

Para sahibinin işgücünü piyasada meta olarak bulabilmesinin ikinci temel koşulu ise, kişinin kendi işgücünden başka satacak bir metasının olmamasıdır. Açık ki, bir kişinin kendi işgücünü satmak zorunda kalmaması için, bu kişinin üretim araçlarına, örneğin hammaddelere, emek araçlarına vb. sahip olması gerekirdi. Ayrıca bu kişi yaşamını sürdürebilmek için gerekli tüketim araçlarına da sahip olmalıydı! Marx der ki, hiç kimse, hatta katıksız hayalciler bile, geleceğin ürünlerini tüketerek yaşayamaz; daha yeryüzünde ilk belirdiği andan itibaren, insan üretimde bulunmadan önce her gün tüketimde bulunmak zorundadır. Fakat kapitalist üretim tarzı bu genel zorunluluklara, kendi tarzına özgü başka koşullar da eklemiştir. Şöyle ki, şayet ürünler meta olarak üretiliyorsa, bunların üretildikten sonra satılması gerekir. Üretici, tüketim ihtiyaçlarını ancak bu ürünleri (metaları) satın alarak giderebilir. O halde kapitalizmde insanların tüketebilmesi için, ihtiyaç maddelerinin üretim zamanının üstüne bir de satış için gerekli olan zaman eklenmektedir.

Marx’ın vurguladığı son derece önemli olan bir nokta da şudur: “Doğa, insanları, bir yanda para ve meta sahipleri, diğer yanda emek güçlerinden başka bir şeyleri olmayan kimseler olarak yaratmaz. Bu ilişkinin doğal bir temeli de, bütün tarih dönemleri için ortak bir toplumsal temeli de yoktur. Bunun, geçmişteki bir tarihsel gelişimin sonucu, birçok köklü iktisadi dönüşümün, toplumsal üretimin bir dizi eski biçiminin tarihe karışmasının ürünü olduğu açıktır.”

İnsanlık tarihinde kapitalizm öncesinde yer alan iktisadi kategoriler de kuşkusuz kendilerine ait tarihin izlerini taşımışlardır. Nitekim meta kategorisi için de bu kural geçerlidir. Ürünün meta haline gelebilmesi için, üreticinin kendi ihtiyacını karşılamayı amaçlayan geçim aracı olarak üretilmemiş olması gerekir ve bu açıdan belli tarihsel koşulların varlığı zorunludur. Marx burada vurguladığı “belli tarihsel koşullar” ifadesinin hemen kapitalizm diye anlaşılmaması için konuya açıklık getirir: “Ürün kütlesinin çok büyük bir kısmının, doğrudan doğruya kişisel ihtiyaçları karşıladığı, meta haline gelmediği ve dolayısıyla da toplumsal üretim sürecinin tüm genişlik ve derinliğiyle mübadele değerinin egemenliği altında olmanın henüz çok uzağında bulunduğu durumlarda bile, meta üretimi ve meta dolaşımı gerçekleşebilir.” Fakat ürünün meta olarak ortaya çıkması, yine de toplumda ilkel dönemlere oranla gelişkin bir işbölümünün varlığını gerekli kılar. “Öyle ki, kullanım değeri ile mübadele değeri arasında dolaysız takasın sadece başlatmış olduğu ayrılma, çoktan tamamlanmış olmalıdır. Fakat böyle bir gelişme aşamasına ulaşılması, tarihsel bakımdan son derece farklı iktisadi toplum biçimlerinin ortak bir özelliğidir.” Bu açıklamasıyla Marx, ürünün metaya dönüşümünün tarihte kapitalizm öncesinde yer alan üretim tarzlarında gerçekleşebildiğini ve bunun koşullarını gözler önüne sermiştir. Ne var ki Kapital’de sık sık vurgulandığı üzere, ürünlerin hepsinin ya da çoğunun meta biçimini alması, ancak kapitalist üretim tarzı temelinde gerçekleşir.

Tarihte insan topluluklarının iktisadi yaşamındaki gelişmeleri paranın ortaya çıkması açısından incelediğimizde de, “onun varlığı, meta mübadelesinin belli bir düzeye ulaşmış olmasını gerektirir. Sırf meta eş değeri veya dolaşım aracı veya ödeme aracı, gömü ve dünya parası olarak aldığı özel biçimler, bir ya da diğer işlevin önemine ve göreli ağırlığına göre, toplumsal üretim sürecinin çok farklı aşamalarına işaret eder. Bununla beraber, deneyimlerden biliniyor ki, görece az gelişmiş bir meta dolaşımı bu biçimlerin hepsinin ortaya çıkmasına yeter.” Bu açıklamalardan sonra Marx, paranın ortaya çıkışı ve zamanla işlevlerinin çeşitlenmesiyle, sermayenin tarihinin asla karıştırılmaması gerektiğini vurgular: “Sermayeye gelince, iş değişir. Yalnız başına meta ve para dolaşımı, sermayenin tarihsel varoluş koşullarının ortaya çıkmasına kesinlikle yetmez. Sermaye, ancak, üretim ve geçim araçları sahibinin özgür işçiyi piyasada kendi emek gücünün satıcısı olarak karşısında bulduğu durumda doğar.” Şurası da çok önemli ki “ve bu tek tarihsel koşul bir dünya tarihini kapsar. Sermaye, bundan ötürü, başından itibaren, toplumsal üretim sürecinin yeni bir çağını ilan eder. Demek ki, kapitalist çağı karakterize eden şey, işçinin kendi gözünde emek gücünün kendisine ait bir meta biçimini alması ve dolayısıyla emeğin ücretli emek biçimine dönüşmesidir. Diğer yandan emek ürünlerinin meta biçimini alması ancak bu andan itibaren genelleşir.” Böylece bu konuları yeteri derinlikle incelemeyen pek çok kişinin karıştırdığı konular açıklığa kavuşturulmuş olur: tarihte metanın ve paranın ortaya çıkması ile genelleşmiş meta üretimi ve sermaye aynı şeyler değildir!

Tarihsel gelişim içinde özgür emek gücünün doğuşuna değinildikten sonra, bu kendine özgü metayı şimdi daha yakından incelememiz gerekir. Diğer bütün metalar gibi, onun da bir değişim değeri vardır. “Emek gücünün değeri de, diğer herhangi bir meta gibi, bu özel nesnenin üretimi ve dolayısıyla aynı zamanda yeniden üretimi için gerekli emek-zamanla belirlenir. Bir değer olduğu ölçüde, emek gücü, yalnızca, kendisinde maddeleşmiş olan belli bir ortalama toplumsal emek miktarını temsil eder.” Emek gücü, yalnızca, yaşayan bireyin yeteneği olarak var olur ve onun varlığı, bireyin kendini yeniden üretmesi ya da varlığını sürdürmesi demektir. Yaşayan bireyin kendi varlığını sürdürmek için belli miktarda geçim aracına ihtiyacı olduğuna göre, demek ki, emek gücünün üretimi için gerekli emek-zaman, bu geçim araçlarının üretimi için gerekli emek-zamana eşittir. O halde işgücünün değeri, işçinin varlığını sürdürmesi için gerekli olan geçim araçlarının toplam değerine eşittir.

Unutulmaması gerekir ki, normalde insanda çalışma potansiyel ve yeteneği her zaman vardır, işgücü dediğimiz şey ise ancak harcanmakla fiilen gerçekleşir ve yalnızca çalışma sırasında faaliyet gösterir. Çalışma sırasında insan kaslarının, sinirlerinin, beyninin vb., tekrar yerine konması gereken belli bir miktarı harcanır ve bu harcanan kısım insanın çalışma potansiyelini aynı seviyede sürdürebilmesi için yerine konmalıdır. İşte bu fazladan harcama ne kadarsa, o kadar da fazla bir geliri gerekli kılar. Bu duruma eski Roma’dan örnek verilir. Tarım kölelerine gözcülük yapan eski Romalı köle kâhyasının, kendisi kölelerden daha hafif bir iş yaptığı için, onlardan daha az aldığı bilinmektedir. Ayrıca işgücünün sahibi bugün çalışmışsa yarın da aynı güçle ve sağlıkla çalışabilmelidir. O halde işgücünün yeniden üretimi için gerekli geçim araçlarının miktarı, çalışan bireyi normal sağlık durumunda tutmaya yetecek kadar olmalıdır.

İşgücü maliyetini belirleyen beslenme, giyinme, ısınma, barınma vb. gibi doğal ihtiyaçlar için gereken miktar, bir ülkenin iklimine ve diğer doğal özelliklerine göre farklılaşır. Daha da önemlisi, zorunlu denilen ihtiyaçların hem giderilme tarzları hem de miktarları tarihsel gelişmenin ürünüdür ve bundan dolayı da tarz ve miktar o ülkenin uygarlık düzeyine, işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği kazanımlara göre değişir. Örneğin günlük et ve süt ihtiyacını ya da yıllık tatil ihtiyacını karşılamadan işgücünün yeniden üretilemediği bir uygarlık düzeyinde işgücünün yeniden üretimi için gerekli miktar, bu harcamaların da mutlaka eklenmesiyle bulunacaktır. Demek ki, işgücünün değeri belirlenirken durum ülkeden ülkeye değişmekte ve diğer metalar için söz konusu olmayan bir tarihsel ve manevi unsur da işe karışmaktadır.

Emek gücünün sahibi ölümlüdür ve o nedenle yıpranma ve ölüm sonucu piyasadan çekilen emek güçlerinin yeri, en azından aynı sayıda yeni emek gücü ile sürekli olarak doldurulmalıdır. O halde emek gücünün üretimi için gerekli geçim araçlarının miktarı, yedek emek gücünün yani işçi çocuklarının geçim araçlarını da kapsamalıdır. Ayrıca, emek gücünün belirli bir işkolunun gerektirdiği yetenek ve becerilerle donatılabilmesi için şu ya da bu miktarda bir meta eş değerine mal olacak olan bir eğitime ya da öğretime de ihtiyaç vardır. Emek gücü için yapılacak eğitim harcamaları, emek gücüne kazandırılmak istenen niteliklerin karmaşıklık derecesine göre değişir ve bu yetiştirme, eğitim masrafları da emek gücünün üretim maliyetine dahil edilir.

Burada değinilen tüm unsurların hesaba katılması koşuluyla, belirli bir ülkede belirli bir zamanda bir işçi için hesaplanan gerekli ortalama geçim aracı miktarı işgücü maliyetinin belirlenmesinde veri olacaktır. Bu harcamaların diyelim bir yıllık süreye dağılımı her nasıl olursa olsun, yıllık tutardan gün başına düşen miktarın değişmeyen bir ortalama gelir hesabıyla karşılanması zorunludur. Hatırlanacağı üzere, her metanın değeri, onu normal nitelikte elde etmek için gerekli olan emek-zaman ile belirlenir. Örnekse, işgücünün üretimi için gerekli günlük ihtiyacın karşılığı diyelim 4 saatlik toplumsal emek harcamasına eşit olsun. 8 saatlik işgününü esas alırsak, demek ki bu durumda bir günlük işgücü değerinde aslında yarım günlük toplumsal emek maddeleşmiş demektir. Bir başka deyişle, işgücünün bir günlük üretimi için gerçekte yarım işgünü yetmektedir. İşçi kendi işgücünü, onu yeniden üretmek için gerekli olan 4 saat karşılığına satışa çıkarırsa, bu durumda işgücünün satış fiyatı, dikkat edilirse işgücünün değerine eşit olacaktır. Parasını sermayeye dönüştürmeye can atan para sahibi de işçiye işgücü değerinin karşılığını seve seve ödeyecektir. Ama sömürünün sırrı da işte buradadır, çünkü gerçekte işçiye 8 saatlik çalışması karşılığında yalnızca 4 saatlik para ödenmiş olacaktır. İşte kapitalist sömürü böyle hinoğlu hince derinde saklı bir gerçekliktir! Sorun işgücünün kendi değerinin altında satın alınmasında değildir. Kapitalist sömürünün kaynağı, işgücü denen özel metanın, değerinin tam karşılığı ödense bile kendi değerinin ötesinde bir artı-değer üretmesindedir. O yüzden, “işgücünün karşılığı verilsin” talebinin kabulüyle sömürü ortadan kaldırılmış olmaz!

İşgücü değerinin en alt sınırı, her gün karşılanamaması halinde işçinin kendi yaşam sürecini yenileyemeyeceği zorunlu ihtiyaç değerlerinin toplamıyla belirlenir. Asgari ücretin en alt sınırını ifade eden bu toplam, işgücünün üretimi için fiziksel açıdan vazgeçilmesi imkânsız olan geçim araçlarının değerine eşittir. İşgücünün fiyatı bu en alt sınırın da altına indiğinde, kendi asgari üretim maliyetinin altına düşmüş olur. Bunun anlamı, işgücü sahibinin artık mevcut gücünden yitirerek varlığını kötürüm biçimde sürdürmeye çalışması demektir.

İşgücü diğer metalardan farklı özel bir metadır ve onun kendine özgü doğasından ortaya çıkan ilginç bir sonuç vardır. Şöyle ki, işgücünün alıcısı ile satıcısı arasında sözleşme yapıldığında, bu metanın kullanım değeri henüz alıcısının eline geçemez! İşgücünün kullanım değeri, ancak bu gücün satın alınmasından sonra fiilen harcanmasıyla elde edilir. İşgücü fiilen kullanıldığında, onu satın alan için kullanım değeri olarak varlık kazanır. Demek ki, işgücünün elden çıkartılması ile bir kullanım değeri olarak varlık kazanması eşzamanlı değildir. İşgücü adlı özel meta söz konusu olduğunda, onun karşılığının ödenmesinde de özel bir durum söz konusudur. Kapitalist üretim tarzının bulunduğu bütün ülkelerde, işgücünün karşılığı, ancak işgücü sözleşmede belirtilmiş bir süre boyunca fiilen kullanıldıktan sonra, örneğin her haftanın ya da ayın sonunda ödenir. Bundan ötürü, işçi her yerde işgücünün kullanım değerini kapitaliste avans olarak vermiş olur.

Altını çizmek gerekir ki, işçi işgücünü henüz onun fiyatını ödememiş olan alıcıya kullandırtmakta ve dolayısıyla aslında işçi her yerde kapitaliste kredi açmış olmaktadır! Kredi açma sözünün boş bir hayal olmadığını gösteren olgulardan biri, kapitalistler iflas ettiğinde, önceden onlara kredi olarak verilmiş olan ücretlerin yitirilmesidir. Fakat işçinin patrona kredi açması gerçeğinin daha kalıcı bir dizi etkisi vardır. Örneğin işçilerin ücretinin ay sonunda ödendiği durumlarda, patron ay içinde işçilere avans verebilir. Ne var ki işçiler bu avanslarla pek çok malı ekseriya piyasa fiyatlarından daha yükseğe satın almakta ve böylece patronların kârlarını fazlasıyla realize etmektedirler. İşte bu da, aslında işçilerin patronlara kredi açması anlamına gelir.

İşgücü ücretinin satın alındığı anda ödenmemesi durumunda para anında satın alma aracı olarak değil, sonradan ödeme aracı olarak işlev görmüş olur. Fakat bu durum meta mübadelesinin doğasında herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Çünkü işgücünün karşılığı daha sonra ödenecek olsa bile, onun fiyatı daha satın alma sözleşmesi sırasında saptanmaktadır ve böylece işgücü fiili işin öncesinde satılmış olmaktadır. İşgücü denen metanın üretim sürecinde diğer metalardan farklılığını kavramak çok önemlidir. İşgücü satın aldığında para sahibi ondan elde edeceği kullanım değerinin tamamını değil, yalnızca harcanan işgücünün yeniden üretimi için gerekli kısmın karşılığını öder (örneğimizde 8 saat yerine 4 saat). Oysa demirbaşlar, hammadde vb. söz konusu olduğunda, para sahibi bunlara tam fiyatını ödemektedir.

Marx, dolaşım alanıyla üretim alanı arasındaki nitel bir farklılığa da dikkat çeker. İşgücü alım satımının gerçekleştiği dolaşım alanı (meta mübadelesi alanı) kapitalist anlamda bir “özgürlük, eşitlik ve mülkiyet” alanıdır. “Özgürlük! Çünkü bir metanın, örneğin emek gücünün, alıcıları da satıcıları da yalnızca kendi özgür iradelerine bağlıdır. Aralarındaki sözleşmeyi özgür ve hukukça eşit kişiler olarak yaparlar. Sözleşme, içinde iradelerine ortak bir hukuki ifade verdikleri bir sonuçtur. Eşitlik! Çünkü birbirleriyle yalnızca meta sahipleri olarak ilişki kurarlar ve aralarında eş değerde olan şeyleri değiştirirler. Mülkiyet! Çünkü her biri yalnızca kendisinin olan şey üzerinde tasarrufta bulunur.” Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, ticari kapitalizm dönemine özgü yargılar bayatlarken, şimdi para sahibiyle işgücü sahibi arasındaki ilişkiden doğan değer yargıları ekonomik yaşamda egemen olur. Marx’ın çarpıcı ifadesiyle: “Bir zamanların para sahibi şimdi kapitalist olarak önden gidiyor, emek gücü sahibi de onun işçisi olarak arkasından yürüyor; birinde anlam yüklü bir bıyık altından gülümseme ve iş yapma hevesi, diğerinde, kendi derisini pazara getirip de bunu yüzdürmekten başka bir şey beklemesine imkân olmayan bir kimsenin çekingenlik ve tutukluğu.”

Kapitalist üretim tarzının sihirli metası işgücüdür; işgücünün tüketimi süreci, aynı zamanda, metaların ve artı-değerin üretim sürecidir. İşgücünün tüketimi, piyasanın ve dolaşım alanının dışında, yani üretim sürecinde tamamlanır. Marx, kapitalist sömürünün sırrını çözebilmek için gereken hususa işaret eder: Kapısında “işi olmayan giremez” yazan üretim alanına kadar peşlerinden gitmek üzere, para sahibi ve işgücü sahibi arasında her şeyin açıkta ve göz önünde cereyan ettiği dolaşım alanını terk etmemiz şarttır. İlerleyen bölümlerde anlatılacağı üzere, üretim alanında yalnızca sermayenin artı-değeri nasıl ürettiği değil, aynı zamanda kendisinin de sermaye olarak nasıl üretildiği görülecektir. Böylece, “kâr yapmanın sırrı da sonunda açığa çıkacak”tır.

4 Mayıs 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /6

kapitali-okumak-c1.png

ÜÇÜNCÜ KISIM: MUTLAK ARTI-DEĞERİN ÜRETİMİ

Bölüm 5: Emek Süreci ve Değerlenme Süreci

1. Emek Süreci

İşgücünün kullanımı fiilî çalışmadır ve kapitalist satın aldığı bu kullanım değerini işçiyi çalıştırarak tüketir. Çeşitli kullanım nesnelerinin kapitalistler hesabına ve onların denetimi altında üretiliyor olması, insanın üretim faaliyetinin taşıdığı genel özellikleri değiştirmez. O nedenle Marx, emek sürecinin ilk önce tüm farklı üretim tarzlarından bağımsız olarak incelenmesi gerektiğini belirtir.

“Çalışma, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki bir süreçtir; bu süreçte, insan, doğa ile kendisi arasındaki madde alışverişini kendi çabasıyla yürütür, düzenler ve denetler. Doğanın sağladığı maddelerin karşısında bir doğa gücü olarak yer alır. Doğanın sağladığı maddeyi kendi yaşamında kullanılabilecek bir biçimiyle mülk edinmek üzere kendi canlı varlığının doğal güçlerini, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirir. Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir. Böylece, doğada uyuklamakta olan güçleri geliştirir ve bunların hareketini kendi emri altına alır.”

İşçinin kendi işgücünü piyasada meta olarak sattığı tarihsel evre ile insan emeğinin henüz hayvanların yaşam çabasını hatırlatan ilk içgüdüsel biçimlerinden sıyrılmamış bulunduğu tarihsel evre arasında ölçülemeyecek uzunlukta bir zaman aralığı yer almaktadır. Marx, üretici emeği önce tümüyle ve yalnızca insana ait bir biçimiyle ele aldığını belirttikten sonra, hayvanların faaliyetiyle aradaki farkı vurgulayabilmek için örnekler verir. “Bir örümcek, dokumacının çalışmasını andıran faaliyetlerde bulunur ve bir arı, bal peteğini yaparken bazı mimarları utandırır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan daha en başından ayırt eden şey, mimarın, peteği balmumundan yapmadan önce kafasında kurmuş olmasıdır. Emek sürecinin sonunda, bu sürecin başında zaten işçinin imgeleminde, yani düşünsel olarak var olan bir sonuç ortaya çıkar.”

İnsan ihtiyacını karşılayacak çeşitli kullanım nesnelerinin üretildiği süreci emek süreci olarak ifade edecek olursak, bu emek sürecinin temel unsurları: emeğin kendisi, emeğin nesnesi ve emeğin araçlarıdır. “Başlangıçtan beri insanlara yiyecekleri, hazır geçim araçlarını sağlayan toprak (iktisadi anlamda su da bunun içindedir), insanın faaliyetinden bağımsız olarak, insan emeğinin genel nesnesidir.” Doğanın kendiliğinden sağladığı emek nesnelerine örnek olarak, sudan çıkarılarak avlanan balık, ormandan kesilen ağaç, topraktaki damarından ayrılan maden cevheri verilebilir. Fakat emek nesnesi olan şey daha önce harcanan emeğin eleğinden geçmişse, ham madde olarak adlandırılır. O halde, her ham madde emek nesnesidir ama her emek nesnesi ham madde değildir. Doğada kendiliğinden bulunan bir emek nesnesi, ancak harcanan emek sayesinde bir değişiklik geçirdikten sonra ham madde haline gelir.

Emek aracı işçiyle emek nesnesi arasına girer ve emek nesnesi üzerindeki faaliyetin yöneticisi olan işçiye hizmet eder. Geçmişi hatırlayalım. Tarihte emek araçları olarak yalnızca bedensel organların kullanıldığı dönemler vardı ve insanlar doğanın sunduğu meyveler gibi hazır geçim araçlarını toplayarak yaşamlarını sürdürüyorlardı; doğaya ait bir şey (taş, ağaç dalı vb.) insanın faaliyetinin organı oluyordu. Toprak insana ilk azık ambarını sunarken, aynı şekilde ilk emek aracı deposunu da sağlıyordu. Örneğin, fırlatması, sürtmesi, bastırması, kesmesi için taş veriyordu. Emek süreci az da olsa bir gelişme gösterir göstermez, insan işlenmiş emek araçlarına ihtiyaç duymaya başladı. Nitekim insanların çok eskiden yaşamış oldukları mağaralarda taştan yapılmış aletler ve silahlar bulundu. İnsanlık tarihinin başlangıcında, işlenmiş taş, tahta, kemik ve deniz kabuğu ile birlikte, evcilleştirilmiş, yani kendileri de emek harcanarak değiştirilmiş, yetiştirilmiş hayvanlar emek araçları olarak başrolü oynadılar. Ayrıca unutulmasın ki, toprağın kendisi doğalında bir emek aracıdır; ama toprağın tarımda emek aracı olarak kullanılabilmesi, bir dizi başka emek aracını ve emek gücünün görece yüksek bir gelişme düzeyini gerektirir.

Geçmiş tarihlerde kullanılmış emek araçlarının kalıntıları bize farklı iktisadi çağlar hakkında fikir verir. “Kemik kalıntılarının yapısı, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için ne kadar önemliyse, emek araçlarının kalıntıları da, tarihe karışmış iktisadi toplum biçimlerinin değerlendirilmesi açısından o kadar önemlidir. İktisadi çağları ayırt eden, nelerin yapıldığı değil, nasıl, hangi emek araçlarıyla yapıldıklarıdır.” Lüks mallar ise, farklı üretim çağlarının birbirleriyle teknolojik açıdan karşılaştırılması bakımından en önemsiz olanıdır.

Emek araçları yalnızca insan emek gücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçmekle kalmamakta, aynı zamanda bu emek gücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da göstermektedir. Emek araçlarını kendi içinde sınıflandırabiliriz. Mekanik emek araçlarının tümünü üretimin kemik ve kas sistemi olarak adlandırabiliriz. Yalnızca emek nesnelerinin saklanmasına yarayan boru, fıçı, sepet, testi ve küp gibi emek araçlarına ise genel olarak üretimin damar sistemi adını verebiliriz. Mekanik emek araçları, belli bir toplumsal üretim çağını diğerlerinden ayırmak için ikinci gruba oranla çok daha belirleyici özellikler sunar. İkinci grupta yer alan üretim araçları ise ancak kimyasal üretim başladığında anlamlı bir rol oynar. Marx, o zamana kadarki yazılı tarihin, bütün toplumsal hayatın ve dolayısıyla da bütün yaşanmış tarihin temeli olan maddi üretimde meydana gelen gelişmeyi çok az ele aldığına dikkat çeker. Tarih öncesi çağlar “tarihsel araştırmalar” temelinde değil, doğa bilimleri araştırmaları temelinde, alet ve silahların yapılmış oldukları maddelere göre taş devri, bronz devri ve demir devri diye bölünmüştür. Emek aracı yalnızca doğanın sağladığı topraktaki su, taş, metal ve benzerlerinden ibaret değildir kuşkusuz, daha önce emek harcanarak yapılmış iş yerleri, kanallar, yollar vb. de emek aracıdırlar.

Emek sürecinde insanın faaliyeti, emek aracı yardımıyla emek nesnesi üzerinde daha başından amaçlanmış bir değişiklik gerçekleştirir. Süreç ürünle son bulur ve sürecin bütününü ürün açısından ele alacak olursak, hem emek aracı hem de emek nesnesi üretim aracı olarak ve emeğin kendisi de üretici emek olarak görünür. Fakat üretici emeğin ne olduğunu yalnızca basit emek süreci açısından belirlemeye yarayan bu yöntem, kapitalist üretim sürecine hiçbir şekilde uygulanamaz. (İlerde görüleceği üzere, kapitalizm öncesinde herhangi bir kullanım değeri üreten emek üretici emek olarak kabul edilirken, kapitalist üretim tarzında yalnızca artı-değer üreten emek üretici emek addedilir.)

Üretim sürecini en genel şekliyle gözümüzün önünde canlandıralım. Yeni üretilen bir kullanım değeri bu süreçten bitmiş bir ürün olarak çıkarken, daha önce üretilmiş başka kullanım değerleri ise bu sürece üretim araçları olarak girmektedir. Demek ki bir sürecin bitmiş ürünü olan kullanım değeri, bir diğer sürecin üretim aracı olabilmektedir. Bu nokta, diyalektik kavrayışın gerekliliğini anlatan örneklerden biridir. Vurgulayacak olursak, ürünler emek sürecinin yalnızca sonuçları değil, fakat aynı zamanda koşullarıdır.

“Emek nesnelerini doğada hazır halde bulan madencilik, avcılık, balıkçılık vb. gibi (bunlara, yalnızca, henüz el değmemiş toprakları kullanıma açma aşamasındaki tarım eklenebilir) çıkarıcı sanayiler dışında, diğer bütün sanayiler, ham madde olan bir nesneyi, yani emeğin eleğinden geçmiş, kendisi de emek ürünü olan bir emek nesnesini işler. Söz gelişi, tarımda tohum böyle bir şeydir. Doğal ürünler olarak görmeye alıştığımız hayvanlar ve bitkiler, sadece, belki geçen yılın emeğinin ürünleri değil, fakat bugünkü biçimleriyle, kuşaklar boyunca insanın denetimi altında, insan emeği aracılığıyla sürdürülmüş bir dönüşümün ürünleridir. Ama özellikle emek araçları söz konusu olduğunda, bunların çok büyük çoğunluğu, en dikkatsiz gözlemcilere bile, geçmişteki emeğin izlerini gösterir.”

Kömür örneğinde olduğu üzere, ham madde bazen ürünün ana maddesi olabilir ve bazen de ürünün oluşumuna yalnızca bir yardımcı madde olarak katılabilir. Yardımcı madde, ya buhar makinesinin kömürü örneğindeki gibi emek aracı tarafından tüketilir, ya da yüne eklenen boya örneğinde olduğu üzere bizzat ham maddeye katılır. Veya iş yerlerini aydınlatmak ve ısıtmak için kullanılan maddelerin örneklediği gibi, işin kendisinin yürütülmesine destek olur. Ayrıca, aynı ürün çok farklı emek süreçlerinin ham maddesi olabilir. Diyelim tahıl, hem değirmencinin, hem içki imalatçısının, hem de hayvan yetiştiricisinin kullandığı ham maddedir. Keza aynı ürün, aynı emek sürecinde, hem emek aracı ve hem de ham madde olarak kullanılabilir. Örneğin hayvan besiciliğinde hayvan, hem işlenen ham madde hem de gübre elde etmenin aracıdır. Veya üretilen bir ürün, emek sürecini bitmiş bir ürün olarak değil de sonrasında kullanılacak bir ham madde olarak terk edebilir. Bu durumu örnekleyen pamuk, dokuma ipliği gibi ürünlere yarı mamul ürün ya da Marx’ın çok daha doğru bulduğu tabirle ara ürün denir.

Daha önce üretilmiş ürünler, yeni bir emek sürecine üretim aracı olarak girdiklerinde ürün niteliklerini yitirir ve yalnızca canlı emeğin maddeleşmiş unsurları olarak iş görürler. Örneğin dokumacı için dokuma tezgâhı sadece kullandığı bir araçtır. Bu şekilde örneklenen cansız emek ancak canlı emeğin hayat veren dokunuşuyla harekete geçer ve kendisine düşen görevi yerine getirebilir. Aksi halde, örnekse emek sürecinde işe yaramayan bir makine faydasız hale gelir. Kendi haline bırakılan demir doğa kuvvetlerinin bozucu etkisi altında paslanır, tahta çürür. Marx’ın ifadesiyle, canlı emeğin bu şeylere el atması, onları ölüm uykularından uyandırması, onları yalnızca olası kullanım değerleri olmaktan çıkartıp gerçek ve etkin kullanım değerleri haline sokması gerekir.

Üretim süreci, emeğin kendisine ait maddi unsurları, yani üretim nesnesini ve üretim araçlarını kullandığı ve o halde bunları tükettiği bir süreçtir. Demek ki, yine diyalektik kavrayışın önemini vurgulayan bir husus olarak, üretim süreci aynı zamanda bir tüketim sürecidir. Fakat bu tüketim, bireyin kendi varlığını sürdürmek amacıyla ihtiyaç duyduğu bireysel tüketimden farklı olarak bir üretken tüketimdir. Bireysel tüketimin sonucu (ürünü) bizzat tüketicinin kendisi iken, üretken tüketimin sonucu tüketicinin dışında bir üründür.

Emek araçları ve emek nesneleri genelde daha önce üretilmiş ürünlerdir. Ama unutmayalım ki, emek süreci başlangıçta yalnızca insan ile onun faaliyetlerinden bağımsız olarak zaten var olan toprak arasında gerçekleşmiştir. Nitekim günümüzde de, doğrudan doğruya doğa tarafından sağlanan üretim araçlarından hâlâ yararlanılır. Emek süreci en genel anlamıyla, insan hayatının değişmez doğal koşulunu oluşturan ve dolayısıyla onun yarattığı tüm toplum biçimlerinde bu özüyle aynı olan amaçlı faaliyettir. Marx, işte bu nedenle, henüz genelin incelendiği yerde işçiye dair özelliklerin ele alınmasının gerekmediğini belirtmiştir. Fakat böyle genel bir incelemenin, bize işlerin hangi üretim tarzında ne şekilde yürüdüğü hakkında fikir vermeyeceği de açıktır. Şöyle der Marx: “Buğdayın tadına bakarak onu kimin yetiştirdiğini ne kadar anlayabilirsek, bu sürecin hangi koşullar altında gerçekleştiğini de ancak o kadar anlayabiliriz; köle gözcüsünün vahşi kırbacı altında mı yoksa kapitalistin dehşet verici bakışı altında mı üretildi, Cincinnatus’un mütevazı tarlasını ekip biçerek yaptığı bir şey miydi yoksa bir taşla hayvan avlayan bir vahşinin işi miydi, bilemeyiz.”

Emek sürecini kapitalist üretim tarzı altında inceleyecek olursak, öncelikle şunu görürüz: kapitalistimiz üretim için gerekli tüm unsurları satın alırken, artık bir meta olan işgücünü de satın almaktadır. Üretim başladığında, kapitalist, satın almış olduğu işgücünü tüketmeye koyulur. Bu eylemin asıl içeriği, o işgücünün taşıyıcısı olan işçinin emeği aracılığıyla kapitalistin üretim araçlarını tüketmeye koyulmasıdır. İşçinin bu işi kapitalist adına yapıyor oluşu sürecin genel doğasında hiçbir değişiklik yaratmaz. İşgücünün kapitalist tarafından tüketilmesi şeklinde gerçekleşen üretim süreci iki belirgin özellik gösterir. Birinci özellik, işçinin kapitalistin denetimi altında çalışması; kapitalistin de işin yöntemine uygun şekilde yapılmasına, üretim araçlarının gerektiği gibi kullanılmasına, dolayısıyla ham madde israfının önlenmesine ve emek araçlarının daha fazla eskiyip aşınmamalarına dikkat etmesidir. İkinci özellik ise, ürünün onu üreten dolaysız üreticinin değil kapitalistin malı olmasıdır.

Kapitalist, bir günlük işgücü satın aldığında işgücü biçiminde bir günlük kullanım değeri satın almış olur. O bir günlük işgücü artık onu satan işçiye ait değildir. Kapitalist satın aldığı bu bir günlük işgücünü, yani canlı emeği, üretim sürecinde yine kendisine ait olan cansız emek unsurlarına bir maya olarak katar. Emek süreci diye de adlandırdığımız üretim süreci, kapitalistin satın almış olduğu ve ona ait olan şeyler arasındaki bir süreçtir. O nedenle, “kendi şarap mahzenindeki fermantasyon sürecinin ürünü ne kadar onunsa, bu sürecin ürünü de o kadar onundur”.

2. Değerlenme Süreci

Kapitalistin malı olan ürün herhangi bir kullanım değeridir ve kapitalizmde kullanım değerleri asla salt kendileri için kıymet verilen şeyler değildir. Kullanım değerleri kapitalizmde değişim değerinin taşıyıcısı oldukları için önemlidir ve zaten bir değişim değeri taşımaları koşuluyla üretilirler. Kapitalist ilk olarak, bir değişim değerine sahip olan bir kullanım değeri, yani satılacak bir nesne, bir meta üretmek ister. İkincisi, o metanın üretimi için meta piyasasından satın aldığı üretim araçlarının ve işgücünün toplam değerinden daha yüksek değere sahip olan bir meta üretmek ister. Kapitalistin amacı, bir kullanım değeri değil, bir değişim değeri ve bu sayede artı-değer üretmektir. Ayrıca, meta nasıl kullanım değeri ile değişim değerinin birliğiyse, metanın üretim süreci de emek süreci ile değer yaratma sürecinin birliği demektir. Bu gerçeklikten hareketle Marx, üretim sürecini şimdi de bir değişim değeri yaratma süreci olarak incelemeye geçer. Biliyoruz ki, her metanın değeri kendi üretimi için gerekli olan toplumsal emek-zamanla belirlenmektedir. O halde bir ürünün değişim değerini hesaplamak için, o üründe maddeleşmiş olan emek-zamanı hesaplamak gerekir.

Marx iplik üretiminden örnek verir. İpliğin ham maddesi pamuktur ve demek ki ipliğin üretimi için gereken emek-zamanın bir kısmı pamuğun içerdiği emek-zamandır. Ayrıca, pamuk iplik haline getirilirken kullanılan ve dolayısıyla aşınan iğin içerdiği emek-zaman da ipliğin üretimi için gereken emek-zamanın bir kısmını oluşturur. Demek ki, ipliğin elde edilmesi için gereken emek-zaman (yani ipliğin değişim değeri) hesap edilirken, onun üretimi için gereken ham madde, yardımcı madde, araç-gereç gibi unsurların kendi üretimleri esnasında yutmuş oldukları toplumsal emek-zaman miktarları birer birer toplama katılır. Unutulmamalı ki, bu üretim unsurlarının böylece ipliğe kattığı değer aslında geçmişte harcanmış emektir. Bu geçmiş zamanın bir ay önce mi, bir yıl ya da on yıl vb. önce mi olduğunun ise hiçbir önemi yoktur.

Anlatılanları, Marx’ın verdiği örneği ve onun kullandığı ölçü birimlerini değiştirmeden kısaca somutlayalım. Pamuğun ve iğin değerlerinin toplamı diyelim ki 12 şilin olsun, bu tutar üretilecek ipliğin değerinin bir kısmını oluşturacaktır. 12 şilinle ifade ettiğimiz bu değerin maddeleşmiş iki işgününe eşit olduğunu varsayalım. İpliğin değerini bulmak için şimdi geriye bir tek, pamuğa iplik işçisinin emeğinin kattığı değer kısmının hesaplanması kalmaktadır. Bunu hesaplamak için, iplik yapımında kullanılan emeğin basit emek yani toplumsal açıdan ortalama emek olduğu düşünülür. Zira ayrı niteliklere sahip vasıflı emekler, belirli büyüklükteki basit emek cinsinden ifade edilebilir ve bu yöntem değerin hesabında bir yanlışlığa yol açmaz.

Üretim süreci boyunca sarf edilen emek, hareket biçiminden cisim olma biçimine geçer. Böylece, örneğin bir saatlik eğirme hareketi belli bir miktardaki iplik-ürün tarafından temsil edilir. İplik işçisi, bu bir saat boyunca kendi işgücünü sarf eder. 12 saatlik bir işgününü düşünecek olursak, işçi bu süre içinde bir saatte ürettiği ipliğin 12 katı iplik üretir. Pamuk ham maddesi, bütün bu üretim süreci boyunca harcanan 12 saatlik emeği emer. Bu emme işlemi sayesinde pamuk ipliğe dönüşürken, işgücü harcanarak ipliğin değerine eklenir. Nasıl ki ipliğin değerine giren ham madde, yardımcı madde vb. harcanmış emek-zaman (toplumsal açıdan gerekli emek-zaman) olarak ifade ediliyorsa, harcanan işgücü de bu şekilde hesaba katılır.

Kapitalist tarafından satın alınan işgücünün günlük değerinin 3 şilin olduğunu ve bu 3 şilinde 6 saatlik emeğin maddeleşmiş bulunduğunu varsayalım (işgücünün günlük değeri, işgücünün yeniden üretimi için gereken ihtiyaç maddelerinin gün başına düşen değerlerinin toplamıydı). Diyelim iplik işçisi bu 6 saatte 10 libre pamuğu 10 libre iplik haline getirmiş olsun. O halde 10 libre iplik üretimi boyunca pamuk 6 saatlik emeği emmiş, yani işgücü pamuğa 6 saatlik iplik üretimi neticesinde 3 şilinlik bir değer katmıştır. Şimdi 10 libre ipliğin toplam değerini hesaplayabiliriz. Daha önce pamuğun ve iğin değerlerinin toplamını 12 şilin olarak kabul etmiş ve bu değerin maddeleşmiş iki işgününe eşit olduğunu varsaymıştık. Aynı ölçülerle devam edecek olursak, işgücünün emek-zaman olarak karşılığı da yarım işgünü olduğuna göre, 10 libre pamuğun değeri 2,5 işgünlük emek-zaman ve bunun parasal karşılığı da 15 şilin olacaktır. O halde 1 libre pamuğun değeri 1,5 şilin edecektir.

Marx, şayet işler bu noktada kalakalmış olsaydı kapitalistin şaşkınlığa sürükleneceğini vurgular. Zira ürünün yukarda yaptığımız hesaplamayla ortaya çıkan değeri, yatırılmış sermayenin değerine yani onun üretimi için kapitalistin yaptığı harcamaların toplamına eşittir. Böyle olsaydı yatırılan sermaye hiç artı-değer yaratmamış olurdu. Çünkü daha önce pamuğa, iğe ve işgücüne harcanan değerlerin toplamından asla bir artı-değer doğmaz! Üretimde işler böyle olsaydı, kapitalistin parasını üretime yatırmaktan kaçacağını ve elindeki parayla üretimde bulunmadan para kazanmayı düşünebileceğini hatırlatır Marx. Örneğin bir kapitalist, Amerikan İç Savaşı sırasında Liverpool pamuk borsasında oynayabilmek için fabrikasını kapatıp işçilerini sokağa atarken böyle yapmıştır.

Şayet üretim süreci artı-değer yaratmasaydı, kapitalistimiz örneğimizdeki 15 şilini boşa harcamayıp saklamak veya bunu keyfi için harcamak gibi seçenekleri de düşünüp durmaya başlayacaktı. Fakat kapitalistimiz parasını harcamayıp dünya nimetlerinden el çekmek istemezdi. O halde kapitalistimiz basitçe düşünmeyi sürdürür: Onlar olmadan emeğini ete kemiğe büründüremeyeceği maddeleri (ham madde, araç-gereçler vb.) işçiye kendisi vermemiş midir? Toplumun büyük kısmı hiçbir şeyleri olmayan böyle kimselerden oluştuğuna göre, o kendi üretim araçlarıyla, kendi pamuğuyla ve kendi iğleriyle, topluma ölçülemeyecek değerde bir hizmette bulunmuş ve üstüne üstlük işçiye geçim araçları sağlamamış mıdır? Şimdi bu hizmeti yok mu sayılmalıydı? Ama işçi de, pamuğu ve iği ipliğe dönüştürerek onun hizmetine karşılık vermedi mi? Öte yandan kendisi de iplik işçisini denetleme ve gözetleme işi yapmamış mıydı, yani bizzat çalışmamış mıydı?! Marx burada kapitalistimizin hayali düşünme sürecini noktalar ve aslında kapitalistimizin gerçek olmayan tüm bu bahaneleri ve boş laf cambazlıklarını, kendilerine zaten bu iş için para ödenen ekonomi politik profesörlerine bırakacağını hatırlatır. Zira kapitalist işinin dışında kafasız biri olsa bile, işinde ne yaptığını bilen pratik bir adamdır.

İpliğin değer hesabı örneğimize geri dönelim. İşgücünün yeniden üretimi için gereken günlük geçim araçlarının maliyeti 3 şilin yani yarım işgünüydü. Fakat işçinin kendisini canlı tutmak için diyelim yarım işgününün gerekli olması, işçinin tam gün çalışmasına asla engel değildir. Böylece artı-değerin kavranması açısından önem taşıyan noktaya gelmiş bulunuyoruz. Demek ki işgücünün değeri ile o işgücünün 12 saatlik emek süreci sırasında yarattığı toplam değer birbirlerinden tamamen farklı büyüklüklerdir. Kapitalist, işgücünü satın alırken zaten işte bu farkı göz önünde bulundurmuştur.

Yeni bir değer yaratabilmek için işgücünün faydalı şekilde (iplik, kumaş, çizme vb. şeklinde bir kullanım nesnesi üretmek) harcanması gerekir. Ancak hatırlayalım, işgücü denen metanın özgül bir kullanım değeri vardır, kendisinin sahip olduğundan daha fazla bir değerin kaynağıdır. Kapitalistin ondan beklediği özgül hizmet de işte budur. İşgücü alışverişinde kapitalist, aslında meta mübadelesini yöneten genel yasalara uygun hareket etmektedir. Normalde işgücü satıcısı da, diğer herhangi bir metanın satıcısı gibi metasının mübadele değerini gerçekleştirir ve metasının kullanım değerini elinden çıkarır. Bunun diğer metaların satışından hiçbir farkı yoktur. Ayrıca, satılmış olan yağın kullanım değeri yağ tüccarına ne kadar aitse, satılmış işgücünün kullanım değeri de satıcısına artık işte o kadar aittir! Para sahibi, işgücünün bir günlük değerinin karşılığını ödeyerek işgücünün gün boyunca kullanım hakkını elde etmiştir. Bir günlük emek artık ona aittir. İşgücünün bir işgünü içinde yarattığı değerin kendi maliyetinin diyelim iki katı olması, onu satın alan kapitalist açısından büyük bir şanstır. Fakat kapitalist mantık çerçevesinde bu durum kesinlikle işgücü satıcısına yönelik bir haksızlık değildir, çünkü satın alınan metanın karşılığı ödenmiştir.

Şimdi tekrar üretim alanına göz atalım. İşçi işyerinde sadece altı saat değil, on iki saatlik emek süreci için gerekli olan üretim araçlarını hazır bulur. 12 saatlik işgününün yarısında, 10 libre pamuk 6 saatlik işgücünü emip 10 libre ipliğe dönüşür. 12 saatin bitiminde ise 20 libre pamuk 12 saatlik işgücünü emmiş ve 20 libre ipliğe çevrilmiş olacaktır. 10 libre ipliğin değerini emek-zaman cinsinden daha önce 2,5 işgünü olarak ifade etmiştik; o halde 20 libre iplikte demek ki 5 işgünü maddeleşmiştir. 5 işgününün parayla ifadesi 30 şilindir ve bu aynı zamanda 20 libre ipliğin fiyatıdır. Buradan bir libre iplik fiyatı hesaplandığında yine eskisi gibi 1,5 şilindir. Fakat şimdi 20 libre iplik üretimi için gereken harcamaların toplamına baktığımızda, 12 saatlik işgününün ikinci 6 saatlik diliminde harcanan işgücü için hiçbir şey ödenmediğini görürüz. Bu nedenle toplam harcamaların tutarı 30 şilin değil yalnızca 27 şilindir (24 şilin 12 saat için gerekli pamuk ve iğe yapılan harcama + 3 şilin 12 saat için işgücüne yapılan harcama). Oysa üretilen ipliğin değeri ve dolayısıyla fiyatı 30 şilindir. Demek ki işgününün ikinci yarısında işgücüne harcama yapılmadığından, 27 şilin 30 şiline dönüşmüştür; 3 şilinlik bir artı-değer elde edilmiştir. “Oyun sonunda başarıyla sonuçlanmıştır. Para, sermayeye dönüşmüştür.”

Örneklenen olayda meta mübadelesinin yasalarının hiçbir şekilde ihlal edilmediğini, eşdeğerlerin değişildiğini vurgular Marx. Kapitalist, iplik üretimi için piyasada satın alma yaparken her metanın (pamuğun, iğlerin ve işgücünün) tam değerini ödemiştir ve üretim sürecinde ise satın aldığı bu metaların kullanım değerlerini tüketmiştir. 12 saatlik işgünü sonunda, işgücü kapitaliste 30 şilin değerinde 20 libre iplik-ürün vermiştir. Kapitalist pazara geri dönüp bu ürünü sattığında, başlangıçta dolaşıma soktuğundan 3 şilin fazlasını dolaşımdan çeker. Marx, paranın sermayeye dönüşmesi “hem dolaşım alanında gerçekleşir, hem de bu alanda gerçekleşmez” diyerek meseleyi yine diyalektik bütünlüğüyle ortaya koyar. Bu iş dolaşımın araya girmesiyle olmaktadır; çünkü meta piyasasında emek gücünün satın alınması gerekir. Öte yandan bu iş dolaşımda olmaz; çünkü dolaşım alanı üretim alanında gerçekleşen değer yaratma sürecinin ancak ilk adımının atıldığı yerdir. Kapitalist, üretimde iş gören metaların cansız maddelerine canlı emek gücünü katar ve “geçmişte harcanmış ve maddeleşmiş ölü emeği sermayeye, yani kendi değerini arttıran bir değere, üreyip çoğalan canlı bir canavara çevirmiş olur”.

Artı-değer üretme süreci, belli bir noktanın ötesine (örneğimizde 6 saatten 12 saate) uzatılmış bir değer yaratma sürecinden başka bir şey değildir. İster daha önce üretilmiş üretim araçları tarafından emilmiş bulunsun, isterse işgücü tarafından yeni üretim sürecinde eklenmiş olsun, emek burada sadece harcandığı süreye göre ele alınır. Diyelim bir kullanım değerinin üretiminde eskisiyle ve yenisiyle toplamda harcanan şu kadar saatlik veya şu kadar günlük emek-zaman söz konusudur; ama bu zaman toplumsal olarak gerekli olan emek-zaman soyutlaması üzerinden düşünülmelidir. Ayrıca bu kavrayış, bilimsel olarak tüm ölçü birimlerinin hesaplanmasında dikkate alınan “verili koşullar” ortalamasına dayanır. Özetle, işgücü normal koşullar altında faaliyet gösteriyor olmalıdır. Örneğin üretimde artık yaygın olarak iplik makinesi kullanılıyorsa, işçinin iplik çıkrığı ile çalıştığı düşünülmemelidir. İşçinin normal nitelikte pamukla değil de her an kopan döküntü pamukla çalıştığı varsayılmamalıdır. Kullanılan işgücü, ilgili işkolundaki ortalama beceriye, el yatkınlığına ve çabukluğa sahip nitelikte düşünülmeli ve bu gücün ortalama düzeyde, toplumsal olarak alışılmış yoğunluk derecesinde harcandığı varsayılmalıdır.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, nitelikli ve niteliksiz emeğin somutlanması açısından farklı coğrafyalardaki farklı koşulların çok büyük rol oynadığını ve emeğin bu iki türünün zaman içinde yer değiştirdiğini unutmamaktır. “Örneğin, gelişmiş kapitalist üretimin egemen bulunduğu bütün ülkelerde olduğu gibi, işçi sınıfının fiziksel bakımdan göreli bir tükenme gösterdiği durumlarda, fazla kas kuvveti gerektiren kaba ve zor işler, genellikle, basit iş derecesine inen daha ince işlere göre yüksek nitelik gerektiren işler sayılmaya başlar; örneğin, İngiltere’de bir bricklayer’ın (duvarcının) işi Şam ipeklisi dokuyan bir dokumacının işinden çok daha yüksek bir dereceye çıkar.” Dünden bugüne genelde her değer yaratma sürecinde yüksek nitelikli emeğin her zaman ortalama toplumsal emeğe indirgenmesi gerekir. Örneğin yüksek nitelikli emeğin bir günü, basit emeğin x katı olarak dikkate alınır. Demek ki, sermaye tarafından çalıştırılan işçinin emeğinin basit ortalama toplumsal emek olduğunu varsaydığımızda, gereksiz bir işlemden kurtulmuş ve analizi basitleştirmiş oluruz. Ayrıca, üretim öğelerine onca harcama yapan kapitalistin bunların israfına göz yummayacağı bilinmelidir. İşte söz konusu “toplumsal olarak gerekli emek-zaman” kavrayışı tüm bu hususların hesaba katılmasına dayanır.

Marx, kapitalizmde sermaye sahibinin üretim sürecinde israfa göz yummaması gerçeğini, eski tarihlere ilişkin örneklerle karşılaştırır. İsraf unsuru, köle emeği üzerine kurulmuş üretimin pahalılaşmasına yol açan hususlardan biridir. Eskilerin deyişiyle, işçinin “yarı konuşan alet” olarak hayvandan ve “sessiz alet” kabul edilen emek aracından tek farkı “konuşan alet” olmasıdır. Ama işçi, hayvanlara ve aletlere, onların dengi değil, insan olduğunu hissettirir. Onlara insafsızca davranarak ve “zevkle” zarar vererek kendisini onlardan farklı hissetmeyi başarır. Bundan dolayı köleci üretim biçiminde en kaba, en ağır, ama aşırı hantallıkları nedeniyle tahrip edilebilmeleri de zor olan emek araçlarının kullanılması iktisadi bir ilke olmuştur. Bu nedenle, iç savaşın patlak vermesine kadar, Meksika Körfezi çevresindeki köleci eyaletlerde toprağı bir domuz veya köstebek gibi karıştıran, ama şeritler halinde kesip tersyüz etmeyen eski Çin tipi sabanlar kullanılmıştır. Keza köle emeğinin kullanıldığı çiftliklerde atlar kara derili kölelerin onlara reva gördüğü davranışlara dayanamadığı için, at yerine her türlü ezaya ve kötü koşula dayanıklı katırlar yaygın biçimde kullanılmıştır.

Marx’ın aydınlattığı son derece önemli hususlardan biri olarak, kapitalizm öncesi üretim tarzlarında (örneğin köleci toplumda) kullanım değeri yaratan emek ile kapitalizmde değişim değeri yaratan emek arasında büyük farklılıklar vardır. Kapitalist üretim süreci, çeşitli kullanım değerlerini yaratan emek süreciyle değişim değeri yaratma sürecinin birliği demektir. Kapitalist üretim süreci meta üretiminin kapitalist biçimidir ve kapitalizm genelleşmiş meta üretimi anlamına gelir.

3 Haziran 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /7

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm 6: Değişmez Sermaye ve Değişir Sermaye

Üretim sürecinin farklı unsurları, üretilen ürünün değerinin oluşumunda farklı paylara ve rollere sahiptir. Üretim için kullanılan üretim araçları (ham madde, yardımcı malzemeler, iş aletleri) yeni değer yaratmazken, üretim sürecine katılan emek (işçi) ise yeni değer yaratır. İplik üretiminden örnek verecek olursak, kullanılan pamuğun, iğin değerleri üretilen ipliğe aktarılır; bunlar yeni değer yaratmaz fakat sadece değerleri korunmuş olur. Bu cansız emeğin yeni ürüne aktarımına, üretim sürecine katılan canlı emek aracılık eder. İşçi üretim sürecinde yeni değer yaratırken, eski değeri de (daha önce üretilmiş olan pamuk ve iğin değeri) ürüne katar. Ürüne yeni değer katılması ve eski değerlerin üründe korunması tümüyle farklı iki sonuçtur ve bu çift yönlülük ancak işçinin emeğinin bu iki farklı sonucu yaratma özelliği ile açıklanabilir.

Her bir işçi, kendisine özgü üretici çalışma ile üretilen ürüne değer katar. Örnekse, iplik yapımcısı iplik eğirerek, kumaş dokumacısı kumaş dokuyarak, demirci demir döverek ürüne emek-zaman ve dolayısıyla değer katar. Üretilen ürün için kullanılan üretim araçlarının kullanım değerlerinin eski biçimleri yok olur. Mesela pamuk, iplik üretimi neticesinde pamuk biçiminden sıyrılır ve yeni bir kullanım değeri biçimine (iplik) bürünür. Üretim sürecine giren canlı emek, yok olanın yerine yeni bir yaratık doğurur.

Üretim sürecinde tüketilen bir kullanım değerinin (örneğimizde pamuk) üretimine ait gerekli emek-zaman, yeni kullanım değerinin (örneğimizde iplik) üretimi için gerekli emek-zamanın bir kısmını oluşturur. Bu kısım, tüketilen pamuğun değerinden yeni ürün ipliğin değerine aktarılan emek-zamandır. İşçinin üretimde kullanılan üretim araçlarının değerlerini koruyup üretilen yeni ürüne aktarması yeni bir değer yaratmaz. Bu aktarma emeğin özel bir yararlılığa (iplikçilik, dokumacılık, demircilik vb. gibi) sahip olması sayesinde gerçekleşir. Amaca uygun bir üretici faaliyet olarak bu canlı emek, “ölü” üretim araçlarını üretim sırasında ölüm uykularından uyandırır ve onlarla birleşerek yeni ürünleri oluşturur. Fakat öte yandan, işçinin emeği, emeğinin özel yararlılığı (iplikçilik, dokumacılık vb.) nedeniyle değil ama toplumsal emek gücünün harcanmış olması nedeniyle, üretim araçlarının değerine belirli büyüklükte bir yeni değer ekler. İşte en başta vurgulandığı üzere, üretim sürecinde emeğin iki yönlü sonuç yaratan özelliğinin anlamı budur.

Üretim sırasında emeğin üretim araçlarının değerini ürüne aktarma özelliği ve yeni değer yaratma özelliği temelden farklıdır. Bunu bir örnekle somutlayalım. Diyelim yeni teknik buluşlar nedeniyle, iplikçi eskiden 36 saatte eğirebildiği 36 libre ağırlığındaki pamuğu şimdi 6 saatte eğirmeye başlasın. Bu durumda iplikçinin üretken bir faaliyet olarak emeğinin gücü altı katına çıkmış olur. 36 libre pamuk aynı miktar ipliğe dönüşürken, eskiden emdiği 36 saat emek-zaman yerine şimdi yalnızca 6 saat emek-zaman emmektedir. Fakat diğer yandan, şimdi 6 saat içinde yine 36 libre pamuk aynı miktar ipliğe dönüşmekte, o halde üretilen 36 libre ipliğe bir üretim aracı olarak aktarılan pamuk değeri değişmemektedir. Görülüyor ki, verimliliğin artması durumunda, emeğin iki yönlü özelliğine bağlı olarak, aktarılan ve yaratılan değerler değişmektedir. Ama asıl önemlisi, eskisiyle aynı süre içinde (36 saat) eskisinin altı katı ürün elde edilebilmektedir.

Şimdi de iplik işçisinin emeğinin üretkenliğinin değişmediği, fakat kullanılan üretim araçlarının (örneğin pamuğun) fiyatının arttığı bir durumu varsayalım. Bu durumda üretilen ipliğe pamuktan doğru aktarılan değer artacaktır; pamuk fiyatının ucuzlaması durumunda da aktarılan değer azalacaktır. İplik eğirme sürecinin teknik koşullarında ve üretim araçlarının değerlerinde hiçbir değişme olmaması halinde ise, üretilen iplik değeri değişmeyecektir. Örnekse, bu durumda iplikçi diyelim iki hafta içinde bir haftada eklediğinin iki katı kadar yeni değer ekleyecek, değerleri aynı kalan ham madde ve makinelerden de iki katı kadar eski değer aktaracak ve sonuçta birim değer aynı kalacaktır.

Değişim değerinin bir kullanım değerinde var olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, örneğin ceket biçimindeki bir kullanım değerinin tüketilip yok olması halinde, onunla var olan ceket-değişim değeri de yok olur. Ancak özellikle dikkat edilmesi gerekir ki, üretim aracı (örneğin pamuk) kendi kullanım değerinin yeni üründe (iplikte) tüketilip yok olmasıyla değişim değerini yitirmez! Pamuğun değişim değeri üretilen ipliğe aktarılır.

Üretim araçlarının üretim sırasında kendi kullanım değerlerini yitirmeleri olgusuna daha detaylı bakılabilir. Ham maddenin üretim sırasında kendi kullanım değerini yitirmesi, gerçekte yalnızca yeni üründe başka bir kullanım değeri biçimini almak içindir. Örneğin pamuk iplik ürününün özünü oluşturur, fakat üretim sırasında biçim değiştirir ve iplik haline gelir. Yardımcı maddeler açısından ortaya çıkan sonuçlar farklıdır. Örneğin eritme kazanında enerji olarak kullanılan kömür ya da makineleri yağlamak için kullanılan yağ üretim sırasında kaybolur gider. Boya ve benzeri yardımcı maddeler ise kendileri kaybolurken izlerini ürünün özelliklerinde gösterirler. Kısacası, ham maddeler ve yardımcı maddeler üretim sürecinde kendi kullanım değerleri olarak sahip oldukları bağımsız biçimlerini (pamuk ve yağ örneği) yitirirler.

Ne var ki iş (emek) araçları açısından durum farklıdır. Bir alet, bir makine, bir fabrika binası vb. ancak üretim sürecinde başlangıçtaki biçimini koruması ve daha sonraki üretim süreçlerine de aynı biçimiyle girmesi koşuluyla iş görür. Bu iş araçlarını, işyerine girdiği ilk günden hurda deposuna gitmek üzere buradan çıktığı güne kadar, iş gördüğü bütün bir süre bakımından ele almak gerekir. Bu süre, demirbaşlar, makineler, binalar gibi emek araçlarının amortisman hesaplarına esas teşkil eder. Bunların kullanım değeri bir seferde değil toplam kullanım süresi içinde emek tarafından taksit taksit tüketilir ve bunlara ait değişim değeri de toplam süre üzerinden taksit taksit ürüne aktarılır. Örneğin bir iplik bükme makinesinin ömrünün 10 yıl olduğunu varsayarsak, on yıllık üretim süreci içinde bunun toplam değeri on yılın ürününe aktarılmış olur.

İş (emek) araçlarının taşıdığı bu özellikten hareketle, Marx bunların ömrünü insan ömrü ile kıyaslar. İnsan, her biten gün neticesinde bir 24 saat daha ölmektedir. “Ama bir insanın yüzüne bakarak, ömrünün ne kadarını tüketmiş olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Bununla beraber, bu durum, hayat sigortası şirketlerinin ortalama insan ömrüne dayanarak çok güvenilir ve daha da önemlisi çok kârlı sonuçlara varmalarını engellemez.” İş araçları için de durum böyledir ve bir iş aracının ortalama ömrünün ne olduğunu deneyimlerimiz sayesinde biliriz. Örneğin 6 yıllık kullanım ömrü olan bir makine her yıl ortalama olarak kullanım değerinin 1/6’sını kaybetmekte ve dolayısıyla değerinin 1/6’sını bir yılın ürününe vermektedir. İşte her tür iş aracının aşınıp yıpranması, yani üretilen ürüne kattığı amortisman payı bu tür bir hesaplama üzerinden belirlenir.

Bir iş aracı bir üretim dönemi sırasında üretilen ürüne, kendi kullanım değerinde meydana gelen yıpranmayla kaybettiğinden daha büyük bir değer aktaramaz. Örnekse, 1000 sterlin değerinde ve 1000 günde hurdaya çıkacak bir makine varsayalım. Bu durumda, her gün makinenin değerinin 1/1000’i kendisinden ayrılıp bir günlük ürüne geçer. Fakat gittikçe azalan bir yaşam gücüyle de olsa, makinenin tamamı o 1000 gün tamamlanana kadar emek sürecinde iş görmeye devam eder. O halde bu iş aracı üretim sürecine bir bütün olarak katıldığı halde, değerlenme sürecine ancak hesaba konu kısmıyla (örneğimizde 1 gün) katılmaktadır. Demek ki kendi mübadele değerini ürüne taksit taksit aktaran iş araçları açısından, üretim süreci ve değerlenme süreci arasında fark vardır.

Marx, derinlere inildiğinde bazı hususların yanlış anlaşılmaması için bu noktada bir uyarıda bulunur. Şöyle ki, burada sözü edilen iş araçlarının tamir edilmeleri değildir. Çünkü üretim sürecinden çekilerek tamire giden bir makine, tamir süreci boyunca artık emeğin aracı değil emeğin konusu (malzemesi) olarak işlev görür. Tamir süreci içinde o makineyle iş yapılmamakta, makine biçimindeki o kullanım değerini tamir etmek için bizzat makinenin kendisi üzerinde çalışılmaktadır. Bu tür tamir işleri için harcanan emek, ilgili iş araçlarının (diyelim söz konusu makinelerin) üretiminin gerektirdiği emeğin bir parçası sayılmalıdır.

Üretim sürecine bir bütün olarak katılmakla birlikte, değişim değerinin oluşumuna ancak taksitler halinde katılan makine örneğini görmüş bulunuyoruz. Üretimde bunun tersi yönde özellik arz eden bir durum da söz konusudur ve Marx buna açıklık getirir. Bir üretim aracı üretim sürecinde fire vererek azaldığı halde, değerlenme sürecine hiç kaybı yokmuş gibi bir bütün olarak katılıyor olabilir. Örneğin iplik üretilirken, her gün diyelim 115 libre pamuğun 15 libresi iplik yerine “devil’s dust”a (“şeytan tozu”na; pamuk döküntüsüne) dönüşmektedir. Ancak bu 15 librelik fire (ziyan) pamuk işleme faaliyetinin ayrılmaz bir parçası olduğundan 100 librelik ipliğin değerine girer. Bu durum, bu atıklar yeni kullanım değerlerine dönüşmedikleri sürece geçerlidir. Marx, yeni kullanım değerlerine dönüşen atıklar için ayrıca örnek verir. “Manchester’daki büyük makine fabrikalarında dev makineler tarafından demir talaşına dönüştürülen dağ boyu demir döküntüleri birikir, bunlar akşamları büyük vagonlarla fabrikalardan dökümhanelere taşınır, ertesi gün demir kütleleri olarak dökümhanelerden tekrar fabrikalara dönerler.” Bu tür döküntüler fire değil, üretilecek yeni bir ürünün ham maddesidir.

Üretici emeğin daha önce yaratılmış eski değerleri yeni ürüne aktarması konusu önemlidir ve Marx bunu veciz biçimde şöyle tasvir eder: “Üretici emek üretim araçlarını yeni bir ürünü oluşturan unsurlara dönüştürürken, bunların değerleriyle birlikte bir ruh kayması olur. Ruh, tükenmiş bedenden yeni oluşan bedene geçer. Ama bu ruh kayması sanki gerçek emeğin haberi olmadan gerçekleşir.” İşçinin üretilen ürüne yeni değer katarken, ürüne giren eski değeri koruması canlı emeğin doğal bir özelliğidir. Bu özellik işçiye hiçbir şey kazandırmaz fakat kapitaliste çok şey kazandırır ve sermayenin değerinin korunmasını ve arttırılmasını sağlar. Üstelik kapitalist, kendini parasını büyütme hırsına kaptırmış bir kişi olduğundan emeğin bu bağışını fark etmez bile.

Üretim sürecinde bir üretim aracı kullanılırken aslında tüketilen şey onun kullanım değeridir; emek bu kullanım değerini tüketerek yeni ürünler meydana getirir. Üretim sırasında makinelerin tüketiminde olduğu gibi, bir metanın tüketimi yalnızca üretim sürecinin bir parçası ise bu tüketim “üretici tüketim” olarak nitelenir. Üretim sürecine katılan faaliyet halindeki işgücünün durumu ise üretim araçlarının durumundan farklıdır. “Emek, belirli bir amaca yönelik olması sayesinde, üretim araçlarının değerlerini ürüne aktarır ve korurken, hareketinin her anında ek değer, yeni değer yaratır.” Daha önceki bölümde üzerinde durulduğu üzere, örneğin 12 saatlik bir işgününde işçinin ücretinin karşılığı 6 saatlik ürüne eşitken, diğer 6 saatlik kısımda işçinin yarattığı değer ise yeni değerdir. Üretim araçları ancak kendi değerlerini ürüne katar, oysa işçi yeni bir değer üretir. İşçinin yarattığı bu artı-değer, ürünün üretiminde kullanılan üretim araçları ile işgücü değerinin toplamının ötesinde bir fazlalığı oluşturur. O halde artı-değer, üretim sonucunda elde edilen yeni toplam değerin, başlangıçta yatırılmış olan toplam sermaye değerini aşan kısmıdır.

Yukarda açıklanan hususlardan hareketle, sermayenin değişmeyen ve değişen kısımları da tanımlanabilir. Açık ki, sermayenin üretim araçlarına, yani ham maddelere, yardımcı maddelere ve iş araçlarına çevrilen kısmı üretim sürecinde değer büyüklüğünü değiştirmez. Bu nedenle bu kısmı değişmeyen sermaye diye tanımlar Marx. Buna karşılık, sermayenin işgücüne yatırılan kısmı ise üretim sürecinde değerini değiştirdiğinden bunu değişen sermaye diye niteler. Değişmeyen sermaye kavramı, kuşkusuz onu oluşturan unsurların değişim değerlerindeki bir değişmeyi (artış ve azalışları) hiçbir şekilde dışlamaz. Şöyle ki, üretime giren üretim araçlarının değerlerindeki artış neticesinde elbette ki değişmeyen sermaye tutarı artar, tersi olursa azalır.

Örneğin yeni bir buluş sonucunda aynı tip makineler daha az emek harcanarak üretilecek olsalar, eski makineler az çok bir değer kaybına uğrar ve bu nedenle de ürüne eskiye oranla daha küçük bir değer aktarırlar, yani değişmeyen sermaye miktarı azalır. Ayrıca, üretim aracının değerindeki bir değişme nasıl ki onun değişmeyen sermaye olma niteliğini ortadan kaldırmıyorsa, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranındaki bir farklılaşma da bunlar arasındaki işlevsel farkı ortadan kaldırmaz. Diyelim teknik gelişmeler neticesinde aynı sayıda işçi daha gelişkin ve pahalı bir makineyle daha fazla ürün üretirse, yatırılan toplam sermayenin bileşiminde değişmeyen sermaye diğerine göre büyür ve ikisi arasındaki oran da haliyle değişir. Ancak bu sayısal değişikliğe rağmen, her iki sermaye kesimi arasındaki işlevsel fark (değişmez ve değişir olma özelliği) aynen devam eder.

Bölüm 7: Artı-Değer Oranı

1. Emek Gücünün Sömürülme Derecesi

Artı-değerin niteliğini açıklığa kavuşturduktan sonra, Marx matematiksel formüller eşliğinde artı-değer oranını açıklamaya girişir. Bu bağlamda öncelikle sermaye ve onun bileşenleri ilgili formüllerde yer alacak bazı sembollerle ifade edilecektir. Marx’ın kullandığı İngilizce kavramların baş harflerinden türettiği sembollerle ilerleyecek olursak, sermaye büyük harf “C” ile gösterilir. Bu sermaye iki kısma ayrılır: üretim araçları için harcanan değişmeyen sermaye küçük harf “c”, işgücü için harcanan değişen sermaye küçük harf “v” ile temsil edilir. Buradan hareketle üretim sürecinin başındaki durumu ifade eden formül şu olur:

C = c + v

Marx bunu rakamsal bir örnekle de somutlar. Örneğin başlangıçta yatırılmış sermaye 500 sterlin (C) = 410 sterlin (c) + 90 sterlin (v). Üretim sürecinin sonunda ise, bu kez değeri “c + v + m” olan daha değerli bir meta elde edilir. Burada “m” sembolü artı-değeri temsil eder. 500 sterlinlik sermaye üretim sürecinde üzerine eklenen 90 sterlinlik artı-değer ile büyümüş ve 590 sterlin olmuştur. Başlangıçtaki sermayeyi C sembolüyle ifade ettiğimize göre, üzerine artı-değer eklenerek büyüyen sermayeyi ise C' sembolüyle ifade ederiz. Bu açıklananların formülü de şöyle olur:

C' = c + v + m

Şimdi başlangıçtaki durumla bu sonuncu durumu karşılaştıralım. Başlangıçta yatırılan değişmeyen sermaye (c), üretilen üründe aynen kendi değeriyle yeniden ortaya çıkmıştır. Daha önce de açıklandığı üzere, üretim süreci sonunda elde edilen değer artışı (artı-değer) değişmeyen sermayeden kaynaklanamaz. Biliyoruz ki, değer artışı toplam sermayenin yalnızca değişen sermayeye yatırılan (işgücüne harcanan) kısmının ürünüdür. İşte bu değişen sermayenin üretimin sonunda artı-değerle büyümüş halinin formülü ise “v+m”dir ve (m) sembolüyle ifade ettiğimiz artı-değeri şimdi de değişen sermayenin artışı olarak Δv sembolüyle gösterebiliriz. (Burada anlatılanlar matematikle sorunu olan bir okuyucuya biraz karmaşık gibi gelse de, Kapital’in ilerleyen bölümlerinde Marx’ın matematiksel formüller ve semboller eşliğinde açıkladığı çok daha karmaşık konulara hiç değilse bir giriş mahiyetinde kabul görmelidir.)

Bir diğer güçlük ise değişen sermayenin başlangıçtaki biçiminden doğar. Üretim sürecinin başında değişen sermaye için yapılan harcama da sanki durgun bir büyüklükmüş gibi görünebilir (örneğimizdeki 90 sterlin). Fakat üretim süreci işlemeye başladığında bu 90 sterlinin yerini faaliyet halindeki işgücü, yani ölü emeğin yerini canlı emek, dolayısıyla durgun bir büyüklüğün yerini akan bir büyüklük, kısacası değişmeyen bir şeyin yerini değişen bir şey alır. Üretim sürecinde başlangıçta 90 sterlin olan değişen sermayenin (v) üzerine sonuçta 90 sterlinlik bir artı-değer (m ya da Δv) eklenmiş olur. Göz ardı edilmemesi gereken nokta şudur ki, kapitalist üretimin mantığı açısından bakıldığında, sonuçta ortaya çıkan artışı (Δv kadar artı-değer) sanki toplam sermaye (yani değişmeyen ve değişen sermaye toplamı) sağlamış gibi görünür ve artış bu toplama atfedilir. Bu görünüm aldatıcıdır ama artı-değer aslında yatırılmış toplam sermaye bakımından da büyük bir iktisadi önem taşımaktadır. Marx bu konuyu üçüncü kitapta kapsamlı şekilde incelediğini vurgular.

Artı-değer yaratmamasına rağmen, değişmeyen sermaye üretim sürecinde kuşkusuz işlevsiz değildir. Çünkü değişen sermayenin görevini yapabilmesi için, üretimin gerektirdiği teknik koşullara göre, uygun oranlarda değişmeyen sermaye yatırılması gerekir. Değişmeyen sermaye harcamalarının kalemlerini oluşturan üretim araçları, yani değişmeyen sermayenin maddi biçimleri, yalnızca değer yaratan akıcı gücün sabitlendiği maddeyi sağlar. Bu maddenin ne olduğunun (pamuk, demir vb.) önemi yoktur; bu maddenin değerinin şu ya da bu büyüklükte olmasının da kendi başına bir önemi yoktur. Yalnızca, üretim süreci sırasında harcanacak olan emek miktarını yutabilmek için bunlardan yeterli bir miktarda mevcut olması gerekir. “Bu miktar mevcutsa, ister değeri yükselsin veya düşsün, isterse toprak ve deniz gibi değersiz olsun, değer yaratımı ve değer değişmesi süreci bunlardan hiç etkilenmez.”

Buradan hareketle, artı-değer oranının hesaplanmasında değişmeyen sermaye harcaması rahatlıkla ihmal edilebilir. Hatırlayalım, yukarıdaki örneğimizde artı-değer 90 sterlindi. Artı-değeri yaratan yalnızca değişen sermaye olduğuna göre, artı-değerin göreli büyüklüğü, artı-değerin mutlak miktarının değişen sermayeye oranlanmasıyla bulunacaktır. Örneğimize göre bu oran hesaplandığında, sonuç 90/90 = %100 olacaktır. İşte artı-değerin bu göreli büyüklüğüne (bir başka ifadeyle değişen sermayenin göreli değerlenmesine) artı-değer oranı adını vermiştir Marx.

İşçinin üretim sürecinin bir bölümü boyunca yalnızca kendi işgücünün değerini, yani kendisi için gerekli geçim araçlarının değerini ürettiğini görmüştük. Kapitalizmde işçi toplumsal işbölümüne dayanan koşullar altında üretimde bulunmaktadır ve o nedenle de yaşamını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu geçim araçlarını (yiyecek, giyecek, barınak vb.) doğrudan doğruya kendisi üretmez. İşçi kendi geçim araçlarının karşılığını, ürettiği ürün neyse ancak o ürün biçiminde (iplik, çizme vb.) üretmiş olur. İşte işçinin diyelim 12 saatlik işgününün bu amaçla kullanılan kısmı, onun geçim araçlarının ortalama günlük değerine bağlı olarak daha büyük veya daha küçük olur. Şayet günlük geçim araçlarının değeri maddeleşmiş 6 iş saatini temsil ediyorsa, bu değeri üretmek için işçinin ortalama olarak bir işgünü içinde 6 saat çalışması gerekir.

İşçi kapitalist için değil de kendi hesabına bağımsız olarak çalışıyor olsaydı, kendi emek gücünün değerini üretmek için, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, ortalama olarak günün aynı uzunluktaki bir kısmını (örneğimizde 6 saat) çalışarak geçirmek zorunda kalacaktı. İşçi kapitalist için çalıştığında, örneğimize göre işgücünün karşılığını ürettiği 6 saatlik kısımda (ve ücret olarak bedeli de 3 şilin olsun) değişen sermayeye eşdeğer üretimde bulunur. Bir başka deyişle değişen sermayeyi yerine koyar, yani kendisi için harcananın karşılığını yeniden üretir. Marx, işgününün bu kısmına gerekli emek-zaman, bu sırada harcanan emeğe de gerekli emek adını verir.

Marx, Kapital’de bu noktaya kadar “gerekli emek-zaman” ifadesini, mevcut toplumsal koşullar altında bir metanın üretimi için gerekli olan emek-zamanı ifade etmek üzere kullandığını açıklar. Takiben “Bu andan itibaren bu ifadeyi özel bir meta olan emek gücünün üretimi için gereken emek-zamanı ifade etmek için de kullanacağız” der. Aynı teknik terimlerin farklı anlamlarda kullanımı yanıltıcıdır, fakat hiçbir bilimde bundan tümüyle kaçınmak da mümkün değildir.

Bir işgünü boyunca, işçinin gerekli emek sınırının ötesine geçerek çalıştığı kısım işçi için aynı şekilde bir işgücü harcamasına mal olur, fakat işçinin cebine giren bir değer yaratmaz. İşgününün bu ikinci kısmı kapitaliste yoktan yaratmanın bütün güzelliklerini sunan artı-değeri oluşturur. İşgününün bu kısmına ise artı emek-zaman ve bu kısımda harcanan emeğe de artı-emek adını verir Marx. (Orijinalinde “surplus labour” olarak geçen bu adlandırmayı, biz nasıl ki çevirideki artık-değer yerine artı-değer deyişini tercih ettiysek, artı-emek olarak kullanacağız.)

Genel olarak değerin anlaşılması için, onu yalnızca emek-zamanın katılaşması, yalnızca maddeleşmiş emek olarak kavramak can alıcı bir önem taşır. Bunun gibi, artı-değerin anlaşılması için de onu yalnızca artı emek-zamanın katılaşması, yalnızca maddeleşmiş artı-emek olarak kavramak o denli önemlidir. Marx bu noktada son derece önemli bir açıklamada bulunur. “İktisadi toplum biçimlerini birbirinden, örneğin, köleliğe dayanan toplumu ücretli emeğe dayanan toplumdan ayırt eden şey, sadece, bu artı-emeğin, dolaysız üreticisinden koparılma (sızdırılma) biçimidir.”

Nasıl ki tüm sınıflı toplumlarda egemenler sömürüyü haklı çıkartmak için birtakım gerekçeler icat etmişlerse, kapitalizmde de burjuva iktisatçılar bu göreve soyunmuşlardır. Kapitalistin mevcut artı-değere el koymasını haklı çıkarmak için burjuva iktisatçılar tarafından ileri sürülen gerekçeler muhteliftir. Marx, bu gerekçelerin ardında gerçek cehaletin yanı sıra, değerin ve artı-değerin dürüstçe çözümlenmesinden ve bunun toplumda doğurabileceği kuşkulu (artı-değere kapitalistçe el konulmasının yasadışı bir soygun olarak görünmesi) sonuçlardan duyulan ve özürcülere has bir korkunun yattığına dikkat çeker.

Değişen sermayenin değeri, kapitalist tarafından satın alınan işgücünün değerine eşittir ve bu değer işgününün gerekli kısmını belirlemektedir. Bu durumda artı-değer ise, kolayca anlaşılacağı üzere, işgününün fazla olan kısmıyla belirlenir. Böylece şu sonuç elde edilir: artı-emeğin gerekli emeğe oranı ne ise, artı-değerin değişir sermayeye oranı da odur. Ya da artı-değer oranı olan m/v formülünün eşdeğerini “artı-emek/gerekli emek” şeklinde de ifade edebiliriz. Artı-değer oranı, işgücünün sermaye tarafından ya da işçinin kapitalist tarafından sömürülme derecesinin kesin ifadesidir. Bununla birlikte, artı-değer oranı sömürünün mutlak büyüklüğünün ifadesi değildir. Marx bunu karşılaştırmalı bir örnekle açıklar. Örneğin gerekli emek 5 saat ve artı-emek 5 saat olsun; bu durumda sömürü derecesi %100 olur. Sömürü büyüklüğü bu örnekte 5 saattir. Diğer bir örnekte ise gerekli emek 6 saat ve artı-emek 6 saat olsa, sömürü büyüklüğü %20 artar ve 5 saatten 6 saate çıkar; fakat %100’lük sömürü derecesi aynı kalır. Her iki örnekte de, işçi, işgününün yarısında kendisi için, diğer yarısında ise kapitalist için çalışmaktadır.

2. Ürün Değerinin, Ürünün Orantılı Kısımlarıyla Gösterilmesi

Bu konuyu açıklamak için, kapitalistin parayı nasıl sermaye yaptığını bize gösteren örneğe geri dönelim. Hatırlayalım, iplik işçisinin gerekli emeği 6 saat tutuyordu, artı-değer de 6 saatti ve dolayısıyla emek gücünün sömürülme derecesi %100’dü. Marx’ın verdiği örnek üzerinden, onun kullandığı sembolleri, rakamları ve ölçü birimlerini değiştirmeden devam edelim. 12 saatlik işgününün ürünü 30 şilin değerindeki 20 libre ipliktir. Pamuk ve iğ şeklindeki üretim araçlarına (c) 24 şilin harcanmıştır. 3 şilin işgücüne ( v) ödenmiştir. İşçiye 12 saatlik işgününün ikinci yarısı için hiçbir şey ödenmediğinden 3 şilinlik artı-değer (m) elde edilmiştir. O halde üretimden çıkan 20 libre ipliğin toplam değerinin bileşimi şöyledir:

30 şilinlik iplik = 24 şilin (c) + 3 şilin (v) + 3 şilin (m)

Şimdi örneğimizi iş saatlerini hesaba katarak sürdürecek olursak, iplik işçisinin 12 iş saatinin (işgününün ödeme yapılan altı saatinin 3 şilin ettiğinden hareketle) 6 şilinde maddeleştiğini görürüz. O halde 2 iş saatinin 1 şilin tarafından temsil edildiğini buluruz. Bunu esas alırsak, 30 şilinlik iplik değerinde 60 iş saati maddeleşmiş olur. Üretim araçları için yapılan harcamanın toplam değerdeki oranı 24/30 yani 8/10’dur ve bu oranı 60 saate uygularsak, üretim araçlarında maddeleşmiş olan emeğin 48 iş saati (60/10=6 ve 6x8 =48) olduğunu buluruz. Buna karşılık işçilik için yapılan ödeme oranı ise 3/30’dur (yani 1/10) ve bunun 60 saat içindeki karşılığı 6 saattir. Aynı şekilde artı-değere karşılık düşen de 6 saattir. Ürün bu şekilde, emek-zaman üzerinden biri yalnızca değişmeyen sermayeyi ve diğeri değişen sermayeyi ve nihayet bir diğeri de yalnızca artı-emeği (veya artı-değeri) temsil eden ürün miktarlarına ayrılmış olur. Marx bunun, daha sonra karmaşık ve henüz çözülmemiş problemlere uygulanmasıyla görüleceği gibi, basit olduğu kadar önemli olduğunu vurgular.

Ne var ki kapitalizmi barbarca savunan çıkarcılar, gerçeklerin üzerini en çirkin biçimlerde örtüp, işçinin bir işgünü boyunca “son saat” hariç kendisi için çalıştığını ve kapitaliste bıraktığı değerin ise ancak “son saat”te üretildiğini savunmuşlardır. Açgözlülüğün kişiyi bu tür mucizelere inandırdığını ve kapitalistlerin bunların doğruluğunu kanıtlayan doktriner dalkavuklardan hiçbir zaman yoksun kalmadığını tarihsel üne sahip bir örnek ortaya koymaktadır.

3. Senior’ün “Son Saat”i

İktisat bilgisiyle tanınan ve kendisi için İngiliz iktisatçılarının esprili kişisi denen Nassau W. Senior, 1836 yılının güzel bir sabahında, Oxford’da ekonomi politik öğretmek yerine onu öğrenmesi için Manchester’a çağırılmıştır. Fabrikatörler, onu yeni çıkartılmış bulunan Fabrika Yasası ve bunun da ötesine geçmeyi amaçlayan on saatlik işgünü projesine karşı baş savaşçı olarak seçmişlerdir. Profesörümüz neticede kendi payına düşeni yapmış ve Manchester’da fabrikatörlerden aldığı dersi 1837 tarihli broşüründe aktarmıştır. Fabrikanın tüm net kârının “son saat”ten elde edildiği zırvasından hareketle, şayet iş saatleri günde 1 saat azaltılacak olsa net kârın tamamının, 1,5 saat azaltılacak olsa brüt kârın tamamının yok olup gideceğini uydurmuştur.

Ancak İngiltere’de, dönemin işçi haklarından yana fabrika müfettişleri bu zırvalara karşı mücadele ederek “vahşi kapitalizm” gerçeğini gözler önüne sermişlerdir. 31 Ekim 1848 tarihli bir fabrika raporunda şu satırlar yer almaktadır: “Çocukların çalıştırıldıkları keten dokuma fabrikalarının havaları tozla ve ham madde tozları zerrecikleri ile o derece yüklüdür ki, iplikhanede 10 dakika durmak bile olağanüstü bir gayreti gerektirir; gözleriniz, kulaklarınız, ağzınız ve burun delikleriniz derhal keten tozu ile dolduğu için, dayanılmaz bir acı hissetmeden burada uzun süre duramazsınız.”

4. Artı-ürün

Ürünün artı-değeri temsil eden kısmına Marx artı-ürün (artık ürün) adını vermiştir. Artı-değer oranı nasıl ki artı-değerin yalnızca değişen sermaye kısmına oranlanmasıyla belirleniyorsa, artı-ürün oranı da, artı-ürün değerinin yalnızca gerekli emeği temsil eden ürün değerine oranlanmasıyla belirlenir. Örneğimizden hareketle verili değerleri şimdi de artı-ürün ve gerekli ürün değerleri olarak düşünürsek sonuç: 90/90 = %100 olacaktır. Artı-değer üretimi kapitalist üretimin belirleyici amacıdır; zenginliğin yükseklik derecesini ölçen şey de ürünün mutlak büyüklüğü değildir, artı-ürünün bu göreli büyüklüğüdür. Vaktiyle Ricardo bu hususa dikkat çekmiş ve yıllık kârın değişmemesi durumunda, çalıştırılan işçi, üretim ve satış miktarının artmasının kapitalist için hiçbir şey fark ettirmeyeceğini belirtmiştir. Netice olarak, artı-değer üretimi kapitalist üretimin başlıca amacı ve hedefidir. O nedenle, kapitalizmde bir insanın ya da ulusun servetinin büyük­lüğünün, ürünün mutlak miktarı ile değil de artı-ürünün nispî bü­yüklüğü ile (artı-ürün oranı) ölçülmesi bu üretim tarzının mantığı gereğidir.

4 Temmuz 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /8

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm 8: İşgünü

1. İşgününün Sınırları

İşgücünün değerinin, diğer her meta için olduğu gibi, üretimi için gerekli emek-zamanla belirlendiğini biliyoruz. O halde, diyelim ki bir günlük ortalama geçim araçlarının üretimine 6 saat gerekiyorsa, işçinin bunun için günde ortalama 6 saat çalışması gerekir. Buradan hareketle, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, bu örnekte işgününün gerekli kısmının 6 saat olduğunu buluruz. Ne var ki bu tür bir hesaplamayla işgününün gerekli kısmının belli olması, bize onun ne uzunlukta olduğuna dair fikir vermez. İşgününün uzunluğu, neticede verili tarihsel-ekonomik-sosyal-siyasal koşullara bağlı olarak değişen bir büyüklüktür.

İşgünü verili koşullara göre değişen bir büyüklüktür ama sonuçta elbet bunun alt ve üst sınırları vardır. İşgücünün üretimi için gerekli emek-zaman işgününün alt sınırını oluşturur ve işgünü bu sınırın altına indirilemez. İşgününün üst sınırı ise iki faktörle belirlenir. Bunlardan biri, işgücünün fiziksel sınırlarıdır. Şöyle ki, insan 24 saatlik gün boyunca neticede ancak belli bir miktarda yaşam gücü harcayabilir. Çünkü günün bir kısmında dinlenmesi, uyuması gerekir; günün diğer bir kısmında yemek yemek, yıkanıp temizlenmek, giyinmek gibi başka fiziksel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Bu saydıklarımız işgününün fiziksel sınırlarına işaret eder. İkinci faktör olarak, işgününün uzatılmasının önünde manevi sınırlar yer alır. Kapsamı ve çeşitleri verili genel uygarlık düzeyiyle belirlenmek koşuluyla, işçinin ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarını giderebilmesi için de zamana ihtiyacı vardır. Sonuç olarak, işgünündeki değişmeler bazı fiziksel ve toplumsal sınırlara tabidir. Fakat unutulmasın ki, her iki sınır da son tahlilde doğaları gereği fazlasıyla esnektir ve sermayeye işgünüyle çok geniş bir oynama alanı bırakır.

Kapitalist işgücünü satın aldığında artık onun bir günlük kullanım değeri kapitaliste aittir. Böylece kapitalist işçiyi bir gün boyunca kendisi için çalıştırma hakkını elde etmiş olur. Ama bir işgününün uzunluğu ne kadardır? Kuşkusuz 24 saatlik doğal günden daha az olacaktır, fakat ne kadar az? “İşgününün gerekli sınırı hakkında kapitalistin kendine göre bir görüşü vardır. O, bir kapitalist olarak, kişileşmiş sermayeden başka bir şey değildir. Onun ruhu sermayenin ruhudur. Sermayenin ise bir tek dürtüsü vardır: değerlenmek, artı-değer yaratmak.” Sermayenin amacı, değişmeyen sermaye (üretim araçları) için yaptığı yatırım sayesinde mümkün olduğu kadar büyük bir artı-emek kütlesini yutmaktır. “Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir. İşçinin çalışarak geçirdiği zaman, kapitalistin satın almış olduğu işgücünü tükettiği zamandır. İşçi kullanılabilir zamanını kendisi için tüketecek olursa, kapitalistten çalmış olur.”

Kapitalist üretim tarzında işgücünün alınıp satılması meta mübadelesi yasasına dayanır; fakat kuşkusuz bu mübadele, alıcı ve satıcının sözde “eşit hakka” sahip olduğu eşitsiz koşullarda gerçekleşir. İşçi yaşayabilmek için eşitsiz koşullara, düşük ücretlere, uzun saatlere rağmen işgücünü satmak zorundadır. Ne var ki kapitalistin, işgücünün yeniden üretilmesi için gerekli emek-zamanı göz ardı ederek işgününü insafsızca uzatmaya kalkışması, neticede kullanılabilecek toplam emek gücünün tahrip edilmesi anlamına gelir. Kısacası, işgücünün meta mübadelesi yasalarına göre kullanılması ile onun kural tanımaz biçimde yağmalanması ayrı şeylerdir.

Örneğin ortalama bir işçinin normal bir şekilde emek harcayarak yaşayabileceği ortalama zaman süresi 30 yıl ise, kapitalistin işgücünü gerekli emek-zamanın üçte birine satın alması durumunda 30 yıllık işgücü 10 yılda yağmalanmış olur. İşçinin bu tür koşullara isyan edeceği düşünülürse de, şurası açık ki, işgününün bizzat meta mübadelesinden kaynaklanan doğal bir sınırı yoktur. İşgücü satıcısıyla alıcısının kendi çıkarları açısından çatışkı içinde olduğu bu düzende son sözü kuvvet söyleyecektir. O nedenle, kapitalist üretim tarihinde işgününün standartlaştırılması, kendisini işgününün sınırlarının belirlenmesi mücadelesi olarak ortaya koymuştur. Bu, kapitalistler sınıfıyla işçi sınıfı arasındaki bir mücadeledir.

2. Artı-emeğe Duyulan Aşırı Açlık, Sanayici ve Boyar

(Boyar sözcüğü, eskiden Tuna bölgesinde, Transilvanya’da ve Rusya’da soylulara verilen unvandır.)

Marx, Kapital’de çeşitli yerlerde artı-emeğin sınıflı toplumların tümüne ait bir gerçeklik olduğunu vurgular. Bu bölümde de yukarıdaki başlığı koymasının nedeni, tarihteki tüm egemen sınıfların ortak noktasını belirtmek içindir. Marx ünlü satırlarında şöyle der: “Artı-emeği sermaye icat etmemiştir. Toplumun bir kısmının üretim araçlarının tekeline sahip bulunduğu her yerde, işçi, ister özgür olsun ister olmasın, kendi devamı için gerekli olan emek-zamana, üretim araçlarının sahibinin tüketim araçlarını üretmek için, fazladan harcadığı bir emek-zamanı eklemek zorundadır.” Bu sahip, ister Atinalı aristokrat, ister Etrüsklü teokrat, ister Romalı yurttaş, ister Norman baronu, ister Amerikalı köle sahibi, ister Eflâklı boyar, isterse modern toprak sahibi veya kapitalist olsun genel kural değişmemektedir.

Kapitalizm öncesi tarihsel dönemlerde, yani ürünün mübadele değerinin değil de kullanım değerinin ağır bastığı toplumlarda, artı-emek egemenlerin değişen ihtiyaçlar kümesiyle belirlenmiştir. Eski Çağ’da artı-emek, mübadelenin doğrudan altın ve gümüş parayla gerçekleştiği, yani paranın altın ve gümüş üretimiyle elde edildiği yerlerde korkunç görünümlere bürünmüştür. Zorla ölesiye çalıştırılma burada fazla çalışmanın resmî biçimi olmuştur. Marx bu konuda sadece eski Yunan tarihçisi Diodorus Siculus’u okumanın yeterli olacağını söyler ve ondan çarpıcı bir alıntı aktarır: “Vücutlarını temizleme ve çıplaklıklarını örtme olanağını bile bulamayan” (Mısır, Habeşistan ve Arabistan arasındaki altın madenlerindeki) “bu talihsizlere, acınası kaderlerine üzülmeden bakmak mümkün değildir. Çünkü hastalar, sakatlar, yaşlılar ve güçsüz kadınlar gözetilmez ve korunmaz. Herkes, acılarına ve sıkıntılarına ölüm tarafından son verilene kadar, kırbaç altında çalışmaya devam etmek zorundadır.”

Üretimleri henüz köle emeği, angarya gibi geri biçimler altında gerçekleşen halklar kapitalist dünya piyasasının anaforuna kapılır kapılmaz, köleliğin, serfliğin vb. barbarca dehşetine, bir de fazla çalışmanın uygar dehşeti aşılanmıştır. Örneğin Amerikan Birliği’nin güney eyaletleri için pamuk ihracı hayati önemde bir iş haline geldiği ölçüde, “zenci”nin haddinden fazla çalıştırılması, hayatının bazı yerlerde yedi iş yılında tüketilmesi kapitalist sistemin bir unsuru olmuştur. Artık bu eyaletlerin kara derililerinden, eski ataerkil üretim biçimlerinde olduğu gibi belli bir miktarda kullanım değeri ürün üretmesini beklemek söz konusu değildir. Şimdi söz konusu olan, onların terinden ve kanından artı-değerin kendisini elde etmektir.

Marx artı-emeğe Tuna prensliklerinde duyulan aşırı açlıkla, İngiliz fabrikalarında artı-değere duyulan aşırı açlığın karşılaştırılmasının ilgi çekici olduğunu söyler. Tuna prensliklerinde gözlemlendiği gibi, angaryada artı-emek bağımsız ve gözle görülür bir biçime sahiptir. Fakat kapitalist işgününe baktığımızda, gerekli emek saatinin nerede bittiğini, artı-emek saatinin ne kadar olduğunu görmek imkânsızdır. Artı-emek ile gerekli emek birbirine karışmış haldedir. Öyle ki, biz göremeyiz ama işçi diyelim her bir dakikanın 30 saniyesinde kendisi için, diğer 30 saniyesinde kapitalist için çalışmaktadır. Angaryada ise durum farklıdır. “Örneğin, Eflâklı köylünün kendi varlığını sürdürmek için harcadığı gerekli emek, boyarlar için harcadığı artı-emekten mekân itibariyle ayrılmıştır. Gerekli emek köylünün kendi tarlasında, artı-emek ise efendiye ait çiftlikte harcanır.” Angarya biçiminde artı-emek gerekli emekten kesin olarak ayrılmıştır. “Artı-emeğe duyulan aşırı açlık, kapitalistte işgününü ölçüsüz olarak uzatma hırsı şeklinde, boyarda ise daha basit olarak doğrudan doğruya angarya günü avlama şeklinde görünür.”

Dikkatli bir Kapital okumasıyla, kapitalist sistemin iç yasalarını, sırlarını öğrenme şansına sahip olduğumuz gibi, bir de eski üretim tarzlarına dair tarihsel bilgiler elde edebiliriz. Marx’ın tarihsel bağlamda aktardığı örnekleri hiç değilse ana hatlarıyla göz önünde bulundurmak bir Marksist için son derece öğreticidir. Marx bu bölümde, konuyla ilgilenenler açısından önemli bir noktaya değinir. Romanya illerinde Kırım Savaşından (1853-1856) önceki durumu hatırlatır. “Tuna prensliklerinde angarya, serflik sisteminin ayni rantı ve diğer yükümlülükleri ile karışmış durumdaydı; ama egemen sınıfa ödenen en önemli haracı oluşturuyordu. Böyle durumlarda, angarya ender olarak serflikten doğuyordu; çok daha sık görülen, tersine, serfliğin angaryadan doğmasıydı.”

Engels, Kapital birinci cildin üçüncü basımına koyduğu dipnotta, bu durumun aynı şekilde, Almanya ve özellikle Doğu Prusya’nın Elbe’nin doğusunda kalan kesimi için de doğru olduğunu belirtir: “15. yüzyılda, Alman köylüsü hemen hemen her yerde ürün veya emek biçiminde belli hizmetlerde bulunmakla yükümlüydü; ama bunun dışında fiilen özgür bir insandı.” Engels devam eder: “Soyluların köylülerle giriştikleri savaşta elde ettikleri zafer, bu duruma son verdi. Bunun sonucu, sadece yenilgiye uğrayan Güney Alman köylülerinin tekrar serf durumuna düşmelerinden ibaret kalmadı. Daha 16. yüzyılın ortasından itibaren Doğu Prusya, Brandenburg, Pomeranya ve Silezya ve çok geçmeden de Schleswig Holstein’ın özgür köylüleri serf durumuna indirildi.”

Marx, Romanya illerinde de üretim biçimlerinin başlangıçta ortak toprak mülkiyetine dayandığını, ama bunun Slav ya da Hint tipinde bir ortak mülkiyet olmadığını belirtir. Şöyle devam eder: “Toprakların bir kısmı serbest özel mülkler olarak topluluğun üyeleri tarafından, diğer kısmı «ager publicus» (kamu toprağı) ortaklaşa ekilirdi. Bu ortak emeğin ürünleri, kısmen kötü ürün yılları ve buna benzer olasılıklar için yedek fon olarak, kısmen de savaş giderlerini, dini giderleri ve diğer topluluk harcamalarını karşılamak için kamu bütçesi olarak kullanılırdı. Zamanla, rütbeli savaşçılar ve kilise ileri gelenleri topluluk mülkleri ile birlikte bunlar için verilen hizmetleri ele geçirdi. Özgür köylülerin topluluk toprakları üzerindeki emekleri, topluluk topraklarının hırsızları için yapılan angaryaya dönüştü. Böylece, aynı zamanda, serflik ilişkileri gelişti; bununla beraber, bunlar, dünyanın kurtarıcısı rolündeki Rusya’nın serfliği kaldırma bahanesiyle bu ilişkileri yasayla düzenlemesine kadar, yasal olarak değil, yalnızca fiilen uygulandılar. Rus generali Kiselyov’un 1831’de ilan ettiği angarya kanunnamesi, şüphesiz, bizzat boyarlar tarafından dikte ettirilmişti. Rusya, böylece, bir taşla iki kuş vurmuş oluyor, bir yandan Tuna prensliklerinin ileri gelenlerini kazanıyor, diğer yandan da bütün Avrupa’nın liberal budalalarının alkışlarını topluyordu.”

Eski dönemler hakkında gerekli bilgileri aktardıktan sonra, Marx, İngiltere’deki mevcut durumu incelemeye devam eder. Kapitalizmin ilk gelişme dönemlerinde sermaye ölçü tanımayan bir emek yutma azgınlığı sergilemiş, ama zamanla işgününün devlet tarafından yasayla sınırlandırılması gündeme gelmiştir. “Üstelik bu devlet, kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin egemenlikleri altında bulunan bir devlettir.” Marx bu vurgusuyla, yasalarla dizginlenmemiş uzun işgünlerini ilânihaye sürdürmenin olanaksızlığına işaret eder. Çünkü işçiyi aşırı çalıştırmak neticede kuşakların vücut yapısının küçülmesine, toplumun emek gücü deposunun tahrip olmasına neden olmaktadır.

Nitekim İngiltere’de 1850 yılında çıkartılan yasa (Factory Act), ortalama işgününü 10 saatle sınırlandırmış, ayrıca yasanın uygulanışının izlenmesi için fabrika müfettişlerini görevlendirmiş ve bunların hazırladığı raporların parlamentonun emri uyarınca altı ayda bir yayınlanması hükmünü getirmiştir. Marx, bu raporların, kapitalistlerin artı-emeğe duydukları aşırı açlığın düzenli ve resmî istatistiklerini sağladığını belirtir ve bu raporlardan bazı çarpıcı örnekleri aktarır. Bu arada, kendisinin esas örnekleri 1848’den sonraki serbest ticaret döneminden aldığını, fakat İngiltere’de büyük sanayinin başlangıcından 1845’e kadar gelen dönem hakkında bilgi sahibi olunacaksa, Engels’in “İngiltere’de İşçi Sınıfın Durumu” eserini okuyucuya öğütlediğini belirtir. Marx’ın vurguladığı üzere, Engels bu eserinde, kapitalist üretim tarzının ruhunu ve özünü ne kadar derinliğine kavramış olduğunu ve durumu hayret edilecek bir isabetle tarif ettiğini gözler önüne sermiştir.

İşçi sınıfının çalışma koşullarına ilişkin incelemelerde İngiltere’nin ön planda yer alması, İngiltere’nin kapitalist üretimin klasik örneğini temsil etmesinden ve incelenen konu için gerekli düzenli resmî istatistiklere sahip biricik ülke olmasından ötürüdür. Marx’ın aktardığı fabrika raporlarından o dönemlere dair çarpıcı bilgiler elde ederiz. Örneğin işgününü düzenleyen yasaya rağmen, 1857-1858 bunalım günleri geldiğinde işçilerin yasayla tanınmış yemek ve dinlenme zamanlarına el atılmıştır. Bazı çocuk işçiler, yemek zamanları ve gece yarısında uyku için bir saatlik istirahat dışında başka hiçbir dinlenme imkânı tanınmaksızın, havasını yoğun bir toz ve kırıntı bulutunun kaplamış olduğu, yetişkin işçilerin bile ciğerlerini korumak için ağız ve burunlarını devamlı şekilde mendillerle bağlayıp örtmek zorunda kaldıkları paçavra inlerinde çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Sermayenin işçinin yemek ve dinlenme zamanlarından yaptığı bu “küçük hırsızlıkları” işçiler, “yemek zamanlarının kemirilmesi ve kırpılması” diye adlandırmışlardır. Sermayenin bu “küçük hırsızlıkları”, aradan geçen onca yıllara rağmen bugün bizim hiç de yabancımız değildir!

3. Sömürünün Yasayla Sınırlandırılmadığı İngiliz Sanayi Kolları

İngiltere’de ilk sermaye birikimi dönemi, İspanyolların Amerikan Kızılderililerine reva gördükleri vahşeti bile aşan bir açgözlülükle işgününü uzatma çabalarına sahne olmuştur. Marx, Kapital’de çeşitli belgelerden aktardığı çarpıcı örneklerle, İngiltere’deki vahşi kapitalizm dönemine dair tarihe kayıt düşmüş olur. Aradan geçen uzun yıllar içinde ekonomik-sosyal ve siyasal koşullarda gerçekleşen değişimler neticesinde geçmişe dair örnekler pek çok açıdan eskimiştir. Ancak günümüzde sermayenin kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak işçi sınıfının çalışma koşullarına yönelttiği saldırı geçmiş tarihin hatırlanmasını zorunlu kılmaktadır. O nedenle Marx’ın bu bölümde uzun uzun sergilediği örneklerden özet bir aktarma yapmak yararlı olacaktır. Ayrıca unutulmasın ki, Marx’ın Kapital’i yalnızca artı-değer vb. gibi ekonomik kategorilerin sırlarını ifşa ettiği kısımlarıyla değil, çeşitli konulara değinirken verdiği tarihsel açıklama ve örneklerle de özenle değerlendirilmesi gereken bir hazinedir.

Çarpıcı bir örnek, eski dönemlerin aristokrat bayanlarının balo giysilerini süsleyen dantelleri hünerli elleriyle üreten çocuklara reva görülmüş olan iş koşullarıdır. 14 Ocak 1860 günü İngiltere’nin Nottingham şehir meclisindeki toplantıda ilçe yargıcı, şehir halkının dantel iş kolunda çalışan kısmının krallığın ve hatta uygar dünyanın hiçbir yerinde görülmedik bir acı ve sefalet içinde yüzdüğünü açıklar. Marx’ın aktardığı üzere, “9 ve 10 yaşındaki çocuklar gece yarısından sonra saat iki, üç veya dörtte kirli yataklarından zorla alınıp gece saat on, on bir, on ikiye kadar boğaz tokluğuna çalıştırılıyor. Elleri, kolları ve bütün vücutları harap oluyor, kavruk ve güdük yaratıklar haline geliyorlar; yüzleri bembeyaz, bütün insanlıkları yok olup gitmiş, sanki taştan yapılmışlar gibi: görünüşleri bile insana dehşet veriyor.”

O dönemlerde sermayenin yasa tanımayan azgın sömürüsü yedi yaşındaki çocukları 15 saat çalışmaya mahkûm kılmıştır. İnsafsız çalışma koşulları nedeniyle örneğin çömlek işinde çalışan her bir işçi kuşağının, bir öncekinden daha bodur ve zayıf olduğu gerçeği dönemin doktor raporlarında yer alır. Yine o dönemlerdeki kibrit işçisi çocuklar nasıl unutulabilir? Kibrit yapımında fosfor kullanıldığı için bu işte çalıştırılan 13 yaşından küçük çocuklar kısa sürede şifasız hastalıklara yakalanmış ve adeta kırıma uğramışlardır. İş kolunun sağlığa zararlılığı ve dayanılmazlığı o derece kötü bir ün salmıştır ki, burada yalnızca işçi sınıfının en sefil kısmının, yarı aç dulların gözden çıkardığı çocuklar, “lime lime giysili, yarı aç, bakımsız ve eğitimsiz çocuklar” çalıştırılabilmiştir. İşgünü 15 saati bulmuş, geceleri de çalışılmış, yemekler çok kere fosfor tozlarına bulanmış çalışma mekânlarında yenmiştir. Marx, “Bu iş kolunu görmüş olsaydı, Dante, kendi en dehşet verici cehennem tasvirlerini geride bıraktığını düşünürdü” der.

İngiltere’de hiçbir sanayi kolu, o dönem yeni başlayan makineyle ekmek yapımı hesaba katılmazsa, fırıncılık kadar arkaik kalmamıştır. “Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış şairlerin yazdıklarından öğrendiğimiz üzere Hıristiyanlık öncesi devirlerde kullanılmış olan fırıncılık yöntemleri, bugüne kadar gelmiştir. Ama daha önce de belirttiğimiz gibi, sermaye, başlangıçta, ele geçirdiği emek sürecinin teknik karakterine kayıtsızdır. Başlangıçta, onu nasıl bulduysa öyle alır.” İş koşulları o kadar kötüdür ki, sonunda fırıncı kalfalarının canına tak eder ve 1858-1860 yılları arasında İrlanda’da gece işine ve pazar günleri çalıştırılmalarına karşı, masraflarını kendilerinin karşıladığı büyük mitingler düzenlerler. Halk, örneğin 1860 Mayısında Dublin’de düzenlenen mitingde, İrlandalılara has bir coşkunlukla onları desteklemiş ve bu hareketin sonucu olarak pek çok bölgede yalnızca gündüzleri çalışma sistemi başarılı bir şekilde hayata geçirilmiştir.

Bir başka doktor raporu ise demir haddehanelerinde çalışan işçilerin durumunu gözler önüne serer: “Şairlere inanmak gerekirse, dünyada demirciden daha canlı, daha neşeli kimse yoktur. Ama demircimizi şehre kadar bir izleyelim, bu güçlü kuvvetli adamın nasıl bir iş yükü altında ezildiğini ve ülkedeki ölüm oranı açısından durumunu görelim. O, bu gayreti gösterir; istenilen sonuç alınır, belli bir zaman aralığında dörtte bir oranında fazla iş çıkar ve 50 yerine 37 yaşında ölür gider.” Geçmiş tarihin yaprakları arasında kalan bu çarpıcı ve acı örnekler kimilerine göre artık aşılmış zamanların gerçeği olarak görünse de, günümüzde uzayan iş saatleri, düşen ücretler ve esnek çalıştırma adı altında sergilenen kuralsızlık sermayenin cibilliyetinin özde değişmediğinin kanıtıdır.

4. Gündüz ve Gece Çalışması. Vardiya Sistemi

Değişmeyen sermaye kapitalist açısından neredeyse sürekli olarak artı-emeği yutmak için vardır. Çünkü o bu işi yapmadığı sürece, kapitalist için boşa harcanmış bir parayı, yararsız bir sermaye yatırımını temsil eder. “İşgününün, doğal gündüz sınırlarını aşıp geceye doğru uzatılması, yalnızca geçici bir etkide bulunur ve canlı emeğe duyulan vampir susuzluğunu pek az giderir. Bundan dolayı, günün 24 saatinde emeğe el koymak, kapitalist üretimin temel dürtüsüdür. Ama bu fiziksel bakımdan imkânsız olduğundan, yani aynı emek gücü gece ve gündüz devamlı olarak yutulamayacağından, bu fiziksel engeli aşmak için, gündüz kullanılan emek gücü ile gece kullanılan emek gücünü değişimli olarak kullanmak gerekir.” İşte günümüzde de işçilerin çok iyi bildiği vardiya sistemi, sermayenin bu doymak bilmez sömürü hırsından doğmuştur. İngilizcede “shift” (değiştirme) sözcüğüyle anlatılan vardiya sistemi çeşitli şekillerde (haftalık veya günlük posta değiştirmeler) uygulanabilir.

İngiltere’de daha sonra yasalarla sınırlanana dek 13 yaşından küçük çocuklar, 18 yaşın altındaki gençler ve kadınlar gece vardiyalarında insafsızca çalıştırılmıştır. Fabrika müfettişlerinin raporları, 12 saatlik vardiya sisteminde, kendilerinden vardiyayı devralacak işçiler gelmediğinde bazen bu çocuk ve kadın işçilerin arka arkaya iki vardiya, yani 24 saat çalışmak zorunda kaldıklarını belirtir. Sermaye, vardiya sistemiyle işgününün zalimce ve inanılmaz derecede uzatılmasını “normal” addetmektedir. Örneğin bir demir-çelik şirketinin patronu çalışma koşullarını düzeltmeye yönelik yasa teklifleri karşısında şunları söyler: “18 yaşından küçük kimseleri geceleri çalıştırma yasağı büyük güçlükler doğuracaktır, çocuk emeğinin yerini yetişkin erkek emeği ile doldurmanın yol açacağı masraf artışı bunların başında gelir.”

Zamanla çalışma koşullarını düzenleyen yasalar çıksa da, günümüzde de görüldüğü üzere, sermaye çocuk, genç ve kadın işçileri koruyan yasaları hep “masraf artışı” diye görmekte ve ihtiyaç duyduğunda yasaları da takmayarak bildiğini okumaktadır. Çocuk ve kadın işçiler gece yarıları ağır iş koşulları altında inlerken, cam işçilerinin durumuna değinen bir rapordan hareketle Marx’ın dile getirdiği ironi dünden bugüne uzanır: “Bu arada, belki de, akşamın geç saatlerinde, «dünya nimetlerinden elini çekmiş» sayın camcı kapitalist, kafası porto şarabı ile dumanlı, kulüpten çıkmış, dilinde aptalca bir mırıltı, evinin yolunu tutmuştur: «Britonlar hiçbir zaman ve asla köle olmayacak!»” Ülke fark etmez, unutmayalım ki kendi ücretli kölelerinin durumu umurunda olmayan “kafası dumanlı” patronlar yalnızca geçmiş zamanların değil günümüzün de bir gerçeğidir.

1 Ağustos 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /9

kapitali-okumak-c1.png

5. Normal Bir İşgünü Sağlama Mücadelesi

(14. Yüzyılın Ortasından 17. Yüzyılın Sonuna Kadar İşgününü Uzatmak Amacıyla Çıkarılan Zorlayıcı Yasalar)

Marx, “İşgünü, emek gücünün kendisini yeniden üretmek için gerekli olan emek-zamanın ne kadar ötesine uzatılabilir?” diye sorar. Bu soruya sermaye şöyle cevap verir: “İşgünü, 24 saatlik tam günün, emek gücünün yeniden işe koşulabilmesi için mutlak gerekli birkaç dinlenme saati çıktıktan sonraki kısmıdır.” Sermaye, insanın insan haline gelmesi, ruhen gelişmesi, toplumsal işlevlerini yerine getirmesi, fiziksel ve ruhsal yaşam güçlerini özgürce kullanması için gereken zamanı hep kendi kesesinden bir israf olarak görmüş ve işçinin dinlenme saatlerini sınırlama eğiliminde olmuştur. Bu gerçeği Marx satırlarında dile getirir: “Ama sermaye, ölçü tanımayan hırsıyla, artı-emeğe duyduğu kurtlara özgü açlıkla, işgününün manevi üst sınırını aşmakla kalmaz, fiziksel üst sınırını da aşıp geçer. İnsan bedeninin büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı tutulması için gereken zamanı gasp eder. Sermaye, temiz hava alması ve güneş ışığı görmesi için gereken zamanı işçinin elinden zorla alır. Sermaye, yemek saatlerinden tırtıkladığı zamanları her fırsatta üretim sürecine katar; öyle ki, sadece bir üretim aracı durumunda bulunan işçiye, yemeği, buhar kazanına kömür, makineye yağ verir gibi verilir. Yaşam gücünün toplanması, yenilenmesi ve zindelik kazanması için gereken sağlıklı uyku, mutlak olarak tükenmiş bir organizmanın canlılığını tekrar kazanabilmesi için zorunlu olan süreye indirilip dondurulmuştur.”

Vahşi kapitalizm döneminde işçilerin ortalama yaşam sürelerinin 30’lu yaşlara inmesi sermayenin umurunda bile olmamıştır. Çünkü Marx’ın deyişiyle, “Onu ilgilendiren biricik şey, bir günde harekete geçirilebilecek azami emek gücüdür. Sermaye, bunu elde etme hedefine, emek gücünün yaşam süresini kısaltarak varır; tıpkı, açgözlü bir çiftçinin daha fazla ürün almak için toprağın verimliliğini sömürmesi örneğinde olduğu gibi.” İşçilerin ortalama yaşam süresi zamanla yükselse de, genel ortalamaya bakıldığında günümüzde de geçerli olmak üzere, kapitalizm emek gücünün zamanından önce tükenmesine ve işçinin erken ölümüne sebep olur. Kapitalizm, işçinin belli bir zaman aralığındaki üretim süresini, onun yaşam süresini kısaltarak uzatır.

Ne var ki kapitalizmin özü çelişkilerle doludur. Örneğin sermayenin ölçü tanımaz kazanç hırsıyla işgününü doğaya aykırı şekilde uzatması, emek güçlerinin ömrünü kısaltır ve o nedenle emek gücünün daha hızlı bir şekilde yenilenmesi gerekir. Bu da emek gücünü yeniden üretmenin maliyetini yükseltir. İşte kapitalizme içsel bu tür gerçeklikler, tıpkı düşen ücretlerin kitlelerin satın alma gücünü düşürüp bunalımları azdırması örneğinde olduğu gibi, sermayeyi önlemler almaya zorlamıştır. Bu ekonomik zorun oynadığı rol nedeniyle, zamanla sermaye işçilerin mücadelesi neticesinde gündeme getirilen iş yasalarına daha bir “normal” gözle bakmaya başlamıştır.

Marx bu gerçekliği tarihsel bir örnek eşliğinde vurgular: “Köle sahibi, atını nasıl satın alıyorsa işçisini de aynı şekilde satın alır. Kölesini kaybederse, köle pazarında yeniden harcama yaparak yerine konması gereken bir sermayeyi kaybetmiş olur.” Fakat kölenin insanca muamele görmesinin bir tür güvencesi olabilen iktisadi kaygılar, modern çağda köle ticaretinin başlamasından sonra (vaktiyle Amerika’da görüldüğü üzere), kölenin en ölçüsüz şekilde sömürülmesinin nedenleri haline gelmiştir. “Çünkü kölenin yerini yabancı zenci kamplarından getirileceklerle doldurma olanağı bir kere doğunca, kölenin ömrünün uzunluk veya kısalığı, yaşadığı süredeki üretkenliğinden daha az önemli hale gelir.” Bu nedenle, Karayipler’de siyah derililerin insafsızca sömürülmesine dayanan tarım yüzyıllarca efsanevi zenginliklerin beşiği olurken, aynı zamanda milyonlarca Afrikalının mezarı olmuştur. Marx, “sadece bir isim değişikliğiyle anlatılan senin hikâyendir” der ve “Köle ticaretinin yerine işçi piyasasını, Kentucky ile Virginia’nın yerine İrlanda ile İngiltere’nin, İskoçya’nın ve Galler’in tarım bölgelerini, Afrika’nın yerine Almanya’yı koyarak okuyun!” diyerek geçmişi güne bağlar.

Nitekim İngiltere’de pamuklu sanayisi işçilerin ömrünü kısaltmış, İngiliz ırkının yalnızca üç kuşağı boyunca pamuk işçilerinin dokuz kuşağını yiyip tüketmiştir. Ekonomide işlerin kızıştığı günler gelip de işçi piyasasında açıklar görüldüğünde ise, geçmişin Afrika köle ticaretini hatırlatırcasına, fabrikatör beyler İngiltere’nin tarım bölgelerindeki “fazla nüfus”un Manchester’a getirilmesi için listeler hazırlatmışlardır. Ortaya çıkan tablo şudur: “Fabrikatörlerin bürolara gidip kendilerine uyanları seçmesinden sonra, Güney İngiltere’de yaşamakta olan aileler gönderilmeye başlandı. Bu insan paketleri, meta balyaları gibi etiketlenerek kanallar yoluyla veya kamyonlarla sevk edildi; bazıları tabana kuvvet yürümek zorunda kaldı; birçokları yollarını şaşırdı ve sanayi bölgelerinin etrafında yarı aç dolaştılar.” Marx, bu düzenli ticaretin, insan eti üzerinde yapılan bu bezirgânlığın uzunca bir süre devam ettiğini ve Amerika’nın güney eyaletlerindeki “zenci” ticaretinde görülene benzer bir düzenliliğe ulaştığını belirtir.

Bir kez daha “anlatılan senin hikâyendir” misali, günümüzde de zengin kapitalist bölgelere kölelik koşullarında çalıştırılmak üzere ithal edilen yoksul “insan balyaları”nı, iş bulma umuduyla kendi topraklarından kopup göçmenlik yollarında telef olan aç insan sürülerini unutmayalım!

Marx’ın şu satırları ne kadar güncel ve çarpıcıdır: “Çevresindeki işçi kuşaklarının acılarını inkâr edebilmek için son derece «güzel nedenler»e sahip olan sermaye, pratik hareketi sırasında, insanlığın gelecekte çürümesi ve sonunda durdurulamayacak şekilde nüfus kaybına uğraması olasılığını, ancak, Dünya’nın bir gün Güneş’in üzerine düşmesi olasılığını gözettiği kadar gözetir. Her hisse senedi düzenbazlığında, er ya da geç fırtınanın bir gün mutlaka kopacağını herkes bilir; ama herkes, onun, kendisi altın yağmuruna tutulduktan ve kendisini güven altına aldıktan sonra, bir sonraki kişinin başında patlamasını ümit eder. … Benden sonra tufan! Her kapitalistin ve her kapitalist ülkenin parolası budur. Bundan dolayı, toplumdan gelen bir zorlama olmadığı sürece, sermaye, işçinin sağlığına ve ömrünün uzunluk veya kısalığına karşı kayıtsızdır.”

Ancak bu noktada tek tek kişilerin iyiliği ya da kötülüğüyle açıklanamayacak olan bir kapitalist yasa yer alır. Kapitalizmin rekabet yasası, kapitalistlerin karşısına da boyun eğmek zorunda oldukları yasalar olarak çıkar. Şöyle ki, modern fabrika yasası işgününü kısaltmaya zorlarken, rekabet faktörü kapitalisti işgününü uzatmaya zorlar. Marx’ın İngiltere için dile getirdiği dönemlerin çalışma koşulları o denli kötüdür ki, bu duruma isyan eden fabrika doktorları uzun çalışma saatlerini karanlık çağlara dönüş diye nitelemişlerdir. Keza, bazı İngiliz yazarlar bir halk deyimini hatırlatarak (“all work no play”- hep çalışmak hiç oynamamak), bu çalışma koşullarının işçileri aptallaştıracağına ve yozlaştıracağına dikkat çekmişlerdir. Fakat sermayeden yana olan yazarlarsa, bu durumu İncil’deki bazı deyişler eşliğinde haklı çıkartmaya çalışmışlardır. Nitekim Marx’ın dikkat çektiği üzere geçerken belirtmek gerekirse, Protestanlık, neredeyse bütün geleneksel tatil günlerini işgününe çevirmesiyle bile, sermayenin doğumundan itibaren önemli bir rol oynamıştır.

6. Normal İşgünü İçin Mücadele

(Çalışma Süresinin Zorlayıcı Yasalarla Sınırlanması. 1833-1864 Döneminin İngiliz Fabrika Yasaları)

İngiltere’de sermaye azgın birikim günlerinde işgününü her türlü doğal sınırın ötesine uzatmak için şiddetli ve ölçüsüz bir saldırganlık başlatmıştı. Çeşitli sektörlerde, töreden ve doğadan, yaştan ve cinsiyetten, gündüzden ve geceden kaynaklanan her tür engel yok ediliyordu. Eski statülerin son derece basit gündüz ve gece kavramları bile öylesine çapraşık bir hale gelmişti ki, bir İngiliz yargıcı, gecenin ve gündüzün ne olduğunun “hukuki” açıklamasını yapmak için keskin bir zekâ sergilemek zorunda kalmıştı. Sermaye zafer sarhoşluğuyla cümbüş yapıyordu. İşçi sınıfı, üretimin gürültü ve patırtısından şaşkına dönmüş gibiydi ama bir ölçüde kendine gelir gelmez direnmeye başladı. Ne var ki işçi sınıfı tarafından büyük çabalarla koparılan ödünler, 30 yıl boyunca tümüyle kâğıt üzerinde, “ölü metinler” olarak kaldı. Marx’ın aktardığına göre, 1833 fabrika yasasından önce, çocuklar ve gençler, bütün gün, bütün gece veya keyfe göre gece de gündüz de çalıştırılıyordu.

İngiltere’de modern sanayi için “normal” bir işgünü, pamuklu, yünlü, keten ve ipekli dokuma sanayilerini kapsayan 1833 tarihli Fabrika Yasası ile başladı. 1844 yılına dek değişikliğe uğramadan yürürlükte kalan yasa, olağan fabrika işgününün sabahları 5 buçukta başlayıp akşamları 8 buçukta son bulacağını ve bu zaman dilimi içinde 13-18 yaşları arasındaki kişilerin genelde ancak 12 saat çalıştırılabileceğini ilan ediyordu. 9 yaşından küçük çocukların çalıştırılması, daha sonra belirtilen istisnalar dışında yasaklanmıştı; 9-13 yaşları arasındaki çocukların çalışma süreleri günde 8 saat olarak sınırlandırılmıştı. Gece çalışması, yani bu yasaya göre akşamları 8 buçuk ile sabahları 5 buçuk arasında çalışma, 9-18 yaşları arasındaki herkes için yasaklanmıştı. Fakat sermaye, çocuk işçilerin çalışma saatlerinin sınırlandırılmasının yaratacağı kayıpları “posta değiştirme” (vardiya) sistemini getirerek aştı.

“Posta değiştirme” sisteminin İngilizcedeki adı “system of relays” idi ve “relay” sözcüğü eskiden posta atlarının belirli istasyonlarda değiştirilmesi anlamına geliyordu. Böylece, sermayenin çocukları kendi kâr hırsı uğruna tüm gün koşturulacak yük atları gibi gördüğü tescillenmiş oluyordu. Şurası açık ki, “posta değiştirme” sistemi, “yalnız ruhuyla değil lafzıyla da, Fabrika Yasasının tümünü hükümsüz hale getiriyordu. Her bir çocuk ve genç için böylesine karışık hesaplar tutulurken, fabrika müfettişleri, yasanın belirlediği çalışma sürelerine uyulmasını ve yemek aralarının verilmesini nasıl sağlayacaktı? Fabrikaların büyük bir kısmında eski vahşice aşırılıklar çok geçmeden tekrar kendilerini gösterdi ve cezasız olarak sürüp gittiler.”

Marx’ın vurguladığı üzere, bu arada koşullar çok değişmiş ve özellikle 1838’den beri fabrika işçileri, İngiltere’de işçi hareketine damgasını vuran Chartist hareketin bildirgesini siyasi seçim sloganları olarak ve On Saat Tasarısını da iktisadi seçim sloganları olarak benimsemişlerdi. O yıllarda yaşanan çeşitli gelişmeler neticesinde 10 Eylül 1844 tarihinde yürürlüğe giren yeni bir yasayla, 18 yaşın üzerindeki kadınlar koruma altına alındı ve çalışma süreleri 12 saatle sınırlandırıldı, gece çalıştırılmaları yasaklandı. 13 yaşından küçük çocukların çalışma süresi ise, belli koşullar altında 7 saat olabilmek üzere, günde 6 buçuk saate indirildi.

Bu bilgiler bugün bazı okuyuculara, uzun yıllar önce İngiltere’de yaşanmış gelişmelere dair gereksiz ayrıntılar gibi gelebilir. Ancak unutulmasın ki, işçi sınıfının tarihi bir dünya tarihi olarak bütünseldir. Her ne kadar günümüzde tekrar büyük saldırılara maruz kalsa da, bugünün iş yasaları İngiltere başta çeşitli Avrupa ülkelerinde, Amerika’da verilen mücadelelerin ürünüdür. Zaten Marx da söz konusu yasaların hiçbir şekilde parlamentonun kafa yormasının ürünleri olmadığını vurgular ve devam eder: “Bunlar yavaş yavaş, modern üretim biçiminin doğal yasaları olarak, mevcut koşullardan doğup gelişti. Bunların formüle edilmesi, resmen tanınması ve devletçe ilan edilmesi uzun süreli sınıf mücadelelerinin sonuçlarıydı. Üretim süreçlerinin büyük bir kısmında çocukların, gençlerin ve kadınların yetişkin erkeklerle el birliği içinde çalıştırılması kaçınılmaz olduğundan, bu düzenlemelerin ilk sonuçlarından biri, yetişkin erkek işçilerin işgününün de uygulamada aynı şekilde sınırlanması olmuştu.” Ne var ki, kapitalizmin tarihinde hep görüldüğü gibi, fabrikatörler bu “ilerleme”ye, telafi edici bir “gerileme” sağlanmadan göz yummadı ve onların uğursuz çabaları neticesinde, çalıştırılabilecek çocukların en düşük yaş sınırı 9’dan 8’e indirildi.

Marx, 1846-1847 yıllarının İngiltere’nin iktisat tarihinde çağ açıcı yıllar olduğunu vurgular. “Tahıl Yasaları geri çekildi, pamuk ve diğer ham maddelerden alınan ithalat vergileri kaldırıldı, serbest ticaret yasama faaliyetlerinin yol gösterici yıldızı ilan edildi! Kısacası, bin yıllık imparatorluk dönemi başlamıştı. Diğer yandan, aynı yıllarda Chartist hareket ve on saatlik işgünü mücadelesi en yüksek noktalarına ulaştı.” Ve böylece, uğrunda onca zamandır savaşılan On Saat Tasarısı parlamentodan geçti. 8 Haziran 1847 tarihli yeni Fabrika Yasası, “genç kişiler”in (13 ile 18 yaşları arasındaki kimseler) ve bütün kadın işçilerin işgününü 1 Temmuz 1847 tarihinden itibaren geçici olarak 11 saate, 1 Mayıs 1848 tarihinden itibaren de kesin olarak 10 saate indiriyordu.

Fakat kapitalizmin işleyiş kuralı olarak, ekonomik yükselişi bunalım dönemi takip etti ve fabrika işçileri yaşanan bunalım neticesinde büyük acılar çektiler. İşçiler borçlarını ödemek, kendileri ve aileleri için giysi satın alabilmek, tencerede biraz daha aş kaynatabilmek için, işgününü sınırlayan yasaya rağmen uzun çalışma sürelerini tercih edeceklerdi. Bu durum, günümüzde de pek çok işçinin ilk bakışta akla ziyan gelen biçimde, eve biraz daha fazla ekmek götürebilmek için kuralsız fazla mesaileri, uzun çalışma saatlerini tercih etmelerine örnek oluşturur.

Pek çok gelgite rağmen İngiltere’de neticede On Saat Yasası 1 Mayıs 1848’de yürürlüğe girdi ama bu arada işçi mücadelesinde yaşanan yenilgiler nedeniyle, ortaya Marx’ın betimlediği şu tablo çıktı: “Ne var ki, bu arada, liderleri hapse tıkılan ve örgütü dağılan Chartist partinin uğradığı fiyasko İngiliz işçi sınıfının kendine olan güvenini sarsmış oldu. Paris’teki Haziran Ayaklanmasından ve bunun kanlı bir şekilde bastırılmasından hemen sonra, kıta Avrupa’sında olduğu gibi İngiltere’de de, egemen sınıfların bütün grupları, toprak sahipleri ve kapitalistler, borsa kurtları ve küçük dükkân sahipleri, korumacılar ve serbest ticaretçiler, hükümet ve muhalefet, rahipler ve hür düşünceliler, genç fahişeler ve ihtiyar rahibeler, aynı çağrıda ortaklaştı: mülkiyetin, dinin, ailenin, toplumun kurtarılması!”

“İşçi sınıfı her yerde haklarından yoksun bırakıldı. Aforoz edildiler, «şüpheliler yasası» kapsamına sokuldular. Demek ki, fabrikatör efendilerin çekinecekleri bir şey kalmamış oluyordu. Yalnızca On Saat Yasasına karşı değil, emeğin «serbestçe» yutulmasını bir dereceye kadar dizginleme amacını güden, 1833’ten bu yana çıkarılmış bütün yasalara karşı açık bir ayaklanma hareketine giriştiler. Bu, iki yıl boyunca sinik bir aldırmazlık ve teröristçe bir enerjiyle yürütülen ve isyancı kapitalistin, işçisinin derisinden başka hiçbir şeyi tehlikeye atmaması ölçüsünde ucuza mal olan küçük ölçekli bir «kölelik yanlısı» isyandı.”

Fabrikatörler, bazı yerlerde çalıştırmakta oldukları küçüklerin ve kadın işçilerin bir kısmını, bazen yarısını işten atarak saldırıya geçtiler ve yetişkin erkek işçiler arasında hemen hemen unutulmuş olan gece işini tekrar ihya ettiler. “On Saat Yasası bize bir başka çıkar yol bırakmıyor” diye haykırıyorlardı! Atılan ikinci adım, yasal yemek aralarına yönelmişti. Saldırıya geçen sermaye yasa boşluklarından yararlanarak çocuk işçileri tekrar insafsızca çalıştırmayı yaygın bir uygulama haline getirmişti. Fabrika müfettişleri bu durumu sağlık ve ahlâk açısından protesto etmekteydiler. Ama Marx’ın ifade ettiği gibi, “sermaye, sekiz yaşındaki işçi çocukları saat 2’den akşam 8 buçuğa kadar sadece aralıksız çalıştırmanın değil, aynı zamanda aç bırakmanın zevkini talep etmiş ve ele geçirmişti.”

Marx burada önemli bir noktaya işaret eder ve “sermayenin doğası, gelişmiş biçimlerinde ne ise gelişmemiş biçimlerinde de odur” der. Ayrıca da, yine tarihten sömürücü sınıfların benzer doğasına ilişkin bir örnek verir: “Amerikan İç Savaşı’nın patlamasından kısa süre önce New Mexico topraklarında köle sahiplerinin nüfuzunu egemen kılan yasada denir ki: İşçi, kapitalistin emek gücünü satın alması ölçüsünde, onun (kapitalistin) parasıdır. Romalı patrisyenler arasında da aynı görüş geçerli idi. Patrisyenlerin, borçlu pleplere vermiş oldukları para, geçim maddeleri aracılığıyla, borçluların vücudunda et ve kan haline gelirdi. İşte bundan ötürü de, bu «et ve kan», «onların (patrisyenlerin) paraları» idi.”

Günümüzde vardiya sistemi olarak bildiğimiz İngiliz posta değiştirme sistemi, sermayenin iş saatlerini düzenleyen yasalara karşı icat ettiği bir sahne oyunu gibiydi. Çünkü “15 saatlik süre boyunca, sermaye işçiyi kâh 30 dakika, kâh bir saat işten çekiyor veya işe sokuyor, yeniden işe koşmak veya işten çekmek için, onu bölük pörçük zaman aralarında av köpeği gibi oradan oraya koşturuyor ve bu, işçinin üzerindeki kontrolü bir an kaybetmeksizin, on saatlik çalışma tamamlanıncaya kadar böyle devam ediyordu. Tıpkı aynı kişilerin, tiyatro sahnesinde, farklı perdelerin farklı sahnelerinde sıra ile görünmek zorunda olmaları gibi. Ne var ki, bir aktörün dramın devamı boyunca sahneye ait olması gibi, şimdi işçiler de, 15 saatlik süre boyunca, fabrikaya geliş ve gidiş zamanları hariç, fabrikaya ait oluyordu. Böylece dinlenme saatleri, genç erkek işçileri meyhaneye, genç kadın işçileri kerhaneye sürükleyen zoraki aylaklık zamanları haline geliyordu.” Tıpkı günümüzdeki “işçi manzaraları”nı hatırlatır şekilde, sermaye kapitalizmin beşiği İngiltere’de, çalıştırdığı kimselerin sayısını arttırmadan makinelerini 12 veya 15 saat işler halde tutabilmenin yolunu bulmuştu.

Ancak bir noktadan sonra katlanılmaz koşullar başkaldırıları tetikler. Nitekim o dönem İngiltere’sinde de, sermayenin kesin görünen zaferine karşın ters yönde bir hareket başladı. İşçilerin direnişleri neticesinde, 1850 Fabrika Yasası, birkaç istisna dışında, uygulandığı bütün sanayi kollarında bütün işçilerin işgününü düzenleyen bir yasa haline geldi. Eksiklerine, istisnalarına karşın, işgününü sınırlandırma ilkesi, “modern üretim tarzının asıl yaratığı olan büyük sanayi kollarındaki zaferiyle, mücadeleden galip çıkmıştı”. Marx o dönemeçten sonra fabrika işçilerinin fiziksel ve moral bakımından yeniden doğuşu ile el ele olmak üzere, ilkenin 1853-1860 yılları arasında gösterdiği fevkalâde gelişmenin en kör gözleri bile kamaştırdığına dikkat çeker. Fabrika kodamanları kaçınılmaz olana boyun eğip onunla uzlaştıktan sonra, sermayenin direnme gücünün yavaş yavaş zayıfladığını; aynı sırada, işçi sınıfının saldırı gücünün ve sorunla doğrudan doğruya ilgili olmayan toplum katmanlarındaki müttefiklerinin sayısının arttığını belirtir. O dönem İngiltere’sinde yaşanan bu gelişmeler, Türkiye örneğinde fazlasıyla gecikmeli olduğu üzere, başka ülkelerde de tanık olunan kapitalizm tarihinin parçalarıdır.

7. Normal İşgünü İçin Mücadele

(İngiliz Fabrika Yasalarının Başka Ülkelere Etkisi)

Marx, konuya dair incelemeleri daha ileriye götürmeden, yalnızca tarihsel olgular arasındaki bağlantılardan hareketle bazı sonuçlar çıkartılabileceğini belirtir. Bunlardan birincisi şudur: sermaye işgününü sınırsız ve hiçbir kayıt tanımayan bir şekilde uzatma hırsını ilk önce, su, buhar ve makineler sayesinde devrimci değişikliklere ilk uğratılmış sanayilerde sergilemiştir. İşgününün uzatılmasına karşı toplumsal tepki ve denetim ise ancak zaman içinde gelişebilmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca, bu denetim yalnızca istisnai yasalar biçiminde görünmüş ve yeni üretim tarzının ilk yayıldığı alan toplumsal denetime tabi olur olmaz, diğer birçok üretim kolu da gerçek fabrikalı üretim sistemine geçmiştir. İkincisi, yaşanan mücadele süreci, yalıtık durumdaki işçinin, modern kapitalist üretim karşısında direnme gücünden yoksun kalacağını gözler önüne sermiştir.

Normal bir işgününün yaratılması, kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki uzun süreli ve az ya da çok saklı kalmış bir iç savaşın ürünüydü. Bu savaş önce modern kapitalist gelişmenin yurdu olan İngiltere’de yürütüldü, Fransa ağır aksak İngiltere’nin peşinden gitti. Bu tarihsel gerçekliği Marx çok güzel ifade eder: “İngiliz fabrika işçileri yalnızca İngiliz işçi sınıfının değil, genel olarak modern işçi sınıfının dövüşçüsüydü; sermaye teorisini düelloya davet etmek için yere ilk eldiven atanlar da, İngiliz işçi sınıfının teorisyenleri olmuştu.”

Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, kölelik kurumu devam ettiği sürece, her bağımsız işçi hareketi kötürüm kaldı. Çünkü “siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini kurtaramaz”. Fakat mücadele neticesinde “köleliğin ölümünden yepyeni bir yaşam doğuverdi” ve iç savaşın ilk meyvesi, Atlantik’ten Pasifik’e, New England’dan Kaliforniya’ya dev adımlarla uzanan sekiz saat mücadelesi oldu. Ağustos 1866’da Baltimor’da toplanan Genel İşçi Kongresi 8 saatlik işgünü yasası için mücadele hedefini belirliyordu. Bundan bir ay sonra Cenevre’de toplanan “Uluslararası İşçi Kongresi” ise, Londra Genel Konseyi’nin teklifi üzerine 8 saatlik çalışma saatini işgününün yasal sınırı olarak önerme kararı alıyordu.

Marx’ın açıkladığı üzere, kapitalizme has ücretli köleliğin ilginç bir özelliği vardır. İşçi üretim sürecinden, ona girdiği sırada sahip olduğundan farklı bir şekilde çıkar. Şöyle ki, işçi emek gücünü kapitaliste satarken iki taraf arasında yapılan sözleşme, işçinin kendi işgücü üzerinde serbestçe tasarrufta bulunduğunun yazılı kanıtıdır. Fakat alışveriş işlemi tamamlandıktan sonra keşfedilir ki, işçi “başına buyruk kimse” değildir. Asıl önemlisi, işçinin işgücünü satmakta sözde serbest olduğu süre, aslında onu satmak zorunda olduğu süredir! İşçinin yaşayabilmesi için bu bir zorunluluktur, işçi bu noktada canının istediğini yapma özgürlüğüne sahip değildir.

Ne var ki sermayenin işçiyi canının istediği şekilde çalıştırdığı koşullara oranla, işgününü sınırlandıran yasaların çıkartılması, yine de işçi sınıfı açısından tarihsel bir kazanım olmuştur. Bu, Marx’ın deyişiyle, burjuvazinin cafcaflı “devredilemez insan hakları” katalogunun yerini, işçilerin çalışma zamanını açıkça gösteren Magna Carta’nın (Büyük Özgürlük Fermanı) alması demektir. Zira işçi ancak bu sayede, kapitalist düzene karşı mücadeleye kafa yorabileceği ve katılabileceği bir zaman elde etmiştir. Bu gerçeklik, günümüzde işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına sermayenin yönelttiği saldırılar altında sersemleyen, uzun çalışma saatleri ve fazla mesailer nedeniyle fabrikadan mücadele alanlarına uzanamayan işçilerin sergilediği durumla bir kez daha kanıtlanmış oluyor!

4 Eylül 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /10

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm 9: Artı-değer Oranı ve Kütlesi

Marx Kapital’deki analizinde, işgücünün değerinin, yani işgününün gerekli emek-zaman kısmının değişmez bir büyüklük olarak varsayılacağını belirtir. Buna göre, diyelim 12 saatlik işgününün gerekli emek-zaman kısmı 6 saatse, artı emek-zaman 6 saat ve dolayısıyla artı-değer oranı da %100 olacaktır. Daha önceki bölümlerde de örneklendiği üzere bir günlük gerekli emek karşılığını 3 şilinle ifade edersek, örneğimizde bir işçi için artı-değerin kütlesi 3 şilin değerinde demektir. Bu hesaplamayı tek bir işgücü üzerinden yaptık; oysa kapitalistin değişen sermaye için yaptığı ödeme, aynı anda kullandığı tüm işgücü miktarının para ile ifadesidir. O halde değişen sermayenin değeri, bir işgücünün değeri ile kullanılan işgüçlerinin sayısının çarpımına eşittir. Buradan çıkan sonuç şudur: İşgücünün değeri veri olduğunda, değişen sermayenin büyüklüğü aynı anda çalıştırılan işçilerin sayısı ile doğru orantılıdır. Bir işgücünün bir günlük değeri 3 şilin ise, 100 işgücünü sömürmek için demek ki 300 şilinlik değişen sermaye yatırılmalıdır. Bu örnekten ilerlersek, 100 işçinin ürettiği artı-değer kütlesinin de 100 x 3 şilin = 300 şilin olduğunu buluruz. Marx bu açıklamalardan sonra, buradan elde ettiği birinci yasayı açıklar. Şöyle ki, işgücünün değeri veri olmak koşuluyla, artı-değerin kütlesi, yatırılan değişen sermaye miktarıyla (örneğimizde 300 şilin) artı-değer oranının (örneğimizde %100) çarpımına eşittir.

Değişen durumları gözden geçirecek olursak, belli bir artı-değer kütlesinin üretimi sırasında bir faktördeki azalmanın, diğerindeki çoğalma ile telafi edilebileceğini belirtmek gerekir. Örneğin değişen sermaye azalırken artı-değer oranı bu azalma ölçeğinde yükselirse, üretilen artı-değer kütlesi değişmemiş olur. Keza çalıştırılan işçilerin sayısındaki azalma, işgünündeki orantılı uzamayla telafi edilebilir. Ya da çalıştırılan işçilerin sayısı artarsa, artı-değer oranındaki bir düşme üretilen artı-değerin kütlesinde değişikliğe yol açmayacaktır. Ancak ikinci bir yasa olarak, Marx, değişen sermaye büyüklüğündeki eksilmenin, artı-değer oranındaki artışla veya işgününün uzatılmasıyla telafi edilmesinin aşılamayacak sınırları olduğunu vurgular. Bu sınır, bir işgünü içinde yer alan gerekli emek-zamanın yarattığı sınırdır.

Üretilen artı-değer kütlesinin iki faktörle, yani artı-değer oranı ve yatırılmış olan değişen sermayenin büyüklüğü ile belirlenmesinden bir üçüncü yasa elde edileceğini belirtir Marx. Artı-değer oranı ile işgücünün değeri (yani gerekli emek-zamanın büyüklüğü) veri olduğunda, değişen sermaye ne kadar büyük olursa, üretilen değer ve artı-değer kütlesi de o kadar büyük olur. Demek ki, artı-değer oranı ve işgücü değeri veri olunca, üretilen artı-değer kütleleri ile yatırılan değişen sermayelerin büyüklükleri aynı yönde değişir. Kısacası, kapitalistimiz verili koşullarda daha fazla işçi çalıştırdığında kuşkusuz daha fazla artı-değer elde edecektir.

Farklı üretim kollarında sermayenin farklı oranlarda değişmeyen ve değişen sermaye kısımlarına bölündüğü bilinmektedir. Aynı üretim kolunda bu oran, üretim sürecinin teknik temelinin değişmesiyle birlikte değişikliğe uğrar. Ama belli bir sermaye miktarı, değişmeyen ve değişen kısımlarına ne oranda bölünürse bölünsün, yukarda belirtilmiş olan yasa üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Çünkü yasayı belirleyen değişen sermaye miktarıdır ve hatırlanacağı üzere değişmeyen sermaye zaten artı-değer yaratmamaktadır. Bu gerçeklik temelinde yukarıda saptanmış olan yasa şu biçimi alır: Farklı sermayeler tarafından üretilen artı-değer kütleleri, işgücünün değeri veriliyse ve sömürü derecesi aynı büyüklükteyse, bu sermayelerin yalnızca değişen kısımlarının büyüklüğü ile aynı yönde hareket eder.

Marx, nüfus artışının toplam toplumsal sermaye tarafından gerçekleştirilen artı-değer üretimi için matematiksel bir sınır oluşturduğunu belirtir. Şöyle ki, bir toplumun toplam sermayesi tarafından her gün harekete geçirilen emek, diyelim tek bir işgünü olarak ele alınabilir. Örneğin işçilerin sayısı bir milyon ve bir işçinin ortalama işgünü 10 saat ise, bu durumda toplumsal işgünü 10 milyon saatten meydana geliyor demektir. Sınırları ister fiziksel isterse toplumsal olarak çizilmiş olsun, bu işgününün uzunluğu verilmiş iken, artı-değerin kütlesi ancak işçi sayısının, yani işçi nüfusunun artması yoluyla arttırılabilir. Tersini düşünecek olursak, nüfusun büyüklüğü verilmiş iken, artı-değer kütlesinin ne kadar arttırılabileceğinin sınırı, nihayetinde işgününün ne kadar uzatılabileceğiyle belirlenir.

Marx’ın bu bölümde vurguladığı önemli hususlardan biri, onun ifadesiyle şudur: “Artı-değer üretimi ile ilgili buraya kadarki incelememizden anlaşılır ki, elimizdeki bir parayı veya değeri her istediğimiz zaman sermayeye dönüştüremeyiz; aksine, bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için, tek bir para veya meta sahibinin elinde, belli bir asgari miktarda para veya mübadele değeri olması gerekir.” Marx konuyu bir örnek eşliğinde açıklığa kavuşturur. Değişen sermaye için yapılacak yatırımın asgari miktarı, bütün yıl boyunca artı-değer elde etmek için her gün kullanılacak olan tek bir işgücünün maliyet fiyatıdır. Ayrıca, 12 saatlik bir işgününün 8 saati işçinin yaşamını sürdürmesi için gerekli emek-zaman olsa, kapitalistin o işçiden 4 saatlik artı-emek elde edebilmesi için bu 4 saat boyunca kullanılacak ek üretim aracını da (değişmeyen sermaye) temin etmesi gerekir.

Demek ki, işçinin gerekli emek-zaman süresi olan 8 saatte kullanılacak değişen ve değişmeyen sermaye yatırımını yapmak yetmez, 4 saatlik artı-emek zamanı için gerekecek değişmeyen sermaye parasını da ayrıca tedarik etmek gerekir. Şimdi düşünelim, 8 saatlik emek-zaman ancak tek bir işçi standardında yaşamayı mümkün kıldığına göre, kapitalist olmak isteyen kişinin (kendisine kalan artı-emek zaman 4 saat olduğuna göre) en azından iki işçi çalıştırması gerekirdi. Fakat bu durumda da kapitalistin üretim faaliyetinin amacı zenginliğini çoğaltmak değil, sırf hayatını sürdürmek olurdu. Kuşkusuz böyle bir durum da kapitalist üretimin mantığına uymazdı.

Marx’ın örnekten hareketle vurguladığı sonuç şudur: “Herhangi bir işçiden sadece iki kat daha iyi bir hayat yaşamak ve üretilen artı-değerin yarısını sermayeye dönüştürmek için, kapitalistin, işçi sayısı ile birlikte yatırılacak asgari sermaye miktarını sekiz katına çıkarması gerekirdi.” (Marx’ın vardığı sonucu açıklayacak olursak: Örneğimize göre bir işçiden iki kat daha iyi bir hayat yaşamanın karşılığı 8 x 2 = 16 saat eder. Kapitalist, işçilerden elde edeceği 16 saatlik artı-değeri yalnızca kendine ayırsaydı dört işçi çalıştırması yeterdi. Ama üretilen artı-değerin yarısını sermayeye dönüştürebilmesi için, ilave olarak dört işçi daha çalıştırmalıdır. Böylece sekiz işçiden elde ettiği artı-değer 8 x 4 = 32 saat olur. Kapitalist bunun 16 saatini sermayeye dönüştürürse, kendisine de dilediği gibi harcamak üzere 16 saatlik artı-değer kalır. İşte bu hesaba göre, kapitalistin örneğimizin başlangıcında bir işçi için yaptığı değişen ve değişmeyen sermaye toplamının 8 katı sermaye yatırımı yapması gerekir.)

Marx’ın geçerken belirttiği gibi, şayet para sahibi kendisi de, çalıştırdığı işçi gibi üretim sürecine doğrudan doğruya katılsaydı, o bu durumda ne işçi ne de kapitalisttir; ikisi arası bir şey, bir “küçük usta”dır. Oysa kapitalist üretimin belli bir gelişme düzeyi, kapitalistin kişileşmiş sermaye olarak, iş gördüğü bütün zamanı yabancı emek elde etmek ve dolayısıyla yabancı emeği kontrolü altında tutmak ve bu emeğin ürünlerini satmak için kullanabilecek durumda olmasını gerektirir. Marx’ın bu noktada eklediği tarihsel bilgi çok önemlidir: “Orta Çağın lonca sistemi, zanaat ustasının kapitalist haline gelmesini, tek bir ustanın çalıştırabileceği işçilerin sayısının üst sınırını çok düşük tutarak, zorla önlemeye çalışmıştı. Para veya mal sahibinin ilk defa fiilen bir kapitalist haline gelmesi, üretim faaliyeti için yatırılan asgari meblağın Orta Çağın azami meblağını büyük ölçüde aştığı hallerde olur. Hegel’in Mantık’ında keşfetmiş olduğu yasa, doğruluğunu, doğa bilimlerinde olduğu gibi, burada da gösterir: sırf nicel değişiklikler, belli bir noktada, nitel farklılıklara dönüşür.”

Para veya meta sahibi bir bireyin kapitalist haline gelmek için elinde bulundurmak zorunda olduğu asgari değer miktarı, kapitalist üretimin farklı gelişme aşamalarına ve farklı üretim alanlarına bağlı olarak değişmiştir. Belli üretim alanları, daha kapitalist üretimin başlangıcında, henüz tek tek bireylerin ellerinde bulunmayan bir asgari sermayeyi gerektirmiştir. Bu gereklilik, Marx’ın işaret ettiği üzere, büyük yatırımlara girişmek isteyen kapitalistlere devlet yardımları uygulamasının ve hisse senetli şirketlerin oluşumunun önünü açmıştır: “Bu durum, kısmen, Colbert dönemi Fransa’sında ve bugüne kadar gelmek üzere bazı Alman eyaletlerinde olduğu gibi, bu gibi bireylere devletin yardım etmesine, kısmen de, belli sanayi ve ticaret kollarında yasal tekel olarak faaliyet gösteren şirketlerin, yani modern hisse senetli şirketlerin öncülerinin oluşumuna yol açar.”

Sermaye, üretim sürecinde işgücüne kumanda eder ve kapitalist, işçinin işini düzenli bir şekilde ve uygun bir yoğunluk derecesinde yapmasına dikkat eder. Marx, artı-emek yutuculuğu bakımından sermayenin, doğrudan doğruya angaryaya dayanan geçmişteki bütün üretim sistemlerini çok gerilerde bıraktığını vurgular. Kapitalizmin tarihinin gözler önüne serdiği üzere, sermaye emeği, ilk önce hali hazırdaki teknik koşullar neyse ona dayanarak hükmü altına almıştır. Bir başka deyişle, sermaye söz konusu tarihte ve toplumda hazır bulduğu mevcut üretim biçimini hemen değiştirmemiştir. İşçi de kapitalistin üretim araçlarını sermaye olarak değil, yalnızca kendisinin belirli bir amaç doğrultusundaki üretici faaliyetinin araçları ve malzemesi olarak görmüştür. Fakat üretim sürecine meta üretimi ve değişim değeri açısından baktığımız anda işler değişir. Üretim araçları hemen başkalarının emeğini emme araçlarına dönüşür. Artık anlaşılır ki, işçi üretim araçlarını kullanmamakta, tersine üretim araçları işçiyi kullanmaktadır.

Sermayenin yaşam süreci, üretim sürecinde “kendi kendini değerlendiren değer” olarak sermayenin hareketinden ibarettir. Bu yüzden, örneğin geceleri çalıştırılmayan ve canlı emek yutamayan eritme fırınlarındaki ve iş yerlerindeki boş zamanlar kapitalist için “net kayıp” oluşturur. Eritme fırınları ve iş yerlerine sahip sermaye bu nedenle işçilerin “gece çalıştırılması hakkı”nı yasalaştırmıştır. Para üretim sürecinin nesnel faktörlerine (yani üretim araçlarına) dönüştüğünde, bu araçlar da başkalarının emekleri ve artı-emekleri üzerindeki haklara ve zorlama araçlarına dönüşmüştür. Kapitalist üretime özgü olmak üzere, böylece ölü emekle canlı emek, değer ile değer yaratıcı güç arasındaki ilişki tam tersine çevrilmiştir.

Bu durumun kapitalistlerin bilinçlerinde nasıl yansıdığını bir örnekle gözler önüne serer Marx. Dönem, İngiliz fabrikatörlerinin 1848-1850 yılları arasında işçilerin işgününü kısaltma mücadelelerine karşı saldırı yürüttükleri dönemdir. Batı İskoçya’nın en eski ve en saygıdeğer firmalarından birinin sahibi, dönemin gazetesinde çıkan bir mektubunda “Çalışma süresinin 12 saatten 10 saate indirilmesinden doğacak kötülükler üzerinde durmamıza izin verin. ... Böyle bir şey, fabrikatörün ümitlerinin ve mülkünün en ciddi zararlara uğramasına yol açacaktır” diye yazmıştır. Marx, “kuşaklar boyu birikmiş kapitalist niteliklerin mirasçısı olan bu Batı İskoçyalı burjuvanın kafasında” neyin yattığını açıklar. Bu burjuvanın kafasında üretim araçlarının değeri, bunların her gün belli bir miktarda yabancı emeği karşılığını ödemeden yutma özelliği ile ayrılmazcasına karışmış bulunmaktadır. O nedenle bu burjuvaların gerçekte hayal ettiği şey, fabrikalarını satarken kendilerine sadece tezgâhlarının değerinin ödenmesi değildir. Buna ek olarak, bunların artı-değer yutma güçlerinin karşılığının da ödenmesidir. Nitekim bu hayal, “peştamaliye bedeli” adı altında burjuva iş âleminin her zaman uygulanan bir gerçeğine dönüşmüştür.

DÖRDÜNCÜ KISIM: GÖRELİ ARTIK DEĞERİN ÜRETİMİ

Bölüm 10: Göreli Artı-değer Kavramı

İşgününün kapitalistin satın aldığı işgücünün değerine eş bir değer üreten kısmı (gerekli emek-zaman), toplumun belirli bir iktisadi gelişme aşamasındaki üretim koşulları veri alındığında, ortalamada değişmez bir büyüklüktür. Fakat işçi bu gerekli emek-zamanın ötesinde de çalışmaya devam etmektedir. Örneğin uzunluğu 12 saat ve gerekli emek/artı-emek oranı 10/2 şeklinde olan bir işgünü düşünelim. Kapitalist işgününü uzatmadan gerekli emek kısmını 9’a indirir ve artı-emek kısmını da 3 saate çıkartırsa elde ettiği artı-değeri büyütmüş olur. Burada meydana gelen değişiklik, işgünü sabitken bunun gerekli emek ile artı-emek arasındaki bölünme oranıdır.

Diğer yandan, işgününün büyüklüğü ve işgücünün değeri bilindiğinde, artı-emeğin büyüklüğü de kolayca hesaplanır. Yukarıdaki örnekten devam edelim. Diyelim 12 saatlik bir işgünü içinde bir iş saati yarım şilinle temsil ediliyorsa, işgücünün bir günlük değeri 10 saat x 0,5 şilin hesabıyla 5 şilin ve artı-değer de 2 saat x 0,5 şilin hesabıyla = 1 şilin olacaktır. Verili bu koşullar altında artı-değerin nasıl yükseltileceğini düşünecek olursak, kapitalistin işçiye örneğin 5 şilinden daha az ücret ödeyeceğini varsayabiliriz. Bu durumda hesap değişir ve artı-emek zamanı yükselmiş olur. Fakat böyle bir sonuca ancak, işçinin ücretini, işçinin emek gücünün değerinin altına (yani yaşamını sürdürmesi için gerekli günlük asgarinin altına) düşürmek suretiyle varılmış olur. Bu da artı-emeğin normal sınırlarının ötesine uzatılması, artı-emek zamanının gerekli emek-zamanın gasp edilmesi sayesinde genişletilmesi anlamına gelir.

Marx, bu yöntemin gerçek yaşamda önemli bir rol oynamasına karşın, burada metaların ve dolayısıyla işgücünün tam değerleri üzerinden alınıp satıldığının varsayıldığını ve bu nedenle gasp yönteminin şimdilik konu dışı bırakıldığını belirtir. Bu husus göz önünde bulundurulursa, demek ki örneğimizdeki gerekli emek-zaman işçinin ücretinin düşürülmesiyle değil, ancak işgücünün değerinin yeniden üretimi için gerekli emek-zamanın düşürülmesiyle (yani işgücü üretim maliyetinin ucuzlatılmasıyla) azaltılabilir. Ne var ki üretim sürecinde bir verimlilik artışı sağlamadan bunun olması olanaksızdır. Örneğin bir kunduracı bir çift çizmeyi belli araçlarla 12 saatlik bir işgününde yapmaktadır. Aynı zaman içinde iki çift çizme yapması için, kunduracının emeğinin üretici gücünün iki katına çıkması gerekir. Ancak, kunduracının emek araçlarında veya çalışma yönteminde ya da bunların her ikisinde pozitif bir değişiklik olmadan onun üretici gücü iki katına çıkamaz. Bunun olabilmesi ise, emeğin üretim tarzında ve dolayısıyla da emek sürecinin kendisinde bir devrimin olması anlamına gelir.

Emeğin üretkenliğindeki yükselmeyi sağlayan, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı kısaltan bir değişikliktir. Böylece belli bir emek miktarı, daha büyük bir miktarda kullanım değeri üretme gücü kazanacaktır. O halde bir işkolundaki gelişmenin anlamı, bir ürünün eskisinden daha az insanla veya daha kısa zamanda yapılmasını sağlayan yeni yolların bulunmuş olması demektir. Emeğin üretkenliğini yükselterek işgücünün değerini düşürmek ve bu sayede bu değerin yeniden üretimi için gerekli olan işgünü parçasını kısaltmak için, sermaye, emek sürecinin teknik ve toplumsal koşullarını değiştirmek zorundadır. Bunun anlamı, kapitalistin başlangıçta hazır bulduğu eski üretim tarzının kendisini kökten değiştirmek zorunda olmasıdır.

Marx, işgününün uzatılması yoluyla elde edilen artı-değere mutlak artı-değer adını verdiğini belirtir. Gerekli emek-zamanın kısaltılması sayesinde, işgününün gerekli-emek ve artı-emek kısımları arasındaki oranın değişimiyle sağlanan artı-değeri ise göreli artı-değer (nispî artı-değer) diye niteler. Emeğin üretkenliğindeki yükselmenin işgücünün değerini düşürebilmesi için, bu yükselmenin gerekli-emek değerini belirleyen ürünlerin (gıda, giyecek, barınak gibi) üretildiği sanayi dallarını etkilemesi gerekir. Fakat bu durumu, o toplumdaki üretimin yalnızca son döneminde cereyan eden bir düşme etkisi olarak varsaymak doğru olmayacaktır. Çünkü bir metanın değeri, yalnızca ona son biçimini veren emek miktarını değil, o metanın üretimi sırasında kullanılan üretim araçlarının içerdiği daha önce sarf edilmiş emek kütlesini de içerir. Örneğin bir çift çizmenin değişim değeri, sadece üretimin son halkasında kunduracının harcadığı emekle değil, fakat bunun üzerine, çizme için kullanılan deri, balmumu, iplik gibi maddelerin üretimine ait değişim değerlerinin eklenmesiyle belirlenir.

Marx, gerekli-emek değerini belirleyen ürünlerin dışında kalan metaları üreten sanayi kollarında (örneğin lüks mallar) emeğin üretkenliğinin yükselmesinin, işgücünün değeri üzerinde etkide bulunmayacağını vurgular. Diğer yandan, örneğin gömleğin ucuzlaması, işçinin sadece gömlek için yapacağı harcamayı azaltır. “Oysa gerekli geçim araçlarının toplamı, her biri ayrı sanayilerin ürünleri olan farklı metalardan meydana gelir ve bu metaların her birinin değeri, emek gücünün değerinin bir kesrini oluşturur.” O halde, işgücünün yeniden üretimi için gerekli emek-zamandaki kısalma, sözü edilen farklı metalara ait üretim kollarında görülen emek-zaman kısalmalarının toplamına eşit olur. Marx, kapitalistin aslında en baştan tasarlayarak değil, fakat teknik gelişme sağlayarak genel artı-değer oranının yükselmesine yardım ettiğini belirtir. “Sermayenin genel ve zorunlu eğilimleri ile bunların görünüm biçimleri birbirlerine karıştırılmamalıdır” der. Marx bu bağlamda pek çok unsuru ilerde ele alacağını vurgular ve ekler: “Ancak şurası şimdiden açık ki, rekabetin bilimsel olarak çözümlenmesi, ancak sermayenin iç doğası kavrandığında mümkün olabilir; tıpkı, uzay cisimlerinin görünüşteki hareketlerinin, sadece, bunların gerçek ama duyularla algılanamayan hareketlerini bilen bir kimse için anlaşılır olması gibi.”

Bununla beraber, nispî artı-değer üretiminin daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç hususu daha açıklamak yerinde olacaktır. Unutmayalım, bir metanın gerçek değeri o metanın herhangi bir kapitalist için ne kadar emek-zamana mal olduğuyla değil, üretimi için toplumsal olarak gereken emek-zamanla ölçülür. O halde, herhangi bir kapitalistin metası gerekli geçim araçları arasında yer alsın ya da almasın, toplumsal olarak gereken emek-zamanda kısalma gerçekleştiğinde, o kapitalist de bu nispî artı-değer yükselmesinden yararlanacaktır.

Ayrıca hatırlamak gerekir ki, yüksek vasıflı üretici emek, aynı zaman içinde o işkolundaki toplumsal ortalama emekten daha fazla değer yaratır. “Bunun içindir ki, iyileştirilmiş üretim yöntemini kullanan kapitalist, aynı sanayide faaliyet gösteren öbür kapitalistlere oranla, işgününün daha büyük bir kısmını artı-emek olarak kendisine mal eder.” Fakat yeni üretim yöntemi genelleşir genelleşmez, sözü edilen bu ekstra artı-değer yok olur. Zaten değerin emek-zaman ile belirlenmesi yasası, rekabetin zorlayıcı yasası olarak kapitalistin rakiplerini yeni yöntemleri kendi iş yerlerinde de uygulamaya sevk eder. Demek ki, başlangıçta sadece onu kullanan kapitalistlere nispî artı-değer sağlayan teknik ilerleme süreci, en sonunda emeğin üretkenliğindeki yükselme tüm üretim dallarına egemen olduğunda ve böylece işgücünün değerini oluşturan metalar ucuzladığında genel artı-değer oranını tüm kapitalistler lehine değiştirecektir.

Marx ulaştığı sonuçları özetler: Metaların değerleri emeğin üretkenliğiyle ters orantılıdır. Meta değerleriyle belirlendiği için, işgücünün değeri de böyledir. Buna karşılık, nispî artı-değer emeğin üretkenliğiyle doğru orantılıdır. Nispî artı-değer, emeğin üretkenliği yükselirse artar ve düşerse azalır. Bundan dolayı, emeğin üretkenliğini yükselterek işçiliği ucuzlatmak ve böylece artı-değeri yükseltmek sermayenin içsel bir dürtüsü ve devamlı bir eğilimidir. Metanın mutlak değeri, onu üreten kapitalist için kendi başına önemi olan bir şey değildir. Kapitalistin ilgilendiği şey, sadece metada saklı olan ve metanın satışı ile gerçekleşebilen artı-değerdir. Marx, bu açıklamaların, kapitalistlerin neden metaların mübadele değerlerini durmadan düşürmeye çalıştıkları bilmecesini çözdüğünü vurgular. “Kapitalist üretim tarzında emeğin üretkenliğindeki gelişmenin amacı, işgününün, işçinin kendisi için çalışmak zorunda olduğu kısmını kısaltmaktır, böylece işçinin kapitalist için karşılıksız olarak çalışacağı işgününün geriye kalan kısmı uzatılmış olmaktadır.”

Üretilen bir ürün için harcanan emeğin ikili karakteri nedeniyle, üretkenlikteki artış kullanım ve değişim değeri bakımından farklı sonuçlar doğurur. Diyelim eskiden 2 saatte bir ceket üretilirken, üretkenlikteki artış sayesinde şimdi 1 saatte 1 ceket üretilecektir ve bunun anlamı, neticede o toplumda çok daha fazla ceket üretilmesi yani maddi servetin artması demektir. O halde, kullanım değeri yaratan özelliğiyle emek (yani yararlı emek) kendi üretkenliğindeki artış ya da azalma ile doğru orantılıdır. Buna karşılık, aynı örneğe emeğin değişim değeri yaratması açısından baktığımızda durum değişir. Çünkü eskiden 1 ceketin değişim değeri 2 saat üzerinden belirlenirken, şimdi 1 saat üzerinden belirlenecektir. Demek ki, üretkenlikteki artış neticesinde aynı ceketin değişim değeri yarıya düşmüş olacaktır. Fakat neticede eskisiyle aynı süre içinde şimdi daha fazla miktarda meta (1 yerine 2 ceket) üretilmektedir ve sermaye sahibini ilgilendiren asıl husus da zaten budur.

1 Ekim 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /11

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm 11: Elbirliği

Marx, kapitalist üretimin gerçekte ancak, aynı sermayedarın daha çok sayıda işçiyi eş zamanlı olarak çalıştırdığı, yani emek sürecinin kapsamını genişlettiği ve böylece daha fazla ürün sağladığı yerde başladığını vurgular. Burada belirtilen koşullar, tarihsel ve kavramsal açıdan kapitalist üretimin başlangıç noktasını oluştururlar. Kapitalizmin başlangıç dönemlerine bakıldığında, yeniyi temsil eden manifaktür ile eskiyi temsil eden loncalara bağlı zanaat kolları arasındaki fark nicel bir fark olarak görünür. Şöyle ki, eskisinden farklı olarak şimdi atölyelerde bir sermayedar tarafından daha çok sayıda işçi çalıştırılmaktadır. Fakat işin gerçeğinde, eski ile yeni arasında niteliksel bir fark vardır.

Manifaktür, eski dönemin lonca sistemindeki küçük ustalara bağlı atölye işleyişinden niteliksel olarak farklıdır. Manifaktürle birlikte kapitalist üretime egemen olan rekabet olgusu değişim değerlerini ortalamaya doğru çeker. O nedenle, kapitalizmde işgücünün de ortalama bir niteliğe sahip bulunduğu varsayılır. Kapitalizmde üretilen değerde nesnelleşmiş olan emek, hatırlanacağı üzere, ortalama toplumsal nitelikte emektir. Bu bir soyutlamadır ve gerçek yaşam kuşkusuz daima ortalamadan sapmalarla ilerler. Ama unutmayalım ki, bütün toplum göz önüne alındığında bu sapmalar neticede birbirini yok edecektir. Eski dönemle yeni dönemi ayırt eden şudur ki, “toplumsal emek” soyutlaması, eski lonca sisteminin yalıtıklığının son bulduğu ve piyasadaki rekabetin tüm bireysel sermayedarları ilgilendirdiği kapitalizm dönemi için geçerli olabilir ancak. O halde, değer yasasının eksiksiz şekilde gerçekleşmesi de, ancak, kişi kapitalist tarzda üretimde bulunduğu, yani aynı zamanda çok sayıda işçi çalıştırdığı ve daha işin başından itibaren ortalama toplumsal emeği harekete geçirdiği zaman mümkün olur.

Marx, çok sayıda işçinin bir işlikte aynı zamanda çalıştırılmasının, çalışma tarzı aynı kaldığında bile emek sürecinin nesnel koşullarında bir devrime yol açtığını vurgular. Çünkü çok sayıda işçinin çalıştığı binalar, ham madde depoları, aynı üretim zamanında kullanılan kaplar, araç ve gereçler, kısacası üretim araçlarının önemli bir bölümü şimdi daha fazla değer üretimi için birlikte tüketilecektir. Haliyle, üretilen birim başına bu üretim araçlarından isabet eden değer daha küçük olacak ve böylece metalar ucuzlayacaktır. “Üretim araçlarının kullanımında sağlanan bu tasarruf, sadece, bunların emek sürecinde çok sayıda işçi tarafından birlikte tüketilmelerinden kaynaklanır.” Üretim araçlarında sağlanan tasarruf Kapital’de iki açıdan ele alınır. Birincisi, metaları ucuzlatması ve böylece emek gücünün değerini düşürmesidir. İkincisi ise, artı-değerin yatırılmış bulunan toplam sermayeye oranını değiştirmesidir.

Marx konuyu açımlarken elbirliği olgusunu tanımlar: “Aynı üretim sürecinde veya farklı ama birbirleriyle bağlantılı üretim süreçlerinde planlı olarak yan yana ya da birlikte çalışanların çalışma biçimine elbirliği denir.” Açıktır ki, işçilerin tek başlarına ortaya koyabilecekleri mekanik güçlerin toplamı, birçok işçinin bir işi aynı zamanda birlikte yapması (örneğin bir ağırlığı kaldırması) sırasında ortaya çıkan toplumsal güç potansiyelinden azdır. Burada söz konusu olan şey, elbirliğiyle çalışma sayesinde bireyin üretici gücünde bir artma sağlanması değildir yalnızca; daha da önemlisi yepyeni bir gücün, kitlesel bir üretici gücün yaratılmasıdır. Çok sayıda gücün bir toplam güç halinde eriyip kaynaşmasından doğan yeni güç potansiyeli, üretici güçleri geliştirmesi bakımından büyük önem taşır. Ayrıca elbirliği, ona katılan her bir bireyin kişisel iş çıkarma yeteneklerini artıran bir canlılık da yaratır. Marx’ın vurguladığı gibi, bunun nedeni, insanın doğası gereği her durumda toplumsal bir hayvan olmasıdır.

Ortak bir iş sürecinde birbirlerini tamamlayan çok sayıda kimsenin, aynı veya ayrı türden şeyleri yapmaları ortak çalışmanın en basit şeklidir. Fakat bu basit elbirliği şekli, elbirliğinin en gelişmiş halinde bile büyük bir rol oynar. Emek süreci karmaşıklaştığında, yalnızca çok sayıda işçinin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları bile, çeşitli işlerin farklı işçiler arasında dağıtılmasını ve dolayısıyla işin eş zamanlı olarak yapılmasını mümkün kılar. Böylece toplam ürünün elde edilmesi için gerekli emek-zaman kısaltılmış olur. Birçok üretim dalında, emek sürecinin kendi doğası tarafından belirlenen ve belirli çalışma sonuçlarının hedeflenmesini zorunlu kılan zaman aralıkları vardır. Örneğin bir tarladaki ürünün biçilip harmanlanmasının gerektiği hallerde, elde edilecek ürünün nicelik ve niteliği, işin belli bir zamanda başlatılıp belli bir zamanda bitirilmesine bağlıdır. Tek bir işçi bir günde diyelim ancak 12 saatlik bir işgünü çıkartabilecekken, elbirliği içinde çalışan 100 işçi 12 saatlik bir işgününü 1200 saatlik bir işgününe uzatmış olur. Neticede elbirliği sayesinde çok daha kısa bir çalışma dönemi içinde çok daha fazla ürün elde edilebilir.

Marx bu konuda kendi döneminden örnek verir; bu elbirliğinin olmayışı yüzünden Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında büyük miktarda tahılın ve Doğu Hindistan’da büyük miktarda pamuğun her yıl heba edildiğini belirtir. Elbirliği belirli sayıda işçiyle daha çok ürün elde edilmesini mümkün kılar ve üretimin boyutlarındaki büyümeye oranla üretim alanının mekânsal açıdan daraltılmasına imkân verir. Pek çok ek harcamadan kaçınılmasını sağlayan bu daralma, işçilerin bir araya toplanması, çeşitli emek süreçlerinin birbirlerini tamamlayacak biçimde birleştirilmesi ve üretim araçlarının yoğunlaşması sayesinde olur. Birleşik işgününün özgül üretici gücü, emeğin toplumsal üretici gücünden veya toplumsal emeğin üretkenliğinden kaynaklanır. Yaşamın çeşitli alanlarında örneklendiği üzere, “başkalarıyla planlı bir şekilde birlikte çalışması sayesinde işçi kendi bireysel sınırlarını aşar ve kendi türünün yeteneklerini geliştirir”.

Elbirliği temelinde çalıştırmada, ayrı ayrı işçi çalıştırmada ödenmesi gereken bir günlük veya bir haftalık vb. ücret toplamı kapitalistin kesesinde hazır olmalıdır. Değişen sermaye için söz konusu olan bu gerçeklik, değişmeyen sermaye için de geçerlidir. Fakat unutulmaması gerekir ki, birlikte kullanılan üretim araçlarının değer ve kütlesi, çalıştırılan işçi sayısı ile aynı derecede artmaz. Ama gene de önemli miktarda artar. Marx, kapitalist gelişme süreci açısından önem taşıyan bir hususa işaret eder; yanında işçi çalıştıran bir kimsenin kapitalist haline gelebilmesi için belirli bir asgari büyüklükte bireysel sermayeye sahip olması şarttır. Diğer önemli bir nokta da şudur: “Çok sayıda ücretli işçinin el birliği içinde çalıştırılmaya başlaması ile birlikte sermayenin emek üzerindeki komutası, bizzat emek sürecinin yürütülebilmesi için bir zorunluluğa, gerçek bir üretim koşuluna dönüşür. Kapitalistin üretim alanındaki komuta gücü, şimdi, generalin savaş alanındaki komuta gücü kadar vazgeçilmez olur.” Bilindiği gibi, büyük boyutlara ulaşmış ve bir arada çalışılarak yapılan bütün işler, o işe özgü koordinasyonu sağlayacak bir yönetimi gerektirir. “Tek başına çalan bir kemancı kendini yönetebilir, bir orkestra ise yönetmene ihtiyaç duyar. Emek, sermayenin emrine girip elbirliği içinde harcanmaya başlar başlamaz, yönetim, denetim ve eşgüdüm işlevi, sermayenin işlevi olur. Yönetim işlevi, sermayenin özgül işlevi olarak, özgül nitelikler kazanır.”

Kapitalistlerin temel amacı daha çok artı-değer elde etmek ve dolayısıyla işgücünü mümkün olduğu kadar çok sömürmektir. Daha çok işçi çalıştırmak kuşkusuz daha çok kâr getirir. Fakat bu gelişmenin bir de sermayeyi tehdit eden bir boyutu vardır. Çalıştırılan işçi kitlesi büyüdükçe, bu kitlenin sermayenin egemenliğine karşı direnme gücü artar. Bununla birlikte, sermayenin bu direnme gücünü alt etmeye yönelik baskısı da yoğunlaşır. O nedenle kapitalistin yönetimi toplumsal emek sürecinin sömürüsü için gereklidir ve sömüren ile sömürülen arasındaki kaçınılmaz karşıtlığın zorunlu kıldığı bir işlevdir. “Aynı şekilde, işçinin karşısına yabancı bir mülkiyet olarak çıkan üretim araçlarının ölçeği büyüdükçe, bunların amaca uygun bir biçimde kullanılmasını denetleme zorunluluğu da artar.” Kapitalizmde elbirliği temelinde çalışan işçilerin üretici bir toplam gövde olarak birliklerini sağlama işi sermayeye aittir. Bu nedenle de, birlikte yaptıkları iş ilişkisi işçilerin zihnine yabancılaşarak yansır. Düşünsel düzeyden bakılırsa, işçiler bu ilişkiyi kendilerine ait olmayan bir iş planı olarak görürler. Pratik düzeyde ise, bu ilişki işçilerin karşısına kapitalistin otoritesi ve faaliyetlerini kendi amacının boyunduruğu altına alan yabancı bir iradenin iktidarı olarak çıkar.

Marx bu noktada çok önemli bir hususa dikkat çeker. Kapitalist yönetim içeriği bakımından iki yönlü bir işleve sahiptir; bir yandan bir ürünün yapımı için yürütülen toplumsal bir emek sürecidir ve diğer yandan sermayenin kendisini değerlendirme sürecidir. Biçimi bakımından ise despotça, yani buyurgandır. Elbirliğinin daha büyük ölçeklere ulaşmasıyla birlikte bu despotluk da kendine özgü biçimlere bürünür. İşi büyüten kapitalist “tek tek işçilerin ve işçi gruplarının doğrudan doğruya ve devamlı şekilde kontrol edilmesi görevini, özel bir türdeki ücretli işçilere bırakır. Aynı sermayenin emri altında bir arada çalıştırılan bir işçi kitlesi, askeri bir ordu gibi, sınaî subaylara (yöneticiler) ve astsubaylara (ustabaşları, nezaretçiler) ihtiyaç duyar; bu kimseler emek süreci boyunca sermaye adına komutanlık yapar. Denetim ve gözetim işi bunların tek işlevi olarak yerleşiklik kazanır.” Bazı iktisatçıların sorunu çarpıtarak yansıtmalarına karşın, Marx işin özüne vurgu yapar: “Kapitalist, sınaî yönetici olduğu için kapitalist değildir; tersine, kapitalist olduğu için sınaî komutan olur. Nasıl ki feodalite döneminde savaşın ve yargının başkomutanlığı toprak mülkiyetinin ayırt edici bir özelliğiydi, sanayinin başkomutanlığı da sermayenin ayırt edici bir özelliği haline gelir.”

Kapitalistin bir yerine 100 işgücü satın alması veya bir tek işçi yerine birbirlerinden bağımsız 100 işçi ile sözleşme yapması, işçinin kapitalistle arasındaki ücret ilişkisini değiştirmez. Kapitalist 100 bağımsız işgücünün değerini öder; ama bu yüz kişinin birleşik emek gücü için ayrıca bir ödeme yapmaz! İşçiler bağımsız kişiler olarak aynı sermaye ile ilişkiye girmişlerdir, fakat onlar kendi aralarında ilişki bulunmayan bireylerdir. Bunlar arasındaki elbirliği ancak emek sürecinde meydana gelir ve emek sürecine adımlarını attıkları andan itibaren sermayenin bir parçası olurlar. Elbirliği içinde çalışsalar da, sermayenin özel bir varlık tarzından başka bir şey değildirler. Bu nedenle, işçinin “toplumsal işçi” olarak geliştirdiği üretici güç sermayenin üretici gücüdür. Emeğin toplumsal üretici gücünün kapitaliste ayrıca hiçbir maliyeti olmadığından ve sermayeye ait olmadan önce işçi tarafından geliştirilmediğinden, bu üretici güç zaten sermayenin doğası gereği sahip olduğu bir üretici güç gibi görünür.

Marx, elbirliğinin önemini vurgulama bağlamında tarihsel örnekleri hatırlatır. “Eski Asyalıların, Mısırlıların, Etrüsklerin vb. devasa eserlerinde basit elbirliğinin ne muazzam bir etki gücüne sahip olduğunu görürüz” der ve bu konuda Richard Jones adlı ünlü bir tarihçiden aktarır: “Eski zamanlarda, bu Asyalı devletlerin, sivil ve askeri harcamalarını yaptıktan sonra, kendilerini, muhteşem ve yararlı eserlerin yapımı için harcayabilecekleri bir tüketim araçları fazlasına sahip buldukları oluyordu. Tarım işlerinde çalışamayan ahalinin hemen hemen tamamının el ve kolları üzerindeki komuta güçleri ve monarklarla rahiplerin bu fazla üzerindeki münhasır tasarruf hakları onlara, ülkeyi bir baştan bir başa donatan bu muazzam anıtları dikmek için gerekli olan araçları sağlıyordu. ... Bir yerden bir yere taşınmaları insanı hayrete düşüren bu muazzam heykellerin ve dev yapılı kütlelerin hareket ettirilmesi için, neredeyse yalnızca, hovardaca harcanan insan emeğinden yararlanılıyordu. İşçilerin sayısı ve bunların bir arada harcadıkları güç yetiyordu. Her bir tortu bırakıcı unsurun küçücük, zayıf ve önemsiz olmasına karşın, okyanusun derinliklerinden yükselen göz alıcı mercan kayalıklarının da adalara dönüştüğünü ve sağlam kara parçaları oluşturduğunu görürüz. Bir Asya monarşisinde tarımla uğraşmayan işçilerin bedensel çabaları dışında bir işe katabilecekleri çok az şey vardır: ama bunların gücü, sayılarındadır ve bu kitleler üzerindeki yönetim kudreti bu muazzam eserlerin doğmasına imkân vermişti. Bu da işçilerin beslenmesini sağlayan gelirlerin, bu tür girişimleri mümkün kılmış olan bir veya birkaç elde toplanması sayesinde oluyordu.”

Marx’ın Kapital boyunca aktardığı tarihsel bilgiler üzerinde durmak, kapitalist işleyişi geçmişle mukayeseli kavramak bakımından da çok önemlidir. Örneğin “Asyalı ve Mısırlı kralların ya da Etrüsk teokratlarının vb. bu kudretleri, modern toplumda, ister tek başına bir kapitalist olarak, ister hisse senetli şirketlerde olduğu gibi birleşik bir kapitalist olarak ortaya çıkmış olsun, kapitaliste geçmiştir.” Bir başka örnek: “Emek sürecinde sağlanan elbirliği, insanlık tarihinin başlangıç döneminde, avcı topluluklarda ya da örneğin Hint topluluklarının tarımsal faaliyetlerinde egemen olduğunu gördüğümüz şekliyle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetine, diğer yandan, tıpkı arı bireyinin arı sürüsünden kopup ayrılmaması örneğinde olduğu gibi, bireyin, kabile veya toplulukla arasındaki göbek bağını henüz kesmemiş olmasına dayanır. Bunların her ikisi de onu kapitalist elbirliğinden ayırır. Eski Çağda, Orta Çağda ve modern sömürgelerde zaman zaman uygulanan büyük ölçekli elbirliği, doğrudan doğruya hükmeden-hükmedilen ilişkilerine ve çoğunlukla da köleliğe dayanır. Buna karşılık elbirliğinin kapitalist biçimi, daha başından itibaren, emek gücünü sermayeye satan özgür ücretli işçinin varlığını gerektirir. Ne var ki, kapitalist elbirliği, tarihsel bakımdan, köylü ekonomisiyle ve lonca örgütlenmesine sahip olsun ya da olmasın bağımsız olarak yürütülen zanaatlarla karşıtlık içinde gelişmiştir.”

Marx’ın işaret ettiği gibi, küçük köylü ekonomisi ve bağımsız el zanaatı işletmesi feodal üretim biçiminin temelini oluşturmuş ve feodalizmin çözülüşünden sonra da yeni gelişen kapitalist işletmelerin yanı sıra varlığını devam ettirmiştir. Daha da önceki dönemlere bakılacak olursa, küçük köylü ekonomisi ve bağımsız el zanaatı işletmesi, “doğunun ilkel ortak toprak mülkiyeti ortadan kalktıktan sonra ve köleliğin üretim faaliyetinde sıkı sıkıya yer etmesinden önce, en iyi çağlarında klasik toplulukların da iktisadi temelini” oluşturmuştur. Kapitalist elbirliği bunların karşısına özel bir tarihsel elbirliği biçimi olarak çıkmamıştır. Fakat buna rağmen, kapitalizmle birlikte elbirliği, kendi başına faaliyet gösteren bağımsız işçinin ve hatta küçük ustanın üretim sürecine karşıt düşen ve yalnızca kapitalist üretim sürecine özgü bir biçim olarak görünmüştür. İşte, fiili emek sürecinin sermayenin egemenliğine girmesiyle birlikte geçirdiği ilk değişiklik budur ve bu değişiklik kendiliğinden olur.

Bu değişmenin ön koşulu, çok sayıda ücretli emekçinin aynı emek sürecinde aynı zamanda çalıştırılmasıdır ve bu ön koşul kapitalist üretimin başlangıç noktasını oluşturur. Bu nokta, sermayenin kendisinin doğuşuyla çakışır. Bundan dolayı, kapitalist üretim tarzı, kendisini, emek sürecinin toplumsal bir sürece dönüşmesinin tarihsel gereği olarak ortaya koyar. Diğer yandan, emek sürecinin bu toplumsal biçimi onun üretici gücünü arttırır ve böylece bu toplumsal biçim kendisini “emek sürecini daha kârlı bir şekilde sömürmek için sermaye tarafından kullanılan bir yöntem” olarak ortaya koyar. Buna rağmen unutulmaması gerekir ki, basit elbirliği, işbölümünün veya makinenin henüz önemli bir rol oynamadığı fakat sermayenin büyük ölçeklerle iş gördüğü üretim kollarında her zaman egemen olan biçim olmuştur.

Bölüm 12: İşbölümü ve Manifaktür

1. Manifaktürü Doğuran İki Kaynak

İngilizcede manifaktür “imal etmek” anlamına gelir. Manifaktür dönemi, sanayi devrimi öncesinde çok sayıda işçiyi bir araya toplayan, mekanik güç kaynakları ve büyük ölçüde el emeği kullanan üretim yönteminin geçerli olduğu dönemdir. İşbölümüne dayanan elbirliği, manifaktür dönemi boyunca kapitalist üretim sürecinin egemen karakteristik biçimi olmuştur. Bu dönem kabaca 16. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın son üçte-birine uzanır. Manifaktürün, kapitalizm öncesinde var olan zanaatlardan hareketle ortaya çıkışı iki ayrı yoldan olmuştur. Birinde manifaktür, eski bağımsız konumlarını yitiren ve farklı işler yapan zanaatçıların, artık aynı metanın üretiminin çeşitli parça işlemlerini gerçekleştirmek üzere bir araya getirilmeleriyle ortaya çıkmıştır. Örneğin kumaş manifaktürü ve bir dizi başka manifaktür, daha önce söz konusu malın parçalarını üretmekte ihtisaslaşmış çeşitli zanaatçıların, şimdi aynı sermayenin komutası altında birleştirilmelerinden doğmuştur. Manifaktürün bu birinci tipinin çarpıcı örneklerinden olan saat yapımında, saati oluşturan çeşitli parçalar çeşitli ustalar tarafından yapıldıktan sonra, en sonunda kendilerini mekanik bir bütün halinde bir araya getirecek olan elde toplanarak tamamlanır.

İkinci şeklinde ise, manifaktür örneğin matbaa harfi imal etmek gibi aynı işi yapan çok sayıda zanaatçının, aynı sermaye tarafından aynı anda aynı atölyede çalıştırılmalarıyla biçimlenmiştir. Marx bunun elbirliğinin en basit biçimi olduğunu vurgular. Bu durumda bu zanaatçıların her biri (belki bir iki çırakla birlikte) metanın tamamını yapar ve dolayısıyla zanaatçı, eski zanaat yöntemleriyle çalışmaya devam eder. Fakat aradan çok fazla zaman geçmeden, bu zanaatçıları bir araya getiren kapitalist, işçilerin aynı yerde toplanmalarından ve çalışmalarının eş zamanlı oluşundan daha ileri bir seviyede yararlanmak ister. Metanın bütününü aynı zanaatçıya yaptırtmak yerine, farklı işlemler birbirlerinden ayrılır, her bir iş başka bir zanaatçıya verilir. Başlangıçta tesadüfî olan bu bölünmenin tekrarlanmasıyla yavaş yavaş sistematik bir işbölümü ortaya çıkar ve katılaşır. “Meta, pek çok iş yapan bağımsız bir zanaatçının bireysel ürünü olmaktan çıkar; her biri devamlı olarak yalnızca bir ve aynı parça-işlemi yapan bir zanaatçılar topluluğunun toplumsal ürününe dönüşür.”

2. Parça-İşçi ve Onun Aleti

Manifaktür üretimi eski dönem zanaat üretimine oranla emeğin üretkenliğini yükseltmiştir. Çünkü “ömrü boyunca bir ve aynı basit işi yapan bir işçi, bütün vücudunu bu işin otomatik olarak çalışan tek yönlü organına dönüştürür ve bu nedenle, bir dizi işlemi dönüşümlü olarak gerçekleştiren zanaatçıya göre daha az zaman harcar”. İşte, manifaktürün canlı mekanizmasını oluşturan birleşik toplam işçi, bir yığın böyle tek yönlü parça-işçiden oluşur. Bundan dolayı, bağımsız zanaatçıyla karşılaştırıldığında, daha az zamanda daha fazla ürün elde edilir veya emeğin üretkenliği yükseltilir. “Parça-iş bir kişinin tek işlevi olarak bağımsızlaştıktan sonra, bunun yöntemi de mükemmelleşir. Aynı sınırlı faaliyetin devamlı tekrarı ve dikkatin bu sınırlı faaliyet üzerinde yoğunlaşması, tecrübe sayesinde, amaçlanan yararlı etkiye daha az güç harcayarak ulaşmayı öğretir. Ama farklı işçi kuşakları bir arada yaşadığından ve aynı manifaktürlerde bir arada çalıştıklarından, bu şekilde kazanılan teknik beceriler kısa sürede oturur, birikir ve aktarılır.”

Manifaktür, bir yandan bütünün bir parçasını yapan işçinin ustalaşmasını sağlarken, diğer yandan herhangi bir parça-işi bir insanın ömrü boyunca yaptığı bir iş haline getirir. Bu durum, daha önceki toplumların, zanaatları kastlar içinde taşlaştırarak veya belli loncalar içinde katılaştırarak veraset yoluyla sahip olunur şeyler haline getirme eğilimine tekabül eder. Kastlar ve loncalar, bitki ve hayvanların türler ve alt türler şeklinde farklılaşmasını düzenleyen doğa yasasına benzer şekilde vücut bulmuştur.

Bu noktada Marx’ın Eski Yunan tarihçisi Diodorus Siculus’tan aktardığı bilgi ilginçtir: “Mısır’da ... sanatlar da ... gerekli mükemmellik derecesine ulaşmıştı. Çünkü zanaatçıların başka bir yurttaş sınıfının işlerine hiçbir şekilde karışmayıp yalnızca yasal miras olarak kendi klanlarına ait olan mesleği yürütmelerine izin verilen tek ülke budur. ... Diğer ülkelerde zanaat erbabının dikkatini pek çok konuya dağıttığı görülür. ... Bunların kâh tarım yaptıkları, kâh ticaretle uğraştıkları, kâh aynı anda iki ya da üç sanatı birden yürüttükleri olur. Bu gibi kimseler özgür ülkelerde çoğunlukla halk meclisi toplantılarına katılır. ... Buna karşılık Mısır’da devlet işlerine karışan ya da aynı anda birden fazla sanatı yürüten her zanaatçı ağır cezalara çarptırılır. Böylece onların mesleklerindeki çalışkanlıklarını hiçbir şey bozamaz.”

Bir nihai ürünün üretimi sırasında farklı parça-süreçleri arka arkaya yürüten bir zanaatçı, kâh yerini kâh aletlerini değiştirmek zorundadır. Bir işlemden diğerlerine geçiş, işinin akıcılığını keser ve işgününde bir kısım zamanın boşa gitmesine sebep olur. Bu zaman kayıpları, zanaatçı bütün gün devamlı olarak bir ve aynı işi yapmaya başlar başlamaz azalır. Üretkenlikteki yükselme burada ya belli bir zaman aralığında harcanan emek gücünün arttırılması veya emek gücünün verimsiz şekilde tüketilmesinin azaltılması sayesinde olur. Fakat diğer yandan, sürekli aynı işi yapmak, aslında faaliyetin kendisindeki değişme sayesinde yenilenen ve canlanan yaşama gücünün dayanıklılığına ve diriliğine zarar verir.

Emeğin üretkenliği yalnızca işçinin yeteneğine değil, onun çalıştığı aletlerin yetkinliğine de bağlıdır. Bu nedenle, zamanla, daha önce birden fazla amaç için kullanılan aletlerde değişiklik yapılması zorunlu hale gelir. Manifaktür, emek araçlarında işi daha iyi yapmaya yönelik farklılaşmalarla karakterize olur ve neticede belli türdeki aletler kullanıldıkları işe uygun sabit şekiller alırlar. Bu aletlerin uzmanlaşması sonucunda da, bunlar ilgili işi yapan parça-işçisinin elinde en verimli biçimde kullanılabilirler. Böylece manifaktür dönemi, iş aletlerini parça-işçinin işlevine uygun hale getirme yoluyla iyileştirmiş, çoğaltmış ve nihayet basit araçların bileşiminden oluşan makinelerin maddi koşullarından birini yaratmıştır.

3. Manifaktürün İki Temel Biçimi: Heterojen Manifaktür ve Organik Manifaktür

Daha önce üzerinde durulduğu üzere, manifaktürün esas itibariyle farklı türler oluşturan ve özellikle de daha sonra makineli büyük sanayiye dönüşmesi sırasında tamamıyla farklı roller oynayan iki temel biçimi vardır. Bu ikili karakter bizzat üretilen şeyin doğasından kaynaklanır. Üretilen nesne ya sadece bağımsız parça ürünlerin mekanik bir şekilde birleştirilmesiyle elde edilir ya da ürün son biçimini birbirleriyle ilişkili bir süreçler ve işlemler dizisine borçlu bulunur. Sonuç olarak, manifaktürün elbirliği sayesinde üretici güçlerde gelişme sağlanır. Manifaktür, yalnızca kendinden önceki tarihsel döneme ait zanaatlar ve loncalar sayesinde elbirliğinin koşullarını hazır bulmakla kalmaz, elle yapılan faaliyeti parçalama yoluyla bu koşulları ayrıca kendisi de yaratır. Şurası önemli ki, manifaktürde emek sürecinin bu toplumsal örgütlenmeye ulaşması, aynı işçinin aynı parça-işin başına perçinlenmesiyle mümkün olur.

Her parça-işçisinin ürettiği parça-ürün aynı malın üretim sürecinde yalnızca belli bir aşamadır. Böylece her işçi ya da işçi grubu bir diğer işçiye ya da işçi grubuna üzerinde çalışacakları hammaddeyi sağlar. Birinin işinin sonucu olan şey, diğerinin işinin başlangıç noktasını oluşturur. İşte, işler ve dolayısıyla da işçiler arasındaki bu dolaysız bağımlılık sayesinde, manifaktürde, bağımsız zanaatlarda ve hatta basit elbirliğinde görülenden bambaşka bir süreklilik, eşbiçimlilik, kurallara bağlılık, düzen ve hatta iş yoğunluğu elde edilir. Manifaktür öncesinde kendi başına faaliyette bulunan her bir üreticinin, bir meta üretimi için optimum emek-zaman harcamaya zorlanması yalnızca rekabetin etkili olması ölçüsünde dışsal bir zorunluluktur. Oysa manifaktürde belli bir ürün miktarının belli bir emek-zaman içinde üretilmesi, bizzat üretim sürecinin teknik yasası olur.

Manifaktüre uyan işbölümü, toplumsal toplam işçinin nitelikçe birbirinden farklı organlarını basitleştirir ve çoğaltır. Ayrıca, her bir özel işte çalıştırılacak işçi sayıları için toplama oranla sabit bir matematiksel oran da yaratır. Bütünün parçası olan ayrı ayrı işlerin belli ve özel işçilerin işleri haline gelmeleri, ancak çalıştırılan işçilerin sayıları büyüdüğü zaman avantajlı olur; fakat bu büyümenin orantılı olarak tüm gruplarda gerçekleşmiş olması gerekir. Aynı parça-işlevi yerine getiren tek bir işçi grubu homojen unsurlardan meydana gelir ve mekanizmanın bütününün özel bir organını oluşturur. Manifaktür, kısmen çeşitli zanaatların birleşmesiyle meydana geldiği gibi, çeşitli manifaktürlerin birleşmesi halinde de gelişir. Örneğin İngiltere’de büyük cam imalathaneleri, topraktan yapılma eritme potalarını kendileri imal eder. Çünkü ürünlerinin başarılı ya da başarısız olması esas itibariyle bu potaların iyi ya da kötü olmalarına bağlıdır. Burada bir üretim aracının manifaktürü, nihai ürünün manifaktürüne bağlanmış olur.

Meta üretimi için gerekli emek-zamanı azaltan manifaktür dönemi, özellikle büyük ölçekli ve büyük ölçüde güç kullanılarak yürütülen birtakım basit işler başta olmak üzere, zamanla makine kullanımını geliştirmiştir. Tarihte bütün makinelerin ilk ve basit biçimi Roma İmparatorluğu’ndan devralınan su değirmenidir. Marx, makinenin bütün gelişme tarihini tahıl değirmenlerinin tarihinden izleyebilmenin mümkün olduğunu belirtir. Bu tarihsel orijin nedeniyle İngilizcede fabrikaya “mill” (değirmen) denilmiştir. Manifaktür öncesi zanaatçılık dönemi insanlığa pusula, barut, matbaacılık ve otomatik saat gibi büyük buluşlar armağan etmiştir. 17. yüzyılda makinenin orada burada kullanılmaya başlaması ise ilerleme açısından büyük bir önem taşır. Makine o zamanın büyük matematikçilerine, modern mekaniğin yaratılması işinde dayanak noktaları sağlamış ve özendirici olmuştur.

Marx, manifaktür döneminin özgül makinesinin, bizzat çok sayıda parça-işçinin birleşmesinden meydana gelen toplam işçinin kendisi olduğunu vurgular. Manifaktür tipi üretim bir kere başlatılınca, doğaları gereği tek yönlü özel işlevlere yatkın emek güçlerini geliştirir. Bu sayede toplam işçi, aynı mükemmellik derecesinde olmak üzere, üretim faaliyetinin gerektirdiği bütün özelliklere sahip bulunur. Aynı zamanda, özel işçiler veya işçi grupları halinde bireyselleşmiş bütün organlarına yalnızca kendi özgül işlevlerini gördürür ve bu sayede işgücünü en ekonomik şekilde kullanır. “Parça-işçinin tek yönlülüğü ve eksikliği bile, toplam işçi içinde yer aldığında onun mükemmelliği haline gelir. Tek yönlü bir işleve alışması, işçiyi hiç şaşmayan bir alet durumuna sokar; işçinin mekanizmanın bütünüyle bağlantısı ise onu bir makinenin parçalarında görülen uyumla çalışmaya zorlar.”

Manifaktür emek güçleri arasında bir hiyerarşiye yol açar; işçi ücretleri bu hiyerarşiye uygun bir kademelenme gösterir. Manifaktür daha önce bütünsel beceriye dayanan işleri çeşitli parçalara ayırdığından, parça işler bağımsız işlevler halinde katılaşırlar. Bundan dolayı manifaktür, el attığı bütün zanaatlarda, zanaatçılığın kesin olarak dışladığı ve niteliksiz (vasıfsız) işçiler denilen bir sınıf yaratır. Manifaktür tamamıyla tek yönlü ve sınırlı bir uzmanlaşmayı, bir kimsenin çalışma güç ve yeteneğinin aleyhine olmak üzere yetkinleştirir ve her türlü gelişmeden yoksunluğu da bir uzmanlık haline getirir. Böylece hiyerarşik kademelenmenin yanı sıra, işçiler arasında nitelikli ve niteliksiz olanlar diye bir ayrım kendini gösterir. Bu sonuncular için öğrenim ve eğitim masrafları hiç söz konusu olmaz. Birinciler içinse, yapılan işin basitleşmesi sonucunda eskiye oranla bu masraflarda azalma olur. Netice olarak işgücünün değeri düşer ve işgücü değerindeki düşüş artı-değerde doğrudan bir artış sağlar. Çünkü emek-gücünün yeniden üretimi için gerekli emek zamanını kısaltan her şey, artı-emek alanını genişletir. Çok sayıda parça-işçisinden oluşan manifaktür işleyişi kapitaliste aittir. Bu nedenle de, işçilerin birleşmesinden doğan üretken güç tamamen sermayenin üretken gücüymüş gibi görünür.

3 Kasım 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /12

kapitali-okumak-c1.png

4. Manifaktür İçinde İşbölümü ve Toplum İçinde İşbölümü

Marx, manüfaktürdeki işbölümü ile, her türlü meta üretiminin temelini oluşturan toplumsal işbölümü arasındaki ilişkiye kısaca değineceğini belirtir. Yalnızca işin kendisi göz önünde tutulduğunda, toplumsal üretimin tarım, sanayi vb. gibi büyük türlere ayrılmasını genel işbölümü diye adlandırır. Tarım, sanayi gibi üretim türlerinin tiplere ve alt-tiplere ayrılmasını özel işbölümü diye niteler. Bir atölyenin içinde meydana gelen işbölümünü ise tekil işbölümü diye isimlendirir. Toplum içindeki işbölümünü ve buna uygun olarak bireylerin belli özel meslek alanlarına bağlanmalarını anlamak için tarihe bakmak gerekir.

“Bir aile içinde ve daha sonraki bir gelişme aşamasında bir klan içinde, cins ve yaş farklılıklarına, yani sırf fizyolojik bir temele dayanan doğal bir iş bölümü meydana gelir; bu iş bölümü, topluluğun genişlemesi, nüfusun artması ve özellikle farklı klanlar arasındaki çatışmaların artması ve bir klanın bir diğeri tarafından boyunduruk altına alınması olaylarının çoğalması ile birlikte alanını genişletir.” Öte yandan “ürün mübadelesi, farklı ailelerin, klanların ve toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları noktalarda kendini gösterir; çünkü uygarlığın başlangıç döneminde birbirlerinin karşısına bağımsız olarak çıkanlar, özel kişiler değil, aileler, klanlar vb.’dir. Farklı topluluklar kendi doğal çevrelerinde farklı üretim araçları ve farklı geçim araçları bulur. Bu nedenle bunların üretim biçimleri, yaşayış biçimleri ve ürünleri farklı olur. Toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları temas noktalarında ürünlerini karşılıklı olarak değiştirmelerine ve dolayısıyla da bu ürünlerin yavaş yavaş metaya dönüşmesine yol açan, işte bu doğal farklılıktır. Üretim alanları arasındaki farklılıkları yaratan mübadele değildir; zaten farklılaşmış bulunan alanlar arasında mübadele ile ilişki kurulur ve böylece bunlar toplumsal toplam üretimin az çok birbirine bağlı dalları haline gelirler.”

İşte toplumsal işbölümü, ortaya çıkışları farklılıklara bağlı olan ve birbirinden bağımsız üretim alanları arasındaki ürün mübadelesi ile doğar. “Kent ile kırın ayrılması, her tür gelişkin ve meta mübadelesinin aracılık ettiği iş bölümünün temelidir. Toplumun bütün iktisadi tarihinin, bu karşıtlığın hareketinde özetlendiği söylenebilir.” Nüfusun büyüklüğü ve yoğunluğu, toplumun içindeki işbölümünün maddi koşulunu oluşturur. Fakat unutulmamalı ki, nüfus yoğunluğu neticede oldukça göreli bir şeydir. Örneğin bir diğerine göre daha az nüfusa sahip bir ülke şayet daha gelişmiş ulaşım araçlarına sahipse, nüfusu fazla olan ülkeye oranla daha yoğun bir nüfusa sahip olur.

Meta üretimi ve meta dolaşımı kapitalist üretim tarzının genel koşuludur. Manifaktür biçimindeki işbölümü, işbölümünün toplum içinde önceden belli bir gelişme derecesine kadar olgunlaşmış bulunmasını gerektirir. Diğer taraftan, manifaktür tipi işbölümü de devraldığı toplumsal işbölümünü geliştirir ve karmaşıklaştırır. Emek araçlarının farklılaşması ile birlikte, bu araçları üreten iş kolları da gittikçe artan ölçüde farklılaşır. Örneğin mekik yapımı Hollanda’da daha 17. yüzyılda özel bir sanayi dalı meydana getirmiştir.

Manifaktür döneminin genel varoluş koşulları arasında yer alan iki önemli unsur vardır. Bunlar, dünya piyasasının büyümesi ve sömürgecilik sistemidir. Bu iki unsur toplum içindeki işbölümüne bol miktarda malzeme sağlamıştır. Önemli bir hususu gözden kaçırmamak gerekir. Toplum içindeki işbölümü ile bir atölye içindeki işbölümü arasında bağlantılar vardır; fakat bunlar birbirlerinden sadece derece bakımından değil temelden farklı şeylerdir. Manifaktürde çok sayıda parça-iş tek bir mekânda topluca görülür. Oysa toplumda çeşitli işler geniş bir alana dağılmıştır. Buna rağmen, toplumsal işbölümünde farklı şeyler üreten üreticilerin bağımsız emekleri arasında bir bağlantı vardır ve bağlantıyı kuran şey, her birinin ürününün bir meta olmasıdır. Manifaktürdeki işbölümünün karakteristik özelliği ise, parça-işçinin meta üretmiyor olmasıdır. “Meta haline gelen şey, ancak, parça-işçilerin ortak ürünüdür.”

Toplumdaki işbölümü tarım, sanayi gibi farklı iş kollarının ürünlerinin alınıp satılmalarıyla meydana gelir. Manifaktürdeki parça-işler arasındaki bağlantı ise, farklı emek güçlerinin birleşik emek gücü olarak ürettiği tamamlanmış ürünün kapitaliste satılmasıyla kurulur. Manifaktürdeki işbölümü, üretim araçlarının bir kapitalistin elinde toplanması anlamını taşır; toplumsal işbölümü ise üretim araçlarının birbirinden bağımsız birçok meta üreticisi arasında dağılmış olması demektir. Manifaktürdeki işbölümü, kapitalistin, sahibi bulunduğu toplam bir mekanizmanın parçalarından başka bir şey olmayan parça-işçiler üzerinde kayıtsız ve koşulsuz bir otorite kurmuş olmasını gerektirir. Toplumsal işbölümü ise, hayvanlar âleminde “herkesin herkese karşı savaşının” az çok bütün türlerin varoluş koşullarını içermesine benzer şekilde, rekabetten ve karşılıklı çıkarların yarattığı zorunluluktan başka hiçbir otorite tanımayan bağımsız meta üreticilerini birbirlerinin karşısına çıkarır.

Marx Felsefenin Sefaleti'nde, manifaktür işbölümüyle toplumsal işbölümü arasındaki ilişki hakkında genel bir kural olarak şu söylenebilir der: “İşbölümünün toplumdaki otoritesi ne kadar zayıf olursa, atölyenin içindeki işbölümü o kadar gelişir ve bu işbölümü tek bir bireyin otoritesine o kadar tabi olur. Buna göre, atölyedeki otorite ile toplumdaki otorite arasında, işbölümü bakımından, ters orantılı bir ilişki vardır.” Burjuva kafası, manifaktür tipi işbölümünü, işçinin ömrü boyunca tek bir parça-işe bağlanmasını ve parça-işçinin kayıtsız koşulsuz sermayenin hükmü altına alınmasını, emek üretkenliğini yükselten bir iş örgütlenmesi olarak göklere çıkartmıştır. Aynı burjuva kafası, bundan dolayı, toplumsal üretim süreciyle ilgili her toplumsal kontrol ve düzenleme çabasını, dokunulmaz mülkiyet hakkına, özgürlüğe ve bireysel kapitalistin kerameti kendinden menkul “dehası”na bir müdahale diye yerin dibine batırır.

Marx’ın tarihten verdiği bir örnek, eski Hint toplumunda işbölümüne bağlı yapıyı anlamak bakımından çok önemlidir: “Bazıları bugüne kadar ulaşan çok eski ve küçük Hint toplulukları toprağın ortak mülkiyetine, tarım ile zanaatçılığının dolaysız bağına ve yeni bir topluluk kurulurken hazır bir plan ve çerçeve hizmetini gören katılaşmış bir iş bölümüne dayanır. Bu topluluklar, üretim alanları 100 ile birkaç 1000 acre arasında değişen, kendine yeterli üretim bütünleri oluşturur. Ürünlerin büyük kısmı meta olarak değil, topluluğun kendi ihtiyaçları için üretilir ve bundan dolayı Hint toplumunun bütününde, üretimin kendisi, meta mübadelesinin meydana getirdiği iş bölümünden bağımsızdır. Yalnızca ürün fazlası metaya dönüşür; bu da, kısmen, bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri ürünün belirli bir miktarının aynî rant olarak aktarıldığı devletin elinde gerçekleşir. Hindistan’ın farklı kesimlerinde farklı topluluk biçimleri görülür. Bunların en basitinde, topluluk, toprağı birlikte işler ve elde edilen ürün topluluğun üyeleri arasında bölüşülür; aynı zamanda her aile tamamlayıcı bir ev içi üretim faaliyeti olarak iplik eğirme, kumaş dokuma vb. işleri yapar.”

“Aynı biçimde çalışan ve aynı işleri yapan bu kitlenin yanı sıra yargıçlık, polislik ve vergi toplayıcılığı görev ve yetkilerini kendisinde toplayan bir “önder kişi”; tarım faaliyeti ile ilgili hesapları tutan ve gerekli her türlü işlem ve kayıtlarla uğraşan bir muhasebeci; yasaya karşı gelenleri izleyip cezalandırılmalarını sağlayan, dışarıdan gelenleri koruyan ve diğer köye kadar onlara eşlik eden bir üçüncü memur; topluluğun sınırlarını komşu topluluklardan koruyan bir sınır bekçisi; suyu, topluluğa ait su depolarından tarlalara dağıtan bir su denetim memuru; din işlerini yöneten bir Brahman; topluluğun çocuklarına kum üzerinde okuyup yazma öğreten bir öğretmen; astrolog olarak ekim, hasat zamanlarını ve tüm diğer tarımsal faaliyetler için iyi ve kötü olan saatleri bildiren takvimci Brahman; her türlü tarım araçlarını yapan ve tamir eden bir demirci ve bir marangoz; köyün ihtiyacı olan her türlü kap kacağı yapan bir çömlekçi; bir berber, elbise ve çamaşırları yıkayan bir çamaşırcı; gümüş işleyen bir kuyumcu; bazı yerlerde de, bazı topluluklarda kuyumcunun, diğer bazı topluluklarda öğretmenin yerine geçen bir şair görülür. Bu bir düzine insana topluluğun bütünü bakar. Nüfus artarsa, ekilmeyen topraklar üzerinde, eski örneğe göre yeni bir topluluk kurulur. Topluluk, faaliyetlerini planlı bir işbölümü içinde yürütür; fakat bunun manifaktür biçiminde bir işbölümü olması imkânsızdır; çünkü demirci, marangoz vb.’nin pazarı aynı kalır ya da en fazla, köylerin büyüklük farkına göre değişmek üzere, bir demirci, bir çömlekçi vb. yerine iki veya üç demirci, çömlekçi vb. olur.”

Marx, bu örnekte topluluktaki işbölümünü düzenleyen yasanın, bir doğa yasasının karşı konulmaz otoritesine sahip olduğunu vurgular. Hindistan’da Java’nın tarihini inceleyen bir tarihçiden aktardığı üzere, ülkenin yerlileri, hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri bu basit biçim altında yaşamışlardır. Köy alanının sınırları ancak ender olarak değişmiştir; köyler, savaşlar, kıtlıklar ve salgın hastalıklar yüzünden zaman zaman perişan olmuş ve hatta baştan sona yakılıp yıkılmış olmakla beraber, aynı isim altında, aynı sınırlar içinde, aynı çıkarlara sahip olarak ve hatta aynı ailelerle kuşaklar boyu var olmaya devam etmiştir. Bu toplumsal yapıda, krallıkların parçalanıp bölünmeleri ahaliyi hiç ilgilendirmez. Köye dokunulmadığı sürece, köyün hangi iktidara bırakıldığı veya hangi hükümdarın eline geçtiği, köy halkının hiç umurunda değildir. Böylece, köyün iç iktisadi yapısı olduğu gibi, hiç değişmeden devam eder.

Marx verdiği tarihsel örnekten sonra, Asyatik yapılarla ilgili son derece önemli bir saptama yapar: “Kendilerini devamlı olarak aynı şekilde yeniden üreten ve tesadüfen dağıtıldıklarında, aynı yerde, aynı isim altında yeniden kurulan bu kendine yeterli kapalı toplulukların basit üretim organizması, Asya devletlerinin durmadan yok olmaları ve yeniden kurulmaları ve ardı arkası kesilmeyen hanedan değişmeleri karşısında bu derece göze batıcı bir tezat oluşturan Asya toplumlarındaki değişmezliğin sırrının çözülmesi konusunda bir anahtar sağlar. Toplumun temel iktisadi unsurlarının yapısı, siyaset bulutlarının yarattığı fırtınalardan etkilenmez.”

Neden bazı toplumlarda kapitalizmin geliştiği, bazılarında ise durağan yapının devam ettiği konusunda ise Marx lonca sisteminin etkisi ile tüccar sermayesinin etkisinin farklılığına işaret eder. Bu ikisi arasında bir karşılaştırma yapar. “Daha önce belirtilmiş olduğu gibi lonca yasaları, bir lonca ustasının çalıştırabileceği kalfa ve çırakların sayısını sıkı sıkıya sınırlayarak, onun bir kapitalist haline gelmesini önlüyordu. Ayrıca, lonca ustası, kalfa ve çırakları yalnızca kendisinin ustası olduğu zanaat kolunda çalıştırabilirdi. Loncalar, karşılarında yer alan ve sermayenin biricik serbest biçimi olan tüccar sermayesinin her tür tecavüzüne kıskançlıkla karşı durmuştu. Tüccar her tür metayı satın alabiliyordu, ama meta olarak emek satın alamıyordu. Tüccarın varlığına zanaat ürünlerinin satışına aracılık eden bir kimse olarak göz yumuluyordu. Dış koşullar iş bölümünde daha ileri gelişmelere yol açtıkça, mevcut loncalar kendi içlerinde bölünüp yeni loncalar doğuyor ya da eski loncaların yanında yepyeni loncalar türüyordu; ama bu, çeşitli farklı zanaatların bir atölyede toplanmasına yol açmıyordu. Bundan dolayı, her ne kadar iş kollarını özelleştirerek, yalıtarak ve oluşturarak manifaktür döneminin varlık koşullarını yaratmış olsa bile, lonca sistemi, manifaktür tipi iş bölümünü dışlıyordu. Genel olarak bakıldığında, işçi ile üretim araçları, sümüklü böcekle kabuğu gibi, birbirlerine bağlı kalmışlardı; dolayısıyla, manifaktürün ilk temel koşulu, üretim araçlarının işçi karşısında sermaye olarak bağımsızlaşması gerçekleşmemişti.”

Ortaya çıkan sonuç açıktır. Toplumdaki işbölümü meta mübadelesine bağlı olmaksızın çok farklı iktisadi toplumsal biçimlenmelerde görülür; fakat manifaktürdeki işbölümü yalnızca kapitalist üretim tarzının yarattığı tamamıyla özgül bir işbölümüdür.

5. Manifaktürün Kapitalist Karakteri

Daha çok sayıda işçinin aynı sermayenin komutası altında bulunması, genelde elbirliğinde olduğu gibi, manifaktürün de kendiliğinden ortaya çıkan hareket noktasıdır. Fark şu ki, manifaktürdeki işbölümü, çalıştırılan işçi sayısındaki artışı teknik bir zorunluluk haline getirir. Tek başına bir kapitalistin çalıştırmak zorunda olduğu asgari işçi miktarı mevcut işbölümü tarafından belirlenirken, işbölümünü ilerletmenin avantajlarından yararlanmak işçi sayısını daha da arttırmayı gerektirir. Bu durumda kuşkusuz değişen sermaye ile birlikte değişmeyen sermayenin de büyümesi gerekir. Neticede, kullanılan üretim araçları ve hammaddedeki artış işçi sayısındaki artıştan çok daha hızlı olur. Demek oluyor ki, her bireysel kapitalistin elindeki sermayenin asgari miktarının gittikçe artması manifaktürün teknik karakterinden doğan bir yasadır.

Gerçek manifaktür, geçmişte bağımsız olan işçiyi sermayenin komuta ve disiplini altına sokarken, işçilerin kendi aralarında da hiyerarşik bir kademelenme yaratır. Manifaktür, işçinin bir yığın üretken içgüdü ve eğilimini baskı altında tutarak onu bir hilkat garibesine çevirir. Sadece özel parça-işler farklı bireyler arasında dağılmakla kalmaz, bireyin kendisi de bölünür ve işçi bir parça-işin otomatik motoru haline gelir. İşçi başlangıçta, bir metanın üretimi için gerekli maddi araçlara sahip olmadığı bir durumda işgücünü sermayeye satmak zorunda kalıyordu. Oysa manifaktür yaygınlaştıkça onun işgücü sermayeye satılmadığı anda iş görmez hale gelir. Böylece manifaktür işçisi, artık üretici faaliyetini ancak kapitalistin sahibi bulunduğu atölyenin bir eklentisi olarak sürdürür. Marx’ın benzetmesiyle, Jehova’nın malı olduğu nasıl seçilmiş kavmin (Yahudilerin) alnında yazılı ise, işbölümü de manifaktür işçisine sermayenin malı olduğunu gösteren bir damga vurur.

Maddi üretim sürecinin düşünsel güçlerinin, işçilerin karşısında bir yabancının mülkü ve kendilerine hükmeden bir kudret olarak yer alması manifaktür tipi işbölümünün sonucudur. Kafa ve kol gücünün bu şekilde ayrılması basit elbirliği aşamasında başlar, işçiyi parça-işçi şeklinde güdükleştiren manifaktürde gelişir, bilimi bağımsız bir üretim gücü olarak emekten ayıran ve sermayenin hizmetine sokan büyük sanayide tamamlanır. Manifaktürde bir arada çalışan işçilerden oluşan toplam işçinin ve dolayısıyla sermayenin toplumsal üretici güç bakımından zenginleşmesi, işçinin bireysel üretici güç bakımından yoksullaşmasını gerekli kılar.

Manifaktürler en büyük gelişme olanaklarına, akla en az başvurulan ve atölyenin parçaları insanlardan oluşan bir makine gibi ele alınabildiği yerlerde kavuşmuştur. 18. yüzyılın ortalarında bazı manifaktürlerde basit fakat meslek sırrı sayılan belli işlerde tercihen yarı aptal kimseler çalıştırılmıştır. Zaten vaktiyle A. Smith’in belirttiği gibi, bütün ömrünü birkaç basit işi yapmakla tüketen bir kimse aklını kullanma fırsatını bulamaz. Durağan hayatın tekdüzeliği, doğal olarak işçinin aklının atılganlığını bozar. Bu işbölümü, onun vücudunun enerjisine bile zarar verir ve onu bağlanmış olduğu parça-işin dışında gücünü canlı ve azimli bir şekilde kullanma yeteneğinden yoksun bırakır. Böylece, onun kendi parça işindeki becerikliliği, kendisinin zihinsel, sosyal ve mücadeleci özelliklerinin körelmesi pahasına kazanılmış görünür. Ne var ki bu durum, sanayileşmiş ve uygarlaşmış her toplumda, çalışan yoksulların yani nüfusun büyük kitlesinin zorunlu olarak içine yuvarlandığı bir durumdur.

Söz konusu işbölümü yüzünden halk yığınının tümüyle kötürümleşmesinin engellenmesi için, A. Smith, devlet tarafından sağlanacak sınırlı bir halk eğitimini salık vermiştir. Buna karşılık, Birinci Fransız İmparatorluğu döneminde senatörlüğe yükselmiş olan olan Garnier adlı zat, “halk eğitimi işbölümünün temel yasalarına aykırıdır” diye buyurmuştur. Marx, “böyle bir eğitim işbölümü ile birlikte bütün toplumsal sistemimizi ortadan kaldırabilir” diyen Garnier’in, sermayenin halk eğitimine bakışını dile getirdiğini vurgular.

Manifaktür başlangıç dönemlerinde kendiliğinden gelişen bir biçimken, belirli bir derecede kararlılık ve genişlik kazanır kazanmaz kapitalist üretim tarzının bilinçli, planlı ve sistematik biçimi haline gelir. Gerçek manifaktürün tarihi, manifaktüre özgü işbölümünün önce nasıl geçmişten devralınan tecrübeler sayesinde doğal biçimde geliştiğini (örneğin ciltçiliğin manifaktür haline getirilmesi) gözler önüne serer. Fakat bu sayede bir kez bulunmuş çalışma biçimi, tıpkı lonca sistemindeki zanaatlar gibi bazı hallerde yüzyıllarca devam ettirilmiştir. Büyük biçimsel değişiklikler ise ancak devrimsel buluşlar sayesinde gerçekleşmiştir.

Manifaktür tipi işbölümü, üretim sürecinde toplumsal emeğe eskiye oranla daha ileri düzeyde bir örgütlenme kazandırmış ve böylece toplumsal emeğe yeni bir üretici güç sağlamıştır. Manifaktür, toplumsal üretim sürecinin özgül kapitalist biçimi olarak, işçilerin sırtından sermayenin öz değerlenmesinin özel bir yönteminden başka bir şey değildir. Manifaktür, emeğin toplumsal üretici gücünü kapitalist yararına geliştirir ve sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin yeni koşullarını üretir. Manifaktür bir yandan toplumun iktisadi oluşum süreci içinde tarihsel bakımdan bir ilerleme ve zorunlu bir gelişme uğrağı olarak görünürken, diğer yandan da uygarlaştırılmış ve inceltilmiş bir sömürü aracı olarak kendini gösterir. Manifaktür döneminde ortaya çıkan ekonomi politik, toplumsal işbölümünü, sadece manifaktür sayesinde aynı emek miktarı ile daha fazla metanın üretilmesini, dolayısıyla da metaların ucuzlatılmasını ve sermaye birikiminin hızlanmasını sağlayan bir araç olarak ele almıştır. Böylece ekonomi politik, toplumsal üretim sürecinde esasen miktarla ve mübadele değeriyle ilgilendiğini ortaya koymuştur.

Oysa klasik Eski Çağların yazarları, yalnızca niteliğe ve kullanım değerine önem vermiştir. Bu yazarların eserlerinde zaman zaman ürün kütlesinin büyüdüğünden söz edilse bile, bu yalnızca kullanım değerlerinin daha fazla bollaşmasıyla ilgili olmuştur. Marx, Antik Yunan düşünürleri için dönemin parlak ülkesi Mısır’ın büyük bir önem taşıdığını vurgular. Nitekim Platon’un Cumhuriyet ideası, devleti esas alan Mısır kast sisteminin Atina’ya özgü bir şekilde idealleştirilmesinden başka bir şey değildir. Mısır’ın Yunanlılar için taşıdığı bu önem Roma İmparatorluğu zamanında da devam etmiştir.

Marx’ın aktardığı gibi, Antik Yunan felsefecilerinden Platon’da da, Ksenefon’da da kullanım değerini esas alan görüş egemendir. Örneğin Platon, toplum içindeki işbölümünü bireylerin ihtiyaçlarının çeşitliliği ve yeteneklerinin sınırlılığı ile açıklar. Görüşünü dayandırdığı temel nokta, işin işçiye değil işçinin işe uyması gerektiğidir. Platon, iş işçiyi beklerse çok kere üretimin kritik anı kaçırılmış, nihai ürün bozulmuş ve iş için doğru olan zaman kaybedilmiş olur der. Marx bu Platoncu düşüncenin, Fabrika Yasası’nın bütün işçiler için belli bir yemek saatini öngören hükmüne karşı çıkan bazı İngiliz atölye sahiplerinin protestosunda hortladığını hatırlatır. Bu patronlar, bütün işçiler için aynı yemek saatinin zorunlu hale getirilmesinin, emek sürecinin tamamlanmamış olması yüzünden değerli malları tehlikeye sokabileceğini ileri sürmüşlerdir. Platon’dan manifaktür çağına ve oradan da günümüz kapitalizmine nice yıllar geçmiş olsa da, günümüzde de kapitalistler için söz konusu “tehlike” doğduğunda ilk fırsatta işçilerin yemek saatine göz dikilmektedir.

Kapitalizmin manifaktür dönemi boyunca, manifaktürün kendine özgü eğilimlerinin tam olarak hayata geçirilmesinin önüne çok yönlü engeller çıkmıştır. Örneğin manifaktür nitelikli ve niteliksiz işçiler ayrımını yaratmıştır, fakat nitelikli işçilerin ağır basan etkisi yüzünden niteliksiz işçilerin sayısındaki artış sınırlı kalmıştır. Keza manifaktür üretim kadınların ve çocukların üretici bir şekilde sömürülmesini zorlarken, bu eğilim alışkanlıklar ve erkek işçilerin direnişi karşısında başarısızlığa uğramıştır. Zor olan parça-işlerin öğrenilmesi için gereken süre uzun olduğundan, eski çıraklık sistemi nitelikli işçiler tarafından kıskançlıkla korunmuştur. Örneğin, yedi yıllık çıraklık süresini öngören yasanın İngiltere’de manifaktür döneminin sonuna kadar yürürlükte kaldığını ve ancak büyük sanayi tarafından bir yana itildiğini görürüz. Ayrıca, zanaatçılık hüneri manifaktürün temelini oluşturduğundan, sermaye sürekli olarak nitelikli işçilerin itaatsizlikleri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Nitekim dönemin yazarlarından biri, “işçi ne kadar hünerli ise o kadar dik başlı ve başa çıkılması o kadar zor olur ve bunun sonucu olarak dik kafalılığıyla mekanizmanın bütününe büyük zarar verir” diye yazmıştır. Bütün manifaktür dönemi boyunca, işçilerin disiplin tanımadıklarından şikâyet edilmiştir.

Özetle, sermaye manifaktür işçilerinin bütün çalışma zamanının efendisi olmayı başaramamıştır. Manifaktür, toplumsal üretimi ne bütün genişliği içinde kavrayabilmiş ne de kökünden değiştirebilmiştir. Manifaktür, iktisadi bir yapı olarak, şehirlerdeki zanaatlar ile taşradaki ev sanayilerinin birlikte meydana getirdikleri genel temel üzerinde yükselmiştir. Manifaktürün dayandığı kendine özgü bu dar teknik temel, belirli bir gelişme aşamasında, bizzat kendisi tarafından yaratılmış olan üretim ihtiyaçları ile artık çatışır hale gelmiştir. Böylece, kapitalist üretimi geliştirecek olan ve makineleri yaratan büyük devrimsel buluşların damga bastığı sanayileşme çağına geçilmiştir.

30 Kasım 2019

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /13

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm13: Makineler ve Büyük Sanayi

1. Makinelerin Gelişmesi

Mekanik buluşlar insanın günlük yükünü hafifletme potansiyeline sahiptirler. Fakat kapitalizmde makine kullanımı, insanın günlük yükünü hafifletmek gibi bir amaç taşımaz. Kapitalistlerin makine kullanımından muradı, işçinin işgününün karşılığını almadan kapitaliste bıraktığı kısmı (artı-değeri) büyütmektir. Emeğin üretkenliğini arttıran diğer her araç gibi, makineler de metaları ucuzlatan bir etki yaratır ve işgününün gerekli emek-zaman kısmını kısaltırlar. Makineler artı-değer üretmez, işçinin daha fazla artı-değer üretmesine aracılık ederler.

Kapitalizme geçişte üretim tarzındaki köklü değişmenin hareket noktası, önce manifaktür döneminde işgücünün daha yoğun ve verimli şekilde kullanılması olmuştur. Fakat sanayileşme dönemiyle birlikte esas faktör, makinelerin icadı ve onların üretim sürecine sokulmasıdır. Bu nedenle, emek aracının bir alet olmaktan çıkıp nasıl bir makine haline geldiğini veya makinenin bir zanaat aletinden nasıl farklılaştığını incelemek önemlidir. Marx bunun gerekli olduğunu belirtir ve “Burada sadece göze çarpan ve genel özellikler söz konusu edilecektir; çünkü yerkürenin tarihinde olduğu gibi toplum tarihinde de, dönemleri birbirinden ayıran soyut ve kesin sınır çizgileri yoktur” diye ekler.

Matematikçiler, mekanikçiler ve bazı İngiliz iktisatçıları aleti basit bir makine, makineyi ise karmaşık bir alet olarak nitelemişlerdir. Bunlar alet ve makine arasında hiçbir temel fark görmemiş ve hatta kaldıraç, eğik düzlem, vida gibi basit mekanik güçlere makine ismini vermişlerdir. Gerçekte her makine, ne denli şekil değiştirmiş ve karmaşıklaşmış olsa da neticede bu gibi basit güçlerden oluşur. Fakat Marx, ekonomik bakış açısından bu açıklamanın hiçbir işe yaramayacağını, çünkü bu tür açıklamalarda tarihsel unsurun yer almadığını vurgular. Alet ile makine arasındaki farka dair diğer bir açıklama tarzı ise, aletin kullanımında hareket gücünün insandan; oysa makine kullanımında hayvan, su, rüzgâr vb. gibi insan dışındaki bir doğa gücünden geliyor olması şeklindedir. Bu yaklaşım da tarihsel unsuru hesaba katmamaktadır. Çünkü hayvan gücü kullanımı insanlığın en eski buluşlarından biridir ve söz konusu yaklaşım kabul edilseydi, tarihte makineli üretim zanaat üretimini öncelemiş olurdu.

Marx, insanlık tarihi açısından teknoloji tarihinin önemine dikkat çekerken, o dönemde ne yazık ki bu konuda yeterli tarihsel araştırmaların yapılmamış olduğuna esef eder. Oysa “Darwin, ilgimizi doğal teknoloji tarihi, yani bitki ve hayvan organlarının bitki ve hayvan hayatı için üretim araçları olarak oluşumları üzerinde toplamıştır. Toplumsal insanın üretim organlarının, yani her tür toplumsal örgütün maddi temeli olan bu organların oluşum tarihi aynı derecede dikkate değer değil midir?”

Marx’ın teknoloji konusundan hareketle yaptığı açıklama son derece önemlidir: “Teknoloji, insanın doğa ile arasındaki aktif ilişki tarzını, insan yaşamının dolaysız üretim sürecini ve dolayısıyla da aynı zamanda onun toplumsal yaşamının ilişkilerini ve bunlardan kaynaklanan zihinsel tasarımlarını açığa çıkarır. Bu maddi temeli hesaba katmayan her din tarihi de eleştirel olmayan bir tarihtir. Analiz yoluyla dinin puslu varlıklarının bu dünyadaki özlerini bulmak, gerçekte, ters yoldan giderek, yaşamın her zamanki gerçek ilişkilerinden hareketle bunların doğaüstüleştirilmiş biçimlerine ulaşmaktan çok daha kolaydır. Bu ikinci yol, biricik maddeci ve dolayısıyla da bilimsel yöntemdir. Tarihsel süreci dışarıda bırakan soyut doğa bilimleri materyalizminin yetersizliği, bunun sözcülerinin, kendi uzmanlık alanlarının dışına çıkar çıkmaz benimsedikleri soyut ve ideolojik düşüncelerden hemen anlaşılır.”

İnsanlık tarihini materyalist tarzda kavramadan, zaman içinde üretim tarzlarındaki değişimlerin genelde insan zihniyetinde ve özelde egemenlerin zihniyetinde nasıl büyük farklılıklar yarattığını anlamak da mümkün olamaz. Kapital, Marx’ın bu konuya açıklık getirmek üzere aktardığı zengin tarihsel örneklerle bezelidir. Bu örneklerden biri olarak, Marx, çok eski dönemler ile Avrupa’da feodal dönem zihniyeti arasındaki farklılığa işaret eder. Eski çağlarda Mısırlı Musa, “Harman döven öküzün ağzını bağlamayacaksın” diye buyurmuştur. Oysa Almanya’daki Hristiyan “insanseverler” tahıl öğüten serflerin boyunlarına, elleriyle ağızlarına un götüremesinler diye büyük bir yuvarlak tahta levha geçirmişlerdir.

Kapitalizmin sanayileşme döneminin incelendiği bu Kapital bölümünde Marx, makinelerin özelliklerine değinir. “Bütün gelişkin makineler, temelden farklı üç kısımdan meydana gelir: hareket makinesi (motor), iletim mekanizması ve son olarak işleme makinesi veya iş makinesi. Hareket makinesi, tüm mekanizmanın hareket ettirici gücü olarak iş görür. Kendi hareket gücünü buhar makinesi, ısıl makine, elektromanyetik makine, vb. örneklerinde olduğu gibi kendisi yaratır ya da itici gücünü, şelalelerdeki su çarkları, rüzgâr değirmenleri vb. örneklerde olduğu gibi, kendisi dışındaki hazır bir doğa gücünden alır. Volanlar, miller, dişli çarklar, kasnaklar, şaftlar, halatlar, kayışlar ve birbirinden son derece farklı küçük çark ve dişlilerden meydana gelen iletim mekanizması, hareketi düzenler, gerektiği hallerde hareketin biçimini değiştirir, örneğin doğrusal hareketi dairesel harekete dönüştürür, onu iş makineleri arasında böler ve bunlara aktarır. Toplam mekanizmanın bu ilk iki kısmı yalnızca iş makinesine hareket sağlamak ve iletmek için mevcuttur; böylece harekete geçirilen iş makinesi, iş nesnesini kavrar ve onu istenen şekilde değiştirir.” Marx’ın vurguladığı üzere, 18. yüzyılda Sanayi Devrimini başlatan, makinelerin işte bu kısmı yani iş makinesi olmuştur.

İş makinesinin parçaları (aletleri) başlangıçta büyük ölçüde zanaat veya manifaktür ürünü olarak elde edilmiş ve makine ürünü olarak elde edilen iş makinesinin gövdesine ancak sonradan monte edilmiştir. İngiltere’de 1850’den sonra ise, iş makinelerindeki aletlerin gittikçe artan bir kısmı makinelerle yapılmaya başlanmıştır. “İş makinesi, harekete geçirildikten sonra, kendi aletleri ile daha önce işçinin benzer aletlerle yaptığı aynı işlemleri yapan bir mekanizmadır. Hareketi sağlayan gücün insandan mı yoksa yine bir makineden mi geldiği, konunun özünde herhangi bir değişikliğe yol açmaz. İnsanoğlunun kullandığı bir aracın onun elinden çıkıp bir mekanizma içinde yer almasıyla birlikte sırf alet olan bir şeyin yerine bir makine geçmiş olur. İnsanoğlunun kendisi hâlâ ilk motor olmaya devam etse bile aradaki fark hemen göze çarpar. İnsanın aynı zamanda kullanabildiği emek araçlarının sayısı, onun doğal üretim araçlarının, yani kendi vücudunun organlarının sayısı ile sınırlıdır.” Buna karşılık iş makinesinin aynı anda işlettiği aletlerin sayısı, işçinin elle alet kullanmasının dayattığı organik sınırdan kurtulmayı sağlamıştır. Örneğin Jenny (iplik makinesi) doğduğunda bile 12-18 iğle iplik eğiriyor, çorap örme tezgâhı aynı anda birkaç bin iğne ile çalışıyordu.

Daha manifaktür döneminden çok önce, bazı yerlerde ve sınırlı ölçüde olmak üzere, su boşaltan tulumbalar gibi çeşitli araç ve gereçlerin makine haline geldikleri olmuştur; ne var ki üretim tarzı henüz bunlarla kökten bir değişikliğe uğramamıştır. Manifaktür döneminde de, 17. yüzyılın sonunda icat edildiği ve 18. yüzyılın 80’li yıllarının başına kadar korunduğu biçimiyle buhar makinesi bile herhangi bir sanayi devrimine yol açmamıştır. Fakat daha sonra, köklü değişiklik geçirmiş haliyle buhar makinesini gerekli kılan şey iş makinelerinin icadı olmuştur. Böylece “İnsan, bir emek nesnesi üzerinde bir aletle çalışmak yerine, artık bir iş makinesinin hareket gücünü sağlamaktan öteye bir iş yapmaz hale gelir” ve rüzgâr, su, buhar, vb. insan adalesinin yerini alabilir.

Sanayi devriminin başlangıç noktasını oluşturan iş makinesinin boyutlarının büyümesi ve aynı anda işlettiği aletlerin sayısının artması, kendisine insanın sağlayacağından çok daha büyük bir hareket gücünü gerektirmiş ve neticede doğal güçler güç kaynağı olarak insanın yerini almıştır. Bu doğal güçler arasında beygir gücü, kısmen beygirin itaatsizliği ve kısmen de bakımının pahalılığı ve fabrikalarda kullanım alanının sınırlılığı dolayısıyla manifaktür döneminden devralınan büyük güçler arasında en kötüsü olmuştur. Buna rağmen, büyük sanayinin çocukluk çağında beygir geniş ölçüde kullanılmış ve bu durum mekanik güç için beygir gücü ölçü biriminin kullanılmasının da nedeni olmuştur. İlerleyen tarihlerde beygir gücünün yerini rüzgâr veya su gücü almış ve buna bağlı olarak manifaktür döneminde volan gibi, iplik eğirme sistemi gibi büyük sanayinin ilk bilimsel ve teknik unsurları geliştirilmiştir. Rüzgâr gücünün kontrolünde karşılaşılan zorluklar nedeniyle su gücü tercih edilse bile, su gücünün de istenildiği gibi arttırılamaması ve mevsimlere bağlı olması engeller yaratmıştır. Bu engeller modern türbinlerin icadıyla aşılmaya çalışılmıştır.

“Ancak ilk defa olarak Watt’ın ikinci ve «çift etkili» denilen buhar makinesi ile kendi hareket gücünü kömür ve sudan gene kendisi sağlayan, gücü insanın kontrolü altında bulunan, taşınabilir ve taşınmaya araçlık edebilir, su çarkı gibi taşralı değil şehirli olan, üretim araçlarının şehirlerde toplanmasına imkân veren, bunları su çarkının yaptığı gibi taşranın farklı yerlerine dağıtmayan, teknolojik uygulama ve kullanım bakımından her yere yatkın, bulunduğu yerin yerel koşullarının görece az etkisinde kalan bir ilk motor bulunmuş oluyordu” der Marx. Watt’ın dehasının büyüklüğü, 1784 Nisanında aldığı patent belgesinden anlaşılır. Bu belgede buhar makinesi, yalnızca belirli bir amaç için kullanılacak bir buluş olarak değil, makineli sanayiye genel olarak uygulanabilecek bir öğe olarak tarif edilmiştir. Aletlerin, insan elinin kullandığı aletler olmaktan çıkıp mekanik bir cihazın, yani iş makinesinin aletleri haline gelmelerinden sonra, hareket gücü sağlayan makine de bağımsızlık kazanmış ve insan gücünün sınırlılığından tamamıyla kurtulmuştur. “Artık birçok iş makinesini, aynı anda, tek bir hareket makinesi işletebiliyordu. Aynı anda işletilen iş makinelerinin sayısı ile birlikte hareket makinesi büyür ve iletim mekanizması, alanı genişlemiş bir cihaz haline gelir.”

Nihai ürünün bütünü aynı iş makinesi tarafından yapılacağı gibi, çok sayıda makinenin işbirliğine dayanan makine sistemiyle üretilen ürünler olduğu da unutulmamalıdır. Marx birincisine örnek verirken, 1862 Londra Sanayi Sergisi’nde sergilenen ve Amerika’dan gelme kese kâğıdı yapma makinesini hatırlatır. Bu makine kâğıdı kesmekte, tutkallayıp yapıştırmakta, katlamakta ve dakikada 300 tanesini tamamlayıp bitirmektedir. Çeşitli işleri yapıp ürünü tamamlayan böyle tek bir iş makinesinden birçoğunun bir araya getirilmesi sistemini, Marx, manifaktürdeki basit işbirliğine benzetir. Ama manifaktüre özgü bu işbirliği şimdi karşımıza aynı türden ve aynı anda çalışan iş makinelerinin (yani parça-işçiler yerine parça-makineler) mekân itibarıyla bir yerde toplanmaları biçiminde çıkar.

Çeşitli parça-işçilerin özgül aletleri şimdi özgülleşmiş iş makinelerinin aletleri haline gelmiştir ve “bu iş makinelerinden her biri, birleşik bir alet mekanizması olan sistemin bütünü içinde belli bir işi gören özel bir organ durumundadır. Makine sisteminin ilk girdiği iş kollarında, genel olarak üretim sürecinin bölünmesinin ve dolayısıyla örgütlenmesinin kendiliğinden temelini bizzat manifaktür sağlar.” Bununla beraber, esaslı bir farkın hemen kendini gösterdiğine dikkat çeker Marx. “Toplam süreç artık nesnelleşmiştir ve her bir parça-sürecin nasıl yürütüleceği ve çeşitli parça-süreçler arasındaki bağın nasıl kurulacağı sorunu mekanik, kimya vb. bilimlerinden sağlanan teknik uygulamalar yardımı ile çözülür.”

Her bir parça-makine, kendisinden sonra gelen parça makineye ham maddesini sağlar. Parça-makinelerin hepsi aynı anda çalıştıkları için, ürün, bir yandan devamlı olarak toplam üretim sürecinin farklı aşamalarında bulunur ve diğer yandan da devamlı olarak bir üretim evresinden diğerine geçer. Birleşik iş makinesi, tek tek iş makinelerinin ve bunların oluşturduğu grupların meydana getirdiği yapılandırılmış bir sistemdir. Ve “birleşik iş makinesi, yürüttüğü toplam süreç ne kadar sürekli olursa, yani ham madde ilk evreden son evreye ne kadar az kesintiyle ulaşırsa, bir başka deyişle, ham maddenin bir üretim evresinden diğerine aktarılmasında mekanizmanın kendisi insan elinin yerini ne kadar alırsa, o kadar mükemmelleşir.”

İster aynı türden iş makinelerinin işbirliğine isterse farklı türden iş makinelerinin birleşimine dayanıyor olsun, bir makine sistemi, kendi kendine hareket eden bir ilk motor tarafından işletilmeye başlar başlamaz, bizzat büyük bir otomat meydana getirir. Böyle bir sistemin bütünü, örneğin bir buhar makinesi tarafından çalıştırılabilir. Marx’ın öngörüleri, günümüz gelişmiş robotlarının da neticede mükemmelleştirilmiş bir iş makinesinden başka bir şey olmadığına ışık tutar. Örneğin Marx yıllar öncesinden şu öngörüde bulunur: “İş makinesi ham maddenin işlenmesi için gerekli bütün hareketleri insanın yardımı olmadan yapabilecek ve insana sırf kontrol bakımından ihtiyaç duyuracak hale gelir gelmez, ayrıntıları gittikçe mükemmelleştirilmeye yatkın bir otomatik makine sistemi elde etmişiz demektir.”

Marx’ın belirttiği üzere, hareketini yalnızca iletim makineleri aracılığıyla merkezi bir otomattan alan yapılandırılmış iş makineleri sistemiyle, makineli üretim, en gelişmiş biçimine kavuşur. “Burada tek tek makinelerin yerini, gövdesi bütün fabrika binasını dolduran, azmanlaşmış parçalarının ağır ve ölçülü hareketlerinin başlangıçta gizlediği şeytani gücünü sayısız asıl iş organlarının baş döndüren hızlı hareketleriyle açığa vuran mekanik bir dev alır.” Buhar makinesini icat eden Watt ve diğerlerinin buluşlarının uygulanabilmesi, ancak, bunların her birinin, manifaktür döneminin yetiştirdiği önemli miktarda hünerli mekanik işçisini hazır bulmaları sayesinde olmuştur. Buluşların çoğalmasıyla ve yeni bulunan makinelere talebin artmasıyla birlikte, bir yandan makine sanayisinin çeşitli bağımsız kollara ayrılması, diğer yandan makine yapan manifaktürlerin kendi içlerindeki işbölümü giderek daha hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Marx gelişmeyi şu şekilde açıklar: “Demek ki, burada, manifaktürde, büyük sanayinin dolaysız teknik temelini görüyoruz. Manifaktür makineleri yapıyor, bunlar da ilk ele geçirdikleri üretim alanlarında zanaat ve manifaktür tipi işletmelerin hayatına son veriyordu. Dolayısıyla, makineli işletme, kendisine uygun olmayan bir maddi temel üzerinde, kendiliğinden bir şekilde yükselmişti. Makineli işletme, belli bir gelişme derecesine gelindiğinde, başlangıçta hazır bulduğu ve arada geçen süre boyunca eski biçimi içinde gelişmeye devam etmiş olan bu temeli kökünden değiştirmek ve kendi üretim tarzına uygun yeni bir temel yaratmak zorunda kaldı.” Büyük sanayi, ancak belli bir gelişme aşamasında, kendisinin zanaatlar ve manifaktür tarafından atılmış temeli ile teknik bakımdan da çatışma haline girmiştir. Bu durumu, “Söz gelişi, modern hidrolik pres, modern buharlı dokuma tezgâhı ve modern tarama makinesi gibi makineler manifaktür tarafından sağlanamazlardı” diye örnekler Marx.

Üretim araçlarında sağlanan gelişmeye bağlı olarak üretim tarzında meydana gelen değişim devrimsel bir süreçtir: “Sanayinin bir alanındaki üretim tarzında meydana gelen köklü bir değişiklik, diğer alanlarda da köklü değişiklikleri gerektirir.” Bu değişiklikler toplam bir sürecin evreleri olarak birbirine bağlanan sanayi kollarında geçerli olmuştur. Örneğin makineli iplik yapımı, makineli kumaş dokumacılığını ve ikisi birlikte ağartmacılıktaki, baskıcılıktaki ve boyamacılıktaki mekanik-kimyasal devrimi bir zorunluluk haline getirmiştir. Pamuk ipliği yapımında meydana gelen devrim, çekirdeği pamuk lifinden ayırmak için çırçır makinesinin icadına yol açmış ve artık gerekli hale gelen büyük ölçekli pamuk üretimi ancak bu buluş sayesinde mümkün olmuştur. Marx’ın önemle işaret ettiği üzere, sınaî ve tarımsal üretim tarzlarında meydana gelen devrim, özellikle toplumsal üretim sürecinin genel koşullarında, yani haberleşme ve ulaştırma araçlarında da bir devrimi zorunlu kılmıştır.

Marx, haberleşme ve ulaşım araçlarında meydana gelen devrimi, manifaktür döneminde gerçekleşen köklü değişikliklerle karşılaştırarak açıklar. Şöyle ki, manifaktür öncesi dönemin (yan ev sanayisi ile birlikte küçük tarım ve şehir zanaatlarının oluşturduğu bir toplum) haberleşme ve ulaştırma araçları, toplumsal işbölümünü yaygınlaştıran, emek araçlarını ve işçileri bir araya toplayan ve sömürge pazarlarına sahip olan manifaktür döneminin üretim koşulları için tümüyle yetersiz kalmışlardı. İşte bundan dolayı da köklü bir değişikliğe uğratılmışlardı. Tıpkı bunun gibi, “manifaktür döneminden devralınan haberleşme ve ulaştırma araçları da, çok geçmeden, üretimin baş döndürücü bir hız kazandığı, yığınsal bir düzeye ulaştığı, sermaye ve işçi kitlelerinin devamlı biçimde bir alandan çekilip bir başka üretim alanına sokulduğu ve dünya piyasalarında yeni ilişkilerin ortaya çıktığı büyük sanayi için tahammül edilmez ayak bağları olmuştu. Bundan dolayı, baştan sona köklü bir değişikliğe uğramış olan gemi yapımı sanayisi bir yana bırakılırsa, haberleşme ve ulaştırma araçları, nehir vapurlarından, demir yollarından, transatlantiklerden ve telgraflardan meydana gelen bir sistemle yavaş yavaş büyük sanayinin üretim tarzına uyduruldu.”

Kapitalizmin tarihinin gözler önüne serdiği üzere, sanayileşme geliştikçe yeni buluşları zorunlu kıldı, örneğin muazzam demir kitlelerine biçim vermek manifaktürün olanaklarıyla üstesinden gelinemeyecek dev boyutlu makineleri gerektirdi. “Dolayısıyla, büyük sanayi, kendi karakteristik üretim aracını, yani makineyi, bizzat ele almak ve makineleri makinelerle üretmek zorunda kaldı. Ancak bunu yaptığında, kendisi için uygun olan teknik temeli yaratmış ve kendi ayakları üzerinde doğrulmuş oldu. 19. yüzyılın ilk on yıllarında makineli üretim yapan işletmelerin artmasıyla birlikte makine, iş makinelerinin üretimi işini yavaş yavaş fiilen eline geçirdi. Ne var ki, ilk motorların üretimi için kullanılan dev makineler, ancak son on yıllarda, muazzam demir yollarının inşası ve transatlantikler sayesinde ortaya çıktı.”

Marx burada, makinelerin makinelerle yapımı için temel üretim koşulunun, istenilen miktarda güç sağlayabilen ve aynı zamanda da gücü tam kontrol altında tutulabilen bir makine olduğunu vurgular. Bu koşul buhar makinesi ile zaten sağlanmıştır; ama peşi sıra tek tek makine parçaları için gerekli olan çeşitli geometrik biçimli eklentilerin de makineyle üretilebilmesi gerekmiş ve bu tür ihtiyaçlar da yeni icatlarla giderilmiştir. O dönemin yayınlarında torna tezgâhına yapılan ekin, makinelerin iyileştirilmeleri ve kullanım alanlarının genişlemesi üzerindeki etkisinin Watt’ın buhar makinesinde yaptığı iyileştirmeler kadar büyük ve önemli olduğu ifade edilmiştir. Bu ek ile birlikte, çok geçmeden bütün makinelerin daha mükemmelleştiği ve ucuzladığı görülmüş; böylece yeni icatlar ve düzeltmeler için bir dürtü sağlanmıştır.

Emek aracının makine haline gelmesi, insanlık tarihinin ilerleyişi içinde muazzam bir dönemeç oluşturur. Böylece makine, “insan gücünün yerine doğa güçlerinin ve deneyimlere dayalı alışkanlıkların yerine doğa bilimlerinin bilinçli şekilde kullanımının konmasını gerektiren bir maddi varoluş biçimi kazanır”. Toplumsal emek sürecinin manifaktürdeki yapılanmasından farklı olarak, büyük sanayi tamamen nesnel bir üretim organizmasına sahiptir ve işçi bunu, üretimin son biçimini almış maddi koşulu olarak karşısında hazır bulur. Makineler bazı istisnalar dışında, yalnızca ve dolaysız olarak toplumsallaşmış ya da ortaklaşa emekle işletilebilir. “Demek ki, emek sürecinin iş birliğine dayalı karakteri, artık, bizzat emek aracının doğasının dikte ettiği teknik bir zorunluluktur.”

2. Makineden Ürüne Aktarılan Değer

Marx, elbirliğinden ve işbölümünden doğan üretici güçlerin, sermaye için bir maliyetinin bulunmadığı hususunun daha önce ele alındığını hatırlatır. Bunlar toplumsal emeğin doğal güçleridir ve aynı şekilde üretim süreçlerine dahil edilen buhar, su gibi doğa güçlerinin de bir maliyeti yoktur. “Ama insanın, nefes almak için nasıl ciğere ihtiyacı varsa, doğa güçlerini üretken bir tarzda tüketebilmek için de «insan elinin eseri olan bir şey»e ihtiyacı vardır. Suyun sağladığı hareket gücünden yararlanmak için bir su çarkının, buharın sahip bulunduğu esneklikten yararlanmak için bir buhar makinesinin varlığı gereklidir.”

Marx, doğa güçleri için geçerli olan bu durumun bilim için de geçerli olduğunu belirtir ve örnekler. Diyelim, çevresinden bir elektrik akımı geçirilen bir demirin mıknatıslanacağı yasası, bir kere keşfedilince, bir metelik masrafa bile neden olmaz. Fakat bu yasalardan telgrafçılıkta vb. yararlanmak için çok pahalı ve karmaşık bir cihaza ihtiyaç duyulur. “Makine, görmüş olduğumuz gibi, alet denilen şeyi ortadan kaldırmaz. Alet, insan organizmasının cüce bir aracı olmaktan çıkar, büyüyerek ve çoğalarak insan tarafından yaratılmış bir mekanizmanın aleti haline gelir.” Marx burada bir dipnot düşerek çok önemli bir gerçekliğe işaret eder: “Bilimin kapitaliste «hiçbir» maliyeti yoktur; ama bu, onun bilimden yararlanmasını kesinlikle engellemez. «Başkalarının» bilimi de, başkalarının emeği gibi, sermayeye bağlanır. İster bilim isterse maddi zenginlik söz konusu olsun, «kapitalist biçimde» sahip oluşla «kişisel biçimde» sahip oluş birbirinden tamamıyla farklı şeylerdir.”

Makineli üretime geçilmesiyle birlikte, sermaye şimdi işçiyi elle kullanılan bir aletle değil, kendi aletini kendisi yönetip işleten bir makine ile çalıştırmaya başlamıştır. Büyük sanayi muazzam doğa güçlerini ve doğa bilimini üretim sürecine katarak emeğin üretkenliğini olağanüstü bir derecede arttırmıştır. Bu husus son derece açıktır ama Marx’ın dikkat çektiği üzere, “bu artmış üretici gücü elde etmek için fazladan bir emek harcaması gerekmediği kesinlikle aynı açıklıkla görülmez”. Makineler değişmeyen sermayenin parçasıdırlar ve unutulmamalı ki yeni bir değer yaratmazlar. Ancak, üretimine hizmet ettikleri ürüne değişmeyen sermayenin parçası olarak kendi değerlerini aktarırlar. Makineler zanaatçılık ve manifaktürde kullanılan emek araçlarıyla karşılaştırıldıklarında, kıyaslanamayacak ölçüde daha fazla değer taşırlar ve pahalıdırlar. Fakat makinenin makineyle üretilmesi, makinenin değerini, onun büyüklük ve etkisine oranla azaltır. Makine diğer üretim aletlerine göre çok daha dayanıklı ve uzun ömürlü olduğundan, katıldığı üretim sürecine aktardığı pay neredeyse hazır bulunan doğa güçlerine benzercesine bedava gibi olur. Marx buradan hareketle makinelerle ilgili önemli bir değerlendirme yapar: “İnsanoğlu, geçmişte harcanmış ve nesnelleşmiş bulunan emeğinin ürününe, büyük ölçekli olarak, tıpkı bir doğa gücü gibi bedavaya iş gördürmeyi ancak büyük sanayide öğrenir.”

Marx, kapitalistlerin insan emeği yerine makine kullanımına nasıl bir hesapla karar verecekleri hususuna açıklık getirir. Diyelim ki bir makinenin üretilmesi için, bu makinenin üretim sürecinde kullanımı sayesinde tasarruf edilen miktarda emek gerekmektedir. Bu durumda emek yalnızca yer değiştirmiş olur ve neticede bir metanın üretimi için gerekli emeğin toplam miktarında bir azalma olmaz. Fakat makinenin yapımı için gereken emek harcaması ve dolayısıyla makinenin ürüne kattığı değer parçası, işçinin bir aletle ürüne kattığı değerden daha küçük ise o takdirde önemli bir fark ortaya çıkacaktır. “Bundan dolayı, makinenin sağladığı üretkenliğin derecesi, yerini makineye bırakan insan emek gücünün miktarı ile ölçülür.”

Makinelere ürünü ucuzlatma aracı olarak bakılırsa, demek ki makine kullanımı için geçerli bir kural vardır: “makinenin yapımı için harcanan emek, bunun kullanımı ile yol verilen emekten daha az olmalıdır.” Ayrıca unutulmasın ki, sermayenin karşılığını ödediği şey işgücünün harcadığı emeğin tümü değil yalnızca gerekli-emek kısmıdır. O nedenle sermaye makine kullanımına, makinenin değeri ile makinenin yerine geçtiği işgücünün değeri arasındaki farka bakarak karar verir. Buradan hareketle Marx son derece önemli bir noktaya işaret eder ve bu tür kâr-zarar hesaplarının sona erdiği komünist toplumda makinelerin kullanım alanının burjuva toplumundakinden tümüyle farklı olacağına dikkat çeker.

Kapitalizmin daha erken geliştiği ülkelerde, yalnızca bazı iş kollarında kullanıldıkları zaman bile makineler azımsanmayacak bir işsiz nüfusun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle ücretler işgücü değerinin altına düşmüş ve bu durum da işçilerden gelen direnişler nedeniyle bir dönem makine kullanımının artmasını önlemiştir. Marx o yıllarda İngiliz yünlü dokuma manifaktürünün bazı dallarında çocukların çalıştırılmasının çok azaldığını, bazı yerlerde ise tamamen ortadan kalktığını vurgular. Bunun nedeni, dönemin “Fabrika Yasası” ile çocukların iki posta halinde çalıştırılması zorunluluğunun getirilmiş olmasıdır. Buna göre bu iki posta, ya biri 6 diğeri 4 saat olarak düzenlenecek ya da her iki posta 5’er saat çalışacaktır. Fakat çocuk işçilerin ebeveynleri half-times’ı (yarı zamanlıları), geçmişte full-times’ı (tam zamanlıları) sattıklarından daha ucuza satmak istemediklerinden direnmişler ve neticede “half-times çocuk işçi çalıştırmanın” yerini makineler almıştır.

Marx’ın o döneme ilişkin aktardığı bir gerçeklik de makine kullanımına ilişkin dikkat çekici bir örnektir: “Kadınların ve (10 yaşın altındaki) çocukların madenlerde çalıştırılmaları yasaklanmadan önce, sermaye çıplak kadınları ve genç kızları pek çok örnekte erkeklerle birlikte kömür madenlerinde ve diğer madenlerde çalıştırmayı kendi ahlak ilkeleriyle ve özellikle de muhasebe defterleriyle öylesine bağdaşır bulmuştu ki, ancak bunun yasaklanmasından sonra makineye el attı.” Diğer bir örnek de şudur: Yankee’ler o dönemlerde taş kırma makinelerini icat etmişlerdir fakat İngilizler bunları kullanmamaktadır. Çünkü bu işi yapan “zavallı” tarım işçisi, emeğinin o kadar küçük bir kısmının karşılığını almaktadır ki, makine kullanılması “üretimi” kapitalistler için pahalılaştıracaktır.

Makineler işçilerin yaptığı son derece ağır işlerin yükünü hafifletecekken, sermayenin her şeye kâr-zarar hesabı açısından yaklaştığı açıktır. Nitekim o dönemin İngiltere’sinde sermayenin yarattığı gerçeklik Marx’ın çarpıcı satırlarında ifadesini bulur: “İngiltere’de kanallarda kullanılan tekneleri çekmek vb. işler için zaman zaman hâlâ beygirler yerine kadınlar çalıştırılır, çünkü beygirlerin ve makinelerin üretimleri için gerekli emek miktarı belli bir matematiksel büyüklüktür; oysa surplus-population (artık nüfus) içindeki kadınların ayakta tutulmaları için gereken emek miktarı her türlü hesabın altında kalır. Bundan ötürü, insan gücü, hiçbir yerde, en değersiz işler için, makineler ülkesi İngiltere’de olduğundan daha utanmazca çarçur edilmez.”

1 Ocak 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /14

kapitali-okumak-c1.png

3. Makineye Dayanan Üretim Sisteminin İşçi Üzerindeki İlk Etkileri

Emek aracında meydana gelen devrim, büyük sanayinin hareket noktasını oluşturmuştur. Köklü bir değişikliğe uğrayan emek aracı en gelişmiş biçimine ise, fabrikanın yapılandırılmış makine sisteminde ulaşmıştır. Marx, bir nesnel organizma olarak adlandırdığı bu sisteme insan unsurunun nasıl katıldığını görmeden önce, bu devrimin bizzat işçinin üzerindeki bazı genel etkilerini gözden geçireceğini belirtir.

a. Ek emek güçlerine sermaye tarafından el konulması. Kadınların ve çocukların çalıştırılması

Makineler adale gücünü vazgeçilmez olmaktan çıkardıkları ölçüde, adale gücü olmayan veya vücut gelişmesi tamamlanmamış ama organları daha kolay biçim alabilen işçiler, işe koşulacak araçlar haline gelmiştir. “Bu nedenle, makinelerin kapitalist tarzda kullanımının ilk sonucu, kadın ve çocuk emeğidir!” Bu muazzam yedek emek ve işçi kaynağı, işçi ailelerinin bütün üyelerini, yaş ve cinsiyet farkına bakmaksızın, doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına alarak ücretli işçi sayısını arttırmakta yararlanılan bir araç haline gelmiştir. “Kapitalist için çalışma zorunluluğu, çocukların oyun zamanlarına el koymakla kalmaz; ev içinde, geleneksel sınırlar dahilinde, ailenin kendisi için özgürce harcanabilecek emeğe de el koyar.”

Hatırlayalım, işgücünün değeri, yalnızca ailenin çalışan yetişkin erkeğinin ayakta tutulması için değil, fakat işçi ailesinin tümünün ayakta tutulması için gerekli olan emek-zamanla belirleniyordu. Fakat makine işçi ailesinin bütün üyelerini emek piyasasına çıkartarak, yetişkin erkeğin işgücünün değerini işçinin bütün ailesine dağıtır ve dolayısıyla onu değersizleştirir. Diyelim şimdi aynı aileden 4 işgücünün satın alınması, daha önce aile reisinin işgücüne yapılandan daha büyük bir harcama gerektirir. Ancak buna karşın, satın alınan bu 4 işgücü üzerinden kapitalistin elde ettiği artı-değer eskisinden çok büyüktür. “Böylece, makine daha başından itibaren sermayenin asıl sömürü alanı olan beşerî sömürü malzemesini çoğaltmakla kalmaz, aynı zamanda sömürü derecesini de yükseltir.”

Nitekim kapitalizm gelişirken, erkek işçilerin yerine gittikçe artan ölçüde kadın işçileri ve her şeyden önce de yetişkin işçilerin yerine çocuk işçileri geçirmiştir. Ailenin belirli işlevleri (örneğin çocukların bakımı ve beslenmeleri vb.), artık kendilerine sermaye tarafından el konulmuş anne durumundaki işçiler tarafından yerine getirilemeyeceğinden, bunların yerini tutacak bazı şeyler bulmak gerekmiştir. Böylece, dikiş, sökük ve yırtık tamiri vb. gibi aile hayatının gerekli kıldığı işlerin yerine hazır metaların konması zorunlu hale gelmiştir. Bunun sonucunda, daha önce evde bu işler için harcanan emek azalırken, evdeki para harcaması artmıştır. Neticede işçi ailesinin üretim masrafları artmış ve bu artış şimdi ailede daha fazla sayıda kişinin çalışmasından kaynaklanan gelir fazlasını alıp götürmüştür.

Marx, makinenin işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiyi biçimsel olarak kuran sözleşmeyi de kökünden değiştirdiğine dikkat çeker. Şöyle ki, ailenin erkeği daha önce biçimsel açıdan özgür bir kimse olarak üzerinde tasarrufta bulunduğu kendi emek gücünü satıyordu. Şimdi ise sermayeye karısını ve çocuğunu satmakta ve bir anlamda “köle tüccarı” olmaktadır. Marx buraya düştüğü dipnotta önemli bir bilgi verir. İngiliz fabrikalarında kadın ve çocuk işçilerin çalışma saatlerinin sınırlandırılması, yetişkin erkek işçilerin mücadelesiyle sermayeden koparılmış bir haktır. Fakat buna karşın dönemin raporlarının ortaya koyduğu üzere, işçi ana ve babaların çocuklar üzerindeki bezirgânlıklarında gerçekten dehşet verici ve tümüyle köle ticaretini andıran izlere rastlanmaktadır. Ne var ki yine bu raporlarda görülebileceği üzere, ikiyüzlü kapitalist, bizzat kendisi tarafından yaratılan, devamlı hale getirilen ve yararlanılan ve üstelik yine onun tarafından “çalışma özgürlüğü” diye vaftiz edilen bu canavarlığı, timsah gözyaşları dökerek yermiştir. Nitekim çocuk işçi aranırken verilen ilanlar, çoğu zaman biçimsel olarak da, daha önce zenci köle arayanların Amerikan gazetelerinde görülen ilanlarını andırır. Ayrıca, dönemin Fabrika Yasasının 13 yaşından küçük çocukların günlük çalışma süresini 6 saatle sınırlaması nedeniyle, çocukların yaşları “kapitalistlerin sömürü hırslarına ve ana ve babaların bezirgânca ihtiyaçlarına uygun olarak” büyütülmüştür.

Makinelerin fabrikalarda ve bütün sanayi kollarında sermayenin sömürüsüne tabi kıldığı kadın işçilerin, çocuklarla gençlerin uğradıkları fiziksel bozukluklar ve işçi çocukları arasında hayatlarının ilk yıllarında görülen korkunç yükseklikteki ölüm oranı çarpıcıdır. 1861 yılında yapılan resmî bir sağlık araştırmasının ortaya koyduğuna göre, ölüm oranlarının yüksek olmasının başlıca nedeni, annelerin dışarıda çalışmaları ve bunun neticesinde çocukların yetersiz ve afyonlu mamalar gibi uygun olmayan gıdalarla beslenmeye maruz kalmalarıdır. Ayrıca dönemin vahşi çalışma koşulları anneleri de çürüterek çocuklarına yabancılaştırmış ve bunun sonucunda çocukları bilerek aç bırakma ve zehirleme vakalarının sayısı artmıştır.

Önceleri kırsal kesimde durum daha farklıyken, toprağı işleme biçiminde meydana gelen devrimle birlikte tarıma da sanayi sistemi sokulmuştur. Böylece kapitalizm kırsal kesimde de kadını yozlaştırmış ve çocuğuna yabancılaştırmıştır. Marx, sanayi bölgelerindeki bütün görüntülerin burada da yeniden üretildiğine dikkat çeker ve “üstelik gizli çocuk öldürme ve çocuklara afyon verilmesi burada daha yüksek bir dereceye varmıştır” diye ekler. “İngiliz fabrika bölgelerinde olduğu gibi tarım bölgelerinde de afyon tüketimi, yetişkin erkek ve kadın işçiler arasında günden güne artmıştır. Üstelik afyonlu ilaçların satışını artırmak bazı girişimci toptancı tüccarların büyük amacı haline gelmiştir. Afyonlu ilaçlarla beslenen bebekler, küçücük yaşlı adamlar halinde güdükleşmekte ya da küçük maymunlar gibi buruşup kartlaşmaktadırlar.” Kadın ve çocukların kapitalist sömürü elinde uğradıkları ahlâki soysuzlaşma, “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı eserinde F. Engels tarafından çıplak bir biçimde gözler önüne serilmiştir. O nedenle, “burada konuyu sadece anmakla yetiniyorum” der Marx.

Çocukları yıkıma sürükleyen bu koşullar o denli ağır bir hal almıştır ki, en sonunda İngiliz parlamentosu Fabrika Yasasına tabi bütün sanayilerde ilköğretimi, 14 yaşından küçük çocukların “üretici” şekilde kullanılmalarının yasal koşulu haline getirmiştir. Fakat kapitalizmde işçi sınıfı lehine yasalar çoğunlukla kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Nitekim Marx’ın satırlarında bu gerçeklik ifadesini bulur: “Kapitalist üretime egemen olan ruh, fabrika yasalarının «eğitim hükümleri»nin gelişigüzel bir biçimde kaleme alınışlarında, bu öğretim zorunluluğunun büyük ölçüde gene hayalden ibaret bir şey kalmasına yol açan yönetim mekanizması yetersizliğinde, bizzat fabrikatörlerin kendilerinin bu öğretim yasasına karşı gösterdikleri muhalefette ve bunun üstesinden gelmek için pratikte bulup uyguladıkları hile ve hurdada pırıl pırıl parlıyordu.”

1844 tarihli yasanın hazırlandığı sırada fabrika müfettişleri, okul denilen yerlerin utanç verici durumlarını yerin dibine batırmışlardır. “Öğretmenin en iyi durumda sefalet düzeyinde olan geçim durumu, tamamen, bir odaya tıkılabilecek olan en fazla sayıda çocuktan alınan penilerin sayısına bağlıdır. Bunlara ek olarak, okullarda pek az eşya vardır; kitaplar ve diğer öğretim malzemesi yetersizdir; kapalı ve pis havanın zavallı çocuklar üzerinde çok zararlı bir etkisi olur ve bu çocuklar resmî istatistiklerde eğitim görmüş (educated) olarak gösterilir.” “Bazen çocukların 3 hafta veya tam bir ay okula gittiği görülmez; işlerin gevşek olduğu birkaç gün, işverenin ona tesadüfen ihtiyacı olmadığı bir zamanda birkaç saatliğine tekrar okula gider; böylece, çocuk, 150 saat doluncaya kadar, fabrika ile okul arasında, deyim yerindeyse oradan oraya itilip kakılır.”

Makineli üretimle birlikte çalışan işçiler topluluğuna çok büyük sayıda çocuğun ve kadının eklenmesiyle, erkek işçinin sermayenin despotizmine karşı manifaktür döneminde gösterebildiği direnç de nihayetinde kırılmıştır. Pek çok fabrikatör, mekanik dokuma tezgâhlarının başında yalnızca kadın işçi çalıştırmayı tercih etmiştir. Özellikle de ailelerinin geçimine destek olan aile sahibi evli kadınlar tercih edilmiş ve kapitalistler bunların evli olmayan kadın işçilerden çok daha dikkatli ve uysal olduklarını, gerekli geçim araçlarını tedarik edebilmek için güçlerini son zerresine kadar harcamak zorunda kaldıklarını anlatmışlardır. Böylece kadın karakterine özgü erdemler kadınlara zarar vermeye başlamış ve kadın doğasındaki ahlâk ve incelikle ilgili her şey kadının köleleşmesine ve acı çekmesine yol açan araçlar haline getirilmiştir.

b. İşgününün uzatılması

Makine, emeğin üretkenliğini yükseltmenin, yani bir metanın üretimi için gerekli emek-zamanı kısaltmanın en güçlü aracıdır. Bu nedenle, “sermayenin taşıyıcısı olarak, öncelikle doğrudan doğruya el attığı sanayilerde, iş gününü her türlü doğal sınırın ötesine uzatmaya yarayan en güçlü araç haline gelir. Makine, bir yandan sermayeye kendisinin bu sürekli eğiliminin dizginlerini serbest bırakan yeni koşullar yaratırken, diğer yandan da onun başkalarının emeğine duyduğu doymak bilmez iştahı daha da artıran yeni nedenler yaratır.”

Makinelerle birlikte emek aracının hareketi ve işleyişi işçiden bağımsızlaşır. Böylece emek aracının kendisi, şayet insan yardımcılarının bedensel zayıflıkları ve dik başlılıkları gibi belirli doğal engellerle karşılaşmazsa, kesintisiz olarak üretimde bulunacak olan bir “sürekli hareketli sanayi makinesi” (otomat) haline gelir. Otomat haline gelen makine, kapitalizmde sermayenin parçası ve dolayısıyla kapitalistin bilinç ve iradesinin taşıyıcısı olarak, beşeri doğal engelleri asgari direnme düzeyine indirme güdüsüyle donanmıştır. “Bu direnme, ayrıca, makine başında çalışmanın görünürdeki kolaylığı ve kadın ve çocuk işçilerin eğilip bükülmeye daha yatkın unsurlar olmaları ile daha da azalır.”

Makinenin üretkenliği, hatırlanacağı üzere, nihai ürüne aktardığı değer parçasının büyüklüğü ile ters orantılıdır. Makinenin faaliyet gösterebildiği süre ne kadar uzun olursa, makinenin kattığı değerin dağıldığı ürün kitlesi o kadar büyük, fakat tek bir metaya kattığı değer parçası ise haliyle o kadar küçük olur. Makinenin faal ömrü ise, işgününün uzunluğu ile bunun tekrarlandığı günlerin sayısının çarpımı ile belirlenir. Bir makinenin maddi aşınması iki boyutludur. Birincisi kullanımdan kaynaklı aşınmadır, ikincisi ise kullanılmadan kınında tutulan kılıcın paslanması gibi makinenin kullanılmamasından ileri gelir. Makine bu iki boyutlu maddi aşınmanın yanı sıra, deyim yerindeyse manevi aşınmaya da uğrar. Şöyle ki, bir makine aynı tür makinelerin daha ucuza üretilmeleri ya da daha iyi makinelerin rakip olarak karşısına çıkması ölçüsünde mübadele değerini yitirir. Bu durumda, makine henüz yeni gibi bile olsa, değeri, üretimi sırasında kendisinde nesnelleşmiş bulunan emek-zamanla değil, kendisinden daha iyi makinenin yeniden üretimi için gereken emek-zamanla belirlenir. Bu nedenle az ya da çok değer yitirir. Makine herhangi bir üretim koluna ilk kez girdiğinde, onun yeniden üretimini ucuzlatıcı yeni metotlar ve parçalarıyla birlikte makinenin bütün yapısını etkileyen iyileştirmeler birbirini kovalar.

Kapitalist, yatırım yaptığı makinesi henüz manevi aşınmaya uğramadan ondan istediği verimi elde etmeye bakar. Bu yüzden de kapitalistin işgününü uzatarak, makinesi sayesinde işçiden daha çok artı-değer sızdırma güdüsü, makinenin ömrünün ilk döneminde kendini en şiddetli biçimde hissettirir. Diyelim diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere ve işgünü uzatılmadan, sömürülen işçilerin sayısı iki katına çıkartılsın. Böyle bir durumda üretim artsa da değişmeyen sermayenin iki katına çıkartılması gerekirdi. Fakat bu durumdan farklı olarak, bu kez makinelere ve binalara yatırılan sermaye değişmeden kalırken şayet işgünü uzatılacak olsa üretimin hacminde yine bir büyüme olurdu. Açıktır ki, işgünü uzatıldığında artı-değer artmakla kalmaz, aynı zamanda bunun elde edilmesi için gereken harcamalar da azalır.

Üretim sürecinde faal kaldığı sürece çok pahalı makineler sayesinde artı-değer yumurtlatılan işçinin fabrikayı terk etmesi sermaye için büyük bir kayıptır. Marx, İngiliz pamuklu sanayisinin önde gelen patronlarından biri olan Ashworth’un bir söyleminden bu durumu örnekler: “Bir tarım işçisi çapasını elinden bıraktığı zaman, bu süre için 18 penilik bir sermayeyi faydasız bırakmış olur; oysa fabrika işçilerinden biri fabrikayı terk ettiği zaman, 100.000 sterline mal olmuş bir sermayeyi faydasızlaştırır.” Sermayenin canını yakan bu gerçeklik, makinenin kullanım alanı genişledikçe işgününün durmadan uzatılmasını “arzu edilir” bir şey haline getirir.

Makine kullanımı sayesinde kapitalistin işçiden daha çok artı-değer elde etmesi, yalnızca işgücünün yeniden üretimi için gerekli metaların ucuzlaması sayesinde işgücü değerinin düşmesiyle olmaz. Aynı zamanda, makinenin ilk kez kullanıma sokulduğu yerde, bu durum emeği potansiyeli daha yüksek emeğe dönüştürür ve dolayısıyla artı-değer artar. Kısacası, makine belirli sayıda işçiyi işinden ederek kapitalisti o işçilerin yaratacağı artı-değerden mahrum etse bile, makine kullanan kapitalistin eskiye oranla daha az sayıda çalıştırdığı işçiden elde ettiği artı-değer büyür. Bundan dolayı, makineli üretimin henüz az sayıda kapitalist tarafından kullanıldığı “geçiş döneminde” olağanüstü kârlar elde edilmiştir. Marx’ın ifadesiyle, “kapitalist, iş gününü mümkün olduğu kadar uzatarak, bu «yeni aşkın ilk dönemi»nden son saniyesine kadar yararlanmaya çalışır. Kârın büyüklüğü, daha çok kâra duyulan doymak bilmez açlığı daha da artırır.”

Aynı üretim kolunda makine kullanımının genelleşmesiyle birlikte, makine kullanımının ilk dönemine özgü avantaj son bulur ve kapitalistler bundan böyle makinenin başında çalıştırdıkları işgücünden normal artı-değer elde etmeyi sürdürürler. Hatırlansın, artı-değer sermayenin sadece değişen kısmından elde edilir ve artı-değer kütlesi iki faktörle belirlenir: artı-değer oranı ve aynı anda çalıştırılan işçilerin sayısı. İşgününün uzunluğu verili ise, artı-değer oranı, işgününün artı-emek kısmının gerekli-emek kısmına bölünmesiyle bulunacaktır. Makineli üretim, emeğin üretkenliğinde meydana gelen artış sayesinde artı-emeği gerekli emek aleyhine büyütür ve bu sonucu belli bir sermaye tarafından çalıştırılan işçilerin sayısını azaltarak sağlar. “Makineli üretim, sermayenin daha önce değişir nitelikte olan, yani canlı emek gücüne çevrilmiş bulunan bir bölümünü makineye, yani artık değer üretmeyen değişmez sermayeye dönüştürür.” İşçiden daha çok artı-değer sızdırmak için makine kullanılması kendi içinde bir çelişkiyi de barındırır. Şöyle ki, kapitalist, makine sayesinde verimi ne denli arttırmış olsa bile, diyelim eskiden çalıştırdığı 24 işçiden sızdırdığı artı-değeri şimdi sayısı 2’ye inen işçiden sızdıramaz. Çünkü diyelim 24 işçinin her biri 12 saatlik çalışma süresi içinde 1 saat artı-emek sağlasaydı toplamı 24 saat ederdi. Oysa 2 işçinin toplam emek saati 24 saat eder. Marx, işte bu durumun, işçi sayısındaki azalmadan kaynaklanan artı-değer kaybını mutlak artı-değer artışıyla dengelemek için kapitalisti işgününü uzatmaya zorlayan bir dürtü yarattığını vurgular.

Demek oluyor ki, makinenin kapitalist biçimde kullanımı, bir yandan işgününün ölçüsüz bir biçimde uzatılması için güçlü yeni dürtüler yaratır. Diğer yandan, kısmen işçi sınıfının daha önce el atamadığı katmanlarını sermayenin hizmetine sunarak, kısmen de makineyle yerlerinden edilen işçilerin açıkta kalmalarına yol açarak sermayenin yasasına boyun eğmek zorunda bulunan bir artı-işçi nüfusu meydana getirir. Marx, makineyi sadece meta üretim aracı olarak değil, aynı zamanda “ihtiyaç fazlası nüfus” üretim aracı olarak kavramanın, Ricardo’nun büyük hizmetlerinden biri olduğunu belirtir.

Kapitalist üretim kendi içinde çeşitli çelişkiler barındırır. Bunlardan biri de, üretimde emek-zamanı kısaltabilecek en güçlü araç olan makinenin, sermayenin değerlenmesi için işçinin ve ailesinin bütün ömrünü kapitalistin tasarrufu altında bulunan emek-zamana dönüştüren bir araç haline gelmesidir. Bu durum makinelerin kapitalizm altında insanı “kölece” çalışma mecburiyetinden kurtarmadığının ifadesidir. Oysa insanı bu mecburiyetten kurtarma hayali nice yıllar önce Eski Çağ düşünürü Aristo tarafından dile getirilmişti. Aristo, şayet “mekikler kendi kendilerine işleyip kumaş dokusalardı, ne ustaların çıraklara ve ne de efendilerin kölelere ihtiyacı olurdu” demişti. Keza “Çiçero zamanında yaşamış Yunan şairi Antipatros, tahıl öğütmek için icat edilmiş olan su değirmenini, üretim işinde kullanılan bütün makinelerin bu ilk basit biçimini, kadın kölelerin kurtarıcısı ve altın çağın başlatıcısı olarak selamlamıştı!” Marx istihzayla “Ekonomi politikten ve Hristiyanlıktan hiç haberleri yoktu bunların. Başka şeylerin yanında, makinenin, iş gününü uzatmanın en güvenilir aracı olduğunu da anlamamışlardı” der.

c. Çalışmanın yoğunlaşması

Daha önce üzerinde durulduğu gibi, makineler önce kapitalistlerin elinde işgününü ölçüsüz bir biçimde uzatma aracı olarak kullanılmış, fakat sonradan işçilerin direniş ve mücadeleleri neticesinde sınırları yasayla saptanan normal bir işgününe varılmıştır. Normal işgününe ulaşılmasıyla birlikte, emeğin yoğunlaşması büyük bir önem kazanır. Makine kullanımının gelişmesi ve makinelerle çalışan işçilerin deneyimlerinin birikmesiyle, üretimdeki hız ve dolayısıyla emek yoğunluğu kendiliğinden artar. Bu nedenle İngiltere’de yarım yüzyıl boyunca, işgününün uzatılması ile fabrika işinin gittikçe yoğunluk kazanması elele yürümüştür. Fakat nihayetinde işler kaçınılmaz olarak, daha yüksek emek yoğunluğunun ancak işgününün kısalmasıyla bağdaşabileceği bir düğüm noktasına gelip dayanmıştır. Çünkü işçi sınıfının giderek büyüyen başkaldırısı, devleti normal işgününü yasal işgünü haline getirmek zorunda bırakmıştır. Bunun sonucunda, artı-değer üretimini işgününü uzatarak artırmanın yolları tıkanmıştır. Sermaye de o andan itibaren bütün gücüyle ve bilinciyle, makine sisteminin gelişmesini gittikçe daha fazla hızlandırıp nispî artı-değer üretmeye koyulmuştur.

İşte bu noktada Marx, bu gelişmeyle birlikte nispî artı-değerin karakterinde bir değişmenin meydana geldiğini belirtir. Şöyle ki, genel anlamıyla nispî artı-değerin üretilmesi yöntemi, emeğin artan üretkenliği sayesinde işçiyi aynı zaman aralığında aynı miktarda emek harcayarak daha fazla üretimde bulunabilecek hale getirmekten ibaretti. Fakat işgünü yasa zoru ile kısaltılır kısaltılmaz, bir başka gelişme olur. Yeni durum, üretkenliğin geliştirilmesi ve üretim araçlarında tasarruf sağlanması yönünde muazzam bir dürtü sağlar. İşçi, aynı zaman aralığında harcadığı emeği arttırmaya, emek gücünün gerilimini yükseltmeye, emek-zamanın her zerresini işle doldurmaya, yani emeğin yoğunluğunu arttırmaya, kısaltılmış bir işgününde ulaşılabilecek son nokta neyse oraya dek zorlanır. Böylece eskisiyle aynı olan bir zaman aralığına şimdi daha büyük bir emek kitlesi (emek miktarı) yerleştirilmiş olur. Bu nedenle, emek-zamanın uzunluk ölçüsünün (işgünü uzunluğu) yanına, emeğin yoğunluk derecesi ölçüsü de (birim zamana düşen emek miktarı) eklenir. Emeğin yoğunluğunun artması sayesinde, kısalan işgününe rağmen her bir saatte harcanan işgücü miktarı artar. Marx’ın ifadesiyle, “On saatlik bir iş gününün yoğun saatleri şimdi on iki saatlik iş gününün daha az yoğun saatleri kadar ya da bunlardan daha fazla emek, yani harcanmış emek gücü içerir.” Böylece, birim zaman içinde kapitalistin işçiden sızdırabileceği artı-değer yükselmiş olur.

“Emek nasıl yoğunlaştırılır?” diye sorar Marx ve öncelikle kısalan işgününün ilk etkisine dikkat çeker. Bu etki açık bir yasaya dayanır: emek gücünün etkinliği, harcandığı sürenin uzunluğu ile ters orantılıdır. Şöyle ki, iş saatleri belirli bir sınırın ötesine uzatıldığında yorgunluk ve dikkat kaybı nedeniyle işçinin verimi düşmektedir. İşte bu nedenle, işgünü kısaltıldığında, kapitalist, işgücünün harcanma süresinin kısalması dolayısıyla uğranılan kaybı işgücünün harcanma derecesindeki artışla telafi edecektir. Bu etki makinenin rolünün önemsiz olduğu manifaktürlerde Fabrika Yasasının uygulanmaya başlamasıyla birlikte çarpıcı biçimde görülmüştür. Fakat işçinin makinenin sürekli ve tek biçimli hareketine bağımlılığı nedeniyle zaten çoktan en sıkı disiplinin yaratılmış olduğu makineli sanayide aynı etkinin doğup doğmayacağı tartışılmıştır.

Örneğin İngiltere’de 1844 yılında işgününün 12 saatin altına indirilmesi sorunu tartışılırken, fabrikatörler işgününün kısaltılmasından emek yoğunluğunu arttırıcı bir sonuç beklemenin abes olacağını hemen hemen oy birliğiyle ilan etmişlerdir. Marx bu iddianın deneylerle çürütüldüğünü vurgular. Nitekim bazı fabrikalarda deney yapılmış ve elde edilen sonuç olumlu olmuştur. 12 saat yerine 11 saatte aynı miktarda ürün aynı maliyetle elde edilmiştir; bu örnekte işçiler de, parça başına ücret aldıklarından, eskiden 12 saatte aldıkları kadar ücret almışlardır. Başka örneklerde ise, tümüyle işçilerin daha büyük bir tek biçimlilikle çalıştırılmaları ve zamandan tasarruf sağlanması sonucunda, 11 saat içinde eskiden 12 saatte üretildiğinden daha fazla ürün elde edilmiştir. İşçiler aynı ücreti alır ve bir saatlik serbest zaman kazanırken, kapitalist de aynı ürün kütlesini elde etmiş fakat üstüne bir de bir saatlik kömür, gaz vb. masrafından tasarruf etmiştir.

Marx işgününün kısalması neticesinde ulaşılan bu sonuçla birlikte makinenin rolünü açıklar: “İlk önce emeğin harcanma yoğunluğunu artırmanın öznel koşulunu, yani işçinin belli bir zaman aralığında daha fazla güç harcama yeteneğini yaratan iş günü kısalması, yasaya dayanan bir zorunluluk haline gelir gelmez, makine, kapitalistin elinde, aynı zaman aralığında sistematik olarak daha fazla emek sızdırmaya yarayan nesnel bir araç haline gelir.” Bu, iki biçimde olmaktadır: bir yandan makinelerin hızındaki artışla, diğer yandan aynı işçinin kontrolündeki makinelerin sayısının artması veya işçinin iş alanının genişlemesiyle. “Makinenin yapımının gittikçe iyileştirilmesi, kısmen, işçiyi daha fazla baskı altına alabilmek için gereklidir, kısmen de emek yoğunluğunun artışına kendiliğinden eşlik eder, çünkü iş gününün sınırlandırılması kapitalisti üretim masraflarında en yüksek tasarrufu sağlayacak biçimde hareket etmeye zorlar.”

Nitekim İngiltere’de 1844 yılında, Avam Kamarası’nda belgelere dayanan açıklamalar yapan bir Lord şöyle demiştir: “Fabrika süreçlerinde çalıştırılan kimselerin yapmakta oldukları iş, şimdi bu işlemlerin ilk ortaya çıktıkları zamana göre üç katına çıkmış bulunuyor. Makineler, hiç şüphesiz, duyu ve adaleleri ile çalışan milyonlarca insan tarafından yapılabilecek bir işi yapmış bulunmaktadır, ne var ki makine, korkunç hareketi ile hükmü altına aldığı insanların işini de hayret edilecek bir derecede artırmıştır.”

On Saat Yasasının İngiliz pamuklu, yünlü, ipekli ve keten dokuma fabrikaları için yürürlüğe girdiği 1847 yılından sonra, makinelerin iyileştirilmeleri neticesinde varılan sonuç, dönemin mühendislerinin raporlarına yansıdığı üzere şöyledir: “Fabrika sistemi hızla gelişmekte, makinelere oranla çalıştırılan işçi sayısı azalmakta, harcanan güçte sağlanan tasarruf ve diğer yöntemler sayesinde buhar makinesi daha büyük bir makine ağırlığını işletmekte ve iş makinelerinde yapılan iyileştirmeler, fabrikasyon yöntemlerinde yapılan değişiklikler, makinelerin hızındaki artışlar ve diğer birçok şeyin sonucu olarak, daha büyük miktarlarda nihai ürün elde edilmektedir.” İşgününde yapılan kısaltma sermayede makinelerin iyileştirilmesi doğrultusunda dürtü yaratmış ve nihayetinde kısalan işgününe rağmen elde edilen ürün azalmamış, tersine artmıştır. Fakat bu arada, yeni çalışma koşullarının işçiler üzerindeki tahrip edici etkisi o kadar açıktır ki, dönemin fabrika müfetişleri, işgünündeki kısalmanın çoktandır işçinin sağlığını ve dolayısıyla da bizzat emek gücünün kendisini tahrip eden bir emek yoğunlaşmasına yol açtığını itiraftan geri duramamışlardır.

Marx, işgününü uzatmak yasal açıdan tümüyle olanaksız hale geldiğinde, sermayenin bunu telafi etmek için işin yoğunluğunu sistematik bir biçimde arttırma ve makinelerde yapılan her iyileştirmeyi emek gücünü daha büyük ölçüde emebilmek için daha mükemmel bir araca dönüştürme eğilimine dikkat çeker. Bu nedenle, gelişimin çok geçmeden işgününde yeni bir kısaltmanın kaçınılmaz olacağı bir dönüm noktasına varmak zorunda kalacağı açıktır. Nitekim sekiz saatlik işgünü hareketi 1867 yılında Lancashire’da fabrika işçileri arasında başlamıştır.

Fakat asıl çarpıcı olan şudur: Yıldırım hızıyla gelişen İngiliz sanayisinin, on saatlik işgününün geçerli olduğu dönemdeki gelişme hızı, on iki saatlik işgününün yürürlükte olduğu 1833-1847 dönemindeki gelişme hızını, eski dönemlerle karşılaştırılamayacak ölçüde geride bırakmıştır. Sermayenin egemenliği koşullarında makinelerin gelişmesinden işçi sınıfının payına düşen ise, hareketleri olağanüstü bir hız kazanmış olan makinelerin başında çalışabilmek için gereken yıpratıcı tempo nedeniyle solan yaşamlar, iş kazalarında yitirilen canlar ve ağır hastalıklardan ölümler olmuştur. O dönemin doktor raporlarında, hızlanan makinelerin akciğer hastalıklarından ileri gelen aşırı işçi ölümlerinin nedenlerinden biri olduğunun belirtilmesi gerçekliğin itiraflarından biridir.

31 Ocak 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /15

kapitali-okumak-c1.png

4. Fabrika

Modern fabrika sistemi makinelerin kapitalist biçimde kullanımına dayanır. Bu sistemde makineler, işgününü ölçüsüz bir biçimde genişleterek işçinin bütün ömrüne el koyan, muazzam biçimde artan ürünün gittikçe kısalan sürelerde elde edilmesine olanak tanıyan ve işgücünün gittikçe daha yoğun bir biçimde sömürülmesini sağlayan sistematik araçlardır. Fabrika sisteminde makinelerin egemen oluşu, manifaktürde işbölümünün üzerine kurulduğu teknik temeli ortadan kaldırır. “İş aleti ile birlikte işçinin bunu kullanırken gösterdiği hüner de makineye geçer. Aletin iş yapma yeteneği, beşeri emek gücünün kişisel sınırlarından kurtulur. Böylece, manifaktürdeki iş bölümünün üzerine kurulduğu teknik temel ortadan kalkar.” Manifaktürü, uzmanlaşmış işçiler arasındaki hiyerarşi karakterize eder. Otomatik fabrikada ise bu hiyerarşi son bulur ve makinelerin yardımcıları durumuna indirgenmiş işçilerin yapacağı işlerin eşitlenmesi veya aynı düzeye indirilmesi eğilimi hükmünü icra eder. Manifaktürde parça-işçiler arasında hünere göre üretilmiş (yapay) farklılıklar egemenken, fabrika sisteminde bunun yerini özellikle yaş ve cinsiyetten ileri gelen doğal farklılıklar alır.

Otomatik fabrikada işbölümü, artık özel hünerlere göre yapılandırılmış gruplar oluşturmayan işçi kümelerinin fabrikanın her bir ayrı departmanında yan yana dizilmiş iş makinelerinin başında çalışmak üzere dağıtılmaları biçiminde olur. İşçiler arasında yalnızca basit el birliği söz konusudur. Eskiden manifaktürün niteliklerine göre yapılandırılmış işçi grupları, şimdi yerini, baş işçi ile birkaç yardımcısı arasındaki bağlantıya bırakmıştır. Şimdi işçiler arasındaki temel ayrım, fiilen iş makinelerinin başında çalışan işçilerle bu makine işçilerinin çırakları (neredeyse yalnızca çocuklar) arasındaki ayrımdır. “Bu ana sınıfların yanında işleri makinelerin tamamını kontrol etmek ve sürekli olarak bunları onarmak olan mühendisler, teknisyenler, marangozlar vb. gibi sayıca önemsiz bir personel yer alır.” Diğer işçilerin dışındaki bu küme, kısmen bilimsel eğitim görmüş kısmen zanaatçı olarak yetişmiş kimselerden oluşur ve Fabrika Yasasına göre kapsam dışı tutulur. Bu işbölümü tümüyle fabrika sistemindeki teknik bir işbölümüdür.

“Makinelerin başında yapılan bütün işler, işçinin kendi hareketini bir otomatın tek biçimli ve sürekli hareketine uydurmayı öğrenmesi için çırak olarak erken yaşlarda işe başlamasını gerektirir. Makine sistemi bir bütün olarak aynı anda ve uyum içinde işleyen çok sayıda makinenin birleşmesiyle oluşan bir sistem olduğu ölçüde, buna dayanan iş birliği de çeşitli işçi gruplarının farklı makineler arasında dağılmalarını gerektirir. Ama ne var ki, makineli üretim, manifaktürde olduğu gibi aynı işçiyi sürekli olarak aynı işleve bağlama yoluyla bu dağılımın sabitlenmesi zorunluluğunu ortadan kaldırır.”

Fabrikanın bütün olarak hareketi işçiden değil makineden başlar. Bu nedenle personelin emek sürecinde bir kesinti olmadan, her zaman değiştirilmesi mümkündür. Ayrıca, makine başında yapılan işin küçük yaşlardan itibaren öğrenilmesi nedeniyle, sırf makine işçileri olmak üzere özel bir sınıf işçi yetiştirme zorunluluğu da ortadan kalkar. “Çırakların yaptıkları işlere gelince, fabrikada bunların yerini kısmen makineler alabilir, kısmen de, pek basit işler oldukları için, bu zahmeti yüklenmiş kişileri hızla ve sürekli olarak değiştirmek mümkündür.” Manifaktürdeki işbölümü sistemi teknik bakımdan makine tarafından bir yana itilmiştir. Fakat bir süre sonra işgücünü sömürme aracı olarak sermaye tarafından daha iğrenç şekilde biçimlendirilip yerleştirilir ve manifaktürden arta kalan bir gelenek olarak fabrikaya da taşınır. “Aynı parça-aleti ömür boyu kullanma uzmanlığı, aynı parça-makineye ömür boyu hizmet etme uzmanlığı haline gelir. İşçinin kendisini küçük yaşından itibaren bir parça-makinenin parçasına dönüştürmek için makine kötüye kullanılır. Böylece, yalnızca işçinin kendisinin yeniden üretimi için gerekli masraflar önemli miktarda azaltılmış olmaz, aynı zamanda işçinin fabrikanın bütününe, yani kapitaliste, çaresiz bir biçimde tam olarak bağımlı hale gelmesi de sağlanır.”

Manifaktürle fabrika sistemi arasındaki fark şudur: “Manifaktürde ve zanaatçılıkta işçi aletten yararlanır, fabrikada ise işçi makineye hizmet eder. İlk ikisinde emek aracının hareketi işçiden başlar; sonuncuda ise, işçi emek aracının hareketini izlemek zorundadır. Manifaktürde işçiler canlı bir mekanizmanın organlarını oluşturur. Fabrikada işçilerden bağımsız bir cansız mekanizma vardır ve işçiler buna canlı eklentiler olarak katılır.”

Engels’in belirttiği gibi, tekrar ve tekrar, durmadan aynı mekanik işi yapmanın doğurduğu sonu gelmez acının kahır yüklü tekdüzeliği Sisyphus’un işine benzer. Çünkü sırtlanılan iş yükü, Sisyphus adlı efsanedeki gibi, bitip tükenmiş haldeki işçinin durmadan gerisin geriye üzerine yuvarlanan kayayı andırmaktadır. Nitekim o dönemde çeşitli vesilelerle dile getirildiği üzere, uzun saatler boyunca bir mekanizmanın aynı hareketini gözleme işi zihne de bedene de zarar verir. “Makine işi, sinir sistemini en ölçüsüz bir biçimde zorlarken, aynı zamanda adalelerin farklı şekillerde hareket etmelerini olanaksızlaştırır ve beden ile aklın her tür özgürce etkinliğini ortadan kaldırır.” O nedenle, makine sayesinde işin hafiflemesi bile işçi açısından bir tür işkence haline gelir. Fabrika sisteminde işçi emek aracını değil, tersine, emek aracı işçiyi kullanır. Bu durum her türlü kapitalist üretim için ortak bir niteliktir, çünkü bu üretim tarzı yalnızca bir emek süreci olmayıp, aynı zamanda sermayenin değerlenmesi sürecidir. Fakat emek aracının işçiyi kullanması ilk kez makineyle teknik bakımdan somut bir gerçeklik kazanır.

“Emek aracı bir otomat haline gelerek, emek sürecinde işçinin karşısına sermaye olarak, canlı emeğe hükmeden ve onu yutan ölü emek olarak çıkar.” Üretim sürecinin zihinsel güçlerinin el emeğinden ayrılması ve bunların sermayenin emek üzerindeki güçleri haline gelmesi, makinelerin oluşturduğu temel üzerinde kurulan büyük sanayide tamamlanır. Yaptığı iş içeriksizleşmiş olan bireysel makine işçisinin özel hüneri, makine sistemine eklemlenen ve bu sistemle birlikte “patron”un kudretini meydana getiren bilim, muazzam doğa güçleri ve yığınsal toplumsal çalışma karşısında küçücük bir yan unsur halinde kaybolur.

“İşçinin teknik bakımdan emek aracının tekdüze işleyişine tabi oluşu ve her iki cinsiyetten ve çeşitli yaşlarda işçilerden meydana gelen işçi organizmasının kendine özgü bileşimi, bir kışla disiplini yaratır; bu disiplin, eksiksiz fabrika rejimine dönüşür.” Bu kışla disiplini, manifaktürde el işçileri ile iş gözcüleri arasındaki bölünmeyi, sıradan sanayi erleri ile sanayi astsubayları arasındaki bölünme düzeyine ulaştırır. Marx, “Sermayenin, başka alanlarda burjuvaların pek sevdiği güçler ayrılığı ilkesini ve bundan da fazla sevdikleri temsilî sistemi hiç işe karıştırmadan, özel bir yasa olarak ve kendi keyfine göre formüle ettiği ve çalıştırdığı işçiler üzerindeki otokrasisini kuran fabrika yönetmeliği” diye vurgular. Bu fabrika yönetmeliği, “büyük boyutlu el birliğinin ve emek araçlarının, özellikle makinelerin, ortak kullanımının emek sürecinde gerekli kıldığı toplumsal düzenlemenin kapitalistçe bir karikatüründen başka bir şey değildir.” Marx, “köle güdücülerinin kırbaçlarının yerini gözcülerin ceza kitabı aldı” diye devam eder. Bütün cezalar, doğal olarak sonunda para cezaları ve ücret kesintileri biçimini almaktadır. Fakat fabrika yönetmeliği yasa koyuculuktaki ince zekâsı ile cezaları öyle düzenlemektedir ki, sonuçta sermaye için yasaların ihlal edilmesi, bunlara uygun hareket edilmesinden daha da kârlı olmaktadır.

Engels, İngiltere’de emekçi sınıfların durumunu tasvir eden yazılarında fabrika sistemini çarpıcı biçimde dile getirmiştir: “Burjuvazinin proletaryayı içine soktuğu kölelik durumu hiçbir yerde fabrika sisteminde olduğu kadar gün ışığına çıkmaz. Burada bütün özgürlükler hukuken de fiilen de son bulur. İşçi sabahleyin saat 5 buçukta fabrikada olmak zorundadır; birkaç dakika geç kalsa, cezalandırılır, 10 dakika geç gelse, kahvaltı sona erinceye kadar içeriye alınmaz ve günlük ücretinin dörtte birini kaybeder. İşçi emre göre yemek, içmek ve uyumak zorundadır. ... Despot çan, onu yatağından çağırır, kahvaltıdan ve öğle yemeğinden çağırır. Peki, fabrikanın içinde işler nasıl gider? Burada fabrikatör, mutlak yasa koyucudur. Fabrika kurallarını keyfinin istediği gibi saptar; dilediği zaman bunları değiştirir ve kendi yönetmeliğine eklemelerde bulunur; saçmalığını son haddine vardırdığı zaman da mahkemeler işçiye şöyle der: siz bu sözleşmeyi kendi iradenizle yaptığınıza göre, şimdi ona uymak zorundasınız. ... Bu işçiler dokuz yaşından itibaren ölünceye kadar bu ruhsal ve bedensel işkence altında yaşamaya mahkûmdur.”

Marx’ın işaret ettiği üzere, fabrika işinde işçilerin bütün duyu organları, yapay olarak yükseltilmiş sıcaklık, hammadde atıklarıyla yüklü hava, sağır edici gürültü vb. yüzünden aynı derecede zarar görür. Çok dar aralıklarla yan yana dizilmiş makinelerin arasında yüz yüze kalınan ölüm ve yaralanma tehlikesininin sonuçları ise, “sınaî savaş alanının ölü ve yaralı listelerinde” görülmektedir.

Marx’ın dipnotta fabrika müfettişlerinin raporlarından aktardığı satırlar, günümüzde de işçi sınıfının yaşamını tehdit eden gerçekliği yansıtmaktadır: “Evet, tehlikeli makinelere karşı korunmayı sağlamak için çıkarılmış olan yasalar olumlu etkiler yaratmıştır. Fakat daha sonra daha önce mevcut olmayan yeni felaket kaynakları ortaya çıkmıştır; bunların en önemlisi, makinelerin yükselmiş olan hızlarıdır. Kazaların çok büyük bir kısmı işçilerin işlerini çabuk bitirme telaşından ileri gelir. Makineleri aralıksız olarak hareket halinde tutmanın, yani iplik ve kumaş üretmenin, fabrikatörler için son derece önemli bir şey olduğunu hatırlamak gerekir. Her bir dakikalık durma, sadece hareket gücünden bir kayıp değil, üretim bakımından da bir kayıptır. Bundan ötürü, bütün derdi elde edilecek ürün miktarı olan iş gözcüsü, işçileri, makineleri hareket halinde tutmaya zorlar; ağırlık ya da parça hesabına göre ücret alan işçiler için makinelerin hareket halinde tutulmaları daha az önemli bir şey değildir.” Ve “fabrikaların çoğunda, makinelerin hareket halinde iken temizlenmelerinin resmen yasak olmasına rağmen, bu, genel bir uygulamadır.”

Toplumsal üretim araçlarında ilk defa fabrika sisteminde gösterilen özen sayesinde sağlanmış olan tasarruf, sermayenin elinde aynı zamanda sistematik bir soygunculuk haline gelmiştir. “İşçiye çalışırken gerekli olan hayat koşulları üzerinde, yani mekân, hava, ışık ve işçiyi emek sürecinin tehlikelerine veya sağlığa zarar veren etkilerine karşı alınması gereken koruyucu tedbirler üzerinde yapılan bir soygundur bu.” Marx, “Fourier fabrikalar için «koşulları hafifletilmiş çalışma kampları» derken haksız mıydı” diye sorarak, fabrika sisteminin gerçek yüzüne dikkat çekmiştir.

5. İşçi ile Makine Arasındaki Mücadele

Kapitalistle ücretli işçi arasındaki mücadele sermaye ilişkisinin kendisiyle başlar. Bütün manifaktür dönemi boyunca olanca şiddetiyle devam eder. Ama işçi, sermayenin maddi varlık biçimi olan emek aracının kendisiyle mücadele etmeye, makinenin ortaya çıkışından sonra başlamıştır. İşçi, bu özel üretim aracı biçimine karşı, bu biçim kapitalist üretim tarzının maddi temeli olduğu için başkaldırmıştır. 17. yüzyıl boyunca hemen hemen bütün Avrupa’da, kurdele ve şerit dokumakta kullanılan bir makine olan kurdele tezgâhına karşı işçi ayaklanmaları olmuştur. 17. yüzyılın ilk üçte birinin sonunda, bir Hollandalının Londra yakınlarında kurduğu rüzgârla işleyen bir bıçkıhane, halkın taşkınlıklarına maruz kalmış ve yıkılmıştır. Everett adlı mucit 1758 yılında su gücü ile işletilen ilk yün kırpma makinesini yaptığı zaman, makine, işlerinden olan 100.000 kişi tarafından ateşe verilmiştir. İngiltere’nin manifaktür bölgelerinde 19. yüzyılın ilk 15 yılında görülen ve özellikle buharla işleyen dokuma tezgâhlarının kullanılmaya başlamasının neden olduğu Luddite hareketi (kitlesel makine yıkıcılığı), dönemin egemenlerine en gerici baskı önlemleri için bahane sunmuştur. Marx, “İşçinin makine ile bunun kapitalistçe kullanımı arasındaki farkı görmesi ve dolayısıyla saldırılarını maddi üretim araçlarının kendilerine değil, bunların toplumsal sömürü aracı olarak kullanılmalarına yöneltmeyi öğrenmesi, zaman ve deneyim gerektirdi” diye vurgular.

Marx’ın işaret ettiği üzere, manifaktürde ücret için yapılan mücadeleler asla manifaktürün varlığına yöneltilmemişti. Manifaktürlerin kuruluşlarına karşı mücadeleler olmuşsa da, bu, ücretli işçilerin değil genelinde lonca ustalarının ve ayrıcalıklı kentlerin işi olmuştu. Bundan dolayı, manifaktür dönemi yazarları, işbölümünü, ağırlıklı olarak işçiyi işinden etmeyen bir araç olarak ele almışlardı. Oysa buharla işleyen dokuma makineleri İngiltere’de 800.000 dokuma işçisini kapı dışarı etmişti.

Manifaktür dönemi boyunca işler parçalanmış olsa da, el işçiliği yine de manifaktür döneminde üretim sürecinde temeli oluşturmaya devam etti. Marx’ın, İngiltere’de manifaktür dönemine geçişte meydana gelen değişimi dile getirdiği satırlar önemlidir. “Yeni sömürge pazarları, Orta Çağdan devralınan görece az sayıdaki şehirli işçilerle sağlanacak üretimle doyurulamazdı ve asıl manifaktür, aynı zamanda, feodalitenin çözülmesiyle topraktan sürülmüş bulunan köylülere yeni üretim alanları açmıştı. Demek ki o zamanlar, iş yerlerindeki iş bölümünün ve el birliğinin olumlu yönü, çalıştırılan işçilerin daha üretken olmalarını sağlayan tarafı ağır basıyordu. Gerçi, iş birliği ve emek araçlarının az sayıda elde toplanması, bu yöntemlerin tarımda uygulandığı birçok ülkede, büyük sanayi döneminden çok önce, üretim tarzında ve dolayısıyla kır halkının yaşam koşullarında ve istihdam araçlarında, büyük, ani ve şiddetli devrimlere yol açmıştı. Ama bu mücadele, başlangıçta, sermaye ile ücretli işçi arasında olmaktan çok, büyük ve küçük toprak sahipleri arasında olur; diğer yandan, işçilerin emek araçları, koyunlar, beygirler vb. tarafından işlerinden ve yerlerinden sürülüp atılmaları ölçüsünde, buradaki zora dayanan dolaysız hareketler, ilk aşamada, sanayi devriminin ön koşulunu oluşturur. İlk olarak işçiler topraklardan sürülüp çıkarılır ve sonra koyunlar gelir. İngiltere’deki biçimiyle büyük çaplı toprak gaspı, büyük boyutlu tarım için gerekli alanın yaratılmasında ilk adım olur. Bundan dolayı, tarımda meydana gelen bu köklü dönüşüm, ilk başladığı zamanlar, daha çok bir politik devrim görünüşünde olur.” Engels, Kapital’in dördüncü Almanca basımına eklediği notta, bu durumun Almanya için de geçerli olduğunu belirtir. Almanya’da “bu ancak tarımın büyük boyutlar içinde yapıldığı yerlerde, yani özellikle doğuda, 16. yüzyıldan itibaren, fakat özellikle de 1648’den bu yana, köylülerin «büyük malikaneler»den uzaklaştırılması ile mümkün olabilmiştir” der.

Makinelerin üretim sürecine girişiyle yeni bir dönem başlamıştır. İşçilerin yeni makineler karşısındaki direnişlerinin yarattığı korku nedeniyle, icat edilen dokuma makineleri yasaklanmış, yetkililerin emriyle yakılmış ve hatta bazı örneklerde mucitler boğdurulmuştur. Marx, “Emek aracı makine biçimini alır almaz, işçinin kendisinin rakibi olur” der. Sermayenin makine aracılığıyla kendini değerlendirmesi ile varlık koşullarını yok ettiği işçilerin sayısı doğru orantılıdır. Bütün kapitalist üretim sistemi işçinin emek gücünü meta olarak satmasına dayanır ve makineler nedeniyle işini kaybeden işçiler “dolaşımdan çekilmiş kâğıt para gibi” işgüçlerini satamaz hale gelirler. Makineli üretim böylece, işçi sınıfı içinde bir “fazla nüfus” yaratmıştır. Makinenin, sermayenin kendini değerlendirmesi için hemen gerekli olmayan fazla nüfusa dönüştürdüğü işçi sınıfının bu kısmı, bir bölümüyle eski zanaat ve manifaktür işletmelerinin makineli işletmelere karşı eşitsiz koşullarda yürüttükleri mücadele içinde yok olup gider. Diğer bir bölümü ise, kolay girilebilen sanayi kollarına akarak emek piyasasını doldurur ve dolayısıyla da emek gücünün fiyatını onun değerinin altına düşürür.

“Makine, bir üretim alanını yavaş yavaş ele geçirdiği zaman, onunla rekabet halindeki işçi katmanlarında kronik bir sefalet yaratır. Geçiş hızlı olduğunda, makinenin etkisi kitlesel ve anidir. Dünya tarihi, İngiliz el dokuma işçilerinin yavaş yavaş, on yıllarca devam eden, sonunda 1838 yılında tescil edilen yok olma sürecinden daha korkunç bir dram sunmaz. Bunların pek çoğu açlıktan ölmüş, pek çoğu da aileleriyle birlikte uzun bir süre boyunca günde 2½ peniyle hayatta kalmaya çalışmıştı.” Marx bu örneğin yanı sıra, İngiliz pamuk makinelerinin Doğu Hindistan’daki ani etkisine de dikkat çeker. Buranın genel valisi 1834 yılında şunları bildirmiştir: “Buradakine benzer bir sefalete ticaret tarihinde hemen hemen rastlanamaz. Hindistan ovaları, pamuklu dokumacılarının kemikleriyle bembeyaz oldu.”

Açıktır ki, “genel olarak kapitalist üretim tarzının, işçinin karşısındaki emek araçlarına ve emek ürününe verdiği bağımsız ve yabancılaşmış biçim, makine ile birlikte tam bir karşıtlık halini” almıştır. Bu nedenle de, ilk kez makine ile birlikte, işçinin emek aracına karşı şiddetle başkaldırdığı görülmüştür. “Emek aracı işçiyi yere serer. İkisi arasındaki bu doğrudan karşıtlık, kuşkusuz, en somut biçimde, kullanıma yeni sokulan makinelerin eskiden kalma zanaatlar ya da manifaktürlerle rekabet ettiği zamanlarda görülür. Ama büyük sanayide de makinelerde yapılan sürekli iyileştirmeler ve otomatik sistemin geliştirilmesi buna benzer bir etki yapar.” İngiltere örneği, birikmiş pratik deneyimlerin, el altında bulunan mekanik araçların ve tekniğin sürekli ilerlemesinin sonucu olarak makine sisteminin ne kadar olağanüstü bir esneklik kazandığını ve işgünündeki kısalmanın baskısı altında bu sistemin dev adımlarıyla ilerlediğini göstermiştir. “Ne var ki, Amerikan İç Savaşı’nın dürtüsü ile birbirini izleyen üç yıl içinde makinelerde bu derece hızlı iyileştirmelerin olacağını ve bu gelişmeye uygun olarak el işçilerine aynı ölçüde yol verileceğini, İngiliz pamuklu sanayisinin en parlak yılı olan 1860’da kim düşünebilirdi?” diye sorar Marx. İngiltere’de pamuk bunalımının işçiler için yarattığı “geçici” sefalet, makinelerdeki hızlı ve kalıcı gelişmelerle artmış ve yerleşiklik kazanmıştır.

Marx, makinenin ücretli işçinin karşısına yalnızca onu hep yenen ve “fazlalık”haline getiren aşırı güçlü bir rakip olarak çıkmakla kalmadığını belirtir. Sermaye, makineyi aynı zamanda işçi düşmanı bir güç ilan eder ve bundan kendi çıkarı yönünden yararlanır. Çünkü işçilerin sermayenin otokrasisine karşı belirli aralıklarla giriştikleri ayaklanma, grev vb. hareketlerini ezmekte, makine sermayenin en güçlü savaş aracı olur. 1830’dan sonra, yalnızca işçi ayaklanmalarına karşı sermayenin savaş aracı olarak kullanılmak amacıyla yapılmış makine icatları üzerine koca bir tarih yazmanın mümkün olduğunu vurgular Marx.

6. Makinelerin İşsiz Bıraktığı İşçilerle İlgili Telafi Teorisi

Sermayenin özürcüsü iktisatçılar, zaman içinde çeşitli akla ziyan teoriler ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda Marx’ın verdiği bir örnek çarpıcıdır. “Ricardo hariç bir dizi burjuva iktisatçısı, işçileri işlerinden eden bütün makinelerin aynı zamanda ve zorunlu olarak, işsiz kalan aynı işçileri çalıştırmaya yetecek miktarda bir sermayeyi de serbest bıraktığını ileri sürmüştür.” Marx bu iddiaları çeşitli varsayımlarla ilerlettiği bir irdelemeyle çürütür. Örneğin makinelerle işinden edilen işçilere ödenen ücret tutarındaki değişen sermayenin yerini, yeni makinelere ödenen değişmeyen sermaye alabilir ve bu durumda ne sermayenin serbest kalması ne de yeni işçi istihdam edilmesi söz konusu olabilir. Tersine genelde makinelerde meydana gelen her iyileşmeyle birlikte, bunların çalıştırdığı işçilerin sayısı azalır. Bir başka varsayım olarak, diyelim yeni makinelerin yapımı işinde daha fazla sayıda tekniker çalıştırılmaya başlansa, bu durumda yeni makinelerin işsiz bıraktığından daha az işçiye iş sağlanabilir.

Marx bu varsayımlarla iddiaların bir kısmını çürüttükten sonra, aslında söz konusu özürcülerin bir miktar sermayenin serbest kalmasıyla, “serbest” (işsiz) bırakılan işçilerin geçim araçlarını kastettiklerini belirtir. Fakat unutulmasın ki, söz konusu geçim araçları metadır ve bu metalar için alıcı olanlar işten atılan işçilerdir. O halde netice bellidir. Makinelerin bir kısım işçiyi işinden ederek “serbest bırakması”nın anlamı, o işçileri alıcı olmaktan çıkartıp alıcı olmayan kişiler haline sokmasıdır. Bu yüzden bu metalar için talep azalır ve “talepteki bu azalma bir başka taraftaki talep artışıyla telafi edilmezse, bu durumda metaların piyasa fiyatı düşer. Bu, uzun bir süre devam eder ve daha büyük ölçekte gerçekleşirse, bu metaların üretimi için çalıştırılan işçilerin bir kısmına yol verilmesi sonucunu doğurur.”

Kısacası Marx’ın vurguladığı üzere, sermaye özürcüsü iktisatçıların iddiaları palavradır ve gerçek durum makinenin “sadece kullanılmaya başladığı üretim kolunda değil, henüz kullanılmadığı üretim kollarında da işçilerin işten atılmasına neden olduğunu kanıtlar.” Marx burada, Kapital’in başka bir bölümünde ele aldığı önemli bir hususu hatırlatır. “Makinenin bize burada işçi sınıfı için bir telafiymiş gibi gösterilen bu etkisi, tam tersine, işçinin karşısına en korkunç bir kırbaç olarak çıkar.” Bir sanayi kolundan atılan işçiler, bir başka sanayi kolunda iş bulsalar bile, “işçilerin hayal edebilecekleri şeyler o kadar sınırlıdır ki!” Çünkü “İş bölümünün güdükleştirmiş olduğu bu zavallıcıklar, kendi eski işlerinin dışında o kadar düşük değerlidir ki, ancak, aşağı türden ve dolayısıyla her zaman işçi ile dolup taşan ve emeğe değerinin altında ücret ödenen birkaç iş koluna girebilirler.” Belli bir sanayi kolunda o zamana kadar çalıştırılmakta olan bir kısım işçiye makine kullanılması yüzünden yol verilir verilmez, yedek durumundaki işçilerin dağılımında da değişiklik meydana gelir. Bunların bir kısmı diğer iş kolları tarafından soğurulur ama bu sırada ilk kurbanların büyük bir kısmı yeni bir iş bulacakları geçiş dönemi boyunca sefil ve perişan olurlar.

Marx’ın dikkat çektiği diğer bir önemli husus ise şudur: “İşçilerle geçim araçları arasındaki bağın kopuşundan aslında makinelerin sorumlu olmadığı, hiç şüphe götürmeyen bir olgudur. Makineler, kullanılmaya başladıkları kolda ürünü ucuzlatır ve artırır.” Netice olarak, işten atılmış işçiler için toplumun sahip bulunduğu geçim araçları miktarı daha fazla olur. Evet, ortada fazlalaşan bir şey vardır ama makinenin işsiz bıraktığı işçiler tarafından satın alınamayan (“serbest kalan”) bir fazlalıktır bu. İşte sermayenin özürcüsü iktisatçılar akla ziyan iddialarını bu gibi geçersiz noktalara dayandırmaktadırlar. Fakat unutulmasın, ortaya çıkan çelişki ve karşıtlıklar makinenin kendisinden değil, onun kapitalist tarzda kullanımından kaynaklanmaktadır. Kısacası, makinenin “aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği” açıktır.

Burjuva iktisatçısı ise, makine kullanımının etkilerine ilişkin bütün bu somut çelişkilerin yalnızca o anki bir görünümden ibaret olduğunu ve aslında teoride mevcut olmadıklarını iddia eder. Böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil de makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını da hasmının sırtına yükler. Dolayısıyla burjuva iktisatçısına göre, her kim ki makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin düşmanıdır! Marx, burjuva iktisatçıların bu akıl yürütmesini İngiltere’deki meşhur cani Bill Sikes’ın mahkemedeki ifadesinden aktararak hicveder: “Jürinin sayın üyeleri, bu gezgin tacirlerin boyunları, şüphesiz, kesilmiş bulunuyor. Ama bu benim suçum değil, bıçağın suçudur. Bu tür geçici münasebetsizlikler oluyor diye bıçak kullanımına son mu verelim? Düşününüz bir kere! Bıçak olmasaydı tarım ve zanaatlar bugün nerede olurdu? Bıçak, anatomide öğretildiği üzere cerrahide de yararlı bir araç değil midir? Ayrıca, neşeli sofraların gönüllü yardımcısı değil midir? Bıçağı ortadan kaldırırsanız, bizi gerisin geriye barbarlığın en derin uçurumlarına yuvarlarsınız.”

İşin gerçeğinde, makine kullanılmaya başladığı iş kollarında işçilere zorunlu olarak yol vermekte ama başka iş kollarında belirli bir istihdam artışına yol açabilmektedir. Ama Marx’ın vurguladığı gibi, “bu etkinin telafi teorisi denilen teori ile hiçbir ilişkisi yoktur”. Bir sanayi kolunda makineli üretimin yayılmasıyla birlikte, ilk olarak, bu sanayi koluna üretim araçlarını sağlayan diğer sanayi kollarının üretimi artmaktadır. “Çalıştırılan işçi kitlesinin bu yolla ne kadar büyüyeceği, iş gününün uzunluğu ve emeğin yoğunluğu veri ise, kullanılmakta olan sermayenin bileşimine, yani sermayenin değişmez ve değişir unsurlarının oranına bağlıdır. Bu oran, sözü edilen iş kollarına makinenin ne ölçüde girmiş veya girmekte olduğuna bağlı olarak büyük değişiklikler gösterir.” Ayrıca, makinelerle birlikte “makine yapımcısı” diye adlandırılan yeni bir işçi tipi ortaya çıkmıştır. Makineli üretim, bizzat makine üretiminin kendisini gittikçe büyüyen bir ölçüde hükmü altına almıştır.

Marx’ın incelemesine konu olan dönemlerde, hammadde üretimindeki gelişmeler de çok önemli sonuçlara yol açmıştır. “Örneğin, pamuk ipliği üretimindeki çok hızlı ilerlemenin, Amerika Birleşik Devletleri’nde pamuk üretiminde çok büyük bir gelişmeye yol açtığına ve bu gelişme ile birlikte kaynağı Afrika olan köle ticaretini sadece muazzam bir biçimde artırmakla kalmayıp aynı zamanda zenci üretimini, sınır köle eyaletleri diye bilinen eyaletlerin başlıca işi haline getirdiğine hiç şüphe yoktur. 1790 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk köle sayımı yapıldığı zaman, kölelerin sayısı 697.000’di; buna karşılık 1861 yılında bu sayı yaklaşık dört milyonu bulmuştu.” Keza, İngiltere’de mekanik yünlü dokuma üretiminin büyümesi neticesinde tarım toprakları giderek koyun yetiştirilen meralar haline dönüştürülmüş ve bu durum tarım işçilerinin yığınlar halinde topraktan kovulmalarına ve “fazlalık” durumuna getirilmelerine yol açmıştır.

Bir emek nesnesinin son biçimini alıncaya kadar geçtiği ön ve ara aşamalarda makine kullanılmaya başlandığı zaman ise, makineyle üretilen ürün ne ise onun gerektirdiği iş malzemesine ve bu malzemeyi henüz manifaktür tarzıyla üreten emeğe duyulan talep de artar. Örneğin İngiltere’de Jenny, Throstle ve Mule gibi makinelerin yünlü dokuma sanayisine çekmiş olduğu 800.000 dokuma işçisi en sonunda buharla işleyen dokuma tezgâhının darbesini yiyinceye kadar, bu alana insan akımı devam etmiştir. Makineleşmeyle birlikte toplumsal üretim kolları çeşit ve sayıca artar. “Makineli işletme, girdiği iş kollarının üretici gücünü o zamana kadar görülenlerden çok daha yüksek düzeylere çıkardığı için, toplumsal iş bölümünü manifaktüre göre çok daha ileri noktalara taşır.”

Marx’ın vurguladığı üzere, makinelerin doğurduğu diğer bir sonuç da, artı-değeri ve bunu temsil eden ürün kütlesini, haliyle kapitalistler sınıfının tükettiği şeyleri arttırmak ve bu toplum katmanlarını büyütmektir. Bu kimselerin artan zenginliği yeni lüks ihtiyaçlarla birlikte bunların karşılanmalarını sağlayacak yeni araçları da doğurur. Böylece toplumsal ürünün daha büyük bir kısmı artı-ürüne dönüşür ve lüks şeylerin üretimi de artar. “Ürünlerin incelmesi ve çeşitlenmesi, büyük sanayinin dünya piyasasında yarattığı yeni ilişkilerden de ileri gelir. Yerli ürünler karşılığında sadece daha fazla yabancı lüks mallar alınmakla kalmaz, yerli sanayide üretim aracı olarak kullanılmak üzere daha fazla miktarda yabancı ham madde, yarı işlenmiş madde ve diğer çeşitli maddeler alınır. Dünya piyasası ile olan bu ilişkilerin artmasıyla birlikte ulaştırma sanayisinde emek talebi yükselir ve bu sanayinin kendisi sayısız yeni kollara bölünür.” “Çalıştırılan işçi sayısında göreli bir azalma olurken üretim ve geçim araçlarının artması, kanallar, doklar, tüneller, köprüler vb. gibi, meyveleri daha ileriki bir zamanda alınacak olan ürünlerin üreticisi olan sanayi dallarındaki işlerin büyümesine yol açar. Ya doğrudan doğruya makinelerin meydana getirdiği temel üzerinde ya da genel sınaî değişmenin gerekli kıldığı bir sonuç olarak, yepyeni üretim kolları ve dolayısıyla yeni iş alanları oluşur. Bununla beraber, bunların toplam üretim içinde işgal etmekte oldukları yer, en gelişmiş ülkelerde bile önemli olmaktan uzaktır.”

Büyük sanayinin kollarını meydana getiren alanlardaki olağanüstü üretkenlik artışı, diğer bütün üretim alanlarında da işgücünün hem yoğunluk hem genişlik itibarıyla daha fazla sömürülmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu durum, işçi sınıfının gittikçe büyüyen bir kısmının üretken olmayan işlerde kullanılmasına ve böylece, özellikle de eskiden ev işlerini yapan kölelerin (erkek ve kadın hizmetçiler, uşaklar vb.) “hizmetçiler sınıfı” adı altında sürekli olarak büyüyen bir ölçekte yeniden üretimine olanak vermiştir. Kapitalist gelişme hizmetçilerin sayısını arttırırken, Londra’da küçük-burjuva hanımlara hizmet eden ve halk dilinde “little slaves” denilen genç kızlardan oluşan “küçük köleler” ortaya çıkmıştır. Bunların, dönemin öykü ve romanlarına esin kaynağı oluşturduğunu da unutmamak gerekir.

2 Mart 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /16

kapitali-okumak-c1.png

7. Makineye Dayanan Fabrika Sisteminin Gelişmesiyle İşçilerin İtilmesi ve Çekilmesi.

(Pamuklu Sanayiinin Bunalımları)

Kullanıma yeni sokulan makinelerin, rekabet içine girdikleri eskiden kalma zanaatlardaki ve manifaktürlerdeki işçiler üzerinde veba gibi bir etki yarattığı açıktır. Marx, ekonomi politiğin aklı başında bütün temsilcilerinin bu gerçeği itiraf ettiğini belirtir. Bu tür iktisatçıların hemen hepsi, fabrika işçisinin içine girdiği kölelik durumundan yakınmıştır. Fakat bu timsah gözyaşlarının arkasına sığınan burjuva iktisatçıların asıl derdi, kapitalizmi savunacak özürler yaratmaktır. Bu bağlamda en somut örneklerden biri, ilk başlangıç ve gelişme döneminin dehşeti yatıştıktan sonra, makinelerin uzun dönemde çalıştırılan işçilerin sayısını arttıracağı iddiasıdır. Oysa İngiliz yünlü ve ipekli dokuma fabrikalarında yaşananların örneklediği gibi, makineli sistemin belli bir gelişme aşamasında, çalıştırılan işçi sayısında sadece göreli bir azalma değil mutlak bir azalma gerçekleşmiştir. Dönemin gelişmelerini gözler önüne seren Marx, pamuklu sanayii gibi bazı örneklerde makinenin devreye girmesiyle başlangıçta bu alandaki fabrika işçilerinin sayılarında bir artış görünse de, bu artışın toplamda yalnızca geçici bir görüntü olduğunu belirtir. Çünkü genelde makineli üretime geçemeyen üretim kollarındaki işçilerin büyük çoğunluğu işini kaybederken, ancak bir kısım işçi bu yeni fabrikalara kaydırılmıştır.

Marx, makineli üretimin başarı şansı hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Makineli üretim bir sanayi kolunda eskiden kalma zanaatlar veya manifaktür aleyhine gelişip yayıldığı sürece, makineli üretimin başarıya ulaşacağı, ateşli silâhlarla donatılmış bir ordunun, silâhları ok ve yaydan ibaret olan bir ordu karşısında başarıya ulaşacak oluşu kadar kesindir.” Makinenin faaliyet göstereceği bir alanı ilk kez ele geçirdiği dönem, henüz makineleşmeye geçmemiş alanlara oranla olağanüstü kârlar elde edilmesine fırsat verir. Ve bu yüzden bu dönem can alıcı bir önem taşır. Bu kârlar bir yandan hızlandırılmış bir sermaye birikiminin kaynağını oluşturur; diğer yandan durmadan birikmekte olan ve yeni yatırım alanları arayan ek toplumsal sermayenin büyük bir kısmını elverişli üretim alanlarına çeker. Bu ilk atılım döneminin özel avantajları, makinenin yeni girdiği her üretim kolunda kendisini gösterir. Ne var ki makineli üretim belli bir büyüme ve olgunluk derecesine ulaşır ulaşmaz ve özellikle de makinenin kendisi makine ile üretilmeye başlar başlamaz, büyük sanayinin gerekli kıldığı genel üretim koşulları yaratılmış olur. Böylece, makineli üretim biçimi “ham madde ve sürüm pazarları temininden başka hiçbir engelle karşılaşmayan esneklik, ani ve sıçramalı bir yayılma yeteneği kazanır”.

Makine, bir yandan diyelim çırçır makinesinin pamuk üretimini arttırmasında olduğu gibi, doğrudan doğruya hammaddeleri çoğaltıcı bir etki yapar. Diğer yandan ise, makine ile elde edilen ürünlerin ucuzluğu ve köklü değişmeler neticesinde ulaştırma ve haberleşme sistemi geliştirilir ve bu geliştirilmiş sistem yabancı piyasaların ele geçirilmesi için kullanılan silâhlar haline gelir. Makineli üretim, diğer ülkelerin el emeğine dayanan üretim sistemlerini yıkar ve bu ülkeleri kendisinin ihtiyaç duyduğu hammaddeleri üreten tarlalar haline getirir. Zor yoluyla dayatılan bu değişim neticesinde örneğin Doğu Hindistan, Büyük Britanya için pamuk, yün, kenevir, jüt vb. üretmek zorunda bırakılmıştır. Büyük sanayi kök saldığı ülkelerde işçi nüfusunu durmadan “fazla nüfus” haline getirir ve bu durum büyük çapta dış göçlere, yabancı ülkelerin sömürgeleştirilmesine yol açar. Sonuçta “bu ülkeler sanayici ülkenin ihtiyaçlarını karşılayan ham madde plantasyonları haline getirilir; örneğin, Avusturalya’nın bir yün plantasyonu haline getirilmesi gibi. Böylece, başlıca modern sanayi merkezlerinin ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir yeni uluslararası iş bölümü doğar; dünyanın bir kısmı, esas itibarıyla sınaî üretim alanı olarak kalan diğer kısmına ham madde sağlamak üzere, esas itibarıyla tarımsal üretim yapan bir alan haline çevrilir. Bu devrim, tarım alanında meydana gelen ve burada üzerlerinde daha fazla durulması gerekmeyen köklü değişikliklerle ilişkilidir.”

Marx, ABD’nin iktisadi gelişmesinin Avrupa’nın, özellikle de İngiliz büyük sanayisinin ürünü olduğunu belirtir ve bu noktadan hareketle, 1866’da ABD’yi hâlâ bir Avrupa sömürgesi olarak değerlendirir. Fakat ilerleyen yıllar içinde nice gelişim kaydedilecek ve Engels Kapital’in Almanca dördüncü basımına (1890) bu noktada şu eki yapacaktır: “O zamandan beri ABD, bu gelişme dolayısıyla sömürge karakterini tümüyle kaybetmeksizin, dünyanın ikinci büyük sanayi ülkesi haline gelmiş bulunuyor.”

Makineli üretimin başlıca iki özelliği “muazzam bir şekilde ve sıçramalarla yayılma yeteneği” ve “dünya piyasasına olan bağımlılığı”dır; bu özellikler hummalı bir üretim faaliyetine yol açar. Bunun neticesinde pazarlar dolup taşar ve sürüm alanlarının daralmasıyla üretim felce uğrar. Sanayi yaşamı, orta karar canlılık, refah, aşırı üretim, bunalım ve durgunluk gibi birbirini izleyen dönemlerin bir bütünü haline gelir. Sınaî çevrimdeki bu dönemsel değişmeler nedeniyle, makineli üretim işçilerin çalışma ve dolayısıyla da yaşam koşullarında güvensizlik ve kararsızlık durumu oluşturur. Refah dönemleri haricinde kapitalistler piyasada kendilerine bir yer sağlayabilmek için kıyasıya bir rekabet mücadelesine girişirler. Bir kapitalistin piyasada kendisine sağlayabileceği alanın genişliği, ürününün ucuzluğu ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, kapitalistler emek gücünün yerine daha iyi makineleri kullanarak ve daha yeni üretim yöntemleri uygulayarak kendi ürünlerini daha ucuza maletme yarışı içindedirler. Fakat bunun dışında da kapitalistler olağanüstü kârlar sağlamak için, ücretleri haddinden fazla düşürerek, yani işçinin en gerekli geçim araçlarını düpedüz gasp ederek sanayinin kötü zamanlarından yararlanırlar.

Sınaî çevrimin gelgitlerine ve eski işçilerin yenileriyle değiştirilmesini gerektiren teknik ilerlemeye bağlı olarak işçiler durmadan işten çıkartılır, tekrar işe alınır, oradan oraya atılır; bu sırada işe alınan kimselerin cinsiyet, yaş ve hünerleri durmadan değişir. Marx, o dönemde fabrika işçilerinin kaderinin en iyi biçimde, İngiliz pamuklu sanayiinin durumunun gözden geçirilmesiyle ortaya konabileceğini belirtir. Dönem incelendiğinde görülür ki, 1770’den 1815’e kadar pamuklu sanayiinde işler sadece beş yıl kötü gitmiştir. Fakat bunun esaslı bir nedeni vardır; çünkü bu 45 yıllık dönem, İngiliz pamuklu sanayii fabrikatörlerinin makine ve dünya piyasasını tekellerinde tuttukları bir dönemdir. Daha sonra gelen 1815-1863 yılları arasındaki 48 yıllık dönemin ise sadece 20 yılı yeniden canlanma ve refah yılı olmuş; geriye kalan 28 yıl depresyon ve durgunlukla geçmiştir. Bu arada belirtmek gerekir ki, 1815-1830 yılları arasında Kıta Avrupasının ve Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabeti başlamıştır. 1833 yılından itibaren İngiliz sömürgeciliği Asya pazarlarını, “insan soyunu tahrip ederek” zorla genişletmiştir. 1860 yılında İngiliz pamuklu dokuma sanayisi en parlak noktasındadır ve bu nedenle Hindistan, Avustralya ve diğer pazarlar metayla o kadar dolar ki ardından bunalım gelir. O dönemde İngiltere’de pamuklu dokuma fabrikaları arasında kuşkusuz pek çok küçük fabrika vardır ve bunalım sırasında küçük fabrikatörlerin çoğu batar.

Bunalım dönemi aynı zamanda, kapitalistlerin fırsattan istifade parça başına işçi ücretlerini alabildiğine düşürdükleri bir dönemdir. Öyle ki, işçilerin oturdukları baraka tipi evlerin fabrikatörlere ait olduğu durumlarda, fabrikatörler işçilerin ücretlerinden ev kirası kesmiş ve bu yüzden bazı bölgelerde işçiler arasında açlık humması baş göstermiştir. “Ama” der Marx, “üretim sürecinde işçi aleyhine meydana getirilen köklü değişiklik bunların hepsinden daha karakteristikti. İşçiler, anatomi uzmanlarının deneylerinde kurbağaları kullanmaları gibi, experimenta in corpore vili (üzerlerinde deneyler yapılan değersiz bedenler) haline getirilmişlerdi. Bu deneyler sadece işçinin tüketim araçları üzerinde yapılmakla kalmıyordu. Duyu organlarının beşi de nasiplerini alıyordu.” Böylece işçiler çeşitli hastalıkların pençesinde kıvranırken, 1861 yılında pamuk kıtlığı yüzünden işlerini kaybeden kadınlar toplumun dışına atılmış ve genç fahişelerin sayısı son 25 yıl içinde olduğundan daha fazla artmıştır.

8. Büyük Sanayinin Manifaktürde, Zanaatlarda ve Ev Sanayiinde Neden Olduğu Köklü Değişiklikler

a. El işçiliğine ve işbölümüne dayanan elbirliğinin ortadan kaldırılması

Hatırlanacağı üzere, makinenin el işçiliğine dayanan elbirliğini ve el işleri arasındaki işbölümüne dayanan manifaktürü nasıl ortadan kaldırdığı bilinmektedir. Elbirliğinin veya manifaktürün yerini tek bir makine aldığında, bu makine gene henüz el işçiliğinin ağır bastığı atölye-fabrika tipi bir işletmenin temeli olabilir. Fakat böyle bile olsa, makineyi hareket ettirmek için insan adalesi yerine buhar veya su gücü gibi mekanik bir güç kullanılmaya başlanır başlanmaz, bu durum fabrika tipi üretime geçiş sürecidir. Bu süreç İngiltere’de çarpıcı biçimde yaşanmış ve atölye-fabrikalar ile asıl fabrikalar arasındaki mücadele 12 yıl devam etmiştir.

b. Fabrika sisteminin manifaktür ve ev sanayii üzerindeki etkisi

Fabrika sistemi gelişirken tarımda da bu gelişmeye eşlik eden köklü değişiklikler olur. Ayrıca, bütün sanayi kollarında yapılan üretimin sadece boyutları büyümekle kalmaz, aynı zamanda karakteri de değişir. Manifaktürlere peyderpey makine girerken, “manifaktürün eski iş bölümüne dayanan kaskatı yapısı dağılmaya başlar ve sürekli değişmelerin yolu açılmış olur”. Bu süreç toplam işçinin bileşiminde de köklü bir değişiklik yaratır ve yeni tip işbölümü, artık mümkün olan her yerde, kadın emeği, her yaştan çocuk emeği, hünersiz işçi emeği (kısacası ucuz emek) kullanımına dayanır. Bu değişim yalnızca büyük boyutlu üretim faaliyetleri için geçerli olmakla kalmaz; aynı zamanda, ister işçinin özel meskeninde ister küçük işyerlerinde yürütülüyor olsun, ev sanayii denilen üretim faaliyetini de kapsamına alır. “Eski tarz ev sanayisi, şimdi fabrikanın, manifaktürün veya meta ve eşya deposunun bir dış departmanı haline gelir. Sermaye, büyük kitleler halinde bir yerde topladığı ve doğrudan doğruya kumandası altında bulundurduğu fabrika işçilerinden, manifaktür işçilerinden ve zanaatçılardan başka, şimdi görünmeyen iplerle bir diğer işçi ordusunu da hareket ettirir: bunlar büyük şehirlerde olanlarla birlikte bütün ülke sathına yayılmış bulunan ev sanayisi işçileridir.”

Küçük ve genç yaştaki kişilerle, emek güçleri ucuza satın alınan kişilerin modern manifaktürde sömürülmeleri, kuşkusuz gerçek fabrikada olduğundan daha yüz kızartıcıdır. Çünkü fabrikalarda adale gücünün yerini makine alınca iş görece hafifler, oysa manifaktürde bu hemen hemen hiç söz konusu olmaz. Manifaktürde kadınlar ve küçücük çocuklar, zehirli ve türlü biçimlerde zararlı maddelerin etkileri ile yüz yüze bırakılır ve en vicdansız biçimde harcanırlar. Kadınlar ve küçük çocukların ev sanayiinde uğradıkları sömürü ise manifaktürdekinden daha yüz kızartıcıdır; “çünkü bunlar dağınık oldukları için direnme güçleri zayıftır; çünkü kendileri ile asıl işverenler arasında bir sürü soyguncu asalak yer almış bulunur; çünkü ev sanayisi her zaman ve her yerde makineli üretimle veya en azından aynı üretim kolundaki manifaktürlerle rekabet etmek zorundadır; çünkü yoksulluk ve sefalet işçiyi yer, ışık, havalandırma vb. gibi en gerekli çalışma koşullarından yoksun bırakır; çünkü burada yapılan işle sağlanan istihdam gün geçtikçe düzensizleşir; ve çünkü büyük sanayi ve tarımın «fazlalık» haline getirdiği kimselerin son sığınakları olan bu yerlerde işçiler arası rekabet zorunlu olarak doruğuna ulaşır.”

c. Modern manifaktür

Marx, yukarıda belirttiği hususları açıklamak üzere çeşitli manifaktürlerde sağlığa son derece zararlı koşullar altında çalıştırılan işçilerden örnekler verir. Küçük-büyük bütün işçilerini aşırı biçimde çalıştıran bazı Londra gazete ve kitap matbaalarında koşullar o denli berbattır ki, bu yerler çok hak ettikleri uğursuz bir isimle, “mezbaha” diye anılmışlardır. Marx’ın verdiği bir diğer çarpıcı örnek ise şudur: En rezil, en pis ve en düşük ücret ödenen işlerden biri paçavra ayıklamaktır; bu işte tercihen genç kızlar ve kadınlar çalıştırılır. Büyük Britanya kendisine ait çok büyük paçavra stoklarının yanı sıra, bütün dünyadaki paçavra ticaretinin merkezidir. Japonya’dan, Güney Amerika’nın en uzak ülkelerinden ve Kanarya Adaları’ndan Büyük Britanya’ya paçavralar akar. Ama paçavranın ana kaynakları Almanya, Fransa, Rusya, İtalya, Mısır, Türkiye, Belçika ve Hollanda’dır. Paçavra, gübre elde etmekte, yatak içi ve yapay yün yapmakta işe yarar ve kâğıt hammaddesi olarak kullanılır. Paçavra ayıklayıcı kadınlar çiçek ve diğer bulaşıcı hastalıkların taşıyıcı ve yayıcılarıdır; bunların ilk kurbanları da kendileri olur.

Keza manifaktürlerdeki çalışma ortamı o kadar olumsuzdur ki, örneğin dönemin tuğla ve kiremit sanayiinde çalışan çocukların oralardan manevi soysuzlaşmaya uğramadan çıkabilmesinin olanaksız olduğu belirtilmiştir. Sabah saat 5’ten akşam saat 7’ye kadar devam eden uzun işgünlerinde yaşları 6’ya, hatta 4’e kadar inen oğlan ve kız çocuklar çalıştırılır. Yaptıkları iş çok ağırdır; yazın sıcağı, bitkinliği ve yorgunluğu daha da arttırır. İngiltere’nin, genç kadınların ve küçücük çocukların bedenini ve ruhunu mahvederek ilerleyen bu vahşi kapitalizm dönemi, o yılları yansıtan pek çok öykü ve romanın yanı sıra, çarpıcı inceleme ve raporların da konusu olmuştur. Marx’ın buradan hareketle aktardığı üzere, “En narin oldukları yaşlardan itibaren kulaklarını dolduran pek düzeysiz konuşmalar, en küçük bir eğitim ve terbiye görmeden yarı vahşi yaratıklar halinde büyürlerken edindikleri çirkin, adi ve yüz kızartıcı alışkanlıklar, bunları hayatlarının daha sonraki dönemlerine yasa ve nizam tanımaz, ahlâksız, sefih bir serseriler güruhu olarak hazırlar. ... Korkunç bir ahlâksızlaşma kaynağı da buradaki yaşam tarzıdır”.

Kiremitçilik manifaktüründe yetişkin erkekler, oğlan ve kız çocuklar küçücük kulübelerde birlikte uyurlar. “Bu kulübelerin pek çoğu gerçek bir düzensizlik, pislik ve toz toprak yuvasıdır. ... Genç kız ve çocukları böylesine bir işte kullanan bu sistemin en büyük fenalığı şuradadır: bu insancıklar çocukluk çağından itibaren daha sonraki bütün hayatları boyunca içinden çıkamayacakları bir sefihler ve ahlâksızlar güruhuna bağlanırlar. Bu kızcağızlar, doğa kendilerine kadın olduklarını öğretmeden önce, kaba, ağzı bozuk oğlan çocukları gibidir. Sırtlarında elbise diye pislik içinde birkaç paçavra vardır; bacakları dizlerinin çok yukarılarına kadar meydandadır; burada her türlü edep ve ar duygusuyla alay etmeyi, bunları hiçe saymayı öğrenirler. Yemek zamanlarında çayırlara sere serpe yatarlar veya yakındaki bir kanalda yüzen oğlanları seyrederler. Günün yorucu işi sonunda tamamlanınca, biraz daha iyi olan elbiselerini giyerler ve erkeklerle birlikte meyhanelere yollanırlar.” Marx’ın aktardığı bir başka çarpıcı örnek de kiremit işçilerinin durumunu gözler önüne serer. Kendilerini iflah olmaz bir ümitsizliğe kaptırmış olan kiremit işçilerinden iyice biri yaşadığı bölgenin papaz yardımcısına demiştir ki: “bir kiremitçiyi kötülüklerden sıyırıp iyi bir insan haline getirebildiğiniz zaman, şeytanı da bir kiremitçi olarak düzeltip yüceltmeyi deneyebilirsiniz, efendim!”

d. Modern ev sanayii

Marx, “ev sanayii” ile ilgili olarak “büyük sanayinin gerisinde yer alan bu kapitalist sömürü alanı” nitelemesini yapar ve buradaki durumun dehşet verici olduğunu belirtir. O dönem İngiltere’sinde henüz hiç makine kullanmayan veya fabrika ve manifaktür tipi işletmelerle rekabet etmeyen dantelcilik kolunda, dantel işçisi kadınlar arasında verem artış hızındaki ilerleme dönemin ağır koşullarını gözler önüne sermiştir. Özetle değinilecek olursa, yine yoksul kadınların işlettiği “patroniçe evleri” denilen yerlerde ya da çocukları ile birlikte çalışan dantelci kadınların evlerinde koşullar rezalettir. Bunlar, oturdukları yerin bir kısmını atölye olarak kullanılırlar ve uzun iş saatleri boyunca nefes alınamayacak ölçüde tıkım tıklış odalarda havanın oksijeni, gaz lambaları tarafından yutulur. Yerlerin taş veya tuğla ile döşenmiş olmasına rağmen, dantelleri temiz tutmak için, çocuklar kışın bile ayakkabılarını çıkarmak zorundadır. Küçücük çocuklar insanı hayrette bırakan gergin bir dikkat ve hızla çalışırlar ve bu tam anlamıyla köle çalışmasıdır. Çocukların 12 veya 14 yaşlarına kadar yaşama zevki diye tattıkları şey budur. Yarı aç yarı tok durumdaki ana ve babaların düşündükleri tek şey ise, çocuklarından mümkün olduğu kadar fazla yararlanmaktır. O nedenle, yaşları büyüyünce çocuklar ana ve babalarına, doğal olarak, on paralık ilgi göstermezler ve onları terk ederler. Dönemin raporları, böyle yetişen bir nüfusta cehaletin, ahlâksızlık ve fenalıkların diz boyu olmasının şaşılacak bir şey olmadığını vurgulamıştır.

e. Modern manifaktür ve ev sanayiinden büyük sanayiye geçiş. Fabrika Yasalarının bu işletme biçimlerine uygulanmasıyla söz konusu devrimin hız kazanması.

Kadınları ve çocukları kötü şekillerde kullanarak, her türlü normal çalışma ve yaşama koşulunu ortadan kaldırarak ve aşırı çalıştırma, geceleri çalıştırma vahşetiyle işgücünün ucuzlatılmasının, en sonunda gelip dayanacağı doğal sınırlar vardır. İşler artık aşılması mümkün olmayan bu sınırlara gelip dayandığında, metaların bu temelde ucuzlatılmasının ve kapitalist sömürünün bu şekilde sürdürülebilmesinin de sınırına varılmış olur. Sonunda işler gelip bu noktaya dayandığında, dönüşüm uzun yılları alsa bile, artık makine kullanma ve oraya buraya dağılmış bulunan ev sanayiini (ve hatta manifaktürü) fabrikalı sanayiye dönüştürme saati gelip çatmış demektir. Marx, bu hareketin en muazzam örneğinin giyim eşyası üretimi alanında görüldüğünü belirtir.

Makineleşme öncesinde giyim eşyası üretiminin bir kısmı manifaktür atölyelerinde yapılmış; diğer bir kısmı manifaktürler ve mağazalar için çalışan küçük zanaat ustaları tarafından yürütülmüş; ama üretim büyük oranda bunlara bağlı ev sanayii işçileri tarafından sağlanmıştı. Fakat kullanılan iş malzemesini, hammaddeyi, yarı işlenmiş maddeyi vb. büyük sanayi sağlıyordu. Başlangıçta bu alandaki manifaktürler, talepte herhangi bir hareket olması halinde kapitalistin hemen kullanabileceği donatılmış bir emek ordusunu el altında hazır bulundurma ihtiyacından doğmuştu. Bu manifaktürler, dağınık zanaat işletmeleri ile ev sanayii işletmelerinin geniş bir temel oluşturacak şekilde varlıklarını sürdürmelerine engel olmamıştı. Bu işkollarında sağlanan büyük artı-değer miktarı ve aynı zamanda üretilen nesnelerin fiyatlarında meydana gelen devamlı ucuzlama, esas itibarıyla iki faktör sayesinde mümkün olmuştu: Ancak ölmeyecek kadar yaşamaya yetecek düzeyde alt sınıra düşürülmüş ücretler ve insan olarak artık daha fazlasına dayanılmayacak derecede üst sınıra çıkarılmış çalışma süreleri!

Marx’ın çarpıcı ifadesiyle: “Piyasayı ve bu arada özellikle İngiltere için söz konusu olmak üzere, İngiliz zevk ve alışkanlıklarının hüküm sürdüğü sömürge piyasalarını, şimdiye kadar durmadan genişletmiş ve bugün de genişletmekte bulunan şey, aslında, metaya dönüştürülen insan kanının ve alın terinin fiyatında sağlanmış olan ucuzluktan başka bir şey değildi.” Fakat nihayetinde kritik noktaya varıldı. Eski yöntemlerin dayandığı temelin ve insan malzemesinin açıkça ve düpedüz sömürülmesi, büyümekte olan piyasaların ve bundan da hızlı büyüyen kapitalistler arası rekabetin doğurduğu ihtiyaçlara artık cevap veremez oldu. Böylece makinenin günü gelip çattı. Elbisecilik, terzilik, kunduracılık, şapkacılık gibi sayısız üretim alanlarına aynı derecede el atan ve kesin biçimde devrim yaratan bu makine, dikiş makinesiydi. Büyük sanayi döneminde yeni işkollarını ele geçiren diğer bütün makinelerin işçiler üzerindeki etkileri ne idiyse, dikiş makinesinin işçiler üzerindeki dolaysız etkisi de aşağı yukarı o oldu. En küçük çocuklar işten uzaklaştırıldı. Makinelerin kendilerine rakip olduğu görece iyi durumdaki zanaatçıların ücretleri düştü. Makine ile çalışan yeni işçiler yalnızca genç kızlardan ve genç kadınlardan oluştu. Bu işçiler, mekanik güç yardımı sayesinde erkek işçilerin daha ağır işlerdeki tekeline son verdiler ve daha hafif işlerde çalışmakta olan yaşlı kadınların ve küçük yaştaki çocukların yerlerine geçtiler. Çok güçlü rekabet karşısında zanaatçıların en güçsüzleri ezilip perişan oldular. Bu dönem boyunca Londra’da açlıktan ölenlerin sayısındaki korkunç artış, dikişle ilgili işkollarında makine kullanımının yayılmasıyla el ele gitti.

Marx, üretim araçlarındaki değişmenin zorunlu bir sonucu olarak toplumsal işletme biçiminde kendini gösteren değişikliğin bir dizi karmakarışık geçiş biçimleri ile gerçekleştiğini vurgular. İngiltere’de kapitalistlerin çok sayıda dikiş makinesini kendilerine ait binalarda toplamaları, daha önce birbirlerinden ayrı olarak yürütülen işkollarının aynı çatı altında toplanmalarına ve aynı sermayenin kumandası altına girmelerine yol açmıştır. Dikiş makinelerine yatırılan sermayenin durmadan büyümesi üretimi arttırmış ve piyasada tıkanıklık yaratmıştır. Bu gelişme, ev sanayii işçilerinin ellerindeki dikiş makinelerini satışa çıkarmaları için harekete getirici bir işaret olmuştur. “Bizzat bu makinelerin üretiminde meydana gelen aşırı üretim, bunların sürüm zorluğu içinde kıvranan üreticilerini ellerindeki makineleri haftalık sürelerle kiraya vermeye zorlamış ve böylece makine sahibi küçük işletmeciler için öldürücü bir rekabetin doğmasına yol açmıştır.” Makinelerin durmadan değişikliğe uğraması ve gittikçe daha ucuza mal edilmesi bu makinelerin eski tiplerinin değerini durmadan düşürmüş ve bu eski tip makineler artık ancak yığınlar halinde ve gülünç denecek fiyatlarla büyük kapitalistlere satılmıştır. Bu örnekte görüldüğü gibi, makineleri öyle ya da böyle kârlı bir biçimde işletebilecek olan kimseler artık sadece büyük kapitalistler olurken, nihayet insanın adele gücünün yerini buhar makinesinin alması dönüşüm sürecinde eski döneme son darbeyi indirmiştir.

Üretimde buhar gücünün kullanılmasıyla birlikte iş makineleri büyük fabrikalarda toplanmış ve bu kendiliğinden başlayıp gelişen sanayi devrimi, Fabrika Yasalarının kadın, genç ve çocuk işçi çalıştırılan bütün sanayi dallarına uygulanmasıyla yapay olarak hızlandırılmıştır. Çünkü işgününün süre, yemek ve dinlenme araları, başlama ve son bulma saatleri açısından yasal bir düzene sokulması, çocuk işçilere uygulanan vardiya sistemi ve belli bir yaşın altındaki çocukların çalıştırılması yasağı daha fazla makine kullanılmasını ve buharın hareket sağlayıcı güç olarak adalenin yerini almasını zorunlu kılar. Bunun yanı sıra, topluca kullanılan üretim araçlarında, yani fırınlarda, binalarda vb. bir genişleme olur. Netice olarak, üretim araçlarında daha büyük bir yoğunlaşma ve buna uygun olarak aynı yerde çalıştırılan işçilerin sayısında bir büyüme meydana gelir.

Fabrika sisteminin varlığının temel koşulu, özellikle işgünü yasayla sınırlandığında, hedeflenen miktarda metanın belli bir zaman aralığında üretilmesidir. İşin kesintilerden zarar görmeden yürütülebilmesi fabrika sisteminde esastır. Bunu sağlamak, yalnızca mekanik bir işin yapıldığı sanayilerde, kimyasal ve fiziksel süreçlerin rol oynadığı sanayilere oranla daha kolaydır. “Sınırsız bir iş gününün ve gece çalışmasının bulunduğu ve insanların serbestçe harap edildiği çalışma koşulları altında, kendiliğinden ortaya çıkan her engel, çok geçmeden üretim için ebedi bir «doğal sınır» haline gelir. Haşaratı yok etmek için kullanılan hiçbir zehir, bu tür «doğal sınır»ların kökünü kazımakta Fabrika Yasası kadar etkili olamaz.” İngiltere’de Fabrika yasaları, iş koşullarının eski tip düzenlenmesinden kaynaklanan iş kesintilerini ortadan kaldıran bir zorlayıcı oldu. İş koşullarında yeni düzenlemeleri daha önce “olanaksızlıklar” bahanesiyle reddeden patronlar bu zorlama neticesinde hizaya geldiler ve fabrikalarda daha modern makine ve teçhizat kullanmaya başladılar. İngiliz yasa koyucusu bu tip tecrübelere dayandı ve bir sanayi kolu Fabrika Yasası kapsamına sokulduğu zaman, patronlara değişim için 6 ay ile 18 ay arasında bir süre verildi. Fabrika Yasası, böylece manifaktür tipi işletmelerin fabrika tipi işletmeler haline dönüşmesi için gerekli maddi unsurları yapay olarak olgunlaştırdı. Fakat aynı zamanda da, daha büyük sermaye yatırımlarını zorunlu kılarak, küçük patronların çöküşünü ve sermayenin yoğunlaşmasını hızlandırdı.

Marx, işgününün düzene sokulması çabasının önüne dikilen bir başka engele dikkat çeker: “Tümüyle teknik olan ve teknik yollarla bertaraf edilebilecek engeller bir yana, iş gününün düzene sokulması çabası bizzat işçilerin gelişigüzel alışkanlıklarının neden olduğu güçlüklerle karşılaşır. Bu, özellikle, parça başına ücret ödeme usulünün egemen olduğu, günün ya da haftanın bir kısmında uğranılan zaman kaybının daha sonra normalden fazla çalışılarak veya gece işi ile telafi edilebildiği durumlarda söz konusu olur. Bu, yetişkin işçileri vahşileştiren, karısı ve çocukları için yıkıcı bir yöntemdir.”

Kapitalist üretimin karakteri anarşiktir; kapitalizm bir yandan işgücünün sermaye tarafından dizginsiz biçimde sömürülmesine dayanır, diğer yandan üretimin kendisindeki anarşi büyük bir düzensizlik kaynağıdır. Kapitalizm sınaî çevrimler sırasında görülen genel dönemsel değişmeler olmadan yol alamaz. Böylece her sanayi kolu için söz konusu olan özel piyasa dalgalanmalarının yanı sıra, işkolunun özelliğine bağlı olarak mevsimsel ya da sezonsal değişmeler de görülür. 19. yüzyılda demiryolları ve telgraf kullanımının gelişmesiyle birlikte “kısa süreli siparişler” verme alışkanlığı da gelişmiştir. Demiryolu sisteminin genişlemesi, ani siparişler verme alışkanlığını fazlasıyla teşvik etmiştir ve işçiler açısından bunun sonuçları, aşırı yüksek çalışma temposu, yemek saatlerinin ihmal edilmesi ve fazla çalışma olmuştur. Sipariş azaldığı zaman işçiler işten atılır ve böylece burada her zaman kullanıma hazır bir yedek sanayi işçisi ordusu meydana getirilmiş olur; bu ordu yılın bir kısmında en insanlık dışı koşullar altında çalışarak perişan olurken diğer kısmında da işsizlikten kırılır.

İngiltere’de o dönemin iş koşullarına dair raporlar, işgününün bir düzene bağlanmasıyla, bazı sanayilerde daha önce harcanmakta olan emek kütlesinin bütün bir yıla daha eşit bir biçimde dağıtıldığını ortaya koymuştur. İşgününün düzen altına alınması, ayrıca büyük sanayi sistemi ile bağdaşmayan uygulamaları ortadan kaldırmıştır. Fabrikaların yeni binalar, ek makineler vb. ile modernize edilmesi, daha önce kontrol altına alınamayan güçlük ve koşulları silip yok etmiştir. Fakat bizzat o dönemin sermaye temsilcileri tarafından itiraf edildiği üzere, sermayenin kendisini bu tür değişikliklere uydurması patronların kendiliğinden girişimleriyle değil, ancak işgününü zorunlu bir düzene bağlıyan “genel bir yasanın baskısı” ile mümkün olabilmiştir.

30 Mart 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /17

kapitali-okumak-c1.png

9. Fabrika Mevzuatı. (Sağlık ve Eğitim ile İlgili Hükümler) İngiltere’de Bunların Genelleştirilmesi

Fabrika mevzuatı, kendi iç dinamiği temelinde biçimlenen kapitalist üretim sürecine karşı toplumun ilk bilinçli ve yöntemli tepkisidir. Marx, bunun otomatik makineler ve elektrikli telgraf kadar büyük sanayinin zorunlu bir ürünü olduğunu belirtir. İngiliz Fabrika Yasalarının işgünü saatlerini düzenleyen maddelerinin yanı sıra, işçi sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili hükümleri de vardır. Fakat bu hükümler genelde kapitalistlerin denetimden kaçmalarını kolaylaştıran biçimde kaleme alınmışlardır. Fabrikatörler, işçilerinin kollarını ve bacaklarını tehlikelerden korumak için çok küçük bir masrafa katlanma yükümlülüğünü getiren hükme karşı bile fanatik bir mücadele yürütmüşlerdir. Herkesin kendi özel çıkarlarını gözeterek, toplumda sözümona ortak çıkarları destekleyeceği yönündeki serbest ticaret dogmasının bu noktada kendini parıltılı bir tarzda açığa vurduğunu hatırlatır Marx.

Devlet nihayetinde işçi sağlığının korunmasıyla ilgili zorlayıcı yasalar çıkartmasa, kapitalist üretim tarzı bu sorunları hiç de umursamayan bir doğaya sahiptir. İngiliz Fabrika Yasası, getirdiği uygulanması zorunlu hükümlerle küçük işyerlerinin fabrikalara dönüşmesini de dolaylı olarak hızlandırmıştır. Çünkü fabrikaların gücünün yettiği bazı zorunlu uygulamalara küçük işyerlerinin gücü yetmemiştir. Dönemin müfettiş ve komisyon raporlarında ifade edildiğine göre, fabrikalarda işçi başına yeterli hava olması gibi yaşamsal bir zorunluluğa uymayı ise, büyüğüyle küçüğüyle tüm sermaye reddetmiştir. Marx’ın belirttiği gibi, bu durum, işçilerin tutuldukları verem ve diğer göğüs hastalıklarının aslında sermayenin varoluş koşulu olduğunu açığa vurmaktadır. Bu durum aynı zamanda, kapitalist üretim tarzının, özü gereği, belli bir noktanın ötesindeki her tür akılcı iyileştirmeyi dışladığını da gözler önüne serer.

Fabrika Yasasının eğitime ilişkin hükümleri, olması gerekene oranla tüm zavallılığına karşın, yine de çocuk işçilere ilköğretimin sağlanmasını çalışmanın ön şartı olarak ilan etmiştir. İngiliz Fabrika Yasası, ilk eğitim sağlanmadan ebeveynlerin 14 yaşından küçük çocuklarını bu yasaya tâbi fabrikalara gönderemeyeceği hükmünü de getirmiştir. Ayrıca, yasa hükümlerinin yerine getirilmesinden fabrikatörleri sorumlu tutmuştur. İlgili hükme göre, “fabrikanın sağlayacağı eğitim zorunludur ve bu çalışma koşullarından biridir”.

Bu hükümlerin başarısı, eğitim ve jimnastiği el işiyle birleştirmenin mümkün olduğunu kanıtlamış olmasıdır. Dönemin fabrika müfettişleri, fabrikalarda çalışan çocukların okula düzenli devam eden çocukların ancak yarısı kadar eğitim aldıkları halde, öğrendiklerinin onlarınkiler düzeyinde ve hatta çoğunlukla daha fazla olduğunu ifade etmişlerdir. Dönemin müfettiş raporlarında bunun nedeni ifade edilmiştir: “Mesele basit. Okulda ancak yarım gün kalan çocuklar, her zaman uyanık ve söylenilenleri kavramaya neredeyse her zaman hazır ve istekli oluyor. Yarım gün çalışma ve yarım gün okulda eğitim görme sisteminde bu işlerden her biri diğerinin verdiği yorgunluk ve bıkkınlığı giderici bir etki yapıyor; bunun sonucu olarak, her iki iş de çocuğa, bunlardan devamlı olarak sadece birini yapmak zorunda olması durumuna göre, çok daha makul geliyor. Sabahleyin erkenden okula gelip oturan bir çocuğun, özellikle sıcak bir havada, işten gelen uyanık ve canlı bir çocukla yarışması olanaksızdır.”

Marx bu noktadan hareketle şu önemli değerlendirmeyi yapar: “Robert Owen’ın ayrıntıları ile göstermiş olduğu gibi, gelecekteki eğitimin tohumu fabrika sistemi içinde atıldı ve ilk sürgünlerini vermeye başladı: bu eğitim sisteminde belli bir yaşın üstündeki bütün çocuklar için üretici faaliyet ile eğitim ve jimnastik birleştirilmiş olacaktır; bu yöntem, sadece toplumsal üretimi artırmaya yarayan bir yöntem olarak kalmayacak, aynı zamanda bütün yönleri ile gelişmiş bir insan üretmenin de biricik yöntemi olacaktır.”

Büyük sanayi, bir insanı bütün ömrü boyunca tek bir parça-işe bağlayan manifaktür tipi işbölümünü teknik olarak ortadan kaldırırken, aynı zamanda aynı işbölümünü çok daha büyük boyutlarda yeniden üretmiştir. Marx şu değerlendirmeyi yapar: “Manifaktür tipi işbölümü ile büyük sanayinin özü arasındaki karşıtlık kendisini zorla ortaya koyuyor. Bu karşıtlık, şu korkunç olguyla da kendini açığa vuruyor: modern fabrikalarda ve manifaktürlerde çalıştırılan çocukların büyük bir kısmı, küçücük yaşlardan itibaren son derece basit bir işin başında tutularak yıllarca sömürülür; bunlar bu süre boyunca kendilerini hiç değilse çalıştırıldıkları manifaktür veya fabrikalarda olsun işe yarayacak kimseler haline getirebilecek herhangi bir iş öğrenmez.” Oysa eskiden İngiltere’de örneğin kitap basımı işkolunda çalışan çıraklar, zamanla daha basit işlerden daha karmaşık işlere geçerler, tam bir matbaa ustası oluncaya kadar işi öğrenirlerdi. Okuyup yazabilmek, bu işkolunda çalışan her işçi için zanaatın bir gereğiydi.

Marx, baskı makinesi ortaya çıkınca bütün bunların değiştiğini belirtir. Makine ile birlikte bu işkolunda iki tür işçi çalıştırılmaya başlanmıştır: yetişkin işçiler ve genç işçiler. Bu genç işçiler Londra matbaalarında bazen sadece 2 saatlik bir yemek ve uyku tatili verilerek durmaksızın 36 saat olmak üzere usanç verici biçimde uzun saatler boyunca çalıştırılmışlardır. Kapitalist sömürünün toplumun gençliğini nasıl heba ettiğini Marx’ın satırları gözler önüne serer: “Büyük bir kısmı okuma ve yazma bilmeyen bu gençler, genellikle, son derecede vahşileşmiş anormal yaratıklardır.” Ve bunların büyük çoğunluğunun, ileride daha iyi ücret alan ve daha fazla sorumluluk üstlenen bir makine operatörü olma ümidi yoktur. “Çocuk işi için fazla sayılacak yaşa gelir gelmez, yani en geç 17’sinde, çocuk işçiye yol verilir. İşten atılan gençler, suçlular takımına yazılır. Bazıları bir başka yerde iş bulmaya çalışır; fakat cehaletleri, kabalıkları, maddi ve manevi düşkünlükleri buna olanak vermez.”

İşyerindeki manifaktür tipi işbölümü için söylenenler, toplumdaki işbölümü için de geçerlidir. Zanaatçılık ve manifaktür toplumsal üretimin genel temelini oluşturduğu sürece, üreticinin tek bir üretim koluna bağlı kalması ve yaptığı işlerin başlangıçtaki çok yönlülüğünün ortadan kalkması gelişmenin zorunlu bir uğrağı olmuştur. İşte üretimin böyle bir temele dayandığı dönemler boyunca, her özel üretim kolu kendine uyan teknik biçimi bulmuş ve bunu mükemmelleştirdiği noktada da katılaştırmıştır. Sanayi devrimi neticesinde eski yapı tarümar edilinceye dek bu katılaşmış yapıda değişimi yaratan tek şey, (ticaretin sağladığı yeni iş malzemesi dışında) iş aletinde zamanla meydana gelen değişme olmuştur. Deneyimlere dayanılarak uygun biçimi bulunup katılaştırılan kurallar, 18. yüzyıla kadar özel zanaatların sırları olarak adlandırılmıştır. Bu sırların karanlık dünyasına yalnızca pratik ve mesleki açıdan kabul edilen insanlar girebilmiştir. Bir kalfanın ustalar arasına katılması sırasında uyması gereken bir ritüel vardır. Dönemin eserlerinde yansıtıldığı üzere, bu ritüel sırasında kalfaların “kardeşlerini kardeşçe bir sevgi ile seveceğine, onlara işlerinde destek olacağına, meslek sırlarını bilerek ve isteyerek açığa vurmayacağına ve hatta ortak çıkarları gözeterek, müşterilerin dikkatlerini başkalarının mallarındaki kusurlara çekip kendi metalarını tavsiye etmeyeceğine” yemin etmesi gerekmektedir.

Marx, kapitalizmin yarattığı değişim sürecindeki önemli bir noktayı vurgular: “Büyük sanayi, insanlardan kendi toplumsal üretim süreçlerini saklamış olan ve kendiliğinden farklılaşmış çeşitli üretim dallarını sadece kendi dışlarında kalan kimselerden değil, kendi içlerine kabul edilmiş kimselerden de bir bilmece gibi saklamış olan örtüyü yırttı.” Büyük sanayi tümüyle modern olan teknoloji bilimini ortaya çıkardı. Eski toplumsal üretim sürecinin kendiliğinden ve katılaşmış biçimlerinin yerini, bilinçli bir plana göre ve varılmak istenen yararlı sonuca götürecek biçimde yürütülen doğa bilimi uygulamaları aldı. “Tıpkı mekaniğin, makinelerin en karmaşıklaşmış biçimlerinde bile basit mekanik güçlerin devamlı bir tekrarını görmesi gibi, teknoloji de, kullanılan aletlerin bütün çeşitliliğine rağmen, insan vücudunun tüm üretici faaliyetlerinde kaçınılmaz olarak yer alan az sayıdaki önemli temel hareket biçimlerini keşfetti.”

“Modern sanayi, bir üretim sürecinin mevcut biçimini hiçbir zaman kesin bir biçim olarak görmez ve böyle ele almaz. İşte bu nedenle, önceki tüm üretim tarzlarının özleri açısından tutucu olmasına karşın, onun teknik temeli devrimcidir.” Ve burada Marx bir dipnot düşerek, Engels’le birlikte daha Komünist Manifesto’da dile getirmiş oldukları o çarpıcı değerlendirmeyi hatırlatır: “Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varoluş koşuluydu. Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini önceki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.”

Makineler, kimyasal süreç ve diğer yöntemler aracılığıyla üretimin teknik temeliyle birlikte işçilerin işlevlerini ve emek sürecinin toplumsal bileşimlerini sürekli değişikliğe uğratır. Böylece toplumun içindeki işbölümünde de sürekli dönüşümlere yol açar; sermaye ve işçi kitlelerini durup dinlenmeksizin bir üretim kolundan çekip bir başka üretim koluna fırlatır. Büyük sanayi bu özellikleriyle bir yandan iş için değişmeyi, işlevler için akıcılığı, emek için tam bir hareketliliği gerekli kılarken, bir yandan da kendi kapitalist biçimi içinde, eski işbölümünü, bunun katılaşmış özellikleriyle birlikte yeniden üretir. Marx, bu mutlak çelişkinin, işçinin hayatında huzur ve sükûndan, kararlılık ve güvenden eser bırakmadığını; işçiyi emek araçlarından yoksun kılarak devamlı bir biçimde geçim araçlarından da yoksun kıldığını; işçiyi bir bütünün ancak bir parçasını yapan bir kimse haline soktuğunu ve işçileri mevcut işlere oranla bollaştırdığına dikkat çeker.

“Bu çelişki işçi sınıfının ardı arkası kesilmeksizin kurbanlar vermesinde, insan emek gücünün ölçüsüz bir biçimde israf edilmesinde ve nedeni olduğu toplumsal anarşinin yol açtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile kendini gösterir. Bu, bu gelişmenin olumsuz yönüdür.” Ama diğer taraftan, büyük sanayi mevcut üretim koşullarını kendi esnekliğine uygun biçime getirir. Sermayenin değişen sömürü ihtiyacını karşılamak için yedekte tutulan, her an kullanıma hazır ve sefil durumdaki işçi nüfusunun yerini, zamanla, değişen iş ihtiyaçlarına uygun olarak her an mutlak olarak kullanılabilir durumdaki insanlar alır. Yaptığı iş bütünün ancak küçük bir parçası olan parça-bireyin yerini bütün yönleriyle gelişmiş, farklı toplumsal işlevleri birinden diğerine kolaylıkla geçerek yapabilen bir bireye bırakır. Marx bu değişimin, büyük sanayiyle bir ölüm kalım meselesi haline gelmiş bulunduğunu belirtir.

Politeknik okullar ve tarım okulları, bu değişme sürecinin büyük sanayi ile birlikte kendiliklerinden ortaya çıkan ürünleri olmuştur. Bir diğer örnek, işçi çocuklarına bazı teknoloji derslerinin verildiği ve farklı üretim araçlarını kullanma yeteneğinin kazandırıldığı meslek okullarıdır. Marx buradan hareketle geleceğe ilişkin önemli bir noktaya işaret eder. Siyasal gücün işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesiyle, teknolojik eğitimin de hem teorik hem de pratik olarak işçi okullarındaki yerini alacağını belirtir. Kapitalizmde üretimin kapitalist biçimi ile işçilerin bunlara karşılık düşen iktisadi koşulları tam bir çelişki içindedir. Fakat zaten bir tarihsel üretim biçiminin çelişkilerinin gelişimi, bunların çözülmesinin ve üretim ilişkilerinin yeniden biçimlenmesinin tek tarihsel yoludur.

Fabrika mevzuatı getirdiği düzenlemelerle sermayenin sömürü hakkına bir müdahale olarak görünmüşken, “evde çalışma”ya yönelik her tür düzenleme de kendisini hemen patria potestas’a (babanın iktidarına), yani modern ifadesiyle ebeveynlerin otoritesine yönelik doğrudan bir saldırı olarak görülmüştür. Bu nedenlerle, başlangıçta İngiliz parlamentosu iş yasalarını onaylamaktan uzun süre kaçınmıştır. Ama en sonunda, gerçeklerin baskısı altında, büyük sanayinin eski aile biçiminin ekonomik temelini ve buna karşılık düşen aile çalışmasıyla birlikte eski aile ilişkilerini de çözdüğü kabul edilmiştir. Büyük sanayi, çocuk haklarının ilan edilmesini gerekli kılmıştır.

İngiltere’de dönemin çocuk haklarıyla ilgili raporunda şöyle denilmektedir: “Çocuklar ve gençler, ana baba haklarının, fiziksel kuvvetlerini zamanından önce tahrip edecek, manevi ve zihinsel kişiliklerini soysuzlaştıracak biçimde kötü kullanılmasına karşı yasama organı tarafından korunma hakkına sahiptir.” Marx ise, eski düzeni tarümar eden kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını gözler önüne sererken, bu değişimin aynı zamanda nasıl gelecek için yolu temizlediğini açıklığa kavuşturur. “Ancak, ergin olmayan emek güçlerinin sermaye tarafından dolaylı veya dolaysız olarak sömürülmelerini sağlayan şey, ana baba haklarının kötüye kullanılması değildir; tersine, ana baba haklarını, bunlara uygun düşen iktisadi temeli ortadan kaldırarak kötüye kullanılır hale getirmiş olan, kapitalist sömürü tarzıdır.”

Eski aile ilişkilerinin kapitalist sistem içinde uğradığı çözülme ne derece korkunç ve iğrenç görünürse görünsün, büyük sanayi kadınlara, gençlere ve çocuklara ev alanı dışında toplumsal olarak örgütlenmiş üretim süreçlerinde belirleyici roller vermiş; ailenin ve cinsler arası ilişkinin daha yüksek bir biçiminin yeni ekonomik temelini de yaratmıştır. Marx, ailenin Hristiyan-Cermen biçimini mutlak kabul etmenin, her biri tarihsel gelişimin bir evresini oluşturan eski Roma veya eski Yunan ya da Doğu aile biçimini mutlak kabul etmek kadar saçma olduğunu vurgular. Her iki cinsiyetten ve her yaştan bireylerden birleşik bir işçi topluluğunun oluşması, üretim sürecinin işçiye değil işçinin üretim sürecine hizmet ettiği acımasız kapitalist biçim altında, çürümenin ve köleliğin veba benzeri kaynağıdır. Fakat tersine, bu oluşumun uygun koşullar oluştuğunda insanca gelişmenin kaynağına dönüşmek zorunda olduğu da açıktır.

Fabrika Yasasının makineli işletmelerin ilk görüldüğü üretim alanlarını düzenleyen istisnai bir yasa olmaktan çıkartılıp, toplumsal üretimin bütününü düzenleyen genel bir yasa haline getirilmesi bir zorunluluktur. Bu zorunluluk büyük sanayinin tarihsel gelişim tarzından doğmuştur. Büyük sanayinin peşi sıra geleneksel manifaktür, zanaatçılık ve ev sanayisi biçimleri baştanbaşa değişmiş, manifaktürler durmadan fabrikalar haline ve zanaat işletmeleri de durmadan manifaktür haline gelmiştir. Ve bu dönüşüm neticesinde, zanaatçılık ve ev sanayii alanları, hayret edilecek derecede görece kısa bir zaman içinde, kapitalist sömürünün en vahşi azgınlıklarını serbestçe gösterdiği sefalet yuvalarına dönüşmüştür. Marx bu sürece damga vuran iki unsuru vurgular: “Birincisi, tekrar ve tekrar görülmüştür ki, sermaye, toplumsal üretim alanının yalnızca bazı noktalarında devlet denetimi altına sokulur sokulmaz, uğradığı kaybı diğer noktalardaki çok daha ölçüsüz bir sömürüyle telafi etmektedir; ikincisi, bizzat kapitalistlerin kendileri, rekabet koşullarında eşitlik, yani emeğin sömürüsü konusunda uyulacak sınırlarda eşitlik için feryat eder hale gelmektedir.” Bu yüzden, iş yasalarına uyan kapitalistler, bu yasalara uymayanların yarattığı haksız rekabet durumundan daima şikâyetçidirler.

Fabrika yasaları büyük ve küçük işkolları için olumlu görünen düzenlemeler getirse de, örneğin maden işletmelerinde görevlendirilen müfettişlerin gülünç denecek derecede az sayıda olmaları ve yetkilerinin darlığı gibi çeşitli nedenler yüzünden ölü bir belge olarak kalmıştır. Ayrıca, bu yasaların dikkat çeken özelliklerinden biri de işçiler için alınan önlemleri uygulamaktaki tereddüt, isteksizlik ve kötü niyettir. Nitekim bu yüzden, yasalara rağmen iş kazalarında ve buna bağlı işçi ölümlerinde dün de bugün de hep artış olmuştur. Marx bunun hiç de şaşılacak bir şey olmadığını belirtir ve ekler: “Serbest” kapitalist üretimin güzellikleridir bunlar!

Fabrika yasaları tarıma da uygulanmak istendiğinde dirençle karşılaşmıştır ama bu yasaların genel bir uygulamaya kavuşturulması yönünde karşı konulmaz bir eğilim hükmünü icra etmiştir. “İşçi sınıfının maddi ve manevi korunma aracı olarak fabrika mevzuatının genelleştirilmesi, yani bütün üretim kollarına uygulanması kaçınılmaz hale gelirken, daha önce görmüş olduğumuz gibi, aynı gelişme, bir yandan da, küçük boyutlu ve dağınık halde bulunan emek süreçlerinin büyük boyutlu ve birleşik emek süreçlerine dönüşmesini ve dolayısıyla da sermayenin yoğunlaşmasını ve fabrika sisteminin tek başına egemenliğini genelleştirmiş ve hızlandırmıştır. Bu genelleşme, sermayenin egemenliğinin henüz kısmen arkalarında saklı halde bulunduğu eski biçimlerin ve geçiş biçimlerinin hepsini tahrip edip bunların yerine sermayenin doğrudan ve apaçık egemenliğini getirmiştir.”

Bu gelişim süreci diğer yandan sermayenin egemenliğine karşı yürütülen doğrudan mücadeleyi de genelleştirmiştir. Yasalar bir yandan kurallara uygunluk, düzen ve tasarrufu zorunlu kılarken, bir yandan da işgününün sınırlandırılması ve düzene bağlanmasıyla teknik gelişmeleri hızlandıran muazzam dürtü ile kapitalist üretimin yol açtığı anarşi ve yıkımları her yerde alabildiğine çoğaltmıştır. Bu gelişme emek yoğunluğunu arttırmış ve makinenin işçi ile rekabetini şiddetlendirmiştir. Küçük işletmeler ve ev sanayiiyle birlikte, “fazla nüfusun” son sığınakları ve böylece bütün toplum mekanizmasının emniyet supapları yok edilmiştir. Bu nedenle Marx bu gelişim sürecini şöyle değerlendirir: “Üretim sürecinin maddi koşulları ve toplumsal birliği ile birlikte, bunun kapitalist biçiminin çelişki ve karşıtlıklarını ve dolayısıyla da aynı zamanda yeni bir üretim sürecinin kurucu unsurlarını ve eski toplumu devirecek güçleri olgunlaştırıyor.” Örneğin Robert Owen, sadece kendi deneylerinde fiilen fabrika sisteminden hareket etmekle kalmamış, bu sistemi teorik olarak da toplumsal devrimin hareket noktası olarak açıklamıştır.

10. Büyük Sanayi ve Tarım

Marx, büyük sanayinin tarımda ve tarım üreticilerinin toplumsal ilişkilerinde yol açtığı devrimin etraflıca daha sonra inceleneceğini ve burada kısaca değinileceğini belirtir. Tarımda makine kullanımının çalışanlar üzerindeki zararlı fiziksel etkileri, makinaların fabrika işçisine verdiği zarara oranla daha azdır. Fakat tarımda makine kullanımı yüzünden ortaya çıkan işsizlik, sanayiye oranla daha büyük olur. Büyük sanayi tarım alanında diğer alanlardan daha büyük bir devrimci etki yaratır ve bu nedenle de eski toplumun kalesi olan köylüyü yok ederek yerine ücretli işçiyi koyar. “Toplumsal dönüşme ihtiyacı ve sınıflar arası çıkar çatışmaları, böylece, kırda da şehirlerdeki düzeye yükselir. Alışkanlıkların ötesine geçemeyen ve akıl dışı tarım yöntemlerinin yerini bilimin bilinçli, teknolojik kullanımı alır. Tarımın da manifaktürün de çocukluk çağlarının ötesinde bir gelişme göstermelerine olanak vermeyen ve bunları bir arada tutan eski bağların kopuşu, kapitalist üretim tarzıyla tamamlanır.” Fakat kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda, gelecekteki daha üst düzey bir sentezin, yani tarım ve sanayinin birbirlerinden ayrı ve birbirlerine karşıt olarak geliştikleri dönemde ulaştıkları yetkin biçimlere dayanan bir birliğin maddi koşullarını yaratır.

Kapitalist üretim tarzı, nüfusu büyük merkezlerde toplar ve kent nüfusuna gittikçe artan bir ağırlık kazandırırken, bir yandan da toplumun tarihsel hareket gücünün yoğunlaşmasını sağlar. Ancak diğer yandan, insanla toprak arasındaki madde alışverişini, yani insanın topraktan alıp besin maddesi ve giyim eşyası olarak yararlandığı unsurların toprağa dönüşünü ve dolayısıyla topraktaki verim gücünün devamı için gerekli olan ebedî koşulu ihlal eder. Böylece kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda, hem kentli işçinin fiziksel sağlığını ve hem de kır emekçisinin zihinsel hayatını tahrip eder. “Ne var ki, kapitalist üretim tarzı sözü edilen madde alışverişinin sürekliliğini sağlayan ve kendiliğinden ortaya çıkan koşulları tahrip etmekle, aynı zamanda, bu madde alışverişinin, bir sistem, toplumsal üretimi yöneten bir yasa olarak ve insanlığın tam anlamıyla gelişimine uygun bir biçim içinde tekrar kurulmasını zorunlu kılar.”

Üretim sürecinin kapitalist tarza dönüşmesi, tıpkı manifaktürde olduğu gibi, tarım alanında da üreticinin yok olması ve emek aracının işçi için kölelik, sömürü, yoksulluk aracı haline gelmesi demektir. Kapitalizmde emek süreçleri arasında meydana gelen toplumsal birleşme, işçiye karşı onun bireysel canlılığını, özgürlüğünü ve bağımsızlığını ezip yok eden örgütlenmiş bir güç halini alır. Kır emekçilerinin geniş alanlara dağılmış olmaları onların direnme güçlerini kırarken, şehirli işçilerin toplu halde bulunmaları onların direnme güçlerini arttırır.

“Şehir sanayilerinde olduğu gibi modern tarımda da emeğin üretkenliğinin ve hareketliliğinin artması bizzat emek gücünün israfı ve kemirilip tüketilmesi pahasına olur. Ayrıca, kapitalist tarımdaki her ilerleme, sadece işçiyi soyma sanatında bir ilerlemeden ibaret olmayıp, aynı zamanda toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman aralığı için toprağın verimliliğinin yükseltilmesinde kaydedilen her ilerleme, aynı zamanda, bu verimliliğin sürekli kaynaklarının mahvedilmesi yolunda da bir ilerlemedir. Bir ülkenin, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin, gelişmesini büyük sanayi ile başlatması ölçüsünde bu tahrip süreci hızlanır. Bundan dolayı, kapitalist üretim, tekniği ve toplumsal üretim süreçlerinin birleşmesini, ancak, bütün zenginliğin iki kaynağını, toprağı ve işçiyi kurutarak ilerletir.”

1 Mayıs 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /18

kapitali-okumak-c1.png

BEŞİNCİ KISIM: MUTLAK ve GÖRELİ ARTI-DEĞERİN ÜRETİMİ

Bölüm 14: Mutlak ve Göreli Artı-Değer

Marx daha önce değindiği üzere, emek sürecini ilk önce soyut, yani tarihsel biçimlerinden bağımsız şekilde ve insanla doğa arasındaki bir süreç olarak ele almıştır. Bu temelde bakılırsa ve emek sürecinin bütünü onun sonucu olan ürün açısından ele alınırsa, emeğin üretken emek olduğu görülür. Fakat burada önemli bir ayrım noktası belirir. Marx ilgili yere düştüğü dipnotta, üretken emeğin ne olduğunu yalnız başına basit emek süreci açısından belirlemeye yarayan bu yöntemin, hiçbir zaman kapitalist üretim sürecine doğrudan uygulanamayacağını belirtir. Bu hatırlatmalardan sonra, Marx, konuyu daha geniş biçimde incelemeye girişir.

Kişi doğal nesnelere kendi geçimini sağlamak üzere el koyarken, faaliyetini yalnızca kendisi denetler. Tek bir insan, kendi beyninin denetimi altında kaslarını harekete geçirmeden doğa üzerinde etkide bulunamaz. Fakat tarihte bu böyle devam etmez ve kişi üretim sürecinde daha sonra başkalarının denetimi altına girer. “Doğal sistemde kafa ile el nasıl bir bütün oluşturuyorsa, emek süreci de kafa emeği ile el emeğini birleştirir. Daha sonra bunlar birbirlerinden ayrılır, bu ayrılma bunlar arasında düşmanca bir karşıtlığın doğacağı noktaya kadar devam eder. Ürün, genel olarak, bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkar, bir toplam işçinin, üyeleri emek nesnesi üzerine uygulanan işin ancak büyük veya küçük bir parçasını yapan bir bileşik işçinin ortak ürünü haline gelir.” İşte emek sürecinin böylece kolektif bir nitelik kazanmasıyla birlikte, zorunlu olarak üretken emek ve bunun taşıyıcısı olan üretken emekçi kavramı da genişlik kazanır. Üretken biçimde çalışmak için artık bizzat elle çalışmak bile gerekmez. Kolektif emekçinin bir parçası olmak, onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapmak yeterlidir.

Kapitalizmle birlikte “üretken işçi” kavramı genişlerken, diğer yandan “üretken emek” kavramı daralmıştır. Çünkü kapitalist üretim yalnızca meta üretimi değil, özünde “artı-değer” üretimidir. İşçi kendisi için değil, sermaye için üretmektedir. Bu açıdan bakıldığında, kişinin artık genel olarak bir şey üretmiş olması yetmez, artı-değer üretmek zorundadır. “Yalnızca, kapitalist için artık değer üreten ya da sermayenin değerlenmesine hizmet eden işçi, üreticidir. Maddi üretim alanı dışından bir örnek alacak olursak, bir öğretmen, öğrencilerin kafalarını işlemekle kalmadığı, ama aynı zamanda girişimcinin zenginleşmesi için çalıştığı durumda üretken işçidir. Girişimcinin sermayesini bir sucuk fabrikasına yatıracak yerde bir eğitim fabrikasına yatırması, bu ilişkide herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Bundan dolayı, üretken işçi kavramı, kesinlikle, faaliyet ile yararlı etki arasındaki, işçi ile emek ürünü arasındaki bir ilişkiden ibaret değildir; aynı zamanda, işçiyi, sermayenin dolaysız değerlenme aracı olarak damgalayan, özgül, toplumsal, tarihsel gelişimin ürünü bir üretim ilişkisidir.” Marx, bu nedenle kapitalizmde üretken işçi olmanın bir şans değil, şanssızlık olduğunu vurgular. Klasik ekonomi politik yazarları artı-değer üretimini üretken işçinin belirleyici özelliği olarak ifade ederlerken, fizyokratlar ise yalnızca tarımsal emeğin üretken olduğunu savunmuşlardır. Çünkü onlar için artı-değerin tek varoluş biçimi toprak rantıdır.

Hatırlayalım, kapitalist sistemde işgünü daha baştan “gerekli emek ve artı-emek” olarak iki kısma bölünmüştür. İşgününün, işçinin kendi işgücünün değerini ürettiği noktanın ötesine uzatılması ve bu artı-emeğe sermaye tarafından el konulması mutlak artı-değer üretimidir. O halde mutlak artı-değer üretimi sadece işgününün uzunluğuna bağlıdır. Nispi artı-değer üretimi ise, işgününü uzatmadan onun artı-emek parçasını büyütmek üzere işin teknik süreçlerini giderek köklü değişikliklere uğratmaya dayanır. İşgününün uzatılması sayesinde üreticiden daha fazla (mutlak) artı-emek sızdırılması yalnızca kapitalizme özgü olmayan genel bir konudur. Fakat nispi artı-değer üretimi, kendine özgü yöntemleri, araçları ve koşullarıyla birlikte özgül bir üretim tarzını, yani kapitalist üretim tarzını gerektirir.

Artı-emeğin üreticiden doğrudan veya zorla alınmadığı ve üreticinin henüz sermayenin biçimsel boyunduruğu altına girmediği ara biçimler yaşanmıştır. Marx bu konuya burada şöyle bir değinmekle yetineceğini belirtir. “Bu ara biçimlerde sermaye, emek sürecini henüz doğrudan doğruya denetimi altına almış değildir. Zanaatlarını ya da tarımsal faaliyetlerini geleneksel tarzlarda yürüten bağımsız üreticilerin yanında, bunları asalakça sömürerek beslenen tefeci veya tüccar, tefecilik sermayesi veya ticaret sermayesi vardır. Bir toplumda bu sömürü biçiminin egemen olması durumunda, burada kapitalist üretim tarzına yer olmaz; öte yandan, Orta Çağın sonlarına doğru görülmüş olduğu gibi, bu sömürü biçimi, köprü işlevi görebilir.” Bir de bu gibi örneklerin tamamen dışında, modern ev sanayii örneğinin de gösterdiği gibi, bazı ara biçimler büyük sanayinin arka planında ve tamamen değişik görünüşler altında yer yer ortaya çıkmıştır.

İşgününün ölçüsüz bir biçimde uzatılması, kendisini büyük sermayenin en kendine özgü ürünü olarak ortaya koyar. Kapitalizme özgü üretim tarzı bütün bir üretim koluna ve bundan da ileri olarak bütün önemli üretim kollarına egemen olur olmaz, toplumsal açıdan egemen biçim haline gelir. Marx, mutlak ve nispi artı-değer arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker ve belli bir açıdan bakıldığında, mutlak artı-değer ile nispi artı-değer arasındaki farkın tamamıyla aldatıcı görüneceğini belirtir. Zira nispi artı-değer üretimi de, neticede işgününün saat olarak değil, fakat işçinin kendi varlığı için gerekli olan emek-zamanın ötesine uzatılmasına dayandığı için mutlaktır. Diğer yandan mutlak artı-değer de bir açıdan görelidir, çünkü işgününü uzatırken emeğin üretkenliğini gerekli emek-zamanı uzatmayacak sınırlarda tutmaya olanak veren nispi bir gelişmeyi şart koşar. Ne var ki artı-değerin hareket şeklini göz önünde tuttuğumuzda, bu özdeşlik görüntüsü yok olur gider. Kapitalist üretim tarzı bir kere yer edip genelleşir genelleşmez, artı-değer oranında bir yükselmenin söz konusu olduğu durumlarda, mutlak artı-değer ile nispi artı-değer arasındaki fark her zaman ve her yerde kendisini duyurur.

Emek gücüne değerinin ödendiğini varsayacak olursak, şu alternatifle karşı karşıya kalırız: emeğin üretkenliği ve yoğunluğu veri ise, artı-değer oranı ancak işgününün mutlak olarak (fiilen) uzatılması ile yükseltilebilir. Diğer yandan, işgününün sınırları ve dolayısıyla uzunluğu veri ise, artı-değer oranı ancak işgününü oluşturan kısımların, yani gerekli emek ve artı-emeğin birbirine oranında gerekli emek aleyhine bir değişiklik yapmakla yükseltilebilir. Bu da, eğer ücret emek gücünün değerinin altına düşmeyecek olursa, emeğin üretkenliğinde veya yoğunluğunda bir değişme olmasını gerektirir.

Emekçi kendisinin ve soyunun hayatta kalabilmesi için gereken geçim araçlarını elde etmek üzere, sahip bulunduğu bütün zamanını kendisine harcamak durumunda ise, üçüncü kişiler için bedavaya çalışmasına zaman kalmaz. Emek belli bir üretkenlik derecesine ulaşmadan, emekçinin bu biçimde kullanabileceği zamanı olmaz. “Böyle bir artık zaman olmadan, artık emek olmaz; dolayısıyla, kapitalistler de olmaz; ama ayrıca, köle sahipleri, feodal beyler de olmaz; kısaca, büyük mülk sahipleri sınıfı olmaz.” Bu açıdan bakıldığında, artı-değerin doğal bir temele dayandığı söylenebilir. Şöyle ki, bir artı-emekten söz edebilmek için insanın hem kendi varlığını sürdürebilmesi hem de başkası için üretimde bulunmasına yetecek bir üretkenlik düzeyine ulaşılmış olması şarttır.

“Ancak insanların kendilerini başlangıçtaki hayvan durumlarının üstüne yükseltmelerinden ve dolayısıyla emeklerini belli bir derecede toplumsallaştırmalarından sonradır ki, bir kimsenin artık emeğinin bir başkasının varoluş koşulu haline geldiği durumlar doğmuştur. Uygarlığın başlangıç döneminde emeğin edinilmiş üretici güçleri sınırlıdır; ama tatminlerini sağlamakta yararlanılan araçlarla birlikte gelişen ihtiyaçları da azdır. Bundan başka, bu ilk dönemde toplumun başkalarının emekleri ile yaşayan kısmı, doğrudan doğruya üreticilerin oluşturduğu kitle karşısında, yok denecek kadar küçüktür. Emeğin toplumsal üretici gücünde meydana gelen ilerleme ile birlikte bu oran hem mutlak ve hem de göreli olarak büyür. Ayrıca, beraberinde getirdiği ilişkilerle birlikte sermaye, kaynağını uzun bir gelişme sürecinin ürünü olan bir ekonomik temelden alır. Sermayenin temeli ve hareket noktası hizmetini gören mevcut emek üretkenliği bir armağandır; ancak bu, doğanın değil, binlerce yüzyılı kucaklayan bir tarihin armağanıdır.”

Marx, insanların doğasındaki ve doğal çevrelerindeki farklılıkların emeğin üretkenliği üzerindeki etkisine dikkat çeker: “Toplumsal üretimin az ya da çok gelişmişlik düzeyi bir yana, emeğin üretkenliği doğal koşullara bağlı kalır. Bunların hepsi, bizzat insanın kendi doğasına (ırk vb. gibi) ve doğal çevresine indirgenebilir. Dış doğal koşullar ekonomik bakımdan iki büyük sınıfa ayrılır: birincisi, verimli topraklar, balık dolu sular vb. gibi geçim araçları biçimindeki doğal zenginlik; ikincisi, güçlü şelaleler, ulaştırmaya uygun nehirler, odun, madenler, kömür vb. gibi emek araçları biçimindeki doğal zenginlik. Uygarlığın başlangıç döneminde birinci, daha yukarı gelişme aşamalarında ikinci tür doğal zenginlik daha ağır basar. Söz gelişi, İngiltere ile Hindistan, ya da Eski Çağda Atina ve Korint ile Karadeniz’in kıyı ülkeleri karşılaştırılabilir.”

Mutlak olarak tatmin edilmeleri gereken ihtiyaçlar ne kadar az ve toprağın doğal verimliliğiyle iklimin uygunluğu ne kadar yüksek olursa, üreticinin yaşaması ve devamı için gerekli emek-zaman o kadar kısa olur. Ve dolayısıyla, emeğinin kendisi için harcadığı kısmını aşan ve bir başkası için harcanacak parçası o kadar büyük olabilir. Diodorus (MÖ 90-MÖ 30), eski Mısırlılarla ilgili olarak daha o zamanlar şunları yazmıştı: “Çocuklarını yetiştirmek için katlandıkları zahmet ve masraf inanılamayacak kadar az. Onlara en basit yiyecekleri pişiriyorlar; bir de ateşte kızartabildikleri kadar papirüs sapını veriyorlar; bataklık bitkilerinin kök ve saplarını çiğ, haşlanmış ya da kızartılmış olarak yediriyorlar. Çocukların çoğu, hava çok yumuşak olduğu için yalın ayak ve çıplak dolaşıyor. Bunun için, bir çocuk yetişip büyüyünceye kadar ana ve babasının katlandığı bütün masraf yirmi drahmiyi geçmiyor. Mısır’da nüfusun niye bu kadar büyük olduğu ve dolayısıyla bunca büyük eserin nasıl meydana getirilebildiği esas itibarıyla bu durumla açıklanabilir.” Fakat Marx, eski Mısır’ın büyük yapılarının nüfusun büyüklüğünden çok bunun serbestçe kullanılabilen kısmının büyüklüğü sayesinde ortaya çıkabilmiş olduğuna dikkat çeker. “Bir bireysel işçi, kendisi için gerekli emek zaman ne kadar kısa olursa, o kadar fazla artık emek sağlayabilir; aynı şekilde, çalışan nüfusun, zorunlu geçim araçlarının üretimi için gerekli olan kısmı ne kadar küçük olursa, bunun başka işler için kullanılabilecek kısmı o kadar büyük olur.”

Kapitalist üretim bir kere varsayılınca, diğer bütün koşullar aynı kalmak ve işgünü verili bir uzunlukta olmak kaydıyla, artı-emek miktarı emeğin fiziksel koşullarına ve özellikle de toprağın verimliliğine bağlı olarak değişir. Ama bu hiçbir zaman, en verimli toprağın kapitalist üretim tarzının gelişmesi için en uygun ortam olduğu anlamına gelmez. Çünkü kapitalist üretim tarzı, insanın doğa üzerindeki egemenliğine dayanır. Fazla cömert bir doğa, insanın, yürüme dönemindeki çocuk gibi elinden tutar. Bu durumda doğa insana, kendisini geliştirmesi için herhangi bir zorunluluk yüklemez. Fakat sermayenin anayurdu, gür ve yoğun bitki doğurma gücüne sahip tropik iklim kuşağı değil, ılıman kuşaktır. Yalnızca toprağın verimliliği değil, özelliklerine bağlı farklılık, doğal ürünlerindeki çeşitlilik ve mevsimlerdeki değişiklik toplumsal işbölümünün fiziksel temelini oluşturur. Yaşadığı doğal çevrede bulduğu bu değişiklikler, insanı gereksinmelerini, yeteneklerini, emek araçlarını ve tarzlarını çeşitlendirip çoğaltmaya iter.

“Sanayi tarihinde en belirleyici rolü, bir doğa gücünün toplumun denetimi altına alınması, onun idareli bir şekilde kullanılması, insan elinin eserleriyle ona ilk kez büyük ölçüde sahip ya da egemen olunması zorunluluğu oynar. Mısır’da, Lombardiya’da, Hollanda’da suyun denetim altına alınması örneğinde olduğu gibi. Ya da, Hindistan’da, İran’da vb., insan eseri olan kanalların, yalnızca toprak için vazgeçilmez olan suyu değil, aynı zamanda dağların tepelerinden sürükleyip bıraktıkları tortularla mineral gübreleri de sunması gibi. İspanya ve Sicilya’da Arap egemenliği sırasında sanayinin serpilip gelişmesinin sırrı sulama kanallarının inşasıydı.”

Marx bu noktada tarihten açıklayıcı iki dipnot düşer. Birincisi, Mısır’la ilgili olarak şunu der: “Nil’in yükselip alçalma zamanlarını hesaplayıp bulmak zorunluluğu Mısır astronomisini doğurdu ve bununla birlikte rahipler sınıfını tarımın yöneticileri olarak egemen duruma getirdi.” Takiben Cuvier adlı kişiden aktarır: “Gündönümü, Nil’in yükselmeye başladığı an idi ve bunun için de Mısırlılar bu gündönümünü bütün dikkatleriyle gözlemek zorundaydı. ... Onların tarım faaliyetlerini ayarlamak için tespit etmek zorunda kaldıkları gündönümü yılı bu idi. Bundan ötürü, Mısırlılar gökyüzünde onu gösterecek açık bir işaret aramak zorunda kalmışlardı.” Diğeri Hindistan’la ilgilidir ve Marx belirtir: “Hindistan’da birbirleriyle ilişkisiz küçük üretim organizmaları üzerindeki devlet iktidarının maddi temellerinden biri, su kullanımının düzenlenmesiydi. Hindistan’ın Müslüman yöneticileri bunu İngiliz haleflerinden daha iyi anlamışlardı.”

Uygun doğa koşulları bize yalnızca bir olanak sağlar, fakat ne artı-emeği ne de artı-değeri ve dolayısıyla artı-ürünü bize kendiliğinden hazır durumda sunmaz. Çalışmanın farklı doğal koşulları, aynı miktarda emeğin farklı ülkelerde farklı büyüklükteki ihtiyaç kütlelerini tatmin etmesine, dolayısıyla gerekli emek-zamanın farklı olmasına neden olur. Marx dipnotta, J. Massie adlı bir yazarın çığır açıcı çalışmasından aktarır: “Yeryüzünde, aynı sayıdaki gerekli geçim araçlarını aynı bollukta ve aynı miktarda emek harcayarak sağlayan iki ülke yoktur. İnsanların ihtiyaçları, içinde yaşadıkları iklimin sertlik ya da ılımlılığına göre çoğalır ya da azalır; bunun sonucu olarak, farklı ülkelerin insanlarının zorunlu biçimde yürütmek durumunda oldukları iktisadi faaliyetlerin göreli büyüklükleri aynı olamaz; farklılık derecesinin ise sıcaklık ve soğukluk derecelerinin sebep olacağından daha büyük olması düşünülemez. Bundan dolayı şu genel sonuca varabiliriz: belli bir sayıda insanın yaşaması için harcanması gerekli emek miktarı, soğuk iklimlerde en yüksek, sıcak iklimlerde en alçak düzeyde olur; soğuk iklim bölgelerinin sıcak iklim bölgelerinden farkı, sadece birincilerde insanların daha fazla giyim eşyasına ihtiyaç duymalarından ibaret değildir, bunlarda toprağın da ikincilere oranla daha fazla işlenmesi gerekir.”

Marx, üretimin farklı doğal koşullarının artı-emek üzerinde doğal sınırlar olarak etkide bulunduğunu ve bu sınırların emeğin başkaları için harcanmaya başlanabileceği noktayı belirlediğini vurgular. Sanayileşmenin ilerlemesi oranında bu doğal sınırlar geriye çekilmiştir. “İşçinin, kendi varlığı için çalışma iznini, ancak artık emek karşılığında elde ettiği Batı Avrupa toplumunun ortasında, bir artık ürün sağlamanın, insan emeğinin özünde bulunan bir nitelik olduğu kolayca düşünülebiliyor. Ama bu yanlış düşünceyi çürütmek için, örneğin ormanlarında sago palmiyesinin kendi kendine yetiştiği Asya Takımadaları’nın doğusundaki adalarda yaşayan bir yerliye bakalım.” Orada yerliler ormana gidip kendilerine yetecek yiyecek ekmeklerini sago palmiyesinden elde ederek yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Buradan hareketle Marx, artı-emeğin insan emeğinin özünde saklı bir gizli nitelikten doğmadığını kanıtlar: “Şimdi, diyelim, böyle bir ada insanı olan ekmek kesicimizin bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için haftada 12 saat çalışması gerekmektedir. Doğanın ona doğrudan doğruya verdiği armağan, bol boş zamandır.” Fakat buraya zamanla kapitalist üretim girecek olsa, “günahsız dostumuz, kendisine bir iş gününün ürünü olan şeyi sağlayabilmek için haftada belki 6 gün çalışmak zorunda kalabilirdi. Doğanın cömertliği, onun artık haftada 6 gün çalışmasının ya da 5 gün artık emek sağlamasının nedenini açıklamaz. O, yalnızca, gerekli emek-zamanın niçin haftanın bir günüyle sınırlı olduğunu açıklar. Ama hiçbir durumda, onun artık ürünü, insan emeğinin özünde saklı, gizli bir niteliğinden doğmaz.” Buradan anlaşılır ki, kapitalizmle birlikte yalnızca emeğin tarih boyunca gelişen toplumsal üretkenliği değil, aynı zamanda doğal üretkenliği de, artık bir parçası haline geldiği sermayenin üretkenliği gibi görünmektedir.

Klasik burjuva iktisatçıların önemli örneği Ricardo bile, artı-değerin kaynağı ile hiçbir zaman ilgilenmemiştir. O, artı-değeri, toplumsal üretimin doğal biçimi addettiği kapitalist üretim tarzının özünde yatan bir şey diye görmüş ve böyle ele almıştır. Ricardo, emeğin üretkenliğini ele aldığında onda artı-değerin varlık nedenini değil, yalnızca bu değerin büyüklüğünü belirleyen nedeni aramıştır. Buna karşılık, Ricardocu okul ise emeğin üretkenliğini, kârı (artı-değeri diye okuyun) doğuran neden olarak ilan etmiştir. Marx Ricardocu okulun bu yaklaşımını, kârın, ürünün üretim maliyetinin (değerinin) üzerinde bir fiyatla satılmasından ileri geldiğini düşünmüş olan merkantilistlere oranla gene de bir ilerleme olduğunu vurgular. Ne var ki, Ricardocu okul da problemin sırf etrafında gezinmiş ama bir çözüm getirmemiştir. Bunun nedeni, artı-değerin kaynağının ne olduğu ile ilgili yakıcı sorunun cevabını ararken, çok derinlere inmenin pek tehlikeli bir şey olduğunu bu burjuva iktisatçıların isabetli bir içgüdü ile sezmiş olmasıdır.

Ricardo’nun vülger izleyicilerinin zavallıca kaçamaklarını yineleyen ve merkantilistlerden üstün olmakla övünen ünlü İngiliz iktisatçısı John Stuart Mill ise, “sermayenin bir kâr sağlamasının nedeni, besinlerin, giyim eşyasının, ham madde ve emek araçlarının, üretimleri için gerekenden daha uzun süre dayanmalarıdır” gibi saçma görüşler ileri sürmüştür. Mill böylece, metanın üretimi boyunca içerdiği emek-zamanın süresi ile üretilen ürünün dayanma sürelerini karıştırdığını ortaya koymuştur. Marx, Mill’in saçmalamalarından hareketle, burjuvazinin bu gibi düşünürlerini şu veciz ifadeyle eleştirir: “Düzlük yerlerde küçücük tümsekler tepe gibi görünür; bugünkü burjuvazinin ahmaklık ovaları, yüce zekâlarının yüksekliği ile ölçülmek gerekir.”

Bölüm15: Emek Gücü Fiyatında ve Artı-Değerde Büyüklük Değişmeleri

Emek gücünün değeri, ortalama işçinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli geçim araçlarının değeriyle belirlenir. Bu geçim araçlarının miktarı ve biçimleri zaman içinde değişse bile, belli bir toplumun belli bir döneminde veri olan bir büyüklüktedir; bundan dolayı değişmez bir büyüklük olarak ele alınabilir. İşte inceleme boyunca değişikliğe uğrayan, bu varsayılan büyüklüğün değeri olacaktır. Emek gücünün değerinin belirlenmesinde ayrıca iki faktör daha rol oynar. Bunlardan biri, emek gücünün, üretim tarzı ile birlikte değişen yetişme ve gelişme giderleri; diğeri ise, erkek ya da kadın, çocuk ve yetişkin emek gücü arasındaki farklardır. Üretim tarzına bağlı olarak bu farklı emek güçlerinin değişen kullanımı, işçi ailesinin yeniden üretim maliyetinde ve yetişkin erkek işçinin emek gücü değerinde büyük bir fark yaratır. Ancak, Engels’in Üçüncü Almanca baskıya koyduğu notta da belirttiği gibi, daha önce ele alınan bu husus burada doğal olarak inceleme dışında tutulmuştur.

Marx bu inceleme sırasında “metaların değerleri üzerinden satıldıklarını” ve “emek gücü fiyatının zaman zaman kendi değerinin üstüne çıktığını, ama hiçbir zaman altına düşmediğini” varsayacağını belirtir. Bu varsayımlara göre, emek gücü fiyatının ve artı-değerin nispi büyüklüklerinin üç şey tarafından belirlendiği zaten daha önceki açıklamalar ışığında anlaşılır. Bu üç faktör kısaca şöyledir: İşgünün uzunluğu; emeğin yoğunluğu ve emeğin üretkenliği. Bu üç faktörün farklı varsayımlar temelinde değişimine göre çok farklı durumların ortaya çıkacağı açıktır. Marx, aşağıda sadece başlıca durumların ele alınacağını söyler. (Konunun temel noktalarını öne çıkartabilmek amacıyla aşağıdaki bölümlerde gerekli özetleme yapılmıştır.)

I. İşgününün Uzunluğu ve Emek Yoğunluğu Değişmez (Veri), Emeğin Üretkenliği Değişir

Bu varsayıma göre, emek gücünün değeri ve artı-değerin büyüklüğü üç yasa tarafından belirlenir.

Birincisi: İşgünü ve emek yoğunluğu verili (değişmez) ise, emeğin üretkenliğindeki değişime bağlı olarak üretilen kullanım değerlerinin kitlesi değişir. Böylece üretilen toplam kitlenin değeri neticede daha çok ya da daha az sayıda metaya bölünecektir.

İkincisi: Emeğin üretkenliği yükselmeden emek gücünün değeri düşemez ve dolayısıyla artı-değer artamaz. Emeğin üretkenliğindeki yükselme emek gücünün değerini düşürür ve böylece artı-değeri artırır. Bunun tersi, yani emeğin üretkenliğindeki düşme ise emek gücünün değerini yükseltir ve dolayısıyla artı-değeri azaltır.

Üçüncüsü: Artı-değerdeki artma veya azalma, emek gücünün değerinde buna karşılık gelen azalma veya artmanın her zaman sonucudur, ama asla nedeni değildir. Marx, buraya düştüğü dipnotta önemli bir hususa değinir. İşverenin kendi payına düşen artı-değerden ödediği vergilerin kaldırılması durumunda, emek gücünün değeri değişmeden artı-değerin artabileceğini düşünenler olmuştur. Ricardo’nun görüşlerini vülgerize ederken saçmalayan iktisatçı MacCulloch buna örnektir. Oysa Marx’ın vurguladığı üzere, söz konusu “vergilerin kaldırılması, sanayici kapitalistin, işçiden ilk elden sızdırdığı artık değer miktarında mutlak olarak hiçbir değişiklik yapmaz. Bu, ancak, onun kendi cebine atacağı artık değer miktarı ile üçüncü kişilere bırakacağı artık değer miktarının toplam artık değer miktarı içindeki oranlarını değiştirir. Bu, emek gücünün değeri ile artık değer arasındaki oranı da değiştirmez.”

Üçüncü yasaya göre, artı-değer büyüklüğündeki değişmenin sınırını emek gücünün yeni değer sınırı belirler. Bunun en alt sınırı ise, bir yandan sermayenin baskısının diğer yandan işçilerin dirençlerinin terazinin kefelerine koydukları göreli ağırlığa bağlıdır.

Yukarıda sözü edilen üç yasayı ilk defa kesin bir şekilde formüle eden Ricardo olmuştur. Fakat onun formülasyonunda da hatalar vardır. Örneğin ne işgününün uzunluğunda ve ne de çalışma yoğunluğunda değişme olabileceğini hesaba katmıştır. Ayrıca, o da, artı-değeri “kâr, toprak rantı” gibi özel biçimlerinden bağımsız olarak inceleme konusunda diğer iktisatçıları aşan bir başarı gösterememiştir. Bundan ötürüdür ki, Ricardo artı-değer oranıyla ilgili yasaları kâr oranıyla ilgili yasalarla bir tutar. Oysa daha önce üzerinde durulduğu gibi, kâr oranı, artı-değerin yatırılmış bulunan toplam sermayeye oranıdır. Artı-değer oranı ise artı-değerin bu toplam sermayenin yalnızca değişen sermaye kısmına oranı demektir.

II. İşgünü Değişmez, Emeğin Üretkenliği Değişmez, Emek Yoğunluğu Değişir

Emeğin yoğunluğu, aynı zaman içinde daha fazla emek harcanması demektir. Bundan dolayı, çalışma saatlerinin uzunluğu aynı kalırken, emek yoğun bir işgünü daha az yoğun bir işgününe oranla daha fazla üründe maddeleşir. Fakat unutulmasın, aynı uzunluktaki bir işgünü de, şayet emeğin üretkenliği yükselmişse daha fazla ürün sağlar. Ne var ki, emeğin yoğunluğunun değişmesi ile emeğin üretkenliğinin değişmesinin yarattığı sonuçlar farklı olacaktır. Emeğin üretkenliğinin değişmesi durumunda, birim ürün eskisine oranla daha az emeğe mal olduğu için ürünün değeri düşer. Emeğin yoğunluğunun değişmesi durumunda ise, birim ürün neticede eskiden olduğu kadar emeğe mal olur ve dolayısıyla değeri aynı kalır. Emeğin ortalama yoğunluk dereceleri farklı ülkelerde farklı olur ve bu nedenle değer yasasının uluslararası uygulanışında değişik durumlara yol açabilir. Neticede, bir ulusun daha emek yoğun olan işgünü, başka bir ulusun daha az yoğun olan işgününe oranla daha fazla miktarda bir meta-para ile temsil edilebilir.

III. Emeğin Üretkenliği ve Yoğunluğu Değişmez, İşgünü Değişir

Açık ki, işgünü iki yönde değişebilir, kısaltılabilir veya uzatılabilir.

1. Verili koşullar altında (yani emeğin üretkenliği ve yoğunluğu aynı kalırken) işgününün kısaltılması, emek gücünün değerinde ve dolayısıyla gerekli emek-zamanda hiçbir değişiklik yapmaz. Bu durum yalnızca artı-değeri (artı-emeği) azaltır. Böylece artı-değerin gerekli emek-zamana oranı (yani nispi artı-değer) düşer. Fakat kapitalist artı-değer azalmasını, işgücünün fiyatını işgücü değerinin altına düşürmekle telafi etmek isteyebilir. Daha önce incelendiği üzere, işgünü kısaldığında artı-değerin mutlaka düşeceğini iddia edip kısaltmaya karşı propaganda yürüten iktisatçılar olmuştur. Ne var ki gerçek yaşamda genelde bunun tersi olmakta, işgünü kısalsa bile, kapitalist, emeğin üretkenliği ve yoğunluğunda değişmeler sağlayarak kaybını telafi etmektedir.

2. İşgününün uzatılması: Marx burada bir örnek eşliğinde konuyu inceler. Diyelim işgünü 12 saat olsun ve 6 şilinlik bir ürün-değerle temsil edilsin. Gerekli-emek zaman 6 saat (işgücü değeri 3 şilin) artı-emek zaman da 6 saat olsun. Açık ki artı-değer de 3 şilin olacaktır. İşgünü 2 saat uzatılacak ve işgücünün fiyatı aynı kalacak olsa, haliyle artı-değerin mutlak büyüklüğüyle birlikte nispi büyüklüğü de artacaktır. Fakat buna karşılık, işgücünün saat başına düşen ücreti düşecektir. Fakat bu düşüşte bir sınır vardır. Çünkü emek gücü gerekli geçim araçlarıyla kendisini yeniden üretemediğinde yıpranır ve bu yıpranma sınır noktasının ötesine geçildiğinde geometrik dizi halinde artar. Böylece emek gücünün her tür normal yeniden üretim ve faaliyet gösterme koşulu altüst olur.

IV. Emeğin Harcanma Süresinde, Üretkenliğinde ve Yoğunluğunda Eş Zamanlı Değişiklikler

“Burada çok sayıda değişik kombinasyonun mümkün olduğu açıktır” der Marx. Ancak her ne olursa olsun, mümkün olabilen bütün durumlar, yukarıda I., II. ve III. durumlarda ulaşılan sonuçlara göre kolaylıkla incelenebilir. Bu bağlamda bazı önemli hususlar üzerinde durur Marx. Örneğin İngiltere’de emeğin yoğunluğunun artması ve işgününün zorla uzatılması sayesinde, artı-değerin hem mutlak hem göreli olarak arttığı dönem olmuştur. İşgününü ölçüsüz bir biçimde uzatmanın bir hak haline geldiği bir dönemdir bu ve bu dönemin ayırt edici özelliği, bir yanda sermayenin öte yandan sefaletin hızlandırılmış büyümesidir. Marx dipnotta, işgününün uzatılması üzerinde ısrarla durmanın bütün şerefinin Malthus’a ait olduğunu belirtir. Ne var ki, Malthus’un hizmetçisi olduğu tutucu çıkarlar, onu, işgününde yapılacak ölçüsüz bir uzatmanın giderek işçi sınıfının büyük bir kısmını zorunlu olarak “fazlalık” hale getireceğini görmekten alıkoymuştur. Malthus bu “fazla nüfusu”, kapitalist üretimin tarihsel yasaları ile açıklamak yerine, doğanın ezelî ve ebedî yasalarıymış gibi açıklamıştır. Marx Malthus’u eleştirirken, bu “elbette, çok daha rahat bir işti ve Malthus’un gerçek bir papaza yaraşır biçimde kul olup taptığı egemen sınıfların çıkarlarına çok daha uygun düşerdi” demiştir.

Diğer bir husus, işgünü kısalırken emeğin yoğunluğunun ve üretkenliğinin artmasıdır. Emeğin üretkenliğinin ve yoğunluğunun artması aynı yön ve biçimde etki yaratır. Her ikisi de belli bir zaman aralığında elde edilen ürün kütlesini büyütür. Bu nedenle de, bu iki artış, işçinin kendi tüketeceği geçim araçlarının eşdeğerini üretmek için harcamak zorunda olduğu işgünü parçasını kısaltır. İşte işgününün asgari uzunluğu, bu zorunlu ama daraltılabilir bölümle belirlenir. Eğer işgünü gerekli emek bölümünün uzunluğu kadar daraltılmış olsaydı, artı-emek ortadan kalkardı ve böyle bir şey kuşkusuz sermayenin rejimi altında olanaksızdır. Ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla, işgününün uzunluğu gerekli emek-zamana indirgenebilir. Marx, bu durumda bile bu sürenin sınırlarının bir süre genişletilebileceğini vurgular. Bunun nedenini şöyle açıklar: “çünkü bir yandan, işçinin yaşam koşulları ve yaşamdan beklentileri artardı, diğer yandan, bugünün artık emeğinin bir bölümü, yani bir toplumsal yedek fonun ve birikim fonunun oluşturulması için ihtiyaç duyulan emek, gerekli emek sayılırdı.”

Açıktır ki, emeğin üretkenliği ne kadar artarsa işgünü o kadar kısaltılabilir ve işgünü ne kadar kısaltılırsa emeğin yoğunluğu o kadar arttırılabilir. Toplumsal açıdan bakıldığında, emek üretkenliği, emeğin harcanmasında sağlanacak tasarrufla aynı oranda artar. Böylece yalnızca üretim araçlarının kullanımında bir tasarruf sağlanmakla kalınmaz, tüm yararsız emek harcamalarından da kaçınılmış olur. Kapitalist üretim tarzı, bir yandan her bir girişimciyi tasarrufa zorlarken, diğer yandan bu üretim tarzının anarşik rekabet sistemi yüzünden, toplumsal üretim araçlarının ve emek gücünün kullanımında en ölçüsüz israfları üretir. Marx ayrıca, bugün için vazgeçilmez görülen ama aslında gereksiz olan bir yığın işin yaratılmış olması gerçeği üzerinde burada durmadığını da belirtir.

Marx’ın konu bağlamında vurguladığı son bir husus ise, emeğin yoğunluğunun ve üretkenliğinin veri olması halinde toplumsal işgününün kısaltılabileceğine ilişkindir. İşin aslında, emeğin yoğunluğu ve üretkenliği veri ise, çalışma toplumun çalışabilir durumdaki tüm üyeleri arasında ne kadar eşit dağıtılırsa toplumsal işgününün maddi üretim için gerekli kısmı o kadar kısa olur. Dolayısıyla da bireylerin özgür, zihinsel ve toplumsal faaliyetleri için ele geçirilecek zaman o kadar uzar. İşgününün kısaltılmasının bu yöndeki mutlak sınırı ise, çalışmanın genelleşmesidir. Fakat kuşkusuz, kapitalizm altında “serbest zaman” konusundaki büyük eşitsizliğin ortadan kalkması mümkün değildir. “Kapitalist toplumda bir sınıfın serbestçe kullanabildiği zaman, kitlelerin bütün ömürlerini emek-zamana dönüştürerek üretilir.”

31 Mayıs 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /19

kapitali-okumak-c1.png

Bölüm16: Artı-Değer Oranı İçin Çeşitli Formüller

Marx bu bölümde, artı-değer oranının hangi formüllerle temsil edilebileceğini açıklar. Bir grup formül dizisi şöyledir: Artı-Değer/Değişen Sermaye = Artı-Değer/Emek Gücü Değeri = Artı-Emek/Gerekli Emek. Bu dizide ilk iki formül değerler oranını gösterirken, üçüncüsü ise bu değerlerin üretimi için harcanan zamanların oranını göstermektedir. Bu formüller kavramsal açıdan güçlü ve doğrudur fakat klasik ekonomi politik bunlardan bilinçli olarak uzak durmuştur. Bunun yerine sömürü derecesini gözlerden gizleyecek formüller türetmiştir. Örneğin: Artı-Emek/İşgünü = Artı-Değer/Ürün Değeri = Artı-Ürün/Toplam Ürün. Görüleceği üzere, bu formül dizisinde emeğin gerçek sömürülme derecesi ya da artı-değer oranı yanlış ifade edilmiştir.

12 saatlik bir işgünü, 6 saatlik artı-emek, 6 saatlik gerekli emek, 3 şilinlik değişen sermaye (yani 3 şilinlik ücret) varsayımı üzerinden önce neticeyi Marx’ın doğru formülüne göre hesap edelim: 6 saatlik artı-emek/6 saatlik gerekli emek = 3 şilinlik artı-değer/3 şilinlik değişir sermaye = %100. Fakat klasik ekonomi politiğin yanlış formülüne göre hesap edersek şu sonucu elde ederiz: 6 saatlik artık-emek/12 saatlik işgünü = 3 şilinlik artı-değer/6 şilinlik değer-ürün= %50. Açıktır ki, Marx’ın formülü artı-değer oranını %100 olarak doğru şekilde ortaya koyarken, burjuva iktisadının formülü ise bunu %50 olarak göstermektedir.

Marx, diğer bir formül olarak “karşılığı ödenmemiş emek/karşılığı ödenmiş emek” üzerinde durduğunu belirtir. Bu formül doğrudur ve bu sayede kapitalistin emek gücüne değil de sanki emeğe para ödediği şeklindeki yanlış kavrayış çöker. Bu formül artı-emek/gerekli emek formülünün yalnızca yaygın bir ifadesidir. Hatırlanacağı üzere, artı-emek süresi içinde emek gücünün kullanımı kapitalist için bir artı-değer yaratır ve emek gücünün bu kısmı ona bedavaya malolur. İşte bu nedenle artı-emeğe karşılığı ödenmemiş emek denilebilir. Zaten sermaye yalnızca emek üzerinde egemen değildir, temelde karşılığı ödenmemiş emek üzerinde egemendir. “Her tür artık değer, sonradan kâr, faiz, rant vb. gibi hangi özel biçimde billurlaşırsa billurlaşsın, özü itibarıyla, karşılığı ödenmemiş emeğin maddeleşmiş biçimidir. Sermayenin kendi kendini değerlendirmesinin sırrı, onun, başkalarının belli bir miktar karşılığı ödenmemiş emeği üzerindeki tasarruf yetkisi olarak kendini açığa vurur.”

ALTINCI KISIM: ÜCRET

Bölüm17: Emek Gücü Değerinin ya da Fiyatının Ücrete Dönüşmesi

Burjuva toplumunun yüzeyinde işçinin ücreti, onun emeğinin karşılığı olarak ödenen paraymış gibi görünür. Böylece herkes emeğin değerinden söz eder ve bunun parasal ifadesine emeğin gerekli ya da doğal fiyatı der. Bunun yanı sıra bir de emeğin piyasa fiyatlarından, yani emeğin gerekli fiyatının üstünde veya altında oynamalar gösteren fiyatlardan bahsedilir. Fakat aslında işçinin kapitaliste sattığı şey kendi emek gücüdür. İşçi çalışmaya, yani emek harcamaya başlar başlamaz, emeği işçiye ait olmaktan çıkar ve dolayısıyla da artık onun tarafından satılamaz. Kısacası, meta piyasasında para sahibi ile doğrudan doğruya yüz yüze gelen gerçekte emek değil, işçidir. İşçinin emek gücü kapitalizmde bir metadır ve bu metanın değişim değerini belirleyen de onun üretimi için gerekli olan emek miktarıdır. İşçi ayrıca emeğini satın alan için artı-değer üretmelidir, aksi halde kapitalist üretimin temeli yok olur.

“Emek, değerin özü ve onun içkin ölçüsüdür, ama kendisinin bir değeri yoktur.” “Emeğin değeri” ifadesi aslında “yeryüzünün değeri” gibi hayalî bir ifadedir. Fakat unutulmasın ki, bu tür hayalî ifadeleri ve buna denk düşen kategorileri doğuran aslında üretim ilişkilerinin kendileridir. Kapitalizmde, görünümler düzeyinde “şeyler” kendilerini çoğu kez ters dönmüş şekilde ortaya koymaktadırlar. Genelde tüm bilimlerde dikkate alınan bu gerçekliğe rağmen, aslen bir bilim olmayan ekonomi politik “emeğin fiyatı” kategorisini, üzerinde düşünmeye hiç gerek görmeden günlük hayattan olduğu gibi almış ve sonra da bu fiyatın arz talep ilişkisiyle belirlendiğini iddia etmiştir. Fakat arz talep arasındaki ilişkide meydana gelen değişmelerin piyasa fiyatlarındaki oynamalar dışında hiçbir şeyi açıklamadığını çok geçmeden klasik ekonomi politik de görmüştür. Düşünelim, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, arz ve talep dengelendiğinde fiyat oynamaları sona erer ve böylece arz ve taleple herhangi bir şeyin açıklanamayacağı anlaşılır. Mevcut arz mevcut taleple dengede olduğu an, demek ki asıl inceleme konusunun emek gücünün arz ve talepten bağımsız olarak belirlenen bir doğal fiyatı olduğu ortaya çıkar.

Ekonomi politik, “emeğin değeri” noktasından hareketle bu değeri acaba “emek üretim maliyeti”nin nasıl belirlediği şeklindeki bir kısır döngünün içinde kaldı. Ekonomi politiğin “emeğin değeri”, “emeğin doğal fiyatı” gibi kategorileri hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden söz konusu değer ilişkisinin uygun ve nihai ifadeleri olarak kabul etmesi, onu içinden çıkılmaz karışıklıklara ve çelişkilere sokup bıraktı. Oysa “emeğin değeri” dedikleri, aslında işçinin kişiliğinde mevcut olan emek gücünün değeriydi. Marx, emek gücünün değerinin ve fiyatının, kendilerini kılık değiştirmiş biçimleri içinde yani ücret olarak nasıl ortaya koyduklarını açıklığa kavuşturdu. Daha da önemlisi, işçinin bir işgünü içinde yarattığı değerin onun işgücüne karşılık gelen değerden daha büyük olduğunu ortaya koydu. Örneğin 12 saatlik bir işgününde 6 şilinlik bir değer yaratan emek gücü 3 şilinlik bir değere sahipti. Böylece 12 saatlik bir işgünü, 6 saatlik gerekli emek ve 6 saatlik artı emek-zaman şeklinde bölünmüş oluyordu. Fakat işçiye o işgünü karşılığıymış gibi ödenen ücret biçimi, işgününün karşılığı ödenmiş ve karşılığı ödenmemiş emek-zaman diye bölünüşü ile ilgili her türlü izi siliyordu.

Bu nedenle, kapitalizmde her tür emek, karşılığı ödenmiş emek olarak görünür. Oysa angarya olarak yapılan işte, angaryaya katlanmak zorunda olan kimsenin kendisi için harcadığı emekle toprak sahibi için harcadığı yükümlü emek birbirinden zaman ve mekân açısından en açık şekilde farklıdır. Köle emeği söz konusu olduğunda ise, “işgününün kölenin sırf kendi tükettiği geçim araçlarının değerini yerine koymak için, yani aslında kendisi için çalıştığı kısmında harcadığı emek bile efendisi için harcanmış emek olarak görünür. Kölenin bütün emeği karşılığı ödenmemiş emek olarak görünür. Buna karşılık ücretli emek söz konusu olduğunda, tersine, artı emek ya da karşılığı ödenmemiş emek bile karşılığı ödenmiş emek olarak görünür.” Birinde, kölenin kendisi için harcadığı emeği o dönemin mülkiyet ilişkisi gözlerden gizler, diğerinde ise ücretli işçinin karşılığı ödenmeyen emeği para ilişkisi ile gözlerden saklanır. Marx, hem kapitalistin hem de işçinin hukuk konusundaki bütün düşüncelerinin, kapitalist üretim tarzının bütün gizemlileştirmelerinin, bütün özgürlük yanılsamalarının, bayağı iktisadın bütün özürcü laf ebeliklerinin, işte gerçek ilişkiyi görünmez kılan ve tam karşıtını gösteren bu görünüm biçimine dayandığını vurgular.

Sermaye ile emek arasındaki mübadele, ilk olarak, bütün öteki metaların alım satımları gibi algılanır. Alıcı (kapitalist) belli bir miktarda para, satıcı (işçi) ise paradan farklı bir nesne (emek gücü) vermektedir. Mübadele değeri ve kullanım değeri aslında ölçülemeyen şeyler oldukları için, alışverişte de “emeğin değeri” veya “emeğin fiyatı” gibi ifadeler, sanki “pamuğun değeri”,“pamuğun fiyatı” ifadeleri gibi olağan görünür. Üstelik işçiye parası, o emeğini harcadıktan sonra ödenir. O halde ödeme aracı olma görevi ile para, karşılık olarak verilen nesnenin (emek gücü) değerini veya fiyatını bir süre sonra gerçekleştirir. Ayrıca unutulmasın ki, işçinin kapitaliste sağladığı “kullanım değeri” işçinin emek gücü değil, bunun işlevidir, yani işçinin bu emek gücüyle yaptığı terzilik işi, kunduracılık işi, iplik eğirme işi gibi, belli bir faydası olan bir iştir.

İşçinin emek gücünün değeri, kendisinin kullanacağı geçim araçlarının değeri ile birlikte değişebilir, örneğin 3 şilinden 4 şiline çıkabilir ya da 3 şilinden 2 şiline düşebilir. Ya da aslında emek gücünün değeri aynı kalırken piyasadaki arz ve talep ilişkisine göre fiyatı 4 şiline yükselebilir ya da 2 şiline düşebilir. Fakat örneğin değişmeyen 12 saatlik bir işgününde işçi hep 12 saat çalışmış, 12 saat süresince emek harcamış, emek gücü 12 saat kullanılmıştır. Sonuç olarak, 12 saatlik işgününde harcadığı bu aynı miktar emek gücü için işçiye farklı bir karşılık verilmesi, sanki onun emek gücünün değerinde meydana gelmiş bir değişme gibi görünür. Kapitalist açısından sorun, mümkün olduğu kadar az para karşılığında mümkün olduğu kadar çok emek elde etmektir. O nedenle pratikte onu yalnızca emek gücünün fiyatı ile bunun faaliyetinin yarattığı değer arasındaki fark ilgilendirir. Kapitalist kişi, işçinin yarattığı artı-değer sayesinde sağladığı kârı, emek gücü metasını değerinden azına alıp fazlasına satma şeklindeki basit bir aldatmaca, yalnızca ticaret sayesinde elde edilen bir fazlalık olarak açıklar. Kapitalist, şayet işgünü boyunca kullandığı emek gücünün tüm değerinin karşılığını ödese, sermaye diye bir şeyin var olamayacağını, parasının sermayeye dönüşemeyeceğini anlayamaz. İşte klasik ekonomi politik de, olgular arasındaki gerçek ilişkiye neredeyse değinir gibi olduğunda bile bunu bilinçli olarak formülleştirmez. Marx’ın deyişiyle, sırtındaki burjuva postuna sarıldıkça da bu işi zaten hiç beceremez.

Bölüm18: Zamana Göre Ücret

İşçiye ödenen ücretin iki temel biçimi vardır ve bunlar zamana göre ücret ve parça başına ücret olarak adlandırılır.

Emek gücünün satışı her zaman belli bir zaman dönemi için olur. Emek gücünün günlük, haftalık, aylık vb. değerinin kendisini dolaysız olarak ortaya koyduğu ücret biçimi “zamana göre ücret” biçimidir. Marx buradaki incelemesini, zamana göre ücretin ayırt edici özelliklerini oluşturan birkaç nokta üzerinde toplayacağını belirtir.

İşçinin kendi işgücünü yeniden üretmesi için gerekli olan üzerinden, günlük veya haftalık, aylık vb. çalışmasının karşılığı olarak alacağı para miktarı, işçinin işgücü değerine göre hesaplanan ücretinin tutarını oluşturur. Fakat işgününün uzunluğuna, yani bir günde sağlanan emek miktarına göre, günlük, haftalık ya da aylık gerekli ücretin birbirinden çok farklı fiyatlarla temsil edebileceği de açıktır. O halde zamana göre ücreti incelerken, günlük, haftalık, aylık vb. ücretin toplamı ile bir saatlik emeğin fiyatı (saat ücreti) arasındaki ayrımı dikkate almamız gerekecektir. Öyleyse harcanan bir saatlik emeğin gerekli fiyatı (yani gerekli saat ücreti) nasıl bulunacaktır? Gerekli saat ücreti, emek gücünün günlük ortalama değerinin, ortalama işgününü oluşturan saat sayısına bölünmesiyle bulunur. Örneğin emek gücünün günlük değeri 6 iş saatinin karşılığı olan 3 şilin ise ve işgünü 10 saatse, bu durumda bir iş saatinin fiyatı, 3 şilin/10 olurdu. Fakat işçiye ödenen ücret değişmeden iş saati 12 saate çıkartılsaydı, bu kez bir iş saatlik emeğin fiyatı (saat ücreti) daha düşük, yani 3 şilin/12 = 3 peni olurdu.

Ancak saat ücreti, kapitalistin işçiye günlük ya da haftalık gerekli ücreti ödemesi temelinde saptanmaz ve işçiyi keyfine göre seçtiği saatlerde çalıştırarak keyfine göre ücret ödeyecek şekilde belirlenecek olursa, o zaman tüm hesaplar değişir. Ve yukarda açıklanan gerekli ücret birimleri doğal olarak bütün anlamını kaybeder. Bu durumda karşılığı ödenmiş emekle, karşılığı ödenmemiş emek arasındaki bağlantı da ortadan kalkar. Kapitalist şimdi, işçiye kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan emek-zamanı bırakmadan, ondan istediği artı-emek miktarını sızdırabilir. Böylece kapitalist, çalışmada söz konusu olabilecek her türlü düzeni ve belirliliği yok edebilir. Kendisine uygun gelişine, keyfine ve o andaki çıkarlarının gereklerine bağlı olmak üzere, işçiyi korkunç derecede aşırı çalıştırma ile göreli ya da mutlak işsiz bırakma uçları arasında istediği gibi hareket edebilir ve bir anda bir uçtan diğer uca geçebilir. Kapitalist, emeğin normal fiyatını ödediği bahanesiyle, işçiye karşılığında herhangi bir ek ödemede bulunmaksızın, işgününü anormal bir biçimde uzatabilir. 1860’ta Londra’daki inşaat işçileri, kapitalistlerin kendilerine bu keyfi sistem üzerinden hesaplanan saat ücretini dayatmaları üzerine haklı olarak ayaklanmışlardı.

1800’ler İngiltere’sinde, çalışılan zamana göre hesaplanıp ödenen ücret sisteminin hüküm sürdüğü ve çalıştırma süresinin yasayla sınırlandırılmadığı birçok sanayi kolunda, işgününü örneğin onuncu saatin bitimine kadar normal işgünü sayma alışkanlığı yer etmişti. Bu sınırın ötesinde çalışılan süre ise fazla mesai sayılır ve bunun için çoğu kez gülünç derecede küçük bir oranda olsa bile daha iyi bir karşılık ödenirdi. Fakat bu biçimde kazanılan küçücük fazlanın çoğu, kıt kanaat karın doyuran işi aileleri tarafından ek besin maddeleri almak için hemen harcanırdı. Normal denilen çalışma süreleri için işçiye ödenen düşük saat ücretleri, işçiyi karşılığında nispeten daha iyi para verilen fazla mesai yapmak zorunda bırakırdı. Çünkü fazla mesai yapmadan ücret asla yeterli olmamaktaydı. İşte, işgününün yasayla sınırlandırılması kapitalistler için aşırı tatlı olan bu durumlara son verdi.

Bölüm19: Parça Başına Ücret

Parça başına ücret, aslında zamana göre ücretin değişikliğe uğramış biçiminden başka bir şey değildir. Parça başına ücrette, işçinin sattığı kullanım değeri, ilk bakışta sanki işçinin emek gücünün, onun canlı emeğinin işlevi değilmiş de, ürettiği üründe zaten gerçekleşmiş emeğiymiş gibi görünür. Bu bağlamda harcanan emeğin fiyatı da, zamana göre ücrette olduğu gibi “Emek Gücünün Günlük Değeri/Toplam İşgünü Saati” oranıyla değil ama üreticinin iş yapma yeteneğiyle belirleniyormuş gibi algılanır.

Eski İngiltere’deki uygulamalara bakılacak olursa, örneğin Londra’da aynı saraçhanelerde çoğu zaman aynı iş için Fransız işçilere parça başına, İngiliz işçilere ise zamana göre ücret ödenmiştir. Parça başına ücret sisteminin genel bir uygulama bulduğu fabrikalarda bazı işler için teknik nedenlerle bu gibi işleri yapan kimselere ödenen ücretler zamana göre hesaplanmıştır. Marx, ücretin bu iki biçiminin aynı anda ve yan yana olmasının, düzenbazlıklarını yürütmede kapitalistlerin işlerine yaradığını belirtir. Fakat her ne olursa olsun, ücretin ödenmesindeki bu biçim farkı, ücretin özünde hiçbir değişiklik yaratmaz. Parça başına ücret aslında doğrudan doğruya bir değer ilişkisini ifade edemez. Çünkü burada, “parçanın değerinin bu parçada maddeleşmiş olan emek-zaman ile ölçülmesi değil, bunun tersine, işçi tarafından harcanmış olan emeğin işçinin üretmiş bulunduğu parçaların sayısı ile ölçülmesi söz konusudur. Zamana göre ücrette emek doğrudan doğruya kendi devam süresi ile, parça başına ücrette ise belli bir süre içinde emeğin kendisinde maddeleştiği ürün miktarı ile ölçülür”. Ancak neticede emek-zamanın fiyatı, “Günlük Çalışmanın Değeri = Emek Gücünün Günlük Değeri” denklemiyle belirlenir. Demek ki, parça başına ücret, zamana göre ücretin değişik biçiminden başka bir şey değildir.

İşçiye parça başına fiyatın tam ödenmesi için ürünün ortalama kalite düzeyinde olması esastır ve sonuç ortaya konan nihai ürünün kendisiyle kontrol edilir. Böylece harcanan emeğin niteliği, burada işin kendisi tarafından denetlenebilir. Parça-başı fiyatın tam olarak ödenebilmesi için bu niteliğin ortalama bir yetkinlikte olması esastır. “Parça başına ücret bu bakımdan ücret kesintilerinin ve kapitalist dolandırıcılığın en korkunç kaynağı haline gelir.” Çünkü parça başına ücret sistemi, emek yoğunluğunu keyfince ölçmek için kapitaliste mükemmel bir ölçü aracı oluşturur. Bu sistemde, önceden belirlenmiş ve deneylere dayanılarak yerleşiklik kazanmış belli bir meta miktarında maddeleşen emek-zamanı, toplumsal olarak gerekli emek-zamanı kabul edilir ve gerekli emek-zaman için ödenen ücret buna göre belirlenip ödenir. “İşçi, ortalama iş çıkarma yeteneğine sahip değilse, belli bir asgari günlük işi çıkaramayacağı için, kendisine yol verilir.”

Parça başı ücret sisteminde emeğin kalitesi ve yoğunluğu bizzat ödenecek ücreti belirlediğinden, bu ücret biçimi işe nezaret edilmesini de büyük ölçüde gereksiz kılar. Bu nedenle, bu ücret biçimi hem modern ev sanayisinin, hem de hiyerarşik olarak düzenlenmiş bir sömürü ve baskı sisteminin temelini oluşturmuştur. Marx bu sömürü ve baskı sisteminin başlıca iki biçimi olduğunu belirtir. Birincisi, parça başına ücret, kapitalist ile işçi arasına asalakların girmesini, yani emeğin bir aracı tarafından kiralanmasını kolaylaştırır. “Aradaki kişilerin kazancı, tümüyle, emeğin kapitalist tarafından ödenen fiyatı ile bu fiyatın fiilen işçinin eline geçmesine izin verdikleri kısmı arasındaki farktan doğar.” Bu yüzden bu sisteme İngiltere’de “terletme sistemi” gibi karakteristik bir isim verilmiştir. İkincisi, parça başına ücret, kapitaliste, bir işçi başıyla fabrikadaki asıl makine işçileri için sözleşme yapma olanağını sağlar. “Böyle bir sözleşme ile kapitalist, parça başına belli bir fiyat ödemeyi, işçi başı da yardımcılarını bulup çalıştırmayı ve bunlara ücretlerini ödemeyi taahhüt eder. İşçinin sermaye tarafından sömürülmesi, burada işçinin işçi tarafından sömürülmesi yoluyla gerçekleştirilir.”

Parça başına ücretin büyüklüğü baştan kararlaştırılmış ise, kendi emek gücünü mümkün olduğu kadar yoğun bir şekilde kullanmak işçinin kişisel çıkarı haline gelir ve bu da kapitalistin işin normal yoğunluk derecesini yükseltmesini kolaylaştırır. Böylece işgününün uzatılmasında da işçinin kişisel çıkarı vardır; çünkü işçi bu yolla günlük ya da haftalık ücretini artırır. Zamana göre ücrette aynı türden işler için, bazı istisnalar dışında, aynı ücret ödenir. Oysa parça başına ücrette, emek-zamanın fiyatı her ne kadar belli bir ürün miktarı ile ölçülüyor olsa da, günlük ya da haftalık ücret işçilerin bireysel farklılıklarına göre değişir. Örneğin “belli bir zaman aralığında işçilerden biri ancak asgari miktarda, bir diğeri ortalama miktarda, bir üçüncüsü ise ortalamayı aşan miktarda ürün sağlar. Demek ki, burada fiilen ele geçen gelir bakımından, tek tek işçilerin farklı hüner, güç, enerji, dayanıklılık vb. düzeylerine göre büyük farklılıklar ortaya çıkar”.

Kuşkusuz bu durum, sermaye ile ücretli-emek arasındaki genel ilişkileri değişikliğe uğratmaz. Neticede bireysel farklılıklar, işyerinde bir bütün olarak birbirini dengeler ve böylece belli bir emek-zamanında ortalama miktarda ürün sağlanmış olur. Ödenen toplam ücret de, bu özel sanayi kolundaki ortalama ücrete denk gelir. Ayrıca, ücret ile artı-değer arasındaki oran da değişmez, çünkü her bireysel emekçinin sağladığı artı-değer kitlesi sonuçta aldığı ücrete tekabül eder.

Parça başına ücret bireyselliğe daha geniş bir hareket alanı sağlarken ve işçilerin bireyselliklerinin ve bununla birlikte de özgürlük duygularının, bağımsızlıklarının ve kendi kendilerini kontrol yeteneklerinin gelişmesi için bir dürtü yaratırken, öte yandan, işçilerin kendi aralarındaki rekabet duygusunu körükler. Bundan dolayı, parça başına ücret bir yönüyle bireysel ücretleri ortalama düzeyin üzerine çıkarırken, diğer yönüyle bu ortalama düzeyi düşürme eğilimine sahiptir. Fakat ortalama parça başı ücretin uzun bir süre boyunca geleneklerle saptanmış olması halinde, bu ücretin düşürülmesi özel güçlükler gösterecektir. Nitekim bu gibi durumlarda patronlar ücret sistemini zorla zamana göre ücrete dönüştürme yoluna başvurmuşlardır. Bu nedenle, örneğin 1860’da İngiltere’nin Coventry bölgesinde kurdele ve şerit dokuma işçileri arasında bu yüzden büyük bir grev de patlak vermiştir.

Marx parça başına ücretin, daha önce zamana göre ücretin yanı sıra görülmesine rağmen daha büyük bir uygulama alanına ilk kez ancak gerçek manifaktür döneminde kavuştuğunu belirtir. Bu ücret sistemi, büyük sanayinin coşkunluk ve atılım döneminde, özellikle de 1797-1815 yılları arasında, çalışma süresini uzatma ve ücreti düşürme aracı olarak kullanılmıştır. O dönemin İngiltere’sinde Fabrika Yasası kapsamına alınmış olan atölyelerde parça başına ücret genel kural haline gelmiştir. Çünkü yasanın işgününün uzunluğunu sınırlandırması durumunda, sermaye işgününü ancak derinliğine büyütebilir ve parça başı ücret sistemi sermayeye bu olanağı sağlar. Fakat parça başına ücrette meydana gelen değişmelerin, kapitalist ile işçi arasında sürekli mücadelelere yol açtığını da unutmamak gerekir.

Bölüm 20: Ülkeler Arasındaki Ücret Farkları

Daha önce de belirtildiği gibi, emek gücünün değerinin ücret ya da fiyat biçimine çevrilmesi, bu değere ilişkin bütün yasaları, ücretlerin dalgalanmalarını yöneten yasalar haline getirir. Ücretin emek gücünün değerine bağlı olarak değişkenlik göstermesi, gerek ulusal düzeyde gerek çeşitli ülkeler arasında ücret farklılıkları olarak kendini ortaya koyar. Bu noktadan hareketle Marx önemli bir hususa dikkat çeker: “Farklı ülkelerdeki ulusal ücretleri birbirleriyle karşılaştırırken, emek gücünün değer büyüklüğündeki değişmeleri belirleyen bütün faktörleri, doğal ve tarihsel olarak gelişmiş birincil yaşamsal ihtiyaçların fiyat ve kapsamlarını, işçinin eğitilme giderlerini, kadın ve çocuk emeğinin oynadığı rolü, emeğin üretkenliğini, emeğin genişliğine ve derinliğine büyüklüğünü hesaba katmamız gerekir.”

Her ülkede emeğin belli bir ortalama yoğunluğu vardır. Eğer yoğunluğu ortalama yoğunluktan düşük bir emek kullanılmışsa, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli olandan daha fazla zaman gerekir ve bu nedenle de bu emek normal nitelikte bir emek sayılmaz. Kuşkusuz emeğin ortalama yoğunluğu ülkeden ülkeye değişir ve örneğin birinde daha büyük, diğerinde daha küçük olur. Buradan hareketle ulusal ortalamaların toplamı üzerinden, evrensel emeğin ortalama birimi olan bir ölçek oluşturulabilir. Unutulmamalı ki, “daha yoğun bir ulusal emek, daha az yoğun bir ulusal emeğe oranla, aynı zaman aralığında, daha çok para ile ifade edilen daha fazla değer üretir”.

Değer yasasının uluslararası kullanımında değişikliğe yol açan asıl neden, daha üretken ulus şayet dünya pazarındaki rekabet tarafından metalarının satış fiyatını bunların değerine indirmeye zorlanmamışsa, daha üretken ulusal emeğin aynı zamanda daha yoğun emek sayılmasıdır. “Bir ülkede kapitalist üretim ne kadar gelişmişse, orada emeğin ulusal yoğunluğu ve üretkenliği de uluslararası düzeyin o kadar üstüne çıkar. Bu nedenle, farklı ülkelerde aynı uzunlukta emek-zaman harcanarak üretilen aynı türden metaların farklı miktarları, farklı fiyatlarla, yani uluslararası değerlere göre değişen farklı para tutarları ile ifade edilen, farklı uluslararası değerlere sahiptir. Dolayısıyla, paranın göreli değeri, kapitalist üretim tarzının daha fazla gelişmiş bulunduğu bir ülkede, bunun daha az gelişmiş olduğu bir ülkedekinden daha düşük olacaktır.” Buradan, emek-gücünün para ile ifade edilen eşdeğerlerinin de (ücretlerin), birinci ulusta ikincisine kıyasla daha yüksek olacağı sonucu çıkar.

Son olarak, Marx’ın o dönemin İngiliz ve Rus kapitalizminin gelişme düzeyindeki büyük farka dikkat çeken satırları, henüz gelişmemiş bir kapitalizmin kendini ancak korumacı önlemlerle ayakta tutmaya çalıştığını ortaya koyar: “Her türlü kötülüğün kolayca boy attığı bu Rus toprağında İngiliz fabrikalarının çocukluk dönemine ait eski dehşeti de eksiksiz olarak hüküm sürmektedir. Yerli Rus kapitalisti fabrika işlerine yatkın olmadığı için yöneticiler doğal olarak İngilizdir. Aşırı çalıştırma gece ve gündüz devamlı biçimde uygulandığı halde ve işçilere utanılacak derecede düşük ücret verilmesine rağmen, Rus fabrikatörü ancak yabancı rekabetinin yasaklanması sayesinde ayakta durabilmektedir.”

1 Temmuz 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /20

kapitali-okumak-c1.png

YEDİNCİ KISIM: SERMAYENİN BİRİKİM SÜRECİ

Sermaye birikim sürecinin anlaşılabilmesi açısından en önemli husus, sermayenin dolaşım hareketinin bütünselliği içinde kavranmasıdır. Marx öncelikle bu hususu açıklığa kavuşturur. Belirli bir miktarda paranın üretim araçlarına ve emek gücüne dönüşmesi, sermaye olarak iş görecek bir miktar değerin yapacağı ilk harekettir. Bu dönüşüm piyasada, yani dolaşım alanında olur. Hareketin ikinci aşaması ise, üretim sürecine başlangıçta yatırılmış bulunan sermaye bir artı-değeri de içeren metalara dönüşür dönüşmez tamamlanmış olur. Fakat bu metaların da yeniden dolaşım alanına sokulmaları gerekir. Bu ise, üretilen metaların dolaşıma sokularak satılmaları, değerlerinin para olarak gerçeklik kazanması, bu paranın yeniden sermayeye dönüşmesi ve bu hareketin durmadan yenilenmesi demektir. İşte “sürekli birbirini izleyen aynı aşamalardan geçerek oluşan bu döngü sermayenin dolaşım hareketini oluşturur”.

Açıktır ki, sermaye birikiminin ilk koşulu, kapitalistin metalarını satmayı ve bu yolla elde ettiği paranın büyük bir kısmını yeniden sermayeye çevirmeyi başarmış olmasıdır. Marx, takip eden bölümde sermayenin dolaşım sürecini normal bir biçimde tamamladığının varsayılacağını ve bu sürecin daha yakından analizinin ise ikinci ciltte yapılacağını belirtir.

Artı-değeri ürettiren, karşılığı ödenmemiş emeği doğrudan doğruya işçilerden emen ve bunu metalarda sabitleyen kapitalist, bu artı-değere ilk el koyan kimsedir, ama hiçbir biçimde bunun son sahibi değildir. “O, bunu, sonradan toplumsal üretimin bütünü içinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır.” Bundan dolayı, artı-değer çeşitli parçalara bölünür. “Bu parçalar çeşitli kategoriler meydana getiren kimselerin payları olur ve kâr, faiz, ticari kâr, toprak rantı vb. gibi birbirinden bağımsız biçimlere bürünür.” Marx, artı-değerin bu dönüşmüş biçimlerinin ancak üçüncü ciltte ele alınabileceğini belirtir.

Burada Marx, metayı üreten kapitalistin bunu değeri üzerinden sattığının ve kapitalist üreticinin artı-değerin bütününün sahibi olduğunun varsayılacağını vurgular. Bu nedenle, bu analizde sermaye birikimini soyut bir açıdan, yani fiili üretim sürecinde salt bir evre olarak inceleyecektir. Analizdeki bir diğer varsayım da, birikim gerçekleştiği sürece, kapitalistin üretilen metaların satışını ve buradan elde ettiği paranın yeniden sermayeye çevrilmesi işini başarıyla yürütüyor olmasıdır. Ayrıca, artı-değerin çeşitli parçalara bölünüşü (kâr, faiz, ticari kâr, toprak rantı) artı-değerin doğasında bir değişikliğe yol açmaz. Sanayici kapitalistin artı-değerden kendisi için alıkoyduğu ve başkalarına bıraktığı kısımlar hangi oranlarda olursa olsun, o her zaman bu artı-değere ilk el koyan kimsedir. Unutulmasın ki, artı-değerin çeşitli parçalara bölünmesi ve aracılık işlevi gören dolaşım hareketi birikim sürecinin basit temel biçimini bulanıklaştırmaktadır. “Bundan dolayı, birikim sürecinin saf analizi, bunun iç mekanizmasının işleyişini gözlerden saklayan bütün görüngülerin geçici olarak yok sayılmalarını gerektirir.”

Bölüm 21: Basit Yeniden Üretim

Bir toplumda üretim sürecinin şekli ne olursa olsun, bu sürecin sürekli olması, devresel olarak aynı evrelerden geçerek sürüp gitmesi zorunludur. Bir toplum, nasıl ki tüketmekten vazgeçemezse, üretmekten de vazgeçemez. Bu nedenle, üretim-tüketim bütünlüğü ve bir akış halinde durmadan yenilenişi açısından bakıldığında, her toplumsal üretim süreci aynı zamanda bir yeniden üretim sürecidir.

Üretimin verili koşulları aynı zamanda yeniden üretimin de koşullarıdır. Hiçbir toplum, ürünlerinin bir kısmını sürekli olarak üretim araçlarına ya da yeni üretim unsurlarına dönüştürmeden, sürekli olarak üretimde yani yeniden üretimde bulunamaz. Diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, toplumun zenginliğini aynı düzeyde yeniden üretebilmesi veya tutabilmesi için, diyelim bir yıl içinde harcanmış olan üretim araçlarının (yani emek araçlarının, hammaddelerin ve yardımcı maddelerin), yıllık ürün kitlesinden aynı cins ve miktarlarda ayrılıp yeniden üretim sürecine katılmaları zorunludur. O halde, yıllık ürünün belli bir miktarı üretime ayrılmalıdır. Daha en başta üretken tüketim için üretilmiş olan bu ürünlerin büyük bölümü, niteliksel olarak zaten bireysel tüketimi kendiliğinden dışlayan doğal biçimlere sahiptir.

Önemli bir husus şudur: Üretim kapitalist tarzda olursa, kuşkusuz yeniden üretim de kapitalist tarzda olacaktır. “Kapitalist üretim tarzında emek süreci nasıl değerlenme sürecinin aracı olmaktan başka bir şey olarak görünmüyorsa, bunun gibi, yeniden üretim de yatırılmış değeri sermaye olarak, yani kendi kendini değerlendiren değer olarak, yeniden üretmenin aracından başka bir şey olarak görünmez. Bir kimse, yalnızca parası sürekli biçimde sermaye olarak iş gördüğü için, ekonomik bakımdan kapitalist sıfatını alır.” Örnekse, 100 sterlin tutarında bir para bu yıl içinde sermayeye çevrilmiş ve 20 sterlinlik bir artı-değer üretmişse, bu paranın ertesi yıl ve ondan sonra gelecek yıllarda da aynı şeyi tekrar etmesi gerekir. Böylece sermaye değerindeki dönemsel artış, yani süreç içinde yatırılan sermayenin dönemsel meyvesi olan artı-değer, sermayeden doğan bir gelir biçimini alır.

Bu gelir kapitalist tarafından yalnızca tüketim fonu olarak kullanılırsa, yani sermayeyi genişletmek için tekrar yatırıma dönüşmezse, o takdirde basit yeniden üretim gerçekleşmiş olur. Basit yeniden üretim, üretim sürecinin aynı düzeyde yinelenmesinden ibarettir. Fakat yalnızca bu yinelenme ve bu süreklilik bile, sermaye birikim sürecine bazı yeni karakterler kazandırır.

Üretim sürecinin akışına bakalım. Üretim süreci emek gücünün belli bir süre için satın alınmasıyla başlatılır. Bu başlangıç, emeğin satın alındığı süre dolduğunda (gün, hafta, ay, vb.) ve böylece belli bir üretim dönemi sona erdiğinde durmadan yenilenir. Ne var ki işçiye emek gücünün karşılığı ancak emek gücü kullanıldıktan ve böylece üretim bitip hem emek gücünün değeri hem de artı-değer üretilen metalarda gerçekleştikten sonra ödenir. O halde işçi, basit yeniden üretimi varsayıyorsak, hem kapitalistin özel tüketim fonuna giden artı-değeri, hem de kendi ücret fonunu (yani değişen sermayeyi) üretir. İşçinin çalıştırılması da ancak bu fonu yeniden ürettiği sürece devam eder. Üstelik de işçi bunu kendisine ait olan kısım henüz kendisine ücret biçiminde geriye gelmeden önce yapar.

Burjuva iktisatçıların, ücreti bizzat üretilen üründen alınan bir pay olarak gösteren formüllerinin dayanağı da işte budur. Evet, işçiye ücret şeklinde geri dönen şey onun sürekli olarak yeniden ürettiği ürünün bir kısmıdır. Kapitalistin işçiye ücretini para olarak ödediği de doğrudur. “Ne var ki, bu para emeğin ürününün kılık değiştirmiş biçiminden başka bir şey değildir. İşçi, üretim araçlarının bir kısmını ürüne dönüştürürken, kendisinin daha önceki ürününün bir kısmı da gerisin geriye paraya dönüşür. İşçinin bugünkü ya da gelecek altı aylık emeğinin karşılığı ödenirken kullanılan şey onun geçen haftaki ya da geçen altı aylık emeğidir.” Tek bir kapitalist ile tek bir işçiyi ele almak yerine kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfını göz önüne aldığımızda, paranın işe karışmasıyla ortaya çıkan yanılsama hemen yok olur. Şöyle ki, kapitalistler sınıfı, işçi sınıfına, aslında işçi sınıfı tarafından üretilen ve fakat kapitalistler sınıfı tarafından el konulan ürünün bir kısmını, işçilerin gerekli ihtiyaç maddelerini satın alabilmesi için para şeklinde ödeme makbuzları (ücret) olarak verirler. İşçiler gerekli tüketim maddelerini satın aldıklarında (böylece üretilen ürünlerden ancak kendilerine düşen payı aldıklarında), bu ödeme makbuzlarını (para, kredi vb.) kapitalistler sınıfına geri vermiş olurlar. Bu iş böyle devam eder. Ne var ki ürünün meta şeklini ve metanın da para şeklini alışı, bütün bu olanları bir örtü ile gizler.

Marx bu işleyişten hareketle kapitalizme özgü olan görünümü vurgular: “Demek ki, değişen sermaye, işçinin kendisinin ve ailesinin varlığını sürdürmek için muhtaç olduğu ve toplumsal üretim sisteminin biçimi ne olursa olsun, her zaman bizzat üretmek ve yeniden üretmek zorunda bulunduğu geçim araçları fonunun veya emek fonunun özel bir tarihsel görünüş biçimidir.” İşgücünün karşılığı olan fon (emek fonu) işçiye sürekli olarak ücret-para olarak geri dönüyorsa, bu durum onun kendi ürününün sermaye biçiminde sürekli olarak kendisinden uzaklaşması yüzünden böyle olmaktadır. Ne var ki, işçilik fonunun bu görünüş biçimi, işçiye kapitalist tarafından aslında işçinin bizzat kendi nesnelleşmiş emeğinin (bir üründe gerçekleşen emeğinin) bir kısmının geri verildiği olgusunu hiçbir biçimde değiştirmez.

Marx kapitalizme özgü bu durumu feodalizmde serfin durumuyla karşılaştırır: “Efendisi için angaryayla yükümlü bir köylüyü ele alalım. Kendi toprağı üzerinde kendi üretim araçları ile diyelim haftanın 3 günü çalışır. Diğer 3 gün ise efendisinin malikânesinde zoraki çalışır. Bu köylü durmadan kendi emek fonunu yeniden-üretmektedir ve bu durumda, bu fon, hiçbir zaman emeğinin karşılığının ödenmesi için bir başkası tarafından ödenen para şeklini almamaktadır. Ama buna karşılık, efendisi için harcadığı karşılığı ödenmeyen yükümlü emek de, hiçbir zaman karşılığı ödenen gönüllü emek niteliğini (kazanmaz-E.Ç). Eğer güzel bir sabah, efendisi, toprağa, hayvanlara, tohumluğa, kısacası köylünün üretim araçlarına el koyarsa, köylü bundan böyle artık emek-gücünü, efendiye satmak durumunda kalacaktır. O, (diğer her şey aynı kalmak koşuluyla-E.Ç), üç günü kendisi, üç günü efendisi için olmak üzere gene 6 gün çalışacak ve efendisi de böylece ücretli adam çalıştıran kapitalist haline gelecektir. Önceden olduğu gibi gene üretim araçlarını üretim araçları olarak kullanacak ve bunların değerini ürüne aktaracaktır. Tıpkı eskisi gibi, ürünün belirli bir kısmı, yeniden-üretime ayrılacaktır. Ama yükümlü emeğin ücretli-emeğe dönüştüğü anda, köylünün kendisinin, tıpkı eskisi gibi üretmeye ve yeniden-üretmeye devam ettiği emek fonu, bu andan sonra, ücret şeklinde efendisi tarafından yatırılan sermaye biçimini alır.” (Sol Yay. çevirisinden, s.542-543)

Yukarıda anlatılanlar, konuyu anlayabilmek için, üretim sürecinin durmadan yinelenen akışı içinden yalnızca bir üretim kesitinin soyutlanmasına dayanmaktadır. O nedenle Marx, kapitalist üretim sürecini onun sürekli bir akış halinde yenilenmesi olarak ele aldığımızda, değişen sermayenin kapitalistin kendi fonundan avans olarak verilen bir değer olma özelliğini yitireceğini hatırlatır. Ancak böylece akla bir soru takılacaktır: Kapitalist üretim sürecinin bu durmadan yinelenerek devam eden akışının, ilk olarak bir yerlerde ve bir tarihte başlamış olması gerekmez mi? Öyleyse, “kapitalistin, geçmiş bir tarihte, bir biçimde karşılığı ödenmemiş emekten bağımsız olan bir ilk birikimle paraya ve dolayısıyla da piyasaya emek gücü satın alıcısı olarak gelebilecek bir duruma sahip olmuş olması muhtemeldir”.

Fakat kapitalist olacak kişinin daha önce elinde bulunan bu birikim her ne olursa olsun, bu kişi örneğin başlangıçta yatırdığı 1000 sterlinlik bir sermayeyle her yıl 200 sterlin tutarında bir artı-değer elde etse, yalnızca basit yeniden üretim sürecinin sürekliliği sayesinde, kısa ya da uzun bir süre sonra, elindeki sermaye birikmiş sermayeye (ya da sermayeleşmiş artı-değere) dönüşecektir. Başlangıçtaki 1000 sterlinlik sermaye, onu kullanan girişimcinin daha önce kişisel emeği ile elde edilmiş bile olsa, er ya da geç, eşdeğeri verilmeksizin el konulmuş bir değer ya da başkalarının (işçinin) parada ya da başka bir metada maddeleşen karşılığı ödenmemiş emeği halini alır.

Daha önce görmüş olduğumuz gibi, parayı sermayeye dönüştürmek için yalnızca meta üretiminin ve meta dolaşımının varlığı yetmez. Bunun için kapitalist meta üretimi şarttır ve bunun için de bir yanda para sahibinin, öte yanda değer yaratan özün sahibinin; bir başka deyişle bir yanda üretim ve geçim araçlarına sahip bulunan bir kimsenin, öte yanda emek gücünden başka hiçbir şeyi olmayan bir kimsenin, birbirlerinin karşısında alıcı ve satıcı olarak yer almaları gerekir. Ne var ki, kapitalist üretim açısından “başlangıçta sadece bir hareket noktasından ibaret olan bu durum, basit yeniden üretimin sürekliliği aracılığıyla durmadan yeni baştan üretilir ve kapitalist üretimin kendine özgü bir sonucu olarak ebedileşir.” Kapitalist üretim süreci, maddi zenginliği sermayeye, yani kapitalistler için değer yaratma ve zevk aracına dönüştürür. Diğer yandan işçi ise bu süreçten sürekli olarak girdiği gibi, yani bu zenginliğin kendisi için gerçekleşmesini sağlayacak her türlü araçtan yoksun olarak çıkar. İşçinin kendi emeği, sürece girmeden önce ona yabancılaşmış, kapitalist tarafından mülk edinilmiş ve sermayenin parçası haline gelmiştir. Bu yüzden de işçinin emeği kendisini sürekli olarak yabancı üründe nesnelleştirir.

“Üretim süreci aynı zamanda emek gücünün kapitalist tarafından tüketilmesi süreci olduğu için, işçinin ürünü sürekli olarak metalara dönüşmekle kalmaz, aynı zamanda sermayeye, değer yaratan gücü emen değere, kişileri satın alan geçim araçlarına, üreticileri kullanan üretim araçlarına dönüşür.” Bu durum, üretken tüketimin gözden kaçırılmaması gereken bir özelliğidir. İşçinin kendisi durmaksızın nesnel zenginliği sermaye olarak, kendisine yabancılaşmış, kendisine hükmeden ve kendisini sömüren bir güç olarak üretir. Kapitalist de yine durmadan, kendini nesnelleştirme ve kendine gerçeklik kazandırma araçlarından ayrılmış, soyut, yalnızca işçinin bedensel varoluşunda mevcut bulunan bir zenginlik kaynağı olarak emek gücünü; kısacası ücretli işçi olarak işçiyi üretir. “İşçinin bu biçimde sürekli yeniden üretilmesi ya da ebedîleştirilmesi, kapitalist üretimin sine qua non’udur (vazgeçilmez koşuludur).”

Kapitalist üretim sürecinde işçinin yaptığı tüketim iki biçimde olur. “Üretim sırasında işçi çalışarak üretim araçlarını tüketir ve bunları yatırılmış bulunan sermayenin değerinden daha yüksek değere sahip olan ürünlere dönüştürür. Bu, işçinin üretken tüketimidir. İşçinin tüketimi, aynı zamanda, onun emek gücünün, bunu satın almış olan kapitalist tarafından tüketilmesidir. Öte yandan, işçi, emek gücüne ödenmiş parayı geçim araçları satın almak için harcar: bu, onun bireysel tüketimidir.” Marx, burada özellikle unutulmaması gereken bir noktaya dikkat çeker: “Demek ki, işçinin üretken tüketimi ile bireysel tüketimi tamamen farklı şeylerdir. Bunların ilkinde, işçi, sermayenin hareketli gücü olarak iş görür ve kapitaliste aittir; ikincisinde, kendi kendisine aittir ve üretim süreci dışında kendi hayat fonksiyonlarını yerine getirir. Bunlardan birinin sonucu kapitalistin yaşamı, diğerinin sonucu ise işçinin kendi yaşamıdır.”

Ne var ki işçinin kendi bireysel tüketimini, üretim sürecinde tüketilmesi gereken diğer maddeler gibi de düşünebiliriz. Böyle bir durumda, işçi, tıpkı buhar makinesine kömür ve su, çarklara yağ verilmesi gibi, kendi emek gücünü işler halde tutmak için ihtiyaç duyduklarını tüketmek zorundadır. Böylesi bir durumda, işçinin varlığını sürdürmesi için gereken tüketim araçları, sanki buhar makinesi gibi bir üretim aracının ihtiyaç duyduğu kömür benzeri bir tüketim aracına dönüşmüş olur. Fakat bu açıdan bakıldığında, işçinin bireysel tüketimi de doğrudan doğruya üretken tüketim niteliği kazanır. Sürece birey olarak kapitalist ve birey olarak işçi açısından değil de, kapitalist sınıf ve işçi sınıfı açısından bakar ve tek başına bir metanın üretim sürecini değil, sürekli akışı ve bütün toplumsal kapsamı içinde kapitalist üretim sürecini ele alırsak, konu bambaşka bir görünüm kazanır. Kapitalist, sermayesinin bir kısmını emek gücüne çevirdiği zaman, toplam sermayesinin değerlenmesini sağlar ve aslında bir taşla iki kuş vurmuş olur. Çünkü yalnızca işçiden aldığından değil, işçiye verdiğinden de kâr eder. Emek gücünün karşılığı olarak yatırılan değişen sermaye, tüketim açısından bakıldığında mevcut işçilerin adale, sinir, kemik ve beyinlerinin yeniden üretimine ve yeni işçilerin meydana gelmesine hizmet eden geçim araçlarına çevrilmiş olur.

Dikkat edilecek olursa, böylece “işçi sınıfının gerekli bireysel tüketimi, sermaye tarafından emek gücünün karşılığında elden çıkarılan geçim araçlarının yeniden sermaye tarafından sömürülebilecek yeni emek gücüne dönüştürülmesi demektir. Bu tüketim, kapitalist için en vazgeçilmez üretim aracının, yani bizzat işçinin kendisinin üretilmesi ve yeniden üretilmesi demektir.” O halde, işçinin bireysel tüketimi ister atölye, fabrika ya da diğer bir işyeri içinde veya dışında, nerede gerçekleşirse gerçekleşin, sermayenin üretiminin ve yeniden üretiminin bir unsuru olarak kalır. Tıpkı, üretim süreci sırasında veya belirli aralarda makinelerin temizlenmesinin, üretim ve yeniden üretim faaliyetinin kaçınılmaz bir gereği olması gibi! “İşçinin bireysel tüketimini kapitalistin keyfi için değil kendisi için yapması hiçbir şeyi değiştirmez. Bir iş hayvanının tüketimi, hayvan yediğinden zevk alıyor diye, üretim sürecinin gerekli bir koşulu olma niteliğinden hiçbir şey yitirmez.” İşçi sınıfının sürekli olarak mevcudiyeti ve yeniden üretilmesi, sermayenin yeniden üretimi için her zaman gerekli olan bir koşuldur. Bu koşulun o veya bu şekilde yerine getirilmesini kapitalist “vicdan huzuruyla” işçinin kendini ve neslini devam ettirme içgüdüsüne bırakabilir. Kapitalist için önemli olan, yalnızca işçinin kişisel tüketimini en zorunlu sınırlarına indirmek ve orada tutmaya dikkat etmektir.

Marx burada hicivli bir karşılaştırma yapar ve kapitalistin bu tutumunun, işçiyi daha az besleyici yiyecekler yerine daha çok besleyici yiyecekler almaya zorlayan o zalim Güney Amerikalı maden sahiplerine öykünmekten dağlar kadar uzak olduğunu belirtir. O dönemde Güney Amerika’da maden ocaklarında çalışan ve her günkü işleri (bu belki de dünyanın en ağır işidir) 180-200 libre ağırlığındaki cevher kitlelerini 450 ayak derinlikten sırtlarında taşıyarak yeryüzüne çıkarmak olan işçiler sadece ekmek ve fasulye ile beslenmekte, hatta yalnızca ekmek yemeyi tercih etmektedirler. Fakat yalnızca ekmek yiyerek maden işçilerinin o kadar sıkı çalışamayacaklarını gören patronları, onlara at gibi davranmakta ve onları fasulye yemeye zorlamaktadırlar. Çünkü fasulye kemikleri güçlendirici madde bakımından ekmeğe oranla çok daha zengindir.

Marx’ın hicvettiği kapitalist mantalite burjuva iktisatçısının da düşünce dünyasına egemendir: “İşte bundan dolayı, kapitalist de onun ideolojik temsilcisi olan iktisatçı da, işçinin bireysel tüketiminin ancak işçi sınıfının ebedileştirilmesi için gerekli olan kısmını, daha doğrusu, sermayenin emek gücünü tüketebilmesi için zorunlu olan kısmını üretken tüketim olarak görür; işçinin bunu aşan ve kendi zevki için yapacağı tüketimi, üretken olmayan tüketim sayarlar.” Çünkü sermaye tarafından daha fazla emek gücü yutulmasını sağlamadan ücretlerde bir yükselme (dolayısıyla işçinin tüketiminde bir artış) olmuş olsa, bunun için gereken ek değişen sermaye, kapitalist için üretken olmayan bir biçimde tüketilmiş olurdu. İşçi açısından bakarsak, işçinin bireysel tüketimi, onun kendisi için de üretken olmayan bir tüketimdir, çünkü yalnızca yitirdiği işgücünü karşılamak için tüketmektedir. Fakat aynı olguya kapitalistler ve kapitalist devlet açısından bakarsak bu üretken tüketimdir, çünkü işgücünün yeniden üretimi onlar için kendilerine zenginlik üreten gücün üretimidir.

O halde kapitalist üretim tarzına toplumsal açıdan bakıldığında, işçi sınıfı doğrudan doğruya emek sürecine katılmadığında bile, sermayenin cansız iş aleti kadar tamamlayıcı bir parçasıdır. Unutmayalım, işçinin kendi işgücünü yeniden üretmesini sağlayan bireysel tüketimi bile sermayenin yeniden üretim sürecinin bir unsurundan başka bir şey değildir. Kapitalist yeniden üretim süreci, bu “bilinçli üretim aletleri”nin ürettikleri ürünleri hemen bunların bulundukları kutuptan alıp sermayenin bulunduğu kutba transfer eder ve böylece işçinin beklenmedik bir zamanda sermayeyi terk etmesini olanaksız hale getirir. Bireysel tüketim, bir yandan, bunların varlıklarını devam ettirmelerini ve yeniden üretimlerini, öte yandan, geçim araçlarını yok ederek, bunların emek piyasasında sürekli olarak el altında bulunmalarını sağlar. Romalı köle, sahibine zincirlerle bağlıydı; ücretli işçi görünmeyen iplerle bağlıdır. Ücretli işçinin görünüşteki bağımsızlığı kendisini çalıştıran efendilerinin sürekli değişmesiyle ve sözleşmenin fictio juris’iyle (hukuki sanallığı ile) ayakta tutulur. Marx bu noktada kapitalizmin tarihinden de örnek verir. “Sermaye, geçmişte, özgür işçi üzerindeki mülkiyet hakkını, gerekli gördüğünde, yasa zoruyla geçerli kılardı. Örneğin makine işçilerinin göç etmeleri İngiltere’de 1815 yılına kadar ağır cezalarla yasaklanmıştı.”

İşçi sınıfının yeniden üretimi zaman içinde hünerlerin birikmesini ve bir kuşaktan diğerine aktarılmasını da sağlar. Ekonominin normal dönemlerinde sermayenin umursamadığı “hünerli işçi sınıfının varlığı”na duyulan ihtiyaç, onu bundan yoksun kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bir bunalım patlak verdiğinde hemen görülür. Marx bu durumu bir örnekle somutlar: Amerikan İç Savaşı’nın ve onu izleyen pamuk kıtlığının sonucu olarak, İngiltere’nin pek çok bölgesinde çok sayıda pamuklu dokuma işçisi sokağa atılmıştır. Bu dönemde aç kalan bu “fazla işçiler”in İngiliz sömürgelerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmeleri sağlansın diye, hem işçi sınıfının kendisinden hem de toplumun diğer katmanlarından devleti yardıma çağıran feryatlar yükselmiştir. Fakat 1863 yılında önde gelen bir burjuvanın Times gazetesinde yayınlanan ve Avam Kamarasında ele alındığında da Marx’ın deyişiyle haklı olarak “fabrikatörlerin manifestosu” diye adlandırılan mektubunda, “sermayenin emek gücü üzerindeki mülkiyet hakkı” yüzsüzce ifade edilmiştir. Neticede İngiliz sermayesi bunalımda kapı dışarı ettiği binlerce hünerli işçisinin kendi malı olduğunu ilanla işçilerin göç etmelerini engellemiştir. İşçiler İngiltere’nin, çalıştırılmasalar bile pamuklu dokuma fabrikatörlerinin “gücü” olarak pamuklu dokuma sanayisi bölgelerine kapatılmışlardır. Dış ülkelere göç için, parlamento bir metelik bile tahsis etmemiş, yalnızca yerel yönetimlere, işçileri yarı aç yarı tok durumda tutma, yani onları normal ücretin altında çalıştırma yetkisini veren bazı yasalar çıkarmıştır.

Kapitalist üretim süreci, kendi işleyişi içinde emek gücü ile emeğin koşulları arasındaki ayrılmayı daima yeniden üretir. “Böylece, işçinin sömürülmesinin koşullarını yeniden üretir ve ebedileştirir. İşçiyi, sürekli olarak, yaşayabilmek için emek gücünü satmaya zorlar ve kapitalisti, sürekli olarak, zenginleşmek için bu emek gücünü satın alabilecek duruma getirir. Kapitalist ile işçiyi meta piyasasında alıcı ve satıcı olarak birbirinin karşısına çıkaran şey artık sadece bir tesadüf değildir. İşçiyi durmadan kendi emek gücünün satıcısı olarak gerisin geriye meta piyasasına fırlatan ve onun kendi ürününü durmadan başkasının satın alma aracına dönüştüren, bizzat bu süreçtir. Aslına bakılırsa, işçi kendisini kapitaliste satmadan önce de sermayeye aittir.” Emekçinin kendi işgücünü belirli sürelerle satması, patron değiştirmesi veya emek gücünün pazar fiyatındaki dalgalanmalar, onun ekonomik köleliğini (sermayeye bağlanması) hem yaratan ve hem de gözlerden saklayan nedenler olmuştur.

Burada ilk bakışta biraz ayrıntı gibi dursa da, yukarda geçen “bağlanma” konusunda Marx’ın dipnotta değindiği bir örnek kapitalizmin tarihinde neler yaşandığını öğrenmek bakımından göz ardı edilemez. “Bu bağlılığın kaba saba bir şekli Durham Kontluğu’nda mevcuttur. Burası, koşulların, çiftçiye, tarım gündelikçileri üzerinde tartışmasız bir mülkiyet hakkı sağlamadığı bir iki kontluktan biridir. Maden sanayisinin varlığı, işçilere bir dereceye kadar seçme hakkı sağlar. Bu nedenle, çiftçi burada, başka yerlerdekinin aksine, ancak üzerinde işçiler için kulübeler bulunan çiftlikleri kiralar. Kulübenin kirası, ücretin bir kısmını oluşturur. Bu kulübelere «ırgat evleri» denir. Bunlar işçilere kiralanırken işçiler birtakım feodal yükümlülükler altına girmeyi kabul eder; işveren çiftçi ile işçi arasında «bondage» (bağlanma) adı verilen ve işçiyi, örneğin, bir başka yer ya da işte çalıştırılması halinde yerine birisini, diyelim kızını bırakma yükümlülüğü altına sokan bir sözleşme yapılır, işçinin kendisine «bondsman» (bağlanmış adam) adı verilir. Bu ilişki işçinin kişisel tüketimini, yepyeni bir açıdan, sermaye için yapılan bir tüketim ya da üretken tüketim olarak gösterir.” Devamla Marx bu konuda dönemin Sağlık raporlarından bir aktarma yapar: “Hayretle görüldüğü gibi, yanaşmaların ve işçilerin dışkıları bile, kılı kırk yaran lordun bir yan geliri sayılır. ... Çiftçi patron, bütün o bölgede kendisininkinden başka bir helâ olmasına izin vermez ve bu konuda kendi sahiplik ve efendilik haklarından bir zerresinin bile kaybına göz yummaz.”

Şu halde, kapitalist üretim süreci, bir bütün olarak ele alındığında ya da bir yeniden üretim süreci olarak, sadece meta, sadece artı-değer üretmekle kalmaz, sermaye ilişkisinin bizzat kendisini, yani bir tarafta kapitalisti ve diğer tarafta ücretli işçiyi üretir ve yeniden üretir. Marx dipnotta, 1847 yılında Alman İşçi Derneği’nde aynı konuda yaptığı ve basımının Şubat Devrimi yüzünden kesintiye uğradığı sunumlarından aktarır: “Sermaye, ücretli emeği, ücretli emek de sermayeyi gerektirir. Bunlar karşılıklı olarak birbirlerini gerektirir, karşılıklı olarak birbirlerini yaratır. Bir pamuk fabrikasındaki işçi, sadece pamuklu kumaşlar mı üretir? Hayır, sermaye üretir. Emeğinin yeniden kumanda altına alınmasına ve onun aracılığıyla yeni değerlerin yaratılmasına hizmet eden değerler üretir.”

27 Temmuz 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /21

Bölüm 22: Artı-Değerin Sermayeye Dönüşmesi

1. Boyutları Gittikçe Büyüyen Kapitalist Üretim Süreci (Meta Üretimine Özgü Mülkiyet Yasalarının Kapitalist Mülk Edinme Yasaları Haline Gelişi)

Marx, buraya kadarki incelemeler boyunca sermayeden artı-değerin nasıl çıktığını gördüğümüzü, şimdi de artı-değerden sermayenin nasıl çıktığını göreceğimizi belirtir. Vurguladığı üzere, artı-değerin sermaye olarak kullanılmasına, yani elde edilen artı-değerin yeniden sermayeye çevrilmesine sermaye birikimi denir. Marx konuyu bir örnek eşliğinde açıklamaya başlar. Sermaye birikimini önce tek bir kapitalist açısından ele alır. Diyelim bir iplikçi 10.000 sterlinlik bir sermaye yatırmıştır ve bunun beşte dördü ile pamuk, makine vb. satın alınmış, geriye kalan beşte biri (yani 2000 sterlin) ücret olarak kullanılmıştır. Artı-değer oranının %100 olduğunu varsayarsak, yılsonunda 12.000 sterlin değerinde (10.000 sterlinlik toplam sermaye+2000 sterlinlik artı-değer) iplik üretilmiş olacaktır. 2000 sterlinlik artı-değer bunun altıda birine denk gelir. Marx bir değerin (örneğimizde 2000 sterlin) artı-değer olma özelliğinin, onun sahibinin eline nasıl geçtiğini gösterdiğini ama değerin ya da paranın doğasında hiçbir değişiklik yapmadığını belirtir.

Örnek devam eder. İplikçi kapitalist yeni elde ettiği 2000 sterlin tutarındaki bu artı-değeri, yukarıdaki oranlar aynı kalmak koşuluyla sermayeye dönüştürmek isterse, beşte dördünü pamuk vb. satın almak, geriye kalan beşte birini (400 sterlin) ise yeni iplik işçileri satın almak için harcayacaktır. 2000 sterlinlik yeni sermaye de böylece iplik fabrikasında iş görmeye başlar ve %100 artı-değer oranına göre 400 sterlinlik bir artı-değer sağlar. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Sermaye değeri başlangıçta para olarak yatırılmıştır, fakat üretim sürecinde yaratılan artı-değer henüz üretilen toplam ürünün bir kısmının değeri olarak mevcuttur, yani şimdilik varoluş biçimi para değil üretilmiş metadır. Bu meta satılıp paraya çevrildiğinde, artı-değerin varoluş biçimi değişir. İşte bu andan itibaren sermaye değeri de artı-değer de bir miktar parada var olur ve bu para-sermaye yeniden iplik üretimine yatırılacak olursa, yukarıda açıklanan döngü yeniden işlemeye başlar. Ne var ki bu kez üretimin boyutları biraz daha büyümüş olacaktır.

Şimdi de yıllık meta-ürünün paraya dönüşmesine bakalım. Diğer bütün kapitalistlerin yaptıkları gibi, iplikçi de yıllık ürününü piyasaya getirir ve ipliği piyasada dolaşmaya başlar. Bu iplik-meta, o yıl boyunca üretilen toplam ürünün, yani toplam toplumsal sermayenin yıl boyunca dönüştürüldüğü her türden metanın toplam kütlesinin yalnızca bir parçasıdır. Piyasada gerçekleşen alım-satım işlemleriyle, yıllık toplam ürünün tek tek unsurlarının birbirleriyle mübadeleleri (bir elden diğer ele geçmeleri) sağlanmış olur. Unutulmamalı ki, bu alışveriş (ticaret) ile ne yıllık toplam ürün büyütülebilir ve ne de üretilmiş bulunan nesnelerin doğası değiştirilebilir. “Şu halde yıllık toplam ürünün nasıl kullanılabileceği, bunun kendi bileşimine bağlıdır, kesinlikle dolaşıma bağlı değildir.”

Kapitalist işleyişe toplamda baktığımızda, yıllık üretim, diğer tüm hususlar bir yana, her şeyden önce sermayenin yıl boyunca kullanılıp tüketilmiş olan maddi unsurlarını (hammadde, amortisman, işçilik vb.) yenileyecek olan tüm nesneleri (kullanım değerlerini) sağlamak zorundadır. İşte bu kısım çıktıktan sonra, geriye artı-değeri temsil eden ürün (artı-ürün) kalır. Marx, “şimdi bu artı-ürün nelerden meydana gelir” diye sorar. Ve devam eder: “Yalnızca kapitalist sınıfın ihtiyaç ve arzularını tatmine yarayan şeylerden mi? Böyle olsaydı, artı-değer son kertesine kadar yenilip yutulur ve sadece basit yeniden üretim gerçekleşirdi.”

Kapitalist üretim sürecinin niteliğini kavrayabilmek açısından önemli nokta şudur: Birikimin olabilmesi için artı-ürünün bir kısmının yeniden sermayeye çevrilmesi gerekir. Sermayeye dönüştürülebilecek şeylerin bir kısmı üretim süreci için gerekli üretim araçları ve diğer kısmı da istihdam edilecek işçinin yaşamasını sağlayan geçim araçları olmak zorundadır. O halde, yıllık artı-emek (artı-değer) bunları sağlayacak şekilde kullanılmış olmalıdır. Bu da artı-değerin yeniden bir miktar değişmeyen ve değişen sermayeye dönüşmüş olması demektir. Marx dipnotta şunu belirtir: “Bir ulusun, lüks eşyayı üretim veya geçim araçlarına çevirmesine ve bunun tersini yapmasına aracılık eden dış ticareti burada hiç hesaba katmıyoruz. Konuyu burada en saf haliyle, yani bozucu yan etkenlerin herhangi bir etkileri olmaksızın incelemek için, bütün ticaret dünyasına tek bir ulus gözüyle bakmak ve kapitalist üretimin her yerde yerleşmiş ve bütün sanayi dallarına egemen olduğunu varsaymak zorundayız.”

Bir miktar artı-değerin değişmeyen sermaye biçiminde yeniden üretim sürecine dönmesi, eski üretim hacminin o miktar kadar artması demektir. Bu da kapitalistler sınıfının ek emeğe ihtiyaç duyması anlamına gelir. Şayet halen çalıştırılmakta olan işçiler üzerindeki sömürü genişliğine ya da derinliğine arttırılamıyorsa, ek emek güçlerinin bulunması gerekir. “Kapitalist üretim mekanizması bunun önlemini de daha baştan almış bulunmaktadır: işçi sınıfı bu mekanizma ile ücrete bağlanmış bir sınıf olarak yeniden üretilirken, ona verilen olağan ücret, bu sınıfın sadece kendi varlığını devam ettirmesine yetmekle kalmayıp, çoğalmasını da sağlar. Sermaye bakımından yapılması gereken şey, sadece, ona her yıl işçi sınıfı tarafından sağlanan çeşitli yaşlardaki ek emek güçlerini, yıllık üretimin bir kısmını oluşturan ek üretim araçları ile birleştirmektir; bu yapıldığı zaman artı-değerin sermayeye dönüşümü tamamlanmış olur.” O halde kapitalist üretim sürecinde birikim, sermayenin gittikçe büyüyen boyutlar içinde yeniden üretiminden ibarettir. Böylece basit yeniden üretimin çizdiği çember şekil değiştirir ve üretim süreci Sismondi’nin deyişiyle sarmal biçime dönüşür.

Marx, buradaki incelemede artı-değerin kapitalistin kendisi tarafından tüketilen kısmının hesaba katılmadığını belirtir. Ayrıca, ek sermayeler kendilerini biriktirmiş olan aynı kapitalist tarafından mı kullanılıyor, yoksa o bunları başkalarına mı devrediyor gibi meselelerle de burada ilgilenilmemektedir. Yalnızca unutmamak gerekir ki, kapitalist yeni meydana gelen sermayelerle de yeniden üretimde bulunmakta ve yeniden artı-değer üretmektedir. Marx tekrar hatırlatarak sorar: “Başlangıçtaki sermaye 10.000 sterlinin yatırılmasıyla oluşmuştu. Sahibi bu parayı nereden bulmuştur?” Ekonomi politiğin sözcüleri, bu soruya ağız birliğiyle “bu para onun kendi çalışması ile baba ve dedelerinin çalışmalarının meyvesidir!” cevabını verirler ve onların bu varsayımı, gerçekten de, meta üretimi yasalarıyla uyuşan biricik varsayımmış gibi görünür.

Fakat soruna, yukarıda incelediğimiz yeniden üretim sürecine yatırılan 2000 sterlinlik ek sermaye açısından baktığımızda durum tamamen değişecektir. “Bu, sermaye haline getirilmiş artı-değerdir. Bu artı-değer, doğmaya başladığı ilk saniyeden itibaren, her zerresi, başkalarının karşılığı ödenmemiş emeğinden gelen bir değerdir.” Bu, kapitalistler sınıfının işçi sınıfından aldığı haraçtır. Kapitalist bu haraçla tam değeri üzerinden ek emek gücü alsa ve böylece buna tam fiyatını ödemiş olsa bile, olayın esasına baktığımızda sonuç hiç değişmez: yenen, yenik düşenin mallarını, zorla elinden aldığı kendi parasıyla satın alır. Ayrıca, aynı meseleye şimdiye kadar çalıştırılmakta olan işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleriyle başka ek işçilerin çalıştırılmış olması açısından baksak, bu da sonucu değiştirmeyecektir. Çünkü bu, neticede kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasında gerçekleşen bir işlemdir.

Kapitalist, ek sermayesini, bu ek sermayeyi meydana getiren kimseyi işsiz bırakan ve ondan boşalan yeri bir iki çocukla dolduran bir makineye çeviriyor da olabilir. Fakat her durumda, işçi sınıfı bir yılın artı-emeği ile ertesi yıl ek emek çalıştıracak olan sermayeyi yaratır. İşte “sermayeyle sermaye yaratmak denen şey budur”. Böylece, daha önceki karşılığı ödenmemiş emek üzerindeki mülkiyet, şimdi karşılığı ödenmeyen canlı emeğe gittikçe büyüyen bir ölçüde sahip olabilmenin biricik koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. Kapitalist ne kadar çok biriktirmişse, o kadar çok biriktirebilecek durumda olmaktadır.

Dikkat edilirse, böylece kapitalist ve işçi arasındaki sanki eşdeğer değişimine dayanan yasanın ya da özel mülkiyet yasasının kendi iç ve kaçınılmaz diyalektiğiyle kendisinin tam karşıtına dönüştüğü açıkça görülür. Çünkü başlangıçta eşdeğer şeyler arasında gerçekleşir gibi görünmüş olan mübadele işlemi, şimdi eşdeğer şeyler arasındaki mübadeleyi sadece görünüşten ibaret kılan bir takla atmaktadır. Şöyle ki, birincisi, emek gücünün karşılığı olarak verilen sermaye aslında daha önce karşılığı verilmeksizin ele geçirilmiş olan emek ürününün bir parçasıdır. İkincisi, şimdi çalışan işçi bu sermayeyi sadece aynen yerine koymakla kalmamakta, bunu yeni bir artı-değerle büyütmektedir.

“Demek oluyor ki, kapitalist ile işçi arasındaki mübadele ilişkisi, içeriğin kendisine yabancı olan ve onu yalnızca mistikleştiren, dolaşıma ait bir görüntüden, biçimden ibaret hale gelir. Emek gücünün devamlı olarak alınıp satılması, biçimdir. İçerik, kapitalistin, bir eş değer karşılığını vermeksizin durmadan el koyduğu nesnelleşmiş yabancı emeğin bir kısmını elden çıkararak, durmadan daha büyük miktarda yeni yabancı canlı emek ele geçirmekte olmasıdır.”

Marx hatırlatır, incelemenin başlangıcında mülkiyet hakkı, sanki insanın kendi çalışmasına dayanıyormuş gibi görünmüştür. Çünkü görünürde bir meta sahibi kendisiyle aynı durumda ve aynı haklara sahip bir başka meta sahibiyle (yani işgücü satın alan kapitalist ile işgücü satan işçi) karşı karşıya gelmekte ve bunlar kendi metalarını elden çıkarmaktadırlar. Oysa işin derinine inildiğinde, mülkiyetin kapitalist açısından karşılığı ödenmeyen yabancı emeğe ya da bunun ürününe el koyma hakkı, işçi bakımından ise kendi ürününe sahip olma olanaksızlığı olduğu görülecektir. Atlanmaması gereken önemli nokta şudur ki, kapitalistçe ele geçirme tarzı meta üretiminin başlangıçtaki yasalarına ne kadar aykırı görünürse görünsün, bu yasaların ihlali ile değil tam da onların uygulanması ile ortaya çıkmaktadır.

“Son noktası kapitalist birikim olan hareket evrelerinin sıralanışı kısaca gözden geçirilerek bu husus bir kere daha açıkça gösterilebilir. İlk olarak gördük ki, bir miktar değerin başlangıçta sermayeye dönüşmesi tamamıyla mübadele yasalarına uygun olarak gerçekleşiyordu. Taraflardan biri kendi emek gücünü satıyor, diğeri de bunu satın alıyordu. Bunlardan birincisi metasının değerini alırken, böylece bunun kullanım değerini ikinciye bırakmış oluyordu. Bu ikinci, bundan sonra zaten kendisine ait bulunan üretim araçlarını aynı biçimde kendisine ait hale gelen emeğin yardımıyla hukuken gene kendisine ait olacak olan yeni bir ürüne dönüştürüyordu. Bu ürünün değerinde, ilk olarak, kullanılıp tüketilen üretim araçlarının değeri yer alır. Yararlı emek, bu üretim araçlarını, bunların değerini yeni ürüne aktarmadan tüketemez.”

Yeni ürünün değerinde, tüketilen üretim araçlarının değerinin yanı sıra sarf edilen emek gücünün değerine eşit bir değer ve bir de artı-değer yer alır. Emek gücünün bu şekilde yeni değer yaratan kendine özgü bir kullanım değerine sahip olması, meta üretimini yöneten genel yasa üzerinde herhangi bir etkide bulunamaz. İşçinin işgücünün değerine eşit bir ücret karşılığında harcadığı emek-değer, üründe yalnızca bu kadarıyla yer almamakta, belli bir artı-değer miktarında artmış olmaktadır. Fakat kapitalizmin mantığı açısından bu durum, işgücünü satan satıcının (işçinin) aldatılmış olması değil, onun alıcısı (kapitalist) tarafından kullanılıp tüketilmiş olması anlamına gelmektedir.

“Demek ki, paranın sermayeye başlangıçtaki ilk dönüşümü, meta üretiminin ekonomik yasaları ve bunlardan doğan mülkiyet hakkı ile tam bir uygunluk içinde gerçekleşmektedir. Böyle olmakla beraber, bu dönüşüm şu sonuçlara yol açmaktadır: 1. Ürün işçiye değil kapitaliste aittir; 2. Bu ürünün değerinde, yatırılmış bulunan sermayenin değerinden başka, işçiye emeğe, kapitaliste ise bedavaya mal olan, ama yine de kapitalistin hukuki mülkü haline gelen bir artık değer yer alır; 3. İşçi, emek gücünün devamını sağlamış ve alıcı buldukça, bunu yeni baştan satabilecek durumda olur.” Basit yeniden üretim olsun genişletilmiş yeniden üretim olsun, para her seferinde yeni baştan sermayeye çevrilir. Kapitalist kendi mülkiyetinde olan artı-değerin hepsini yese de, ya da bunun ancak bir kısmını tüketip geriye kalanı sermayeye eklese de işçi açısından bir şey değişmez, artı-değer kapitalistin metasıdır.

Ne var ki kapitalist üretimi kesintisiz bir akış halinde ele alıp, tek tek kapitalistlerle tek tek işçiler yerine kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfını göz önünde tuttuğumuzda, “meta üretimine tamamıyla yabancı bir ölçü uygulamış oluruz” der Marx. Çünkü “Meta üretiminde birbirlerinin karşısında yer alan kimseler, sadece, birbirlerinden bağımsız alıcılar ve satıcılardır. Bunların arasındaki ilişki, aralarındaki sözleşmenin sona erme tarihinde son bulur. İşlem yenilenecek olursa, bu, daha sonra yapılan ve daha önceki işlem ve sözleşme ile hiçbir ilişkisi olmayan yeni bir sözleşmenin sonucu olur; bu yeni sözleşme ile aynı alıcı ile aynı satıcının bir araya gelmesi sadece bir tesadüf eseridir.” İşte bu nedenle, kapitalist meta üretimi sürecini kendi ekonomik yasalarına göre değerlendirmemiz gerektiği zaman, her mübadele işlemini kendi başına bir işlem (yani kendisinden önce ve sonra gelen mübadele işlemleriyle olan ilişkileri dışında) ele almak zorunda olduğumuzu vurgular Marx. Dolaşım alanında alım ve satımlar çeşitli ve farklı bireyler arasında gerçekleştiği için, birer bütün olarak toplumsal sınıflar arasındaki ilişkileri burada arayamayız.

Eşdeğerlerin değişimi açısından bakıldığında sermaye ona sahip olan açısından bir haktır. Kapitalizmin başlangıç dönemi için bu hakkın geçerliliğini kavramak nispeten kolaydır. Çünkü bu dönemde ürün üreticisine aittir ve bu üretici zenginliğini eşdeğerlerin değişimi üzerinden ancak kendi emeği ile arttırabilmiştir. Fakat aynı hak kapitalist dönemde de geçerlidir. Ve unutulmamalı ki, kapitalist dönemde toplumsal zenginlik gittikçe artan ölçüde başkalarının karşılığı ödenmeyen emeklerine durmaksızın ve her an yeni baştan el koyabilme durumunda olan kapitalistlerin metası haline gelir. Önemli nokta şudur: “Emek gücü işçinin kendisi tarafından serbestçe satılabilir bir meta haline geldiği andan itibaren bu sonuç kaçınılmaz hale gelir. Ve gene ancak bu andan itibaren meta üretimi genelleşmeye ve üretimin tipik biçimi haline gelmeye başlar; ancak bu andan itibaren, her şey, daha baştan, satılmak için elde edileceği bilinerek üretilir ve üretilen bütün zenginlik dolaşım alanından geçer.”

Meta üretimi genelleştiğinde yani artık ücretli emek temeli üzerinde yükseldiğinde kendini toplumun tamamına zorla kabul ettirir ve ancak bundan sonra, gizli kalmış bütün güçlerini açığa vurur ve geliştirir. Ve ayrıca, “Meta üretimi, kendi özünde yatan yasalara uygun olarak, ne oranda kapitalist üretim haline gelirse, meta üretiminin mülkiyet yasaları da o oranda kapitalist mülk edinme yasalarına çevrilir”. İşte bu nedenle, Proudhon’un yaptığı gibi, meta üretimine dayanan ezelî ve ebedî mülkiyet yasalarını işleterek kapitalist mülkiyeti kaldırma sevdasına kapılmak aptalca bir yaklaşımdır.

Marx buraya kadar anlatılanlar arasında önem taşıyan bir hususun altını çizer: “Basit yeniden üretimde bile yatırılan bütün sermayenin, ilk defa nasıl ve hangi kaynaktan elde edilmiş olursa olsun, biriktirilmiş sermayeye veya sermayeleştirilmiş artık değere dönüştüğünü görmüş bulunuyoruz.” Ne var ki, şimdi ister kendisini üretmiş olan kimsenin elinde ister başkalarının ellerinde iş görüyor olsun, artı-değerle çoğaltılarak biriktirilmiş olan sermaye karşısında, başlangıçta yatırılmış bulunan sermaye, üretim deryası içinde gittikçe yok olan bir miktar (matematik anlamıyla, magnitudo evanescens) haline gelir. Kısacası, sermaye birikimini anlamak ve açıklamak bakımından “ilk sahibi bu parayı nereden bulmuştur” sorusunun bir anlamı kalmaz. Marx, işte bundan ötürü ekonomi politiğin sermayeyi genel olarak, “yeniden artı-değer üretimi için kullanılan biriktirilmiş zenginlik”, kapitalisti de “artı-ürünün sahibi” diye tanımladığını hatırlatır.

2. Boyutları Gittikçe Büyüyen Yeniden Üretimin Ekonomi Politik Tarafından Yanlış Anlaşılması

Burada birikimi ya da artı-değerin yeniden sermayeye dönüşümünü daha yakından ele almadan önce, ekonomi politik tarafından yaratılmış olan bir karışıklığı bertaraf etmemiz gerektiğini belirtir Marx.

Kapitalist, artı-değerin bir kısmını sermayesini büyütmek üzere yeni üretim araçları ve ek emek alımına ayırır. Diğer bir kısmını ise kendi doğal ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin edecek metaları satın almaya tahsis eder. Önemli olan nokta şudur ki, bunların tümünü (yani artı-değeri) karşılayan emek üretken emektir. Fakat kapitalistin kendi tüketimi için satın aldığı metalardaki emek, yeni değer üretimine hizmet eden emeğe oranla daha az üretken emek durumuna indirgenir. Çünkü kapitalist, kendi ihtiyaçlarını tatmin edecek metaları (bunların içerdiği emeği) satın almakla, artı-değeri sermayeye dönüştürmek yerine gelir olarak tüketmiş ya da harcamış olur. O nedenle, eski feodal soyluluğun “elde bulunanı tüketmekten ibaret olan” geleneksel lüks yaşayış tarzı karşısında, sermaye birikimini en başta gelen vatandaşlık görevi olarak ilan etmek ve kişinin gelirinin tamamını yiyip tüketmesi halinde kimsenin sermaye biriktiremeyeceğini durup dinlenmeksizin tekrarlamak burjuva iktisadı için son derece önemli bir iş olmuştur.

Diğer yandan burjuva iktisadı, kapitalist zenginliği gömüleme ile karıştıran ve dolayısıyla birikmiş zenginliğin “tüketilmekten kurtarılmış zenginlik” olarak düşünülmesine yol açmış olan halk arasındaki yerleşik ön yargıya karşı da çene yormak zorunda kalmıştır. Oysa paranın dolaşımın dışında tutulması, bunun sermaye olarak kendini arttırmasının tam tersi demektir ve gömüleme anlamında bir meta birikimi sermaye birikimine karşıdır. Unutulmasın ki, büyük kütleler halindeki meta birikimi dolaşımda meydana gelen bir tıkanmanın ya da aşırı üretimin sonucudur. Kuşkusuz her toplum ayakta kalmak için yedek fonlara ihtiyaç duyar. Fakat kapitalizmde asıl önemli olan genişletilmiş sermaye birikimidir. O nedenle de Marx, “Klasik iktisat, artık ürünün üretici olmayanlar tarafından değil, üretici işçiler tarafından tüketilmesini birikim sürecinin karakteristik özelliği olarak gösterdiği ölçüde, haklıdır” der.

Ne var ki, klasik iktisadın hatası da bu noktada başlar. Marx’ın dikkat çektiği üzere, artı-değerin sermayeleştirilmesini, bunun sırf emek gücüne çevrilmesi olarak sunmak A. Smith’le moda haline gelmiştir. Üstelik bu büyük hata, A. Smith’in ardından Ricardo ve ondan sonra gelen bütün iktisatçılar tarafından da tekrarlanmıştır. Bu hatalı düşünceye göre, artı-değer bütünüyle değişen sermayeye yatırılarak sermaye haline gelmiş olacaktır. Oysa artı-değer de, başlangıçta yatırılmış olan değer gibi, değişmeyen ve değişen sermayeye, yani üretim araçlarına ve emek gücüne ayrılır. Emek gücü üretim süreci boyunca kapitalist tarafından tüketilir ve kendi işlevi gereği bu süreçte üretim araçlarını tüketir. Ne var ki A. Smith, Marx’ın deyişiyle temelden bozuk bir analizle şu saçma sonuca ulaşmıştır: “her tekil sermaye her ne kadar değişmez sermaye ve değişir sermaye olarak iki kısma ayrılırsa da, toplumsal sermaye sadece değişir sermaye haline gelir ve sadece ücretlerin ödenmesi için harcanır.”

Aslında A. Smith sermaye birikimine ilişkin incelemesini, tam da güçlüğün başladığı yerde terk etmiştir. Marx söz konusu güçlüğü şöyle açıklar: “Sadece toplam yıllık üretim fonu göz önünde tutulduğu sürece, yıllık yeniden üretim süreci kolay anlaşılır. Ne var ki, yıllık üretimin bütün unsurlarının piyasaya getirilmeleri gerekir ve güçlük de zaten burada başlar. Tek tek sermayelerin ve kişisel gelirlerin yaptıkları hareketler, birbirleriyle karşılaşır, birbirine girer ve genel yer değişimi sırasında, yani toplumsal zenginliğin dolaşımında gözden kaybolur. Bu durum izleyicinin kafasını karıştırır ve çözülmeleri gereken karmakarışık problemler yaratır.” Marx, söz konusu ilişkilerin gerçek bağlantılarını ikinci ciltte inceleyeceğini ve “Ekonomik Tablolar” analiziyle yıllık ürünü ilk defa olarak dolaşımdan geçmiş biçimiyle ortaya koyma çabalarının fizyokratların yaptıkları en büyük hizmet olduğunu belirtir. A. Smith ise, yeniden üretim sürecini ve dolayısıyla da birikimi tarif ederken, yalnızca birçok bakımdan hiçbir ilerleme sağlamamakla kalmamış, kendinden önce gelenlere, özellikle de fizyokratlara göre geri adımlar atmıştır.

31 Ağustos 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /22

Bölüm 22: Artı-Değerin Sermayeye Dönüşmesi

3. Artı-değerin Sermaye ve Gelir Olarak Ayrılması. Kaçınma Teorisi

Bundan önceki bölümde değinildiği üzere, artı-değerin bir kısmı kapitalist tarafından gelir olarak tüketilir, diğer bir kısmı sermaye olarak kullanılır ya da biriktirilir. Artı-değerin kitlesi verili ise, bu kısımlardan biri ne kadar küçükse diğeri o kadar büyük olur ve diğer her şey aynı kalmak koşuluyla birikimin büyüklüğünü bunların birbirine oranı belirler. Bu hesabı artı-değerin sahibi olan kapitalist yapar. Yani bu, yalnızca onun kendi bileceği bir iştir. Kapitalist başkalarının yarattığı artı-değere el koyar. Bunun tümünün kapitalistin kişisel tüketim zevki için yiyip bitirilmeyip bir kısmının yatırıma dönüştürülmesi, kapitalistin kendi işlevini yerine getirmek üzere yaptığı tasarruf olarak değerlendirilir.

Kapitalist, yalnızca kişileşmiş sermaye olduğu ölçüde bir tarihsel değere sahiptir ve bu tarihsel var olma hakkı kapitalizmle sınırlıdır. “Kapitalistin kendi geçici varlığı, ancak kapitalist üretim tarzının geçici zorunluluğunun yarattığı bir zorunluluktur. Ama kişileşmiş sermaye olduğu ölçüde kapitalisti harekete geçiren şey, kullanım değeri ve zevk değil, mübadele değeri ve bunun çoğaltılmasıdır. Kapitalist, değerin çoğaltılmasının fanatik taraftarı olarak, insafsızca, insanlığı, sırf üretim için üretimde bulunmaya, dolayısıyla, toplumun üretici güçlerini geliştirmeye ve temel ilkesi bireyin tam ve özgür gelişimi olan daha üstün bir toplum biçiminin gerçek temelini oluşturan maddi üretim koşullarını yaratmaya zorlar.”

Marx, kapitalistin yalnızca sermayenin kişileşmesi olarak saygıya değer olduğunu ve bu özelliği ile gömüleyicinin mutlak zenginleşme güdüsünü paylaştığını belirtir. “Ancak diğerinde bireysel bir tutku gibi görünen şey, kapitalistte, kendisinin sadece bir çarkı olduğu toplumsal mekanizmanın eseridir.” Kapitalizmin yasaları tek tek kapitalistleri de buna boyun eğmeye zorlar. Şöyle ki, “kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte bir sanayi girişimine yatırılmış bulunan sermayenin kendisini durmadan büyütmesi bir zorunluluk haline gelir ve rekabetin zoru ile tek tek bütün kapitalistler, kapitalist üretim tarzının kendi özünden doğan yasalara, dışarıdan gelme zorlayıcı yasalar olarak boyun eğmek mecburiyetinde kalır. Bunlar, kapitalisti, varlığını devam ettirebilmesi için, sermayesini durmadan artırmak zorunda bırakır; kapitalist de bunu ancak gittikçe artan birikimle sağlayabilir.”

Marx’ın belirttiği üzere, kapitalistin faaliyet ve eylemleri, onun kişiliğinde irade ve bilinçle donanmış sermayenin işlevlerinden ibarettir. Bu yüzden onun kendi özel tüketimi, kendi birikmiş sermayesi üzerinden kendisi için yapılmış hırsızlık gibi bir şey olur. Marx bu durumu, İtalyan muhasebe sisteminde kapitalistin özel giderlerinin, sermayesinin karşısında borç hanesinde yer almasına benzetir ve birikimin toplumsal zenginlik dünyasının fethi olduğunu vurgular. “Birikim, sömürülen insan malzemesi kitlesi ile birlikte, aynı zamanda, kapitalistin dolaylı ve dolaysız egemenliğini de artırır.”

Bu noktada, Marx’ın, engizisyoncu Katolik kilisesine ve Papalığa karşı büyük reform hareketini başlatan ve Almanya’da da ünlü köylü ayaklanmalarına öğretileriyle öncülük eden Alman Martin Luther’den (Protestanlığın kurucularından, 1483-1546) aktardığı satırlar atlanmaması gereken çarpıcılıktadır. Luther şöyle demiştir: “Tefecinin katmerli bir hırsız ve cani olduğunu putperestler akıl yoluyla anlayabiliyordu. ... Bir kimse bir diğer kimsenin rızkını yer, çalar ve gasp ederse, bu kimse bir insanı açlıktan öldürmüş ve mahvetmiş kadar (yani bir kimsenin yapabileceği kadar) büyük bir cinayet işlemiş olur. Tefecinin yaptığı, işte, böyle bir şeydir ve o, darağacında sallandırılmaya ve leşi, şayet kendisinde bu kadar karganın didikleyip parçalayabilecekleri kadar et olsaydı, çaldığı guldenler sayısınca karganın önüne atılmaya müstahak iken, rahat ve güven içinde bir ömür sürer. ... Küçük hırsızlar hapishanelerde çürütülür, büyük hırsızlar altın ve ipekler içinde debdebeli bir hayat sürer. ... Bundan ötürü, yeryüzünde bir para hastasından ve bir tefeciden (şeytandan sonra) daha büyük bir insan düşmanı da yoktur. …Değerli, dindar bir adam gibi görünmek ve böyle bir nam salmak için, bu gibiler, kendilerini pisliklerinden arınık göstermeye yarayan zarif saatler, altın köstekler ve yüzükler taşır.” Mitolojik bir karakter olan Cacus benzetmesiyle Luther devam eder: “Cacus, dindar bir tefeci olan bir habis yaratık demektir ve çalar, gasp eder, her şeyi yer yutar. Ve yaptığının ortaya çıkmasını istemez. Bunu kimse bilmemelidir; çünkü mağarasına sürüklenip atılmış öküzler, bıraktıkları ayak izleriyle, dışarıya bırakılmışlar gibi bir görünüş yaratılır. Tefeci de âlemi böyle aldatır, yararlıymış ve dünyaya öküzler veriyormuş gibi gözükür, oysa o, bunları tek başına parçalar, yer yutar.”

Luther’in satırlarından sonra Marx, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sermaye sahibinin eski tefeci tipinden ne şekilde farklılaştığını çarpıcı biçimde ortaya koyar: “Ne var ki, ilk günah, etkisini her yerde gösterir. Kapitalist üretim tarzının, birikimin ve zenginliğin gelişmesiyle birlikte, kapitalist, yalnızca sermayenin vücut bulmuş biçimi olmaktan çıkar. Kendi özü, kendi canı için kapitalist, artık «insanca duygular» beslemeye başlar ve çilecilik sevdasını eski moda gömüleyicinin ön yargısı olarak aşağılamasını sağlayacak şekilde eğitim alır. Klasik kapitalist, kişisel tüketimi, görevine karşı işlenmiş bir günah ve birikimden «kaçınma» diye damgalarken, modernleşmiş kapitalist, birikime, tadacağı zevklerden kendini «mahrum bırakma» diye bakabilmektedir.”

Marx’ın takip eden satırları da, hem sonradan görme kapitalistin dünyasını tasvir eder hem de kapitalist gelişmenin yoğunlaşan emek sömürüsüyle birlikte kapitalistler için nasıl bir lüks ve zenginlik dünyası yarattığını gözler önüne serer: “Kapitalist üretim tarzının tarihsel başlangıç dönemlerinde –sonradan olma her kapitalist, bireysel olarak, böyle bir başlangıç dönemini yaşar– zenginleşme hırsı ve arzusu, mutlak olarak hüküm süren tutkulardır. Ne var ki, kapitalist üretimin ilerlemesi, yalnızca bir zevkler dünyası yaratmakla kalmaz, spekülasyon ve kredi sistemiyle birlikte binlerce birdenbire zengin olma kaynağı da doğurur. Belli bir gelişme düzeyine gelindiğinde, aynı zamanda bir zenginlik gösterisi ve dolayısıyla itibar aracı olan ve herkesçe normal görülen derecede bir israf, bu «talihsiz» kapitalist için bir iş zorunluluğu haline bile gelir. Lüks, kapitalistin temsil giderleri arasında yer alır. Ayrıca, kapitalist, gömüleyici gibi kendi kişisel çalışması ve kendi kişisel kaçınması oranında zenginleşmez, başkalarının emek gücünü emdiği ve hayatın sağladığı her türlü zevkten işçiyi uzak tutabildiği oranda zenginleşir. Bundan ötürü, kapitalistin israfı, açık elli feodal beyin israfında görülen iyi niyete asla sahip olmadığı, aksine, gerisinde hırsın en kirlisi ve hesabın en korkulusu yattığı halde, yine de, biri diğerini zorunlu olarak çelmelemeden, birikimi arttıkça israfı artar. Böylece, kapitalist bireyin göğsünde aynı anda biriktirme hırsı ile hayatın tadını çıkarma arzusu arasında Faust’unki gibi bir çatışma gelişir.”

Marx bu değerlendirmelerini somutlayan bir çalışmadan örnek vermek üzere, Manchester’ın sınaî gelişimini inceleyen Dr. Aikin adlı kişinin 1795 tarihli eserinden aktarır. Marx’ın aktardığı örnek, gelişme tarihleri farklı da olsa, Türkiye dahil çeşitli ülkelerde burjuvazinin zenginleşme öyküsünün değişik evrelerine ışık tutar. Dr. Aikin söz konusu gelişme sürecini dört döneme ayırmıştır. İlk dönemde fabrikatörler kendi geçimlerini sağlayabilmek için çok sıkı çalışmak zorunda kalmışlardır. Bunların başlıca zenginlik kaynağı, çocuklarını çırak olarak veren ana-babaları soymaktır. Bir yandan çıraklar açlıktan ölürken, ana-babalar da fabrikatörlere yüksek bir prim ödemektedirler. O dönemde ortalama kâr düşüktür ve birikim büyük ölçüde çok tutumlu olmayı gerektirmiştir. Bu fabrikatörler üç kuruşa yüz düğüm atan cimriler gibi yaşamışlar ve kendilerini sermayelerinin faizlerini yemekten bile alıkoymuşlardır. İkinci dönemde ise küçük servetlere sahip olmaya başlamışlardır, ama yine de eskisi gibi sıkı çalışmakta ve eskiden olduğu gibi basit bir hayat sürmektedirler.

Üçüncü dönemde lüks başlar ve İngiltere’de pazar yeri olan her şehre sipariş toplamak üzere atlıların çıkarılması ile işler büyür. 1690’dan sonra sanayiciler artık para biriktirmiş durumda olup ahşap evler yerine taştan evler yaptırmaya başlamıştır. Yarım litrelik ithal malı şarabı misafirlerine sunan Manchester’lı fabrikatör, 18. yüzyılın ilk on yıllarında bile, bütün komşularının dikkatini üzerinde toplamaktadır. Gerçekten işadamı bir kimsenin, özel bir araba sahibi oluşu ise ilk olarak 1758 yılında görülür ve bu yeni bir çığır açar. 18. yüzyılın son üçte birini kapsayan bu dördüncü dönem, işlerdeki gelişmeyle desteklenen büyük bir lüks ve israf dönemi olur. Marx bu örneklerden sonra şu çarpıcı soruyu sorar: “Dostumuz iyi yürekli Dr. Aikin, mezarından çıksa da Manchester’ın bugünkü halini görseydi, acaba ne derdi!”

Marx eski dönemlerden de örnek verir: “Biriktirin, biriktirin! Musa da böyle der, peygamberler de!” Kapitalizm çağında da bir şey değişmemiştir. İnsanların ihtiyacı için değil, birikim için, üretim için üretim! Klasik ekonominin, burjuva döneminin tarihsel görevini ifade eden formülü işte bu olmuştur. Nitekim A. Smith şöyle der: “Sanayi, tutumluluğun biriktirdiği malzemeyi sağlar.” İşte bunun için tasarruf ediniz, tasarruf ediniz, yani artı-değer ya da artı-ürünün mümkün olduğu kadar büyük kısmını gerisin geriye sermayeye çeviriniz! Bir başka ünlü iktisatçı olan J. B. Say ise burjuva gerçekliği şöyle ifade etmiştir: “Zenginlerin tasarrufları yoksulların sırtından yapılır.” Kapitalist işleyişe daha eleştirel yaklaşan Sismondi ise şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmıştır: “Romalı proleterler neredeyse yalnızca toplumun sırtından geçinirdi. ... Hemen hemen denilebilir ki, modern toplum proleterin sırtından geçinir, bunların ücretlerinin üstünde ve ötesinde kalan ve ellerinden alınan kısımla yaşar.”

Marx’ın şu satırları ise, kapitalist gerçekliğin sözcüsü olan klasik ekonominin sermaye birikimi sürecine yaklaşımını özetler: “Klasik ekonomi, proletere sadece artık değer üretimi için yararlanılan bir makine gözüyle bakıyorsa, onun gözünde kapitalist de, bu artık değerin daha fazla sermayeye çevrilmesi işinde kullanılan bir makineden başka bir şey değildir. Klasik ekonomi politik, kapitalistin tarihi görevini son derece ciddiye alır.” Marx, bu noktada Malthus örneğini hatırlatır. Marx’ın deyişiyle, “Dünya zevklerinin tadını çıkarmak arzusu ve zenginleşme hırsı arasındaki şifa bulmaz çatışmayı kendi göğsünden bir sihirbaz marifetiyle uzak tutmak için”, Malthus 1820’li yılların başlangıcında “tuhaf” bir işbölümü sistemini savunmuştur. Buna göre, birikim işi üretim faaliyetini bilfiil yürüten kapitalistlere, harcama ve israf işi ise artı-değerden pay alan diğer kimselere (toprak sahipleri, devletin ve kilisenin haracını yiyen yüksek memurlar ve rahipler vb. gibi) ait işler olmalıdır! “Harcama tutkusu ile biriktirme tutkusunun birbirinden ayrılmış olması” çok büyük önem taşır diyen Malthus’a karşı, “çoktandır hayat ve dünya adamları haline gelmiş kapitalist beyler” seslerini yükseltmişlerdir. Marx, bunların sözcüsü olan burjuva iktisatçıların cibilliyetini sergiler. Bunlar “sanayici kapitalisti ekmeğinden tereyağını alarak birikime zorlamayı bu derece adaletsiz bulurken”, “işçiyi gayretli tutmak için ücretini mümkün olan en düşük düzeye indirmeyi aynı derecede gerekli görebilmektedirler”!

Marx’ın, Kapital’de analizlerini sürdürürken tarihsel olaylar eşliğinde burjuva iktisadının seyrine dair verdiği örnekler ufuk açıcıdır. Avrupa’da 1830 Temmuz Devrimi patlak verdiğinde, işçiden sızdırılan ganimetin birikim için en yararlı olacak biçimde sanayici kapitalist ile aylak toprak sahibi vb. arasında nasıl bölüşülmesi gerektiği hakkında “bilgince” tartışmayı yürütenlerin sesleri kesilmiştir. Çok geçmeden Lyon’da kent proletaryası devrim çanını çalar ve tarım proletaryası İngiltere’yi ateşe verir. Bu gelişmelere bağlı olarak Avrupa’da ütopik sosyalist düşünceler gelişir ve İngiltere’de Owencılık, Fransa’da ise St. Simonculuk ve Fouriercilik yayılıp kök salmaya başlar. Marx, “bayağı iktisadın son saati çalmıştı” der. Sermayenin (faiz dahil) kârının, karşılığı ödenmeyen “sonuncu on ikinci saatin” ürünü olduğunu Manchester ekolü keşfetmeden tam bir yıl önce, Nassau W. Senior, dünyaya bir başka keşfini ilan etmiştir. Azametli bir eda ile “Ben sermaye sözünü, buna bir üretim aracı gözüyle baktığım için, kaçınma sözüyle değiştiriyorum” demiştir.

“Bayağı iktisadın «keşifleri» arasında eşi ve benzeri olmayan bir örnektir bu!” der Marx. “Bununla bir ekonomik kategori, yerini dalkavukluk timsali bir terime bırakmış olur. Hepsi bu!” “Emek sürecinin yürütülmesi ile ilgili bütün koşullar da bundan böyle kapitalistin katlanacağı pek çeşitli kaçınma fiillerine dönüşmüş olur. Tahılın hepsi yenmez de bir kısmı ekilirse, bu, kapitalistin kaçınması olur! Şarap, şarap olmak için zamanı gerektiriyorsa, bu, kapitalistin kaçınması demektir!” Bayağı iktisadın bu mantığına göre, kapitalist çeşitli üretim araçlarını, vesaireyi “yiyip tüketecek yerde”, ya da “bunların değerlerini” lükse ve diğer tüketim araçlarına yatırarak çarçur edecek yerde, bu üretim araçlarını emek gücüyle birleştirip sermaye olarak değerlendirirse, demek ki, kendi özünden, kendi canından, kendi kendinden bir şeyler çalmış, bunlardan “kaçınmış” olacaktır! Marx bu saçma yaklaşımları tarihsel bir analoji eşliğinde yere serer. Amerika’daki Georgia’lı köle sahibinin, zenci kölelerden kırbaç darbeleri altında sızdırdığı artı-ürünü olduğu gibi şampanyaya çevirip keyif yapmakla, bunun bir kısmı ile biraz daha köle ve biraz daha toprak edinme seçenekleri arasındaki “kendisine acı veren çıkmazdan”, Abraham Lincoln döneminde köleliğin kaldırılması mücadelesi sayesinde kurtulması gibi, “kapitalistin de eza ve cefa çekmekten ve ayartılmaktan kurtarılması, açıkça, basit bir insanlık gereğidir”.

Unutmamalıyız ki, en farklı iktisadi toplum biçimlerinde bile sadece basit yeniden üretim değil, farklı derecelerde de olsa boyutları gittikçe büyüyen bir yeniden üretim gerçekleşir. Gittikçe daha fazla üretilir ve daha fazla tüketilir, dolayısıyla da daha fazla ürün, üretim araçlarına dönüştürülür. Ne var ki, kendi üretim araçları, kendi ürünü ve geçim araçları üreticinin karşısında henüz sermaye biçiminde yer almadığı sürece, bu süreç sermaye birikimi ve dolayısıyla da kapitalistin işlevi olarak görünmez. Öte yandan, İngiliz egemenliğinin eski sistemi en az çözdüğü bölgelerdeki tarım dışı emekçiler, tarımsal artı-ürünün bir kısmını haraç ya da toprak rantı olarak ellerine geçiren büyük varlık sahipleri tarafından çalıştırılmışlardır. Bu ürünün bir kısmı bu varlık sahipleri tarafından doğal biçimleri içinde tüketilmiş, diğer bir kısmı emekçiler tarafından bunlar için lüks ve diğer türden tüketim araçlarına çevrilmiştir. Geriye kalanı ise, kullandıkları üretim araçlarının sahipleri kendileri olan emekçilerin ücretini oluşturmuştur. “Üretim ve boyutları gittikçe büyüyen yeniden üretim burada, yoluna, şu garip azizin; şu acınacak durumdaki şövalyenin, yani «kaçınmacı» kapitalistin hiçbir müdahalesi olmaksızın devam eder.”

4. Birikimin Miktarını, Artı-Değerin Sermaye ve Gelire Oransal Bölünüşünden Bağımsız Olarak Belirleyen Koşullar: (Emek Gücünün Sömürülme Derecesi, Emeğin Üretkenliği, Kullanılan Sermaye ile Tüketilen Sermaye Arasındaki Farkın Büyümesi, Yatırılmış Sermayenin Büyüklüğü)

Artı-değerin sermaye ve gelir olarak bölünme oranı verilmiş ise, açık ki biriktirilecek sermayenin büyüklüğünü artı-değerin büyüklüğü belirleyecektir. Örneğin artı-değerin %80’inin sermayeye çevrildiği ve %20’sinin tüketim için harcandığı varsayılacak olursa, toplam artı-değerin 3000 ya da 1500 sterlin olmasına göre, biriktirilecek sermaye ya 2400 ya da 1200 sterlin olur. Demek ki, artı-değerin kütlesini belirleyen bütün koşullar, birikimin büyüklüğünün belirlenişinde de aynı şekilde rol oynar. Marx şöyle der: “Bu koşulları burada bir kere daha toplu olarak gözden geçireceğiz; ancak, bu kez bunu yalnızca birikim bakımından yeni bakış açıları getirmeleri ölçüsünde yapacağız.”

Hatırlayalım, artı-değer oranı ilk olarak emek gücünün sömürülme derecesine bağlıdır. Artı-değer üretiminin incelendiği kısımlarda devamlı olarak ücretin en azından emek gücünün değerine eşit olduğu varsayılmıştır. Böyle olmakla beraber, ücretin sermayenin zoruyla bu değerin altına düşürülmesi mümkündür. “Ücretin bu biçimde düşürülmesi ile gerçekte, işçinin gerekli tüketim fonu, belli sınırlar içinde, sermayenin birikim fonuna dönüştürülmüş olur.” “Ne var ki, işçiler havayla yaşayamayacaklarına göre, hiçbir fiyat ödemeden satın alınmaları da düşünülemez. Bundan dolayı, bunların sıfır maliyetleri, matematik anlamıyla, kendisine her zaman biraz daha yaklaşılabilen ama yine de hiçbir zaman ulaşılamayan bir limittir. Sermaye, emeğin maliyetini bu sıfır noktasına indirme eğilimini bir an bile terk etmez.” Nitekim 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın ilk onyıllarında İngiliz çiftçileri ve toprak sahipleri, tarım işçilerine asgariden az bir parayı ücret ve bununla asgari arasındaki farkı da kilise yardımı biçiminde ödemek suretiyle ücretleri zorla mutlak asgari ücret düzeyine indirmişlerdir.

Diğer önemli bir nokta, çeşitli sanayi kollarında değişmeyen sermayenin emek araçlarından meydana gelen kısmının kuşkusuz girişimin büyüklüğüyle belirlendiğidir. Ayrıca buna göre belirlenen gerekli emek aracı, çalıştırılan işçilere yetecek miktarda olmalıdır. Fakat kapitalist çalıştırdığı işçi sayısını artırmayıp, diyelim mevcut 100 işçiyi 8 saat yerine 12 saat çalıştırdığında mevcut emek araçları ihtiyaca yetecektir. Böylece emek gücünün daha yüksek bir zorlamayla harcanması sonucunda, birikimin temeli olan artı-ürünün ve artı-değerin miktarı çoğaltılabilecektir.

“Sermayenin birikiminde diğer önemli bir faktör toplumsal emeğin üretkenlik derecesidir.” Emeğin üretkenliği arttığında, belirli bir değerin ve dolayısıyla da artı-değerin kendisini cisimleştirdiği ürün kütlesi büyür. Dolayısıyla, artı-ürün kütlesinin “gelir ve ek sermaye” olarak bölünme oranı aynı kaldığında, kapitalistin birikim fonunda bir azalma olmadan onun kendisine ait tüketim fonu büyüyebilir. O halde, emeğin üretkenliğinin artması sayesinde “metaların ucuza elde edilmesi kapitaliste eskisi kadar ve hatta eskisinden fazla keyif sürme olanağını sağlarken”, aynı zamanda kapitalistin birikim fonu genişleyebilir. Ayrıca, beraberinde işçilerin reel ücretleri artsa bile, emeğin üretkenliğinin yükselmesi nedeniyle işçilik ucuzlar ve dolayısıyla artı-değer oranı da büyür. Marx’ın vurguladığı gibi, reel ücret emeğin üretkenliği ile asla aynı oranda artmaz. Demek ki, aynı miktar değişen sermaye ile daha fazla emek gücü ve dolayısıyla daha fazla emek harekete geçirilir. Böylece yalnızca yeniden üretimin boyutları maddi olarak genişlemekle kalmaz, ama aynı zamanda artı-değer üretimi, genişletilmiş üretim için gereken ek sermayenin değerinden daha hızlı artar.

Bilindiği gibi, üretim sürecinde kullanılan emek araçlarının bir kısmı ömrünü tamamlayıp hurdaya çıkar ya da üretken ömrünün sonuna gelir. Bundan dolayı, bu kısmın her yıl dönemsel olarak yeniden üretilmesi ya da aynı türden benzerleriyle yenilenmesi gerekir. Bu arada, şayet bunların yapıldıkları yerde çalıştırılan emeğin üretkenliği artmışsa ve bu üretkenlik kesintisiz bir akış halindeki bilimsel ve teknik ilerleme ile birlikte devamlı olarak gelişmekte bulunuyorsa, daha etkin ve daha ucuz olan makineler, aletler, cihazlar vb. eskilerinin yerlerini alır. Böylece, eski sermaye daha üretken bir tarzda yeniden üretilmiş olur. Emek gücünün daha yüksek bir baskı altında harcanması sayesinde doğal zenginliklerin sömürülmesinde nasıl bir artma sağlanıyorsa, bilim ve teknik de faaliyet halindeki sermaye için bir genişleme gücü sağlar. “Bilim ve tekniğin sağladığı bu güç aynı zamanda başlangıçta yatırılmış sermayenin yenilenme evresine ulaşmış bulunan kısmı üzerinde de tepki yaratır. Bu kısım, kendi eski biçimi kullanılıp tükenir ve yeni bir biçime bürünürken, meydana gelmiş olan toplumsal ilerlemeyi, karşılığında hiçbir şey ödenmeksizin içerir. Üretkenlikteki bu gelişmenin aynı zamanda halen faaliyet halinde bulunan sermaye için kısmi bir değer kaybına yol açacağı, şüphesiz, doğrudur. Bu değer kaybı rekabet nedeniyle kendisini şiddetli bir şekilde duyurduğu ölçüde, asıl yük, kapitalistin uğradığı zararı kendisini daha fazla sömürerek telafi etmeye çalıştığı işçinin sırtında kalır.”

İşçi, üretim sürecinde tükettiği üretim araçlarının değerini ürüne aktarır. Öte yandan, veri olan bir emek kütlesi tarafından harekete geçirilen üretim araçlarının değer ve kütleleri, emeğin daha üretken hale gelmesi oranında artar. “Yeni değer yaratırken eski değerin de korunmasını sağlamak, canlı emeğin doğal özelliğidir. Bundan dolayı, etkinliği artar, üretim araçlarının hacim ve değerleri büyür ve dolayısıyla üretkenliğindeki gelişmenin sonucu olarak birikim meydana gelirken, emek, gittikçe şişip kabaran bir sermaye değerini durmadan yenileşen bir biçim içinde korur ve kalıcılaştırır.” Emeğin bu doğal gücü, kendisine bağlandığı sermayenin kendi kendini koruyabilme gücü olarak görünür. Nasıl metanın bütün değer biçimleri paranın biçimleriymiş gibi görünürse, emeğe ait bütün güçler de sermayenin güçleriymiş gibi görünür.

“Sermayenin büyümesiyle birlikte işletilen sermaye ile tüketilen sermaye arasındaki fark büyür. Diğer bir ifadeyle, binalar, makineler, su boruları, iş hayvanları, her türden cihazlar gibi, az çok uzun dönemler boyunca durmadan yinelenen üretim süreçlerinde tam bütünlükleriyle yer alıp iş gören ya da belli bir yararlı sonucun sağlanmasına hizmet eden ve bu sırada ancak yavaş yavaş yıpranan, bundan dolayı değerlerini ancak parça parça yitiren ve dolayısıyla da değerlerini ürüne ancak parça parça aktaran emek araçlarının kütleleri değer ve madde olarak büyür. Bu emek araçları, ürüne değer katmaksızın, ürün yapıcısı olarak hizmet etmeleri, yani tam bütünlükleriyle kullanılıp da ancak parça parça tüketilmeleri oranında, daha önce de görüldüğü üzere, su, buhar, hava, elektrik vb. gibi doğal güçlerden sağlanıldığı biçimde, bedava hizmet sağlar. Geçmişte harcanıp maddeleşmiş emeğin bu bedava hizmeti, canlı emek kendisine el atıp canlandırdığında, birikimin boyutlarının büyümesi ile birlikte birikir.”

Geçmişte harcanmış emek (cansız emek) daima sermaye kılığına bürünmüş olduğundan, burjuvalar ve bunların sözcüleri olan iktisatçılar, geçmişte harcanmış emeğin hizmetlerini göklere çıkarırlar. Diğer yandan, canlı emek tarafından yürütülen üretim sürecinde üretim araçları biçimine bürünmüş olan cansız emeğin hacmi de büyür. Bu büyüyen kısım, aslında geçmişte harcanmış olan ve onu hem de karşılığını almadan harcayan işçinin eseriyken, büyümenin hüneri sermaye biçimine atfedilir. “Bir köle sahibinin işçinin kendisini onun içinde bulunduğu kölelik durumundan ayrı düşünmesi ne kadar olanaksızsa, kapitalist üretimi gerçek hayatta yürütenlerle bunların laf ebesi küçük ideologlarının, üretim araçlarını bugün bunların üstüne geçirilmiş antagonist toplumsal kisveden ayrı düşünmeleri de o kadar olanaksızdır.”

Hatırlanacağı üzere, emek gücünün sömürülme derecesi veri iken, artı-değerin kütlesi, aynı anda sömürülmekte olan işçilerin sayılarıyla belirlenir ve bu kütlenin büyüklüğü sermayenin büyüklüğü oranında büyür. “Şu halde, sermaye birbiri peşi sıra gelen birikimlerle ne kadar büyürse, tüketim fonu ve birikim fonu olarak ayrılan değer toplamı da o kadar büyür. Bundan ötürü, kapitalist hem daha tatlı bir hayat sürebilir ve hem de aynı zamanda, daha fazla «kaçınma»da bulunabilir. Ve son olarak, yatırılıp işletilen sermayenin kütlesiyle birlikte üretimin ölçeği büyüdükçe, üretim mekanizmasının bütün çarklarının dönüş hızları da alabildiğine artar.”

5. "Emek Fonu"

Sermaye sabit bir büyüklük olmayıp, toplumsal zenginliğin esnek ve artı-değerin “gelir ve ek sermaye” olarak bölünmesine bağlı olarak durmadan dalgalanan bir parçasıdır. Faaliyet halindeki sermayenin büyüklüğü veri olduğu zaman bile, kendisiyle birleşen emek gücü, bilim ve toprak (yani doğa tarafından sağlanan bütün emek nesneleri), sermayeye belli sınırlar içinde bağımsız bir hareket alanı sağlayan esnek güçler oluşturur. Marx bu inceleme sırasında “dolaşım sürecinin”, aynı sermaye kütlesinin çok farklı derecelerde etkinlik göstermesine yol açan her tür etkisini yok saydığını belirtir. Ayrıca inceleme sırasında yalnızca kapitalist üretimi veri aldığından, mevcut üretim araçları ve emek güçleriyle insanlığa hizmet edecek bir plana göre düşünülüp uygulanabilecek olan daha akla uygun herhangi bir durum üzerinde hiç durmadığını da ekler.

Marx şu değerlendirmeyi yapar: “Klasik iktisat, toplumsal sermayeyi sabit bir etkinlik derecesine sahip sabit bir büyüklük olarak düşünmeyi her zaman pek sevimli bulmuştu. Ne var ki, bu ön yargı, ilk olarak, 19. yüzyılın alelade burjuva zekâsının temsilcisi, ukalâ ve yavan bir geveze kâhini, dar kafalılar şahı Jeremy Bentham tarafından bir dogma haline getirilmişti. Şairler arasında Martin Tupper ne idiyse Bentham da filozoflar arasında odur. Bunların ikisi de ancak İngiltere’de imal edilebilirdi.” Ve dipnotta buna şu veciz ifadeyi de ekler: “Eğer bende dostum H. Heine’nin cesareti olsaydı, Bay Jeremy için burjuva budalalığının bir dehasıdır, derdim.”

İşler Bentham’ın dogmasına kalacak olsaydı, “üretim sürecinin en yaygın olayları, örneğin üretim sürecinin beklenmedik genişlemeleri ve daralmaları ve hatta birikimin kendisi bile, tamamıyla kavranılıp açıklanamaz” hale gelirdi. Bu dogma, Bentham’ın kendisi kadar Malthus, James Mill, MacCulloch ve bunlara benzer kimseler tarafından da kapitalizmi mazur gösterme çabaları için kullanılmıştır. Ve de bundan, özellikle de sermayenin bir kısmını, yani değişen sermayeyi sabit bir büyüklük olarak gösterebilmek için yararlanılmıştır. Değişen sermayenin maddi varlığının (işçiler için temsil etmekte olduğu geçim araçları kütlesinin), toplumsal zenginliğin doğal zincirlerle sınırlanmış ve aşılması mümkün olmayan özel bir parçası olduğu yolunda bir masal uydurulmuştur. Oysa toplumsal zenginliğin değişmeyen sermaye yani üretim araçları olarak iş görecek kısmını harekete geçirmek için, belli bir miktarda canlı emeğe ihtiyaç vardır ve bu teknik bakımdan veri olan bir şeydir. Ne var ki, ihtiyaç duyulan canlı emek kütlesi, emek gücünün fiyatı ve dolayısıyla emek fonu sabit bir veri değildir, son derece esnek bir şeydir.

Sonuç olarak, emek fonunun kapitalist anlayış çerçevesi içindeki sınırlarını toplumsal doğal sınırlar gibi gösterme çabası saçmadır. Marx burada geçerken, değişen ve değişmeyen sermaye kategorilerinin ilk defa kendisi tarafından kullanıldığını da hatırlatır. Oysa ekonomi politik, A. Smith’ten beri, bu iki sermaye grubu arasındaki temel farklılıkları, dolaşım sürecinden kaynaklanan bazı farklılıklarla bir araya getirerek karmakarışık bir durum yaratmıştır. Marx bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak ikinci ciltte durulacağını belirtir.

(devam edecek)

1 Ekim 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /23

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

1. Sermayenin Bileşimi Aynı Kalırken, Birikimle Birlikte Emek Gücü Talebinin Artması

Marx, bu bölümde sermayedeki büyümenin işçi sınıfının yazgısı üzerindeki etkisini ele alacağını belirtir. Bu inceleme sırasında en önemli faktörler, sermayenin bileşimi ve birikim sürecinin akışı boyunca bunun uğradığı değişiklikler olacaktır.

Sermayenin bileşimi ikili anlam taşır. Değer yönünden bakılırsa, bu bileşim, sermayenin değişmeyen ve değişen sermaye olarak bölünme oranıyla belirlenir ve Marx bunu sermayenin değer bileşimi olarak adlandırır. Fakat bu değerin üretim süreci sırasında büründüğü maddi kılık açısından bakıldığında ise, her sermaye üretim araçları ile canlı emek gücüne bölünür ve buna da sermayenin teknik bileşimi denir. Bu iki bileşim arasında sıkı bir karşılıklı ilişki vardır. Şöyle ki, sermayenin değer bileşimi teknik bileşim tarafından belirlenir ve teknik bileşimde meydana gelen değişiklikleri yansıtır. O nedenle, Marx sermayenin değer bileşimini sermayenin organik bileşimi olarak da adlandırır. Kısaca “sermayenin bileşimi” dediği durumlarda, her zaman sermayenin organik bileşimi olarak anlaşılması gerektiğini vurgular.

“Belli bir üretim kolunda yatırılmış bulunan sayısız bireysel sermayeler şu ya da bu derecede farklı bileşimlere sahip bulunur. Bu bireysel bileşimlerin ortalaması bize bu üretim kolundaki toplam sermayenin bileşimini verir. Son olarak, bütün üretim kollarının ortalama bileşimlerinin toplam ortalaması, bize bir ülkenin toplumsal sermayesinin bileşimini verir.” Marx ilerleyen kısımda son tahlilde yalnızca bundan söz edeceğini belirtir.

Sermayenin büyümesi, kendi değişen kısmının (yani emek gücüne çevrilen kısmının) büyümesini de içerir. Ek sermaye haline gelmiş artı-değerin bir kısmı her zaman gerisin geriye değişen sermayeye dönüşmek zorundadır. Diğer bütün koşullar ve sermayenin bileşimi aynı kalırsa, değişen sermayenin sermayedeki artışla aynı oranda artacağı açıktır. Bu durumda sermayenin artış hızı ne kadar fazla olursa, değişen sermayedeki artış da o kadar hızlı olacaktır. Sermaye normalde her yıl, bir kısmı başlangıçtaki sermayeye eklenen bir artı-değer yaratır ve bu artı-değer faaliyet halindeki sermayenin büyümesi ile birlikte her yıl büyür. Yeni piyasaların açılması ve yeni gelişen toplumsal ihtiyaçlar sermaye için yeni yatırım alanları ortaya çıkarır. Bu arada, zenginleşme arzusunu daha da canlandıran özel dürtüler de süreci etkiler. Bunların neticesinde birikimin boyutlarında ani bir büyüme olabilir. Fakat bazen birikmiş sermayeyi yatırıma dönüştürme arzusu, mevcut emek-gücü ya da emekçi sayısındaki artıştan fazla olabilir. Böylece işgücüne duyulan talep işgücü arzını aşabilir ve bundan dolayı ücretler yükselebilir.

Marx kapitalizmin gelişme dönemini göz önünde bulundurarak, her yıl bir önceki yıldan daha fazla işçi çalıştırılacağını varsayar. Böylece, birikim ihtiyaçlarının normal emek arzını aştığı ve dolayısıyla ücretlerin yükselmeye başladığı bir noktaya er geç zorunlu olarak gelinecektir. Fakat bununla beraber, bu gerçeklik kapitalist üretimin temel karakterinde hiçbir değişikliğe yol açmaz. Çünkü nasıl ki basit yeniden üretim bir yanda kapitalistleri öte yanda ücretli işçileri toplayan sermaye ilişkisini sürekli olarak yeniden üretiyorsa, boyutları gittikçe büyüyen yeniden üretim (genişleyen yeniden üretim) ya da birikim de, bu gerçekliği misliyle yeniden üretir. Böylece, daha çok sayıda ve daha büyük kapitalistlerin bir kutupta, daha fazla ücretli işçinin ise öteki kutupta toplanmasını sağlayacak şekilde, sermaye ilişkisi daha büyük ölçekte yeniden üretilmiş olur.

Emek gücü, sermayenin değerlenme aracı olarak durmadan sermayenin parçası haline gelmek zorundadır. Sermayeden kendisini kurtaramaz ve sermayeye kölece bağlılığı, yalnızca, kendisini sattığı bireysel kapitalistlerin değişmesiyle gözlerden saklanır. Emek gücünün yeniden üretimi, bizzat sermayenin yeniden üretiminin bir unsurudur. “Yani, sermaye birikimi proletaryanın çoğalması demektir.” Marx buraya bir dipnot düşer ve konuya dair yanlış görüşleri eleştirirken proleter kavramına açıklık getirir. Proleter “iktisadi anlamda, «sermaye»yi üreten ve değerlendiren ve Pecqueur’in deyimiyle «Monsieur Kapital»in değerlenme ihtiyaçları bakımından gereksiz hale gelir gelmez sokağa atılan ücretli işçiden başka bir şey değildir.”

Klasik iktisat, sermaye birikimiyle ücretli işçi ihtiyacı arasındaki ilişkiyi aslında çok da iyi anlamıştır. Hatta bazı örneklerde sermayenin muradı çok açık şekilde dile getirilmiştir. Marx bir örnek verir. Bernard de Mandeville adlı iktisatçı 18. yüzyılın başında şunları söylemiştir: “Mülkiyetin gerektiği kadar korunduğu bir yerde, parasız yaşamak yoksulsuz yaşamaktan daha kolay olurdu; çünkü aksi halde, işleri kim yapardı? ... İşçilerin açlıktan ölmemelerine dikkat edilmeli, ama ellerine tasarruf edilmeye değer bir şey de geçmemelidir. Ara sıra en aşağı sınıftan bir kimse, alışılmadık bir çaba ve tutumluluk göstererek, içinde yetişmiş olduğu koşulların dışına ve üstüne çıkarsa, ona kimse engel olmamalıdır; ayrıca, tutumlu olmanın toplumdaki her özel kişi, her özel aile için en akıllıca yol olduğu da inkâr edilemez: ne var ki, yoksulların mümkün olduğu kadar büyük bir kısmının asla aylak bırakılmaması ve ayrıca bunların ellerine ne geçiyorsa bunu sürekli olarak harcamaları bütün zengin ulusların çıkarlarına uygun olan bir şeydir. ... Hayatlarını günlük çalışmalarıyla kazanan kimseler, kendilerini işe yarar insanlar haline getirecek ihtiyaçlarından başka bir dürtüye sahip değildir; bunun için, onların bu ihtiyaçlarını hafifletmek akıllılık, tamamıyla tatmin edip yok etmek ise delilik olur. Çalışan bir kimseyi gayrete getirebilmenin biricik yolu, ona orta karar bir ücret vermektir. Çok düşük bir ücret onu, kendi mizacına göre, bezginleştirir ya da umutsuzluğa düşürür, çok fazla bir ücret ise küstah ve tembel yapar.”

Sermayenin sömürü ve egemenlik alanı sadece kendi boyutlarıyla ve egemenlik altına aldığı kimselerin sayısıyla birlikte büyür. Sermayenin gittikçe çoğalan artı-ürünlerinin de büyüyen bir kısmı, işçiler tarafından harcanmaya elverişli hale gelebilir. Böylece, Marx’ın belirttiği gibi, işçiler zevklerinin alanını genişletebilecek, daha güzel elbiseler giyebilecek, evlerini daha iyi mobilya vb. ile döşeyebilecek ve küçük bir yedek para fonu oluşturabilecek hale gelir. Ne var ki, daha iyi giyinme, daha iyi beslenme, daha iyi bakım ve daha büyük bir peculium (kölenin sahip olmasına izin verilen özel mülk) kölenin bağımlılık durumunu ve sömürülmesini ne derece ortadan kaldırırsa, ücretli işçininkini de ancak o kadar kaldırır. Sermaye birikiminin sonucu olarak emek fiyatının yükselmesi, gerçekte yalnızca, ücretli işçinin kendisinin yapıp boynuna geçirmiş bulunduğu altından zincirin daha gevşek bağlanmasını mümkün kılması demektir.

Marx, geçmiş üretim tarzlarına oranla kapitalist üretimin ayırt edici farkının çoğu zaman gözden kaçırıldığına dikkat çeker. Kapitalizmde emek gücü, onun sağladığı hizmet ya da ürün kendisini satın alan kimsenin kişisel ihtiyaçlarını tatmin etsin diye satın alınmaz. Emek gücü satın alanın amacı, sermayesini değerlendirmek ve satıldığında kendi cebine indirebileceği karşılığı ödenmemiş emek içeren metalar üretmektir. Artı-değer üretimi ya da kâr etme, kapitalist üretim tarzının mutlak yasasıdır. Emek gücü, ancak, kendi değerini sermaye olarak yeniden ürettiği ve karşılığı ödenmemiş emekle bir ek sermaye kaynağı sağladığı sürece satılabilir bir şeydir. Bu nedenle, ücret düzeyi işçi tarafından her zaman belli bir miktarda karşılığı ödenmeyen emek sağlanmasına bağlıdır. Her durumda değil fakat genelde ücretteki artma, işçinin sağlamak zorunda olduğu karşılığı ödenmeyen emekte miktar itibarıyla bir azalma olduğu anlamına gelir. Marx burada önemli bir noktaya işaret eder ve bu azalmanın hiçbir zaman sistemin kendisini tehdit edeceği bir noktaya ulaşamayacağını belirtir. Unutulmamalı ki, ücret düzeyini belirlemek için işçi sınıfıyla burjuvazi arasında yürüyen çatışmada patron her zaman patron, işçi her zaman işçi olarak kalır.

İşçi ücretlerinin düzeyiyle ilgili değişik durumları gözden geçirir Marx. Örneğin, emek gücünün fiyatının yükselmesi birikimin ilerlemesine zarar vermiyorsa birikim artmaya devam edebilir. Bu hususa A. Smith de değinmiş ve bunda bir olağanüstülük olmadığını, genel olarak büyük bir sermayenin küçük bir kârla bile, küçük bir sermayenin büyük bir kârla büyüyeceğinden daha hızlı büyüyebileceğini belirtmiştir. Fakat Marx’ın işaret ettiği üzere, emeğin fiyatındaki yükselmenin sonucu olarak kazanma dürtüsü körelip birikim duraklayabilir de. Ancak bunun neticesinde emeğin fiyatı tekrar sermayenin değerlenme ihtiyaçlarına uygun bir düzeye düşer. “Demek oluyor ki, kapitalist üretim sürecini yürüten mekanizma, geçici bir süre için kendi yarattığı engelleri yine kendisi bertaraf eder.” Sonuç olarak birikimin büyüklüğü bağımsız değişken, ücretin büyüklüğü ise bağımlı değişkendir. “Böylece, sınaî çevrimin bunalım evresinde, meta fiyatlarındaki genel düşme kendisini paranın göreli değerindeki yükselişle, refah evresinde, meta fiyatlarındaki genel yükselme kendisini paranın göreli değerindeki düşmeyle ifade eder.”

Malthus’un ileri sürdüğü “nüfus yasası”nın boş bir iddia olduğunu kapitalist üretim yasasının basit bir ifadesi gözler önüne serer. Sermaye, birikim ve ücret haddi arasındaki ilişki, karşılığı ödenmeksizin sermayeye çevrilen emek ile bu eklenen sermayenin harekete geçirilmesi için gerekli yeni emek gücü arasındaki ilişkiden başka bir şey değildir. Sermayenin büyüklüğüyle işçi nüfusun sayısı birbirlerinden bağımsız iki büyüklük arasındaki bir ilişki değildir. “Aksine, son tahlilde, yalnızca, aynı işçi nüfusunun karşılığı ödenmeyen emeği ile karşılığı ödenen emeği arasındaki bir ilişkidir.” Bu yüzden, sermayenin karşılığı ödenmeden sermayeye çevrilen emek miktarına artan ihtiyacı, ancak karşılığı ödenen emek miktarını artırmakla mümkün olduğunda ücretler yükselebilir.

Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, ücretler yükseldiğinde karşılığı ödenmeyen emek dilimi azalır. Ne var ki bu azalma, sermaye aleyhine bir durum yarattığında bir tepki meydana gelir ve kapitalistin gelirinin daha küçük bir kısmı sermayeye çevrilir. Böylece birikim yavaşlar ve ücretteki yükselme hareketi bir karşı darbe yer. “Bundan ötürü, emek fiyatındaki yükselme, kapitalist sistemin temellerini sadece oldukları gibi bırakmakla kalmayan, ama aynı zamanda kapitalist sistemin gittikçe büyüyen boyutlarla yeniden üretimini de güvence altına alan sınırlar içinde tutulur.” Şu halde “kapitalist birikimin doğası, emeğin sömürülme derecesindeki ya da fiyatındaki, sermaye ilişkisinin durmadan yeniden üretilmesini ve bunun gittikçe büyüyen boyutlarla yeniden üretilmesini ciddi şekilde tehdit edebilecek her tür düşme ya da yükselmeyi dışlar.” Özetle, kapitalist üretim tarzında başka türlü bir şey olamaz. Marx’ın dediği gibi, din alanında insan nasıl kendi kafasının yarattığı şeylerin egemenliği altında ise, kapitalist üretimde de işçi kendi eliyle yarattığı şeylerin egemenliği altında olur.

2. Birikim ve Ona Eşlik Eden Yoğunlaşma İlerlerken Sermayenin Değişir Kısmının Göreli Azalması

A. Smith’in çalışmalarında ifadesini bulduğu üzere, iktisatçılara göre ücret yükselmesine yol açan şey toplumsal zenginliğin mevcut hacmi ya da halen sahip bulunulan sermayenin büyüklüğü değil, yalnızca birikimdeki sürekli büyüme ve bu büyümenin hızlılık derecesidir. Smith, ücretleri yükselten bu sermaye artışının emeğin üretken yeteneklerinin de artmasına yol açtığını ve daha küçük bir emek miktarını daha büyük bir miktarda ürün üretilebilecek duruma getirdiğini belirtir. Marx’ın da vurguladığı gibi, emeğin toplumsal üretkenlik derecesi, ifadesini, bir işçinin belli bir zaman aralığında ve aynı kalan bir emek gücü yoğunluğu ile ürüne dönüştürdüğü üretim araçlarının büyüklüğünde bulur.

Kuşkusuz üretim araçları kitlesindeki bu büyüme, bunları canlandıran emek gücü kitlesi ile karşılaştırıldığında, sermayenin değişmeyen kısmının değişen kısmı aleyhine artması anlamına gelir. Bu da, sermayenin değer bileşiminin değişmesi demektir. Genele bakıldığında, emeğin üretkenliğinin artması neticesinde ihtiyaç duyulan üretim araçlarını temin için gereken değişmeyen sermaye, sermayenin toplamı içindeki değişen sermayeden daha fazla büyür. Böylece sermayenin teknik bileşimi de değişir. Bu durum, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla gittikçe artarak büyümesi yasası olarak ifade edilir.

Bununla birlikte, belirli bir sermaye toplamı içindeki değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla azalması, bir başka deyişle sermayenin değer bileşimindeki bu değişme, sermayenin maddi unsurlarının bileşimindeki değişikliği ancak yaklaşık olarak gösterir. Bunun basit bir nedeni vardır: emeğin artan üretkenliğiyle birlikte bu emek kütlesi tarafından kullanılan üretim araçlarının hacmi büyürken, bunların değerleri hacimlerine oranla düşer. Ayrıca, sermaye birikiminin ilerlemesi değişen sermaye kısmının göreli büyüklüğünü küçültebilir ama onun mutlak büyüklüğündeki artışı ortadan kaldırmaz. Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişmenin boyutları, gittikçe büyüyen bir işbirliğini bir ön koşul olarak gerektirir. Üretim araçlarının özel kişilerin malı olduğu ve eski dönemin zanaatçısının da artık emek gücünü bir meta olarak sattığı genelleşmiş meta üretimi sisteminde sözü edilen ön koşul, ancak, bireysel sermayelerin büyümesiyle, ya da toplumsal üretim ve geçim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyeti haline gelmesi oranında gerçekleşir.

“Bireysel meta üreticilerinin ellerinde belli bir sermayenin birikmiş olması, özgül kapitalist üretim tarzının ön koşulunu oluşturur. İşte bu nedenle, zanaatçılıktan kapitalist işletme biçimine geçilirken bunun bulunduğunu varsaymak zorunda kalmıştık” diye hatırlatır Marx. Öncel olarak birikmiş bu sermaye tarihsel olarak kapitalizmin ürünü değildir, tam tersine, kapitalist üretimin temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle Marx bu öncel sermaye birikimine ilk birikim adını verir. Marx, “Bunun kendisinin nasıl ortaya çıktığını burada şimdiden incelememiz gerekmiyor. Hareket noktasının bu olduğunu belirtmemiz yeter” der. Açık ki, artık kapitalizm temelinde artı-değerin sürekli olarak yeniden sermayeye dönüşmesi, kendisini, üretim sürecinde yer alan sermayenin gittikçe büyütmesi biçiminde ortaya koyar. Öte yandan bu büyüme, üretimin daha büyük bir ölçeğe ulaşmasının ve beraberinde emeğin üretkenliğini artırmanın ve artı-değer üretimini hızlandırmanın temelini oluşturur. “Bundan ötürü, sermaye birikimi ile birlikte özgül kapitalist üretim tarzı, özgül kapitalist üretim tarzı ile birlikte de sermaye birikimi gelişmektedir.” Bu iki ekonomik faktör, karşılıklı olarak birbirlerinden aldıkları dürtünün bileşik oranına göre, sermayenin teknik bileşiminde ve sermayenin değer bileşiminde, neticede değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla gittikçe daha fazla küçülmesi şeklindeki bir değişikliğe yol açar.

Her bireysel sermaye şu ya da bu büyüklükte bir üretim araçları yoğunlaşmasıdır ve büyüklüğüne uygun olarak şu ya da bu büyüklükte bir işçi ordusu üzerinde kumanda edebilme gücüne sahiptir. “Her birikim, yeni bir birikimin aracı olur. Birikim, sermaye olarak iş gören zenginliğin büyüyen kütlesiyle birlikte, bireysel kapitalistlerin ellerinde bu zenginliğin daha fazla toplanmasını ve böylece boyutları gittikçe büyüyen üretimin ve özgül kapitalist üretim yöntemlerinin temelinin daha fazla genişlemesini sağlar. Toplumsal sermayedeki büyüme, çok sayıdaki bireysel sermayelerin büyümeleriyle olur. Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, bireysel sermayelerin ve bunlarla birlikte üretim araçlarının yoğunlaşması, bunlar toplumsal toplam sermayenin ne oranda parçaları iseler, o oranda büyür.” Bunun yanı sıra, ilk sermayenin bazı kısımları birbirinden ayrılarak bağımsız sermayeler olarak işlemeye başlarlar. Diğer bazı nedenlerin yanı sıra, kapitalist aileler içindeki mülk bölüşümü bunda büyük bir rol oynar. Neticede, sermaye birimi ile birlikte kapitalistlerin sayısı da şu ya da bu ölçüde artar.

Sermaye birikimini karakterize eden iki husus vardır. Birinci olarak, toplumsal üretim araçlarının bireysel kapitalistlerin ellerinde gittikçe artan ölçüde toplanması, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, toplumsal zenginliğin büyüme derecesiyle sınırlanır. İkinci olarak, toplumsal sermayenin her bir özel üretim alanına dağılmış bulunan kısmı, birbirlerinin karşısına bağımsız ve birbirlerine rakip meta üreticileri olarak çıkan çok sayıda kapitalist arasında bölünür. Neticede, faaliyet halindeki sermayelerin büyümesi, yeni sermayelerin oluşumuyla ve eskilerin parçalanmasıyla engellenir. Bu nedenle birikim, kendisini bir yandan üretim araçlarının ve emek üzerindeki kumanda gücünün gittikçe artan yoğunlaşması olarak ortaya koyarken, diğer yandan çok sayıdaki bireysel sermayenin birbirini geriye itmesi ve ayrılması olarak ortaya koyar.

Marx burada çok önemli bir hususa işaret eder. “Toplumsal toplam sermayenin çok sayıda bireysel sermayeye bölünmesi ya da bunun parçalarının birbirlerini geriye itmeleri, birbirlerini çekmeleri biçimindeki bir karşı tepkiye yol açar.” Bu, “oluşmuş bulunan sermayelerin yoğunlaşması, bu sermayelerin bireysel bağımsızlıklarının kaldırılması, kapitalistin iktisadi varlığına bir diğer kapitalist tarafından son verilmesi, çok sayıdaki küçük sermayelerin az sayıdaki büyük sermayeler haline gelmesidir.” Bu sürecin ilk olarak ele alınan sermaye birikim ve yoğunlaşmasından farklı olan yönü, “mevcut ve faaliyet halinde bulunan sermayelerin dağılımının değiştirilmesinden başka bir ön koşulunun bulunmaması, dolayısıyla, hareket alanının, toplumsal zenginliğin mutlak büyümesiyle ya da birikimin mutlak sınırlarıyla sınırlanmış olmamasıdır. Sermaye bir yerde büyük kütleler halinde bir elde toplanmaktadır, çünkü başka yerde pek çok elden uzaklaşmaktadır.” İşte bu, sermayenin birikim ve yoğunlaşmasından farklı olarak, gerçek anlamda sermayenin merkezileşmesidir.

Sermayelerin böylece tek elde merkezileşmesi ya da sermayenin sermaye tarafından çekilmesi yasalarını burada inceleyemeyeceğini belirten Marx, yalnızca bazı olgulara kısaca değinir. Fakat kısaca vurguladığı hususlar kapitalist gelişme sürecine ışık tutması bakımından son derece önemlidir. “Rekabet savaşı, metaları ucuzlatarak yürütülür. Metalarda ucuzluk sağlanması, caeteris paribus (diğer her şey aynı kalmak koşuluyla), emeğin üretkenliğine, ama bu da üretimin ölçeğine bağlıdır. Bu nedenle, büyük sermayeler, küçüklerin hakkından gelir. Dahası, hatırlanacağı üzere, kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte, bir işi bunun normal koşullarına uygun olarak yürütebilmek için gereken bireysel sermayenin asgari hacmi büyür. Bundan dolayı, daha küçük sermayeler, büyük sanayinin ancak henüz yer yer ya da tam olmayan bir biçimde hükmü altına almış bulunduğu üretim alanlarına yığılır. Rekabet, bu gibi üretim alanlarında, rakip sermayelerin sayısıyla doğru orantılı, büyüklükleriyle ters orantılı bir güce sahiptir. Rekabet, her zaman, sermayeleri kısmen galibin eline geçen, kısmen yok olan, daha küçük boydaki birçok kapitalistin ortadan kalkmasıyla son bulur. Bu bir yana bırakıldığında, kapitalist üretimle birlikte tamamıyla yeni bir güç oluşur; bu yeni güç, ilk zamanlarında, birikimin mütevazı bir yardımcısı olarak, gizlice işin içine giren, toplumun yüzeyinde şu ya da bu büyüklükte kütleler halinde dağılmış bulunan paraları görünmeyen iplerle bireysel ya da ortaklık biçiminde birleşmiş kapitalistlerin ellerine çeken, fakat çok geçmeden rekabet savaşının yeni ve korkunç bir silahı haline gelen ve sonunda sermayelerin merkezileşmesini sağlayan muazzam bir toplumsal mekanizmaya dönüşen kredi sistemidir.”

Marx, kapitalist üretim ve birikim ne ölçüde gelişirse, her ikisi de merkezileşmenin en güçlü kaldıraçları olan rekabet ve kredi sisteminin de o ölçüde geliştiğini vurgular. Birikimin ilerlemesi, merkezileşmeye konu olacak bireysel sermayeleri çoğaltır. Kapitalist üretimde meydana gelen genişleme bir yandan yeni toplumsal ihtiyaçlar yaratırken, öte yandan başarıyla yürütülmeleri sermaye merkezileşmesi düzeyine bağlı muazzam sınai girişimler için gerekli olan teknik araçları sağlar. “Bundan dolayı, bireysel sermayelerin karşılıklı çekim gücü ve merkezileşme eğilimi, bugün her zamankinden daha kuvvetlidir”. Marx’ın bu vurgusunun ilerleyen yıllar içinde ne kadar daha fazla gerçeklik kazandığı aşikârdır.

Merkezileştirici hareketin genişlik ve enerjisi, kapitalist zenginliğin halen ulaşılmış bulunan büyüklüğü ve ekonomik mekanizmanın üstünlüğü ile belirlenir. Fakat merkezileşmenin gösterdiği ilerleme hiçbir biçimde toplumsal sermayenin büyüklüğünde meydana gelen pozitif artışa bağlı değildir. Ve bu durum, sermayenin merkezileşmesi ile yoğunlaşması arasındaki özgül bir farktır. Çünkü merkezileşme, yalnızca mevcut sermayelerin dağılımındaki bir değişiklikle, yani toplumsal sermayenin unsurlarının nicel gruplaşmalarının basitçe değişmesiyle gerçekleşebilir. Bu durumda sermaye, pek çok bireysel elden çekilip tek bir elde toplandığı için güçlü bir kitle halini alabilir. “Belli bir iş kolunda yatırılmış bulunan bütün sermayeler tek bir bireysel sermaye biçiminde eriyip kaynaşmış olsalardı, merkezileşme bu iş kolunda ulaşabileceği en üst sınıra varmış olurdu.” Varsayım olarak, bir toplumda bu sınıra ancak, bütün toplumsal sermayenin ya tek bir kapitalistin ya da tek bir kapitalist şirketin elinde toplanması halinde ulaşılabilir. Engels bu noktada Kapital’in dördüncü basımına şu aydınlatıcı dipnotu düşmüştür: “Halen, en yeni İngiliz ve Amerikan tröstleri, bu hedefe, hiç değilse bir iş kolundaki bütün büyük girişimleri pratikte tekel oluşturacak bir anonim şirket halinde birleştirerek ulaşmaya çalışmaktadır.”

“Merkezileşme, sanayici kapitalistleri, yürüttükleri işlemlerin ölçeğini büyütebilir hale getirerek, birikimin işini tamamlar.” Marx’ın belirttiği gibi, bu durum ister birikimin isterse merkezileşmenin ürünü olsun; merkezileşme ister ekonomik zora dayanan ilhak yoluyla gerçekleşsin, isterse oluşmuş veya oluşmakta olan sermayelerin bir yığınının kaynaşması, yani daha yumuşak bir yol olan hisse senetli şirketlerin kurulması yoluyla gerçekleşsin, iktisadi açıdan sonuç değişmez. Burada sözü edilen “ilhak” bazı sermayelerin diğerleri için büyük bir çekim merkezi haline gelerek, bunların bireysel bütünlüğünü parçalaması ve bu parçaların çekilmesidir. Sınaî kuruluşların büyüyen boyutları, çok sayıda kimsenin ortaklaşa yapacağı işin daha kapsamlı bir düzen altına alınmasını ve bunların maddi devindirici güçlerinin daha da gelişmelerini gerektirir. Bu da, alışılagelen yöntemlerle yürütülen tek başına üretim süreçlerinin, giderek toplumsal bakımdan birleştirilmiş ve bilimsel olarak düzenlenmiş üretim süreçlerine dönüştürülmesi için hareket noktasını oluşturur.

Ama merkezileşmeyle karşılaştırıldığında, birikimin (yani basit döngü biçiminden çıkıp spirale dönüşen yeniden üretim aracılığıyla sermayenin adım adım çoğalmasının) çok yavaş yol alan bir süreç olduğu açıktır. “Dünya, birkaç bireysel sermayenin, bir demir yolu inşası işinin hakkından gelebilecekleri büyüklüğe ulaşıncaya kadar birikmelerini beklemek zorunda kalsaydı, demir yollarına hâlâ sahip olamazdı. Buna karşılık, merkezileşme bunu, anonim şirketler aracılığıyla, kaşla göz arasında başarmasını bilmiştir. Ve merkezileşme, böylece birikimin etkilerini artırır ve hızlandırırken, aynı zamanda, sermayenin teknik bileşimindeki, değişmez sermaye kısmını değişir sermaye kısmı aleyhine büyüten ve böylece emeğe olan göreli talebi azaltan köklü değişiklikleri genişletir ve hızlandırır.”

Marx, merkezileşme yoluyla bir gecede birleştirilmiş olan sermaye kütlelerinin diğer sermayeler gibi yeniden üreyip çoğaldığına dikkat çeker. “Yalnızca üremeleri ve çoğalmaları daha hızlı olur ve böylece toplumsal birikimin yeni ve güçlü kaldıraçları haline gelirler. Bundan dolayı, toplumsal birikimin ilerlemesinden söz ettiğimizde, açıkça ifade etmesek bile, bunun içinde bugün merkezileşmenin etkileri de vardır.”

Sermaye birikimi içinde oluşan ek sermayeler, özellikle yeni icat ve keşiflerin kullanılmasının ve genel olarak da sınaî mükemmelleşmenin araçları olarak hizmet görürler. Bu özellik, eski sermayeyi de etkileyen genel bir etki yaratır. “Eski sermaye de zamanla tepeden tırnağa yenilenmeyi gerektiren bir noktaya ulaşır; bu noktaya geldiğinde üzerindeki deriyi sıyırıp atar ve başkaları gibi mükemmelleştirilmiş teknik kılıkta yeniden dünyaya gelir.” Teknik ilerleme neticesinde, daha büyük bir makine ve hammadde kitlesini harekete geçirmek için daha küçük bir emek kütlesi yeterli olur. Birikimin ilerlemesi sırasında oluşan ek sermaye, kendi büyüklüğüyle orantılı olarak, gittikçe daha az işçiyi kendisine çeker. Öte yandan, dönemsel olarak yeni bir bileşimle yeniden üretilen eski sermaye, daha önce kendisi tarafından çalıştırılmakta olan işçilerden gittikçe daha fazlasını kendisinden uzaklaştırır. Marx’ın bu açıklamaları, günümüzde yaşandığı üzere, sermaye birikiminin zamanla çok daha az işçiyle devasa büyüklükte değişmeyen sermayeyi harekete geçirme doğrultusunda yol aldığını ve bu durumun da giderek kapitalizmi adeta kendini inkâra sürüklediğini ortaya koyması bakımından son derece önemlidir.

(devam edecek)

30 Ekim 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /24

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

3. Bir Göreli Artık Nüfusun Gittikçe Artan Ölçüde Üretimi ya da Yedek Sanayi Ordusu

Sermayenin başlangıçta yalnızca nicel bir genişleme olarak görünen birikimi, aslında bileşiminin nitel olarak sürekli değişmesiyle, yani değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine sürekli artmasıyla gerçekleşir. Emeğin üretkenliğinde buna uygun düşen gelişme ve sermayenin organik bileşiminde değişim, birikimdeki ilerlemeye ya da toplumsal zenginlikteki büyümeye ayak uydurur. Toplam sermayedeki mutlak genişlemeye, sermayenin merkezileşmesi ve hem ek sermayenin hem de başlangıçtaki sermayenin geçirdiği köklü teknik değişim eşlik eder ve bu nedenle bunlar çok daha büyük bir hızla yol alırlar.

Hatırlanacağı gibi, emek gücü talebi toplam sermayenin büyüklüğüyle değil, bunun değişen kısmıyla belirlenir. Bu nedenle bu talep toplam sermayedeki büyüme ile orantılı olarak büyümez, tersine toplam sermayenin büyümesiyle birlikte giderek daha fazla küçülür. Sermaye birikimi, veri olan bir teknik temel üzerinde üretimde genişlemeye yol açarak ilerler ve giderek bu genişleme ataklarındaki zaman aralıkları kısalır. Ayrıca, hem belli bir sayıda ek işçiyi soğurabilmek, hem de eski sermayenin sürekli olarak başkalaşım geçirmesi nedeniyle halen çalışmakta olan işçileri çalıştırabilmek için sermaye birikiminin artış hızının giderek artması gerekir.

Kuşkusuz, büyüyen bu sermaye birikimi ve merkezîleşme de, sermayenin bileşiminde yeni bir değişmenin yani sermayenin değişmeyen kısmına oranla değişen kısmında çok daha hızlı bir küçülmenin kaynağı olacaktır. O halde, sahip bulunduğu gelişme düzeyiyle doğru orantılı olarak sürekli bir göreli, yani sermayenin ortalama değerlenme ihtiyaçları açısından aşırı ve bu nedenle de “fazla” işçi nüfusu yaratan, kapitalist birikimin kendisinden başka bir şey değildir.

Marx, sermaye birikim hareketinin farklı sektörler itibarıyla eşzamanlı olmayabileceğini belirtir ve son derece önemli hususlara dikkat çeker. Şöyle ki, toplam toplumsal sermayenin birikim hareketi bazen dönemsel değişikliklere yol açar, bazen de bunun evreleri eş zamanlı olarak farklı üretim alanlarına dağılır. Bazı üretim alanlarında yalnızca sermaye yoğunlaşması neticesinde sermayenin bileşiminde değişiklik olur. Diğer bazı üretim alanlarında sermayedeki mutlak büyüme, değişen sermayede ve neticede kullanılacak emek gücü miktarında mutlak bir azalmayı beraberinde getirir. Diğer bazılarında ise, sermaye bazen veri olan bir teknik temel üzerinde büyümeye devam eder ve kendisindeki büyüme ile orantılı olarak ek emek güçlerini kendisine çeker. Bazen de sermayenin organik bileşimi değişikliğe uğrar ve değişen sermaye kısmı küçülür.

Netice olarak farklı sektörlerde hareket farklı seyretse de, değişen sermaye talebi mevcut işçi arzından küçük olduğu ölçüde ortaya bir “fazla” işçi nüfusu çıkar. Fakat halen faaliyet halinde bulunan toplumsal sermayedeki büyümeye bağlı olarak, eskisine göre daha fazla işçiye de ihtiyaç doğabilir. Bu değişik faktörlerin etkisiyle işçilerin sermaye tarafından daha fazla çekilmesinin ve yine sermaye tarafından daha fazla geri itilmesinin ölçeği de büyür. Sermayenin organik bileşimindeki ve teknik biçimindeki değişmenin hızı artar ve bu değişmenin ya aynı zamanda ya da birbiri peşi sıra meydana geldiği üretim alanlarının sayısı kabarır. Marx’ın bu gelişmelerden çıkarttığı sonuç şudur: “Demek ki, işçi nüfusu, bizzat kendisi tarafından üretilen sermaye birikimi ile birlikte, giderek büyüyen bir ölçüde, kendisinin göreli artık nüfus haline getirilmesinin araçlarını da üretiyor. Bu, kapitalist üretim tarzına özgü bir nüfus yasasıdır; gerçekten de, her özel tarihsel üretim tarzı, kendi özel, tarihsel olarak geçerli nüfus yasalarına sahiptir. Soyut bir nüfus yasası, yalnızca bitkiler ve hayvanlar için vardır; o da ancak, insanın tarihsel olarak müdahale etmemesi ölçüsünde...”

Bir “artık” ya da “fazla” işçi nüfusunun varlığı, sermaye birikiminin veya diğer bir deyişle kapitalist temel üzerinde zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünüdür. Ama şurası önemli ki, bu “fazla” nüfus da, tersine, kapitalist üretimin kaldıracı, kapitalist üretim tarzının bir varlık koşulu haline gelir. “Bu artık nüfus, sanki üretilmesinin bütün masraflarını o karşılamış gibi mutlak olarak sermayeye ait olan bir kullanılmaya hazır yedek sanayi ordusu oluşturur. Artık nüfus, sermayenin değişen değerlenme ihtiyaçları için, gerçek nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak, her an sömürülmeye hazır insan malzemesini yaratır.”

Birikim ve emeğin üretkenliğindeki gelişme ile birlikte, sermayenin ani genişleme gücü de büyür. Bu büyüme, yalnızca mutlak zenginliğin artmasından ya da yalnızca kredi sisteminin bu zenginliğin alışılmadık bir kısmını ek sermaye olarak birdenbire üretimin emrine vermesinden kaynaklanmaz. Bunların yanı sıra, üretim sürecinin gelişen teknik koşulları, gelişen makineler, taşımacılık araçları vb, artı-ürünün en yüksek hızla ve en büyük ölçekte ek üretim araçlarına dönüşmesini mümkün kılar. Birikimdeki ilerleme ile birlikte ek sermayeye dönüştürülebilen toplumsal zenginlik kütlesi alabildiğine büyür. Bu gelişmeler neticesinde sermaye, piyasaları genişleyen eski üretim kollarına ya da eskilerinin gelişmesinden dolayı kendilerine ihtiyaç duyulan yeni açılmış üretim kollarına çılgınca bir coşkunlukla atılır.

“Bütün bu gibi durumlarda, büyük insan kitlelerinin, hemen ve diğer alanlardaki üretim faaliyetlerinde kesintiye yol açmaksızın, en önemli noktalara atılabilir olması gerekir. Aşırı nüfus bu kitleyi sağlar. Modern sanayinin karakteristik yaşam çizgisi, yani daha küçük dalgalanmalarla kesintiye uğrayan ortalama canlılık, yüksek baskı altında üretim, bunalım ve duraklama dönemlerinden oluşan on yıllık çevrim, yedek sanayi ordusunun ya da artık nüfusun durmadan oluşturulmasına, bunun şu ya da bu ölçüde soğurulmasına ve yeniden oluşturulmasına dayanır. Öte yandan, sınai çevrimin değişen evreleri de, artık nüfusu işe yerleştirir ve onun yeniden üretiminin en enerjik aracılarından biri olur.”

Modern sanayinin, insanlığın daha önceki çağlarının hiçbirinde rastlamadığımız bu kendine özgü yaşam çizgisinin, kapitalist üretimin çocukluk çağında olanaksız olduğunu vurgular Marx. Çünkü o çocukluk çağında sermayenin bileşimi ancak çok yavaş değişebilmiştir. Bu nedenle, sermayenin birikimi ile emek gücü talebindeki göreli büyüme genel olarak el ele gitmiştir. Modern dönemle karşılaştırıldığında kapitalizmin çocukluk çağında sermaye birikiminin yavaş ilerlemesi gibi, sömürülebilir işçi nüfusu bakımından da doğal sınırlarla karşılaşılmıştır. Zira el altında bulunan bir insan malzemesi olmadan ve işçi sayısında nüfusun mutlak artışından bağımsız olan bir çoğalma meydana gelmeden genişleme mümkün olamaz. “İşçi sayısında böyle bir çoğalma, çalıştırılan işçilerin sayısını, artan üretime oranla azaltan yöntemlerden yararlanarak işçilerin bir kısmını sürekli olarak «serbest hale getiren» basit süreçle sağlanır. Demek ki, modern sanayinin bütün hareket biçimi, işçi nüfusun bir kısmının sürekli olarak işsiz ya da yarı işsiz insanlara dönüştürülmesine dayanır.”

Marx, modern kapitalist ekonominin ilerleyişi içinde kendini gösteren daralma ve genişleme hareketlerini şöyle açıklar: “Tıpkı kendilerine bir kez belli bir hareket verilince bunu durmadan tekrarlayan gök cisimleri gibi, toplumsal üretim de, birbiri peşi sıra gelen genişleme ve daralma hareketleri içine sokulur sokulmaz bunları durmadan tekrarlar. Sonuçların kendileri nedenler haline gelir ve kendi koşullarını durmadan yeniden üreten bütün sürecin durum değişmeleri periyodiklik biçimini alır. Bu periyodiklik bir kez yerleşiklik kazanınca, göreli bir aşırı nüfusun, yani sermayenin kendi kendini değerlendirmesinin yol açtığı ortalama ihtiyaçlara göre fazla olan bir nüfusun yaratılmasını ekonomi politik bile modern sanayinin varlık koşulu olarak görür.”

Kapital’in Fransızca basımında buraya önemli bir ek yapılmıştır: “Fakat makineleşmiş sanayinin ağırlığını bütün ulusal sanayi üzerinde duyuran bir etki yapabilecek derecede kök saldığı, sanayinin bu duruma gelmiş olması dolayısıyla dış ticaretin iç ticareti önem açısından geride bırakmaya başladığı, dünya piyasasının Yeni Dünya’da, Asya ve Avustralya’da birbiri peşi sıra gittikçe daha geniş alanlara el attığı ve son olarak dünya piyasasında boy gösteren sanayici ülkelerin yeterli bir sayıya ulaştıkları andan, ilk olarak işte bu andan itibaren, birbirini izleyen evreleri yıllar alan, her zaman genel bir bunalımla sonuçlanan, birinin sonu bir yenisinin başlangıcı olan ve durmadan yenilenen çevrimler görülmeye başlamıştır. Bugüne kadar bu çevrimlerin periyodik süreleri on veya on bir yıl oldu; ama bu sayıyı değişmez kabul etmek için hiçbir neden bulunmuyor. Aksine, kapitalist üretimin yukarıda incelemiş bulunduğumuz yasalarından, bunun değişken olduğu ve çevrim döneminin gitgide kısalacağı sonucunu çıkarmak gerekir.”

Ekonomi politik, sürekli olarak bir “fazla” işçi nüfusunun üretilmesini kapitalist birikim için bir zorunluluk olarak ortaya koymuştur. Zira “Kapitalist üretim, nüfustaki doğal artış ile sağlanan kullanılabilir emek gücü miktarıyla asla yetinemez. Rahat bir biçimde faaliyet gösterebilmek için, kapitalist üretim bu doğal sınırlara bağlı olmayan bir yedek sanayi ordusunun varlığına ihtiyaç duyar.” Marx, buraya kadarki analizde değişen sermayedeki artış ya da azalış ile çalıştırılmakta olan işçilerin sayısındaki yükseliş ya da düşüş arasında tam bir uyuşma olduğunun varsayıldığını hatırlatır. Oysa gerçeklikte böyle bir uyuşma yoktur. Örneğin işçi ücretlerinin artması durumunda, işçilerin sayısı aynı kalsa ya da hatta düşse bile değişen sermaye artar. “Belli büyüklükte bir emek miktarını, bunun için katlanılan masraf aynı kalır ya da hatta düşerken, daha çok sayıda işçi yerine daha az sayıda işçiden sızdırmak mutlak olarak her kapitalistin çıkarına olan bir şeydir.”

Bunun nedeni bellidir. Çünkü aynı miktarda işçi daha fazla ürün sağlayacak biçimde çalıştırıldığı zaman, harekete geçirilen emeğin kütlesine oranla değişmeyen sermaye harcaması çok daha yavaş artar. “Üretimin ölçeği ne kadar büyürse, bunu elde etme güdüsü o kadar güç kazanır. Bunun şiddeti sermayenin birikimi ile birlikte artar.” Kapitalist üretim tarzının ve emeğin üretkenliğinin gelişmesi, sermaye birikiminin aynı zamanda hem sebebi hem sonucudur. Ve bu gelişme kapitalisti, aynı miktarda değişen sermaye harcamasıyla bireysel emek güçlerini genişliğine ya da derinliğine daha büyük ölçüde sömürerek, daha fazla emek gücünü harekete geçirebilecek duruma sokar. “Ayrıca, yine görülmüş olduğu üzere, kapitalist, gittikçe artan ölçüde hünerli işçileri daha az hünerli olanlarıyla, olgun emek gücünü henüz olgunlaşmamış emek gücüyle, erkek işçileri kadın işçilerle, yetişkin işçileri gençlerle ya da çocuklarla değiştirerek, aynı miktarda sermaye ile daha fazla emek gücü satın alır.”

Sonuçta göreli bir “fazla” işçi nüfusunun üretilmesi, birikimdeki ilerlemeyle birlikte hızlanan üretim sürecindeki köklü teknik değişimden ve buna bağlı olarak sermayenin değişmeyen kısmına oranla değişen kısmında gerçekleşen azalmadan daha da hızlı olur. “İşçi sınıfının çalışmakta olan kısmının aşırı çalışması, işçi sınıfının yedek kısmını büyütürken, diğer taraftan, yedekte bulunan kısmın rekabet yoluyla çalışmakta olan kısım üzerinde yarattığı baskının artması, çalışmakta olan işçileri aşırı çalışmak ve sermayenin diktasına boyun eğmek zorunda bırakır.” İşçi sınıfının bir kısmının aşırı çalışması ve diğer kısmının ise zorla işsizliğe mahkûm edilmesi bireysel kapitalistin bir zenginleşme aracı haline gelir. Bu durum aynı zamanda yedek sanayi ordusunun üretimini toplumsal birikimdeki ilerlemeye uyan bir ölçüde hızlandırır.

Göreli “fazla” nüfusun oluşumunda toplumsal birikim derecesinin ne kadar önemli olduğunu İngiltere örneği ortaya koymuştur. Çünkü o dönemde İngiltere’nin emekten “tasarruf” sağlayan teknik araçları muazzam ölçüdedir. Fakat İngiltere örneği aynı zamanda, “fazla” nüfusun kelimenin gerçek anlamında bir fazla nüfus olmadığını gözler önüne serer. Marx’ın belirttiği gibi: “Çalışma, yarın, genel olarak akla uygun bir düzeye indirilecek ve işçi sınıfının farklı katmanları arasında yaş ve cinsiyete göre yeni baştan bölüştürülecek olsa, ulusal üretimi şimdiki ölçekte sürdürmek için şu anda elde bulunan işçi nüfusu mutlak olarak yetersiz kalırdı. Şimdiki «üretici olmayan» işçilerin büyük çoğunluğunun «üretici» işçilere dönüştürülmesi zorunlu olurdu.”

Kapitalist işleyişe bütünsel olarak bakıldığında, işçi ücretlerinin hareketiyle ilgili gerçek durum kavranabilir. Şöyle ki, işçi ücretlerinin genel hareketleri işçi nüfusunun mutlak sayısındaki değişiklerle belirlenmez. Bu hareketler yalnızca sınai çevrimin dönemsel değişmelerine uygun olarak yedek sanayi ordusunda gerçekleşen genişleme ve daralmalar tarafından düzenlenir. Sermaye birikiminin ilerlemesiyle sınai çevrimin düzensiz dalgalanmaları sürekli daha kısa aralıklarla birbirlerini izler. Bunun neticesinde sermayenin dönemsel olarak genişlemesi ve daralmasına bağlı olarak emeğin arz ve talebi de değişir. Burjuva iktisatçıları bu gerçeklikten yanlış ve dogmatik sonuçlar çıkartmışlardır. Örneğin sermayedeki genişlemeye bağlı olarak ücretlerin yükseleceği ve bunun sonucunda çoğalan işçi nüfusunun emek piyasasının yeniden dolup taşmasına yol açacağı ve bu çoğalmanın sermayenin emek arzına oranla yetersiz bir miktara düşmesine kadar devam edeceği dogmasını icat etmişlerdir. Onlara göre, bu durumda ücretler düşecek ve işçi nüfusu da yavaş yavaş azalmaya başlayacak, böylece sermaye işçi nüfusuna oranla yeniden bollaşacaktır.

Marx bu tür yaklaşımların yanlışlığını eleştirir. Çünkü ücretlerdeki yükselme sonucunda çalışabilir nüfusta daha herhangi bir pozitif büyüme kendini gösteremeden önce, sınai kampanyanın harlı dönemi çoktan son bulmuş olur. Burjuva iktisatçıların ekonomik kurgusu, ücretlerin genel hareketini ya da toplam emek gücü ile toplam toplumsal sermaye arasındaki oranı düzenleyen yasaları, işçi nüfusunu özel üretim alanları arasında dağıtan yasalarla karıştırmaktadır. Oysa uygun bir konjonktür dolayısıyla belli bir üretim kolunda birikim özel bir canlılık kazanacak olsa, kârlar burada ortalama kârdan yüksek olacağından, bu iş koluna ek sermaye akacak ve ve bunun sonucunda bu üretim kolunda emek gücü talebi ve ücretler doğal olarak yükselmeye başlayacaktır.

Daha yüksek düzeyde bulunan ücretler işçi nüfusun daha büyük kısmını, koşulları daha uygun alanlara çeker ve bu durum bu alanların emek gücüne doydukları bir noktaya kadar devam eder. Bu noktaya varıldıktan sonra ücretler yeniden daha önceki ortalama düzeylerine iner ya da oluşan baskının çok büyük olması halinde bu düzeyin altına düşer. Bu durumda işçilerin söz konusu işkoluna göç etmeleri son bulmakla kalmaz, onların bu işkolunu terk etmelerine bile yol açan bir durum meydana gelir. Fakat ekonomi politikçi, ücretler artınca işçi miktarında mutlak bir artış, işçi miktarında mutlak bir artış olunca da ücretlerde mutlak bir azalma olduğuna bakarak, sorunu çözdüğünü sanır. “Oysa aslında gördükleri belli bir üretim alanının emek piyasasının yerel dalgalanmalarından başka bir şey değildir; gerçekte onun gördüğü şey, işçi nüfusunun sermayenin değişen ihtiyaçlarına uygun olarak farklı yatırım alanlarına dağılmasına ilişkin görüngülerden ibarettir.”

Marx, yedek sanayi ordusunun faal sanayi ordusu üzerinde durgunluk ve orta karar refah dönemlerinde bir baskı unsuru oluşturduğunu, aşırı üretim ve coşkunluk dönemleri sırasında ise faal sanayi ordusunun taleplerini dizginlediğini vurgular. “Yani, göreli artık nüfus, emeğin arz ve talebi yasasının dayandığı arka planı oluşturur. Göreli artık nüfus bu yasanın hareket alanını sermayenin sömürü ve hükmetme hırsına mutlak şekilde uygun düşen sınırlar içinde tutar.” Bu noktada, kapitalizmi aklamak için iktisadi özürcülüğe soyunan burjuva iktisatçıların marifetini sergiler Marx. Biliyoruz ki, yeni makinelerin kullanılmaya başlaması ya da eskilerinin daha geniş ölçüde kullanılması neticesinde değişen sermaye azalır ve yerini artan miktarda değişmeyen sermaye alır. Bu, daha fazla sermayeyi “bağlayan” ve fakat değişen sermayeyi azalttığı için bir kısım işçileri “serbest bırakan” bir olaydır. İşte iktisadi özürcü bunu, tam tersine, işçiler için sermayenin serbest hale gelmesi diye yorumlar. “Özürcünün yüzsüzlüğünü ancak şimdi tam olarak değerlendirebiliriz. Serbest bırakılanlar, yalnızca dolaysız olarak makinelerin yerlerini aldığı işçiler değildir; ileride bunların yerlerine geçecek ve henüz yetişme çağındaki işçilerle, işin eskisi gibi yürütülmesi halinde gerçekleşecek olan olağan büyümenin zamanla kararlı bir biçimde işe çekeceği ek işçiler de serbest bırakılır.”

İş görmek isteyen her yeni sermaye bu işçilerden bir kısmını talep edebilir. Fakat bu yeni sermayenin piyasadan, makinelerin işsiz bırakıp emek piyasasına fırlattığı sayıda işçi çekmesinin genel emek talebi üzerinde yarattığı etki solda sıfırdır. Neticede yeni makinaların kullanılmaya başlanmasının “fazla” işçi nüfusunu büyüteceği açıktır. “Yani, kapitalist üretim mekanizması, sermayenin mutlak büyümesine, genel emek talebinde buna uygun bir artışın eşlik etmesini sağlamamaktadır.” Oysa kapitalizmin özürcülüğüne soyunan iktisatçılar, işlerini kaybetmiş bulunan kimselerin sefalet, acı ve olası ölümlerinin bir telafisi olarak iktisadi büyümenin onları işsizlik belasından kurtaracağı yalanını yineleyip durmuşlardır. Fakat işin gerçeğinde emek talebi ile sermayedeki büyüme, emek arzı ile işçi sınıfındaki büyüme özdeş değildir. “Dolayısıyla” der Marx, “birbirlerinden bağımsız iki gücün birbirleri üzerinde etkide bulunması söz konusu değildir. Kısacası, zarlar hilelidir”.

Sermaye birikimi aslında bir yandan emek talebini artırırken, öte yandan bir kısım işçileri “serbest bırakarak” işçilerin arzını artırır. Bununla da kalmaz, işsiz kalanların iş bulanlar üzerindeki baskısı, çalışan işileri daha çok emek sağlamaya zorlar. İşte böylece, Marx’ın deyişiyle, emek arz ve talebini yöneten yasanın bu temel üzerindeki hareketi sermayenin despotluğunu tamamlar. Fakat işçiler, daha çok çalıştıkları ölçüde başkalarına ait olan daha çok zenginlik üretmekte olduklarını görür ve bunun püf noktasını kavrar kavramaz işçi cephesinde bir şeyler değişmeye başlar.

Bu değişim sürecinde işçiler kendi aralarındaki rekabetin yoğunluk derecesinin doğrudan doğruya ve tamamıyla sermayenin yarattığı “fazla” nüfusa bağlı bulunduğunu keşfederler. Ve kapitalist üretimin bu doğal yasasının kendi sınıfları üzerindeki yıkıcı etkilerini kırmak ya da zayıflatmak için, iş bulabilenlerle açıkta kalanlar arasında işçi sendikaları vb. yoluyla planlı bir işbirliği kurma yolunda harekete geçerler. İşte bu durumda da burjuva iktisatçıları hemen göreve koyulurlar. “Sermaye ve onun dalkavuğu olan politik iktisatçı, «ezelî ve ebedî» ve bir anlamda «kutsal» arz ve talep yasası ihlal ediliyor diye vaveylayı basar. Çünkü çalışanlarla çalışmayanlar arasındaki her tür birliktelik, bu yasanın «saf» bir biçimde işlemesine engel olmaktadır.”

30 Kasım 2020

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /25

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

4. Göreli Artık Nüfusun Farklı Varoluş Biçimleri. Kapitalist Birikimin Genel Yasası

Marx, nispi artı-nüfusun mümkün olabilecek her biçimde karşımıza çıkabileceğini, her işçinin yarı ya da tam işsiz olduğu süre boyunca bunun içinde yer alacağını belirtir. Nispi artı-nüfusun sınai çevrimin bunalım zamanlarında şiddetli, işlerin durgunlaştığı zamanlarda kronik bir durum alan büyük biçimleri dışında her zaman karşılaşılan üç biçimi vardır: akıcı, saklı ve durgun.

Modern sanayinin merkezlerinde (fabrikalarda, manifaktürlerde, dökümhanelerde, madenlerde vb.) işçilere kâh yol verilir, kâh büyük kitleler halinde tekrar işe alınırlar. Nispi artı-nüfus burada akıcı biçimde var olur. Makinenin girdiği ve modern işbölümünün uygulandığı bütün büyük işyerlerinde ve esasen fabrikalarda, olgunluk yaşına gelinceye kadar çok sayıda genç erkek işçi çalıştırılır. Bunlar olgunluk yaşına geldiğinde ise, ancak pek azı aynı sanayi kollarında iş bulmaya devam eder, çoğunluğu ise düzenli şekilde işten çıkarılır. Bunlar, akıcı nispi artı-nüfusun sanayideki büyüme ile birlikte büyüyen bir unsurunu oluşturur. Bunların bir kısmı yabancı ülkelere göç eder; aslında yaptıkları şey, dışarıya giden sermayenin peşinden gitmektir. Bunun sonuçlarından biri, İngiltere’de görüldüğü gibi kadın nüfusun erkek nüfustan daha hızlı artmasıdır.

İşçi kitlesindeki doğal artışın bir yandan sermayenin ihtiyacını karşılayamaması, fakat diğer yandan da ihtiyaçtan fazla olması sermayenin kendi hareketinin özünde yatan bir çelişkidir. Binlerce işçinin, işbölümü kendilerini belli bir işkoluna sıkı sıkıya bağlamış olduğu için işsiz kitleleri halinde sokakları doldurduğu bir sırada, bir yandan da işçi yokluğundan şikâyet edildiği görülür. Ayrıca, emek gücünün sermaye tarafından tüketilip posasının çıkartılması o kadar çabuk olur ki, işçi daha orta yaştayken ömrünü az çok tüketmiş bulunur. “Böyle bir işçi, fazlaların arasına katılır, ya da işçiler merdiveninin daha yukarıdaki bir basamağından daha aşağıdaki bir basamağına indirilir. En kısa yaşam sürelerine tam da büyük sanayi işçileri arasında rastlarız.” Bu nedenle işçi kuşaklarının hızla yenilenmeleri gerekir. Marx bu yasanın nüfusun öteki sınıfları için geçerli olmadığını vurgular. “Bu toplumsal ihtiyaç, modern sanayi işçisinin içinde yaşamakta olduğu koşulların zorunlu bir sonucu olan erken yaşta evlenmelerle ve çocuk işçilerin sömürülmesinin bunların üretilmelerini kârlı bir iş haline getirmesiyle tatmin edilir.”

Kapitalist üretim tarım alanını hükmü altına aldığı ölçüde, burada faaliyet gösteren sermayenin birikimiyle birlikte tarım işçisine duyulan talep de mutlak olarak azalır. Üstelik burada işçilere yol verilmesi, tarım dışı sanayilerde olduğu şekilde daha sonra büyük sayıda işçinin tekrar işe alınmasıyla tamamlanmaz. Dolayısıyla, kır nüfusunun bir bölümü sürekli olarak kente akarak sanayi proletaryasına dönüşmeye hazır hale gelir ve bu dönüşme için uygun koşulları gözler. Nispi artı-nüfusun bu kaynağı da sürekli akış halindedir. Ne var ki, bu nispi artı-nüfusun kentlere doğru sürekli akışı, kırda kentin işçi talebine bağlı olarak büyüyen saklı bir artı-nüfusun varlığını şart kılar. “Bundan ötürü, tarım işçisi, ücretlerin en düşüğüne mahkûm edilir ve bir ayağı hep sefalet bataklığındadır.”

Nispi artı-nüfusun üçüncü kategorisi durgun artı-nüfustur ve faal işçi ordusunun bir bölümünü oluşturur. Ancak işçi sınıfının bu bölümü tümüyle düzensiz şekilde çalıştırılır ve sermayeye tükenmek bilmeyen bir kullanılabilir emek gücü kaynağı sağlar. Bu işçilerin yaşam koşulları, işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altındadır ve bu durum onları sermayenin özel sömürü dallarının geniş temeli haline getirir. Azami çalışma süresi ve asgari ücret bunların ayırt edici özellikleridir. Marx, modern sanayinin gelişmesi neticesinde kırın çözülmesi, zanaatçılığa dayanan işletmenin manifaktür karşısında ve manifaktürün de makineli işletme karşısında ayakta duramadığı ölçüde, durgun artı-nüfusun sayısının arttığına işaret etmiştir. Bir başka önemli husus daha vardır. Aslında yalnızca doğum ve ölümlerin sayıları değil, ailelerin mutlak büyüklükleri de ücretlerin yüksekliği ve dolayısıyla farklı işçi kategorilerinin sahip oldukları geçim araçları kütlesi ile ters orantılıdır. Marx, kapitalist toplumun bu yasasının, ilkel topluluk insanlarına ve hatta uygarlaşmış sömürge halklarına bile saçma görüneceğini belirtir. Fakat gerçektir ve bu yasa insanın aklına, bireyleri daha zayıf olan ve durmadan kırılan hayvan türlerinin yığınsal yeniden üremelerini getirir.

Nispi artı-nüfusun en dipteki tortusunu ise sefalet alanının sakinleri oluşturur. Haydutlar, suçlular, fahişeler (kısaca gerçek lümpen proletarya) bir yana bırakıldığında, sefalet alanının sakinleri üç kategoriden oluşur. Bunların birincisi, çalışabilecek durumda olan kimselerdir. Bu gibi kimselerin miktarı her bunalımla birlikte kabarmakta ve işlerde görülen her canlanma ile birlikte azalmaktadır. İkinci kategori, yetim çocuklarla yoksul çocuklarıdır. Bunlar yedek sanayi ordusunun adaylarıdır ve ekonomik refah dönemlerinde alelacele ve kitle halinde faal sanayi ordusunun erleri haline gelirler. Üçüncü kategori, zavallı duruma düşmüş ve çalışabilecek halleri kalmamış kimseleri kapsar. “Bu kategori, esas itibarıyla, iş bölümü yüzünden hareket yeteneklerinden yoksun, çaresizlik içinde kıvrananlar, bir işçinin normal çalışma yaşını aşmış insanlar ve son olarak, sayıları tehlikeli makinelerin, madenlerin, kimyasal maddeler imal eden fabrikaların ve bunlara benzer yerlerin çoğalmasıyla birlikte kabaran sakatlanmış, dul kalmış sanayi kurbanlarından vb. meydana gelir. Sefalet, faal sanayi ordusunun hastanesi ve yedek sanayi ordusunun safrasıdır.” Sefalet nispi artı-nüfusla birlikte ürer ve bu nüfusun varlığı ne kadar zorunlu ise sefaletin varlığı da o kadar zorunludur. Çünkü artı-nüfusun yanı sıra sefalet, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur. Sefalet, kapitalist üretimin ek harcamaları arasında yer alır; ne var ki sermaye bunu büyük ölçüde kendi sırtından atıp işçi sınıfının ve emekçilerin omuzlarına yüklemenin yolunu çok iyi bilir.

“Toplumsal zenginlik, faaliyet halinde bulunan sermaye, bunun büyümesinin hacmi ve gücü ve dolayısıyla da proletaryanın mutlak büyüklüğü ve emeğinin üretici gücü ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Kullanıma hazır emek gücünün büyüklüğünü artıran nedenler, sermayenin genişleme gücünü artıran nedenlerle aynıdır. Yani, yedek sanayi ordusunun göreli büyüklüğü, zenginlik potansiyeli ile birlikte artar.” İşçi nüfusunun düşkünler tabakasıyla birlikte yedek sanayi ordusunun toplamı ne kadar büyük ve bunun faal orduya oranı ne kadar yüksekse, resmî yoksulluk da o kadar büyük olur. Marx bunun kapitalist birikimin mutlak ve genel yasası olduğunu vurgular. Sonuç olarak, burjuva iktisatçıların üretim araçları ile emeğin üretkenliği geliştikçe işsizliğin ortadan kalkacağına ilişkin iddiaları yalandan ibarettir ve bu yalanlar kapitalist ekonominin gerçekleri karşısında çökmeye mahkûmdur. Çünkü işçi nüfusu her zaman sermayenin değerlenme ihtiyacından daha hızlı artmaktadır.

Kapitalist toplumda emeğin toplumsal üretkenliğini yükseltmeye yarayan bütün yöntemler, bu yöntemlerin maliyetlerinin işçilerin sırtına yıkılması sayesinde hayata geçirilir. Bu gerçeklik Marx’ın satırlarında tüm çarpıcılığıyla dile getirilir: “Üretimi geliştirmeye yönelik bütün araçlar, üreticinin egemenlik altına alınmasını ve sömürülmesini sağlayan araçlar haline gelir, onu bir parça-insan biçiminde güdükleştirir, makinenin eklentisi durumuna indirir, katlanmak zorunda kaldığı işkence yüzünden emeğinin içeriğini yok eder; bilimin bağımsız bir güç olarak emek sürecinin bir parçası haline gelmesi ölçüsünde onu emek sürecinin zihinsel güçlerine yabancılaştırır; içinde çalıştığı koşulları bozar, emek süresi sırasında en nefret edilecek bir despotluğa boyun eğmek zorunda bırakır, bütün ömrünü emek-zaman haline getirir, karısını ve çocuğunu sermayenin Juggernaut tekerleğinin (önüne gelen her şeyi yıkan gücün) altına atar”.

Bütün artı-değer üretme yöntemleri aynı zamanda birikim yöntemleridir ve birikimdeki her genişleme bu yöntemlerin daha da geliştirilmesine yarayan bir araç olur. İşte bu nedenle, aldığı ücret ne kadar yüksek ya da düşük olursa olsun, işçinin durumu sermayenin birikmesi oranında kötüleşmek zorundadır. Nispi artı-nüfusu ya da yedek sanayi ordusunu her zaman birikimin hacim ve enerjisi ile dengeli durumda tutan bir yasa vardır. Marx’ın ifadesiyle, bu yasa işçiyi sermayeye, Yunan mitolojisindeki Hephaistos’un çivilerinin Prometheus’u kayalara mıhladığından daha sıkı bir şekilde bağlar. Sermaye birikimi, karşılığında bir sefalet birikimi demektir. “Şu halde, bir kutuptaki zenginlik birikimi, aynı zamanda, öteki kutuptaki, yani kendi emeğinin ürününü sermaye olarak üreten sınıfın yer aldığı karşı kutuptaki sefalet, acı, kölelik, cehalet, vahşileşme ve manevi bozulmanın birikimidir.”

Kapitalist birikimin bu antagonist karakteri, Marx’ın buraya düştüğü dipnotta belirttiği üzere “Felsefenin Sefaleti” adlı eserinde vurgulanmıştır: “Burjuvazinin içinde hareket ettiği üretim ilişkilerinin tek biçimli, basit bir karakterinin değil, ikili bir karakterinin olduğu; zenginliğin üretildiği aynı ilişkiler içinde sefaletin de üretildiği; içinde üretici güçlerin geliştiği ilişkiler içinde bir baskı gücünün de geliştiği; bu ilişkilerin burjuva zenginliğini, yani burjuva sınıfının zenginliğini ancak bu sınıfın tek tek üyelerinin servetini durmadan yok ederek ve gittikçe büyüyen bir proletarya yaratarak ürettiği, her gün daha çok aydınlığa çıkar.”

18. yüzyılın büyük iktisat yazarlarından biri olan Venedikli rahip Ortes, kapitalist üretimin antagonizmini toplumsal zenginliğin genel doğa yasası olarak gördüğünü belirtmiştir. Marx onun satırlarından aktarır: “Bir ülkede iktisadi iyilik ile iktisadi kötülük her zaman birbirlerini dengeler, bazıları için meta bolluğu her zaman başkaları için bunların yokluğuna denk olur. Bazılarının büyük çaptaki zenginliği, her zaman, çok daha kalabalık olan başkalarının en gerekli şeylerden mutlak olarak yoksun bırakılmaları ile birlikte görülür. Bir ulusun zenginliği nüfusuna, sefaleti zenginliğine uygun olur. Bazılarının çalışkanlığı, başkalarını tembelliğe zorlar. Yoksullar ve tembeller, zenginlerin ve çalışanların zorunlu bir ürünüdür.”

Ortes’ten yaklaşık 10 yıl sonra, İngiltere Kilisesi rahiplerinden Townsend ise yoksulluğu zenginliğin zorunlu bir koşulu diye zalim bir biçimde göklere çıkartmıştır: “Çalışmayı yasa zoruyla sağlamak pek çok zahmet, şiddet ve gürültüye yol açar; oysa açlık, sadece sakin, sessiz, sonu gelmeyen bir baskı olmakla kalmaz, gayret ve çalışmanın en doğal motifi olarak en güçlü biçimde çaba gösterilmesine yol açar.” Marx’ın vurguladığı üzere, düzen koruyucu papazlara göre her şey açlığın işçi sınıfı arasında kalıcılaştırılmasına bağlıdır ve onlara göre bunu da, hükmünü özellikle yoksullar arasında yürüten nüfus ilkesi sağlamaktadır. Townsend, yoksulların durumunu bir parça düzeltmeyi amaçlayan Yoksullar Yasası’na bu nedenle şiddetle karşıdır ve yoksullara yardımı şöyle eleştirir: “Öyle görünüyor ki, toplum hayatında en aşağılık, en pis ve en bayağı işlerin yapılabilmesi için her zaman bazı kimseler el altında bulunsun diye, yoksulların belli bir derecede tedbirsiz olmaları, bir doğa yasasıdır. Böylece, insan mutluluğunun hazinesi çok büyür, daha duyarlı olanlar pis ve sıkıcı işlerden kurtulur ve rahatsız edilmeden daha yüksek düzeyli meslekleri sürdürebilir vb. ... Yoksullar Yasası, yeryüzünde Tanrı ve doğa tarafından kurulmuş bulunan bu sistemin uyum ve güzelliğini, simetri ve düzenini bozma eğilimindedir.”

Açık ki, Townsend’ın düşüncesi dünden bugüne kapitalizmin eşitsizliğini Tanrısal düzen diye yutturmaya çalışanların tıynetini sergilemektedir. Böylelerine Marx’ın yönelttiği eleştiri, hangi din olduğu fark etmez, günümüzde de geçerlidir: “Sefaleti ebedîleştiren mukaddesatta Venedikli rahip, nasıl Hristiyan hayırseverliğinin, evlilik yasağının, manastırların ve kutsal vakıfların varoluş nedenini bulduysa, kiliseden ödenek alan Protestan papaz, aynı mukaddesatta, yoksullara pek zavallı miktarda bir kamu yardımı alma hakkını sağlayan yasaları kötülemenin bahanesini bulur”.

5. Kapitalist Birikimin Genel Yasasının Örneklerle Gösterilmesi

a. 1846-1866 yılları arasında İngiltere

Kapitalist birikimin incelenmesi için modern toplumun hiçbir dönemi, İngiltere’nin 1846-1866 arasındaki yirmi yıllık zaman diliminden daha uygun olmamıştır. Bu gerçekliğe dikkat çeken Marx’ın belirttiği gibi, bütün ülkeler arasında klasik örneği yine İngiltere vermektedir. Çünkü İngiltere dünya piyasasında ilk sırayı tutmakta, kapitalist üretim ancak burada tam anlamıyla gelişmiş bulunmaktadır. Ve son olarak da, 1846’dan beri süregelen serbest ticaretin mutluluk döneminin başlamasıyla, bu ülkede vülger iktisat son sığınağından da kovulmuş durumdadır. Ayrıca, 1846’dan sonraki yirmi yıllık dönem boyunca kapitalist gelişme ve onun yarattığı eşitsizlik daha da büyümüştür. Marx’ın incelemesine konu olan son elli yılda İngiltere’de nüfusun mutlak artışı çok büyük olsa da, nüfusun artış oranı sürekli olarak düşmüştür. Marx, incelediği dönem boyunca mülk sahiplerinin payına düşen zenginlik artışına dikkat çeker ve burada en güvenilir ölçütün gelir vergisine tabi kârların, toprak rantlarının vb. hareketi olduğunu vurgular. Rakamlar, sermaye birikimine aynı zamanda sermaye yoğunlaşması ve merkezîleşmesinin eşlik ettiğini de gözler önüne sermektedir.

“Şimdi bu sanayinin doğrudan doğruya kullandığı insanlara, bu zenginliğin yaratıcılarına, işçi sınıfına bakalım” der Marx. Dönemin ünlü İngiliz burjuva siyasetçisi Gladstone bile, işçi sınıfının durumuyla ilgili olarak “bu ülkenin toplumsal durumunda en hüzün verici görünüşlerden birisi” demektedir. İşçi sınıfı, mülkiyet sahibi sınıfa “baş döndürücü bir zenginlik ve kudret artışı” sağlamasına karşın gene yoksul kalmıştır. Aşırı yoksulluk azalmadığına göre artmıştır, çünkü aşırı zenginlik artmıştır. Ayrıca, resmî istatistikler geçim araçlarında bir pahalılaşma olduğunu göstermektedir. Dönemin profesörlerinden biri olan Fawcett İngiltere’deki durumu açıkça ifade etmiştir: “Çalışan sınıfların refahında hissedilebilir bir artış olmazken, zenginler hızla zenginleşiyor. ... İşçiler neredeyse borçlandıkları esnafın köleleri haline geliyor.”

Marx, İngiliz işçi sınıfının mülk sahibi sınıflar için bu “baş döndürücü zenginlik ve kudret artışı”nı hangi koşullar altında yarattığının, Kapital’in “işgünü ve makineler” kısmında yeterince ortaya konmuş olduğunu hatırlatır. Ne var ki, o kısımlarda asıl olarak işçinin işyerindeki toplumsal işleviyle ilgilenilmiştir. Oysa kapitalist birikimin yasalarını tam olarak anlamak için, işçinin işyeri dışındaki durumunun, beslenme ve barınma durumunun da ele alınması gerekir. Fakat burada öncelikle, sanayi proletaryası ve tarım işçilerinin en düşük ücretle çalışan kısmıyla, yani işçi sınıfının çoğunluğu ile ilgilenilecektir. Marx, bunu yapmadan önce resmî sefalet durumu, yani işçi sınıfının emek gücünü satma olanağını kaybeden ve ancak kamu kurumlarından sağlanan sadakalarla canlı kalabilen bölümü hakkında birkaç söz eklemenin yerinde olacağını belirtir. Marx’ın resmi yoksullar listesindeki artışlara dair aktardığı rakamlar, İngiltere’de zenginlik birikimine paralel olarak yükselen yoksulluk durumunu ortaya koyar. Sefalet istatistiklerinin analizinde iki nokta dikkat çekicidir. Birincisi, yoksullar kitlesindeki artma ve azalmalar sınai çevrimin dönemsel değişmelerini yansıtır. İkincisi, sermayenin birikimiyle birlikte sınıf mücadelesinin ve dolayısıyla işçilerin kendilerine güvenlerinin gelişmesi oranında, resmî istatistiklerin sefaletin gerçek büyüklüğü hakkındaki aldatıcılık derecesi giderek artar. Londra’da o dönemde açlıktan ölümlerde korkunç derecede artış görülmüştür. Bu durum, “işçilerin, sefaletin cezaevi olan çalışma yurdundaki kölelikten duydukları artan dehşeti hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlar”.

b. Britanya sınai işçi sınıfının düşük ücret alan katmanları

Marx sınai işçi sınıfının düşük ücret alan katmanlarını ele alır. Dönemin sağlık raporları, işçilerin kötü beslenme koşullarını gözler önüne serer. İncelemeye konu olan işçilerin çoğu, yeterli miktarda besleyici gıdalar satın alamadıkları için açlık hastalıklarıyla boğuşmaktadırlar. Tarım işçileri arasında besin yetersizliği genellikle kadın ve çocukların payına düşer; çünkü “işini yapmak için erkek beslenmelidir” anlayışı egemendir. Ayrıca kentler dahil, işçi aileleri konforun her türlüsünden tamamıyla yoksun haldedir. Bir sağlık raporunda durum çarpıcı biçimde sergilenmektedir: “Giyinme ve ısınma ihtiyaçlarını, beslenmeden de zor karşılamaktadırlar. Havanın sertliğine karşı kendilerini yeterince koruyamazlar, oturdukları yerler hastalıkları doğuracak veya ağırlaştıracak derecede darlaşmıştır; bir ev için gerekli mobilya ve eşyadan hemen hemen hiçbir iz yoktur; temizlik bile pahalı veya zor hale gelmiştir. Kendine saygı sonucu gene de temiz kalmaya kalkışırlarsa, bu yolda harcanan her çaba açlıktan duyulan acının artmasına sebep olur. Ev, barınmanın en ucuz olduğu yerdedir; bu gibi yerlerde sağlık gözetim hizmetleri en asgari düzeydedir; lâğımlar meydandadır; trafik yok denecek kadar azdır; pislikler ve çöpler toplanmaz; topluca yaşamanın rahatsızlıkları azamisine varır; su ya çok azdır ya da en kötü cinsindendir ve üstelik kentlerde ışık ve hava da son derece yetersizdir. …Hiç şüphe yoktur ki, kentli işçiler bir parçacık yiyecek elde etmek için çoğu zaman her tür ölçüyü aşan bir çalışma süresine katlanmak zorundadır. Böyle olmakla beraber ancak çok sınırlı bir anlamda bu işin insanı yaşatmaya yettiği söylenebilir. ... Çok büyük bir çoğunluk için bu sözde kendini yaşatabilme durumu ancak sefalete doğru şu ya da bu uzunlukta dolambaçlı bir gidiş olabilir.”

Marx’ın belirttiği üzere, en çalışkan işçi katmanlarının çektiği açlık işkencesi ile zenginlerin kapitalist birikime dayanan kaba veya rafine savurgan tüketimleri arasındaki içsel bağlantıyı anlamak ancak iktisat yasalarını bilmekle mümkündür. Bu bağlamda önemli bir gerçekliğe dikkat çeker Marx: “Üretim araçlarının merkezîleşmesi ne kadar yığınsal olursa, işçilerin aynı yerdeki yığılmaları o kadar büyük olur; bundan dolayı, sermaye ne kadar hızlı birikirse, işçilerin barınma koşulları o kadar sefilleşir.” Kentlerdeki, zenginliğin ilerlemesine eşlik eden “kentsel dönüşüm” ve yeniden inşa faaliyetleri yoksulları gittikçe daha kötü ve daha kalabalık yerlerde barınmak zorunda bırakmıştır. “Kapitalist birikimin antagonist karakteri ve dolayısıyla genel kapitalist mülkiyet ilişkileri burada öylesine açıktır ki, bu konu hakkında yazılmış resmî İngiliz raporları bile «mülkiyet ve mülkiyet hakları» ile ilgili olarak geleneksel çizgiden ayrılan çıkışlarla doludur”. S. Laing adlı kişinin satırları buna örnektir: “Birey haklarının mülkiyet hakkına feda edilmesinin, çalışan sınıfların barınma hakkının mülkiyet hakkına feda edilmesi kadar açık ve utanmazca bir başka örneği bulunmuyor. Her büyük kent insanların kurban edildiği bir yer, her yıl binlerce insanın hırs tanrısı için kesildiği bir sunaktır.” Aşırı derecede kalabalık veya insanların oturmasına mutlak olarak elverişsiz barınma mekânları bakımından Londra başta gelir. Londra ve Newcastle’ın birçok bölümünde hayat cehennemi andırmaktadır.

Kentsel “iyileştirmeler” ve bununla birlikte eski cadde ve evlerin yıkımı ilerledikçe, metropoldeki fabrika sayısı ve buraya insan akını artmakta ve kentsel toprak rantlarıyla birlikte ev kiraları yükselmektedir. Bunun sonucunda, küçük esnaf ve aşağı orta sınıfın diğer unsurlarıyla birlikte, işçi sınıfının daha iyi durumdaki bölümü de Londra’da gittikçe artan ölçüde bu iğrenç barınma koşullarının içine sürüklenmiştir. Ev kiraları öylesine ölçüsüz yükselmiştir ki, bir odadan fazlası için kira ödeyebilecek çok az işçi vardır. Londra’da başını alıp giden arsa spekülasyonu kiraların alabildiğine artmasına neden olmuş ve günümüz emlakçılarının atası olan aracı kişileri (middlemen) türetmiştir. Bu işi kendilerine meslek edinmiş beyler, kiracıları alabildiğine yolmakta, kiralar haftalık ödenmekte ve aracılar bir kiracıyı defettikten sonra evi olabildiğince berbat bir durumda daha sonra gelenlere teslim etmektedirler.

“Şu kapitalist adalete hayran olmamak mümkün mü?” diye alayla sorar Marx. Ve kapitalizmin adaletsizliğini gözler önüne serer: “Arsa sahipleri, ev sahipleri ve iş adamları, gayrimenkulleri, demir yolu, yeni yol yapımı vb. gibi «iyileştirme» nedeniyle kamulaştırıldığında, yalnızca tam bir bedel almakla kalmaz. Bunlar, ilahi ve beşerî adaletin gereklerine uygun olarak katlanmak zorunda kaldıkları «kaçınma» karşılığında fahiş bir kârla teselli edilir. Oysa işçi, karısı, çocukları ve eşyasıyla sokağa atılır ve işçiler kentin belediye kurallarının sıkı sıkıya uygulandığı mahallerine büyük kitleler halinde doluşunca da, toplum sağlığı adına polis tarafından peşlerine düşülür!”

19. yüzyılın başında İngiltere’de, Londra’dan başka nüfusu 100.000’i aşan başka bir kent yoktur. Nüfusu 50.000 civarında olan ancak beş kent vardır. Fakat Marx’ın Kapital’i kaleme aldığı tarihlerde nüfusu 50.000’den fazla olan kent sayısı yirmisekize ulaşmıştır. Günümüz rakamlarıyla karşılaştırıldığında “ne güzelmiş” gibi görünse de, Marx’ın aktardığı gerçeklik “anlatılan senin hikâyendir!” demektedir. “Bu değişmenin sonucu, kentli nüfusta sadece muazzam bir artış olmakla kalmamış, aynı zamanda yoğun nüfuslu eski küçük kentler, şimdi, serbestçe hava almalarına olanak bırakmayacak biçimde, çepeçevre binalarla sarılmış merkezler haline gelmiştir. Bunları artık cazip bulmadıkları için, zenginler buraları terk edip daha güzel olan banliyölere yerleşir. Zenginlerden sonra gelenler, bunların bıraktıkları büyük evlere, çoğu zaman yanlarına başka kiracılar da alarak, her oda bir aile olmak üzere yerleşir. Böylece, belirli bir nüfus, onları barındırma amacıyla yapılmamış ve onlar için tümüyle uygunsuz olan, çevreleri yetişkinler için gerçekten alçaltıcı, çocuklar için bozucu koşullarla dolu olan bu evlere yığılmıştır.”

Marx’ın belirttiği üzere, “bir sanayi veya ticaret kentinde sermaye ne kadar hızlı birikirse, sömürülebilir insan malzemesi buraya o kadar hızlı akar ve işçiler için çarçabuk sağlanan konutlar o kadar kötü olur”. Dönemin sağlık raporları, özü bakımından, günümüz corona salgınlarının fazlasıyla can aldığı yoksul ülke ve bölgelerdeki gerçekliğe de ışık tutar: “Tifüsün devamının ve yayılmasının nedeni, hiç şüphe yok ki, insanların üst üste yaşamaları ve konutlarının pis olmasıdır. İşçilerin oturdukları evler genellikle çıkmaz sokaklarda veya kapalı avlulardadır. Bunlar, ışık, hava, mekân ve temizlik bakımlarından gerçek yetersizlik ve sağlığa aykırılık örnekleridir; bu durum herhangi bir uygar ülke için yüz karasıdır. Erkekler, kadınlar ve çocuklar buralarda geceleri koyun koyuna yatar. Erkekler söz konusu olduğunda, gece vardiyası ve gündüz vardiyası hiç aralıksız peş peşe geldiğinden yataklar soğumaya bile vakit bulmaz. Su durumları kötü ve tuvaletleri daha da kötü olan evler kirli, havasız ve bulaşıcı hastalık yuvasıdır.” Konut sefaleti bakımından Londra’dan sonra üçüncü sırada yer alan fakat Avrupa’nın en zengin kentlerinden biri olan Bristol’de ise, en açık yoksulluğun ve konut sefaletinin zirvesine ulaşılmıştır.

(devam edecek)

31 Aralık 2020
İşsizlik, yoksulluk, açlık

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /26

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

5. Kapitalist Birikimin Genel Yasasının Örneklerle Gösterilmesi

c. Göçebe nüfus

Göçebe nüfusun çıkış yeri taşradır ve kapitalizmde göçebe nüfus, yaptığı iş büyük ölçüde sınai olan bir halk katmanını oluşturur. “Bu, sermayenin, ihtiyacına göre kâh oraya, kâh buraya attığı, hafif piyadesidir.” Marx’ın döneminde göçebe emek gücü, çeşitli inşaat ve kanalizasyon işlerinde, tuğlacılıkta, kireç ocaklarında, demiryolu yapımında vb. kullanılmış ve konakladıkları yerlere ve dolaylarına çiçek, tifüs, kolera, kızıl gibi hastalıkları yaymıştır. Demiryolu inşası vb. gibi önemli miktarda sermaye yatırılan girişimlerde bu işçiler müteahhitin kiraladığı derme çatma tahta barakalarda konaklamış ve her türlü sağlık önleminden yoksun, yerel görevlilerin denetimi dışında çalıştırılmışlardır. Bunlar, işçilerini hem sanayi eri hem de kiracı olarak iki kere sömüren müteahhit efendiler için çok büyük bir kâr kaynağı oluşturmuştur.

Sermaye birikiminin işçilerin kanı canı emilerek nasıl elde edildiğini sergilemesi bakımından, Marx’ın kömür ocaklarında ve diğer madenlerde çalışan işçilerin barınma koşullarına dair aktardıkları ibret vericidir. “Madeni işleten ister sahibi ister kiracısı olsun, kural olarak, işçileri için bir miktar kulübe yaptırır. … Maden bölgeleri, bizzat maden işçilerinden ve bunların çevresinde kümelenen zanaatçılardan, küçük esnaftan vb. oluşan büyük bir nüfus kitlesini hızla kendilerine çeker. Nüfusun yoğunlaştığı her yerde olduğu gibi burada da toprak rantı çok yüksektir. Bu yüzden, girişimci, çalıştırdığı işçilerin ve ailelerinin ancak sığışabileceği kadar kulübeyi ocakların ağzındaki mümkün olduğu kadar dar bir alana sıkıştırmaya çalışır. O civarda yeni ocaklar açıldıkça veya eski ocaklar yeniden işletilmeye başladıkça, sıkışıklık aşırı ölçüde artar.” Bu kulübelerin yapımında bir tek düşünce egemen olmuştur: kapitalistin işçilerin yaşam koşulları açısından en zorunlu harcamalardan bile kaçınması.

Dönemin doktor raporları işçilerin sefalet koşullarını gözler önüne serer: “İşçi, ücretinin bir kısmına karşılık olarak, çepeçevre pislik içinde bulunan bir evi kabule zorlanır. Burada işçinin elinden bir şey gelmez; işçi her bakımdan bir serf durumundadır. Görünüşe göre, gerektiğinde sahibinden başka bir kimseye başvurabileceği şüphelidir; sahibi ise her şeyden önce bilançosuna bakar ve sonuç aşağı yukarı her zaman bellidir. İşçiye tüketeceği suyu da sahibi sağlar. Su ister iyi ister kötü olsun, verilsin veya verilmesin, işçi bunu ödemek zorundadır, daha doğrusu ücretinden bir su parası kesilir.” Sermayenin derdi kendi kârı olduğundan, işçiyi içinde çalışmaya ve yaşamaya mahkûm ettiği kısmen tehlikeli ve kısmen alçaltıcı koşulları her zaman işin gereğiymiş gibi göstermekten kaçınmamıştır. Fabrikalarda makinelerden doğan tehlikelere karşı koruyucu önlemleri almaktan, madenlerde güvenlik ve havalandırma için gerekli tertibatı kurmaktan kaçındığı gibi, maden işçilerinin barınma koşulları bakımından da aynı biçimde davranmıştır. Bu tabloda dünden bugüne değişen bir şey yoktur.

d. Bunalımların işçi sınıfının en iyi ücret alan kesimi üzerindeki etkisi

Gerçek tarım işçilerini ele almadan önce, bunalımların işçi sınıfının en iyi ücret alan kesimini, yani işçi aristokrasisini bile nasıl etkilediğini bir örnekle göstermenin uygun olacağını belirtir Marx. 1857 yılında, her sınai çevrimin sonunda yaşanan büyük bunalımlardan biri patlak vermiştir ve bir sonraki bunalım ise 1866’da gelmiştir. “Büyük miktarda sermayenin olağan yatırım alanlarını terk ederek, para piyasasının büyük merkezlerinde toplanmasına yol açan pamuk kıtlığı dolayısıyla fabrika bölgelerinde zaten beklenen bunalım bu kez ağırlıklı olarak mali bir karaktere büründü. Londra’nın dev bankalarından birinin iflası ve peşi sıra bir yığın düzenbaz mali şirketin toptan çökmesi Mayıs 1866’da bunalımın patlayacağının işareti olmuştu. Bunalımdan darbe yiyen Londra’daki büyük sanayi kollarından biri, sac gemi yapımcılığı oldu. Bu alanda faaliyet gösteren büyük iş adamları, işlerin iyi gittiği süre boyunca üretimi aşırı derecede arttırmakla kalmayıp, kredi kaynaklarının aynı bollukta akmaya devam etmesi beklentisiyle spekülasyon yaparak, çok büyük sözleşmelere imza atmıştı.”

Bunların sonucu olarak, etkileri bu alanda ve Londra’nın diğer birçok sanayi kolunda hissedilen ve işçileri kitle halinde kırıma sürükleyen bir durum ortaya çıktı. Fakat aynı zamanda Londra sokaklarının duvarları, bu sömürü ve zulmü protesto eden ilanlarla dolmaya başlamıştı. Nitekim 1867 yılı başlarında bunalımdan zarar görenlerin toplandığı başlıca merkezleri gezen bir Morning Star muhabirinin haberi şöyleydi: “Son günlerde Londra’da duvarlara üzerlerinde şu dikkat çekici ibare bulunan büyük ilanlar yapıştırıldı: «Yağlı öküzler, açlıktan kırılan insanlar! Açlıktan kıvranan insanlar acı yuvası inlerinde kahrolur ve ölürken, yağlı öküzler, lüks konutlarındaki zenginleri semirtmek için sırça köşklerinden ayrıldı.» Duvarlardaki bu uğursuz ilanlar sürekli yenileniyor. Yapıştırılmış bulunanlar silinir ya da örtülür örtülmez, aynı yere ya da aynı derecede görülebilir bir yere yenileri yapıştırılıyor. ... Bu, Fransız halkını 1789 olaylarına hazırlamış olan gizli devrimci örgütlerden birini hatırlatıyor. ... Şu anda, İngiliz işçileri karıları ve çocuklarıyla birlikte soğuktan ve açlıktan kırılırken, İngiliz işçisinin emeğinin ürünü olan milyonlar tutarındaki İngiliz altını Rusya’da, İspanya’da, İtalya’da ve diğer yerlerde yabancı girişimlere yatırılmaktadır.”

1866 bunalımını izleyen acılarla ilgili gerçekliği, Marx, dönemin Tory taraftarı Standard gazetesinden aktardığı satırlarla da yansıtır: “Metropolün bir kısmında dün korkunç bir manzara görülüyordu. Londra’nın doğu kesimindeki binlerce işsizin hepsi ellerinde siyah yas bayrakları ile sokaklara kitle halinde dökülmediği halde, insan seli yine de göreni etkiliyordu. Bu insanların çektikleri acıları hatırlayalım. Açlıktan ölüyorlar. Basit ve korkunç gerçek işte budur. Sayıları 40.000’i buluyor. ... Bu şahane metropolün bir mahallesindeki dünyanın şimdiye kadar gördüğü en muazzam zenginlik birikiminin yanında 40.000 insan gözlerimizin önünde çaresizlik içinde açlıktan kıvranıyor! Bugün bu binlerce insan yarı aç mideleriyle diğer mahallelere akın akın gelip sefaletlerini yüzümüze ve göğe haykırıyor; sefaletin perişan ettiği yuvalarından söz edip, iş bulmanın ve önlerine atılan kırıntılarla yaşamanın olanaksızlığından yakınıyorlar.” Aradan uzun yıllar geçmiş ve kapitalizm onca yol almış olsa da, kapitalizmin bunalımlarının işçileri içine sürüklediği felâket günümüzde de değişmemiş ve tersine misliyle katlanmış olarak karşımıza çıkmaktadır.

e. Britanya tarım proletaryası

Marx’ın vurguladığı üzere, kapitalist üretim ve birikimin antagonist karakteri kendisini hiçbir yerde İngiliz tarımı (hayvancılık dahil) ilerlerken İngiliz tarım işçisinin gerilemesinde olduğu kadar vahşi şekilde ortaya koymamıştır. “Değişikliğe uğrayan üretim tarzına temel olan toprak mülkiyeti ilişkilerindeki köklü dönüşüm çok daha eski bir tarihe uzandığı halde, İngiltere’de modern tarım 18. yüzyılın ortasında başlamıştır.” Bir araştırmaya göre, bolluk içinde yaşayabilen ve servet biriktirebilen 14. yüzyılın sonundaki tarım işçisiyle karşılaştırılınca, 1771’in tarım işçisi pek zavallı bir kişidir. O dönemdeki kapitalist gelişme büyük çiftçiyi abad etmiş ama yoksul tarım işçisini tamamen yere sermiştir. Üstelik zamanla durum çok daha fazlasıyla kötüleşmiştir.

Marx yıllar içinde tarım işçilerinin düşen reel ücretlerini hatırlattıktan sonra, 1814 yılı itibariyle Yoksullar Yasasının kırdaki uygulamasından örnek verir: “Kilise, işçinin nominal ücreti ile sadece canını tende tutabilmesi için gerekli tutar arasındaki farkı sadaka biçiminde tamamlıyordu. Kiracı çiftçinin ödediği ücret ile kilisenin tamamladığı ücret açığı arasındaki oran bize, birinci olarak, ücretin asgarinin altına düştüğünü; ikinci olarak, tarım işçisinin ne oranda bir ücretli işçi ve dilenci karışımı olduğunu ya da ne derecede kilisenin yarı serfi haline geldiğini gösteriyor.”

Kiracı çiftçinin beslediği bütün hayvanlar arasında işçi, instrumentum vocale (konuşan alet), en kötü muamele göreni, en kötü besleneni ve en kaba davranılanıdır. Bu durum böylesine sessizce sürüp giderken 1830 yılında güney ve doğu İngiltere’de harman makinelerini ve buğday yığınlarını ateşe veren ve tarihe “Swing Ayaklanmaları” olarak geçen köylü isyanı patlak verir. Marx’ın belirttiği gibi, ateşe verilen buğday yığınlarının çıkardığı alevlerin ışığı, sefaletin ve isyan ettirici hoşnutsuzluğun İngiltere’nin manifaktür bölgelerinde olduğu kadar tarım bölgelerinde de için için aynı şiddetle kaynamakta olduğunu görebilmeleri için egemen sınıfların gözlerindeki perdeyi kaldırmıştır.

Marx’ın incelemesine konu olan bu yıllar İngiltere’de toprak aristokrasisi ile sanayi burjuvazisi arasındaki siyasi çatışmalara sahne olmuştu. Toprak aristokrasisinin sanayi burjuvazisine karşı mücadelesi sözde işçilerin çıkarlarını korur görünüyor ve bu tutum sanayi burjuvazisini çıldırtıyordu. Marx’tan okuyalım: “Toprak aristokratlarının fabrika sistemini açıkça kötülemeleri, iliklerine kadar çürümüş bu kalpsiz ve miskin soyluların fabrika işçilerinin acılarına gösterdikleri sözde yakınlık ve yine bunların fabrika mevzuatı lehinde giriştikleri «diplomatik çaba» karşısında sanayi burjuvazisi hiddetinden kuduruyordu.” Eski bir İngiliz atasözünde şöyle denmiştir: “Hırsızlar birbirine düşünce, namuslular kazançlı çıkar.” Gerçekten de, egemen sınıfın iki kesimi arasında, işçiyi kimin daha utanmazca ve daha çok sömürdüğü konusunda patlak veren gürültülü ve ihtiraslı çatışma da gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkmasına yaramıştır.

İngiltere’de 1815 yılında, yerli tahıl üreticilerini korumak amacıyla tahıl ithalatına yüksek gümrük vergileri getiren Tahıl Yasaları yürürlüğe kondu. Toprak aristokrasisinin çıkarına olan bu korumacı yasalar, burjuvazinin ticaret sınırlamalarına karşı giriştiği mücadele neticesinde 1846 yılında kaldırıldı. Marx’ın belirttiği gibi, Tahıl Yasalarının kaldırılması İngiliz tarımına muazzam bir dürtü sağladı. “En büyük ölçekli sulama tesisleri, hayvanları ahırlarda beslemeye ve yapay otlaklar kurmaya yarayan yeni sistem, mekanik gübre cihazlarının kullanıma sokulması, killi toprağı daha iyi işleme yolları, yapay gübrenin daha büyük ölçüde kullanılması, buhar makinelerinin ve her türden iş makinelerinin vb. tarıma uygulanması ve genel olarak entansif tarım” bu döneme damgasını bastı. Yeni makinelerin kullanılmasıyla işletme masrafları düştü ve toprağın verimi hızla yükseldi. Aynı büyüklükteki topraklara daha büyük bir sermaye yatırımı neticesinde çiftliklerin yoğunlaşması hızlandı ve bu durum yeni sistemin temel koşuluydu. Bu gelişmeler olurken, tarımda çalıştırılan insanların toplam sayısı düşmekteydi.

Tarımdaki gelişmeler sonucunda İngiliz tarım tarihinde benzeri olmayan bir ürün artışı gerçekleşti ve kapitalist çiftçilerin servetleri aşırı ölçüde gelişti. Madalyonun diğer yüzünde ise, 1770-1780 dönemine oranla bile olağanüstü kötü bir duruma düşen tarım işçilerinin gerçekliği yer alıyordu. Marx’ın dönem raporlarından aktardığı üzere, İngiliz cezaevlerindeki diyet sıradan tarım işçisininkinden çok daha iyiydi. Tarım işçilerinin barınma koşulları da yürekler acısı bir haldeydi. İngiliz tarım işçileri, en kötü kent konutlarının en korkunç özelliklerini paylaşan sefil barınaklarda ömürlerini çürütüyorlardı. Tarım bölgelerinde salgın hastalıkların yayılmasını incelemekle görevli müfettişler yazdıkları raporlarda, salgın hastalıkları görülmemiş derecede azdıran bir neden olarak konutların aşırı kalabalıklığına her zaman dikkat çekmişlerdir.

Kentlere sürekli göç, çiftliklerin yoğunlaşması, makineleşme, işlenebilir toprakların otlak haline getirilmesi gibi nedenlerle kırlarda sürekli olarak “fazlalık nüfus yaratılması”, kulübelerin yıkılmasıyla kır nüfusunun durmadan yerinden edilmesi, bütün bu olaylar hep birlikte olmuştur. “İnsanların dağınık köy ve kasabalarda sürüler halinde toplanmaları ile kır yüzeyinden zorla sürülüp çıkarılmaları birlikte olur. Sayılarının azalmasına ve aynı zamanda verimlerinin artmasına rağmen tarım işçilerinin, kendilerine gerek duyulmadığı için, durmadan «fazlalık haline getirilmeleri» bunların sefaletlerinin kaynağıdır.” Marx, onların bu durumunun, bulundukları yerlerden atılmalarının bir nedeni ve aynı zamanda son direnme güçlerini kıran ve onları mülk sahipleri ile kapitalist çiftçilerin tam köleleri haline getiren konut sefaletinin baş sebebi olduğunu vurgular.

“Böylece ücretlerin asgariye inmesi bir doğa yasası hükmü haline gelir. Öte yandan, bu «göreli fazla nüfus»a rağmen kırlar az nüfusludur. … Tarımın ortalama ihtiyaçları için her zaman çok işçi, istisnai ya da geçici ihtiyaçları içinse her zaman az işçi bulunur. Bundan dolayı, resmî belgelerde, aynı bölgelerin, emek gücünün hem yokluğundan hem bolluğundan aynı zamanda yakındıkları görülür. Geçici ve yerel emek gücü yetersizliği, ücretleri yükseltme yönünde etki yaratmaz. Ama kadınları ve çocukları zorunlu olarak tarım işine iterek, onların gitgide daha küçük bir yaşta sömürülmelerine yol açar. Kadınların ve çocukların sömürülmesi geniş ölçüde gerçekleşince, bu sefer, erkek işçiyi gereksiz kılmak ve ücretini asgaride tutmak için yeni bir neden oluşturur.”

f. İrlanda

Marx, bu kesimdeki incelemeyi tamamlamak için İrlanda’daki duruma da bir göz atmak gerektiğini belirtir.

İrlanda’da da tarımdaki kapitalist gelişmeler ve küçük çiftliklerin ortadan kalkması, bir başka deyişle işlenen toprakların merkezileşmesi neticesinde kırsal nüfusta azalış meydana gelmiştir. Marx, İrlanda’nın uğradığı bu kaybı şu sözlerle dile getirir: “Gelişmiş bir kapitalist üretim ve her şeyden önce bir sanayi ülkesi olan İngiltere, İrlanda’nınki gibi bir nüfus kaybına uğrasaydı, herhalde kan kaybından ölürdü. Fakat bugün artık İrlanda, geniş bir kanalla ayrılmış bulunduğu İngiltere’ye tahıl, yün, hayvan, sanayi ve ordusu için asker sağlayan bir tarım bölgesinden ibarettir.”

Nüfus kaybı İrlanda’da geniş tarım topraklarının ekim dışı kalmasına yol açmış, bu durum tarım üretimini büyük ölçüde azaltmıştır. Buna karşılık, nüfus azaldıkça, toprak rantları ve kapitalist çiftçilerin kârları sürekli olarak artmıştır. Çünkü küçük çiftliklerin büyükleri tarafından yutulması ve işlenebilir toprakların otlak haline getirilmesi ile birlikte toplam ürünün daha büyük bir kısmı artı-ürün haline gelmiştir. Azalan kırsal nüfusla birlikte tarım alanında kullanılan üretim araçlarının kitlesi de azalmış, fakat daha önce dağınık halde bulunan üretim araçlarının bir kısmı sermaye haline geldiği için tarımda kullanılan sermayenin kütlesi artmıştır. Toplam sermayedeki artış, her ne kadar mutlak olarak küçük kalmış olsa da, azalan nüfusa oranla göreli olarak aşırı büyümüştür.

İrlanda’da 1845-1852 yılları arasında “Büyük Kıtlık” ya da “İrlanda Patates Kıtlığı” adıyla anılan bir kitlesel açlık, bulaşıcı hastalıklar ve Amerika’ya göç dönemi yaşanır. 1846 kıtlığı İrlanda’da bir milyondan fazla insanın ölümüne sebep olur ve bunların hepsi yoksul kişilerdir. Marx yoksul İrlandalıların büyük göçünü şöyle anlatır: “İrlanda dehası, zavallı bir halkı sefalete uğradığı yerlerden binlerce fersah öteye atmak için yepyeni bir yöntem keşfetmişti. Amerika’ya göç edenler her yıl evlerine bir miktar para gönderir; bu para geride kalanların yol masrafını karşılar. Giden her kafile bir yıl sonra peşinden yeni bir kafile sürükler.” Büyük göç halk kitlesini yalnızca geçici olarak azaltan bir süreç olmakla kalmamış, yerleri doğum artışıyla doldurulabilecek olandan daha fazla insanı alıp götürdüğü için, nüfusun mutlak düzeyinin yıldan yıla düşmesine yol açmıştır. 1851-1874 döneminde göç edenlerin toplam sayısı yaklaşık 2,5 milyonu bulmuştur.

İrlanda’da kalan ve göç nedeniyle fazla nüfusun baskısından kurtulmuş olan İrlandalı işçiler içinse kötü durum değişmemiştir. Göreli fazla nüfus 1846’dan önceki büyüklüğünde kalmış, reel ücretler aynı düşük düzeyini korumuş, üstelik çalışma ve yaşam koşulları daha da ağırlaşmıştır. Marx, “kırdaki sefalet ülkeyi tekrar yeni bir bunalıma doğru götürmektedir. Bunun nedenleri basit. Tarım alanındaki devrim göçle aynı anda gerçekleşti. Nüfusun göreli fazlalığındaki büyüme, mutlak azalışından daha hızlı oldu” der. “Son olarak, nüfus kaybı, İrlanda’da, gelişmiş bir kapitalist üretim ülkesinde yaratacağı kadar zararlı sonuçlar doğurmamakla beraber, iç pazar üzerinde devamlı bir tepkiye yol açmaktan geri kalmaz. Göçün yarattığı boşluk, burada sadece yerel emek talebini düşürmekle kalmaz, bakkalların, perakendecilerin, küçük atölye sahiplerinin, zanaatçıların, genel olarak küçük iş sahiplerinin kazançlarını azaltır.” 1846 felâketi küçük çiftçileri “patronlarla sadece parasal ilişkileri bulunan özel bir katman, yani gerçek ücretli işçiler sınıfının bir parçası haline” getirmiştir.

1846 felâketi İrlanda tarım işçilerinin barınma koşullarını da büsbütün kötüleştirmiştir. Bu yoksul insanlar ine benzeyen barakalara tıkılmışlardır. Fakat daha da önemlisi, İrlanda kırında yürüyen kapitalistleşme neticesinde, çiftlik arazilerine yayılmış barakalar seri şekilde yıkılmıştır. Marx bu yaşanan süreci şöyle tasvir eder: “Bu yıkım faaliyeti, Tanrı buyruğu imiş gibi, mümkün olan en geniş ölçüde gerçekleştirilmiştir. Böylece birçok işçi köylere ve kentlere sığınmak zorunda bırakılmıştır. Buralarda ise ıskarta mal gibi tavan aralarına, deliklere, mahzenlere ve kötü mahallelerin kıyılarına, köşelerine atılmışlardır. Böylece, milli önyargılarla dolu İngilizlerin bile kabul ettiği üzere yuvalarına ender bir bağlılık duygusuyla bağlı, kalenderce neşelilikleri ve aile hayatlarıyla ilgili adetlerinin temizliği ile tanınan binlerce İrlanda ailesi, kendilerini birdenbire rezaletin son haddine vardığı bir ortamda buldular. Şimdi artık erkekler komşu çiftliklerde iş aramak zorunda kalıyor ve ancak gündelikçi olarak çalıştırılıyor, yani en güvensiz ücret biçimine tabi bulunuyorlar; ayrıca yine şimdi, çiftliklere gidip gelmek için uzun yollar yürümek zorunda kalıyorlar, sık sık fareler gibi ıslandıkları ve daha birçok kötü koşullara maruz kaldıkları için çoğu kez güçsüz düşüyor, hastalanıyor ve böylece yoksullaşıyorlar.”

Göreli nüfus fazlalığının sonucu olan iş güvensizliği ve düzensizliği, dönemin Yoksullar İdaresi müfettişlerinin raporlarında İrlanda tarım proletaryasının yakınmaları olarak ortaya konulmuştur. Marx İngiliz tarım proletaryasını incelerken buna benzer görüngülerle karşılaştığımızı hatırlatır ve İrlanda’daki farklılığa dikkat çeker: “İngiltere, bir sanayi ülkesi olduğundan, sanayinin ihtiyacı olan emek gücü kır bölgelerinden toplanır; oysa bir tarım ülkesi olan İrlanda’da tarımın ihtiyacı kırlardan kovulanları barındıran kentlerden karşılanır. İngiltere’de tarım alanında iş bulamayan işçiler fabrika işçisi haline gelir; İrlanda’da ise kentlere sürülenler, buralarda aynı zamanda ücretler üzerinde bir baskı unsuru olurlarken, tarım işçisi olarak kalır ve iş bulmaları için sürekli kırlara geri gönderilirler.”

İrlandalı tarım işçilerinin konutlarının kötü havası, başka yoksunluklarla da birleşince, bu sınıfı vereme ve tifüse karşı özellikle güçsüz bir durumda bırakmıştır. Marx bu gerçekliğe dikkat çekerek şöyle der: “Koyu bir hoşnutsuzluğun bu sınıfın safları arasına sızmış, bu sınıfın geçmişi özleyip mevcut durumdan nefret eder hale gelmiş olmasına, gelecekten hiçbir şey beklememesine, «kendisini demagogların kötü etkilerine bırakmış», kafasına bir tek fikrin, Amerika’ya göç fikrinin bir sabit fikir olarak yerleşmiş olmasına şaşmamak gerekir.”

İrlanda’da kırsal nüfusu toprak sahiplerinin yeterli gördükleri miktara indirmek için, kapitalist tarım devrimi insanların topraklarından sürülmelerinde somutlanan zor yoluyla yürütülmüştür. Tarihin tekerleğini ilerleten bu yöntem, İrlanda’daki toprak rantı birikimi ile aynı hızda olmak üzere Amerika’da bir İrlandalı birikimini gerçekleştirmiştir. Marx’ın ifadesiyle, koyun ve öküz yüzünden yurdundan atılan İrlandalı, Atlantik’in öbür kıyısında bir Fenian (İrlandalı bağımsızlık savaşçısı) olarak ortaya çıkmıştır. Mücadeleci İrlandalılar, İrlanda’da olduğu gibi Amerika’da da dönemin sömürgeci İngiliz İmparatorluğuna karşı bağımsızlık savaşına damgalarını basmışlardır. Nitekim Marx, kocamış sömürgeci İngiltere karşısında genç Amerikan cumhuriyetinin konumunu şu veciz ifadesiyle dile getirecektir: “Ve kocamış denizler kraliçesinin karşısında genç cumhuriyet gittikçe daha tehditkâr hale gelen bir dev gibi yükseliyor.”

(devam edecek)

30 Ocak 2021

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /27

Bölüm 24: “İlk Birikim”

1. İlk Birikimin Sırrı

Marx, daha önceki bölümlerde paranın sermayeye nasıl dönüştüğünü, sermayeyle nasıl artı-değer ve artı-değerle de nasıl daha fazla sermaye elde edildiğini gördüğümüzü hatırlatır. Bilindiği üzere, sermaye birikimi artı-değerin varlığını, artı-değer kapitalist üretimi, bu ise kapitalistlerin elinde önemli büyüklükte sermaye ve emek gücü kütlelerinin varlığını bir ön koşul olarak gerektirir. “Dolayısıyla, bütün bu hareket, ancak kapitalist birikimi önceleyen ve kapitalist üretimin sonucu değil, onun çıkış noktası olan bir «ilk birikim»in (Adam Smith’te «previous accumulation») varlığını kabul ederek kurtulabileceğimiz bir kısır döngünün içindeymiş gibi görünür.”

İlk günahın teolojide oynadığı rolün aşağı yukarı aynısını, ekonomi politikte ilk birikim oynamıştır. Ekonomi politikçilerin ilk birikim konusundaki yaklaşımlarını Marx esprili bir vurguyla şu şekilde özetler: “Adem Baba elmayı ısırdı ve insan ırkı günahı yüklendi. Günahın kaynağı, onu geçmişe ait bir öykü olarak anlatarak açıklanır. Evvel zaman içinde, bir tarafta çalışkan, akıllı ve her şeyden önce de tutumlu bir seçkinler grubu, diğer tarafta tembel, ellerine geçen her şeyi ve daha fazlasını har vurup harman savuran bir serseriler grubu vardı. Teolojinin ilk günah efsanesi bize, kuşkusuz, insanoğlunun ekmeğini alnının teriyle kazanmaya nasıl mahkûm edildiğini anlatır; ekonomik ilk günah tarihi ise, buna ihtiyaç duymayan insanların nasıl olup da var olabildiklerini açıklar.” Marx, böylesine çocukça safsataların egemenlerin mülkiyet hakkını savunmak için ekonomi politikçiler tarafından tekrarlanıp durduğunu belirtir. Oysa “Gerçek tarihte, en önemli rolü fethin, boyunduruk altına almanın, soygun için insan öldürmenin, kısacası zorun oynadığı bilinir”. Gerçekte ilk birikim yöntemleri her şey olabilir, ama saf ve temiz olmadıkları kesindir.

Önemli bir hususun tekrar hatırlanması gerekir. Üretim ve geçim araçları nasıl kendiliklerinden sermaye değilse, para ve meta da kendiliklerinden sermaye değildir. Bunların sermayeye dönüştürülmesi gerekir. “Ne var ki, bu dönüşmenin kendisi ancak belli koşullar altında olabilir: birbirlerinden tamamıyla farklı iki meta sahibi karşı karşıya gelmeli ve bunlar arasında ilişki kurulmalıdır; bir yanda, sahip bulundukları değerler toplamını başkalarının emek güçlerini satın alarak artırmaya can atan para, üretim ve geçim aracı sahipleri, öte yanda, kendi emek güçlerini satan ve dolayısıyla emek satıcısı olan özgür işçiler yer almalıdır.”

“İşçiler iki anlamda özgür olmalıdır; köleler, serfler vb. gibi, doğrudan doğruya üretim araçları arasında yer almamalı, ama bağımsız çalışan çiftçiler vb. gibi de üretim araçları kendilerine ait olmamalıdır; bu gibi şeylerden yoksun, serbest ve boş kimseler olmalıdırlar. Meta piyasasındaki bu kutuplaşma ile birlikte kapitalist üretimin temel koşulları yerine gelmiş olur.” Sermaye ilişkisi, işçilerle üretim araçları mülkiyetinin birbirlerinden ayrılmış olmasını gerektirir. “Kapitalist üretim, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelir gelmez, bu ayrılmayı korumakla kalmaz, bunu giderek büyüyen bir ölçekte yeniden üretir. Dolayısıyla, sermaye ilişkisini yaratan süreç, işçiyi kendi çalışma koşullarının mülkiyetinden ayıran süreçten başka bir şey olamaz; bu, bir yandan, toplumsal geçim ve üretim araçlarını sermayeye, öte yandan, dolaysız üreticileri ücretli işçilere dönüştüren süreçtir. Demek oluyor ki, ilk birikim denilen şey, üreticileri üretim araçlarından ayıran tarihsel bir süreçten başka bir şey değildir. Bunun bir «ilk» süreç olarak görünmesi, sermayenin ve sermaye ile uyuşan üretim tarzının tarih öncesi dönemini oluşturmasından ileri gelir.”

Marx’ın incelemesine konu olan Batı toplumlarında, onun belirttiği gibi, kapitalist toplumun ekonomik yapısı feodal toplumun ekonomik yapısından doğup gelişmiştir. Feodal yapının çözülmesiyle, kapitalist yapıyı oluşturacak unsurlar serbest hale gelmiştir. Emekçi, ancak, toprağa bağlı ve bir başka kimsenin serfi ya da kölesi olmaktan çıktıktan sonra kendisi üzerinde tasarrufta bulunabilir, yani işçileşebilirdi. Ayrıca onun metasını (kendi işgücünü), onu satın alacak bir pazarın bulunduğu her yere götürebilen özgür bir emek gücü satıcısı olabilmesi için, loncaların egemenliğinden, bunların çırak ve kalfalara uygulanan hükümlerinden ve kısıtlayıcı çalışma kurallarından kurtulması gerekiyordu. Bundan dolayı, üreticileri ücretli işçilere dönüştüren tarihsel hareket, bunların serflikten ve lonca zincirlerinden kurtarılmaları olarak görünür ve burjuva tarihçiler için meselenin yalnız bu yönü söz konusudur. “Ama öte yandan, bu yeni kurtarılmış insanlar, ancak, bütün üretim araçlarından ve eski feodal düzenin kendilerine sağladığı bütün yaşama güvencelerinden yoksun bırakıldıktan sonra, kendi kendilerinin satıcıları durumuna gelir. Ve onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”

Yeni bir güç olan sanayici kapitalistler ise yalnızca lonca ustalarını değil, ama aynı zamanda zenginlik kaynaklarının sahipleri olan feodal beyleri de yerlerinden etmek zorundaydı. “İktidara gelişleri, bu yanıyla, isyan ettirici ayrıcalıklarıyla birlikte feodal iktidara, öte yandan, üretimin serbestçe gelişmesine ve insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesine engel olan zincirleriyle birlikte loncalar düzenine karşı girişilmiş ve zaferle sonuçlanmış bir savaşın ürünü olarak görünür. Bununla beraber, sanayi şövalyelerinin kılıç şövalyelerini alt etmesi, ancak, kendilerinin sorumlusu olmadıkları birtakım olaylardan yararlanmalarıyla mümkün olmuştu. Bunlar, bir zamanlar Roma’da azat edilenlerin kendi patronus’larının efendileri haline gelmek için kullandıkları yöntemler kadar aşağılık yöntemlerle başarıya ulaştı.”

Şurası önemli ki, hem ücretli emekçiyi, hem de kapitalisti doğuran gelişmenin çıkış noktası, tarihte emekçinin köleleşmesiydi. Kapitalist ilerleme emekçinin kölelik biçiminde bir değişmedir, feodal sömürünün kapitalist sömürüye dönüşmesidir. Bu süreci kavramak için tarihte çok fazla geriye gitmenin gerekli olmadığını belirtir Marx. “Kapitalist üretimin ilk belirtileriyle dağınık olarak bazı Akdeniz kentlerinde daha 14. ve 15. yüzyıllarda karşılaşılmakla beraber, kapitalist dönem ancak 16. yüzyılla başlar. Kapitalist üretimin ortaya çıktığı her yerde, serfliğin ortadan kaldırılması çoktan başarılmış ve Orta Çağın en parlak ürünü olan egemen kentler düzeni çoktandır yok olma yolunu tutmuş bulunuyordu.”

Marx’ın belirttiği üzere, gelişmekte olan kapitalist sınıfın ilerlemesine aracılık eden bütün köklü dönüşümler, ama hepsinden önemlisi de büyük insan kitlelerinin geçim araçlarından birdenbire ve zorla koparılıp özgür ve korunmasız proleterler olarak emek piyasasına fırlatıldığı anlar, ilk birikim tarihinin çığır açıcılarıdır. “Kır üreticisinin, köylünün topraktan yoksun bırakılması, bütün sürecin temelini oluşturur. Bu mülksüzleşmenin tarihi farklı ülkelerde farklı renklere bürünür, farklı aşamalarını farklı sıralarla ve farklı tarih dönemlerinde geçirir. Bunun klasik biçimine sahip olduğu tek yer İngiltere’dir.” İngiltere’yi örnek alışımızın nedeni budur der Marx ve buraya düştüğü dipnotta İtalya’daki duruma değinir.

“Kapitalist üretimin en erken geliştiği İtalya, serflik ilişkilerinin de en erken çözüldüğü yer oldu. Serf, burada, yaşamakta bulunduğu topraklar üzerinde kendisine zaman aşımı yoluyla herhangi bir hak sağlamaya vakit bulamadan, kurtulmuştu. Kurtulması ile özgür ve korunmasız proleter haline gelmesi ve çoğu Roma İmparatorluğu zamanından kalan kentlerde yeni efendilerin hükmü altına girmesi bir oldu. Dünya piyasasında 15. yüzyılın sonlarından itibaren meydana gelen köklü değişiklikler Kuzey İtalya’nın ticaretteki üstünlüğünü sona erdirince, karşıt yönde bir hareket başladı. Kentli işçiler kitleler halinde kırlara sürüldü ve buralarda, bahçecilik tarzında yürütülen küçük tarım faaliyetinin o zamana kadar görülmemiş bir gelişme göstermesini sağladılar.”

2. Kır Nüfusunun Topraktan Yoksun Bırakılması

“İngiltere’de serflik 14. yüzyılın sonuna doğru fiilen ortadan kalkmıştı. O zamanlar nüfusun çok büyük bir çoğunluğunu, 15. yüzyılda ise daha da büyük bir kısmını, mülkiyet haklarının üstüne geçirilmiş feodal kılıf ne olursa olsun, kendi topraklarını işleyen özgür köylüler oluşturuyordu. Derebeylerine ait büyük malikânelerde kendisi de bir serf olan eski bailiff’in (kâhyanın) yerini özgür kiracı çiftçi almıştı. Ücretli tarım işçileri, kısmen boş zamanlarını büyük mülk sahiplerinin işlerinde çalışarak değerlendiren köylülerden, kısmen de bağımsız, göreli ve mutlak sayıları küçük bir kesim oluşturan asıl ücretli işçilerden oluşuyordu.” Marx buraya düştüğü dipnotta önemli bir hususa dikkat çeker. “Şurası asla unutulmamalıdır ki, serf bile, sırtında haraç ödeme yükümlülüğü olan bir sahip olmakla beraber, sadece evinin çevresindeki toprak parçasının sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda ortak toprakların sahipleri arasında yer alıyordu.”

Marx’ın açıkladığı üzere, bütün Batı Avrupa ülkelerinde feodal üretimin belirgin özelliği toprakların mümkün olduğu kadar çok sayıda “alt-feodaller” arasında bölünmüş olmasıydı. “Feodal beyin kudreti, diğer bütün kudret sahiplerininki gibi, mülklerinin sayısının büyüklüğüne değil, uyruklarının sayısına dayanıyor ve bu da kendi başlarına çalışan köylülerin sayısına bağlı bulunuyordu.” Marx burada da dipnotta önemli bir hususa dikkat çeker: “Katıksız feodal toprak düzeni ve gelişmiş küçük köylü tarımı ile Japonya bize, Avrupa Orta Çağının, çoğu kez burjuva önyargılarıyla dolu tarih kitaplarımıza göre, aslına çok daha sadık bir tablosunu sunar. Orta Çağın sırtından «liberal» olmak çok kolay bir şeydir.”

İngiltere toprakları 1066 yılında Norman dükünün işgaliyle başlayan Norman fethinden sonra, her biri çoğu zaman 900 eski Anglo-Sakson senyörlüğünü kapsayan muazzam baronluklara bölünmüştü. Bununla birlikte, ülke küçük köylü toprakları ile kaplı bulunuyor, büyük derebeyi malikânelerine ise şurada burada ender olarak rastlanıyordu. Bu koşullar, 15. yüzyıla özgü gönenç ve kentlerin yükselişi ile birlikte, halkın görece bir zenginliğe ulaşmasını mümkün kılmıştı. Ne var ki halkın bu ufak ufak zenginleşmesi, kapitalist nitelikte servet biriktirme (sermaye oluşturma) olanağını da dışlamıştı.

Nihayet kapitalist üretim tarzının temellerini atan köklü dönüşüm, 15. yüzyılın son otuz yılı ile 16. yüzyılın başlarında ilk belirtilerini gösterdi. “Derebeylerin, Sir James Steuart’ın pek güzel belirttiği gibi, «evi ve şatoyu boş yere doldurmakta olan» hizmetkâr ve maiyet sürülerine yol vermeleri ile özgür bir proleter kitlesi birdenbire emek piyasasına atılmış oldu. Bizzat kendisi burjuva gelişiminin bir ürünü olan krallık iktidarı, mutlak egemenliğe sahip olma çabasıyla bu zorla gerçekleştirilen çözülmeyi hızlandırmış olmakla beraber, kesinlikle bunun tek nedeni değildi. Asıl olarak, krallık ve parlamentoyla kararlı bir mücadeleye girişen büyük feodal beyler, bulundukları topraklar üzerinde kendileri gibi feodal haklara sahip olan köylüleri kovma ve ortak topraklara el koyma yoluyla, görülmedik büyüklükte bir proletaryanın doğmasına neden oldu.”

“Uzun süren feodal savaşlar sonunda eski feodal soylular yok oldu; şimdi ortaya çıkan ve parayı her türlü iktidarın kaynağı olarak gören yeni soylular, kendi devirlerinin çocuklarıydı.” Bu nedenle, tarım topraklarının koyun otlakları haline getirilmesi bu zamane çocuklarının parolası oldu. Bu yeni dönem uygulamaları neticesinde küçük köylüler mülklerinden yoksun bırakılmıştı. Köylülerin konutları ve emekçilerin kulübeleri zorla yıkılmış veya yıkılmaya terk edilmişti. Bu yaşananlara dair yazılanlar bazı abartılar içerse de, bunların üretim ilişkilerindeki devrimin çağdaşları üzerindeki etkisini tam olarak yansıttığını vurgular Marx. 15. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında bir uçurum oluşmuş ve böylece İngiliz işçi sınıfı bir ara dönemden geçmeksizin yoksullaşıp, adeta altın çağından birdenbire demir çağına yuvarlanmıştı. Bu köklü dönüşüm yasa koyucuyu da dehşete uğratmıştı. Çünkü yasa koyucu, ulusun zenginliğinin, yani sermaye oluşumunun ve halk kitlesinin insafsızca sömürülüp yoksullaştırılmasının, devlet yönetme sanatının son sınırı kabul edildiği bu yüksek uygarlık düzeyine henüz erişememişti.

Nitekim ünlü İngiliz iktisatçısı Francis Bacon’ın VII. Henry tarihinde yazdığı gibi, zamanla tarım arazilerinin otlaklara ve eskiden ya hayat boyu ya da yıllık kiralanan ve böylece büyük ölçüde küçük çiftçileri geçindiren çiftliklerin büyük malikânelere dönüştürülmesi gerçekleşmişti. Bunun sonucu olarak nüfusun azalmasıyla birlikte birçok kent ve kilise kötü duruma düşmüş, aşar geliri azalmıştı. Bu durumu düzeltmek için krallar ve parlamentolar 1489 yılından başlayarak, köy arazilerinin kırsal nüfusu azaltan gaspına yani meracılığa karşı önlemler aldılar. Ne var ki ne halkın şikâyetleri ne de İngiliz kralı VII. Henry’den itibaren 150 yıl boyunca köylülerin ve küçük çiftçilerin mülksüzleştirilmelerine karşı çıkarılan yasalar bir sonuç verebildi. Marx eskiyi korumada başarısız olunmasının nedenini şöyle açıklar: “Kapitalist sistemin muhtaç olduğu şey, bunun aksine, kitlelerin kul durumunda olması, ücretli işçi haline getirilmesi ve emek araçlarının sermayeye dönüştürülmesiydi.”

Marx konu bağlamında İngiltere tarihine ilişkin bazı önemli noktaları hatırlatır. Reform hareketi ve bunun sonucunda kilise mallarının muazzam ölçüde yağmalanması, 16. yüzyılda halk kitlelerinin zora dayanan yöntemlerle mülksüz bırakılması hareketine yeni ve korkunç bir dürtü sağlamıştı. O dönemde Katolik Kilisesi, İngiltere topraklarının büyük bir kısmının feodal mülkiyetini elinde tutuyordu. Manastırların vb. baskı altına alınması, buralarda oturanları proletaryanın arasına itmişti. Kilise mülkleri, açgözlü saray gözdelerine hediye edilmiş ya da spekülatör çiftçilere ve kentlilere komik fiyatlarla satılmıştı. Bunlar da, babadan oğula geçen oturma hakkına sahip eski sakinleri kitle halinde kapı dışarı edip, elde ettikleri toprakları birleştirmişti. Yoksulların kilise aşarının bir kısmı üzerindeki yasayla garanti edilmiş mülkiyet hakkına da sessiz sedasız el konmuştu. Bu durum karşısında Kraliçe I. Elizabeth İngiltere’yi dolaştıktan sonra “yoksullar her yerde hor görülüyor” diye bağırmış ve saltanatının 43. yılında bir yoksullar vergisi çıkartarak, halkın büyük kısmının dilenci durumuna düştüğünü resmen kabul etmek zorunda kalmıştı.

İngiltere’de kilise mülkleri, geleneksel toprak mülkiyeti ilişkilerinin dinsel dayanağını oluşturuyordu. Protestan reform hareketi ile bu dayanak yıkıldıktan sonra geleneksel düzenin uzun süre ayakta tutulması mümkün değildi. Nitekim Protestan Ortodoksluğunun merkezi olan Oxford Üniversitesi’nin eski ekonomi politik Profesörü Bay Rogers bile, “Tarım Tarihi” adlı eserinin önsözünde, halk kitlelerinin yoksullaşmasına Reform’un sebep olduğunu belirtmişti.

İngiltere’de 17. yüzyılın son onyıllarında dahi, küçük toprak sahibi bağımsız köylüler sınıfı, itibarlı çiftlik sahipleri sınıfından hâlâ sayıca daha büyüktü. Dönemin başbakanı Cromwell’in asıl gücünü de bunlar oluşturuyordu. Ücretli tarım işçileri bile hâlâ ortak toprakların sahipleri arasında bulunuyordu. Fakat yaklaşık olarak 1750 yılına gelindiğinde küçük çiftçiler sınıfı ortadan kalktı ve 18. yüzyılın son onyıllarında ise tarım emekçilerinin ortak tarım toprağı ile ilişkisinin son izi de yok oldu. Marx bu tarihi bilgileri aktardıktan sonra, “burada tarım devriminin salt ekonomik nedenlerini bir yana bırakacak ve yalnızca bunu hızlandıran zor yöntemleri üzerinde duracağız” der.

Bu “zor yöntemleri” konusunda İngiliz tarihinden örnekler verir Marx. “Stuartlar’ın restorasyonundan sonra, toprak sahipleri Kıta Avrupası’nın her yerinde herhangi bir yasal formalite olmaksızın, bir gasp hareketini kitabına uydurarak gerçekleştirdiler. Feodal toprak düzenini kaldırdılar ve böylece toprak sahipliği dolayısıyla devlete olan bütün yükümlülüklerden kurtuldular. Devletin zararını köylülerin ve geriye kalan halk kitlelerinin sırtına yüklenen vergilerle «telafi ettiler». Yalnızca feodal haklara sahip oldukları mülkler üzerinde modern özel mülkiyet haklarını elde ettiler.” Ve son olarak, İngiliz tarım emekçileri üzerindeki etkisi Tatar Boris Godunov’un fermanlarının Rus köylüsü üzerindeki etkisine eş bir etki yaratan yerleşme yasalarını (laws of settlement) çıkarttılar.

İngiltere’de “Glorious revolution” (şanlı devrim) diye adlandırılan 1648 devrimi, Orange Prensi III. William ile birlikte, artı-değere el koyan toprakbeyleri ile kapitalistleri iktidara getirmiş oldu. “Bunlar, o zamana kadar mütevazı bir biçimde yürütülmüş olan devlet toprakları yağmasını muazzam bir ölçeğe taşıyarak yeni bir dönem açtı. Devlet toprakları bol keseden eşe dosta peşkeş çekildi, komik fiyatlarla satıldı ya da doğrudan doğruya gasp yoluyla özel mülklere katıldı. Bütün bunlar en küçük bir yasal formaliteye aldırış etmeksizin yapıldı. Böylesine hileli yollarla el konan devlet toprakları ve kilise yağması, cumhuriyetçi devrim sırasında tekrar kaybedilmedikleri ölçüde, İngiliz oligarşisinin bugünkü muhteşem malikânelerinin temelini oluşturur. Burjuva kapitalistler, diğer şeyler yanında, toprağı tümüyle ticari bir meta haline getirmek, tarımda büyük işletmeciliğin daha geniş bir alana yayılmasını sağlamak ve özgür ve korunmasız taşra proletaryası arzını artırmak vb. amaçlarla bu operasyonu kolaylaştırmıştı. Ayrıca, yeni toprak aristokrasisi, yeni bankokrasinin, yeni boy veren yüksek finans çevrelerinin ve o zamanlar koruyucu gümrüklere dayanan büyük manifaktür sahiplerinin doğal müttefikiydi.” İngiliz burjuvazisi 1604 yılından itibaren, sonrasında da X. Charles ve XI. Charles dönemlerinde kendi çıkarları için akılcı bir yol izlemişti.

Marx’ın dikkat çektiği üzere, topraklardaki ortak mülkiyet (komünal mülkiyet) devlet mülkiyetinden tamamen farklıydı ve uzun süre feodalizm örtüsü altında da yaşamaya devam etmiş olan eski bir Cermen kurumuydu. İngiltere’de bu ortak mülkiyet konusu topraklara zorla el koyma hareketi, ekilebilir toprakların otlak haline getirilmesiyle birlikte yürüdü ve 15. yüzyılın sonunda başlayıp 16. yüzyıla doğru uzandı. O zamanlar bu süreç, yasa koyucunun yüz elli yıl boyunca umutsuzca mücadele ettiği bireysel şiddet hareketleriyle sürdürüldü. 18. yüzyılın getirdiği ilerleme, bizzat yasanın kendisinin ortak toprakların yağma aracı haline getirilmesiydi. Bu arada, büyük çiftlik sahipleri de kendi küçük özel zor yöntemlerini uygulamaktan geri kalmıyorlardı.

Yağmanın parlamenter biçimi olan “Ortak Toprakların Çevrilmesi İçin Yasa Tasarıları”, toprak beylerinin halka ait toprakları kendi özel mülkiyetlerine geçirmelerini, yani halkı mülksüzleştirmelerini sağlayan kararnamelerdi. Böylece, daha önce köylünün de faydalanabileceği ortak topraklar artık özel mülkiyet konusu mülkler haline getirilmişti. Neticede eskinin bağımsız küçük toprak sahiplerinin yerini de uşak ruhlu ve kira sözleşmeleri yıllık olarak yenilenen ve mülk sahibinin keyif ve iradelerine tâbi kiracılar güruhu almıştı. Bu gelişmelerin kapitalistleşme açısından anlamı büyüktü. Marx’ın belirtiği gibi, “Devlet topraklarının yağma edilmesinin yanı sıra, ortak toprakların sistematik bir biçimde yürütülen yağması, 18. yüzyılda sermaye çiftlikleri veya tüccar çiftlikleri adı verilmiş olan büyük çiftliklerin artmasına ve kır halkının sanayi proletaryası haline gelmek üzere «serbest kalmasına» özellikle yardımcı oldu.”

Komşu mülk sahiplerinin çevirme (enclosure) bahanesiyle el koydukları topraklar sadece işlenmeyenler değil, fakat çoğu zaman yerel topluluğa belirli bir ödeme yapılarak ya da birlikte ekilerek işlenen topraklardı. Bu yaşananlar sonucunda halkın aşağı sınıflarının durumu her bakımdan kötüleşti: küçük mülk sahipleri ve çiftçiler gündelikçi ve ücretli işçi durumuna düştü ve bu koşullar altında hayatlarını kazanmaları zorlaştı. Marx buraya düştüğü bir dipnotta, bu yaşananların Eski Roma’yı hatırlattığını belirtir ve Eski Roma tarihçisi Appian’dan bir pasaj aktarır:

“Zenginler, bölünmez toprakların büyük kısmını ellerine geçirmişti. O zamanki koşullara güvenerek bunların bir daha ellerinden alınmayacaklarını düşünmüşler ve civarlarındaki yoksullara ait olan toprakları ya bunların rızasıyla satın alarak ya da zorla kendi mülklerine katmışlar ve böylece tek tek tarlalar yerine şimdi geniş malikâneler işletecek duruma gelmişlerdi. Özgür insanlar savaş halinde askere alınıp işlerini terk edebileceklerinden, tarımda ve hayvancılıkta köleleri kullanmışlardı. Köle mülkiyeti onlar için daha da kârlı bir işti, çünkü köleler askere gitmediklerinden kolayca çoğalabilirdi; gerçekten de kitle halinde çocuk yapıyorlardı. Kudret sahipleri böylece bütün zenginliği kendilerinde topladı ve bütün ülke kölelerle doldu. İtalyanların sayısı ise aksine yoksulluktan, vergilerden ve askerlikten kırıla kırıla her geçen gün azaldı. Barış dönemlerinde bile tam bir işsizliğe mahkûm edilmiş bulunuyorlardı; çünkü zenginler toprağı ellerinde tutuyor ve tarımda özgür insanlar yerine köleleri kullanıyorlardı.” “Bu pasaj Licinia yasalarından önceki döneme aittir. Romalı pleblerin mahvını böylesine hızlandıran askerlik, Şarlman’ın da Almanya’nın özgür köylülerini serf durumuna indirmek için özenle kullandığı başlıca araçtır” diye vurgular Marx.

İngiltere’de ortak toprakların gaspı ve bunu izleyen tarım devrimi, tarım işçileri arasında öylesine şiddetli bir şekilde hissedildi ki, 1765-1780 yılları arasında ücretleri asgarinin altına düşmeye başladı ve resmî yoksul yardımlarıyla bunları destekleme zorunluluğu doğdu. 15. yüzyılın son otuz yılından 18. yüzyılın sonuna kadar çiftçilerin şiddet yoluyla mülklerinden atılmalarını soygun, dehşet ve halkın sefil ve perişan hale gelmesi gibi bir seri olaylar takip etti. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, tarım işçisi ile ortak topraklar arasındaki bağın anısı bile silinip gitmişti.

Tarımla uğraşan halkı toptan topraktan koparıp mülksüzleştiren son büyük süreç, “clearing of estates” (mülklerin temizlenmesi) yani üzerlerindeki insanların silinip süpürülmesi hareketi oldu. Küçük toprak sahibi bağımsız köylüleri zor yoluyla yerinden yurdundan eden bütün İngiliz yöntemleri, “temizleme”yle son noktalarına ulaştırıldı. Artık süpürülüp atılacak bağımsız köylü kalmayan yerlerde ise onların kulübeleri “temizlendi”, tarumar edildi. Böylece tarım emekçileri, kendileri tarafından işlenen topraklar üzerinde artık başlarını sokacak bir kulübecik için gerekli olan toprak parçasını bile bulamaz hale geldiler. İskoçya’da ise “temizleme” hareketi sistematik bir biçimde ve büyük ölçekli olarak yürütüldü ve böylece bir darbede gerçekleştirildi.

“Yukarı İskoçya’da yaşayan Kelt halkı, her biri yerleştiği toprağın sahibi olan klanlardan oluşuyordu. Klanın temsilcisi olan başkan veya «büyük adam», tıpkı İngiltere kraliçesinin ulusal toprakların ismen sahibi olması gibi, klan topraklarının sadece ismen sahibi idi. İngiliz hükümeti bu «büyük adamlar»ın kendi aralarındaki savaşlara ve bunların aşağı İskoçya’nın komşu ovalarına sürekli sarkmalarına kesin olarak son vermeyi başardıktan sonra, klan reisleri eski haydutluk mesleklerini terk etmedi; bunun sadece şeklini değiştirdiler. Kendi otoritelerine dayanarak ismen sahip bulundukları mülkiyet haklarını özel mülkiyet hakkına çevirdiler ve bunun sonucu olarak klan halklarıyla çatışma haline girdikleri için, bunları apaçık zor ve kuvvete dayanarak kovmaya karar verdiler.”

18. yüzyılda topraklarından kovulan Keltleri zorla Glasgow’a ve diğer sanayi kentlerine göndermek için, onların yabancı ülkelere göç etmeleri de yasaklanmıştı. Mülksüzleştirilen bu insanlar, daha sonra, 1860’da yalan yanlış bahanelerle zorla Kanada’ya gönderildiler. Marx 19. yüzyılda uygulanan yöntemlere örnek olarak, Sutherland Düşesi tarafından girişilmiş olan “temizlemeleri” hatırlamanın yeterli olacağını belirtir. Ekonomi eğitimi görmüş olan bu düşes, daha iktidarı eline alır almaz köklü bir ekonomik operasyona girişmiş ve nüfusu daha önce benzer süreçlerle zaten onbeş bin kişiye indirilmiş bulunan kontluğu baştan başa otlak haline getirmeye karar vermişti. Bu on beş bin kişi, 1814-1820 yılları arasında sistemli bir biçimde topraklarından koparılmış, başka yerlere kovulmuş, bütün köyleri yakılıp yıkılmış ve bütün tarlaları otlak haline getirilmişti.

Topraklarından edilerek deniz kıyılarına sürülen Keltlerin bir kısmı yarı aç yarı tok vaziyette geçinebilmek için balıkçılık yapmaya başlamışlardı. Fakat talihsizlikleri burada da peşlerini bırakmadı. Marx’ın belirttiği gibi, tuttukları balıkların kokusu büyük adamların burunlarına kadar uzandı. Bunlar balık kokusu ile birlikte bir kâr kokusu aldılar ve deniz kıyıları Londra’nın büyük balık tüccarlarına kiralandı. Keltler ikinci kez yerlerinden sürülüp atıldılar. Ayrıca bu gelişmeler boyunca otlakların bir kısmı zenginlerin av alanlarına dönüştürüldü. Keltlerin yetiştirdiği koyunların yerini av hayvanlarının almaya başlaması onları daha sefil duruma getirdi. Kuzey İskoçya’daki mülk sahiplerinin bu hareketi kısmen toprak beylerinin aristokrat gururlarını ve av tutkularını okşayan bir modanın ürünüydü, ama av ticareti kısmen de yalnızca kâr amacıyla yapılmaktaydı.

Yukarıda değinilen olayların kapitalistleşme açısından anlamı büyüktür ve Marx bunu şu şekilde vurgular: “Kilise mülklerinin yağmalanması, devlet topraklarına hileli yollarla el konulması, ortak toprakların çalınması, feodal mülkiyet ile klan mülkiyetinin gaspçı ve insafsız bir terörle modern özel mülkiyete dönüştürülmesi, bütün bunlar, ilk birikimin huzur veren yöntemleriydi. Bunlar kapitalist tarım için araziyi fethetti, toprağı sermayenin parçası haline getirdi ve kentsel sanayiler için gerekli olan özgür ve korunmasız proletaryanın arzını sağladı.”

(devam edecek)

2 Mart 2021

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /28

Bölüm 24: “İlk Birikim”

3. 15. Yüzyılın Sonundan İtibaren Mülksüzleştirilenlere Karşı Çıkarılan Kanlı Mevzuat. Ücretlerin Düşürülmesine Yönelik Yasalar

Kapitalistleşme sürecinde topraklarından sürülüp yoksulluk uçurumuna itilen insanların trajedisini anlatır Marx: “Feodal hizmetkâr ve maiyet sürülerinin dağıtılması ve halkın zorla topraktan koparılmasıyla yaratılan özgür ve korunmasız proletaryanın, yeni doğmakta olan manifaktürler tarafından, bunların dünyaya gelme hızına uygun bir hızda soğurulması mümkün değildi. Öte yandan, kendi alışık oldukları hayat tarzından aniden uzaklaştırılan bu insanlar, yeni şartların gerektirdiği disipline hemen uyum gösteremezlerdi. Bunlar, kısmen kendi eğilimlerinin sonucu olarak, kısmen de koşulların zorlamasıyla, büyük ölçüde dilencilere, soygunculara ve serserilere dönüştü. Bu nedenle Avrupa’da 15. yüzyılın sonunda ve bütün 16. yüzyıl boyunca serseriliğe karşı kanlı şiddet yasaları çıkarıldı. Bugünkü işçi sınıfının ataları, düşürülmüş bulundukları serserilik ve yoksulluktan sorumlu tutulup cezalandırıldı.”

Yasa koyucunun buyurduğu cezalar konusuna örnek olması açısından, İngiltere kralı VI. Edward’ın saltanatının birinci yılında çıkarttığı yasa ibret vericidir. Marx’tan okuyalım: “1547’de çıkan bir yasa, işten kaçan bir kişinin, onu aylak olarak ihbar eden kişiye köle olarak verilmesini emrediyor. Efendi, bu köleyi ekmek ve su ile besleyecek, hafif çorba içirecek ve uygun gördüğü et artıklarını verecekti. Kırbacın ve zincirin yardımıyla ona, ne kadar iğrenç ve bayağı olursa olsun, istediği işi yaptırmak hakkına sahipti. Köle, 14 günlüğüne ortadan kaybolursa müebbet köleliğe mahkûm edilecek ve kızgın bir demirle alnına veya yanağına S harfi dağlanacak –Slave (köle) sözcüğünün ilk harfi–; üçüncü kez kaçarsa hain olarak idam edilecekti. Efendi, onu, herhangi başka taşınabilir meta veya çiftlik hayvanı gibi satabilir, miras yoluyla devredebilir, başkasına kiralayabilirdi. Efendilerine karşı herhangi bir girişimde bulunan köleler yine ölümle cezalandırılacaktı. Durumdan haberdar edilen sulh hâkimleri herifi takip edecekti. Üç gündür ortalarda dolaşan bir serseri yakalandığında göğsüne kızgın demirle V işareti basılacak –Vagabond (serseri)– ve prangaya vurularak sokakta ya da başka hizmetlerde çalıştırılmak üzere doğduğu yere gönderilecekti. Serseri, yanlış bir doğum yeri gösterdiği takdirde ceza olarak bu yerin sakinlerinin veya loncasının müebbet kölesi olacak ve bir S harfi ile işaretlenecekti. İsteyen herkes, serserinin çocuklarını alma ve erkekleri 24 yaşlarına kadar, kızları ise 20 yaşlarına kadar çırak olarak tutma hakkına sahipti. Kaçmaları durumunda, bu yaşlara kadar, onları diledikleri gibi zincire vurabilecek, kırbaçlayabilecek vb. ustalarının köleleri olacaklardı. Her efendi, onu daha iyi tanımak ve daha emin olmak için kölesinin boynuna, kollarına veya bacaklarına bir demir halka geçirebilirdi.” Kral I. James döneminde, ıslah olmayan ve tehlikeli hırsızların sol omuzları üzerine R harfi –Rogue (hırsız) sözcüğünün ilk harfi– damgalanması ve ağır çalışma cezası ile cezalandırılması hükmü getirildi. Aynı hüküm gereğince, tekrar dilenirken yakalananlar ise derhal idam edileceklerdi.

“Böylece, mülklerinden zorla sürülüp çıkarılan ve serseriliğe mahkûm edilen kır nüfusu korkunç bir terör aracı olarak yararlanılan yasalar altında kırbaçla dövülmek, kızgın demirle dağlanmak ve her türlü işkence altında inletilmek suretiyle ücretli çalışma sisteminin zorunlu kıldığı disipline alıştırıldı.” Kapitalizme serbest işgücü sağlamanın zalim sonuçlarından biri olan bu yasalar, çeşitli krallar dönemini kapsamak üzere 18. yüzyılın başlarına kadar yasal olarak yürürlükte kaldı.

Marx, kapitalist gelişmenin olağan seyrine açıklık getirir: “Bir uçta işin maddi koşullarının sermaye olarak belirmesi ve diğer uçta emek güçlerinden başka satacak hiçbir şeyleri olmayan insanların ortaya çıkması yetmez. Bunların kendilerini gönüllü olarak satmaya zorlanmaları da yetmez. Kapitalist üretimin gelişimi içinde, eğitimleri, gelenekleri ve alışkanlıkları dolayısıyla bu üretim tarzının zorunluluklarını apaçık doğa yasalarıymış gibi gören bir işçi sınıfı oluşur. Bu üretim tarzı tam bir gelişme düzeyine ulaşır ulaşmaz, işleyişi ile her türlü direnci kırar; göreli bir nüfus fazlasının sürekli varlığı, emek arz ve talebi yasasını ve dolayısıyla ücreti sermayenin değerlenme ihtiyaçlarına uygun sınırlar içinde tutar ve iktisadi ilişkilerin sessiz baskısı kapitalistin işçi üzerindeki kesin egemenliğini tamamlar. Gerçi, iktisat dışı, dolaysız zora yine başvurulur, ama yalnızca istisnai olarak. İşlerin normal akışı sırasında işçi, «üretimin doğal yasaları»na, yani kapitalist üretimin kendi mekanizması ile yaratılan, güvence altına alınan ve ebedileştirilen sermaye bağımlılığına terk edilebilir.”

Oysa kapitalist üretimin tarihsel doğumu sırasında durum başkadır. “Doğum halindeki burjuvazi, ücretleri «düzenlemek», yani kâr yapma ihtiyaçlarının gerekli kıldığı sınırlar içinde tutmak, iş gününü uzatmak ve bizzat işçinin kendisini normal bir bağımlılık derecesinde tutmak için devlet zoruna ihtiyaç duyar ve bunu kullanır.” Marx’ın önemle vurguladığı gibi, bu zor “ilk birikim”in temel bir unsurudur. Bu nedenle, gerek İngiltere’de gerek Fransa’da 14. yüzyılda ücretli emek mevzuatı hakkında krallarca çıkarılan buyruklar işçinin sömürülmesini hedef alan ve ona düşmanlığını ortaya koyan nitelik taşımıştır. Bu gerçeklik A. Smith’in satırlarında da ifadesini bulmuştur: “Yasa koyucu ne zaman efendilerle işçiler arasındaki anlaşmazlıkları halletmeye kalkışsa, daima efendilere danışır.”

Bu gerçekler bir yana, o dönemlerde kapitalizm henüz yolunun başındadır. Marx o dönemdeki duruma açıklık getirir: “14. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış olan ücretli işçiler sınıfı o zamanlar ve bunu izleyen yüzyılda nüfusun ancak çok küçük bir kısmını oluşturuyordu. Konumları, kırdaki bağımsız köylü tarımı ve kentlerdeki lonca örgütleri sayesinde güçlü bir biçimde korunuyordu. Kırda olsun, kentte olsun, ustalar ve işçiler toplumsal bakımdan birbirlerine yakın durumdaydı. Sermayenin emek üzerindeki egemenliği yalnızca biçimseldi, yani üretim tarzının kendisi henüz kapitalist bir karakter kazanmış değildi. Sermayenin değişir unsuru, değişmez unsuruna oranla çok ağır basıyordu. Bundan dolayı, her sermaye birikimi ile birlikte ücretli emek talebi hızla artıyor, buna karşılık ücretli emek arzı bunu ancak yavaş bir biçimde izliyordu. Ulusal ürünün daha sonraları sermayenin birikim fonuna dönüşen büyük bir kısmı, o zamanlar henüz işçinin tüketim fonuna katılıyordu.”

Kapitalizm işçi sınıfının iliğini kemiğini sömürerek ilk birikimini sağladığı dönemde işçilere hiç göz açtırmadı. Örneğin İngiltere’de “İşçilerin birlik oluşturmaları, 14. yüzyıldan, birlik karşıtı yasaların kaldırıldığı 1825 yılına kadar ağır bir suç sayıldı. 1349 tarihli işçi statüsü ile bundan sonra çıkarılanların ruhunu açıkça gösteren, ücretler için devlet tarafından bir üst sınırın dayatılmasına karşın, bir alt sınırın kesinlikle söz konusu olmamasıydı.” 16. yüzyılda işçilerin durumu daha da kötüleşmişti. Reel ücretler düşmüştü. Bir yandan ücretleri düşük tutmayı sağlayan yasalar yürürlükteydi, öte yandan “kimsenin hizmetine almak istemediği” kişiler hâlâ kulakları kesilerek cezalandırılıyor ve bu kişiler damgalanıyordu.

Gerçek manifaktür döneminde ise kapitalist üretim tarzı, ücretler hakkındaki yasal düzenlemeleri uygulanamaz olduğu kadar gereksiz kılacak kadar güçlendi. Ama kapitalistler, icabında kullanmamız gerekir düşüncesiyle eski cephaneliğin silahlarından yoksun kalmak istememiş ve krallar ücret artışlarını sınırlayan yasalar çıkartmışlardı. Fakat kapitalizm geliştikçe durum değişmeye başladı. Nitekim dört yüz yılı aşkın bir süre boyunca ücretlerin hiçbir biçimde aşmaması gereken üst sınır hakkında yasalar üretilen İngiliz Avam Kamarasında, 1796 yılında tarım işçileri için yasal bir asgari ücret önerildi. Ve sonunda 1813’te, ücretlerin yükseltilmesini engelleyen yasalar kaldırıldı.

Kuşkusuz asıl önemlisi, 1825 yılında proletaryanın tehditkâr tutumu neticesinde, işçi birliklerine karşı çıkarılmış olan barbarca yasaların kaldırılmasıydı. Önce bunlar yalnızca kısmen, 1859 yılında ise tamamen kaldırıldı. Sonunda, 29 Haziran 1871 tarihli yasa, işçi sendikalarını yasal olarak tanıyarak eski döneme son verdiğini iddia etti. Ama aynı tarihli diğer bir yasa ile işçi birliklerine yönelik sınırlamalar fiilen devam ettirilecekti. Grev veya lokavt halinde işçilerin mücadele sırasında yararlanabilecekleri araçlar, parlamenter el çabukluğuyla genel hukuk alanından çıkarılıp, yorumlanmaları bizzat fabrikatörlere bırakılmış olan istisnai bir ceza mevzuatının kapsamına sokulmuştu. Marx’ın meselenin özünü vurgulayan ifadesi yaşanan bu süreci çarpıcı şekilde özetler: “Görüldüğü gibi, İngiliz parlamentosu, beş yüzyıl boyunca utanmazca bir bencillikle işçilere karşı kapitalistlerin kalıcı bir Trades’ Union’ı (sendikası) olarak hareket ettikten sonra, grevleri ve Trades’ Unions’ı yasaklayan yasaları ancak kitlelerin baskısı altında zorla ve istemeye istemeye kaldırmıştı.”

4. Kapitalist Çiftçinin Doğuşu

Yukarıdaki açıklamalarla, özgür ama korunmasız proleterin zor yoluyla yaratılışı, emekçiyi ücretli işçiye dönüştüren kanlı disiplin, emeğin sömürülme derecesiyle birlikte sermaye birikimini polisiye önlemlerle arttıran devlet müdahaleleri gözler önüne serilmiştir. Bundan sonra Marx şu soruyu sorar: “Kapitalistler ilk olarak nerede ortaya çıktı?” Bu sorunun yanıtını tarihsel gelişmeler temelinde yanıtlayacaktır Marx. Öncelikle büyük toprak sahipleri ile kapitalist çiftçi arasındaki ayrım noktası önemlidir. “Kır nüfusunun mülksüzleştirilmesi, dolaysız olarak, yalnızca büyük toprak sahiplerini yaratır. Kapitalist çiftçinin doğuşuna gelince, yavaş ve yüzlerce yıl alan bir süreç olduğundan, bunu, deyim yerindeyse, el yordamıyla izleyebiliriz. Bağımsız küçük toprak sahiplerinin yanı sıra serfler, çok farklı mülkiyet ilişkileri içinde bulunuyordu ve dolayısıyla da kurtuluşları çok farklı ekonomik koşullar altında olmuştu.”

İngiltere tarihindeki ilk çiftçinin durumu ve dönüşümüne dair bilgi verir Marx: “İngiltere’de ilk çiftçi örneği, kendisi de bir serf olan, bailiff’ti (kâhya). Bunun durumu, eski Roma’daki villicus’un durumuna benziyordu, ancak hareket alanı daha dardı. Bailiff, 14. yüzyılın ikinci yarısında, yerini, tohum, hayvan ve tarım araçlarını kendisine toprak sahibinin sağladığı bir çiftçi tipine bırakmıştı. Bunun durumu köylülerinkinden pek farklı değildi. Yalnızca daha fazla ücretli emek sömürüyordu. Çok geçmeden métayer (ortakçı), yarıcı çiftçi haline geldi. Tarım için gerekli sermayenin bir kısmını kendisi, bir kısmını da toprak sahibi sağlıyordu. Toplam ürün, sözleşmeyle belirlenen bir orana göre ikisi arasında paylaşılıyordu. Bu biçim İngiltere’de hızla ortadan kalkmış ve yerini gerçek anlamındaki toprak kiracılığı almıştı. Kiracı çiftçi kendi sermayesini kullanır, bunu ücretli işçi çalıştırarak çoğaltır ve elde ettiği artık ürünün bir kısmını parasal ya da ayni toprak rantı olarak toprak beyine öder.”

“15. yüzyıl boyunca bağımsız köylü ve hem başkalarının işlerinde gündelikçi olarak çalışan hem de kendi başına toprak eken tarım işçisi kendi emekleriyle zenginleştikleri sürece, çiftçinin gerek içinde bulunduğu koşullar gerekse üretim alanı aynı derecede mütevazı bir gelişme düzeyinde kaldı. 15. yüzyılın son üçte birinde başlayıp 16. yüzyılın neredeyse tümü boyunca (ama son on yılları hariç) süren tarım devrimi, kır nüfusunu yoksullaştırdığı ölçüde, çiftçiyi zenginleştirdi. Ortak otlakların vb. gasp edilmesi ona hemen hemen hiç masrafa girmeden hayvanlarını büyük ölçüde artırma olanağını verdi ve sayısı artan hayvanlar da ektiği topraklar için bol gübre sağladı.”

16. yüzyılda ise önemli gelişmeler yaşanır. Öncelikle tarım işçilerinin ücretleri düşer ve böylece eskiden ücretlere giden kısım şimdi çiftlik kârına katılır. Bunun yanı sıra, çiftçinin ödemek zorunda olduğu toprak rantı azalırken, bütün tarım ürünlerinin fiyatlarındaki sürekli yükselme, çiftçinin parasal sermayesini, onun bir şey yapmasına gerek kalmadan büyütmüştür. Çiftçi, böylece, hem çalıştırdığı işçilerinin ve hem de toprağını kiraladığı mülk sahibinin sırtından zenginleşmiştir. “Bu nedenle” der Marx, “İngiltere’nin 16. yüzyılının sonlarında o zamanki koşullara göre zengin bir «kapitalist çiftçiler» sınıfına sahip olmasında şaşılacak bir şey yoktur”.

5. Tarım Devriminin Sanayi Üzerindeki Etkisi. Sanayi Sermayesi İçin İç Pazarın Yaratılması

Kır halkının aralıklı olarak ve sürekli yeniden gündeme gelen mülksüzleştirilmesi ve kovulması, kentlerdeki sanayiye, yeniden ve yeniden, lonca ilişkilerinden tamamen kurtulmuş proleter kitleleri sağlamıştı. İlk birikimin bu unsuru önemliydi. Çünkü kendi topraklarını işleyen bağımsız köylülerden oluşan kır nüfusundaki azalma, yalnızca sanayi proletaryasındaki yoğunlaşmaya karşılık gelmekle kalmamıştı. Toprak mülkiyeti ilişkilerindeki devrime, tarım yöntemlerinin iyileştirilmesi, elbirliği düzeyinin yükselmesi, üretim araçlarının yoğunlaşması vb. eşlik etmişti. Tarım işçilerini sadece daha yoğun bir biçimde çalıştırmakla yetinilmemiş, aynı zamanda bunların kendileri için işledikleri tarlalar da giderek daralmıştı. Tarımsal nüfusun bir kısmının serbest hale getirilmesiyle, bunların daha önceki beslenme araçları da serbest hale gelmişti. Şimdi bunlar değişen sermayenin maddi unsurlarına dönüştürülmüştü. Mülksüzleştirilen ve yerlerinden atılan köylüler, bundan böyle tüketeceği şeylerin değerini, ücret biçiminde yeni efendisinden, yani sanayici kapitalistten satın almak zorundaydı. Marx, geçim araçları için bu söylenenlerin, sanayiye hammadde olan yerli tarımsal ürünler için de geçerli olduğunu belirtir. Bunlar da yukarıda değinilen gelişmeler neticesinde, artık değişmeyen sermayenin bir unsuruna dönüşmüştür.

Marx, Prusya kralı II. Friedrich zamanında keten eğiren Vestfalya köylülerinin durumundan örnek verir. Bu köylülerden bir kısmı ansızın topraklarından kovuldukları ve geride kalanların ise büyük çiftçilerin gündelikçileri haline getirildikleri durumda, “üretilen ketenin bir tek lifinde bile değişme olmamış, ama bedenine yeni bir toplumsal ruh girmiştir”. O bundan böyle, manifaktür sahibinin değişmeyen sermayesinin bir bölümünü oluşturur. Keten iplik üretimi için harcanan ek emek, eskiden sayısız köylü ailesi için bir ek gelir olur ve Prusya kralına ödenen vergi haline gelirdi. Şimdi ise bu, onu kendi hesabına başkalarına eğirten ve dokutan az sayıda kapitalistin kârına dönüşmüştür. Eskiden ülkenin dört bir yanına dağılmış olan iğler ve tezgâhlar, şimdi, işçiler ve hammaddeler ile birlikte, birkaç büyük iş barakasında toplanmıştır. İğler, dokuma tezgâhları ve hammaddeler bundan böyle iplikçiler ve dokumacılar için bağımsız bir hayat sağlayan araçlar olmaktan çıkmış, onlara kumanda eden ve emeklerini karşılığını ödemeden emmeye yarayan araçlar haline gelmiştir.

Marx’ın Prusya’da yaşanan değişimden örnekleyerek verdiği bilgi, sanayi sermayesi için iç pazarın yaratılmasını somutlaması bakımından da önem taşır. Marx’tan okuyalım: “Kır halkının bir kısmının mülksüzleştirilmesi ve kovulması, sanayi sermayesi için işçilerle birlikte bunların geçim ve çalışma araçlarını serbest hale getirmekle kalmaz, iç pazarı da yaratır. Gerçekten, küçük çiftçileri ücretli işçi, geçim ve çalışma araçlarını ise sermayenin maddi unsurları haline getiren olaylar, aynı zamanda sermayenin iç pazarını yaratır. Eskiden köylü ailesi sonradan büyük bir kısmını kendisinin tüketeceği yiyecekleri ve ham maddeleri, kendisi üretir ve işlerdi. Bu yiyecek maddeleri ve ham maddeler, şimdi meta haline gelmiş bulunuyor; şimdi bunları büyük çiftçiler satmaktadır; manifaktürler bunların pazarlarını oluşturmaktadır. İplik, keten bezi, kaba yünlü eşya gibi ham maddeler, daha önce köylü ailesinin kendi içinde elde edilen ve kendi ihtiyaçlarını gidermek için işlenen ve dokunan bu şeyler, şimdi manifaktür eşyası haline gelmiş bulunuyor; kır bölgeleri de bunların sürüm pazarlarını oluşturuyor. Şimdiye kadar ihtiyaçlarını bir sürü küçük ve kendi hesabına çalışan üreticilerden aldıkları öteberiyle gideren binlerce dağınık alıcı, artık, sanayi sermayesinin sağladığı metaların sürüldüğü büyük bir pazar oluşturmaktadır. Böylece, daha önce kendi başlarına faaliyette bulunan köylülerin mülksüzleştirilmeleri ve üretim araçlarından koparılmaları ile kırlarda tarım faaliyetinin yanı sıra yürütülen yan imalât faaliyetlerinin yok olması ve manifaktürün tarımdan kopup ayrılması süreçleri el ele gidiyor. Gerçekten de, bir ülkenin iç pazarı, kapitalist üretim tarzının muhtaç olduğu genişlik ve istikrarı, ancak, kırlardaki ev sanayisinin yok olması ile kazanabilir.”

Bu değişim sürecini yaşayan ülkelerde manifaktür, ulusal üretime ancak pek yavaş bir biçimde egemen olmuştur. Belirli bir süre boyunca asıl dayanağı, her zaman kentlerdeki zanaatlar ile taşrada tarımsal faaliyetlerin yanı sıra bir yan faaliyet olarak yürütülen ev sanayisidir. Bu süreçte manifaktür, tarımı yan faaliyet, manifaktüre doğrudan doğruya veya tüccar aracılığıyla ürün satmaya yönelik sınai çalışmayı asıl faaliyet olarak yürüten yeni bir küçük köylüler sınıfı yaratmıştır. İngiltere’de 15. yüzyılın son üçte birinden itibaren kapitalist işletme biçiminin tarımda gittikçe yaygınlaşması ve köylülerin gittikçe artan ölçüde perişan olup ortadan kalkmaları çeşitli şikâyetlere yol açmıştır. Diğer yandan yine belirli bir süre boyunca, İngiltere’de değişik dönemlerde kâh tahıl üretimi kâh hayvancılık ön plana geçmiş ve buna bağlı olarak da köylü tarım işletmelerinin kapsadığı alanda dalgalanmalar olmuştur. Ve ilk olarak ancak büyük sanayi, beraberinde getirdiği makinelerle kapitalist tarımın sürekli temelini atmış, kır halkının büyük çoğunluğunu köklü bir biçimde mülksüzleştirmiş, iplikçilik ve dokumacılığı kökünden söküp kazıyarak kırlardaki ev sanayiinin tarımdan ayrılması sürecini tamamlamıştır. “Ve böylece de, ilk kez, bütün iç pazarı sanayi sermayesi için ele geçirmiştir.”

(devam edecek)

31 Mart 2021

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /29

Bölüm 24: “İlk Birikim”

6. Sanayici Kapitalistin Doğuşu

Marx’ın vurguladığı üzere, sanayici kapitalistin doğuşu kapitalist çiftçinin doğuşu gibi yavaş yol alan bir süreçle olmamıştır. Sanayici kapitalistin doğuş sürecinde, bazı küçük lonca ustaları ve daha ziyade çok sayıda bağımsız küçük zanaatçı ve hatta ücretli emekçi küçük kapitalist haline gelmiştir. Ve sonra da bunlar ücretli emeği giderek artan ölçüde sömürerek ve dolayısıyla sermaye birikimi sağlayarak tam kapitalist olup çıkmıştır. “Kapitalist üretimin çocukluk çağında olanlar birçok yönden Orta Çağ kentlerinin çocukluk çağında olanları andırır; o sıralar, firar eden serflerden kimin usta ve kimin hizmetkâr olacağı sorunu büyük ölçüde firar tarihinin erken veya geç oluşuna göre çözüme bağlanmıştı. Ne var ki, bu yöntemin kaplumbağanınkini geçemeyen hızı 15. yüzyılın sonundaki büyük keşiflerin yaratmış olduğu dünya piyasasının ticari ihtiyaçlarına hiçbir biçimde uymuyordu. Ama Orta Çağdan çok farklı ekonomik toplum biçimlerinde olgunlaşan ve kapitalist üretim tarzına ön gelen dönemde yine de sermaye sayılan, iki farklı sermaye biçimi devralınmıştı: tefeci sermayesi ve tüccar sermayesi.”

Marx, İngiltere’de sermayenin ilk birikim sürecinde yaşananlara dair önemli hususlara dikkat çeker: “Tefecilik ve ticaret yoluyla oluşan para-sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesi kırda feodal hukuk düzeni, kentlerde ise lonca sistemini ayakta tutan hukuk düzeni ile önlenmişti. Bu engeller feodal toplumun çözülmesi, kır halkının mülksüzleşmesi ve kısmen kovulmasıyla yıkılmıştı. Yeni manifaktür, kıyılardaki ihraç limanlarında ya da iç kesimlerdeki eski kent belediyelerinin ve bunların loncalarının kontrolleri dışında kalan noktalarda kurulmuştu.” Bu nedenle, İngiltere’de eskinin ayrıcalıklı kentleri bu yeni sanayi fidanlıklarına karşı şiddetli bir mücadeleye girişmişti.

O dönemlerde dünyada yaşanan gelişmeler ilk birikim sürecinin ana uğraklarını oluşturur ve Marx bu sürece kısaca değinir: “Amerika’da altın ve gümüş madenlerinin keşfi, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlerin bunların mezarı haline getirilmesi, Doğu Hint Adalarının fethine ve yağmalanmasına başlanması, Afrika’nın, siyah derililerin ticari amaçlarla avlandığı alana çevrilmesi, kapitalist üretim döneminin şafağının işaretleriydi.” Bu süreçler ilk birikimin ana uğraklarını oluşturdu. Bunu, sahnesi bütün yeryüzü olmak üzere, Avrupalı ulusların ticaret savaşları izledi. Bu savaş, Hollanda’nın İspanya’dan ayrılmasıyla başladı, İngiltere’de Jakobenlere karşı savaşla muazzam boyutlara ulaştı ve Çin’e karşı girişilmiş Afyon Savaşı ile devam etti.

Marx’ın bu bağlamda dikkat çektiği üzere, kapitalistleşme tarihinde zor büyük rol oynamıştır. “İlk birikimin farklı uğrakları, şimdi, az çok bir zaman sırası izleyerek, özellikle İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere’ye dağılmış bulunuyor. Bunlar, 17. yüzyılın sonunda İngiltere’de sömürge sistemini, devlet borçları sistemini, modern vergi sistemini ve korumacılık sistemini içine alan sistematik bir bütün oluşturur. Bu yöntemler, sömürgecilik sisteminde olduğu gibi, kısmen en kaba zora dayanır. Ama hepsi, feodal üretim tarzının kapitalist üretim tarzına dönüşüm sürecini uygun bir ortam yaratarak hızlandırmak ve geçiş süresini kısaltmak için, devlet zorundan yararlanmıştı. Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zor, başlı başına bir iktisadi güçtür.”

Nitekim Marx’ın aktardığı üzere, Hıristiyanlık konusunda ihtisas sahibi bir yetkili olan W. Howitt, Hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şöyle demiştir: “Hıristiyan denilen bu insanlar, dünyanın dört bir yanında, boyunduruk altına alabildikleri halklara karşı, dünya tarihinin başka hiçbir döneminde ve ne kadar vahşi, ne kadar geri, insaf ve utanmadan ne kadar nasipsiz olursa olsun başka hiçbir kavminde benzerine rastlanmayan barbarlık ve gaddarlığı reva görmüşlerdir.” Örneğin 17. yüzyılın başta gelen kapitalist ülkesi Hollanda’nın sömürge yönetiminin tarihi, Cava adasının sömürgeci yöneticilerinden birinin ifadesiyle, en görülmemiş türden ihanetlerin, rüşvetlerin, kırımların ve bayağılıkların tarihidir. Bu tarih, insanların ihanetleri, satın alınmaları, kitle halinde yok edilmeleri ve alçalmaları bakımından bir eşi daha bulunamayacak bir tablo oluşturur. Bunların, Cava’da köle olarak kullanmak üzere Celebes’te (yeni adıyla Sulawesi) giriştikleri insan hırsızlığı dehşet vericidir. Hollandalılar Cava’da yürüttükleri insan kırımıyla, adımlarını attıkları her yeri kurutup insandan yoksun hale getirdiler. Örneğin Cava’nın bir eyaletinde 1750 yılında seksen binin üzerinde olan nüfus 1811 yılında sekiz bine indi.

İngiltere’nin sömürgeci tarihi de, Marx’ın örneklemesiyle, ilk birikim sürecini çarpıcı biçimde gözler önüne serer. “İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, herkesin bildiği gibi, Hindistan’ın politik yönetiminin yanı sıra, çay ticaretinin bütün tekelini, genel olarak Çin’le olan ticareti ve Avrupa ile yapılan mal taşıma tekelini de ele geçirmişti. Ama Hindistan ile adalar arasındaki kıyı ticareti ve Hindistan’ın iç ticareti, kumpanyanın yüksek dereceli memurlarının tekelindeydi. Tuz, afyon, Hint karabiberi ve diğer metaların tekelleri bitip tükenmek bilmeyen bir zenginlik kaynağıydı. Memurlar fiyatları kendileri saptıyor ve talihsiz Hinduları diledikleri gibi soyuyordu. Genel vali bu özel ticarete katılıyordu. Kolladığı kimseler öyle koşullar taşıyan sözleşmeler elde ediyordu ki, simyacılardan daha akıllıca hareket ederek, altını yoktan yaratıyorlardı. Bir günde yerden mantar bitercesine büyük servetler ortaya çıkıyor, bir kuruş bile yatırmaksızın ilk birikim başlayıp devam ediyordu.”

Yerlilere karşı en korkunç davranılan yerler, doğal olarak, Batı Hint Adaları gibi yalnız ihracata yönelmiş plantasyon sömürgeleri ile Meksika ve Hindistan gibi yağma alanı haline getirilen zengin ve nüfusu kalabalık ülkelerdi. Ama gerçek anlamıyla sömürge olan ülkelerde bile, ilk birikimin Hıristiyanca niteliği kendini ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Protestanlığın o asık yüzlü virtüözleri, New England’lı Püritenler, 1703 yılında çıkardıkları bir meclis kararıyla, her kızılderili kafa derisi ve tutsak edilen her kızılderili için 40 sterlin ödül koydular. 1720’de kafa derisi başına ödül 100 sterline yükseltildi. Britanya Parlamentosu, vahşi av tazılarını ve kafa derisi yüzmeyi “Tanrının ve doğanın kendilerine ihsan ettiği araçlar” olarak ilân etti. Yaşanan bu acımasız ilk birikim sürecinde, örneğin 1866 yılında Hindistan’da yalnızca Orissa eyaletinde bir milyondan fazla Hindu açlıktan öldü.

Sömürgecilik sistemi, ticaretin ve deniz taşımacılığının olgunlaşması için sera etkisi yaratmıştır. Sömürgeler, gelişen manifaktürlere piyasa ve piyasa tekeli yoluyla güçlenmiş bir birikim sağlamıştır. Avrupa’nın dışında doğrudan doğruya yağma, köleleştirme ve katletme ile ele geçirilen servet anavatana akmış ve orada sermayeye dönüşmüştür. Sömürge sistemini tam olarak ilk geliştirmiş ülke olan Hollanda daha 1648 yılında ticari gücünün zirvesindedir. O dönemin yazarlarının dikkat çektiği üzere, Hollanda, Doğu Hint ticaretini ve Avrupa’nın güneybatısı ile kuzeydoğusu arasındaki ticareti hemen hemen tümüyle kendi elinde tutmaktadır. Balıkçılığı, denizciliği, manifaktürleri bakımından diğer bütün ülkeleri geride bırakmıştır. Şöyle ki, Hollanda Cumhuriyeti’nin toplam sermayesi, belki Avrupa’nın diğer ülkelerinin toplam sermayesinden daha önemli bir miktar oluşturmuştur. Peki, kapitalist gelişme sürecinin parlak yıldızı Hollanda’nın diğer yüzündeki gerçeklik nedir? Marx’ın ifadesiyle, Hollanda halkı daha 1648 yılında Avrupa’nın diğer bütün halkları arasında daha aşırı çalışanı, daha yoksulu ve daha zalim bir baskı altında ezilenidir.

“Günümüzde sınai üstünlük ticari üstünlüğü de beraberinde getirmektedir” der Marx. Oysa gerçek manifaktür döneminde sınai üstünlüğü sağlayan, ticari üstünlüktür. “Sömürgecilik sisteminin o zamanlar oynamış olduğu rolün önemi de bununla ilgilidir. Sömürgecilik sistemi, Avrupa’nın eski tanrılarının yanında kendisine sunakta yer açan ve günün birinde diğerlerinin tümünü elinin tersiyle bir yana iten «yabancı tanrı»ydı. Kâr elde etmeyi, insanlığın son ve biricik amacı ilan etmişti.” Köklerini daha Orta Çağda Cenova ve Venedik’te keşfettiğimiz kamu kredisi sistemi, yani devlet borçları sistemi, manifaktür dönemi boyunca bütün Avrupa’yı sardı. Deniz ticareti ve ticaret savaşları ile birlikte sömürgecilik sistemi, kamu kredisi sistemi için uygun bir ortam sağlama hizmetini gördü. Böylece, ilk olarak Hollanda’da yer etti.

Kapitalizmde “devlet borçlanması”nın vazgeçilmez rolüne dikkat çeker Marx. “Devlet borçlanması, yani devletin elden çıkarılması –devlet ister despotik, ister meşruti isterse cumhuriyetçi olsun– kapitalist çağa damgasını vurur. Ulusal zenginlik denilen şeyin modern halkların gerçekten mülkiyetinde olan biricik kısmı, bunların devlet borçlarıdır. Bundan dolayı, bir halk ne kadar borçlanırsa o kadar çok zengin olur diyen modern doktrin, zorunlu bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Kamu kredisi sermayenin credo’su (amentüsü) haline gelir. Ve devlet borçlanmasının doğuşu ile birlikte devlet borçlarına olan vefasızlık kutsal ruha karşı işlenen bağışlanmaz günahın yerine geçer.”

Kapitalizmin gelişme çağında kamusal borçlanma ilk birikimin en güçlü kaldıraçlarından biri haline geldi. Çünkü Marx’ın belirttiği gibi: “Kamusal borçlanma, bir sihirbaz değneği dokunurcasına, başıboş duran paraya bir çoğalma gücü kazandırır ve böylece onu sermayeye çevirir; hem de bunu, parayı sanayi ve hatta tefecilik alanına yatırılması halinde katlanmak durumunda kalabileceği zahmet ve risklere maruz bırakmaksızın yapar.” Devletin alacaklıları aslında hiçbir şey vermemişlerdir. Zira borç verdikleri tutar, ellerinde tıpkı aynı miktarda nakit para gibi iş görmeye devam eden kolayca devredilebilir devlet tahvillerine çevrilmiştir. Böylece aylak bir rantiyeler sınıfı yaratılmış ve hükümetle halk arasında aracı olarak iş gören bankerlerin zenginlikleri aniden katlanmıştır. Marx, bunları ve “yine her devlet borçlanmasının iyi bir parçasının kendilerine gökten inme bir sermaye hizmetini gördüğü vergi mültezimlerinin, tacirlerin, özel fabrikatörlerin zenginliklerini bir yana bıraksak bile” der ve asıl önemli noktayı vurgular: “devlet borçlanması anonim şirketlerin, her tür menkul kıymet üzerinde yapılan işlemlerin, spekülasyonun, kısaca borsa oyunlarının ve modern bankokrasinin gelişmesine yol açmıştır.”

Ulusal isimlerle bezenmiş olan büyük bankalar, başlangıçta, hükümetlerin yanında yer alan ve elde ettikleri ayrıcalıklar sayesinde devlete borç verecek duruma gelen özel spekülatörlerin kurdukları şirketlerdi. Bundan dolayı, devlet borçlarındaki birikmeyi ölçmenin yolu, İngiltere Bankasının kurulmasından (1694) sonra tam anlamıyla gelişen bu bankaların hisse senetlerindeki birbirini izleyen yükselişler oldu. Çok geçmeden, parlamentonun verdiği yetkiyle bizzat İngiltere Bankasının bastığı kredi-para, bankanın devlete yaptığı istikrazın ve devlet adına kamu borç faizlerinin ödendiği para haline geldi. Bankanın bir eliyle verdiğini öteki eliyle daha da artmış olarak geri alması yetmiyordu. Banka parayı geri alırken bile, borç verilmiş son meteliğe kadar ulusun ebedî alacaklısı olarak kalıyordu. Yavaş yavaş ülkenin sahip bulunduğu bütün değerli madenler kaçınılmaz bir biçimde kendisinde toplandı ve bütün ticari kredilerin çekim merkezi haline geldi.

“Devlet borçları ile birlikte, sıklıkla bu ya da şu ülkedeki ilk birikimin kaynaklarından birini gizleyen bir uluslararası kredi sistemi doğmuştu.” Örneğin Venedik soygun sisteminin kötülükleri, çöken Venedik’in büyük paralar ihraç ettiği Hollanda’nın sermaye zenginliğinin gizli temellerinden birini oluşturmuştu. Hollanda’nın İngiltere ile ilişkileri bakımından da durum böyleydi. Daha 18. yüzyılın başlarında Hollanda’nın manifaktürleri büyük ölçüde geride bırakılmış ve Hollanda, ticaret ve sanayi bakımından egemen bir ülke olmaktan çıkmıştı. Bundan dolayı, 1701-1776 yılları arasında Hollanda’nın başlıca işlerinden biri, özellikle kendisinin en güçlü rakibi olan İngiltere başta olmak üzere, dışarıya muazzam miktarlara varan sermayeyi borç olarak vermekti. Marx, Kapital’i yazdığı tarihlerde İngiltere ile Amerika Birleşik Devletleri arasında da aynı şeyin olduğuna dikkat çeker ve şu veciz değerlendirmeyi yapar: “Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde bir doğum belgesi olmaksızın ortaya çıkan bazı sermayeler, İngiltere’de daha dün sermayeye dönüştürülmüş olan çocuk kanıdır.”

Devlet borçlarının yıllık faiz vb. ödemeleri kamu gelirlerinden karşılanır ve bu nedenle modern vergi sistemi ulusal borçlanma sisteminin zorunlu tamamlayıcısı olmuştur. Borçlanmalar, hükümetin olağanüstü giderleri, bunlar vergi mükelleflerince henüz hissedilmeksizin karşılamasını mümkün kılar. Fakat bunun kaçınılmaz sonucu vergilerin yükselmesidir. Diğer yandan artan olağanüstü giderler hükümetleri sürekli yeni borçlar almaya zorlar. Modern maliye, en gerekli geçim araçları üzerine konulan (böylece bunların pahalılaşmasına yol açan) vergilerin etrafında döner ve o yüzden “aşırı vergileme, istisnai bir şey olmaktan çok, bir ilkedir”. Bu sistemin ilk uygulandığı ülke olan Hollanda’da bu sistem sermaye sözcüleri tarafından “ücretli işçiyi itaatkâr, tutumlu, çalışkan hale getirmenin ve aşırı ölçüde çalışmaya razı etmenin en iyi yolu” olarak göklere çıkarılmıştır. Bu sistemin ücretli işçinin durumu üzerindeki tahrip edici etkisi bir yana, köylüleri ve zanaatçıları zorla mülksüzleştirmesi önemli bir konu olmuştur. Marx’ın belirttiği üzere, “sistemin mülksüzleştirme yönündeki etkinliği, kendisini tamamlayan parçalardan biri olan korumacılık sistemi ile daha da artar”. Kamusal borcun ve modern maliye sisteminin, zenginliğin sermayeleştirilmesinde ve kitlelerin mülksüzleştirilmesinde büyük rol oynaması, o dönemlerin birçok yazarını, modern halkların sefaletinin temel nedenini yanlış olarak burada aramaya yöneltmiştir.

Marx’ın korumacılık sistemi hakkındaki değerlendirmesi, tamamen çarpık bir anti-emperyalizm anlayışına sahip sol çevrelerin, bu sistemi savunulacak bir şeymiş gibi tercih etmelerine verilmiş çarpıcı bir yanıttır. “Koruma sistemi fabrikatör imal etmeye, bağımsız emekçileri mülksüzleştirmeye, ulusal üretim ve geçim araçlarını sermayeleştirmeye, eski üretim tarzından modern üretim tarzına geçişi zorla kısaltmaya yarayan yapay bir araçtı. Avrupa devletleri bu buluşun patentini aralarında paylaşamadılar ve bir kere kâr yapıcıların hizmetine girince, bu amaç için, dolaylı olarak koruyucu gümrükler, dolaysız olarak ihraç primleri vb. ile yalnızca kendi halklarını soyup soğana çevirmekle kalmadılar. Aynı zamanda, kendilerine bağlı ülkelerde bütün sanayilerin kökünü zorla kazıdılar; örneğin, İrlanda’da yünlü manifaktürüne İngilizlerin yaptığı buydu.” Marx’ın vurguladığı gibi, sömürge sistemi, devlet borçları, yüksek vergiler, koruma, ticaret savaşları vb., gerçek manifaktür döneminin yaratıklarıdır ve bunlar büyük sanayinin çocukluk dönemi boyunca devler gibi büyümüştür.

Marx, kendini Yahudi kralı ilan eden Roma egemenlerinden Herod’un Yahudi halkını katliamdan geçirmesi örneğinden hareketle, “Günahsız insanların uğradıkları büyük Herod’vari katliam, modern sanayinin doğuşunun müjdecisi olmuştur” der. Nitekim Marx’ın, dönemin yazarlarından John Fielden’den aktardıkları bunu fazlasıyla doğrular: “İngiltere’nin kentlerden uzak bazı bölgelerinde su çarklarını döndürecek güçteki akarsuların kıyılarında kurulmuş büyük fabrikalarda yeni icat edilmiş makineler için birdenbire binlerce işçiye ihtiyaç duyulmuştur. En fazla ve her şeyden önce istenen de küçük çocukların ufak ve narin parmaklarıdır.” Bu nedenle, o dönemde Londra, Birmingham ve diğer yerlerdeki kilise idarelerinin çalışma yurtlarından çıraklar (!) sağlama alışkanlığı ortaya çıktı. 7-14 yaşları arasındaki bu çaresiz çocukların binlercesi kuzeye yollandı. “Çalışırlarken başlarına bir gözcü konuluyordu. Çocukları azamî biçimde çalıştırmak bu köle güdücüsünün çıkarınaydı; çünkü çocuğa ne kadar çok ürün ürettirebilirse, ücreti o kadar yüksek oluyordu. Bunun doğal sonucu, elbette, zulümdü. ... Birçok fabrika bölgelerinde, özellikle de Lancashire’da, fabrika patronlarına bırakılmış bu çaresiz tutamaksız yaratıklar, yürekler parçalayıcı işkencelere maruz kalıyordu. Ölesiye çalıştırılıyorlar, ... kırbaçlanıyorlar, zincire vuruluyorlar ve son derece geliştirilmiş en dehşet verici yöntemlerle işkenceye tabi tutuluyorlardı; birçok örnekte derileri kemiklerine yapışmış şekilde, yine de kırbaç altında inleye inleye çalıştırılıyorlardı. Öyle ki, bazı örneklerde kurtuluşu intiharda buluyorlardı!”

“Kapitalist üretimin manifaktür dönemi boyunca gelişmesiyle birlikte, Avrupa kamuoyu utanç duygusunun ve vicdanın en son kalıntılarını da yitirmişti” der Marx ve o dönemler yaşananları çarpıcı şekilde vurgular. “Uluslar, sermaye birikimi için işlerine yarayan her türlü utancı sinsi bir tebessümle övüyorlardı. İngiltere’nin o zamana kadar sadece Afrika ile İngiliz Karayipler’i arasında yürütmekte olduğu zenci ticaretini bundan böyle Afrika ile İspanyol Amerika’sı arasında da yürütme ayrıcalığını İspanyollardan koparmış olması, İngiliz devlet yönetiminin bir zaferi olarak ilan ediliyordu. Böylece, İngiltere 1743 yılına kadar İspanyol Amerika’sına yılda 4.800 zenci gönderme hakkını elde etmiş oluyordu. Bu, aynı zamanda, Britanya’nın yürütmekte olduğu kaçakçılığa resmî bir örtü sağlıyordu. Liverpool, köle ticareti ile beslenip gelişmişti. Bu, onun ilk birikim yöntemi olmuştu.”

“Pamuklu sanayisi, İngiltere’ye çocuk köleliğini getirirken, aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha önceleri az çok ataerkil bir karakter taşıyan köle yetiştirme ve köle alım satımı işinin bir ticari sömürü sistemi haline gelmesine dürtü olmuştu. Aslında, Avrupa’nın ücretli işçilerinin örtülü köleliği Yeni Dünya’da kendisinin tabanı olmak üzere düpedüz ve çırılçıplak köleliği gerektiriyordu.” Avrupalı güçlerin sömürge politikası üzerine yürütülmüş bir araştırmada verilen rakamlara göre, 1790 yılında Karayipler’de İngiltere’nin hükmü altındaki kesimde bir özgür kişiye 10, Fransa’nın hükmü altındaki yerlerde 14, Hollanda’nın hükmü altındaki yerlerde ise 23 köle düşmüştür.

Kapitalist üretim tarzının “ebedî doğal yasaları”nın yerleşmesi, emekçilerle emek koşulları arasındaki ayrılma sürecinin tamamlanması, bir kutupta toplumsal üretim ve geçim araçlarının sermayeye dönüştürülmesi, karşı kutupta halk kitlelerinin ücretli-emekçilere, modern tarihin yapay yaratıkları olan özgür “çalışan yoksullar” haline getirilmesi işte böyle bir zahmeti gerektiriyordu. Marx’ın böylece kapitalizmin doğuş sürecini çarpıcı biçimde betimlediği gibi, eğer para Marie Augier’e göre bir yanağında doğuştan bir kan lekesi olduğu halde dünyaya geliyorsa, bu durumda sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak gelir!

7. Kapitalist Birikimin Tarihsel Eğilimi

Marx’ın sorduğu gibi, acaba “sermayenin ilk birikimi, yani tarihsel doğumu nasıl olmuştur”? Bu sorunun yanıtı Marx’ın kapsamlı açıklamalarında yer alır. Buna göre, ilk birikim bir yönüyle kölelerin ve serflerin ücretli işçilere dönüştürülmesi ve böylece salt bir biçim değişikliği mahiyetindedir. Ancak bunun dışında ilk birikim, doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, yani sahibinin emeğine dayanan özel mülkiyetin çözülüp yok olması anlamına gelir.

Özel mülkiyet, toplumsal (kolektif) mülkiyetin karşıtıdır ve ancak emek araçları ve emeğin onu kullanana değil, onun dışındaki özel kişilere ait olduğu yerlerde mevcut olur. Bu noktada önemli bir ayrıma dikkat çeker Marx. Şöyle ki, bu özel kişilerin emekçi olup olmamalarına göre, özel mülkiyet de farklı bir niteliğe sahip olur. Bunun ilk bakışta kendilerini gösteren sayısız biçimleri, aslında sadece bu iki uç arasında yer alan durumları yansıtır.

Emekçinin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, ister tarımsal ister manüfaktürel olsun, küçük işletmenin temelidir. Küçük işletme ise, toplumsal üretimin ve emekçinin kendisinin özgür kişiliğinin gelişmesinin temel koşuludur. Kuşkusuz bu küçük üretim tarzı, kölelik, serflik ve diğer bağımlılık ilişkilerinin söz konusu olduğu durumlarda da mevcuttur. Fakat küçük üretimin gelişmesi, bütün enerjisiyle harekete geçmesi, uygun klasik biçimine ulaşması, ancak emekçinin kendisi tarafından harekete geçirilen emek koşullarının özgür özel sahibi, yani ektiği toprağın sahibi bir köylü ya da kendileriyle bir virtüöz gibi iş gördüğü aletlerin sahibi zanaatçı olması halinde mümkündür.

Marx, küçük üretim tarzının toprak mülkiyetinin parçalanmış ve diğer üretim araçlarının dağılmış olmasını gerektirdiğini vurgular. “Bu üretim tarzı, üretim araçlarının yoğunlaşmasını olduğu kadar, el birliğini, yani aynı üretim süreci içindeki iş bölümünü, doğa güçlerinin toplum tarafından kontrol altına alınmasını ve bunlardan üretken amaçlarla yararlanılmasını ve toplumsal üretici güçlerin serbestçe gelişmesini de dışlar.” Bu üretim tarzı, ancak, dar ve azçok ilkel sınırlar içersinde hareket eden bir üretim sistemi ve toplum ile bağdaşabilir. Şurası önemli ki, “Bu üretim tarzı, belli bir gelişme düzeyine ulaştığında, kendini yok edecek maddi araçları doğurur. O andan itibaren toplumun kucağında yeni güçler belirir ve yeni tutkular canlanır; ancak eski toplumsal düzen bunları zincirlemektedir. Bu düzenin yok edilmesi gerekir ve yok edilir”.

Marx bu bağlamda yaşanan tarihsel sürecin “sermayenin tarih öncesi” olduğuna dikkat çeker: “Eski düzenin yok olması, bireylere ait ve dağınık üretim araçlarının toplumsal olarak yoğunlaşmış üretim araçları haline gelmesi ve dolayısıyla çok sayıda cüce mülkiyetin az sayıda dev mülkiyet halinde bir araya gelmesi, büyük halk kitlesinin topraklarından, geçim araçlarından ve emek aletlerinden yoksun kalarak mülksüzleşmesi, halk kitlesinin maruz kaldığı bu korkunç ve zorlu mülksüzleşme, sermayenin tarih öncesini oluşturur.” Bu dönem boyunca bir dizi zor yöntemleri uygulanmıştır ve Marx bunlardan sadece, sermayenin ilk birikim yöntemleri olarak çığır açıcı nitelikte olanlarını kısaca gözden geçirdiğini belirtir. Doğrudan üreticilerin “mülksüzleştirilmeleri en duygusuz bir vandalizm ile ve en bayağı, en rezil ve en iğrenç tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir. Kişisel emek ürünü olan, deyim yerindeyse, kendi başına, bağımsız olarak çalışan birey ile kendi emek koşullarının birlikte büyümelerine dayanan özel mülkiyetin yerini, başkasına ait, ama biçimsel açıdan özgür emeğin sömürüsüne dayanan kapitalist özel mülkiyet alır.”

Bu dönüşüm süreci eski toplumu derinliğine ve genişliğine yeterince çözüp parçalar parçalamaz, emekçiler proleter, emek araçları sermaye haline gelir gelmez ve kapitalist üretim tarzı kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlenir güçlenmez kapitalist gelişme süreci yeni bir biçim kazanır. Bu biçim, Marx’ın daha yıllar öncesinden eşsiz öngörüleri temelinde açıkladığı üzere bireysel kapitalistlerin mülksüzleşmesi ve sermayenin merkezileşerek tekellerin ortaya çıkmasıdır. Marx’tan okuyalım: “Emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşması ve toprağın ve diğer üretim araçlarının daha geniş ölçüde toplumsal olarak sömürülen, yani daha geniş ölçüde ortak biçimde kullanılan üretim araçlarına dönüşmesi ve dolayısıyla özel mülkiyet sahiplerinin daha geniş ölçüde mülksüzleşmesi, yeni bir biçim kazanır.” Şimdi mülksüzleşecek olan kişi, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok işçiyi sömüren kapitalisttir.

“Bu mülksüzleşme, kapitalist üretimin özünde yatan yasaların işlemesiyle, sermayelerin merkezileşmesiyle gerçekleşir.” Semiren bir kapitalist, daima birçok kapitalistin başını yer. “Bu merkezileşme ya da az sayıda kapitalistin çok sayıda kapitalisti mülksüzleştirmesi ile birlikte, emek sürecinin el birliğine dayanan biçimi, bilimin bilinçli teknik kullanımı, toprağın planlı sömürüsü, emek araçlarının yalnızca birlikte kullanılabilen emek araçlarına dönüşümü, bütün üretim araçlarında, birleşik, toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmaları yoluyla tasarruf sağlanması, bütün ulusların dünya piyasası ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, giderek büyüyen ölçeklerde gelişir. Bu dönüşüm sürecinin avantajlarından yararlanan ve bunları tekelleri altında tutan büyük sermaye babalarının sayıları durmadan azalırken, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü alabildiğine artar; ama aynı zamanda, sayıca gittikçe artan bir sınıfın, kapitalist üretim sürecinin bizzat kendi mekanizması ile eğitilen, birleşen ve örgütlenen işçi sınıfının öfkesi de artar.” Ve işte bu gelişmelerle birlikte, Marx’ın o ünlü ve veciz ifadesiyle belirttiği tarihsel momente ulaşılır: “Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendisinin hükmü altında gelişen üretim tarzının ayak bağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla uyuşamadıkları bir noktaya ulaşır.” Böylece kabuk parçalanır, artık kapitalist özel mülkiyetin matem çanı çalmıştır. “Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”

Kapital’de takip eden satırlarda yer alan açıklamalar, Marx’ın, kapitalist özel mülkiyetin olumsuzlanması temelinde “üretim araçlarının ortak mülkiyeti temeline dayanan bireysel mülkiyet”e geçiş konusundaki diyalektik dehasını gözler önüne serer. “Kapitalist üretim tarzının ürünü olan kapitalist mülk edinme tarzı ve dolayısıyla kapitalist özel mülkiyet, bireyin kendi emeğine dayalı özel mülkiyetin ilk olumsuzlanmasıdır. Ne var ki, kapitalist üretim, bir doğa yasasının şaşmaz zorunluluğu ile kendi olumsuzlanmasını doğurur. Bu, olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır. Bu, özel mülkiyeti yeniden getirmez, ama kapitalist dönemde edinilmiş şeyler olan el birliği ile toprağın ve emek harcanarak üretilmiş üretim araçlarının ortak mülkiyeti temeline dayanan bireysel mülkiyeti getirir.”

Marx’ın burada yer alan açıklamaları, tarihte kapitalizm öncesinden kapitalizme geçiş ve nihayet kapitalizmin aşılması bağlamında özenle üzerinde durulması gereken niteliktedir: “Bireylerin kendi emeklerine dayanan dağınık özel mülkiyetin kapitalist mülkiyete dönüşmesi, doğal olarak, şimdiden fiilen toplumsallaşmış üretime dayanan kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüşmesinden, karşılaştırılamayacak ölçüde daha fazla zaman alan, daha sert ve zorlu bir süreçtir. Birinci durumda halk kitlesinin az sayıda gaspçı tarafından mülksüzleştirilmesi, ikinci durumda az sayıdaki gaspçının halk kitlesi tarafından mülksüzleştirilmesi söz konusudur.”

İşte bu noktada Marx bir dipnot düşerek, yoldaşı Engels’le birlikte kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”dan bazı satırları hatırlatır: “Burjuvazi sanayinin ilerlemesinin iradesiz ve dirençsiz taşıyıcısıdır. Bu gelişme işçilerin rekabetten kaynaklanan soyutlanmışlığının yerine işçilerin ortaklaşmaktan kaynaklanan devrimci birleşimini geçirir. İşte bu nedenle büyük sanayinin gelişmesi, üstünde burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünleri mülk edindiği temelin kendisini burjuvazinin ayaklarının altından çeker. Dolayısıyla burjuvazi en başta kendi mezar kazıcısını üretir. Burjuvazinin yıkılışı ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.”

(devam edecek)

30 Nisan 2021

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /30

Bölüm 25: Modern Sömürgeleştirme Teorisi

Marx bu bölümün başlığı hakkında (Modern Sömürgecilik Teorisi de denebilir) bir dipnot düşmüş ve konuya açıklık getirmiştir. “Burada, gerçek sömürgeler, özgür göçmenlerin gidip yerleştikleri bakir topraklar söz konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik anlamda, hâlâ bir Avrupa sömürgesidir.” Ayrıca bu kategoriye, köleliğin kaldırılmasıyla daha önceki koşulların tamamıyla değişmiş olduğu eski plantasyonlar da dahildir.

Kapitalist düzenin savunucusu olan ekonomi politik, pek çok konuda olduğu gibi önemli bir ayrım noktasında da, işine öylesi geldiği için tam bir kafa karışıklığı yaratmıştır. Marx işte bu önemli ayrım noktasına değinir. Şöyle ki, ekonomi politik, biri üreticinin kendi emeğine ve diğeri başkalarının emeğinin sömürülmesine dayanan çok farklı türdeki iki özel mülkiyeti birbirine karıştırır. Böylece, bunlardan ikincisinin yalnızca birincisinin doğrudan karşıtı olmakla kalmayıp, aynı zamanda onun mezarı üzerinde boy attığını da gözlerden gizler.

Marx’ın Kapital’i yazdığı tarihlerde, onun deyişiyle ekonomi politiğin yurdu olan Batı Avrupa’da ilk birikim süreci az çok tamamlanmış bulunmaktadır. “Kapitalist rejim, burada bütün ulusal üretimi ya doğrudan doğruya egemenliği altına almış ya da ilişkilerin henüz daha az gelişmiş olduğu yerlerde, onun yanında varlığını sürdürmekle birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmakta olan günü geçmiş üretim tarzına ait toplumsal katmanları en azından dolaylı olarak kontrol edebilecek duruma gelmiştir. Politik iktisatçı, olguların daha yüksek sesle kendi ideolojisini yüzüne vurması ölçüsünde şiddetlenen bir gayret ve kabaran bir heyecanla, kapitalizm öncesi dünyanın hukuk ve mülkiyet kavramlarını, sermayenin bu tamamlanmış dünyasına uygular.”

O dönemin ABD’si, Avustralya’sı gibi sömürgelerdeki nesnel durum ise Batı Avrupa’dan farklıdır. Bu sömürgelerde, kapitalizmin gelişimine engel olan kapitalizm öncesi üretim ilişkileri henüz güçlüdür. O nedenle, sömürgelerde kapitalist rejim, kendi emek koşullarının sahibi olan ve emeğiyle kapitalistleri değil kendisini zenginleştiren üreticilerin engeliyle karşılaşır. “Bu birbirlerinin tam karşıtı iki ekonomik sistem arasındaki çelişki burada kendisini ikisi arasındaki fiili çatışmayla ortaya koyar.” Anavatanın gücüne sırtını dayayan kapitalist, üreticinin kendi bağımsız emeğine dayanan üretim ve mülk edinme tarzını zora başvurarak ortadan kaldırmaya çalışır.

Sermayenin dalkavuğu politik iktisatçı, anavatanında kapitalist üretim tarzını överken, yine anavatanındaki kapitalist düzenin çıkarına olarak, sömürgelerde iki üretim tarzının karşıtlığını yüksek sesle ilan eder. Bu amaçla, emekçiler mülksüzleştirilmeden ve buna uygun olarak üretim araçları sermayeye dönüştürülmeden, emeğin toplumsal üretici gücünün gelişmesinin, elbirliğinin, işbölümünün, geniş ölçüde makine kullanımının vb. mümkün olamayacağını kanıtlamaya girişir. İşbaşındaki politik iktisatçı sömürgelerde “ulusal zenginlik” adına vaaz verirken, aslında halkı yoksullaştıracak yapay yolların araştırılması peşindedir. İşte işin burasında, kendini mazur gösterme çabalarını arkasına gizlediği zırh, çürümüş ağaç kabuğu gibi kıyım kıyım ufalanıp parçalanır.

Marx’ın aktardığı üzere, E. G. Wakefield (1796-1862) adlı ünlü İngiliz sömürgecilik teorisyeni, modern sömürgeciliğin yürütümüyle ilgili olarak anavatanına hayırlı bazı görüşler sunmuştur. Onun teorisine göre, korumacılık sistemi nasıl başlangıcında anavatanda kapitalist imal etme girişimi idiyse, sömürgelerde de ücretli işçi imal etme girişimi olarak hizmet görecektir. Wakefield’ın “sistematik sömürgeleştirme” adını verdiği sömürgeleştirme teorisi, İngiltere tarafından bir süre yasalar eşliğinde sömürgelerde yürürlüğe konmaya çalışılmıştır. Wakefield’ın sömürgelerde keşfettiği ilk hakikat, ücretli işçi olmadıkça para veya üretim araçları sahipliğinin bir insanı henüz kapitalist yapmayacağıdır. O, sermayenin bir şey olmayıp, kişiler arasında “şeyler” aracılığıyla kurulan bir toplumsal ilişki olduğunu keşfetmiştir.

Marx, daha önce üzerinde durduğu gibi, sermayenin bir toplumsal üretim ilişkisi, bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumun üretim ilişkisi olduğunu hatırlatır. Ayrıca, üretim ve geçim araçları doğrudan üreticilerin mülkleri ise sermaye değildir. “Bunlar, ancak, aynı zamanda, işçinin sömürülmesine ve boyunduruk altına alınmasına hizmet eden araçlar haline geldikleri zaman, sermaye olur. Ama onların bu kapitalist ruhu ile maddi bedenleri, politik iktisatçının kafasında öylesine birbirine yapışık bulunur ki, o bunları her tür durumda, hatta sermayenin tam karşıtı şeyler oldukları zaman bile, sermaye diye isimlendirir.” Marx, burjuva iktisatçısının, salt para ilişkilerine feodal hukukun yaftasını yapıştıran feodal hukukçuya benzediğini vurgular.

Bir an için düşünelim. Emekçi kullandığı üretim araçlarının sahibi olduğunda ve kendisi için birikimde bulunduğunda kapitalist birikim ve kapitalist üretim tarzı olanaksızdır. Kapitalist birikim ve kapitalist üretim tarzından söz edebilmemiz için ücretli işçi sınıfının varlığı şarttır. Marx sorar: “Pekâlâ, eski Avrupa’da üretim araçlarının emekçinin elinden alınması ve dolayısıyla sermaye ile ücretli emeğin ortaya çıkması, nasıl mümkün oldu?” Wakefield’ın bu soruya yanıtı şudur: “Pek orijinal türden bir contrat social (toplum sözleşmesi) aracılığıyla.” Wakefield’a göre, insanlık sermaye sahipleri ve emek sahipleri olarak bölündü ve de bu bölünme gönüllü bir anlaşma ve birleşmenin sonucuydu! Marx’ın belirttiği gibi, bu, büyük insan kitlesinin “sermaye birikimi” onuruna kendini gönüllüce mülksüzleştirdiği anlamına gelen bir saçmalamadır.

Ama o zaman, neden, doğal sömürgeleştirmenin karşıtı olan “sistematik sömürgeleştirme”ye başvuruluyor? Çünkü “Amerikan Birliği’nin kuzey eyaletlerinde nüfusun onda biri bile ücretli işçiler kategorisi içinde yer almaz. ... Oysa, İngiltere’de ... halkın büyük kısmı ücretli işçilerden oluşur.” Marx, Wakefield’ın savunduğu “sistematik sömürgeleştirme”nin nedeninin, sömürgelerde yeterli ücretli işçinin bulunmaması olduğunu belirtir. Wakefield’a göre, eski sömürgeci zenginliğin biricik temeli köleciliktir. Fakat kapitalizm kölelerle değil özgür insanlarla iş görme zorunluluğuna dayandığına göre, Wakefield’ın modern sömürgeleştirme teorisi bir “geçiş önlemi”dir.

Kapitalist üretim tarzının temelini, toprağı elinden alınmış halk kitlesi oluşturmuştur. Wakefield’ın üzerinde durduğu gibi, ABD benzeri özgür bir sömürgede ise durum farklıdır. Özgür bir sömürgede toprağın büyük kısmı henüz halkın mülküdür. Buraya gelen her göçmen, bundan dolayı, bunun bir kısmını, daha sonra geleceklerin aynı şeyi yapmalarına fırsat vermeden kendi özel mülkü ve kendi kişisel üretim aracı haline getirebilir. Sömürgelerde sermayenin yerleşmesine karşı gösterilen direncin sırrı da işte bu durumdur. Yine Wakefield’ın sömürgelerdeki gerçekliği belirtirken aktardığı üzere, bir sömürgeleşme unsuru olabilmesi için, toprağın ekilmemiş halde bulunması yetmez, özel mülkiyet konusu haline getirilmek üzere kamusal mülkiyet altında olması gerekir. Toprağın çok ucuz ve bütün insanların özgür olduğu, herkesin istediği takdirde bir parça toprağı kolayca edinebildiği bir yerde emek yalnızca çok pahalı olmakla kalmaz, ne fiyata olursa olsun toplu emek bulmak güçleşir.

Marx sömürgelerdeki durumdan hareketle önemli bir soru sorar: “Sömürgelerde işçinin üretim araçlarından ve bunların kökü olan topraktan ayrı düşmesi diye bir durum henüz bulunmadığına ya da ancak tek tük veya sınırlı ölçekte görüldüğüne ve tarımın sanayiden ayrılması, tarımsal ev sanayisinin yok olması gibi şeyler de söz konusu olmadığına göre, sermaye için iç pazar nereden ve nasıl doğacaktır?” Bu soruyu yanıtlayabilmek için, önce kapitalizmin henüz gelişmediği zamanlarda özgür Amerikalıların gerçekliğini bilmek gerekir. Wakefield buna dikkat çeker: “Köleler ve bunların büyük işler için emek ve sermayeyi bir araya getiren patronları dışında, Amerikan halkının hiçbir kesimi tek başına tarımla uğraşmaz. Topraklarını kendileri işleyen özgür Amerikalılar, aynı zamanda bir sürü başka iş de yapar. Kullandıkları mobilya ve aletlerin bir kısmını çoğu zaman kendileri yaparlar. Oturdukları evleri çoğu zaman kendileri inşa eder, imal ettikleri öteberiyi, ne uzaklıkta olursa olsun, kendileri pazara getirir ve satar. İplik eğirir, kumaş dokurlar; sabun ve mum imal eder, giydikleri ayakkabı ve elbiseyi kendileri yaparlar. Amerika’da toprakla uğraşmak çoğu zaman bir demircinin, bir değirmencinin ya da bir bakkalın ikincil bir işidir.”

Kapitalist üretimin sırrı, ücretli işçiyi durmadan ücretli işçi olarak yeniden üretmekle kalmaması, aynı zamanda sürekli olarak sermaye birikimine oranla bir göreli ücretli işçi nüfusu fazlası üretmesidir. Böylece, emek arz ve talebi dengelenir ve ücret oynamaları kapitalist sömürüye uygun sınırlar içine alınır. Neticede işçinin kapitaliste vazgeçilmez biçimde gerekli görülen toplumsal bağımlılığı sağlanmış olur. Marx bu bağımlılık ilişkisini şöyle niteler: “Laf ebesi politik iktisatçının anavatanda bir büyücü ustalığıyla alıcı ve satıcı, aynı derecede bağımsız meta sahipleri, sermaye metasının sahibi ile emek metasının sahibi arasında serbestçe akdedilen bir sözleşme ilişkisi kılığına sokabildiği bir mutlak bağımlılık ilişkisidir bu.”

Ne var ki Wakefield’ın üzerinde durduğu üzere, sömürgelerde bu parlak hayali yıkacak koşullar egemendir o zamanlar. Buralarda mutlak nüfus anavatandan daha hızlı artar, emek arz ve talebi yasası paramparça olur. Sömürgelerde o anın ücretli işçisi ertesi gün pekâlâ kendi başına çalışan bağımsız bir köylü ya da bir zanaatçı olabilir. Böylece emek pazarından çekilir. Marx’ın belirttiği gibi, sürekli bir dönüşüm sürecidir bu: “Ücretli işçileri, sermaye için değil kendileri için çalışan, kapitalist beyleri değil kendilerini zenginleştiren bağımsız üreticiler haline getiren bu sürekli dönüşüm süreci, öte yandan, emek piyasası üzerinde son derece zararlı etkiler yapar. Sadece ücretli işçinin sömürülme derecesi aşırı ölçüde düşük olmakla kalmaz. Ücretli işçi, bağımlılık ilişkisi ile birlikte, kaçınmacı kapitaliste olan bağımlılık duygusunu da yitirir.” Marx, Wakefield’dan aktardıklarıyla sömürgelerdeki gerçekliğe değindikten sonra sonucu özetler: “İşte size, bizim E. G. Wakefield’ın bu kadar yiğitçe, böylesine dokunaklı ve veciz biçimde çizdiği uygunsuzluklar tablosu.”

Wakefield, sömürgelerde ücretli emek arzı sürekli, düzenli ve yeterli değildir diye yakınmaktadır. Keza sömürgelerde emekçiler icabında kendi hesaplarına çalışma olanaklarına sahip olduklarından, emeklerinin büyük kısmına kapitalistlerin ucuza el koymasına kesinlikle izin vermemektedirler. Kapitalistin kendi sermayesi ile Avrupa’dan işçi ithal etme kurnazlığı da para etmemektedir. Zira anavatandan getirilenler de çok geçmeden işçi olmaktan çıkmakta, kısa bir süre içinde bağımsız toprak sahibi haline gelmekte ya da ücretli emek piyasasında eski patronlarının karşısında rakip olarak yer almaktadırlar. Marx, “Ne facia! Erdemli kapitalistimiz ta Avrupalardan kendi parasıyla kendi rakiplerini getirmiş oluyor! Dünyanın sonu geldi zaten!” diye dalgasını geçer. Wakefield, sömürgelerde “ücretli işçilerden yana ne bağımlılık kaldı, ne de bağımlılık duygusu” diye boşuna yakınmamaktadır tevekkeli! Onun çömezi Herman Merivale ise, sömürgelerde daha ucuz ve daha yumuşak başlı emekçilere (kapitalistin onlardan emir almak yerine kendi koşullarını onlara zorla kabul ettireceği sınıfa) büyük bir gereksinme olduğunu söylemektedir. Merivale, eski uygar ülkelerde emekçinin özgür olmakla birlikte bir doğa yasasıyla kapitaliste bağımlı olduğunu belirtmekte ve sömürgelerde bu bağımlılığın yapay yollardan yaratılması gerektiğini savunmaktadır.

Sömürgelerdeki nesnelliğin sermaye birikiminin önüne çeşitli engeller dikmesi nedeniyle, o dönemlerde çeşitli iktisatçılardan yükselen yakınmalar az değildir. Hatta Marx’ın “ılımlı, serbest ticaret taraftarı, bayağı iktisatçı” diye nitelediği Gustave De Molinari bile şöyle demiştir: “Köleliğin, köle emeğinin yerini alacak uygun miktarda özgür emek sağlanmaksızın kaldırıldığı sömürgelerde görülen, her gün görmeye alıştığımızın aksi oldu. Basit işçilerin, kendilerine üründen düşecek haklı paylarla hiçbir ilgisi bulunmayan ücretler talep ederek, sanayici girişimcileri sömürdükleri görüldü.”

Marx önemli bir gerçekliğe işaret eder: “Üretim araçlarının ufalıp, kendi başına faaliyet gösteren sayısız sahipler arasında dağılması sermayenin merkezileşmesi ile birlikte birleşik emeğin bütün dayanaklarını yok eder. Uzunca bir süre alacak ve sabit sermaye yatırımlarını gerektirecek uzun soluklu her girişim, uygulama engelleriyle karşılaşır. Avrupa’da sermaye, bir an bile tereddüt etmeden, yatırımda bulunur; çünkü orada her an kullanılmaya hazır, her zaman istenilenden bol bir canlı emek deposu oluşturan işçi sınıfı vardır. Ama sömürge ülkelerde öyle mi ya!”

“Sistematik sömürgeleştirme” mucidi Wakefield, kapitalist İngiliz tarımını ve burada kullanılan “birleşik” emeği Amerika’daki dağınık toprak işletmeciliği ile parlak bir biçimde karşılaştırmış ve bunu yaparken farkında olmadan madalyonun öteki yüzünü de göstermiştir. Wakefield, Amerikan halk kitlesini müreffeh, bağımsız, girişimci ve görece eğitimli olarak tasvir eder. Oysa yine onun belirttiğine göre, İngiliz tarım işçisi sefil bir yaratıktır, bir dilencidir. Wakefield devam eder: “Tarımda çalıştırılan özgür işçinin ücreti, Kuzey Amerika ve bazı yeni sömürgeler dışında, hangi ülkede işçinin canını teninde tutmaya ancak yeten bir miktarın ötesinde kayda değer bir yükseklik gösterir? ... Hiç şüphesiz, İngiltere’de tarımda kullanılan beygirler, değerli bir mülk oldukları için, İngiliz köylüsünden çok daha iyi beslenir.” Ama “aldırma” der Marx, zira ulusal zenginlik zaten niteliği gereği halkın sefaleti ile özdeştir.

Marx, Wakefield gibilerin derdini ifade eden bir soru sorar: “Pekâlâ, sömürgelerdeki bu anti-kapitalist kansere nasıl çare bulunacaktır?” Eğer bir darbede, bütün toprak kamu mülkiyetinden çıkartılıp özel mülkiyete dönüştürülseydi, elbette Wakefield gibilerin rahatsız olduğu kötülüğün kökleri kurutulurdu! Ama bununla birlikte sömürgelerin de kökü kazınmış olurdu. Oysa “marifet, bir taşla iki kuş vurmaktır”. Ve işte bu noktada Marx, Wakefield’ın bulduğu çarelerden aktararak sistematik sömürgeciliğin “büyük sırrını” açıklığa kavuşturur: “Bakir topraklara, hükümet tarafından, arz ve talep yasasından bağımsız, toprak satın alıp bağımsız bir köylü haline gelebilmek için gerekli parayı kazanabilinceye kadar uzunca bir süre göçmeni ücretli işçi olarak çalışmak zorunda bırakacak, yapay bir fiyat biçilebilirdi. Öte yandan, hükümet, toprağın ücretli işçinin toprak sahibi olmasını görece önleyecek derecede yüksek bir fiyatla satılmasından elde edilecek fonu, diğer bir deyimle, kutsal arz ve talep yasası ihlal edilerek işçinin ücretinden sızdırılan paralarla meydana gelecek fonu, bu fon büyüdüğü ölçüde, Avrupa’dan sömürgelere parasız pulsuz insanlar ithal etmek ve böylece kapitalist beyler için dopdolu bir emek piyasası sağlamak amacıyla kullanabilirdi.” Wakefield’ın teorisine göre, devlet tarafından biçilecek toprak fiyatı “yeterli bir fiyat” olmalı, yani işçiyi, bir başkası emek piyasasında yerini dolduruncaya kadar bağımsız bir toprak sahibi haline gelmekten alıkoyacak derecede yüksek bir fiyat olmalıydı.

Marx, bu “yeterli toprak fiyatı”nın, işçinin emek piyasasından kurtulup toprağa çekilmesine izin vermesi için kapitaliste ödediği fidyenin kibarca ifadesinden başka bir şey olmadığını vurgular. Bunun gerçek anlamı şudur: “İşçi, ilk önce, daha fazla işçiyi sömürebilsin diye, kapitalist beye «sermaye» sağlamak ve sonra, emek piyasasında kendisinden boşalan yeri doldurmak üzere hükümetin eski patronu için okyanuslar aşırarak getireceği «yedek adam»ın yol masrafını cebinden ödemek zorundadır.”

Marx, İngiliz hükümetinin Wakefield tarafından özellikle sömürgelerde kullanılmak üzere düşünmüş olduğu bu “ilk birikim” yöntemini yıllar boyu uygulamış olmasının son derece karakteristik olduğunu belirtir. Böylece göç akımı sadece İngiliz sömürgelerinden Amerika Birleşik Devletleri’ne yönlendirilmiştir. Fakat bu arada bazı gelişmeler Wakefield’ın reçetesini gereksiz duruma getirir. Çünkü bir yandan, uzun yıllar boyunca kesintisiz olarak Amerika’ya ulaşan muazzam insan seli Amerika Birleşik Devletleri’nin doğu kısmında kalıcı bir tortu bırakmıştır; Avrupa’dan gelen göç dalgası buradaki emek pazarına batıya doğru olan göç akınının alıp götürebileceğinden fazla insan getirmiştir. Öte yandan, Amerikan İç Savaşı sonunda muazzam bir iç borç meydana gelmiş ve bununla birlikte de vergi baskısı artmış, en aşağılık türden bir mali aristokrasi ortaya çıkmıştır. Ayrıca, kamuya ait toprakların muazzam bir kısmı demiryolları kurup işletsinler, madenler açıp çalıştırsınlar vb. diye spekülatör şirketlere peşkeş çekilmiştir. O dönemde ABD’de ücretler Avrupa’da normal sayılan düzeye indirilmiş olmasa da, kapitalist üretim ABD’de de dev adımlarıyla ilerlemiştir. Yaşanan tüm bu gelişmeler neticesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde çok hızlı bir sermaye merkezileşmesi gerçekleşmiştir. “Böylece, bu büyük cumhuriyet, göçmen işçiler için vaat edilen toprak olmaktan çıkmıştır.”

Bir başka örnek olarak Avustralya’daki duruma değinir Marx. İşlenmemiş sömürge topraklarının İngiliz hükümeti tarafından yüzsüzce bir hovardalıkla aristokratlara ve kapitalistlere peşkeş çekilmesi, altın yataklarının çektiği insan akımı ve en küçük zanaatçıyla bile rekabet eden İngiliz mamul eşya ithalatı özellikle Avustralya’da bol miktarda bir “göreli artı-işçi nüfusu” üretmiştir. Öyle ki, Avustralya’dan İngiltere’ye gelen hemen hemen her posta, “Avustralya emek pazarının dolup taştığı” ve fuhuşun yer yer Londra’daki Haymarket kadar şehvetle geliştiği konusunda can sıkıcı haberlerle doludur. Avustralya, kendi kendisinin yasa koyucusu haline gelir gelmez göçmenleri kollayan yasalar çıkarmış, fakat İngilizlerin yapmış oldukları toprak yağması bir oldubitti olarak kalmıştır.

Marx önemli bir vurguyla bu bölümü ve Kapital birinci cilt yazımını sona erdirir: “Ne var ki bizim burada üzerinde durduğumuz, sömürgelerin durumu değil. Bizi ilgilendiren tek şey, eski dünyanın ekonomi politiği tarafından yeni dünyada keşfedilmiş ve gürültüyle ilan edilmiş olan sırdır: Kapitalist üretim ve birikim tarzı, dolayısıyla aynı zamanda kapitalist özel mülkiyet, kişinin kendi emeğine dayanan özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını, yani işçinin mülksüzleştirilmesini gerektirir.”

***

Kısa bir Not (Elif Çağlı): Böylece Kapital I. Cilt okumasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yordam Yayınlarının çevirisinde Kapital’in birinci cildine eklenmiş olan “Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları”, Marx’ın bu cilde bir bölüm olarak koymayı düşündüğü ancak daha sonra bu cilde eklemekten vazgeçtiği bir elyazmasıdır. Yordam Yayınlarının çevirisinde belirtildiği üzere, bu elyazmasının Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin mantığı ve mimarisi açısından özel bir önem taşıdığı, bugün hemen bütün Marx uzmanları tarafından kabul edilmektedir. Ne var ki, bu önemli çalışma Kapital birinci cildin orijinal basımında yer almadığı gibi, kapsamı nedeniyle de daha sonra ele alınmayı gerektiriyor. O nedenle, birinci cilde ilişkin okuma çalışması burada sona eriyor. Okuyucuya yararı olması umuduyla Kapital II. Cilt okumasında buluşmak üzere…

29 Mayıs 2021

Marx’ın Kapital’ini Okumak, II. Cilt

Temmuz 2021 - Ağustos 2023
e-kitap dizisi
dizi no: 
6

kapital_c-2.png

İkinci cilt okumasına başlarken belirtilmesi gereken bazı önemli hususlar var. Bu bağlamda en başta hatırlanması gerekir ki, Kapital’in ikinci cildi Marx tarafından yayına hazırlanmamış ve Marx ölümüyle birlikte ardında uzun yılların emeği olan devasa kapsamda değerlendirme ve çözümlemelerini elyazması notlar halinde miras bırakmıştır. Yoldaşı Engels işte bu notlardan hareketle ve Marx’ın notlarına fazlaca dokunmadan Kapital’in ikinci cildini yayına hazırlamıştır. Marx tarafından yayınlanmak üzere gözden geçirilemeyen elyazmaları, ortalama bir okuyucu için zorluk yaratacak matematiksel açıklamalar ve formüllerle yüklüdür. O nedenle bu tür yerlerde özü bozmadan elden geldiğince sadeleştirmeler, kısaltmalar, özetlemeler yapılarak ilerlenecektir. Çünkü belirtmek gerekir ki, bu çalışmanın amacı ortalama okuyucunun da Kapital’in özünü kavrayabilmesini sağlamaktır. Bunun dışında, Kapitalleri tüm karmaşık açıklamaları ve matematiksel çözümlemeleri de içerecek kapsamda doğrudan Kapital ciltlerinden inceleyecek kişiler zaten kendi bağımsız okumalarını yapacaklardır. Bu açıdan, Kapital ikinci cilt okumaları boyunca, bu çalışmanın amacına hizmet etmesi için zorunlu olarak yaptığımız sadeleştirmelerin genelde bir kayba yol açmayacağına dair dileğimizi en baştan paylaşmış olalım.



Kitabı e-kitap formatında edinmek için Bize Yazın bağlantısı aracılığıyla bizimle iletişime geçebilirsiniz



Ekonomi
Kapitalizm-Emperyalizm
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, II. Cilt /8

kapital_c-2.png

Bölüm 4: Devresel Sürecin Üç Şekli

Marx daha önce dile getirdiği açıklamalardan sonra sanayi sermayesinin dolaşım sürecinin ayırt edici unsurunu açıklar: “Demek ki, sanayi sermayesinin dolaşım sürecini ayırt eden, kökeninin evrensel karakteri, piyasanın dünya pazarı olarak var oluşudur. Başkalarının metaları için geçerli olan şey başkalarının paraları için de geçerlidir; meta-sermaye para karşısında nasıl yalnızca meta olarak işlev görüyorsa, para da meta-sermaye karşısında yalnızca para olarak işlev görür; para burada dünya parası olarak işlev görür.”

Marx’ın vurguladığı üzere, burada belirtilmesi gereken iki nokta daha vardır.

Birincisi: Kapitalist, para-sermayesi ile üretim süreci için üretim aracı şeklinde meta satın alır. Böylece o üretim araçları meta olmaktan çıkar ve üretken sermaye biçimindeki sanayi sermayesinin var oluş tarzlarından biri olur. “Ama kökenleri de böylece yitip gider; bundan böyle yalnızca sanayi sermayesinin var oluş biçimleri olarak var olur, onun içinde yer alırlar. Yine de şu var ki, yerlerine koyulmaları için bunların yeniden üretilmesi gerekir.” Fakat tüm üretimin kapitalistleşmediği bir tarihsel durumda, kapitalist üretim tarzı bu yerine koyma ihtiyacının bir kısmını kendi gelişme aşamasının dışında kalan üretim tarzlarından karşılayacaktır. “Ama onun eğilimi, üretimin tümünü elden geldiğince meta üretimine dönüştürmektir; bu konudaki temel aracı, tam da üretimi kendi dolaşım sürecinin içine çekmesidir; ve gelişmiş meta üretiminin kendisi kapitalist meta üretimidir. Sanayi sermayesi el attığı her yerde bu dönüşüme hız kazandırır, ama böylece bütün dolaysız üreticilerin ücretli emekçilere dönüşmesini de hızlandırır.”

İkincisi: Sanayi sermayesinin dolaşım sürecine giren metalar kökenleri (yani içinden çıktıkları üretim sürecinin toplumsal biçimi) ne olursa olsun, sanayi sermayesinin karşısına artık meta-sermaye biçiminde, meta ticareti yapan sermaye ya da tüccar sermayesi şeklinde çıkar. “Tüccar sermayesi ise, doğası gereği, bütün üretim tarzlarının metalarını kapsar.” Burada kastedilen metalara, işçilere değişen sermaye ile ödeme yapıldıktan sonra, o değerde değişen sermayenin emek gücünün yeniden üretilebilmesi için dönüştüğü geçim araçları da dahildir.

Kapitalist üretim tarzı yalnızca büyük ölçekli üretimi varsaymakla kalmaz, aynı zamanda ve zorunlu olarak, büyük ölçekli satışları, bireysel tüketicilere değil tüccarlara satışları öngörür. Eğer tüketici üretken bir tüketici yani sanayici kapitalist ise, bir üretim kolunun sanayi sermayesi, sanayinin diğer bir koluna üretim araçları sağlıyor demektir. Bu durumda bir sanayici kapitalist, pek çok başka sanayici kapitaliste (sipariş vb. biçiminde) doğrudan satış yapıyordur. “Her sanayici kapitalist, bu ölçüde, doğrudan satıcıdır, kendi kendisinin tüccarıdır; aslında tüccara satış yaparken de böyledir.”

Tüccar sermayesinin bir işlevi olarak meta ticaretinde bulunmak kapitalist üretimin bir öncülüdür ve kapitalist üretimin gelişimiyle birlikte giderek daha da gelişir. Bu nedenle, kapitalist dolaşım sürecinin özel yanlarını göstermek için bazen onun varlığı peşinen kabul edilir. Fakat kapitalist üretimin genel çözümlemesini yaparken, tüccarı işe karıştırmaksızın doğrudan satış yapıldığı varsayılmalıdır. Çünkü tüccarın işe karıştırılması, hareketin çeşitli yönlerinin anlaşılmasını zorlaştırır.

Marx bu inceleme sırasındaki varsayımları açıklar: “Devrenin genel biçimlerini incelerken ve genel olarak bu ikinci kitabın tamamı boyunca, parayı madeni para olarak alıyoruz; belirli ülkelerde yalnızca özgül işlemler için kullanılan ve salt değer simgesi olan simgesel parayı ve henüz açıklamadığımız kredi parasını dışarıda bırakıyoruz.” Bunun nedenlerinden biri, bunun zaten tarihsel gelişimde gözlenen sıra oluşudur; “kredi parası, kapitalist üretimin ilk döneminde ya hiçbir rol oynamaz ya da yalnızca önemsiz bir rol oynar”. İkinci neden, dolaşımda yalnızca madeni para bulunsaydı durumun ne olacağını anlamak üzere ileri sürülmüş görüşlerin, bu varsayımların gerekliliğini teorik olarak da kanıtlamasıdır. Ama madeni para hem satın alma aracı olarak hem de ödeme aracı olarak işlev gördüğünden, konuyu basitleştirmek için, ikinci ciltte para genellikle yalnızca birinci işlevsel biçiminde ele alınmıştır.

Kapital birinci ciltte üzerinde durulduğu üzere, aynı para kütlesi, örneğin 500 sterlin, paranın dolaşım hızı ne denli büyük olursa, dolayısıyla her bir sermaye kendi meta ya da para başkalaşımları dizisini ne denli çabuk geçerse, dolaşıma birbiri ardına o denli çok sayıda sanayi sermayesini sokar. Buna göre, kapitalistler arasında hesap denkleştirme ödemelerinden fazlasının yapılmaması ölçüsünde ve örneğin ücret ödemelerinin ödeme vadeleri de ne denli kısa olursa, belirli bir sermaye değeri kütlesinin dolaşımı o denli az para gerektirir. Öte yandan, dolaşım hızı veri alındığında, para-sermaye olarak dolaşması gereken para kütlesi, metaların fiyatlarının toplamına bağlıdır. Çünkü birinci ciltte üzerinde durulduğu gibi, dolaşımda gereken para miktarı, metaların fiyatlarının toplamının paranın dolaşım hızına bölünmesiyle belirlenir.

Dolaşım süreci ister meta-para ister para-meta-para şeklinde olsun, bir dolaşım işlemleri dizisi olarak bunlar yalnızca iki karşıt meta başkalaşımı dizisini temsil eder. Bu başkalaşımların her biri de, karşısında bulunan başkasına ait meta ya da başkasına ait paradır ve işte bu nedenle bunlar karşıt yönlü başkalaşımdır. Meta sahibi açısından M-P olan, alıcı açısından P-M demektir. Birinci işlemde meta, paraya dönüşerek başkalaşım geçirir ve ikinci başkalaşımda para, başka bir metaya dönüşür. Böylece bir aşamadaki herhangi bir metanın başkalaşımı, diğer bir aşamada başka bir metanın başkalaşımı ile iç içe geçmiş olur. Bu söylenenler genelde sermaye dolaşımı için de geçerlidir. Ancak sermaye dolaşımındaki iç içe geçiş, meta dolaşımındaki iç içe geçişle özdeşleştirilmemelidir. Marx bunun nedenlerini açıklar.

Birincisi, bir kapitalistin para-sermayesiyle bir başka kapitalistin metalarını üretim aracı olarak satın alması durumunda, farklı bireysel sermayelerin başkalaşımlarının iç içe geçişi söz konusudur. Fakat diğer bazı örneklerde ise, para-sermayenin kendisine çevrildiği üretim aracının kategorik anlamda meta-sermaye olması, mutlaka bir kapitalist tarafından üretilmiş olmasını gerektirmez. Örneğin bir kapitalistin üretim aracı olarak satın aldığı kömür, kapitalist olmayan birinden de satın alınabilir. Buna rağmen gerçekleşen her zaman bir yanda P-M, öte yanda M-P işlemidir. Fakat örnekten de anlaşılacağı gibi, bu işlem her zaman sermaye başkalaşımlarının iç içe geçişi değildir. Ayrıca, emek gücü bir işçinin metası olsa bile, emek gücü satın alımı hiçbir zaman sermaye başkalaşımlarının iç içe geçişi değildir. Çünkü emek gücü kapitalistin kullanımına girmedikçe sermaye halini almaz, yani emek gücü işçinin sermayesi değildir. Öte yandan, meta-para dönüşümünde elde edilen paranın mutlaka dönüşmüş meta-sermayeyi temsil etmesi gerekmez. Burada söz konusu meta, emek gücünün (ücretler) ya da bağımsız bir emekçinin, kölenin, serfin ya da topluluğun ürününün para olarak gerçekleşmesi olabilir.

İkincisi, eğer dünya pazarının tüm üretiminin kapitalist yolla yürütüldüğünü varsayarsak, bir bireysel sermayenin dolaşım süreci içinde gerçekleşen her başkalaşım, diğer sermayenin devresinde ona karşılık gelen karşıt bir başkalaşımı temsil etmek zorunda değildir. Dolayısıyla, toplam toplumsal sermayenin farklı bileşenlerinin dolaşım sürecinde karşılıklı olarak birbirlerinin yerini nasıl aldıkları, meta dolaşımının basit başkalaşımı temelinde iç içe geçişlerinden anlaşılamaz. Bunun anlaşılabilmesi başka bir araştırma yöntemini gerekli kılar. Marx, o güne kadar bu konuda yalnızca tüm meta dolaşımlarında ortak olan basit başkalaşımların iç içe geçişlerinden ödünç alınan bulanık düşüncelerden ibaret laflarla yetinildiğini vurgular.

Marx, sanayi sermayesinin devresel sürecinin ve dolayısıyla kapitalist üretimin en elle tutulur özelliklerinden birini şu şekilde açıklar: “Bir yandan üretken sermayenin oluşturucu öğelerinin meta piyasasından gelmesi ve sürekli olarak aynı piyasadan yenilenmek, metalar olarak satın alınmak zorunda olması; öte yandan emek sürecinin ürününün bu süreçten meta olarak çıkması ve sürekli olarak yeniden meta olarak satılmak zorunda olması. Örneğin, İskoçya ovalarının bir modern çiftçisiyle kıta Avrupa’sının eskilerden kalma bir küçük köylüsünü karşılaştırın. Birincisi tüm ürününü satar ve bu yüzden de üretimin bütün öğelerini, tohumu bile, piyasadan satın alarak yerine koymak zorundadır; öteki ise, ürününün daha büyük bölümünü doğrudan kendisi tüketir, elden geldiğince az satar ve az satın alır, aletlerini, giysilerini vb. elden geldiğince kendisi yapar.”

Bu tarihsel olgulardan çıkan önemli sonucu vurgular Marx: “Buradan hareketle, doğal ekonomi, para ekonomisi ve kredi ekonomisi, toplumsal üretimin üç karakteristik ekonomik hareket biçimi olarak birbirlerinin karşısına koyulmuştur.” Bunun nedenleri şöyledir:

“Birincisi, bu üç biçim eş değerli gelişme evrelerini temsil etmez. Kredi ekonomisi denen şey, kredi ekonomisi ile para ekonomisi terimlerinin üreticiler arasındaki karşılıklı ilişki işlevlerini ya da karşılıklı ilişki tarzlarını ifade etmesi ölçüsünde, para ekonomisinin bir biçiminden başka bir şey değildir. Gelişmiş kapitalist üretimde para ekonomisi artık yalnızca kredi ekonomisinin temeli olarak görünür. Para ekonomisi ve kredi ekonomisi, böylece kapitalist üretimin farklı gelişim aşamalarına karşılık gelir, ama doğal ekonomi karşısında hiçbir şekilde farklı bağımsız karşılıklı ilişki biçimleri oluşturmazlar.” Kapitalist gelişme kredi ekonomisi düzeyine ilerlemişse, artık para ekonomisi ve kredi ekonomisi iç içe geçmiştir ve yukarda da belirtildiği gibi, kredi ekonomisi para ekonomisinin bir biçiminden başka bir şey değildir.

İkincisi, para ekonomisi ve kredi ekonomisinin ayırt edici özelliği olarak üzerinde durulan nokta, üretim sürecinin kendisi olmayıp, üreticiler arasındaki ilgili ekonomik tarza tekabül eden karşılıklı ilişki tarzıdır. Böyle olduğundan, aynı şey doğal ekonomiye de uygulanabilir ve doğal ekonomi yerine değişim ekonomisi de denebilir. Ne var ki, Marx’ın bu noktada vurguladığı üzere, Peru’daki İnka devleti gibi tamamıyla tecrit edilmiş bir ekonomi, bu kategorilerin hiçbirine sokulamaz.

“Üçüncüsü: Para ekonomisi her tür meta üretiminin ortak yanıdır ve ürün, çok farklı toplumsal üretim organizmalarında meta olarak görünür. Bu durumda kapitalist üretimi, yalnızca, ürünün hangi ölçüde bir ticaret nesnesi olarak, bir meta olarak üretildiği ve dolayısıyla, kendisini oluşturan öğelerin de, çıktıkları ekonomiye hangi ölçüde yeniden ticaret nesneleri olarak, metalar olarak girmek zorunda oldukları karakterize ederdi.”

Gerçekte de kapitalist üretim, üretimin genel biçimi olarak meta üretimidir. Ne var ki, böyle olmasının ve gelişimi içinde gitgide daha fazla bu hale gelmesinin tek nedeni, emeğin burada bizzat meta olarak ortaya çıkması ve işçinin kendi emek gücünün işlevini satması ve –varsayımımıza göre– bu satışı kendi yeniden üretim maliyetleriyle belirlenen değeri üzerinden yapmasından kaynaklanır. Emeğin ücretli emek haline gelmesi ölçüsünde, üretici, sanayici kapitalist haline gelir. Kapitalist üretim (dolayısıyla aynı zamanda meta üretimi), işte bu nedenle, ancak dolaysız kır üreticisi de ücretli emekçi olduğunda, tüm boyutlarıyla ortaya çıkar.

“Kapitalist ile ücretli emekçi arasındaki ilişkide, para ilişkisi, alıcı ve satıcı ilişkisi, üretime içkin bir ilişki haline gelir. Ama bu ilişki, temelinde, karşılıklı ilişki tarzına değil, üretimin toplumsal karakterine dayanır; karşılıklı ilişki tarzı, tersine, üretimin toplumsal karakterinden kaynaklanır.” Zira kişi kendi emek gücünü kendi tercihinin sonucunda başkasına satmaz; kapitalist üretim tarzının karakteri onu buna mecbur bırakır. Ancak burjuva iktisatçılar gerçekliği inkâr ederek, üretim tarzının karakterinde ona uygun düşen karşılıklı ilişki tarzının temelini görmek yerine tam tersini yaparlar. Marx bu yaklaşımın, aklın fikrin iş yapmakta olduğu burjuva ufkuna uygun düştüğünü vurgular.

Sanayici kapitalist, dolaşımdan meta (işgücü ve üretim araçları) şeklinde çekmiş olduğundan daha fazla değeri dolaşıma meta biçiminde sokar. Çünkü üretim sürecinden çıkan meta ve onun dönüştüğü para değeri, artı-değer katkısı nedeniyle başlangıçtaki değerden daha büyük olur. Buradan çıkan sonuç şudur: Yalnızca sanayici kapitalist olarak işlev gördüğü kadarıyla, onun meta değeri arzı, meta değeri talebinden hep daha büyük olur. Eğer arz ve talebi denk olsaydı, bu, sermayesinin değerlenmemesiyle aynı anlama gelirdi. Yani üretken sermaye olarak işlevini görememiş olurdu; üretim sayesinde meta-sermayeye çevrilen üretken sermayenin artı-değer ile büyüyemediği anlamına gelirdi. Kapitalist, gerçekten de “satın aldığından daha pahalıya satmak” zorundadır. Ama bunu yapabilmesinin tek nedeni, kapitalist üretim sürecinin ona, satın aldığı daha düşük değerli yani daha ucuz olan bir metayı (emek gücü), daha yüksek değerde ve dolayısıyla daha pahalı bir metaya çevirme olanağını sağlamasıdır. Kârın kaynağını üretimde aramayan iktisatçıları yere seren Marx’ın gerçekliği gözler önüne seren ifadesiyle, “daha pahalıya satmasının nedeni, metasını değerinden fazlasına satması değil, üretim girdilerinin toplam değerinden yüksek değerde meta satmasıdır”.

Kapitalistin arzı ile talebi arasındaki fark ne kadar büyük olursa, yani piyasaya arz ettiği meta değeri piyasadan talep ettiği meta değerini ne denli çok aşarsa, sermayesini değerlendirme oranı da o kadar büyük olur. Kapitalistin amacı, arzı ile talebini denkleştirmek değildir. Tam tersine, bunlar arasındaki eşitsizliği, yani arzın talebe göre fazlalığını arttırmaktır.

“Tek bir kapitalist için geçerli olan, kapitalistler sınıfı için de geçerlidir. Kapitalistin yalnızca kişileşmiş sanayi sermayesi olması ölçüsünde, onun talebi, üretim araçları ve emek gücü talebiyle sınırlı kalır.” Onun üretim araçları talebi, yatırdığı sermayesinin bir kısmıdır; yani piyasaya sunduğu meta-sermayenin değerinden çok daha düşük değerde üretim aracı satın alır. Onun emek gücü talebi ise, değişen sermayesinin toplam sermayesine oranıyla belirlenir. Bu nedenle kapitalist üretimde emek gücü talebi, üretim araçları talebine oranla daha az büyür. Kapitalist, sürekli büyüyen bir ölçüde, emek gücünden çok üretim aracı alıcısıdır.

İşçinin ücretinin hemen hemen tümü geçim araçlarına ve çok büyük oranda da zorunlu geçim araçlarına çevrilir. Bu ölçüde, kapitalistin emek gücü talebi dolaylı olarak aynı zamanda işçi sınıfının tüketimine giren tüketim araçları talebidir. Ama bu talep neticede değişen sermayeye eşittir ve bunun bir milim ötesine geçemez. Marx burada bütün kredi ilişkilerinin konu dışında tutulduğunu belirtir. İşçi ücretinin bir bölümünü tasarruf ederse, bu durum onun ücretinin bir bölümünü gömülemesi ve bunu yaptığı ölçüde de bir geçim aracı alıcısı olarak ortaya çıkmaması anlamına gelir.

Kapitalistin talebinin en üst sınırı değişen ve değişmeyen sermaye için yatırdığı C kadar sermayedir. İngilizce sözcüklerin baş harflerinden hareketle yatırdığı toplam sermayeyi C, değişmeyen sermayeyi c ve değişen sermayeyi v harfleriyle ifade edersek: C = c + v diyebiliriz. Fakat kapitalistin arzı, üretimin sağladığı artı-değere denk gelen m kadar meta-sermaye değeri de eklendiğinden c + v + m olur. Kapitalist tarafından üretilen m kütlesinin yüzdesel oranı yani kâr oranı ne denli büyükse, arzına oranla talebi o denli küçük olur. Üretimin ilerlemesiyle birlikte, kapitalistin emek gücü talebi ve dolayısıyla bunun karşılığı olan zorunlu geçim araçları talebi, üretim araçları talebine kıyasla azalır. Fakat bu ne kadar azalırsa azalsın, kapitalistin üretim araçlarına olan talebinin her zaman yatırdığı toplam sermayesinden küçük olduğu unutulmamalıdır. “Demek ki, onun üretim araçları talebi, aynı sermayeyle ve aynı koşullar altında çalışan ve ona bu üretim araçlarını sağlayan kapitalistin meta-ürününden değerce her zaman daha küçük olmak zorundadır. Bu işin bir değil çok sayıda kapitalist tarafından yapılması, olayın özünü değiştirmez.”

Daha sonra ele alınacak olsa da, Marx bu noktada devir sorununa (sabit ve döner sermaye ayrımı temelinde) şöyle bir göz atmanın gerekli olduğunu belirtir. Diyelim kapitalistin toplam sermayesi 5000 sterlin ve bunun 4000 sterlini sabit, 1000 sterlini döner sermaye olsun. Bu durumda toplam sermayesinin yılda bir devir yapması için döner sermayesinin yılda beş devir yapması gerekir. Fakat döner sermayenin devir sayısının değişmesi, sermaye bileşimine ve kâr oranına ilişkin oranlar değişmedikçe, onun toplam talebinin toplam arzına oranını hiç değiştirmez.

Şimdi de kapitalistin sabit sermayesinin 10 yılda yenilendiğini varsayalım. Demek ki, her yıl bunun 1/10 = 400 sterlinlik bölümünü amorti fonuna yatıracaktır. Böylece artık elinde değeri yalnızca 3600 sterlin olan bir sabit sermaye ile bir de para olarak fonda 400 sterlin bulunacaktır. Eğer bazı onarımlar gerekiyor ve bunlar ortalamayı aşıyorsa, buna harcanan para sonradan yatırılan sermayeyi temsil eder. Eğer onarım ihtiyacı ortalamanın altındaysa kapitalist o kadar kârlıdır, ortalamayı aşıyorsa bu kapitalistin zararınadır. Fakat neticede aynı sanayi dalında iş gören kapitalistlerin bütünü söz konusu olduğunda bu sapmalar birbirlerini götürür. Her durumda, toplam sermayesi yılda bir devir yaptığında yıllık talebi aynen 5000 sterlin olarak kalsa bile, bu talep sermayenin sabit bölümü açısından sürekli olarak azalırken, döner kısmı açısından artar.

“Şimdi yeniden üretime gelelim” der Marx. Yine bir varsayım üzerinden örnek verir. Diyelim kapitalist artı-değeri tümüyle tüketmektedir ve yalnızca başlangıçtaki büyüklüğünde olan sermayeyi yeniden üretken sermayeye çevirmektedir. Bu durumda kapitalistin talebi onun arzıyla aynı değerde olur. Ama bu, onun sermayesinin hareketiyle ilgili değildir. Kapitalist olarak o, yalnızca arzının 4/5’i oranında (değerce) talepte bulunur. 1/5’ini ise kapitalistlik işlevi içerisinde değil, kendi özel gereksinimleri ya da zevkleri için harcar.

Fakat bu noktada dikkat edilmesi gereken şudur ki, aslında bu varsayım kapitalizmle bağdaşmaz. Marx’ın deyişiyle: “Bu varsayım, kapitalist üretimin var olmadığı ve dolayısıyla sanayici kapitalistin kendisinin de var olmadığı varsayımıyla aynı anlama gelir. Çünkü zenginleşmenin değil, hazzın itici güdü olarak iş gördüğü varsayımı, kapitalizmi daha en baştan ortadan kaldırır.”

Ayrıca böyle bir varsayım teknik açıdan da olanaksızdır. Kapitalist yalnızca fiyat dalgalanmalarına karşı kendisini koruyabilmek ve alım ve satımlar için en uygun koşullan bekleyebilmek için bir yedek sermaye oluşturmak zorunda değildir. Aynı zamanda, üretimini genişletmek ve teknik gelişmeleri kendi üretim organizmasına uygulamak için de sermaye biriktirmek zorundadır.

Kapitalist girişimci sermaye biriktirmek için, önce, dolaşımda realize ettiği artı-değerin bir bölümünü para biçiminde dolaşımdan çekmek ve bunu eski işi genişletmek ya da yeni bir işkolu açmasına yetecek miktara ulaşana dek istif etmek (gömülemek) zorundadır. Gömüleme süresince kapitalistin talebi artmaz, çünkü gömülenmiş para hareketsiz kılınmıştır. Bu durumda kapitalist, meta piyasasına arz ettiği metalar için, meta piyasasından bunların para olarak eşdeğeri olan bir meta çekmez. Nihayet Marx, yine önemli bir noktaya işaret eder ve burada kredinin hesaba katılmadığını hatırlatır. Oysa unutulmamalıdır ki, kapitalistin biriktirdiği parayı bir bankada faiz getiren bir hesaba yatırması kredi konusuna girer.

(devam edecek)

29 Ocak 2022

Marx’ın Kapital’ini Okumak, II. Cilt /13

kapital_c-2.png

İKİNCİ KISIM: SERMAYE DEVRİ

Bölüm 8: Sabit ve Dolaşır Sermaye

I. Biçim Farklılıkları

Daha önce görüldüğü üzere, değişmeyen sermayenin bir bölümü, yaratılmasına katkıda bulunduğu ürünlerin üretim sürecine girdiği kullanım biçimini korur. Böylece, değişmeyen sermayenin bu bölümü sürekli yinelenen emek süreçlerinde aynı işlevleri daha uzun ya da daha kısa süreler için yerine getirir. Örneğin sanayide kullanılan binalar, makineler vb., kısacası emek araçları bu kapsama girer. Değişmeyen sermayenin bu bölümü, kendi kullanım değeriyle birlikte kendi değişim değerinden yitirdiği oranda ürüne değer aktarır. Bu değer aktarımı bir ortalama hesabıyla belirlenir: “Üretim aracının üretim sürecine girdiği andan başlayıp tümüyle kullanıldığı, tükenip bittiği ve yerine aynı türden bir yenisinin koyulmasının ya da yeniden üretilmesinin gerektiği ana kadar devam eden kendi ortalama işlev süresiyle ölçülür.”

Demek oluyor ki, değişmeyen sermayenin bu bölümünün kendine özgü özelliği şudur:

Bitmiş ürün ve bu ürünü oluşturan öğeler, meta olarak dolaşım alanına geçmek üzere üretim sürecinin dışına atılır. “Buna karşılık emek araçları, içine bir kez adım attıktan sonra üretim alanından bir daha hiç ayrılmaz. İşlevleri onları oraya bağlı tutar.” O halde, yatırılan sermaye değerinin bir bölümü, süreç içindeki emek araçlarının işlevleriyle belirlenen bu biçim içerisinde sabitlenmiş bulunur. Emek aracının işlevini yerine getirmesi ve dolayısıyla aşınıp yıpranması ile değerinin bir bölümü ürüne aktarılır, bir başka bölümü emek aracında ve dolayısıyla üretim sürecinde sabitlenmiş olarak kalır. “Bu şekilde sabitlenmiş olan değer, emek aracının yararlı ömrünü tamamlamasına ve dolayısıyla da değerini, daha kısa ya da daha uzun bir dönemde, durmadan yinelenen bir dizi emek sürecinden çıkıp gelen bir yığın ürüne dağıtmasına kadar, sürekli azalır.” Fakat emek aracı olarak hâlâ etkin olduğu sürece, başlangıçta kendisinde sabitlenmiş olan değerin yalnızca bir bölümü ürüne geçer ve bu bölüm meta stokunun bir bileşeni olarak dolaşır. “Emek aracı ne denli dayanıklıysa, aşınıp yıpranması ne denli yavaşsa, değişmez sermaye değeri o denli uzun bir süre boyunca bu kullanım biçiminde sabitlenmiş olarak kalır. Ama, dayanıklılık derecesi ne olursa olsun, onun ürüne değer aktarma oranı her zaman kendisinin toplam işlev süresiyle ters orantılıdır. Değerleri aynı olan iki makineden biri beş yılda, öbürü on yılda ıskartaya çıkıyorsa, birincisi, aynı zaman aralığında, ikincisinin aktardığının iki katı büyüklüğünde değer aktarır.”

Burada incelemekte olduğumuz sermaye parçasının dolaşımının kendine özgü yanları vardır. “Birincisi, kendi kullanım biçiminde dolaşmaz; yalnızca değeri dolaşır; bu da, adım adım, parça parça, değerin ondan meta olarak dolaşan ürüne geçmesi ölçüsünde gerçekleşir. Kendisinin tüm işlev süresi boyunca, değerinin bir bölümü her zaman onda sabitlenmiş, üretilmelerine yardım ettiği metalar karşısında bağımsız olarak kalır.” Değişmeyen sermayenin bu bölümüne sabit sermaye biçimini veren özellik işte budur. Buna karşılık, üretim sürecinde yatırılan sermayenin tüm diğer maddi bileşenleri döner sermaye ya da dolaşır, akıcı sermayeyi oluşturur.

Üretim araçlarının diğer bir bölümü ise (buhar makinesinin kömürü gibi, işlev görmeleri sırasında emek araçları tarafından tüketilen yardımcı maddeler) maddi olarak ürüne girmez. Bunların yalnızca değerleri ürün değerinin bir bölümünü oluşturur. Ürün kendi dolaşımı içinde bunların değerini de dolaştırır. Bunların sahip oldukları bu özellik sabit sermaye ile ortak yanlarıdır. Ama bunlar, girdikleri her üretim sürecinde bütünüyle tüketilirler ve dolayısıyla her yeni üretim süreci için yerlerine aynı türden üretim araçlarının koyulması gerekir. Demek ki bunlar işlevlerini yerine getirirlerken kendi özgün kullanım biçimlerini korumazlar. Dolayısıyla, bu sermaye değerinin hiçbir parçası işlevlerini yerine getirirken eski kullanım biçimlerinde, doğal biçimlerinde sabitlenmiş olarak kalmaz.

Ürüne hammadde olarak giren bazı kullanım değerlerinin, keyif verici kimyasal maddeler örneğine benzer biçimde, bireysel tüketime konu olmaları mümkündür. Oysa makineler vb. gibi emek araçları sabit sermayenin maddi taşıyıcılarıdırlar ve artık hiç işe yaramaz duruma gelene dek yalnızca üretken biçimde tüketilir, bireysel tüketime giremezler. Ancak taşıma araçları bir istisna oluşturur. Bunların üretken işlevleri sırasında doğurdukları yararlı etki olan yer değiştirme, yolcuların bireysel tüketimine konu olur. Yolcu, öteki tüketim nesnelerinin kullanımı için nasıl bir karşılık ödüyorsa, aynı şekilde bunların kullanımı için de bir karşılık öder.

Kimyasal maddelerin üretiminde, hammaddeler ile yardımcı maddeler arasındaki ayrım belirsizleşebilir. Bu durum bazı örneklerde emek araçları ile yardımcı ve hammaddeler ayrımı için de geçerlidir. “Örneğin tarımda, iyileşmesi için toprağa eklenen maddeler kısmen ürünün oluşturucu ögeleri olarak bitkisel ürünlere geçer. Diğer yandan, bunların etkileri, örneğin 4-5 yıl gibi uzunca bir döneme yayılır. Bu nedenle bunların bir bölümü, ürüne maddi olarak girer ve böylece değerini ürüne hemen aktarırken, bir başka bölümü, eski kullanım biçiminde, değerini de sabitler. Üretim aracı olarak varlığını sürdürür ve bu nedenle sabit sermaye biçimini alır. İş hayvanı olarak bir öküz sabit sermayedir. Kesilip yenirse, emek aracı olarak da, sabit sermaye olarak da işlev görmez olur.”

Üretim araçlarına yatırılmış olan sermaye değerinin bir bölümüne sabit sermaye karakterini kazandıran belirleyici nitelik, bu değerin kendine özgü dolaşım tarzıdır. Bu özgün dolaşım tarzı, emek aracının kendi değerini ürüne aktarırken sergilediği özgün tarzdan kaynaklanır. Ve bu tarz da, emek araçlarının üretim sürecinde yerine getirdikleri işlevin özel bir türde olmasına bağlıdır.

Bir üretim sürecinden ürün olarak çıkan bir kullanım değerinin, bir başka üretim sürecine üretim aracı olarak girdiğini biliyoruz. Bir ürünü sabit sermaye yapan şey, onun bir üretim sürecinde ancak emek aracı olarak işlev yapmasıdır. Fakat unutulmasın, bir üretim sürecinden yeni çıktığı sırada o henüz hiçbir şekilde sabit sermaye değildir. “Örneğin, bir makine, bir makine imalatçısının ürünü ya da metası olarak, onun meta-sermayesi içinde yer alır. Ancak alıcısının, onu üretken biçimde kullanan kapitalistin elinde sabit sermaye olur.”

Öteki tüm koşullar aynı kalırken, emek aracının sabitlik derecesi onun dayanıklılığı ile birlikte artar. Emek araçlarında sabitlenmiş olan sermaye değeri ile bunun tekrarlanan emek süreçlerinde ürüne aktardığı bölüm arasındaki büyüklük farkını belirleyen faktör işte bu dayanıklılıktır. Bu değer aktarımı ne denli yavaş olursa, o sabit sermaye üretim süreçlerinde o kadar uzun zaman kalmış olur. Emek aracı artık ömrünü tükettiğinde ise kullanım değeriyle birlikte değerini de yitirmiş olur. Bundan böyle o emek aracı artık bir değer taşıyıcısı değildir.

Bazen yardımcı maddeler, hammaddeler, yan ürünler gibi gerçek anlamda emek aracı olmayan üretim araçları da emek araçları gibi hareket eder ve dolayısıyla sabit sermayenin bir varlık biçimine dönüşebilirler. Örneğin toprağın iyileştirilmesi için toprağa katılan kimyasal maddeler açısından durum budur. Bu gibi örneklerde ürüne giren yalnızca bu sabit sermaye değerinin bir kısmı değil, fakat bu değerin taşıyıcısı olan kullanım değeridir (örneğimizde kullanılan kimyasal madde).

Marx iktisatçıların temel bir yanlışına işaret etmiş ve onların sabit ve döner sermaye kategorilerini değişmeyen ve değişen sermaye kategorileri ile karıştırdıklarını açıklamıştır. Ayrıca, iktisatçıların kavramları tanımlarken içine düştükleri karışıklığın dayandığı başlıca noktaları da açıklar Marx. Örneğin binalar gibi bazı emek araçlarını fiziksel olarak karakterize eden hareketsizlik durumu sabit sermayenin genel özelliği gibi ele alınır. Oysa toprağa kimyasal katkı olarak kullanılan örnekte olduğu üzere, hareketli olup değer ilişkisi bakımından sabit sermayenin parçasını oluşturan örnekler vardır.

Ya da yalnızca belli toplumsal koşullar altında sermaye haline gelebilen nesneler, sanki taşıdıkları nitelik gereği kendiliğinden sabit ya da döner sermaye haline gelebilirlermiş gibi yanlış yaklaşımlar sergilenir. Oysa bir emek aleti ancak kapitalist üretim tarzı altında “üretken sermaye”nin parçası haline gelir ve sabit sermaye niteliğini kazanabilir. Marx sabit ve döner sermaye ayrımı açısından aydınlatıcı bir örnek de verir. Şöyle ki, sığırlar iş hayvanı olarak sabit sermayedirler; ama kesim hayvanı olarak bir ürünün hammaddesi olarak kullanıldıklarında (sucuk örneği), sabit değil döner sermayedirler.

Bir üretim aracının, yinelenen ama birbirleriyle bağlantılı olarak bir üretim dönemi oluşturan emek süreçlerinde uzunca bir süre yer alması, tıpkı sabit sermayede olduğu gibi kapitalistin icabında uzunca bir dönem için sermaye yatırımı yapmasını gerektirebilir. Ama salt bu durum onun bu sermayesini sabit sermaye haline getirmez. “Örneğin tohum, sabit sermaye değil, yalnızca, yaklaşık bir yıl süreyle üretim sürecinde sabitlenen ham maddedir.”

Makineler örneğinde olduğu gibi, emek araçlarının bir kısmı üretim sürecine girer girmez mekânsal olarak sabitlenir; ya da fabrika binaları, yüksek fırınlar, kanallar, demiryolları vb. örneklerde olduğu gibi, bu taşınmazlar daha baştan mekâna bağlanmış biçimde üretilir. Emek aracının, içinde işlev göreceği üretim sürecine böylece kesintisiz şekilde bağlanmış olması, aynı zamanda onun fiziksel varlık biçimi yüzündendir. Fakat öte yandan, bir başka emek aracı, tıpkı bir lokomotif, bir gemi, bir iş hayvanı vb. gibi, fiziksel olarak sürekli yer değiştirebilir, hareket edebilir; ama gene de sürekli olarak üretim süreci içinde kalabilir. O halde salt hareketlilik ya da hareketsizlik kendi başına sermayeye sabit sermaye niteliğini kazandıramaz. Ancak diğer bir özellik olarak, kimi emek araçlarının bulundukları yere sıkı sıkıya bağlanmış, toprağa kök salmış olmaları, sabit sermayenin bu bölümüne ulusların ekonomilerinde özel bir rol verir. “Bunlar, yurt dışına gönderilemez, meta olarak dünya pazarında dolaşamaz. Bu sabit sermaye üzerindeki mülkiyet hakkı, el değiştirebilir, alınıp satılabilir ve bu ölçüde, düşünsel olarak dolaşabilir. Hatta bu mülkiyet hakları, örneğin hisse senetleri biçiminde, yabancı piyasalarda dolaşabilir.”

Önemli bir nokta, üretilmiş ve dolaşıma girmiş olan ürünlere isabet eden sabit sermaye değerinin durumudur. “Sabit sermayenin kendine özgü dolaşımı, kendine özgü bir devir doğurur. Sabit sermayenin kendi doğal biçimindeyken aşınma ve yıpranma yoluyla yitirdiği değer parçası, ürünün değer parçası olarak dolaşır. Ürün, kendi dolaşımı aracılığıyla metadan paraya dönüşür; dolayısıyla emek aracının değerinin ürün tarafından dolaştırılan parçasının başına da aynı şey gelir; emek aracı üretim sürecinde değer taşıyıcısı olmaktan ne oranda çıkarsa, bu değer de aynı oranda dolaşım sürecinden para olarak damlar.” O halde sabit sermayenin değeri ikili bir varlık kazanmaktadır. Onun bir bölümü, değerini parça parça ürüne aktaran makineler örneğinde olduğu gibi, üretim sürecindeki kullanım biçiminde kalırken, diğer bir bölümü para şeklinde ondan ayrılmaktadır. Netice olarak, örneğimizdeki makinenin para biçimine dönüştürülmüş olan değer parçası sürekli büyürken, doğal biçimi içinde üretim sürecine sabitlenmiş değer bölümü sürekli küçülmektedir.

Üretken sermayenin bu sabit kısmının devrindeki kendine özgülük burada belirginlik kazanır. Diyelim 10.000 sterlin değerindeki bir makinenin işlevsel ömrü örneğin 10 yılsa, başlangıçta bu makineye yatırılan değerin devir zamanı 10 yıl olur. “Bu sürenin bitiminden önce makinenin yenilenmesi gerekmez; kendi doğal biçiminde işlev görmeyi sürdürür. Bu arada, makinenin değeri, üretimlerine sürekli olarak hizmet ettiği metaların değer parçaları olarak parça parça dolaşır ve böylece, 10 yılın bitiminde tümüyle paraya dönüşene ve paradan yeniden bir makineye dönüştürülene, yani devri tamamlanana dek, adım adım paraya çevrilir.” Bu makinenin yenilenme zamanı gelene kadar makinenin değeri, daha başlangıçtan itibaren bir yedek para fonu (amortisman hesabı) biçiminde yavaş yavaş biriktirilir.

Bunun dışındaki üretken sermaye öğeleri, kısmen yardımcı ve hammadde olarak değişmeyen sermayeden, kısmen de emek gücüne yatırılmış olan değişen sermayeden oluşur.

Değişmeyen sermayenin yardımcı ve hammaddelerden oluşan bölümünün değeri, üretilen metanın değerinde yalnızca aktarılmış değer olarak yeniden boy gösterir. Oysa emek gücü, emek süreci aracılığıyla ürüne kendi değerinin bir eşdeğerini ekler, bir başka deyişle kendi değerini fiilen yeniden üretir. “Bunun ötesinde: Yardımcı maddelerin yakıt olarak yakılan kömür, aydınlatma için kullanılan gaz vb. gibi bir bölümü, emek sürecinde, ürüne madde olarak girmeden tüketilirlerken, yardımcı maddelerin bir başka bölümü ürüne cismen girer ve onun tözünün malzemesini oluşturur. Ne var ki, dolaşım açısından ve dolayısıyla devir tarzı açısından bütün bu farklılıklar hiçbir önem taşımaz. Yardımcı ve ham maddeler, ürünün oluşumu sırasında tümüyle tüketildiklerinde, değerlerinin tümünü ürüne aktarır. Bundan ötürü bu değer tümüyle ürün tarafından dolaştırılır, paraya çevrilir ve paradan yeniden metanın üretim öğelerine dönüşür. Onun devri sabit sermayeninki gibi kesilmez, biçimlerinin tüm devresinden sürekli olarak geçer.” Böylece bu üretken sermaye öğeleri sürekli olarak aynen yenilenir.

Kapitalist emek gücünü belirli bir zaman için satın alıp üretim sürecine kattığında, bu emek gücü onun sermayesinin değişen kısmını oluşturur. Emek gücü, günlük faaliyetinde ürüne yalnızca kendi tüm günlük değerini eklemekle kalmaz, ayrıca bunun üzerine bir de artı-değer katar. Emek gücü, örneğin bir haftalığına satın alınıp işlevini yerine getirdikten sonra, onun satın alımının alışılagelmiş zaman aralıklarıyla sürekli yenilenmesi gerekir. Üretim devresinin kesintiye uğramaması için, emek gücünün işlev görürken ürüne eklediği ve ürünün dolaşımıyla paraya dönüştürülen değerinin eşdeğeri, paradan sürekli olarak yeniden emek gücüne dönüştürülmeli, yani sürekli olarak kendi devrini yapmalıdır.

Artı-değer konusuna şimdilik değinmemek koşuluyla ifade edilecek olursa, demek ki üretken sermayenin emek gücüne yatırılan bölümü de tümüyle ürüne geçmektedir. Bu sayede, dolaşım alanında geçirilen iki başkalaşımı (M-P ve P-M) ürünle birlikte yaşamakta ve bu sürekli yenilenme temelinde üretim sürecinin hep bir parçası durumunda kalmaktadır. Bu nedenle, üretken sermayenin sabit sermaye dışında kalan üretim araçlarına yatırılan değer parçası ile emek gücünün devir konusundaki özellikleri ortaktır. Bunlar sabit sermaye karşısında döner ya da akışkan sermaye olarak yer alırlar.

Hatırlanacağı üzere, kapitalistin işçiye emek gücü kullanımı için ödediği para, gerçekte işçinin zorunlu geçim araçlarının genel eşdeğer biçiminden başka bir şey değildir. Bu bakımdan, değişen sermaye öz olarak geçim araçlarından oluşur. “Ama devri incelediğimiz durumda bu bir biçim sorunudur. Kapitalist, işçinin geçim araçlarını değil, emek gücünün kendisini satın alır. Kapitalistin sermayesinin değişir bölümü, işçinin geçim araçlarından değil, onun faal emek gücünden oluşur. Kapitalist, emek sürecinde, işçinin emek gücünün kendisini üretken şekilde tüketir; işçinin geçim araçlarını değil.” Kendi emek gücü karşılığında aldığı parayı, bunları yeniden emek gücüne dönüştürmek, kendisini hayatta tutmak için geçim araçlarına çeviren, işçinin kendisidir. İşçiye ücretinin bir bölümü geçim araçlarıyla, ayni olarak ödense bile, bu şimdi ikinci bir işlem demektir. Bunun böyle olması, ödemenin yalnızca biçimini değiştirir; işçinin gerçekte sattığı şeyin kendi emek gücü olması olgusunu değiştirmez. Demek ki, sabit sermayenin karşısında döner sermaye niteliğine bürünen, işçinin geçim araçları ya da onun emek gücü değildir. Bu niteliğe bürünen, üretken sermayenin emek gücüne yatırılan ve devir biçimi nedeniyle sabit sermayeyle karşıtlık oluşturan sermaye-değer parçasıdır.

Döner sermayenin emek gücüne ve bazı üretim araçlarına karşılık gelen değeri, üretilen ürüne ait sabit sermaye kısmının hacmiyle belirlenen üretim ölçeği ve buna bağlı üretim zamanı için yatırılır. Bu değer ürüne bir bütün olarak girer ve ürünün satışıyla dolaşım alanından tümüyle geri döner ve böylece yeniden yatırılabilir. Döner sermaye bileşenlerini barındıran emek gücü ve üretim araçları, ürün oluşturulup satıldıktan sonra, sürekli olarak para biçiminden tekrar üretim öğelerine dönüştürülerek yerlerine konulmalı ve yenilenmelidir. Bunların tek seferde piyasadan çekilen miktarları, sabit sermaye öğelerine göre daha azdır, ama ondan daha büyük bir sıklıkla yeniden çekilmeleri gerekir ve onlara yatırılan sermaye kendisini daha kısa aralıklarla yeniler. Bu sürekli yenilenme, bunların toplam değerini dolaştıran ürünün sürekli devri aracılığıyla sağlanır.

Emek gücü, ürüne sürekli olarak kendi değeriyle birlikte, karşılığı ödenmeyen emeğin cisimleşmiş hali olan artı-değeri de ekler. Bu ek, bitmiş ürünün diğer değer öğeleri gibi sürekli olarak dolaştırılır ve paraya dönüştürülür. Ama burada sermaye değeriyle eş zamanlı olarak devir yapan artı-değerle değil, yalnızca sermaye değerinin devriyle ilgilenildiğinden, artı-değerin şimdilik dikkate alınmayacağını hatırlatır Marx.

Marx buraya dek söylenenlerden çıkan sonuçları sıralar. Özetle belirtmek gerekirse:

1. Sabit ve döner sermayenin biçimsel farkı, üretim sürecinde işlev gören üretken sermayenin farklı devirlerinden kaynaklanır. Devirdeki bu farklılık ise, sabit ve döner sermaye bileşenlerinin değerlerini ürüne aktarma tarzlarının farklı olmasından ileri gelir. Unutulmasın, sabit ve döner sermayeye bölünebilen yalnızca üretken sermayedir. Para-sermaye ve meta-sermaye ise, ancak, kendilerini üretken sermayenin akışkan bileşenlerine dönüştürdüklerinde döner sermaye olabilirler. Fakat iktisat A. Smith’ten beri, para-sermaye ve meta-sermayeyi üretken sermayenin akışkan bölümü ile bir tutma ve böylece döner sermaye kategorisinin altına tıkıştırma yanlışına düşmüştür. Oysa para-sermaye ve meta-sermaye döner sermaye değildir; üretken sermayenin tersine dolaşım sermayesidir.

2. Sermayenin sabit kısmının devri ve bunun için gerekli olan devir zamanı, sermayenin akışkan bileşenlerinin daha çok sayıdaki devirlerini kapsar. Sabit sermayenin bir devir yaptığı sürede, döner sermaye birçok devir yapar. Böylece, üretken sermayenin değerinin bir bölümü bitmiş ürün tarafından dolaştırılırken, başka bir bölümü hâlâ eski kullanım biçiminde bağlı kalmak zorundadır.

3. Üretken sermayenin sabit sermayeye yatırılan değer parçası, üretim araçlarının söz konusu bölümünün işlev göreceği tüm süre için, bir bütün olarak ve tek seferde yatırılmıştır. Dolayısıyla bu değerin tümü, satıcı kapitalist tarafından tek seferde dolaşıma sokulmuş olur. Buna karşılık, sabit sermayenin üretim sürecinde metalara parça parça eklediği değer, bu değer parçalarının piyasada satılıp realize olması sayesinde dolaşımdan ancak parça parça ve yavaş yavaş çekilir.

Sabit sermaye unsurları, örneğin binalar ve makineler yenilenmelerini sağlayacak öğeleri dolaşımdan çekmeden, bunlar sayesinde üretilip dolaşıma sürülen metaların oluşumuna daha uzun ya da daha kısa bir süre boyunca katkıda bulunmaya devam ederler. Dolayısıyla da bu süre boyunca kapitalistin yatırımda bir yenileme yapmasını gerektirmezler. Sabit sermayeye yatırılan paranın tümünün dolaşım alanında yeniden üretim araçlarının maddi biçimine dönüşmesi (örneğin yeni makine ve binaların satın alınması), ancak, üretim aracının işlev yapma süresinin bitiminde, yani üretim aracı tümüyle tüketildiğinde gerçekleşir.

4. Üretim sürecinin kesintisiz olması için, döner sermayenin öğeleri de aynı şekilde üretim sürecinde bağlıdır. Ne var ki, bu şekilde üretim sürecine bağlanmış olan döner sermaye öğeleri tüketilip sonra da aynen yenilendikleri halde, sabit sermaye öğeleri var olmayı sürdürdükleri süre boyunca bunların yeniden satın alınmaları gerekmez.

(devam edecek)

2 Temmuz 2022

Marx’ın Kapital’ini Okumak, II. Cilt /21

kapital_c-2.png

ÜÇÜNCÜ KISIM

TOPLUMSAL TOPLAM SERMAYENİN YENİDEN ÜRETİMİ VE DOLAŞIMI

Bölüm 18: Giriş

I. Araştırmanın Konusu

Marx, sermayenin doğrudan (dolaysız) üretim sürecinin, onun emek ve kendini genişletme süreci olduğunu belirtir. Bu sürecin sonucu meta-ürün ve belirleyici güdüsü de artı-değer üretimidir. Sermayenin yeniden üretim süreci, bu doğrudan üretim sürecini içerdiği gibi, gerçek dolaşım sürecinin her iki evresini de (yani sermayenin devrini oluşturan toplam devreyi) kapsar.

Devreyi ister P ... P' biçiminde, ister Ü ... Ü biçiminde ele alalım, doğrudan üretim süreci her zaman bu devrenin yalnızca bir halkasını oluşturur. Biçimlerden birinde doğrudan üretim süreci dolaşım sürecinin aracısı olarak görünür; diğerinde ise dolaşım süreci doğrudan üretim sürecinin aracısı olarak görünür. Devrenin sürekli yenilenmesi, sermayenin dolaşım sürecindeki dönüşümlerinin zorunlu sonucudur. Öte yandan, sürekli yenilenen üretim süreci de sermayenin dolaşım alanında durmadan geçirdiği dönüşümlerin, kendisini dönüşümlü olarak bir para-sermaye, bir meta-sermaye biçiminde sergilemesinin koşuludur.

Marx, kapitalist işleyişin bütünsel niteliğini açıklar. “Her bireysel kapitalistin kapitalistler sınıfının yalnızca bireysel bir öğesini oluşturması örneğinde olduğu gibi, her bireysel sermaye de toplumsal toplam sermayenin bağımsızlaşmış, deyim yerindeyse kendisine bireysel yaşam bağışlanmış bir parçasını oluşturur. Toplumsal sermayenin hareketi, onun bağımsızlaşmış parçalarının hareketlerinin, bireysel sermayelerin devirlerinin bütünlüğünden oluşur. Tek bir metanın başkalaşımı nasıl metalar dünyasının (meta dolaşımlarının) başkalaşımlar zincirinin bir halkasıysa, bireysel sermayenin başkalaşımı, devri de, toplumsal sermayenin devresindeki bir halkadır.”

Bu toplam süreç, hem üretken tüketimi ve buna aracılık eden biçim dönüşümlerini (meta-para, para-meta mübadeleleri), hem de bireysel tüketimi ve buna aracılık eden biçim dönüşümlerini ya da mübadeleleri kapsar. Üretken tüketim sırasında, bir yandan değişen sermaye ile emek gücü satın alınır ve dolayısıyla emek gücü üretim sürecine dahil edilir. Burada işçi kendi metasının (emek gücünün) satıcısı, kapitalist ise bu metanın alıcısı olarak hareket eder. Ama diğer yandan meta satışları, işçi sınıfı tarafından satın alınan metaları ve dolayısıyla işçilerin bireysel tüketimini kapsar. Burada ise işçi sınıfı alıcı, kapitalistler de işçilere meta satan kişiler olarak ortaya çıkarlar. Meta-sermayenin dolaşımı, artı-değer dolaşımını da kapsar. Bu dolaşım kapitalistlerin bireysel tüketimlerine konu olan alım ve satımları da içerir.

O halde bireysel sermayelerin toplamı toplumsal sermaye olarak ve devre bütünlüğü içinde ele alındığında, yalnızca sermaye dolaşımını değil, genel meta dolaşımını da kapsar. Genel meta dolaşımı gerçek anlamda sadece iki bileşenden oluşabilir: 1. Sermayenin kendi devresi ve 2. Bireysel tüketime giren metaların, dolayısıyla işçinin ücretini ve kapitalistin artı-değerini (ya da artı-değerinin bir bölümünü) harcayarak satın aldığı metaların devresi. Artı-değer meta-sermayenin bir parçasını oluşturduğundan, sermaye devresi artı-değerin dolaşımını ve aynı şekilde değişen sermayenin emek gücüne dönüşümünü de kapsar.

Marx, bu cildin ikinci kısmında, sermayenin devresel hareketi içinde büründüğü çeşitli biçimlerin ve bu devrenin farklı biçimlerinin incelendiğini hatırlatır. Şimdi de birinci ciltte ele alınmış olan emek-zamana, dolaşım zamanını eklemek gerekecektir. Keza, ikinci ciltte para-sermayenin, birinci ciltte görülmemiş olan ayırt edici özellikleriyle ele alındığı da akılda tutulmalıdır. Bu sayede, belirli büyüklükteki bir üretken sermayeyi sürekli olarak işler durumda tutmak için, hep gereken tutarın para-sermaye biçiminde yatırılmasını ve yenilenmesini gerektiren belirli yasalar bulunmuştur.

Daha önceki ilgili bölümlerde, yalnızca bireysel sermaye üzerinde, yani toplumsal sermayenin bağımsızlaşmış bir bölümünün hareketi üzerinde durulduğunu belirtir Marx.

“Oysa bireysel sermayelerin devreleri iç içe girer, birbirlerinin hem öncülleri olur hem de birbirlerini gerektirirler ve tam da bu iç içe girişleriyle, toplumsal toplam sermayenin hareketini oluştururlar. Basit meta dolaşımında bir metanın toplam başkalaşımı, nasıl metalar dünyasının başkalaşımlar zincirinin bir halkası olarak görünüyorduysa, şimdi de bireysel sermayenin başkalaşımı toplumsal sermayenin başkalaşımlar zincirinin bir halkası olarak görünür.” Ancak, meta dolaşımı kapitalist olmayan üretim temeli üzerinde de gerçekleşebileceği için, basit meta dolaşımı, sermayenin dolaşımını hiçbir şekilde zorunlu olarak kapsamaz. Oysa toplumsal toplam sermayenin devresi, herhangi bir bireysel sermaye devresinin içinde yeri olmayan meta dolaşımını da, yani sermayeyi temsil etmeyen metaların dolaşımını da kapsar.

II. Para-Sermayenin Rolü

Marx, şimdi de toplumsal toplam sermayenin bileşenleri olarak bireysel sermayelerin dolaşım sürecini incelememiz gerektiğini belirtir. Bu konunun bu kısmın sonraki bölümlerinden birine ait olmasına karşın, toplumsal toplam sermayenin bileşeni olarak ele alınan para-sermayenin burada ele alınıp inceleneceğini ifade eder.

Hatırlanacağı üzere, bireysel sermayenin devri ele alınırken, para-sermaye kendisini iki yanıyla göstermişti.

Birincisi, para-sermaye, her bireysel sermayenin sahneye çıkarken ve sermaye olarak kendi sürecini başlatırken sahip olduğu biçimi oluşturur. Bu nedenle, bütün süreci harekete geçiren ilk itici güç olarak görünür.

İkincisi, devir döneminin farklı uzunluklarına ve bunun iki bileşeni (üretim dönemi ve dolaşım dönemi) arasındaki farklı oranlara bağlı olarak, yatırılan sermaye değerinin sürekli olarak para biçiminde yatırılması gerekir. Ayrıca da, sermayenin yenilenmesi gereken bileşeninin kesintisiz üretim ölçeğine oranı, söz konusu faktörlere göre farklı olur. Ama burada söz konusu olanın, sadece olağan devir yani soyut bir ortalama olduğunu belirtir Marx. Dolaşımdaki tıkanmaları dengelemek için gereken ek para-sermaye ise dikkate alınmamıştır.

Meta üretimi meta dolaşımını ve meta dolaşımı da metanın para olarak ifade edilmesini yani para dolaşımını öngörür. Metanın, meta ve para olarak ikiye bölünmesi, ürünün meta olarak ifade edilmesinin bir yasasıdır. Aynı şekilde kapitalist meta üretimi (ister toplumsal, ister bireysel açıdan ele alınsın), para-sermayeyi her yeni başlayan iş için bir ilk motor ve bir kesintisiz motor olarak varsayar. Özellikle döner sermaye, para-sermayenin kısa zaman aralıklarıyla sürekli olarak yeniden motor olarak ortaya çıkmasını öngörür. Yatırılan tüm sermaye değeri, yani metalardan (emek gücünden, emek araçlarından ve üretim maddelerinden) oluşan sermaye öğelerinin hepsi, sürekli olarak parayla satın alınmak zorundadır. “Burada bireysel sermaye için geçerli olan şey, yalnızca çok sayıda bireysel sermaye biçiminde işlev gören toplumsal sermaye için de geçerlidir.” Ancak, daha önce birinci ciltte gösterilmiş olduğu gibi, buradan hiçbir zaman, sermayenin işlev görme alanının, işlev görmekte olan para-sermayenin büyüklüğüne bağımlı olduğu sonucu çıkmaz.

Sermayeye dahil olan bazı üretim öğelerinin belirli sınırlar içinde genişlemeleri, yatırılan para-sermayenin büyüklüğünden bağımsızdır. Emek gücü, kendisine yapılan ödeme aynı kalırken, yaygın ya da yoğun olarak daha fazla sömürülebilir. Artan sömürüyle birlikte ücretler arttırılmış olsa bile, bu artış aynı oranda ve hele aynı miktarda değildir.

Üretken biçimde sömürülen ama sermayenin bir değer öğesi olmayan toprak, deniz, madenler, ormanlar gibi doğal maddeler, para-sermaye yatırımında bir artış olmadan da, aynı miktar emek gücünün daha fazla zorlanmasıyla, daha yoğun ya da geniş biçimde sömürülür. Böylece, bir ek para-sermaye yatırma zorunluluğu olmadan, üretken sermayenin gerçek öğeleri çoğaltılmış olur. Ek yardımcı maddeler için bir ek para-sermayenin gerekli olması durumunda, sermaye-değerin yatırıldığı para-sermaye, üretken sermayenin büyüyen etkinliği oranında artmaz.

Sabit sermaye için ek para yatırımı yapılmaksızın, aynı sabit sermaye gerek günlük kullanılma süreleri uzatılarak, gerekse kullanılma yoğunluğu artırılarak daha etkili bir şekilde kullanılabilir. Bu durumda sabit sermayenin devri hızlanır ama yeniden üretiminin öğelerinin de daha çabuk ikmali gerekir.

Doğal cevherlerden ayrı olarak, hiçbir maliyetleri bulunmayan doğa güçleri de, aracılar olarak, daha çok ya da daha az etkili şekillerde üretim sürecine dahil edilebilir. Bunların etkililik derecesi, kapitaliste hiçbir maliyeti olmayan yöntemlere ve bilimsel ilerlemelere bağlıdır.

Üretim sürecinde emek gücünün toplumsal birlikteliği ve bireysel işçilerin birikmiş becerileri için de aynısı geçerlidir. Marx, İngiliz iktisatçı Carey’in hesaplamasına göre, toprağın mevcut üretkenliğini sağlayan ve aslında bilinmeyen zamanlardan bu yana toprağa eklenmiş olan tüm sermaye ya da emek için bir ödeme yapılmadığını hatırlatır. Şayet yapılmış olsaydı, “buna göre, tek bir işçiye, bir yabanıldan modern bir teknisyen çıkarmak için insan soyunun bütünü tarafından harcanmış olan emeğe göre ödeme yapılması gerekirdi”. Oysa tersi geçerlidir: “Toprakta yer alan tüm karşılığı ödenmemiş, ama toprak sahipleri ve kapitalistler tarafından gümüşe çevrilmiş olan emek hesaplanırsa, toprağa eklenmiş olan tüm sermaye, tefeci faizleriyle defalarca ve defalarca geri ödenmiş, dolayısıyla toprak toplum tarafından defalarca ve defalarca geri satın alınmıştır.”

Emeğin üretkenlik gücündeki artış ek bir sermaye yatırımını gerektirmediği sürece, ürünün değerini değil, yalnızca miktarını arttırır. Ama bu durum aynı zamanda, sermaye için yeni malzeme sağlar ve dolayısıyla artan sermaye birikimi için temel oluşturur.

Kapital birinci ciltte ele alındığı gibi, toplumsal emeğin örgütlenmesinin ve böylece emeğin toplumsal üretkenlik gücünün arttırılmasının, daha büyük ölçekte üretim yapılmasını mümkün kıldığı açıktır. Bu durumun bireysel kapitalistler tarafından büyük miktarlarda para-sermaye yatırımını gerekli kılması ölçüsünde, bunun sermayelerin az sayıda elde merkezileşmesi yoluyla gerçekleştiği de birinci ciltte gösterilmiştir. Bireysel sermayelerin büyüklüğü, bunların toplumsal toplamlarında bir artış olmaksızın, sermayenin az sayıda elde merkezileşmesi yoluyla artabilir. Bu yalnızca bireysel sermayelerin dağılımındaki bir değişme demektir.

Marx bundan önceki kısımda, devir dönemindeki kısalmanın, ya daha az para-sermaye ile aynı üretken sermayenin ya da aynı para-sermaye ile daha fazla üretken sermayenin harekete geçirilebileceğini görmüş olduğumuzu hatırlatır. Neticede üretim araçlarının ve emek gücünün fiyatları verili iken, metalar şeklinde var olan bu üretim öğelerinin belirli bir miktarını satın alabilmek için gerekli olan para-sermayenin büyüklüğü bellidir. Fakat mesele, yatırılan para-sermayenin ötesinde boyutlara sahiptir. Çünkü yatırılan sermaye üretken sermayeye çevrildikten sonra, sınırları bu sermayenin kendi değer sınırlarıyla belirlenmeyen ve farklı şekillerde etkili olabilen üretken güç içerir. Üretken sermaye içinde yer alan emek gücünün yaratacağı artı-değerin miktarına göre sözü edilen üretken güç az ya da çok olabilir.

Diğer bir husus ise, her yıl aşınan sikkeleri yerlerine koymak üzere toplumsal emek ve üretim araçlarından harcanmak zorunda olan bölümle ilgilidir. Bu bölümün toplumsal üretimin büyüklüğünden bir kesinti olduğu apaçıktır. “Ama kısmen dolaşım aracı, kısmen gömü olarak işlev gören para değerine gelince, o bir varlığa sahiptir, elde edilmiştir, emek gücünün, üretilmiş üretim araçlarının ve zenginliğin doğal kaynaklarının yanında bulunmaktadır. Bunların önündeki bir engel olarak görülemez. Onun üretim öğelerine dönüştürülmesiyle, başka halklarla mübadele edilmesiyle, üretim ölçeği genişletilebilir.” Ne var ki böyle bir durum, paranın her zaman dünya parası rolünü oynamasını varsayar.

Üretken sermayeyi harekete geçirmek için, devir döneminin uzunluğuna bağlı olarak daha büyük ya da daha küçük miktarda para-sermayeye ihtiyaç vardır. Ayrıca, devir döneminin çalışma zamanı ile dolaşım zamanına bölünmesi, yedekte tutulan potansiyel para-sermayede bir artışı gerektirebilir.

Diğer koşullar aynı kalmak üzere çalışma döneminin uzunluğu belirleyici olduğunda, devir dönemi üretim sürecinin özgül toplumsal karakteri tarafından değil, üretim sürecinin maddi doğası tarafından belirlenir. Böyle olmakla birlikte, kapitalist üretim daha uzun süreli ve daha büyük çaplı işlemler, daha uzun bir zaman için daha büyük para-sermaye yatırımlarını gerektirir. “Dolayısıyla bu gibi alanlarda üretim, bireysel kapitalistin para-sermayeyi hangi ölçülerde elinin altında kullanıma hazır bulabileceğine bağlı olur. Kredi sistemiyle ve bununla bağlantılı birleşmelerle, örneğin anonim ortaklıklarla, bu sınır aşılır. Bundan ötürü, para piyasasındaki düzensizlikler bu gibi kuruluşları felce uğratırken, bu kuruluşların kendileri de para piyasasında düzensizliklere yol açar.”

Çalışma döneminin uzunluğundan kaynaklandığı ölçüde, para sermayeye duyulan ihtiyaç iki koşula bağlıdır. Birincisi, kredi bir yana bırakıldığında genel olarak paranın her bir bireysel sermayenin üretken sermayeye dönüşmek için bürünmek zorunda olduğu biçim olmasıdır. Bu, kapitalist üretimin ve genel olarak meta üretiminin doğasından ileri gelir. İkincisi, gerekli para yatırımının büyüklüğü, görece uzun bir süre boyunca toplumdan sürekli olarak emek gücü ve üretim araçları çekilirken, aynı süre boyunca topluma yeniden paraya dönüştürülebilir ürünlerin geri verilmemesinden kaynaklanır. Birinci koşul, yani yatırılacak sermayenin para biçiminde yatırılması zorunluluğu, bu para ister madeni para, ister kredi parası, isterse değer işareti vb. olsun, bu paranın biçimi ile ortadan kalkmaz. Diğer yandan, dolaşıma herhangi bir eş değer sürmeden ondan hangi para aracıyla ya da hangi üretim biçimiyle emek, geçim araçları ve üretim araçları çekildiği ise ikinci koşulu hiçbir şekilde etkilemez.

Marx bu bölümde dolaşım, paranın rolü gibi konuları analiz ederken, kapitalizm ortadan kalktığında (yani toplumsallaştırılmış üretim temelinde) durumun ne olacağına dair de kısa bir akıl yürütmede bulunmuştur. Özetle, arada yararlı bir ürün sağlamadan yıl boyunca kesintisiz olarak emek gücü ve üretim aracı çeken gerekli bazı işlemlerin, geçim araçları ve üretim araçları sağlayan üretim dallarına zarar vermeden hangi ölçekte yürütülebileceğine önceden karar verileceğini düşünür. Şöyle devam eder: “Kapitalist üretimde olduğu gibi toplumsal üretimde de, eskiden olduğu gibi, kısa çalışma dönemlerine sahip iş dallarındaki işçiler, yalnızca kısa süreler boyunca, ürün geri vermeden ürün çekerken, uzun çalışma dönemlerine sahip iş dalları, ürün geri vermeden önce, daha uzun bir süre boyunca sürekli olarak ürün çekecektir. Demek ki bu durum ilgili emek sürecinin toplumsal biçiminden değil, maddi koşullarından kaynaklanır. Toplumsal üretimde para-sermaye ortadan kalkar. Emek gücünü ve üretim araçlarını farklı iş dallarına toplum dağıtır. Benim açımdan, üreticilere, toplumsal tüketim stoklarından kendi emek-zamanlarına karşılık gelen bir miktarı çekmeleri için kâğıt ödeme emirlerinin verilmesinin bir sakıncası bulunmuyor. Bu ödeme emirleri para değildir. Dolaşım gerçekleştirmezler.”

2 Mart 2023

Marx’ın Kapital’ini Okumak, II. Cilt /23

kapital_c-2.png

Bölüm 20: Basit Yeniden Üretim

I. Sorunun Formülasyonu

Bireysel sermayeler toplam sermayenin parçalarını oluşturur ve bunların hareketleri toplam sermayenin bütünleştirici unsurlarıdır. Bu nedenle, toplumsal sermayenin yıllık işlevinin sonucunu (toplumun yıl boyunca sağladığı meta-ürünü) incelersek, toplumsal sermayenin yeniden üretim sürecinin nasıl ilerlediği, tek tek bireysel sermayelerin özellikleri vb. açığa çıkacaktır. Yıllık ürün, toplumsal ürünün hem sermayeyi yerine koyan bölümlerini hem de işçiler ve kapitalistler tarafından tüketilen bölümlerini, yani hem üretken tüketimi hem de bireysel tüketimi kapsar. Marx’ın ifadesiyle, “kapitalistler sınıfının ve işçi sınıfının yeniden üretimini (yani varlıklarının korunmasını) ve bu nedenle aynı zamanda toplam üretim sürecinin kapitalist karakterinin yeniden üretimini kapsar”.

Dolaşıma giren toplam toplumsal üretime M dersek, burada tüketim de zorunlu bir rol oynar. Çünkü yeni üretilen meta sermaye (M'), kullanılan değişen ve değişmeyen sermaye toplamını içerdiği gibi, üretilen artı-değeri de içerir. Bu bağlamda hareket hem bireysel tüketimi hem de üretken tüketimi içine alır. Burada toplam yeniden üretim süreci, sermayenin kendisinin yeniden üretim süreci kadar, dolaşımın aracılık ettiği tüketim sürecini de kapsar. Yeniden üretim sürecini tek tek bireysel sermayelerin hareketi açısından değil de toplumsal düzeyde ele aldığımızda, dikkat etmemiz gereken nokta, bireysel sermayelerin satın aldığı üretim öğelerinin toplumsal sermayenin bir bileşenini oluşturduğudur. Diğer yandan, toplumsal meta-ürünün işçinin ücretini harcamasıyla ve kapitalistin de artı-değerini harcamasıyla tüketilen bölümünün hareketini unutmamak gerekir. Bu bölümün hareketi, toplam ürünün hareketinde bütünleştirici bir halka oluşturur ve ayrıca bireysel sermayelerin hareketleriyle iç içe girer.

Marx, bu noktada karşımıza çıkan soruya işaret eder. Üretimde tüketilen sermaye, değer olarak yıllık ürünün bir bölümüyle nasıl yerine koyulur ve bu yerine koyma hareketi kapitalistlerin artı-değer tüketimiyle ve ücretlerin işçiler tarafından tüketilmesiyle nasıl iç içe geçer? İlk olarak basit ölçekli yeniden üretim ve burada ayrıntıları üzerinde duramadığımız diğer bazı varsayımlar eşliğinde Marx ana noktaya doğru ilerler.

Bireysel sermayenin hareketi incelenirken kabul edilen varsayımlar üzerinden yapılan sunumun, toplam toplumsal sermaye ve bunun ürün-değerinin incelenmesine sıra gelince yeterli olmayacağına dikkat çeker Marx. Ürün değerinin bir bölümünün yeniden sermayeye dönüşmesi, bir başka bölümünün hem kapitalistler sınıfının tüketimine ve hem de işçi sınıfının tüketimine girmesi, toplam sermayenin ürün değerinin kendi içinde bir hareket oluşturur. Bu hareket, yalnızca değerin yerine konulması değil, aynı zamanda maddi içeriğin de yerine konulması hareketidir. Basit yeniden üretim, genişletilmiş ölçekli birikim gerçeğine oranla bir soyutlamadır. Fakat birikimin gerçekleşmesi ölçüsünde, basit yeniden üretim her zaman bunun bir parçasını oluşturur ve dolayısıyla kendi başına incelenebilir.

II. Toplumsal Üretimin İki Kesimi

Marx, toplumun toplam ürününün, dolayısıyla da toplam üretiminin iki büyük kesime ayrıldığına işaret eder.

“I. Üretim araçları, üretken tüketimde yer almalarını zorunlu ya da en azından olanaklı kılan bir biçimleri olan metalar.

II. Tüketim araçları, kendilerini kapitalistler sınıfının ve işçi sınıfının bireysel tüketimine sokan bir biçimleri olan metalar.”

Bu iki kesimin kapsadığı çeşitli üretim dalları, birisinde üretim araçları ve diğerinde tüketim araçları (bireysel tüketime konu olan metalar) olmak üzere tek bir büyük üretim yelpazesi oluşturur. Bu iki üretim kesiminin her birinde kullanılan toplam sermaye, toplumsal sermayenin ayrı bir büyük kesimini oluşturur. Her bir kesimde de sermaye iki bileşene ayrılır: 1-Değişen sermaye. Bu sermaye, değer açısından ilgili üretim kesiminde kullanılan toplumsal emek gücünün değerine, yani bu emek gücü için ödenen ücretlerin toplamına eşittir. 2-Değişmeyen sermaye. İlgili kesimde üretim için kullanılan üretim araçlarının tümünün değeri. Bu üretim araçları da yine sabit sermayeye (makineler, emek araçları, binalar, iş hayvanları vb.) ve döner değişmeyen sermayeye (ham ve yardımcı maddeler, yan ürünler vb.) ayrılır.

Bu iki kesimin her birinde üretilmiş olan toplam yıllık ürünün değeri, üretim sırasında tüketilmiş değişmeyen sermaye parçasının değerini (c) ve yıl boyunca harcanan tüm emek tarafından eklenmiş olan bir değer parçasını içerir. Bu sonuncusu da yine, ücretlere yatırılmış değişen sermayeyi (v) yerine koyan bir değer parçası ile bunu aşan yani artı-değeri oluşturan fazlaya (m) ayrılır. O halde, ilgili sembollerle ifade edecek olursak, her bir kesimin toplam yıllık ürününün değeri c + v + m olur.

Marx bu açıklamalardan sonra, basit yeniden üretim varsayımı temelinde ve rakamlar eşliğinde birinci kesim (üretim araçları üretimi) ve ikinci kesim ( tüketim araçları üretimi) üretimini örnekler. Bu örneklemenin şimdilik yalnızca takip eden kısımların daha iyi anlaşılması için olduğunu da belirtir.

III. İki Kesim Arasındaki Mübadele

Marx, önce iki kesim arasındaki değişimi yine rakamlar eşliğinde ele alır. Amacı, bazı varsayımlar temelinde ilerlettiği analiziyle bu değişimin niteliğini açıklamak olduğundan, örnekleri atlayarak konunun özünü vurgulamak yeterli olacaktır.

İki kesim arasındaki değişimde dikkat edilmesi gereken birinci nokta şudur: Kesim I üretim araçları üretir; bu kesimde çalışan işçiler ücret gelirlerini ve basit yeniden üretim varsayımı temelinde kapitalistler ise artı-değer karşılığı gelirlerini Kesim II’nin ürettiği tüketim nesnelerini satın almak üzere harcarlar. İşçilerin tüm ücret gelirlerini tüketim nesneleri için harcaması normalken, kapitalistler artı-değerden elde ettikleri gelirlerini farklı şekillerde kullanabilirler. Ancak burada kapitalistlerin de tüm artı-değer gelirlerini Kesim II’den tüketim nesneleri satın almak için harcadığı varsayılırsa: Kesim I’in “değişen sermaye değeri+artı-değer” kadar değeri Kesim II’nin tüketim malları ile değiştirilmiş olur. Diğer önemli nokta ise şöyle özetlenebilir: Kesim II’deki kapitalistler yeniden üretimi sürdürebilmek için Kesim I’den üretim araçları satın almak zorundadırlar. Bu kapitalistler, meta-para değişimi neticesinde ellerine geçen parayı ya tümüyle ya da kısmen Kesim I’in üretim araçlarını satın almak üzere harcarlar.

Marx’ın konunun karmaşıklığı içinde ilerleyen derinlikli analizinde kendisinin netleşmesi için ele aldığı detaylar bir yana bırakılacak olursa, önemli olan şudur: Kapitalist işleyiş salt göz önündeki tüketim dünyasında cereyan eden olgular temelinde değil, Kesim I ve Kesim II arasındaki ve her bir kesimin kendi içindeki girift ilişkiler temelinde kavranmalıdır.

IV. Kesim II’nin İçindeki Mübadele: Zorunlu Geçim Araçları ve Lüks Mallar

İki kesim arasındaki değişimi inceledikten sonra, Marx, Kesim II içindeki değişimi ele alır. Bu kesimde çalışan işçilere ücretleri karşılığı yatırılmış olan değişen sermayenin, işçiler tarafından genel olarak tüketim araçlarına harcanacağı varsayılır. Böylece, Kesim II’nin işçileri bizzat bu kesimin kapitalistlerinden aldıkları ücretle kendi ürünlerinin (ücret olarak alınan para-değerin büyüklüğüne karşılık gelen) bir bölümünü satın alırlar. Kesim II’nin kapitalistler sınıfı, bu yolla, ücretler için yatırdıkları para-sermayelerini yeniden para biçimine dönüştürmüş olurlar. Basit yeniden üretim varsayımı temelinde bu kesimin kapitalistleri de üretilen metaların artı-değer parçasını pratikte gelir olarak tüketim araçlarına harcarlar. Burada açıklanması gereken başka bir nokta daha olduğunu belirtir Marx.

“Yıllık meta üretiminin Kesim II’si çok farklı sanayi dallarından oluşur; ama bunlar, ürünlerine göre, iki büyük alt kesime ayrılabilir:

a) İşçi sınıfının tüketimine giren ve zorunlu geçim araçları oldukları ölçüde işçilerinkilerden nitelik ve değer bakımından çoğu kez farklı olsalar da, kapitalistler sınıfının tüketiminin de bir bölümünü oluşturan tüketim araçları. Buradaki amacımız için bu alt kesimin tümünü şu başlık altında toplayabiliriz: zorunlu tüketim araçları. Bu bağlamda, örneğin tütün gibi bir ürünün fizyolojik açıdan zorunlu bir tüketim aracı olup olmamasının hiçbir önemi yoktur; alışkanlık sonucu böyle sayılıyor olması yeter.

b) Yalnızca kapitalistler sınıfının tüketimine giren, yani yalnızca, işçinin payına hiçbir zaman düşmeyen harcanmış artı-değer karşılığında mübadele edilebilen lüks tüketim malları.”

Bu ayrımdan çıkan bazı sonuçlar vardır. Örneğin, yıllık üretilen ürünün lüks bölümü ne kadar büyürse ve dolayısıyla lüks mal üretiminin soğurduğu emek gücünün payı ne kadar yükselirse, lüks mallar üretiminde çalıştırılan işçilerin varlığı ve yeniden üretimi (onlara zorunlu geçim araçlarının sağlanması), kapitalistler sınıfının savurganlığına, yani artı-değerin önemli bir bölümünün lüks mallara çevrilmesine o kadar bağlı hale gelir. Marx, her bunalımın lüks tüketimi geçici olarak azaltacağına dikkat çeker. Bunun neticesinde lüks malların üretiminde çalışan işçilerin bir bölümü sokağa atılır ve bu işçilerin alım gücü kalmadığından bu durum zorunlu tüketim araçlarının satışını da köstekler ve azaltır.

Marx, gönenç dönemlerinde ve özellikle spekülatif işlemlerin doruğuna vardığı zamanlarda ise tersi durumun ortaya çıktığına işaret eder. Bu tür dönemlerde paranın göreli değeri genelde düşer ve dolayısıyla metaların fiyatları kendi değerlerinden bağımsız olarak yükselir. Bu durumda yalnızca zorunlu tüketim araçlarının tüketimi artmakla kalmaz, işçi sınıfının iş bulan kesimi de kendi yedek ordusunun katılımıyla genişler. Ayrıca, kendisi için başka zamanlarda erişilmez olan lüks nesnelerin tüketiminden ve başka zamanlarda büyük çoğunluğu yalnızca kapitalistler için “zorunlu” sayılan tüketim araçlarının tüketiminden geçici olarak pay alır. Bu durum da yarattığı etki oranında fiyatların yükselmesine yol açar.

Bunalımlara fiili tüketim ya da fiili tüketici azlığının neden olduğunu söylemenin, zaten çok açık olan bir gerçekliğin yinelenmesinden öte bir anlam taşımadığını belirtir Marx. Çünkü kapitalist sistem, fiili tüketim biçiminden başka bir tüketim biçimi tanımaz. Marx’ın vurguladığı gibi, “metaların satılamaz durumda olması, bunların kendilerine ödeme gücüne sahip alıcılar, yani tüketiciler bulamadıklarından başka bir anlama gelmez.” Bazıları, işçi sınıfının kendi ürününden aldığı pay artar artmaz ve bunun sonucu olarak ücretler yükselir yükselmez ekonomideki kötü durumun düzeleceğini söyler ve böylece boş laflarına sözüm ona derin bir gerekçe kazandırdıklarını düşünürler. Marx, bunun karşısında tek vurgulanması gereken şey, “bunalımların, her seferinde, tam da ücretlerin genel olarak yükseldiği ve işçi sınıfının yıllık ürünün tüketime yönelik bölümünden gerçekten de daha büyük bir pay aldığı bir dönem tarafından hazırlandığı olacaktır” der. Oysa söz konusu boş laf üreticilerinin bakış açısına göre, bu tür bir dönemin, tam tersine, bunalımı uzaklaştırması gerekirdi. Marx’ın iktisatçı geçinen safsatacılar karşısında kapitalizmin gerçekliğini ortaya koyan şu değerlendirmesi çok önemlidir: “Dolayısıyla, öyle görünüyor ki, kapitalist üretim, işçi sınıfının sözü edilen göreli gönencine yalnızca geçici olarak ve her seferinde de yalnızca bir bunalımın habercisi olarak izin veren, iyi ya da kötü niyetlerden bağımsız koşullar içeriyor.”

Marx’ın bu bölümdeki açıklamalarının basit yeniden üretim varsayımı temelinde ilerlediğini hatırlayalım. O nedenle, Marx’ın buradaki bazı tespitleri bu temelde yer alır. Örneğin, artı-değerin ele geçirilmesi bireysel kapitalistin itici güdüsü olarak görünse bile, basit yeniden üretim, özünde, tüketim amacına yöneliktir. Basit yeniden üretimde, artı-değer, göreli büyüklüğü ne olursa olsun, sonuçta, yalnızca kapitalistin bireysel tüketimine hizmet edecektir. Kapitalist gelişme kuşkusuz basit yeniden üretim düzeyini aşıp geçmiştir. Genişletilmiş yeniden üretim söz konusu olduğunda, Marx’ın vurguladığı gibi işler daha karmaşık görünür, çünkü ganimete yani sanayici kapitalistin artı-değerine ortak olan faizciler, rantçılar ondan bağımsız tüketiciler olarak ortaya çıkarlar.

V. Para Dolaşımıyla Mübadelelere Aracılık Edilmesi

Marx yukarıdaki bölümlerde ele aldığı kesimler arası ve kesim içi mübadele konusunu, şimdi de bu mübadelelerin para dolaşımı aracılığıyla gerçekleşmesi açısından inceler. Onun ince detaylarıyla ve rakamlar eşliğinde yaptığı bu incelemede, yine vurguladığı önemli noktalar üzerinden ilerleyelim. Marx, farklı türlerden üreticiler arasındaki dolaşımı, daha önce ele aldığı kategoriler üzerinden analiz etmeyi sürdürür. Bu bağlamda Kesim I ve Kesim II arasında ve bu kesimlerin kendi içinde gerçekleşen mübadeleler hatırlanmalıdır.

Kesim I’deki kapitalistlerin ücrete yatırdıkları para doğrudan değil, dolaylı bir yolla geri döner. Çünkü birinci kesimin işçileri elde ettikleri ücretle, ikinci kesimin ürettiği tüketim maddelerini satın alırlar. Oysa Kesim II’nin zorunlu geçim araçlarını üreten kapitalistlerinin yatırdığı değişen para-sermaye ise bizzat bu kesimin kendi içindeki meta dolaşımının olağan akışı içinde onlara dolaysız biçimde geri döner. Bu durum, meta üreticileri tarafından dolaşıma sokulan paranın, kendilerine normal meta dolaşımı yoluyla döndüğü şeklindeki genel yasanın bir ifadesidir. Fakat buradan ayrıca ikincil bir sonuç da çıkmaktadır. Şöyle ki, sanayici kapitalistin arkasında bir para-kapitalistinin bulunması durumunda, söz konusu paranın gerçek geriye akış noktası para-kapitalistinin cebi olur. “Bu şekilde, paranın az ya da çok bütün ellerde dolaşmasına karşın, dolaşır sermaye kütlesi, bankalar vb. biçiminde örgütlenmiş ve yoğunlaşmış olan para- sermaye kesimine ait olur.” Burada, Kapital birinci ciltte ele alınan önemli bir hususu da hatırlayalım: “Meta dolaşımı için iki şey her zaman gereklidir: dolaşıma sokulan metalar ve dolaşıma sokulan para.”

Değişen sermayeye çevrilen para-sermaye, para dolaşımında başrollerden birini oynar. Çünkü emekçiler günü gününe yaşamak zorunda olduklarından, sanayici kapitalistlere herhangi bir süre için kredi açabilecek bir durumları yoktur. Bu nedenle, toplumun mekânsal olarak farklı sayısız noktasında, görece hızlı yinelenen zaman aralıklarıyla eş zamanlı ve para biçiminde değişen sermaye yatırılması gerekir. “Bu şekilde yatırılmış olan para-sermaye, kapitalist üretimin hüküm sürdüğü her ülkede, özellikle aynı paranın (başlangıç noktasına geri dönüşünden önce) çok farklı kanallardan geçmesi ve dolaşım aracı olarak sayısız başka işletme için işlev görmesi nedeniyle, toplam dolaşımın görece belirleyici bir bölümünü oluşturur.”

Marx iki kesim arasındaki mübadeleyi, para dolaşımı konusunu da işin içine katarak rakamlar eşliğinde somutlamaya çalışır. Onun verdiği örnek üzerinden ilerleyelim.

-Kesim I’in kapitalistleri kendi üretim süreçleri için emek gücüne para olarak 1000 sterlin öderler.

-İşçiler bu 1000 sterlin tutarındaki ücretleriyle Kesim II’den tüketim araçları satın alırlar.

-Kesim II’nin kapitalistleri, birinci kesim işçilerinden elde edilmiş olan bu 1000 sterlin para karşılığında, Kesim I’den aynı değerde üretim araçları satın alırlar.

Böylece para olarak 1000 sterlin, Kesim I kapitalistlerinin yeniden yatıracağı değişen sermayenin para biçimi olarak kendilerine geri dönmüş olur.

Ayrıca:

-Kesim II’nin kapitalistleri, değişmeyen sermaye olarak Kesim I’den 500 sterlinlik üretim araçları satın almıştır.

-Böylece Kesim I kapitalistlerinin eline 500 sterlin geçmiş olur ve onlar da karşılığında Kesim II’den 500 sterlinlik tüketim araçları satın alırlar.

-Bu kez Kesim II kapitalistleri kendi ellerine geçen bu 500 sterlinle Kesim I’den yine üretim araçları satın alırlar.

-Kesim I kapitalistleri şimdi kendilerine dönen bu 500 sterlinle Kesim II’den tüketim araçları satın alırlar.

Marx’ın kapitalist işleyişi karmaşıklığı içinde yansıtmak amacıyla örneklediği bu işleyişe dair bazı detay açıklamalarının içinde yer alan önemli hususları vurgulayalım. Örnekte görüldüğü üzere, emek gücü, işçinin eline geçen ücretin tüketim araçlarıyla değiştirilmesi yoluyla korunmuş ve yeniden üretilmiştir. Şimdi işçi yaşayabilmek için işgücünü tekrar kapitaliste satabilecektir. O halde, ücretli emekçiler ile kapitalistler arasındaki ilişki de yeniden üretilmiştir.

Diğer bir husus, kapitalistlerin tüketim araçları satın almalarıyla ilgilidir. Şayet bir kapitalist tüketim araçları için para harcamışsa, bu para kendisi için elden çıkıp gitmiştir. (Marx burada hâlâ, tüm diğer kapitalistleri temsil etmek üzere yalnızca sanayici kapitalistlerle ilgilenildiğini belirtir.) “Bu paranın ona geri dönmesi, ancak onu meta yemiyle (yani kendi meta-sermayesiyle) avlayıp dolaşımdan çıkarmasıyla gerçekleşebilir.” Kapitalistin tüm yıllık meta-ürününün değeri gibi, yıllık ürünün her bir öğesi de (yani tek tek metaların değerleri de), değişmeyen sermaye değerine, değişen sermaye değerine ve artı-değere ayrılabilir. O halde, metaların tek tek her birinin paraya çevrilmesi, meta-ürünün tümünde saklı bulunan artı-değerin belirli bir parçasının paraya çevrilmesidir. Dolayısıyla, kapitalistin, artı-değerinin paraya çevrilmesini (realize olmasını) sağlayan parayı dolaşıma kendisinin soktuğu (ve bunu, söz konusu parayı tüketim araçlarına harcayarak yaptığı), bu örnekte sözcüğü sözcüğüne doğrudur.

Uygulamada bu iki şekilde gerçekleşir: I- Eğer bir işletme o yıl içinde açıldıysa, kapitalist ancak epeyce bir sürenin (en iyi olasılıkla birkaç ayın geçmesinin ardından), kişisel tüketimi için işletme gelirinden para harcayabilecek duruma gelebilir. Fakat bu yüzden tüketimine bir an olsun ara vermez. Bir süre sonra nasılsa artı-değer elde edeceği düşüncesiyle, kendisine bir para yatırımı yapar. Bunu kendi cebinden mi, yoksa kredi yoluyla başkalarının cebinden mi yaptığının burada hiçbir önemi yoktur. Böylece, daha sonra gerçekleşecek olan artı-değerin gerçekleştirilmesi için gereken dolaşım aracını da dolaşıma sürmüş olur. II-Eğer tersine, bir işletme uzunca bir süredir düzenli şekilde faaliyet gösteriyorsa, ödemeler ve gelirler bütün yıl boyunca farklı vadelere dağılmış durumdadır. Fakat kapitalistin tüketimi kesintisiz devam eder ve bunun büyüklüğü, alışılmış ya da tahmin edilen gelirin belirli bir oranına göre hesap edilir. Metaların satılan her bölümüyle, yıl boyunca üretilen artı-değerin bir kısmı da gerçekleştirilmiş olur. Ama tüm yıl boyunca üretilmiş olan metaların, yalnızca içerdikleri değişmeyen ve değişen sermaye değerlerini yerine koymaya yetecek miktarı satılsaydı (ya da fiyatlar, yıllık meta-ürünün satışıyla yalnızca bu ikisinin değerinin gerçekleşeceği ölçüde düşseydi), gelecekteki artı-değer hesabına göre harcanmış olan paranın tamamen beklentilere dayalı karakteri açık şekilde ortaya çıkardı.

Ne var ki, kendi artı-değerinin gerçekleşmesi ve aynı zamanda kendi değişmeyen ve değişen sermayelerinin dolaşımı için gerekli parayı kapitalistler sınıfının kendisinin dolaşıma sokmak zorunda olduğu önermesi, kapitalistler sınıfının tümü göz önünde bulundurulduğunda bir paradoks olarak değil tam tersine tüm mekanizmanın zorunlu koşulu olarak görünür. “Çünkü burada yalnızca iki sınıf vardır: yalnızca kendi emek gücü üzerinde tasarrufta bulunabilen işçi sınıfı; toplumsal üretim araçlarının ve paranın tekelci mülkiyetine sahip olan kapitalistler sınıfı.” Şayet metalarda saklı bulunan artı-değerin gerçekleşmesi için gerekli olan parayı ilk aşamada işçi sınıfının kendi kaynaklarından yatıracağı varsayılsaydı, bu tam da bir paradoks olurdu. Fakat bu yatırım işini yapan bireysel kapitalisttir ve bunu her zaman, ya tüketim mallarının satın alımına para harcayan ya da ister emek gücü ister üretim araçları olsunlar, üretken sermayesinin öğelerinin satın alımına para yatıran bir alıcı kimliğiyle yapar. Kapitalist parasını her zaman bir eş değer karşılığında elinden çıkarır. Parasını dolaşıma, tıpkı bu dolaşıma metalarını sürdüğü gibi sokar ve her iki durumda da, bunların dolaşımlarının başlangıç noktası olarak iş görür.

Sürecin gerçek akışını iki neden gözlerden gizler:

1. Ticaret sermayesinin ve kapitalistlerin özel bir türüne özgü manipülasyon nesnesi olarak para-sermayenin, sanayi sermayesinin dolaşım sürecinde ortaya çıkması.

2. İlk elde her zaman sanayici kapitalistin elinde bulunması gereken artı-değerin farklı kategorilere bölünmesi. Bunların taşıyıcıları olarak, sanayici kapitalistin yanı sıra toprak sahibinin, tefecinin ve aynı şekilde devletin ve onun memurlarının, rantiyelerin vb. ortaya çıkması. Bu kişiler sanayici kapitalistin karşısına alıcılar olarak çıkar ve alımları ölçüsünde onun metalarını paraya çevirir ve onlardan çıkan para sanayici kapitalistin eline geçer. “Bu arada, bunu başlangıçta hangi kaynaktan elde etmiş ve sürekli olarak hangi kaynaktan yeniden elde etmekte oldukları hep unutulur.”

(devam edecek)

30 Nisan 2023

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt

2 Eylül 2023

Kapital’in üçüncü cildi de tıpkı ikinci cilt gibi, Marx tarafından yayına hazırlanmamıştır. Marx’ın ölümüyle birlikte, ardında uzun yılların emeği olan devasa kapsamda değerlendirme ve çözümlemeler elyazması notlar halinde Engels’e miras kalmıştır. Engels işte bu notlardan hareketle ve Marx’ın notlarına fazlaca dokunmadan Kapital’in ikinci ve üçüncü cildini yayına hazırlamıştır. Engels’in üçüncü cilde önsözünde de belirttiği gibi, Marx tarafından yayınlanmak üzere gözden geçirilemeyen elyazmaları, ortalama bir okuyucu için zorluk yaratacak matematiksel açıklamalar ve formüllerle yüklüdür. O nedenle bu tür yerlerde özü bozmadan elden geldiğince sadeleştirmeler, kısaltmalar, özetlemeler yapılarak ilerlenecektir. Çünkü belirtmek gerekir ki, bu çalışmanın amacı ortalama okuyucunun da Kapital’in özünü kavrayabilmesini sağlamaktır. Bunun dışında, Kapitalleri tüm karmaşık açıklamaları ve matematiksel çözümlemeleri de içerecek kapsamda doğrudan Kapital ciltlerinden inceleyecek kişiler zaten kendi bağımsız okumalarını yapacaklardır. Bu açıdan, Kapital üçüncü cilt okuması boyunca, bu çalışmanın amacına hizmet etmesi için zorunlu olarak yapılan sadeleştirmelerin genelde bir kayba yol açmayacağı dileğiyle.

Ekonomi
Kapitalizm-Emperyalizm
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /1

kapital_c-3-on.png

Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci

Kapital 3. Cilt okumasına giriş:

Kapital’in üçüncü cildi de tıpkı ikinci cilt gibi, Marx tarafından yayına hazırlanmamıştır. Marx’ın ölümüyle birlikte, ardında uzun yılların emeği olan devasa kapsamda değerlendirme ve çözümlemeler elyazması notlar halinde Engels’e miras kalmıştır. Engels işte bu notlardan hareketle ve Marx’ın notlarına fazlaca dokunmadan Kapital’in ikinci ve üçüncü cildini yayına hazırlamıştır. Engels’in üçüncü cilde önsözünde de belirttiği gibi, Marx tarafından yayınlanmak üzere gözden geçirilemeyen elyazmaları, ortalama bir okuyucu için zorluk yaratacak matematiksel açıklamalar ve formüllerle yüklüdür. O nedenle bu tür yerlerde özü bozmadan elden geldiğince sadeleştirmeler, kısaltmalar, özetlemeler yapılarak ilerlenecektir. Çünkü belirtmek gerekir ki, bu çalışmanın amacı ortalama okuyucunun da Kapital’in özünü kavrayabilmesini sağlamaktır. Bunun dışında, Kapitalleri tüm karmaşık açıklamaları ve matematiksel çözümlemeleri de içerecek kapsamda doğrudan Kapital ciltlerinden inceleyecek kişiler zaten kendi bağımsız okumalarını yapacaklardır. Bu açıdan, Kapital üçüncü cilt okuması boyunca, bu çalışmanın amacına hizmet etmesi için zorunlu olarak yapılan sadeleştirmelerin genelde bir kayba yol açmayacağı dileğiyle.

Engels’in 4 Ekim 1894 tarihli önsözünden

Fedakâr, azimli ve yüce yürekli Engels, Marx’ın ölümüyle yayınlanması yarım kalan Kapital ciltlerini gelecek kuşaklara eksiksiz aktarabilmek amacıyla devasa bir çalışma yürütmüştür. Bu çalışmanın neticesinde üçüncü cildi de bitirdiğinde, buna yazdığı önsöze şöyle başlar: “Marx’ın ana eserinin teorik kısmının sonuç bölümünü oluşturan bu Üçüncü Kitabı sonunda ortaya çıkarabildim. 1885’te İkinci Kitabı yayınlarken, Üçüncüsünde, kuşkusuz bazı çok önemli bölümler dışında, sadece teknik güçlüklerle karşılaşacağımı düşünüyordum. Gerçekten de öyle oldu; ama o dönemde, bütün eserin işte bu en önemli bölümlerinde karşıma çıkacak olan güçlükler hakkında hiçbir fikrim olmadığı gibi, kitabın tamamlanmasını bu kadar geciktirecek olan diğer engellerden de habersizdim.”

Engels’in önsözünün takip eden satırları da, onun ilerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına karşın, giriştiği işi bitirme azmini ve komünist görev aşkını gözler önüne serer. Önsözden çarpıcı bölümleri seçerek okuyalım: “Birincisi ve beni en çok rahatsız etmiş olan şey, yazı yazabildiğim zamanı yıllar boyu en aza indiren ve bugün bile yapay ışıkta kalemi elime almama ancak istisnai olarak izin veren kalıcı bir görme zayıflığı oldu. Buna, geri çevrilmeleri mümkün olmayan başka işler eklendi: Marx’ın ve benim daha önceki eserlerimizin yeni baskıları ve çevirileri, dolayısıyla da çoğu zaman yeni incelemeleri zorunlu kılan gözden geçirmeler, önsözler, tamamlayıcı ekler vb. Hepsinden önce de, metninden nihai olarak benim sorumlu olduğum ve bunun için de çok zamanımı alan, Birinci Kitabın İngilizce baskısı. Uluslararası sosyalist literatürün son on yıldaki muazzam büyümesini ve özellikle de Marx’ın ve benim daha önceki eserlerimizin çevirilerinin sayısını bir ölçüde izlemiş olan herkes, çevirmenlere yararlı olabileceğim ve bu yüzden de çalışmalarını gözden geçirmeyi reddetmeme sorumluluğunu taşıyacağım dillerin sayısının çok sınırlı oluşunu kendim için bir şans olarak görmeme hak verecektir. Ama literatürün büyümesi, uluslararası işçi hareketinin kendisindeki buna karşılık gelen büyümenin bir belirtisinden başka bir şey değildi. Ve bu, bana yeni sorumluluklar yüklemişti. Herkesçe bilinen faaliyetlerimizin ilk günlerinden itibaren, farklı ülkelerdeki sosyalistlerin ve işçilerin ulusal hareketleri arasındaki aracılık işinin önemlice bir kısmı Marx’a ve bana düşmüştü; bu iş, hareketin bütününün güçlenmesiyle orantılı olarak büyümüştü. Ama ölümüne kadar burada da asıl yükü Marx’ın omuzlamış olmasına karşın, o andan sonra, hacmi durmadan artan bu iş tek başıma bana kaldı. Bu arada tek tek ulusal işçi partilerinin kendi aralarında doğrudan ilişki kurmaları kural haline geldi ve bu eğilim, sevinç duyulacak bir şekilde, günden güne güçleniyor; fakat buna rağmen, teorik çalışmalarımı gözeterek tercih edeceğimden çok daha büyük bir sıklıkla yardımım isteniyor. Ama kim ki benim gibi bu hareketin içinde elli yıldan uzun bir süre boyunca etkin olmuştur, bundan doğan işler, onun için reddedilemeyecek, hemen yerine getirilmesi gereken görevlerdir. On altıncı yüzyılda olduğu gibi içinde bulunduğumuz hareketli dönemde de, kamusal çıkarlar alanında, salt teorisyenler artık yalnızca gericiliğin tarafında yer alıyor ve tam da bu nedenle, bu beyler, gerçek teorisyenler bile değil, bu gericiliğin bayağı özürcüleridir.”

“İnsan yetmişini geride bırakınca, beyindeki Meynert çağrışım liflerinin işleyişinde rahatsızlık verici bir ağırlaşma oluyor; zorlu teorik çalışmalar sırasındaki kesintileri aşmak eskisi kadar kolay ve çabuk olmuyor. Bundan dolayı, bir kış başlayıp da o kış bitiremediğim işi ertesi kış büyük ölçüde yeni baştan ele almak zorunda kalabildim; özellikle de, en zorlu kısım olan Beşinci Kısım için böyle oldu.

“Okuyucunun aşağıdaki açıklamalardan anlayacağı üzere, redaksiyon işi, İkinci Kitabınkine göre temelden farklıydı. Üçüncü Kitap için elde sadece son derece eksikli bir ilk taslak vardı. Genelde, her bir bölümün başı hayli düzgün şekilde kaleme alınmış ve hatta çoğu örnekte üslup bakımından da elden geçirilmişti. Ama ilerledikçe, eldeki çalışma giderek daha fazla taslak niteliğini alıyor ve boşluklu hale geliyor, araştırmanın akışı içinde ortaya çıkan yan noktalar hakkındaki parantezlerin sayısı artıyor, bunların uygun yerlerinin belirlenmesi işi sonraya bırakılıyor, doğuş aşamasında yazıya dökülmüş olan düşünceleri ifade eden parçalar uzuyor ve karmaşıklaşıyordu. Pek çok yerde, el yazısı ve sunum, aşırı çalışmaktan kaynaklanan ve yazarın kendi başına çalışmasını başlangıçta giderek zorlaştıran ve sonunda bir süreliğine tümüyle olanaksız kılan hastalıklardan birinin ortaya çıkışını ve bunun adım adım ilerleyişini fazlasıyla belirgin şekilde açığa vuruyor. Ve bunda şaşılacak bir taraf yok. Marx, 1863 ve 1867 yılları arasında, Kapital’in son iki kitabının taslaklarını ve Birinci Kitabın baskıya hazır elyazmasını ortaya çıkarmakla kalmamış, ama aynı zamanda, Uluslararası İşçi Birliği’nin kurulması ve yayılması ile bağlantılı muazzam işlerin de üstesinden gelmişti. Ne var ki, aynı nedenle, II. ve III. Kitaplara son şekillerini Marx’ın kendisinin vermesini engelleyen sağlık sorunlarının ciddi belirtileri, kendilerini daha 1864 ve 1865 yıllarında göstermişti.”

“Deşifre edilmesi çoğu yerde benim için bile güç olan özgün elyazmasının okunabilir bir kopyasını yazdırarak işe başladım; bu bile hayli zaman aldı. Asıl redaksiyon ancak bundan sonra başlayabildi. Bunları en zorunlu olanlarıyla sınırlı tuttum, yeterli açıklığın bulunduğu her yerde birinci taslağın karakterini mümkün olduğunca korudum ve Marx’ta sıkça görüldüğü üzere, konuyu her seferinde başka bir yanıyla ele aldıkları ya da başka bir ifade tarzıyla yeniden aktardıkları yerlerde, tek tek bazı tekrarların üzerini de çizmedim. … Bir ilk taslak için son derece anlaşılır olduğu üzere, elyazmasında, daha sonra ele alınacak olan noktalarla ilgili pek çok not bulunuyor ve verilen bu sözlerin bazıları tutulmuyordu. Yazarın ileride üzerinde durmak istediği noktalar hakkındaki niyetlerini ortaya koyduklarından, bunları oldukları gibi bıraktım.”

“En büyük güçlükle, kitabın bütünü bakımından da en karışık konunun ele alınmakta olduğu Beşinci Kısımda karşılaştım. Ve Marx, tam bu kısım üzerinde çalışırken, daha önce sözü edilen ağır hastalık nöbetlerinden birine tutulmuştu. Dolayısıyla, burada, elimizde tamamlanmış bir taslak değil, kenar çizgilerinin içi doldurulacak olan bir şema bile değil, yalnızca, pek çok örnekte düzenlenmemiş bir notlar, yorumlar ve özet biçimindeki malzemeler yığınından oluşan başlangıç çalışmaları bulunuyordu. İlk önce, birinci kısımda bir ölçüde başarabildiğim gibi, boşlukları doldurma ve sadece değinilip bırakılmış noktaları genişletme yoluyla bu kısmı tamamlamaya ve böylece yazarın vermeyi tasarladığı her şeyi hiç değilse yaklaşık olarak kapsayacak bir hale gelmesini sağlamaya çalıştım. Bunu en az üç kere denedim, fakat her defasında başarısızlığa uğradım ve gecikmenin başlıca sebeplerinden biri burada kaybettiğim zaman oldu. En sonunda bu yoldan gidilemeyeceğini anladım. Bu alandaki muazzam bir hacme ulaşmış bulunan bütün literatürü incelemem gerekirdi ve sonuçta ortaya çıkaracağım şey de, Marx’ın kitabı olmazdı. Bu sorunu bir anlamda geçiştirmekten, elde bulunanları mümkün olduğunca düzene sokmakla yetinmekten ve sadece en gerekli eklemeleri yapmaktan başka bir çıkar yolum yoktu. Ve böylece bu kısımla ilgili asıl çalışmalar 1893 ilkbaharında bitti.”

“Marx, yetmişli yıllarda, toprak rantı hakkındaki bu kısım için tamamıyla yeni özel çalışmalar yapmıştı. Rusya’daki 1861 «reform»undan sonra toprak mülkiyeti hakkında ister istemez tutulan ve Rus dostları tarafından en arzu edilir tamlıkla kendisine iletilen istatistiksel kayıtları ve diğer yayınları yıllarca kendi özgün dillerinde incelemiş ve bunlardan özetler çıkarmıştı ve bu kısmı yeniden yazarken bunlardan yararlanmayı tasarlıyordu. Rusya’da hem toprak mülkiyeti hem de tarım üreticileri üzerindeki sömürü çok farklı biçimlere sahip olduğundan, Rusya, toprak rantı hakkındaki kısımda, İngiltere’nin 1. Kitapta sınaî ücretli emekle ilgili olarak üstlenmiş olduğu rolü oynayacaktı. Ne yazık ki bu planını gerçekleştirme fırsatını bulamadı.”

“Son olarak, Yedinci Kısım, bir bütün olarak, ama yalnızca, basılabilmesi için öncelikle baştan sona birbirlerine karışmış olan uzun ve karmaşık cümlelerin parçalanmasını gerektiren bir ilk taslak şeklinde elde bulunuyordu. Son bölümün sadece başlangıç kısmı var. Burada, gelişmiş kapitalist toplumun, üç büyük gelir biçimine, yani toprak rantı, kâr ve işçi ücretlerine karşılık gelen üç büyük sınıfı, yani toprak sahipleri, kapitalistler ve ücretli emekçiler ile onların varlığının zorunlu kıldığı sınıf mücadelesi, kapitalist dönemin gerçekten de ortaya çıkmış bulunan sonucu olarak sunulacaktı. Marx, bu tür sonuç özetlerini son redaksiyon aşamasına, basımın hemen öncesine bırakırdı ve böylece, en yeni tarihsel gelişmeler, hiç şaşmayan bir düzenlilikle, teorik üretiminin en istenir güncellikteki kanıtlarını sağlardı.”

* * *

Engels ölümünden yalnızca bir yıl önce kaleme aldığı bu önsözde, Marx’ın Kapital çalışmalarını gelecek kuşaklara taşıyabilme konusundaki takdire şayan çalışma azmini gözlerimizin önüne serer. Amacı, Kapital’in dördüncü cildi olarak basılacak olan “Artı-Değer Teorisinin Tarihi” çalışmasını da tamamlamaktır. Önsözde, “herhangi bir şekilde fırsat bulur bulmaz, dördüncü kitap üzerinde çalışmaya başlayacağım” diyerek bu amacını dile getirir.

Ne yazık ki Engels bir yıl sonra yaşama veda etmiş ve “Artı-Değer Teorileri” ancak 1910 yılında Kautsky’nin hazırladığı eksik ve yetersiz bir baskıyla gün ışığına çıkabilmiştir. Kapital’in dördüncü cildi olarak tasarlanan bu eserin aslına uygun ilk baskısı Sovyetler Birliği’nde Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından Rusça olarak yayınlanmış ve ilerleyen yıllarda çeşitli dillere çevrilerek basılmıştır. Türkçeye ilk kez 1998 yılında Sol Yayınları tarafından kazandırılan “Artı-Değer Teorileri” adlı bu dördüncü cildin, konuyla akademik düzeyde ve derinlemesine ilgilenen okurların ele alacağı düzeyde karmaşık olduğunu burada belirteyim. Bu nedenle, Kapital üçüncü cilt okumasını sona erdirdiğimizde üç ciltlik bu bütünsel çalışmayı da bitirmiş olacağım.

BİRİNCİ KESİM

BİRİNCİ KISIM: ARTI-DEĞERİN KÂRA ve ARTI-DEĞER ORANININ KÂR ORANINA DÖNÜŞMESİ

 Bölüm 1: Maliyet Fiyatı ve Kâr

Marx’ın belirttiği üzere, Kapital çalışmasının birinci cildinde, kendi başına kapitalist üretim sürecini dolaysız üretim süreci olarak gösteren görüngüler incelenmiş ve bu sürecin dışındaki koşulların tüm ikincil etkileri göz ardı edilmiştir. “Ne var ki sermayenin yaşam öyküsü bu dolaysız üretim sürecinden ibaret değildir. Üretim süreci gerçek dünyada dolaşım süreci ile tamamlanır.” İşte ikinci süreci oluşturan dolaşım süreci ise, ikinci ciltteki incelemelerin konusunu oluşturmuştur. Bu ikinci ciltte, kapitalist üretim süreci bir bütün olarak alındığında, onun üretim süreci ile dolaşım sürecinin birliği olduğu görülmüştür. Marx, bu birlik hakkında genel düşüncelerle yetinilemeyeceğini vurgular. “Aksine, sermayenin bir bütün olarak ele alınan hareket sürecinden doğan somut biçimlerin ortaya çıkarılması ve gösterilmesi gerekir. Sermayeler, gerçek hareketleri sırasında birbirlerinin karşısına öyle somut biçimlerle çıkar ki, bu biçimler için, sermayenin dolaysız üretim sürecindeki şekli ile dolaşım sürecindeki şekli yalnızca özel uğraklar olarak görünür. Dolayısıyla, sermayenin bu kitapta açıkladığımız şekilleri, adım adım, toplumun yüzeyinde, farklı sermayelerin birbirlerine yönelik eylemlerinde, yani rekabette ve üretimi yürütenlerin kendilerinin alışılagelmiş bilinçlerinde aldıkları biçime yaklaşır.”

Hatırlayalım, kapitalist biçimde üretilen her metanın değeri, değişmeyen sermaye, değişen sermaye ve artı-değerin toplamından oluşur. Formülle gösterecek olursak, M = c + v + m şeklinde ifade ederiz. Şayet ürünün bu toplam değerinden artı-değeri (m) çıkartırsak, elimizde yalnızca üretim öğelerine harcanan değişmeyen ve değişen sermaye toplamından ibaret (c + v) bir meta değeri kalır. İşte, metanın üretimi için kullanılan üretim araçlarına ve emek gücüne ödenenin karşılığı olan bu değer parçası, metanın kapitaliste maliyetidir; bu nedenle de onun açısından metanın maliyet fiyatını oluşturur.

O halde, metanın kapitaliste maliyeti ile metanın gerçek üretim maliyeti kuşkusuz çok farklı iki büyüklüktür. Ayrıca, maliyet fiyatı kategorisinin meta değerinin oluşumuyla ya da sermayenin değerlenme süreciyle hiçbir ilişkisi yoktur. Buna karşın, burjuva iktisadı maliyet fiyatını değer üretiminin bir kategorisi olarak gösterir. Marx, buradaki incelemenin işte bu yanlış görüntüyü gözler önüne sereceğini belirtir.

Meta değerinin artı-değerden oluşan parçasının kapitalist için hiçbir maliyeti yoktur. İşçi için ise, bu parçanın anlamı karşılığı ödenmemiş emektir. Ama işçi kapitalist üretim sürecine girdiğinde, faal durumdaki ve kapitaliste ait olan üretken sermayenin bir bileşenini oluşturur. Meta üretim sürecinin sahibi kapitalist olduğundan, metanın kapitaliste maliyeti işçiye de gerçek maliyet olarak görünür. Oysa metanın gerçek maliyeti, “c + v” toplamından oluşan maliyet fiyatına “m” kadar artı-değerin eklenmesiyle bulunur.

“Bu nedenle, metanın, sadece onun üretiminde harcanmış olan sermaye değerini yerine koyan farklı değer parçalarının maliyet fiyatı kategorisinin altında bir araya getirilmesi, bir yandan, kapitalist üretimin özgül karakterini ifade eder.” Metanın kapitaliste maliyeti sermaye harcamasıyla, gerçek maliyeti ise emek harcamasıyla ölçülür. Bu nedenle metanın kapitalist maliyet fiyatı nicel olarak onun gerçek değerinden ya da gerçek maliyet fiyatından küçüktür. Metanın gerçek değerine M ve maliyet fiyatına k dersek, M = k + m ve k = M - m olur. Buradan da metanın maliyet fiyatının, gerçek maliyetten artı-değer kadar küçük olduğu ortaya çıkar. “Öte yandan, metanın maliyet fiyatı hiçbir şekilde sadece kapitalist muhasebede var olan bir kategoriden ibaret değildir. Bu değer parçasının bağımsızlaşması, metanın gerçek üretiminde kendisini sürekli olarak pratikte geçerli kılar, çünkü dolaşım süreci aracılığıyla durmadan kendi meta biçiminden üretken sermaye biçimine yeniden dönüştürülmek, yani kendi üretiminde tüketilen üretim öğelerini hep yeniden satın almak zorundadır.”

Metanın değerinin oluşumu tümüyle farklı olan iki öğeyi kapsar. Değişmeyen sermayeden gelen değer parçası, yalnızca, daha önce yatırılmış sermayeden harcanan kısmı yerine koyan bir bileşendir. Oysa diğer bileşeni oluşturan değişen sermayenin ödendiği emek gücü, üretim sürecinde yeni değer oluşturucusu olarak iş görür. Daha önce sermaye yatırımı içinde görünen emek gücü değerinin yerini, fiili üretim sürecinde canlı ve yeni değer oluşturan emek gücünün kendisi alır. Metanın iki ayrı değer bileşeni arasındaki fark şudur: değişmeyen sermaye parçasının üretilen metadaki değeri aynı kalırken, değişen sermaye parçasının değer büyüklüğünde bir değişim gerçekleşir. “Yatırılan değişen sermayenin yeni ürüne eklediği kendi değeri değildir. Aksine, üründe, onun değerinin yerini, emeğin yarattığı yeni bir değer alır.” Metanın maliyet fiyatını oluşturan bileşenlerden değişen sermaye değerinin üzerinde kalan bu ek, emek gücünün yarattığı artı-değerdir.

Emek gücü sömürüsünü gözlerden gizleyen faktör, işçiye ödenen ücretin onun harcadığı tüm emeğin (az ya da çok) karşılığı olduğu yanılsamasıdır. “Kapitalist üretim tarzı, köleciliğe dayalı üretim tarzından, başka şeylerin yanı sıra, emek gücünün değerinin ya da fiyatının kendisini emeğin değeri ya da fiyatı olarak veya işçi ücretleri olarak ortaya koymasıyla ayrılır.” Bu nedenle, sermaye yatırımının değişen değer parçası, işçi ücretlerine harcanan sermaye olarak, üretimde harcanan tüm emeğin değerini ya da fiyatını ödeyen bir sermaye değeri olarak görünür.

Marx bir örnekten hareket ederek, üretilen meta için yapılan sermaye yatırımı ile üretimden çıkan metanın gerçek değerini karşılaştırır. Diyelim 500 sterlinlik sermaye yatırımı, 400 sterlinlik değişmeyen sermaye (üretim araçlarının fiyatı) ve emek gücü için harcanan 100 sterlinlik değişen sermayeden oluşsun. Üretim sonucunda ise 600 sterlinlik bir meta değeri yaratılmıştır. Fakat bu metanın kapitaliste maliyeti 500 sterlindir. Aradaki 100 sterlinlik fark artı-değerdir. Metanın üretimi için harcanan değişmeyen ve değişen sermaye tutarı olan 500 sterlinlik değer, üretilen ve gerçek değeri 600 sterlin olan metanın maliyet fiyatı içinde aynen yeniden ortaya çıkar.

Marx, buraya kadar meta değerinin sadece bir öğesini, maliyet fiyatını gözden geçirdiğimizi belirtir. Şimdi de, meta değerinin diğer parçasını, yani maliyet fiyatının üstündeki fazlayı (artı-değeri) ele almamız gerekir. Artı-değer, metanın gerçek değeriyle metanın maliyet fiyatı arasındaki farktır. Aradaki farktan kaynaklanan değer fazlası, metanın üretiminde harcanmış olan ve onun dolaşımından geri dönen sermayenin değerindeki bir artıştır. Marx, daha önce gördüğümüz bir hususu hatırlatır. Artı-değer (m), yalnızca değişen sermayedeki (v) bir değer değişiminden kaynaklanır ve dolayısıyla başlangıçta değişen sermayedeki bir artıştan ibaret görünür. Ama sermaye birikimi açısından, sona eren üretim sürecinin ardından, harcanan toplam sermayedeki (c + v) bir değer artışını oluşturur. Bunu formülle ifade edecek olursak, c + (v + m) formülü, (c + v) + m şeklinde de gösterilebilir. Örneğimizde, üretim tamamlandıktan sonra, kapitalist 500 sterlinlik sermaye ile 100 sterlinlik bir değer artışına sahip olur.

“Şimdi kapitalist için açıklık kazanmıştır ki, bu değer artışı, sermaye ile girişilen üretken süreçlerden, yani sermayenin kendisinden kaynaklanmaktadır; ne de olsa, üretim sürecinden önce ortada yoktu ve üretim sürecinden sonra ortaya çıkmıştır.” Üretimde harcanan sermaye açısından, artı-değer, bu sermayenin üretim araçlarından ve emekten oluşan farklı değer öğelerinden aynı şekilde kaynaklanıyor gibi görünür. Çünkü bu öğeler maliyet fiyatının oluşumuna aynı şekilde katılır ve yatırılan değerlerini ürün değerine aynı şekilde eklerler. Ne var ki, üretim araçları ve emek gücü için harcanan sermayenin değerinin, ürünün değer bileşeni olarak yeniden ortaya çıkmasını sağlayan bu maliyet fiyatının oluşumu, artı-değer bileşeninin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Metanın maliyet fiyatının oluşumu, herhangi bir artı-değeri değil, yalnızca harcanmış olan sermayenin bir eş değerini, bir ikame değerini açıklar. Buradan hareket edildiğinde açıklığa kavuşturulmayan artı-değer, yani yatırılan sermaye-değerin üzerinde elde edilen fazlalık, toplam sermayenin ürünü olarak görünür. “Demek ki, şu anda karşımızda bulunan biçimiyle kâr, artık değerle aynı şeydir; tek farkı, gizemlileştirilmiş bir biçimde bulunmasıdır; ama bu biçim de, kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz bir ürünüdür.”

Kapitalist mantık açısından, maliyet fiyatının oluşumunda değişmeyen sermaye ile değişen sermaye arasında herhangi bir fark görülmez, çünkü her ikisi de değerini aynen ürüne aktarır. Bu nedenle, üretim süreci sırasında gerçekleşen değer değişiminin sırrı değişen sermayede değil de toplam sermayedeymiş gibi algılanır. Ayrıca, metanın maliyet fiyatı onun gerçek değerinden küçük olduğu halde, meta değeri = maliyet fiyatı formülüne ulaşılır. Oysa meta kendi değerine satılsa bile, meta değerinin maliyet fiyatının üzerindeki fazlasına eşit olan, yani meta değerinin içinde saklı bulunan tüm artı-değere eşit olan bir kâr gerçekleştirilir. Bu kadar da değil. Kapitalist, üretilen metayı gerçek değerinden azına satsa bile, satış fiyatı maliyet fiyatının üzerinde kaldığı sürece onu kârla satabilir. Netice olarak, metanın satış fiyatı maliyet fiyatının üzerinde durduğu sürece, metanın içerdiği artı-değerin bir bölümü hep gerçekleştirilecek, yani kapitalist hep bir kâr elde edilecektir. “Metanın değeri ile maliyet fiyatı arasında belirsiz ama çok sayıda olası satış fiyatının bulunduğu açıktır. Meta değerinin artı-değerden oluşan öğesi ne kadar büyük olursa, söz konusu ara fiyatların pratikteki hareket alanı da o kadar büyük olur.”

Marx, bu söylenenlerin, belirli ucuza satma örneklerini, belirli sanayi dallarında meta fiyatlarının anormal derecede düşüklüğü gibi gündelik rekabet görüngülerini açıkladığını belirtir. Asıl önemli olan, bu noktada kapitalist rekabetin ekonomi politik tarafından bugüne dek kavranamamış olan temel yasasının ortaya çıkmasıdır. Daha sonra görüleceği üzere, genel kâr oranını ve onun tarafından belirlenen “üretim fiyatları”nı düzenleyen yasa, metanın gerçek değeri ile maliyet fiyatı arasındaki bu farka ve bu farktan kaynaklanan “metayı gerçek değerinin altında kârla satma” olanağına dayanır.

Fiiliyatta bir metanın satış fiyatının alt sınırını belirleyen faktör onun maliyet fiyatıdır. Meta maliyet fiyatının altında satılırsa, üretken sermayenin üretim sürecinde harcanmış olan bileşenleri eksiksiz olarak yerlerine koyulamaz. Şayet bu süreç böyle devam edecek olursa, yatırılmış sermaye değeri yok olur. “Bu bakış açısı bile, kapitalistin maliyet fiyatını metanın gerçek iç değeri sayma eğilimini göstermesine yeter, çünkü maliyet fiyatı, sermayesini sadece koruması için gerekli olan fiyattır.” Bir diğer deyişle, metanın maliyet fiyatı, kapitalist tarafından onun üretimi için ödenmiş olan satın alma fiyatıdır. Bu nedenle, metanın satışıyla gerçekleştirilen artı-değer, kapitaliste, metanın satış fiyatının meta değeri üzerindeki fazlası olarak görünür. Bu noktalardan hareketle anlaşılacaktır ki, kapitalist mantık kârın oluşumunu metada saklı bulunan artı-değerin, kendisini metanın satışıyla gerçekleştirmesi olarak görmez, satışın kendisinden kaynaklandığını iddia eder. Marx, bu yanılsamayı birinci ciltte yakından incelemiş olduğumuzu hatırlatır.

Marx, işaret edilen gerçeklere rağmen burjuva iktisatçıların söz konusu yanılsamalara sarılmaktan ve onları yaymaya çalışmaktan asla geri durmadıklarına işaret eder. Ayrıca, belirttiği üzere, kapitalist üretimin hüküm sürdüğü bir toplumsal durumun sınırları içinde, kapitalist olmayan üretici de kapitalist düşüncelerin egemenliği altındadır. Marx bu konuda Balzac’ın Köylüler romanından örnek verir: “Gerçek ilişkiler hakkındaki derin kavrayışıyla genel olarak dikkat çeken Balzac, son romanı Les Paysans’da, küçük köylünün, tefecisinin iyi niyetini koruma amacıyla nasıl onun için her tür işi karşılıksız olarak yaptığını ve bunları yaparken, kendi çalışması ona herhangi bir nakit harcamaya mal olmadığından, tefeciye hiçbir şey vermediğini düşündüğünü başarılı bir şekilde ortaya koyar. Tefeci ise, böylece, bir taşla iki kuş vurmuş olur. Nakit ücret harcamalarından kurtulur ve kendi tarlasında çalışamaz duruma gelmenin yıkıma sürüklediği köylüyü tefeciliğin ağına giderek daha fazla düşürür.”

Marx, söz konusu yanılsamalar ya da çarpıtmalar bağlamında Proudhon’un yaklaşımına da işaret eder. Proudhon’un yaklaşımı, metanın maliyet fiyatının onun gerçek değerini oluşturduğu, artı-değer denen şeyin metanın değerinden fazlasına satılmasından kaynaklandığı, dolayısıyla da metaların satış fiyatları maliyet fiyatlarına eşit olduğunda değerlerine satılmış olacakları şeklindeki düşüncesizce bir kavrayıştır. Bu, Proudhon tarafından alışılagelmiş ve bilimsellik taslayan bir şarlatanlıkla, sosyalizmin yeni keşfedilmiş sırrı ilan edilmiştir. Marx bu tür saçma ve yanlış yaklaşımları eleştirirken önemli hususlara dikkat çeker. “Tüm metaların maliyet fiyatlarına satılmaları durumunda elde edilecek olan sonucun, gerçekte, tümünün maliyet fiyatlarından fazlasına ama değerlerine satılmaları durumunda elde edilecek olan sonuçla aynı olacağını varsaymak tümüyle yanlış olurdu” der. Çünkü emek gücünün değeri, işgününün uzunluğu ve emeğin sömürülme derecesi her yerde aynı kabul edilse bile, farklı meta türlerinin içerdiği artı-değer miktarları, onların üretimleri için yatırılan sermayelerin farklı organik bileşimlerine bağlı olarak eşit olmayacak, sonucu toplam sermaye içindeki değişen sermaye büyüklüğü belirleyecektir.

(devam edecek)

2 Eylül 2023
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /2

kapital_c-3-on.png

Bölüm 2: Kâr Oranı

Hatırlanacağı gibi, sermayenin genel formülü P-M-P' şeklindedir; yani para ile üretim araçları ve emek gücü satın alınarak meta üretilir ve dolaşıma sokulur, bu metanın pazarda satılıp artı-değerin gerçekleştirilmesi sayesinde dolaşımdan daha büyük değerde para çekilmiş olur. “Bu daha büyük değer tutarını yaratan süreç, kapitalist üretimdir; onu gerçekleştiren süreç, sermaye dolaşımıdır.” Kapitalist, metayı onun kullanım değeri için ya da kendi kişisel tüketimi için üretmez. Kapitalistin gerçekten önemsediği ürün, elle tutulur ürünün kendisi değil, onun üretiminde tüketilmiş olan sermayenin değerinin üzerindeki değer fazlasıdır. Kapitalist, artı-değer üretiminde rol oynayan değişen sermaye ile bunda rol oynamayan değişmeyen sermaye arasındaki farka bakmaksızın toplam sermaye yatırımı yapar. Bununla kapitalistin amaçladığı, yalnızca yatırılan sermayeyi yeniden üretmek değil, aynı zamanda onun üzerindeki bir değer fazlasını üretmektir. Yatırdığı değişen sermaye değerini daha yüksek bir değere dönüştürmesinin tek yolu ise, onu canlı emekle mübadele etmesi yani canlı emeği sömürmesidir. Ama canlı emeği sömürmesini mümkün kılan tek şey, söz konusu emeğin gerçekleştirilmesinin koşulları olan emek araçları ve emek nesneleri, makineler ve hammaddeler için gereken sermayeyi de yatırmasıdır. “Yani kendi mülkiyeti altında bulunan bir değer tutarını üretim koşulları biçimine dönüştürmesidir.” Zira “kapitalist olmasının, emek sömürüsü sürecini yürütebilmesinin tek nedeni de, yalnızca emek gücünün sahibi olarak işçinin karşısına, çalışmanın koşullarının sahibi şeklinde çıkmasıdır.” Marx bu noktada, söz konusu üretim araçlarına çalışmayanların sahip olmasının, çalışanları ücretli emekçilere ve çalışmayanları kapitalistlere dönüştürdüğünü birinci ciltte görmüş olduğumuzu hatırlatır.

Kapitalisti, yatırılan sermayenin değeri üzerinde bir artışın sağlanması için değişen ve değişmeyen sermaye bileşenlerini içeren bir toplam sermayenin yatırılması ilgilendirir. İşin özünde sermayenin yalnızca değişen parçası artı-değer yaratıyor olsa bile, bunun yaratılmasının koşulu, diğer parçaları içeren değişmeyen sermayenin de yatırılmasıdır. Kapitalist, canlı emeği ancak değişmeyen sermaye yatırarak sömürebilir. Değişmeyen sermayesini ise ancak değişen sermaye yatırarak büyütebilir. O nedenle kapitalistin gözünde bunların hepsi aynı kapıya çıkar. Marx buradan hareketle, kapitalist mantık açısından kazancın gerçek derecesinin, bu kazancın değişen sermayeye oranı tarafından değil, toplam sermayeye oranı tarafından belirlendiğini gözler önüne serer. Marx böylece, artı-değerin değişen sermayeye bölünmesiyle elde edilen artı-değer oranıyla, artı-değerin dönüşmüş biçimi olan kârın toplam sermayeye bölünmesiyle bulunan kâr oranı arasındaki farklılık ve bağıntıya dikkat çekmiş olmaktadır.

Ürünün maliyeti, kapitalist tarafından bedelleri ödenmiş ya da kapitalist tarafından üretime eşdeğeri sokulmuş olan tüm değer bileşenlerini içerir. Sermayenin sadece kendisini koruyabilmesi ya da başlangıçtaki büyüklüğüyle yeniden üretilebilmesi için bu maliyetlerin yerine konulması gerekir.

Bir metanın içerdiği değer onun üretimi için baştan sona harcanan toplam emek zamana eşittir ve bu emek miktarı, karşılığı ödenmiş emek ile karşılığı ödenmemiş emekten oluşur. Fakat kapitalist için metanın maliyeti, metada maddeleşen emeğin yalnızca karşılığı ödenmiş kısmından ibarettir. Oysa metanın içerdiği artı-emek, işçi açısından tıpkı karşılığı ödenmiş emek gibi bir emeğe mal olmuştur. Tıpkı karşılığı ödenmiş emek gibi değer yaratmıştır ama bu kısım kapitaliste bedavaya gelir. Dolayısıyla, esas olarak kapitalistin kârı, elinde satabileceği fakat karşılığında ödeme yapmadığı bir şeyin bulunmasından kaynaklanır. Artı-değer ya da kâr, meta değerinin maliyet fiyatı üzerindeki fazlasından, yani metanın içerdiği toplam emek tutarının metanın içerdiği karşılığı ödenmiş emek tutarının üzerindeki fazlasından oluşur. Neticede artı-değer, yatırılmış olan toplam sermayenin üzerindeki bir fazladır. Dolayısıyla, toplam sermayeye “C”, artı-değere “m” dersek, “m/C” kesri ile kâr oranını bulmuş oluruz. Şayet toplam sermayeyi “c” kadar sabit sermaye ve “v” kadar değişen sermaye bileşenleriyle ifade etmiş olsak, kâr oranı “m/(c+v)” şeklinde de gösterilebilir. Oysa artı-değer oranı, “m” kadar artı-değerin “v” kadar değişen sermayeye oranlanmasıyla (m/v) elde edilir.

Tekrarlayarak vurgulayacak olursak, değişen sermayeye göre ölçülen artı-değer oranına artı-değer oranı; toplam sermayeye göre ölçülen artı-değer oranına ise kâr oranı denir. “Bunlar, aynı büyüklüğün iki farklı ölçümüdür ve ölçeklerin farklılığı nedeniyle, aynı büyüklüğün farklı oranlarını ya da ilişkilerini ifade ederler.”

Marx’ın dikkat çektiği üzere, artı-değerin kâra dönüşümü, artı-değer oranının kâr oranına dönüşümünden türetilmelidir; bunun tersi doğru değildir. Fakat kapitalizm açısından tarihsel çıkış noktası, kâr oranıdır. Çünkü artı-değer ve artı-değer oranı görünmeyen ve araştırılması gereken özü oluştururken, kâr oranı ve artı-değerin kâr biçimi kendilerini somut biçimde ortaya koyarlar.

Kapitalisti ilgilendiren tek şeyin, metalarını satmasının gerekçesini oluşturan değer fazlasının metaların üretimi için yatırılan toplam sermayeye oranı (kâr oranı) olduğu açıktır. Kaynağı artı-değer olan bu fazlanın, sermayenin farklı bileşenleriyle özgül ilişkisi ve iç bağlantısı kapitalisti ilgilendirmez. Kaldı ki, değer fazlasının kaynağına ilişkin gerçeğin ve toplam sermayenin iç bağlantısının (değişen ve değişmeyen sermayenin farklı niteliğinin) perdelenmesi (yani kapitalist sömürü mekanizmasının gizlenmesi) kapitalistin çıkarınadır.

Metanın üretimi için kapitalistin değişmeyen ve değişen sermaye harcamasından oluşan maliyet fiyatı ile metanın gerçek değeri arasındaki fark (artı-değer) doğrudan doğruya üretim sürecinde ortaya çıkar, ancak dolaşım sürecinde gerçekleştirilir. “Gerçek yaşamda, rekabet koşulları altında, gerçek piyasada, bu fazlanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve hangi ölçüde gerçekleşeceği piyasa koşullarına bağlı olduğundan, dolaşım sürecinden kaynaklandığı görüntüsünü kazanması kolaylaşır.” Marx’ın vurguladığı üzere, bir metanın değerinden fazlasına ya da azına satılması durumunda yalnızca artı-değerin farklı kişiler arasında farklı bir dağılımı gerçekleşmiş olur ve bu farklı paylaşım artı-değerin büyüklüğünde de doğasında da hiçbir değişikliğe yol açmaz. Bu paylaşım, gerçek dolaşım sürecinde yürüyen gerçek rekabet temelinde, metaların değerlerinden fazlasına ya da azına satılmasıyla ve satın alınmasıyla birlikte yaşanır. Bu nedenle olaya tek bir kapitalist açısından bakıldığında, onun payına düşen artı-değer, emeğin doğrudan doğruya sömürüsü kadar karşılıklı hilelere de bağımlı olur.

Bir metanın üretiminden paraya dönüştürülmesine dek geçen süreçte üretim zamanının yanı sıra dolaşım zamanı da etkili olur. Bu durum, henüz üretilen tüm metanın paraya dönüştürülmediği hallerde realize edilen artı-değer miktarını sınırlandırır. Metanın üretilmesinden paraya dönüştürülmesine kadar geçen süreç bir bütün olarak düşünüldüğünde, üretim süreci ile dolaşım süreci birbirine karışır ve böylece sürekli olarak birbirlerinin karakteristik ayırt edici özelliklerini bozarlar. Gerek değer gerek artı-değer dolaşım sürecinde kendi dönüşümler devresinden geçer. “Sonunda, deyim yerindeyse kendi iç organik yaşamından çıkıp dışarıdaki yaşam ilişkilerine geçiş yapar ve bu ilişkilerde birbirlerinin karşısına çıkanlar, sermaye ile emek değil, bir yandan sermaye ile sermaye, diğer yandan yine basitçe alıcılar ve satıcılar olarak karşı karşıya gelen bireylerdir.”

İşin içine dolaşım döngüsü girdiğinde, dolaşım zamanı ile üretim zamanı kendi yolları üzerinde kesişir ve böylece artı-değeri aynı şekilde belirliyorlarmış gibi yanıltıcı bir görünüm ortaya çıkar. Üretim sürecinde sermaye ile ücretli emeğin karşı karşıya bulunduğu başlangıçtaki net biçim, dolaşım nedeniyle farklı ilişkilerin işe karışmasıyla kılık değiştirir. Bu gerçeklik, burjuva iktisatçıların kapitalist sömürüyü gizlemelerine fırsat veren yanılsamanın kaynağını ifşa eder. Marx’ın ifadesiyle, “artı-değerin kendisi, emek-zamanın mülk edinilmesinin ürünü olarak değil, metanın satış fiyatının maliyet fiyatı üzerindeki fazlası olarak görünür”. Bu nedenle, maliyet fiyatı kendisini kolaylıkla metanın asıl değeri olarak gösterebilir. Aynı nedenle, kâr, metanın satış fiyatının maliyet fiyatı üzerindeki fazlası olarak görünür.

Kapitalistin başkalarına ait emek-zaman konusundaki açgözlülüğünün bize gösterdiği üzere, aslında artı-değerin doğası üretim süreci sırasında sürekli olarak kapitalistin bilincine yansır. Ama üretim sürecinin yanı sıra işe dolaşım sürecinin karışması bu bilinci bulandırır. Bunun başlıca iki nedeni vardır. Birincisi, metaların üretildiği üretim süreci, nihayetinde sürecin bütünü düşünüldüğünde yalnızca gelip geçici bir uğraktır ve dolaşım süreci nasıl üretim sürecine karışıyorsa o da sürekli olarak dolaşım sürecine karışır. Böylece, artı-değerin doğasına ilişkin üretim süreci içinde ortaya çıkan az ya da çok belirgin sezgi, artı-değerin dolaşım sürecinde realize olması nedeniyle körelir. Neticede, gerçekleştirilen fazlanın kökeninde üretim sürecinden bağımsız olarak dolaşım sürecinin kendisinden kaynaklanan bir durum olduğu düşüncesi doğar. Dolayısıyla, kârın oluşumunda sermayenin emekle ilişkisinden bağımsız olarak sermayeye ait olan bir hareketin bulunduğu algısı sanki geçerlilik kazanır. Marx döneminin modern iktisatçıları bile (Ramsay, Malthus, Senior, Torrens vb.), söz konusu dolaşım görüngülerini, sermayenin emekle toplumsal ilişkisinden bağımsız ve sanki sermayenin kendisinden kaynaklanan bir artı-değer kaynağı olduğunun kanıtları gibi kabul etmişlerdir. İkincisi, kapitalistin muhasebesinde işçi ücretleri, hammadde fiyatı, makinelerin aşınma ve yıpranması gibi maliyetler başlığının altında gösterilir. Bu nedenle, karşılığı ödenmeyen emeğin gasp edilmesi, tıpkı hammaddenin daha ucuza satın alınması ya da makinelerin aşınma ve yıpranma masrafından tasarruf yapılması örneğinde olduğu gibi, yalnızca maliyetler arasında yer alan emek gücü için yapılan ödemedeki bir tasarruf olarak görünür. Böylece, artı-emeğin gasp edilmesi özgül karakterini yitirir ve bunun artı-değerle özgül ilişkisi karartılır. Ayrıca, Kapital birinci ciltte de gösterildiği üzere, bu karartma, burjuva iktisatçılar tarafından emek gücü değerinin ücret biçiminde sunulması yoluyla fazlasıyla teşvik edilir. “Sermaye ilişkisi, sermayenin tüm parçalarının aynı şekilde fazla değerin (kârın) kaynağı olarak görünmesi yoluyla gizemlileşir.”

Marx, artı-değerin kâr oranı aracılığıyla kâr biçimine dönüştürülme tarzının, daha üretim süreci sırasında gerçekleşen özne-nesne ters dönmesinin ileriye taşınmasından başka bir şey olmadığını belirtir. Bu ters dönme nitelemesi neyi anlatır? Hatırlayalım, Kapital birinci ciltte üretim sürecini ele alırken, emeğin tüm öznel üretici güçlerinin kendilerini sermayenin üretici güçleri olarak ortaya koyduklarını görmüştük. Bir yandan daha önce yaratılmış değer (yani canlı emeğe hükmeden geçmiş emek) kapitalistte kişileşir; diğer yandan işçi sırf nesnel emek gücü bakımından meta olarak görünür. “Basit üretim ilişkileri sırasında bile, bu ters dönmüş ilişkiden, kaçınılmaz olarak, ona karşılık gelen ters dönmüş düşünceler, ters çevrilmiş bir bilinç çıkar ve bu sonuncular da gerçek dolaşım sürecinin dönüşümleri ve değişimleri aracılığıyla daha da ileriye taşınır.”

Marx burada son derece önemli bir noktaya dikkat çeker. Şöyle ki, Ricardo okulunun yaptığı gibi, kâr oranı yasalarını dolaysız olarak artı-değer oranı yasaları olarak göstermeye ya da bunun tersini yapmaya kalkışmak tümüyle çarpık bir girişim olacaktır. Artı-değer oranı ve kâr oranı, doğal olarak kapitalistin kafasında aynı şeylerdir. Artı-değer, m/C ifadesinde, kendi üretimi için yatırılan ve bu üretimde kısmen tümüyle tüketilen, kısmen de sadece kullanılan toplam sermayenin değeriyle ölçülür. Aslında, m/C oranı, yatırılan toplam sermayenin kendisini genişletme derecesini ifade eder. Yani olaya artı-değerin iç kavramsal bağlantıları ve doğası açısından bakıldığında, değişen sermayedeki değişme miktarının, yatırılan toplam sermayenin büyüklüğüne oranını gösterir.

Kendi başına ele alındığında, toplam sermayenin değer büyüklüğü, artı-değerin büyüklüğüyle en azından dolaysız olarak hiçbir iç ilişkiye sahip değildir. Değişmeyen sermaye maddi öğeleri bakımından, emeğin gerçekleştirilmesinin maddi koşullarından, yani emek araçlarından ve iş malzemelerinden oluşur. Biliyoruz ki, belirli bir miktarda emeğin kendisini metalarda gerçekleştirebilmesi ve dolayısıyla değer oluşturabilmesi için belirli bir miktarda iş malzemesi ve emek aracı gerekir. Kullanılan emek miktarı ile söz konusu canlı emeğin ekleneceği üretim araçları kütlesi arasında, eklenen emeğin özel niteliğine bağlı olarak belirli bir teknik ilişki kurulur. Buna bağlı olarak ve bunun gerçekleşmesi ölçüsünde, artı-değer kütlesi ya da artı-emek ile üretim araçları kütlesi arasında da belirli bir ilişki kurulmuş olur. Marx bir örnek üzerinden konuyu açar. Diyelim işçi ücretinin üretimi için gerekli olan emek günde 6 saat tutuyorsa, işçi 6 saatlik artı-emek sağlamak yani %100’lük bir artı-değer üretmek için 12 saat çalışmak zorundadır. 12 saatte, 6 saatte tükettiğinin diyelim iki katı kadar üretim aracı tüketir. Ama 6 saatte eklenen bu artı-değerin, 6 saatte ya da 12 saatte tüketilmiş olan üretim araçlarının değeriyle herhangi bir dolaysız ilişkisi yoktur. Bu artı-değerin oluşumu açısından önemli olan tek şey, teknik bakımdan gerekli olan üretim araçları kütlesinin hazır edilmesidir.

Kısacası, hammaddelerin ya da emek araçlarının eldeki miktarlarının, soğurulacak olan emek kütlesine oranlarının teknik olarak belirlenen düzeylerde bulunması yeterlidir. Bunların ucuz ya da pahalı olmalarının hiçbir önemi yoktur. Marx iplik eğirme işinden örnek verir. Özetle, diyelim 6 saatlik artı-emeğe el koymak için 12 saat işçi çalıştırmak, dolayısıyla da 12 saatlik pamuğu hazır bulundurmak gerekiyorsa ve bu 12 saat için gerekli olan bu pamuk miktarının fiyatı biliniyorsa, sanki pamuk fiyatı ile artı-değer arasında dolambaçlı yolla bir ilişki kurulmuş olur. Fakat hiçbir zaman, artı-değer ile değişmeyen sermayenin değeri ve dolayısıyla da toplam sermayenin değeri arasında hiçbir içsel, zorunlu ilişki bulunmaz.

Artı-değer oranı biliniyorsa ve büyüklüğü verilmişse, kâr oranı, artı-değerin gerçekte kârı ortaya çıkaran değişen sermaye değerine göre değil toplam sermayenin değerine göre ölçülmesini ifade eder. Burada artı-değer ve artı-değer oranı kalkış noktası, kâr oranı ise yalnızca görünürdeki sonuçtur. Ama kapitalist işleyişin görüntüsünde bu durum tersine döner. Artı-değer zaten üretim sürecinde yaratıldığı için verilidir ama kapitalist dünyada bu fazla değer, metanın satış fiyatıyla maliyet fiyatı arasındaki fark şeklinde algılanır. Bu algıda, “söz konusu fazlanın, emeğin üretim sürecinde sömürülmesinden mi, satıcının dolaşım sürecindeki hilelerinden mi, yoksa bunların her ikisinden mi kaynaklandığı bir sır olarak kalır.” Kapitalist işleyiş açısından, maliyet fiyatıyla satış fiyatı arasındaki farkın, yatırılmış olan toplam sermayenin değerine göre hesaplanması çok önemli ve doğaldır. “Çünkü gerçekte, bu yolla, toplam sermayenin kendisini hangi oranda değerlendirdiği ya da onun değerlenme derecesi bulunur.” Ne var ki, kâr oranından hareket edilirse, işçiler tarafından yaratılan fazla ile sermayenin işçi ücretlerine yatırılan parçası arasında kesinlikle hiçbir özgül ilişki kurulamaz.

Kâr oranı açısından bakıldığında, değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasındaki içsel farklılık görülemez, kavranamaz. Yalnızca sabit sermaye ile döner sermaye arasında hesaplamadan kaynaklanan bir farklılık görünebilir. Şöyle ki, maliyet fiyatının hesabında döner sermayenin bütünü maliyet fiyatına dahil olurken, sabit sermayenin yalnızca aşınma ve yıpranması bu fiyata dahil olur. Böylece, döner sermaye ile sabit sermaye arasındaki fark kendisini biricik fark olarak kabul ettirmiş olur. Ayrıca, yaratılan değer fazlasının kâr oranıyla ifade edilmesi durumunda, söz konusu fazla, sermayenin yıllık olarak ya da belirli bir dolaşım dönemi içinde üreterek kendi değerine eklediği bir fazla olarak görünür.

Marx önemli bir noktaya işaret eder. İşin özünde artı-değer ile kâr aynı şeydir fakat hesaplama yöntemi nedeniyle kâr oranı sayısal olarak artı-değer oranından farklı olur. Buna karşın, bilinmeli ki, “kâr, artı-değerin dönüşmüş bir biçimidir; bu biçimin içinde, onun kökeni ve varlığının sırrı perdelenmiş ve silinmiştir”. Gerçekte kâr, artı-değerin görünüm biçimidir ve artı-değer, ancak, kârın kaynağını gizleyen örtülerinden sıyrılması sayesinde ortaya çıkarılabilir. Sermaye ile emek arasındaki ilişki artı-değerde çırılçıplak ortadadır; sermaye ile kâr arasındaki ilişkide ise sermayenin kendisiyle ilişkisi olarak görünür. Başlangıçtaki belirli bir değer toplamı olarak sermaye, bu ilişkinin içinde kendisini kendisi tarafından yaratılmış olan yeni bir değerden ayırır. Bu yeni değerin, sermayenin üretim süreci ve dolaşım süreci içindeki hareketi sırasında yaratıldığı açıktır. Ama bunun nasıl gerçekleştiği bir gizem perdesiyle örtülüdür ve sermayenin kendi özünde bulunan gizli niteliklerden kaynaklanıyormuş gibi görünür.

Sermayenin değerlenmesi üretim süreci içinde sermaye-emek ilişkisi temelinde çözümlenmeye girişilmeyip sermayenin bizzat kendi mucizesi gibi algılandığı sürece, “sermaye ilişkisi kendisini o kadar gizemlileştirecek ve kendi iç örgütlenmesinin sırrını o kadar az açığa vuracaktır”.

Marx bu bölümü bitirirken, burada kâr oranının sayısal olarak artı-değer oranından farklı olduğunu ve kâr ile artı-değerin, gerçekte yalnızca biçimleri farklı olan aynı sayısal büyüklükler olarak ele alındığını belirtir. Dışsallaştırmanın nasıl daha ileriye taşındığını ve kârın kendisini sayısal olarak da artı-değerden farklı bir büyüklük olarak nasıl ortaya koyduğunu ise izleyen kısımda göreceğimizi ifade eder.

(devam edecek)

1 Ekim 2023
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /3

kapital_c-3-on.png

Bölüm 3: Kâr Oranının Artı-Değer Oranıyla İlişkisi

Marx, kâr oranıyla artı-değer ilişkisini ele aldığı bu bölümde daha önce de vurguladığı bir varsayımı hatırlatır. Şöyle ki, verili bir sermayeye düşen kâr tutarı, bu sermaye aracılığıyla verili bir dolaşım kesitinde üretilen artı-değerin toplam tutarına eşittir. Marx’ın belirttiği üzere, bu artı-değerin bir yandan sermaye faizi, toprak rantı, vergiler gibi farklı alt biçimlere bölünmesi, diğer yandan elde edilen kâra hiçbir şekilde eşit olmaması şimdilik bir yana bırakılacaktır.

Kârın tutar olarak artı-değerle eşit sayılması ölçüsünde, artı-değer ve kâr oranının büyüklüğü basit sayısal büyüklüklerin oranları tarafından kolayca belirlenir. Çeşitli sayısal örnekler üzerinden ilerleyen Marx, “dolayısıyla, ilk aşamada, yalnızca matematiksel alanda kalan bir inceleme söz konusudur” der.

Kâr oranıyla artı-değer arasındaki ilişkinin çeşitli varsayımlar üzerinden ve sayısal örnekler eşliğinde ele alınacağı bu bölümde, önce kullanılacak simgelerin hatırlanması gerekir. Marx, daha önce de aynılarını kullandığı gibi, toplam sermayeyi (C), değişmeyen sermayeyi (c), değişen sermayeyi (v), artı-değeri (m) simgesiyle gösterir. Hatırlayalım, (m) kadar artı-değerin (v) kadar değişen sermayeye bölünmesiyle artı-değer oranı elde edilir ve bu oran (m') simgesiyle ifade edilir. Basit bir hesaplamayla (m/v = m') eşitliğinden, artı-değer tutarının, artı-değer oranıyla değişen sermayenin çarpımından elde edildiği sonucuna varırız. Bu artı-değer tutarı, şayet değişen sermaye yerine toplam sermaye ile ilişkilendirilirse kâr adını alır ve o da (p) simgesiyle gösterilir. Artı-değer tutarını toplam sermayeye oranlarsak, (p') olarak ifade ettiğimiz kâr oranını buluruz. Şayet artı-değer oranıyla kâr oranına ait denklemleri birlikte değerlendirirsek, iki oran arasındaki ilişkiyi ifade edebiliriz. Buna göre, kâr oranının artı-değer oranına oranı, değişen sermayenin toplam sermayeye oranına eşittir. Çünkü kâr oranı (m/C) ve artı-değer oranı (m/v) ise, bu ikisini birbirine oranladığımızda (v/C) sonucunu buluruz.  

Yukarda değinilen orantılar incelendiğinde, kâr oranının (p') her zaman artı-değer oranından (m') küçük olduğu ortaya çıkar. Çünkü değişen sermaye (v) her zaman toplam sermaye C’den, yani c+v (değişen ve değişmeyen sermaye) toplamından küçüktür. Marx, bu incelemede hesaba katılması gereken (c, v, m) büyüklükleri üzerinde belirleyici etkide bulunan ve dolayısıyla kısaca değinilecek olan bir dizi başka etmen olduğunu belirtir.

Bunlardan birincisi paranın değeridir ve incelemede varsayımsal olarak bu değer sabit kabul edilecektir. İkincisi devirdir. Marx, bu etmeni de şimdilik tümüyle bir yana bırakacağımızı, çünkü kâr oranı üzerindeki etkisinin sonraki bölümlerden birinde özel olarak ele alınacağını belirtir. Üçüncüsü, artı-değer oranı üzerindeki etkisi birinci ciltte kapsamlı şekilde tartışılmış olan emek üretkenliğidir. Ama bu kısımda da metaların normal toplumsal koşullar altında üretildiğini ve değerlerine satıldığını varsaymayı sürdürdüğümüzden, burada bu durum da henüz dikkate alınmayacaktır. Yani tek tek her bir örnekte, emek üretkenliğinin değişmediği varsayımından hareket edilecektir. Aslında, bir sanayi dalına yatırılmış olan sermayenin değer bileşimi, yani değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasındaki belirli bir oran, emek üretkenliğinin belirli bir derecesini ifade eder. Dolayısıyla, bu oran şu ya da bu nedenle bir değişikliğe uğrar uğramaz, emek üretkenliği de bir değişikliğe uğramış olmak zorundadır. Ve bu yüzden, ilerleyen kısımlarda ele alınacak çeşitli örneklerde (c, v, m) etmenlerindeki değişimler, sıklıkla emek üretkenliğindeki değişimleri de kapsayacaktır.

Geriye kalan diğer üç etmenin, yani işgününün uzunluğu, emek yoğunluğu ve işçi ücretlerinin de, basitlik sağlamak amacıyla aynı kaldıkları varsayılır. Ancak böyle olsa bile, değişen sermayenin ve artı-değerin uğradığı değişikliklerin, aynı zamanda bunların belirleyici öğelerinin büyüklüklerinin değişmesi anlamına gelebileceği de unutulmamalıdır. Burada önemli bir hususu hatırlamamız gerektiğini belirtir Marx. Şöyle ki, işçi ücretlerinin artı-değerin büyüklüğü ve artı-değer oranının yüksekliği üzerindeki etkisi, işgününün uzunluğunun ve emek yoğunluğunun bunlar üzerindeki etkisine göre ters yöndedir. İşçi ücretlerinin yükselmesi artı-değeri azaltırken, işgününün uzaması ve emek yoğunluğunun artması onu çoğaltır.

Hem değişen sermaye ile toplam sermayenin hareketi ve değerlenmesi arasındaki özel organik ilişki hem de değişen sermayenin değişmeyen sermayeden farkı unutulmamalıdır. Değer oluşumu söz konusu olduğu sürece, değişmeyen sermaye miktarıyla değil yalnızca sahip olduğu değer nedeniyle önemlidir. “Burada, 1500 sterlinlik bir değişmez sermayenin, diyelim 1 sterlin üzerinden 1500 ton demiri mi yoksa 3 sterlin üzerinden 500 ton demiri mi temsil ettiğinin değer oluşumu açısından hiçbir önemi yoktur. Onun değerini temsil eden gerçek maddelerin miktarının değer oluşumu ve kâr oranı açısından hiçbir önemi yoktur.” Fakat kâr oranı, artı-değerin toplam sermayeye bölünmesiyle elde edildiğine göre, değişmeyen sermaye değerinin artışı kâr oranını azaltacak, değişmeyen sermaye değerinin azalması ise kâr oranını arttıracaktır.

Değişen sermaye için durumun tümüyle farklı olduğunu vurgular Marx. Toplam emek içinde işçi için ödenen emek parçası ne kadar azsa, elde edilecek artı-değer o kadar büyük olur. Diyelim, 10 saatlik işgünü 10 şiline eşit olsun. Gerekli emek ya da işçi ücretlerini, yani değişen sermayeyi yerine koyan emek ise 5 saat üzerinden 5 şilin olsun. Bu durumda artı-değer 5 şilin olacaktır. Gerekli emek 4 saate yani 4 şiline düşerse, artı-emek 6 saate ve artı-değer de 6 şiline yükselir.

Bu ön açıklamalardan sonra, Marx çeşitli örnekler ve formüller üzerinden farklı durumları gözden geçirir. Bölümün sonunda Engels’in dipnotunda belirtildiği gibi, bu bölüm Marx’ın kendi detaylı incelemesinde karmaşık matematiksel formüller eşliğinde ilerlettiği elyazmalarından oluşur. Engels’in dipnotu şöyledir: “Elyazmasında, bunlara ek olarak, artık değer oranı ile kâr oranı arasındaki fark (m' - p') hakkında çok kapsamlı hesaplamalar bulunuyor; söz konusu fark, çok sayıda ilginç özelliğe sahiptir ve onun hareketi, iki oranın birbirlerinden uzaklaştıkları ya da birbirlerine yaklaştıkları durumları gösterir. Bu hareketler eğrilerle de gösterilebilir. Bu kitabın yakın amaçları açısından daha az önem taşıdığından ve burada, bu nokta üzerinde daha fazla durmak isteyen okurların dikkatini buna çekmek yeterli olacağından, bu malzemeyi sunmuyorum.” Kapital çalışmasının ilerleyişi içinde gerekli noktalarda sıklıkla belirttiğimiz üzere, burada konunun çeşitli varsayımları temsil eden formüllerini atlayarak öze değin noktalar üzerinde durmak daha yararlı olacaktır.

Marx çeşitli varsayımları formüller eşliğinde gözden geçirirken önemli bir noktayı vurgular: “Kâr oranı çok sayıda değişkenin bir fonksiyonudur ve bu değişkenlerin kâr oranı üzerindeki etkilerini bilmek istiyorsak, her birinin kendi başına yarattığı etkiyi, bu yalıtılmış etkinin bir ve aynı sermaye özelinde iktisadi açıdan mümkün olup olmadığından bağımsız olarak, sırayla incelemek zorundayız.” Örneğin değişmeyen sermaye tasarrufu bir yandan kâr oranını yükseltir ve diğer yandan sermayenin bir bölümünü serbest bırakır. Bu da kapitalistler için önemlidir.

Marx konunun akışı içinde ortaya çıkan bir sonuca dikkat çeker. “Mutlak olarak ya da yüzde cinsinden aynı bileşime sahip olan sermayeler söz konusu olduğunda, artı-değer oranı, yalnızca, işçi ücretlerinin ya da iş gününün uzunluğunun ya da emek yoğunluğunun farklı olması durumunda farklı olabilir.” Bu bağlamda, Ricardo’nun varsayımının doğru olduğu tek bir durum vardır. Bu, sermayenin yüzde cinsinden bileşiminin sabit, işgününün sabit, emek yoğunluğunun sabit olduğu, artı-değer oranındaki değişmenin işçi ücretindeki değişmeden kaynaklandığı bir durumdur. Çünkü Ricardo, “kârlar, tam olarak ücretlerin düşük ya da yüksek olması oranında, yüksek ya da düşük olurdu” demiştir.

Marx’ın farklı varsayımları sayısal örnekler üzerinden inceledikten sonra altını çizdiği bazı önemli hususlara bakalım. İşçi ücretlerinin yükselmesinin ya da düşmesinin artı-değer oranının ve dolayısıyla (v/C) sabitken kâr oranının yüksekliği üzerindeki etkisi ters yöndedir. Emek yoğunluğunun yükselmesinin ya da düşmesinin ve işgününün uzamasının ya da kısalmasının etkisi ise aynı yöndedir. Aynı varsayım temelinde, kâr oranlarının birbirine oranı, ilgili artı-değer miktarlarının birbirine oranına eşittir. Fakat iki ülkedeki kâr oranları karşılaştırılırken durumun farklı olduğunu belirtir Marx. “Burada aynı kâr oranı, gerçekten de, çoğu zaman, farklı artık değer oranlarını ifade eder.”

Marx konuyu, değişen ve değişmeyen sermaye bileşimi ve elde edilen artı-değerdeki farklılıklara bağlı olarak değişik varsayımlar üzerinden kapsamlı biçimde inceler. Bu incelemeleri neticesinde vurguladığı hususlar konunun özeti mahiyetindedir. Yükselen bir kâr oranı düşen ya da yükselen bir artı-değer oranına; düşen bir kâr oranı yükselen ya da düşen bir artı-değer oranına; aynı kalan bir kâr oranı yükselen ya da düşen bir artı- değer oranına karşılık gelebilir. Yükselen, düşen ya da aynı kalan bir kâr oranının, aynı kalan bir artı-değer oranına karşılık gelebileceğini de bu olasılıklara eklemek gerekir. Asıl önemli olan şudur ki, kâr oranı iki ana etmen tarafından belirlenmektedir: artı-değer oranı ve sermayenin değer bileşimi.

Bölüm 4: Devrin Kâr Oranı Üzerindeki Etkisi

En başta belirtilmesi gerekir ki, bu bölümün tümü Engels tarafından yazılmıştır.

Engels, sermayenin devrinin artı-değer üretimi ve dolayısıyla aynı zamanda kâr üretimi üzerindeki etkisinin Kapital ikinci ciltte tartışılmış olduğunu hatırlatır. “Kısaca özetlenecek olursa” diyerek bazı hususların altını çizer. Şöyle ki, devir için gerekli olan süre nedeniyle bütün sermaye aynı anda üretimde kullanılamaz. Dolayısıyla, ister para-sermaye, ister stokta bulunan hammaddeler, ister bitmiş ama henüz satılmamış meta-sermaye, ister henüz vadeleri gelmemiş alacaklar biçiminde olsun, sermayenin bir bölümü sürekli olarak atıl durumda bulunur. Üretimde, yani artı-değerin yaratılmasında ve ona el koyulmasında faal olan sermaye her zaman bu bölüm kadar eksilir; yaratılan ve el koyulan artı-değer her zaman aynı oranda daralır. Devir zamanı ne kadar kısa olursa, atıl kalan sermaye parçasının toplam sermayeye oranı o kadar küçülür; dolayısıyla, diğer koşullar aynı kalırken el koyulan artı-değer de o kadar büyür.

Kapital ikinci ciltte ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, devir zamanının ya da onun iki kısmını oluşturan üretim zamanı ile dolaşım zamanından birinin kısalması, üretilen artı-değer kütlesini arttırır. Kâr oranı, üretilen artı-değer kütlesinin onun üretiminde kullanılan toplam sermayeye oranını ifade ettiğinden, söz konusu her kısalmanın kâr oranını da yükselteceği açıktır. İkinci ciltte artı-değerle ilgili açıklamalar, kâr ve kâr oranı için de aynen geçerli olduğundan burada yinelemeyeceğini ve yalnızca birkaç temel noktayı vurgulamak istediğini belirtir Engels.

“Üretim zamanını kısaltan başlıca faktör, genelde sanayinin ilerlemesi diye anılan emek üretkenliği artışıdır. Eğer emek üretkenliği artışı aynı zamanda pahalı makinelerin vb. alınması yoluyla toplam sermaye harcamalarında ciddi bir artışa ve dolayısıyla toplam sermaye üzerinden hesaplanan kâr oranında bir düşüşe yol açmıyorsa, bu oranın yükselmesi gerekir. Ve metalürji ile kimya sanayisindeki en son ilerlemelerinin çoğunda kesin olarak bu durum geçerlidir.”

Dolaşım zamanını kısaltan başlıca faktör ise, ulaştırmadaki iyileştirmelerdir. Engels, tanık olduğu son elli yılda ulaştırma alanındaki gelişmelerin, 18. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan sanayi devrimiyle karşılaştırılabilecek bir devrim yarattığına dikkat çeker. Söz konusu gelişmelere örnekler verir. “Karada şosenin yerini demiryolu, denizde yavaş ve düzensiz yelkenli geminin yerini hızlı ve düzenli buharlı gemi hattı aldı ve bütün yerküre telgraf telleriyle donatılıyor. Süveyş Kanalı, Doğu Asya’yı ve Avustralya’yı ilk kez gerçek anlamıyla buharlı gemi trafiğine açtı. Doğu Asya’ya meta gönderimindeki dolaşım zamanı 1847’de henüz en az on iki ayken, bu süre bugün yaklaşık olarak aynı sayıda haftaya indirilebilir olmuştur. 1825-1857 bunalımlarının iki büyük merkezi olan Amerika ve Hindistan, ulaştırma araçlarındaki bu devrimle Avrupa’daki sanayi ülkelerine %70-90 oranında yakınlaştı ve böylece patlama potansiyellerinin büyük bir bölümünü yitirdi. Toplam dünya ticaretinin devir zamanı aynı ölçüde kısaldı ve bunun parçası olan sermayelerin hareket yeteneği iki ya da üç katından fazlasına çıktı. Bunun kâr oranı üzerinde etkisiz kalmadığını söylemeye bile gerek yok.”

Engels, toplam sermayenin devrinin kâr oranı üzerindeki etkisini saf olarak sergileyebilmek için, karşılaştırılacak olan iki sermayeyle ilgili tüm diğer koşulları aynı kabul etmemiz gerektiğinin altını çizer ve konuyu sayısal örnekler üzerinden ele alır. Neticede ulaştığı sonuç şudur: Sermayelerin yüzde cinsinden bileşimleri, artı-değer oranları ve işgünleri eşit olduğunda, iki sermayenin kâr oranları bu sermayelerin devir zamanlarıyla ters orantılıdır. Burada sermayenin devri dışındaki faktörler dikkate alınmamıştır. Kısalan devir zamanının artı-değer üretimi ve dolayısıyla kâr üretimi üzerindeki doğrudan etkisi, bu sayede değişen sermaye parçasına kazandırılan daha yüksek etkinlikten kaynaklanır.

Engles’in yine sayısal örnekler eşliğinde ele aldığı varsayımlar neticesinde elde ettiği sonuç, değişen devir zamanıyla kâr oranındaki değişim ilişkisi hakkında fikir verir. Örneğin devir zamanı iki kat yavaşladığında kâr oranı yarı yarıya azalır. O halde, yıl boyunca el koyulan artı-değer kütlesi, değişen sermayenin bir devir döneminde el koyulan artı-değer kütlesi ile devirlerin yıllık sayısının çarpımına eşittir. Engels ayrıca önemli bir hususa dikkat çeker ve yıllık kâr oranı formülünün tam olarak doğru olması için, basit artı-değer oranının (m') yerine yıllık artı-değer oranını (M') koymamız gerektiğini belirtir.

Çoğu durumda, bir işletmede değişen sermayenin büyüklüğünü kapitalistin kendisi bilmez. Kapital ikinci ciltte görmüş olduğumuz üzere, kapitalist için önemli olan sabit sermayesi ile döner sermayesi arasındaki farktır. Basitçe tasvir edilecek olursa, kapitalist, döner sermayesinin bankada duran kısmı hariç para biçiminde elinde bulunan bölümünü içeren kasadan işçi ücretleri için gereken parayı alır. Hammaddelerin ve yardımcı malzemelerin parasını da aynı kasadan alır ve her ikisini de bir ve aynı kasa hesabına alacak olarak kaydeder. Fiilen ödenmiş olan işçi ücretleri için ayrı bir hesap tutacak olsa bile, bu hesap yılsonunda bunlar için ödenmiş olan tutarı gösterir, ama her bir devirdeki değişen sermayenin kendisini göstermez. Bunu açıklığa kavuşturmak için, kapitalistin özel bir hesaplama yapması gerekir.

Engels’in çeşitli rakamlar ve formüller eşliğinde verdiği karmaşık örneği atlayarak ulaştığı sonuca bakalım. “Kendi işletmeleri hakkında bu türden hesaplamalar yapmak yalnızca az sayıda kapitalistin aklına geldiğinden, istatistikler, toplumsal toplam sermayenin değişmez parçasının değişir parçasına oranı hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Yalnızca Amerikan istatistikleri, bugünkü koşullar altında mümkün olanı verir: her bir iş dalında ödenen işçi ücretlerinin ve elde edilen kârların toplamı. Bu veriler, yalnızca sanayicilerin kendilerinin denetlenmeyen bildirimlerine dayandıkları için ne kadar güvenilmez olsalar da, fazlasıyla değerlidirler ve üzerinde durduğumuz konu hakkında elimizde yalnızca onlar bulunmaktadır. Avrupa’da, büyük sanayicilerimizden buna benzer ifşaatlar beklemeyecek kadar kibarız.”

(devam edecek)

1 Kasım 2023
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /4

kapital_c-3-on.png

Bölüm 5: Değişmez Sermaye Kullanımında Tasarruf

I. Genel Olarak

Marx, kâr oranını yükselten bir durumu ele alır. Değişen sermaye aynı kaldığında ve aynı sayıda işçi aynı ücret karşılığında çalıştırıldığında, işgününün uzatılması neticesinde artı-emek süresi ve mutlak artı-değer artar. Bu durumda, daha fazla miktarda artı-değerin toplam sermayeye bölünmesiyle elde edilen kâr oranı da haliyle yükselir. Böyle bir örnekte değişmeyen sermayenin sabit kısmı (yani fabrika binalarının, makinelerin vb. hacmi), bunlarla 16 saat de çalışılsa 12 saat de çalışılsa aynı kalır. Çünkü işgününün uzaması değişmeyen sermayenin bu en pahalı kısmında herhangi bir yeni harcama gerektirmez. Ayrıca, sabit sermayenin verili değeri böylece daha az sayıda devir dönemi içinde yeniden üretilir, dolayısıyla da belirli bir kârın elde edilmesi için bu sermayenin yatırılmasını gerektiren süre kısalır. Bu nedenle, fazla mesai ödemesi yapılması durumlarında bile, işgününün uzatılması kârı yükseltir. Marx bu gerçeğin, daha fazla üretim için durmadan daha fazla sabit sermaye kullanımını zorlayan modern sanayi sisteminde, kâr delisi kapitalistleri işgününü uzatmaya yönelten temel nedenlerden biri olduğunu belirtir. Çünkü o dönemin fabrika raporlarının da ortaya koyduğu üzere, tüm fabrikalarda çok yüksek miktardaki bir sabit sermaye binalarda ve makinelerde bulunur. Bu makinelerin çalışır durumda tutulabildikleri saatlerin sayısı ne kadar büyük olursa, kazanç da o kadar büyük olacaktır.

Oysa işgünü aynı uzunlukta kaldığı takdirde aynı sonuçlar elde edilemez. Bu durumda, daha büyük miktarda bir emek kütlesini sömürmek için, örneğin işçilerin sayısını ve onlarla birlikte belirli bir dereceye kadar sabit sermaye kütlesini, binaları, makineleri vb. artırmak gerekir. Bu örnekte ücret kesintileri ya da ücretlerin zorla normal yüksekliklerinin altına düşürülmesi gibi durumlar bir yana bırakılmıştır. Ya da, emek yoğunluğunun ve emeğin verimliliğinin arttığı ve genellikle daha fazla nispi artı-değer üretildiği durumlarda, belirli bir sürede daha fazla hammadde vb. işlendiği için, hammadde kullanan sanayi dallarında değişmeyen sermayenin döner kısmının büyüklüğü artar. Yanı sıra, aynı sayıda işçi tarafından harekete geçirilen makinelerin sayısı ve dolayısıyla değişmeyen sermayenin bu kısmı da büyür. Demek ki bu örnekte artı-değerdeki artışa değişmeyen sermayede artış, emeğin daha fazla sömürülmesine aracılık eden üretim araçları için daha çok para harcanması, yani daha büyük sermaye yatırımı eşlik eder.

Buraya kadar ele alınan tüm faktörler bir arada düşünüldüğünde anlaşılır ki, bazı faktörlerin etkisi kâr oranını düşürürken, diğer bazı faktörler kâr oranını arttırmaktadır. Sonuç bunların yarattığı etkinin bileşkesi olacaktır. Öte yandan çok sayıda cari masraf ise, işgünü uzun da olsa kısa da olsa hemen hemen ya da tümüyle aynı kalır. Dönemin fabrika raporları, bir fabrikanın on saatlik çalışmadan kaynaklanan işletme maliyetlerinin, neredeyse on iki saatlik çalışmadan kaynaklanan işletme maliyetleri kadar olduğunu gösterir.

Makinelerin ve sabit sermayenin bileşenlerinin değerinin yeniden üretildiği süre, pratikte, bunların ömürleri tarafından değil, başından sonuna iş gördükleri ve aşınıp yıprandıkları tüm iş süreci tarafından belirlenir. “İşçiler 12 yerine 18 saat boyunca ter dökmek zorunda kalırsa, haftalık çalışma süresi üç gün artar, bir hafta bir buçuk haftaya ve iki yıl üç yıla çıkar. Bu fazla çalışma karşılığında ödeme yapılmazsa, işçiler, normal artık emek-zamana ek olarak, her iki hafta için üçüncü haftayı, her iki yıl için üçüncü yılı bedavadan verir.” Böylece, makinelerin değerlerinin yeniden üretimi %50 oranında hızlandırılmış ve normal olarak gerekli zamanın 2/3’ünde gerçekleştirilmiş olur.

Marx, gereksiz karışıklıklardan kaçınmak için buradaki ve hammaddelerin fiyat dalgalanmaları hakkındaki inceleme sırasında, artı-değer kütlesinin ve oranının verili olduğu varsayımından hareket ettiğini belirtir.

Daha önce elbirliği, işbölümü ve makineler konusunda gösterildiği gibi, büyük ölçekli üretim koşullarını karakterize eden tasarruf, esas olarak, bu koşulların toplumsal olarak birleşmiş emeğin koşulları olmaları olgusundan kaynaklanır. Üretim araçları, birbirinden kopuk olarak çalışan ya da küçük ölçekte doğrudan elbirliği yapan işçiler tarafından parça parça tüketilecek yerde, üretim sürecinde toplam işçi tarafından birlikte tüketilir. “Bir ya da iki merkezi motorun bulunduğu büyük bir fabrikada, bu motorların maliyetleri, onların beygir güçleriyle ve dolayısıyla olası etki alanlarıyla aynı oranda büyümez; aktarım makinelerinin maliyetleri, harekete geçirdikleri iş makinelerinin kütlesiyle aynı oranda büyümez; iş makinesinin kendisinin gövdesi, organları olarak kullandığı aletlerin artan sayısıyla aynı oranda pahalılaşmaz vb. Bunlara ek olarak, üretim araçlarının bir araya gelmesi, her tür binada, asıl üretim tesislerinin yanı sıra depolama yerlerinde vb. tasarruf sağlar. Isıtma, aydınlatma vb. giderleri için de aynı şey geçerlidir.”

Üretim araçlarının bir araya gelmesinden ve yığınsal olarak kullanılmalarından kaynaklanan bütün bu tasarruflar, mutlaka işçilerin bir araya gelmesini ve birlikte çalışmalarını, yani emeğin toplumsal birliğini gerektirir. Bu nedenle, nasıl ki artı-değer kendi başına ele alındığında tek tek her bir işçinin artı-emeğinden kaynaklanıyorsa, tasarruflar ise emeğin toplumsal karakterinden kaynaklanır. “Burada mümkün ve gerekli olan sürekli iyileştirmeler bile, sadece ve sadece, büyük ölçekte birleşmiş olan toplam işçinin üretiminin sağladığı ve izin verdiği toplumsal deneyimlerden ve gözlemlerden kaynaklanır.”

Bu söylenenler, üretim koşullarındaki tasarrufun ikinci büyük dalı için de aynen geçerlidir. Bu ikinci tasarruf dalı, üretim atığı denen döküntülerin aynı ya da başka bir sanayi dalında yeni üretim öğelerine geri dönüştürülmesini, bu atıkların üretim devresine ve dolayısıyla (üretken ya da bireysel) tüketim devresine geri gönderilmesini sağlayan süreçleri içerir. İlerde daha yakından incelenecek bu tasarruf biçimi de büyük ölçekli toplumsal emeğin sonucudur. Bu atıkları yeniden ticaret nesnelerine ve dolayısıyla yeni üretim öğelerine dönüştüren faktör, büyük ölçekli toplumsal emek sayesinde ortaya çıkan yığınsallıklarıdır. Üretim süreci açısından bu önemi kazanmalarını ve değişim değeri taşıyıcıları olmaya devam etmelerini, bileşik ve dolayısıyla büyük ölçekli üretimin atıkları olmalarına borçludurlar. Bu atıklar, yeni üretim öğeleri olarak iş görebilirler. Ayrıca yeniden satılabilir duruma gelmeleri ölçüsünde hammaddenin maliyetini azaltabilirler; çünkü bu maliyet her zaman normal fireyi, yani üretim sürecindeki olağan kayıp miktarını içerir. Unutulmasın ki, değişen sermayenin büyüklüğü ve artı-değer oranı veriliyken, değişmeyen sermayenin bu kısmının maliyetinin azaltılması kâr oranını o miktarda yükseltir.

Eğer artı-değer veriliyse, kâr oranı yalnızca, meta üretimi için gerekli değişmeyen sermayenin değerinin azaltılması yoluyla arttırılabilir. Fakat unutulmamalı ki, üretilen metanın değeri açısından önemli olan değişmeyen sermayenin kullanılan miktarıdır. Emeğin üretkenlik derecesi, yani teknik gelişme düzeyi veriliyken, örneğin bir iplik fabrikasında hammadde olan ketenin ne kadar emek emebileceği ketenin değerine değil miktarına bağlıdır. Aynı şekilde, bir makinenin diyelim üç işçiye sağlayacağı yardım, onun değişim değerinden değil makine olarak kullanımından kaynaklanır. “Teknik gelişmenin bir aşamasında kötü bir makine pahalı, diğer bir aşamasında iyi bir makine ucuz olabilir.”

Bir kapitalistin örneğin pamuğun ve iplik makinelerinin ucuzlaması yoluyla elde ettiği daha yüksek kâr, makine imalatında ve pamuk yetiştiriciliğinde emek üretkenliğinin yükselmiş olmasının sonucudur. Böyle bir durumda, belli miktarda emeği maddeleştirmek ve bu sayede belli miktarda artı-emeğe el koymak için, çalışmanın koşullarına daha az harcama yapılır. Bir başka deyişle, belirli miktardaki artı-emeğe el koymak için gerekli olan giderler azalır.

Üretim araçlarının toplumsal olarak birleşmiş işçi tarafından ortaklaşa kullanılmasının üretim sürecinde sağladığı tasarruftan daha önce söz edilmiştir. Değişmeyen sermayede, dolaşım zamanındaki kısalmanın sağladığı tasarruf (esasen ulaştırma ve haberleşme araçlarındaki gelişmeden kaynaklanan tasarruf) daha sonra ele alınacaktır. Marx burada, makinelerdeki sürekli iyileştirmelerin sağladığı tasarruf üzerinde durulması gerektiğini belirtir. Makinelerin ve genel olarak sabit sermayenin verili bir üretim dönemindeki aşınma ve yıpranmasını azaltan her şey tek tek metaları ucuzlatmakla kalmaz, aynı zamanda söz konusu dönem için sermaye harcamasını da azaltır. Onarım gibi işler, gerekli oldukları kadarıyla, makinelerin ilk maliyetine eklenir. Makinelerin dayanıklılıklarının artması sonucu bu gibi maliyetlerin azalması, bu makinelerin fiyatlarını o ölçüde azaltır.

“Bu türden her tasarruf için yine büyük ölçüde geçerli olduğu üzere, bunlar yalnızca birleşmiş işçi için mümkündür ve çoğu zaman kendilerini ancak daha büyük ölçekte çalışıldığında gerçekleştirebilirler, yani işçilerin üretim sürecindeki daha büyük dolaysız birliklerini gerektirirler.”

Emeğin üretici gücünün bir üretim dalındaki gelişimi, örneğin demir, kömür, makine üretimi, mimarlık alanındaki gibi, kısmen de doğa biliminde ve onun kullanımındaki ilerlemelerde olduğu üzere zihinsel üretim alanındaki gelişmeleri kapsar. Bu alanlardaki gelişim, başka sanayi dallarındaki (örneğin tekstil sanayiindeki ya da tarımdaki) üretim araçlarının değerinin ve dolayısıyla maliyetinin düşürülmesinin koşulu olarak görünür. Çünkü bir sanayi dalından ürün olarak çıkan meta, bir başkasına üretim aracı olarak yeniden girmektedir. Söz konusu metanın fiyatının yüksek ya da düşük oluşu, bir ürün olarak çıktığı üretim dalındaki emek üretkenliğine bağlıdır. Dolayısıyla falanca metanın ucuzlaması, yalnızca üretimlerine üretim aracı olarak girdiği metaları ucuzlatmakla kalmaz, bir parçası olduğu değişmeyen sermayenin değerini de azaltarak kâr oranını yükseltir.

Sanayinin ilerleyen gelişiminden kaynaklanan bu değişmeyen sermaye tasarrufunun karakteristik özelliği, kâr oranının bir sanayi dalındaki yükselişinin, bir başka dalda emeğin üretici gücünün gelişimine bağlı olmasıdır. Burada kapitalistin payına düşen şey, doğrudan doğruya kendisi tarafından sömürülen işçilerin ürünü olmasa bile, toplumsal emeğin ürünü olan bir kazançtır. Üretici güçteki bu tür gelişmeler, son çözümlemede, her zaman harekete geçirilen emeğin toplumsal karakterine; toplumsal ölçekteki iş bölümüne; zihinsel emeğin, özellikle doğa biliminin gelişimine dayanır. Kapitalistin burada yararlandığı şey, bir bütün olarak toplumsal işbölümü sisteminin sağladığı avantajlardır. Burada kapitalist tarafından kullanılan değişmeyen sermayenin değerini nispi olarak düşüren ve dolayısıyla kâr oranını yükselten, ona üretim araçları sağlayan kesimdeki gelişmedir.

Kâr oranındaki bir başka yükseliş ise, değişmeyen sermayeyi üreten emekteki tasarruftan değil, değişmeyen sermayenin kullanımındaki tasarruftan kaynaklanır. İşçilerin bir araya gelmeleri ve büyük ölçekte elbirliği yapmaları sayesinde değişmeyen sermayede tasarruf sağlanır. “Aynı binalar, ısıtma ve aydınlatma donanımları vb., büyük ölçekli üretimde, küçük ölçekli üretimdekine oranla daha düşük bir maliyete sahiptir. Aynısı, güç makineleri ve iş makineleri için de geçerlidir. Bunların değeri, mutlak olarak yükselse bile, üretimin artan genişliğine ve değişir sermayenin büyüklüğüne ya da harekete geçirilen emek gücünün kütlesine oranla göreli olarak düşer.” Bir sermayenin kendi üretim dalında uyguladığı tasarruf, her şeyden önce bir emek tasarrufudur, yani kendi işçilerinin karşılığı ödenen emek diliminin azaltılmasıdır. Daha önce sözü edilmiş olan tasarruf ise, başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğine, verili üretim ölçeğinde mümkün olan en düşük maliyetle ve mümkün olan en yüksek düzeyde el koymanın başarılmasına dayanır. Bu tasarruf, değişmeyen sermaye üretiminde kullanılan toplumsal emeğin üretkenliğinin sömürülmesine değil de, değişmeyen sermaye kullanımında sağlanan bir tasarrufa da dayanıyor olabilir. Böyle olduğu ölçüde, ya doğrudan doğruya belirli bir üretim dalı içerisindeki emeğin elbirliğinden ve toplumsal biçiminden, ya da makinelerin vb. değerlerinin düşmesini sağlayacak ölçekte üretilmesinden kaynaklanır.

Marx burada iki noktanın göz önünde tutulması gerektiğine dikkat çeker. Birincisi, eğer değişmeyen sermayenin değeri sıfır olsaydı, kâr oranı artı-değer oranına eşit olur ve kâr oranı ulaşabileceği en yüksek düzeye çıkardı. Fakat ikincisi, emeğin doğrudan sömürüsü için en önemli şey, hiçbir şekilde kullanılan sömürü araçlarının (sabit sermaye, ham ve yardımcı madde) değişim değeri değildir. Asıl önemli olan, bir yandan belirli bir miktarda canlı emekle birleşmeleri için teknik açıdan gerekli olan kütleleri, diğer yandan amaca uygunlukları, yani yalnızca iyi makinelerin değil aynı zamanda iyi ham ve yardımcı maddelerin elde bulunmasıdır. “Kâr oranı kısmen ham maddelerin kalitesine bağlıdır. İyi malzeme az fire verir; aynı miktarda emeği soğurmak için de daha az miktarda ham madde gerekir. Ayrıca, iş makinesinin karşılaşacağı direnç de daha az olur.” Dahası, bu durum artı-değer ve artı-değer oranını da etkiler. Çünkü hammadde kötüyse, işçi aynı miktarı işlemek için daha çok zaman harcar ve ücretler değişmiyorsa, bu artı-emekte azalmaya yol açar. Bu, ayrıca, sermayenin kullanılan emeğin kütlesinden çok üretkenliğine bağlı bulunan yeniden üretimi ve birikimi üzerinde çok önemli bir etkide bulunur.

Bu nedenle, kapitalistin üretim araçlarında tasarruf sağlamak konusundaki fanatizminin anlaşılır bir şey olduğunu belirtir Marx. Hiçbir şeyin kaybedilmemesi ya da israf edilmemesi, üretim araçlarının yalnızca üretimin kendisinin gerektirdiği şekilde kullanılması kısmen işçilerin nasıl yetiştirildiklerine ve eğitildiklerine, kısmen de kapitalistin birleşik işçi üzerinde sağlayacağı disipline bağlıdır. Bu disiplin, parça başına ücret uygulamasında zamanla gereksiz hale geldiği gibi, işçilerin kendi hesaplarına çalışacakları bir toplum düzeninde ise gereksizleşecektir. Kapitalistlerin fanatizmi, değişmeyen sermayenin değerini değişen sermayeye oranla düşürmenin ve böylece kâr oranını yükseltmenin başlıca yollarından biri olan, üretim öğelerine hile katma uygulamasıyla da kendisini gösterir. Marx bu uygulamanın, “önce iyi örnekler ardından da düşük kaliteli mallar gönderirsek halk bizi yutar” ilkesini benimsemiş olan Alman sanayisinde önemli bir rol oynadığına dikkat çeker.

Değişmeyen sermayenin değerinin yani pahalılığının azaltılması yoluyla sağlanan kâr oranı artışı, bunun gerçekleştiği sanayi dalının ne tür ürün (lüks ürünler mi, yoksa işçiler tarafından tüketilen geçim araçları mı, yoksa genel olarak üretim araçları mı) ürettiğinden tümüyle bağımsızdır. Bu husus, şayet konu esas olarak emek gücü değerine, yani işçinin alışılagelmiş geçim araçlarının değerine bağımlı olan artı-değer oranı olsaydı önem taşırdı. Oysa hatırlayalım, burada artı-değerin ve artı-değer oranının verili olduğu varsayılmıştır ve incelenen olgu kâr oranıdır. Kâr oranı, artı-değerin toplam sermayeye bölünmesiyle bulunduğundan, bu koşullar altında netice yalnızca değişmeyen sermayenin değerine bağlıdır.

Üretim araçlarının göreli ucuzlaması, bunların mutlak değer tutarının artması olasılığını kuşkusuz dışlamaz. Çünkü bunların mutlak kullanım hacmi, emeğin üretici gücünün gelişimiyle ve üretim ölçeğinin buna eşlik eden büyümesiyle olağanüstü derecede genişler. Hangi yönden ele alınırsa alınsın, değişmeyen sermaye kullanımındaki tasarruf, kısmen, üretim araçlarının birleşik işçinin ortak üretim araçları olarak iş görmelerinin ve kullanılmalarının bir sonucudur. Böylece meydana gelen tasarruf, doğrudan doğruya üretici emeğin toplumsal karakterinin bir ürünü olarak görünür. Fakat kısmen de, sermayeye üretim araçları sağlayan alanlardaki emeğin üretkenliğindeki gelişimin sonucudur. Bundan kaynaklanan tasarruf, yalnızca kapitalist A ile onun işçileri arasındaki ilişki değil, fakat toplam işçinin toplam sermayeyle ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, kendisini yine toplumsal emeğin üretici güçlerinin gelişiminin ürünü olarak ortaya koyar. Aradaki tek fark, kapitalist A’nın yalnızca kendi işletmesindeki emek üretkenliğinden değil, aynı zamanda başkalarının işletmelerindeki emek üretkenliğinden de yararlanması olur. Ne var ki kapitalist A, kendi değişmeyen sermayesindeki tasarrufu kendi işçilerinden bağımsız ve onları hiçbir şekilde ilgilendirmeyen bir durum olarak görür.

Üretim araçları kullanımındaki tasarruf, emeğin özünde yatan diğer güçlere oranla çok daha büyük bir ölçüde, sermayenin özünde bulunan bir güç, sanki kapitalist üretim tarzına özgü ve onu karakterize eden bir yöntem olarak görünür. Bu anlayış, sermaye ilişkisi gerçekte iç bağıntıyı (işçiyi kendi emeğini gerçekleştirmesinin koşullarına mutlak kayıtsızlık, dışsallık ve yabancılaşma durumuna koyan bağıntı) gizlediği için ve gizlediği ölçüde daha az yadırgatıcı olur.

Marx bu durumun nedenlerini sıralar. Birinci olarak, değişmeyen sermayeyi oluşturan üretim araçları yalnızca kapitaliste ait olan parayı temsil ederler. Marx burada, Fransız düşünür Henri Linguet’in, Romalı borçlunun bedeninin alacaklısının parasını temsil ettiğini söylediği örneği hatırlatır. Üretim araçlarının mülkiyet olarak yalnızca kapitalistle bir ilişkileri vardır. İşçi ise gerçek üretim sürecinde onlarla temas kurduğunda, onları yalnızca üretimin kullanım değerleri olarak, emek araçları ve emek malzemeleri olarak görür. Dolayısıyla, değişmeyen sermaye öğelerinin değerlerindeki artma ya da eksilme işçinin kapitalistle ilişkisini, ancak bakırla mı yoksa demirle mi çalıştığı kadar ilgilendirir.

“İkincisi: Bu üretim araçları kapitalist üretim sürecinde aynı zamanda emeği sömürmenin araçları oldukları sürece, kendisini yönetmek için kullanılan gemin ve dizginin ucuz mu yoksa pahalı mı olduğu atın ne kadar umurundaysa, bu sömürü araçlarının göreli ucuzluk veya pahalılığı da işçinin o kadar umurundadır.”

Son olarak, Kapital birinci ciltte görüldüğü üzere, işçi gerçekte emeğinin toplumsal karakterini (onun ortak bir amaç için başkalarının emeğiyle birleşmesini) kendisine yabancı bir güç olarak görür. Söz konusu birleşmenin gerçekleştirilmesinin koşulları, ona ait olmayan yabancı bir şeydir. Şayet onları iktisatlı şekilde kullanmaya zorlanmasa, israf edilmelerini hiçbir şekilde umursamaz. Marx burada geçerken, 1844’te İngiltere’de işçilerin kurduğu Rochdale tüketim kooperatifi örneğinde olduğu gibi, işçilerin kendilerine ait olan fabrikalarda bu durumun tümüyle farklı olduğunu belirtir.

Vurgulayacak olursak, bir üretim dalındaki emek üretkenliği, bir başka dalda üretim araçlarının ucuzlaması ve iyileşmesi neticesinde artar ve böylece kâr oranının yükselmesine hizmet eder. Fakat toplumsal emeğin bu genel bağlantısı, işçilere tümüyle kendilerine yabancı, gerçekte yalnızca kapitalisti ilgilendiren bir şey olarak görünür. Çünkü bu üretim araçlarını satın alan ve kendisine mal eden, yalnızca kapitalisttir. “Kapitalistin, başka bir üretim dalındaki işçilerin ürünlerini kendi üretim dalındaki işçilerin ürünleriyle satın alması ve bundan dolayı, başka işçilerin ürünlerine, yalnızca, kendi işçilerininkilere bedavadan el koymuş olması nedeniyle sahip olması, dolaşım süreci vb. tarafından başarılı bir şekilde perdelenen bir bağlantıdır.”

Ayrıca, büyük ölçekli üretim ilk olarak kapitalist biçim altında gelişmiş ve bir yandan kâr hırsı, diğer yandan metaların olabildiğince ucuza üretilmesini zorunlu kılan rekabet, değişmeyen sermayenin kullanımında tasarrufa yol açmıştır. Bu durum, değişmeyen sermaye kullanımındaki tasarrufun, yalnızca kapitalist üretim tarzına özgü bir şey ve dolayısıyla sermayenin bir işlevi olarak görünmesine neden olur.

Kapitalist üretim tarzı nasıl bir yandan toplumsal emeğin üretici güçlerini gelişmeye zorluyorsa, diğer yandan da değişmeyen sermaye kullanımında tasarrufu zorlar. Ne var ki, bu bağlamda olup bitenler, canlı emeğin taşıyıcısı olan işçiyle, onun çalışmasının koşullarının iktisatlı, yani akılcı ve tutumlu kullanımı arasındaki yabancılaşma ve kayıtsızlıkla sınırlı kalmaz. “Kapitalist üretim tarzı, çelişkili, karşıtlık içeren doğası gereği, daha da ileri giderek, işçinin yaşamı ve sağlığı konusundaki israfı, onun varlık koşullarının bile zayıflatılmasını, değişmez sermaye kullanımındaki bir tasarruf ve dolayısıyla kâr oranını yükseltmenin bir aracı sayar.”

İşçi yaşamının büyük bölümünü üretim sürecinde geçirdiğinden, üretim sürecinin koşulları büyük ölçüde onun aktif yaşam sürecinin koşulları, yani onun yaşam koşullarıdır. Bu yaşam koşullarında tasarruf, kâr oranını yükseltmenin bir yöntemidir; aynı şekilde, aşırı çalıştırma, işçinin bir iş hayvanına dönüştürülmesi, sermayenin öz değerlenmesini, artı-değer üretimini hızlandırmanın bir yöntemidir. Bu tasarruflar, dar ve sağlıksız yerlerin işçilerle doldurulup taşırılmasına (yani kapitalistlerin dilinde bina tasarrufu denen şeye); tehlikeli makinelerin aynı yerlere tıkıştırılmasına ve tehlikelere karşı koruma önlemlerinin alınmamasına; doğaları gereği sağlığa zararlı olan ya da madenlerde olduğu gibi tehlikeli üretim süreçlerinde gerekli güvenlik önlemlerinin ihmal edilmesine kadar uzanır. “Üretim sürecini işçi için insanileştirecek, rahat ya da yalnızca katlanılabilir kılacak hiçbir kurumun bulunmamasından hiç söz etmeyelim. Bu, kapitalist bakış açısına göre, tamamen yararsız ve anlamsız bir israf olurdu. Genel olarak bakıldığında, kapitalist üretim, olanca cimriliğe karşın, insan malzemesi söz konusu olduğunda tümüyle savurgandır; ne de olsa, diğer taraftan da, aynı şekilde, ürünlerini ticaret aracılığıyla bölüştürme yöntemi ve kendi rekabet tarzı sayesinde, maddi araçları son derece savurganca kullanır ve bir yanda tek tek kapitalistler için kazandıklarını diğer yanda toplum için kaybeder.”

Sermaye, doğrudan canlı emek kullanımını yalnızca zorunlu emeğe indirgeme ve bir metanın üretimi için gerekli emeği, emeğin toplumsal üretkenliğini sömürme yoluyla daima azaltma eğilimindedir. Böylece zorunlu düzeye indirilmiş olan bu emeği en iktisatlı koşullar altında kullanmayı, yani kullanılan değişmeyen sermayenin değerini mümkün olan en düşük düzeyine indirmeyi amaçlar. Metaların değişim değerlerini belirleyen, içerdikleri gerekli emek-zamandır. Bu belirlenimi önce gerçekleştiren ve aynı zamanda sürekli olarak bir metanın üretilmesi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanını kısaltan sermayedir. “Böylece, metanın fiyatı, onun üretimi için gerekli olan emeğin her bir parçasının kendi en düşük düzeyine indirilmesi yoluyla, en düşük düzeyine indirilir.”

Marx, değişmeyen sermayede tasarruf konusunda bir tespit yapmanın zorunlu olduğunu belirtir. Eğer kullanılan sermayenin miktarı ve dolayısıyla toplam değeri artıyorsa, bu her şeyden önce, daha fazla sermayenin tek bir elde toplanması demektir. Ne var ki, daha büyük miktarda değişmeyen sermayenin tek bir elde toplanması (bu da çoğu örnekte, mutlak olarak daha yüksek ama göreli olarak daha düşük miktarda emeğin kullanılmasına karşılık gelir) değişmeyen sermayede tasarruf yapılmasını mümkün kılar. O halde kapitalist işleyiş temelinde gidişata tek bir kapitalist özelinde bakılacak olursa durum şudur: Başta sabit sermaye harcamaları olmak üzere gerekli sermaye harcamalarının hacmi zamanla büyür, ama işlenen malzemelerin ve sömürülen emeğin miktarına oranla bunların değeri azalır.

(devam edecek)

4 Aralık 2023
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /5

kapital_c-3-on.png

Bölüm 5: Değişmez Sermaye Kullanımında Tasarruf

II. Çalışma Koşullarında İşçinin Sırtından Yapılan Tasarruflar

Kömür Ocakları. En Gerekli Harcamaların Savsaklanması.

Marx, çalışma koşullarında işçinin sırtından yapılan tasarruflar konusunda çarpıcı bir örnek oluşturan kömür ocaklarındaki duruma dikkat çeker. Onun dönemin raporlarından aktardığı satırlar, kömür ocaklarında çalışan işçilerin dünden bugüne değişmeyen çilesini gözler önüne serer. Raporlarda, kömür ocakları sahipleri arasında hüküm süren rekabet koşullarında, en gözle görülür fiziksel güçlükleri yenmek için en minimum düzeyde harcama yapılarak işçilerin hayatının tehlikeye atıldığından söz edilmektedir. Üstelik “sayıları genellikle yapılacak işin gerektirdiğinden fazla olan kömür işçileri arasındaki rekabet koşullarında, işçiler, civardaki tarım işçilerininkinden bir parça daha yüksek olan bir ücret karşılığında, önemli tehlikelere ve en zararlı etkilere memnuniyetle göğüs gerer; çünkü bu iş onlara, ayrıca, çocuklarını kazançlı bir şekilde kullanma olanağını sağlar”. Bu çifte rekabet ocakların büyük bir kısmının en yetersiz drenaj ve havalandırmayla işletilmesini sağlamıştır. Madenlerde ocaklar çoğunlukla kötü açılmış, direkler kötü konulmuş, yetersiz mühendisler çalıştırılmış, galeriler ve yollar kötü yapılmıştır.

Dönemin ilgili raporlarının ortaya koyduğu üzere, 1860 yılı dolaylarında İngiliz kömür ocaklarında haftada ortalama 15 kişi hayatını kaybetmiştir. 1851-1861 yılları arasındaki 10 yıllık sürede toplam 8466 kişi ölmüştür. Gerçek kaza ve ölüm sayıları, gösterilen resmi rakamlardan çok daha yüksektir ve Marx’ın satırları kapitalizmin vahşi yüzünü sergiler: “Bu insan kayıplarının çoğunun nedeni, maden ocağı sahiplerinin kirli açgözlülükleriydi; bunlar, örneğin sıklıkla sadece bir maden kuyusu kazdırarak, yalnızca etkili bir havalandırmayı değil, bu tek kuyu kapandığında kaçış yolu bulunmasını da olanaksızlaştırıyordu.” 19. yüzyılda yazılan bu satırlar, sanki 21. yüzyıl Türkiye’sinde maden sahibi kapitalistlerin insan hayatını hiçe sayan kâr hırsları nedeniyle ocaklarda gerçekleşen işçi katliamlarını anlatır gibidir.

Kapitalist üretim, dolaşım süreci ile rekabetin neden olduğu savurganlıklar dışında, en az emekle en çok üretimi gerçekleştirmek bakımından aslında son derece tutumludur. “Buna karşılık, bir insan savurganı, bir canlı emek savurganı olarak, yalnızca bir et ve kan savurganı değil aynı zamanda bir sinir ve beyin savurganı olarak, tüm diğer üretim tarzlarını açık arayla geride bırakır.” Marx, tarihin akışı içinde sosyalizmin yolunu döşeyen, fakat kapitalist düzen altında insan yaşamını alabildiğine israf eden toplumsal emek olgusuna vurgu yapar: “Gerçekten de, insan toplumunun bilinçli yeniden kuruluşunun hemen öncesindeki tarih çağında, genel olarak insanlığın gelişimi, ancak, bireysel gelişmenin en acımasız şekilde israf edilmesi yoluyla güvence altına alınıyor ve hayata geçiriliyor. Burada sözü edilen tüm tasarruflar emeğin toplumsal karakterinden kaynaklandığından, gerçekten de, işçinin yaşamının ve sağlığının israf edilmesine yol açan şey, tam da emeğin bu dolaysız toplumsal karakteridir.”

İşçilerin güvenlik, rahatlık ve sağlığıyla ilgili tüm tedbirler genelde fabrikalarda da ihmal edilir ve bu durumun “Fabrikalar” başlığı altında ele alınması gerektiğini belirtir Marx. Fabrika raporlarının ortaya koyduğu üzere, sanayi ordusunun yaralılarını ve ölülerini sayan “savaş bültenlerinin” kaynağı büyük ölçüde bu ihmaldir. Söz konusu raporlar, çoğu ölümlere yol açan kazaların nedenlerini ve hiç de pahalı olmayan güvenlik önlemleriyle bunların önlenebileceğini çarpıcı biçimde kanıtlar. Buna rağmen fabrikatörler yasaların emrettiği koruyucu önlemleri almamakta ısrar etmişlerdir. Marx’ın satırları, dünden bugüne düzen güçlerinin nasıl da fabrikatörlerin yanında saf tuttuğunu açıklar. “Fabrikatörler, bunlara ya da başka yasal koşullara bu şekilde direndiklerinde, bu tür davalarda hüküm verme yetkisine sahip olan ve çoğu örnekte kendileri de fabrikatör ya da fabrikatör dostu olan maaşsız sulh yargıçları tarafından açıkça destekleniyordu.”

O dönemde fabrikatörler fabrika yasalarına karşı çıkmak için, Manchester’da, “Fabrika Yasalarının Değiştirilmesi için Ulusal Birlik” adlı bir sendika kurmuşlardır. Bu patron sendikası, Mart 1855’te, fabrika müfettişlerinin suç duyuruları karşısında üyelerinin yargılanma giderlerini karşılamak ve bu davaları birlik adına takip etmek için elli bin sterlinden fazla para toplamıştır. Marx’ın deyişiyle, amaçları, kâr için gerçekleştiriliyorsa “öldürmek cinayet değildir”i kanıtlamaktır. “Öldürmek cinayet değildir” deyişini burada Marx, 1657’de İngiltere’de Leveller (Eşitleyiciler) örgütünün yayınladığı bir broşürün başlığına atfen kullanmıştır. Broşürün yazarı, Devlet Koruyucu Lord ünvanlı Oliver Cromwell’ın acımasız bir zorba olması nedeniyle öldürülmesi çağrısında bulunmuş ve bu tür bir eylemin yurtseverlere özgü bir hizmet olacağını savunmuştur.

İngiltere’de fabrikatörler 1844 tarihli iş yasasının fabrika müfettişlerinin iddia ettiği gibi koruyucu önlemler içermediğini hüküm altına aldırana dek huzur bulmadılar. “Sonunda, 1856 yılında, ikiyüzlü Wilson Patten (teşhir ettikleri dinleri, para babaları için kirli işler yapmaya her zaman hazır olan o sofulardan biri) sayesinde, o dönemin koşullarında kendilerini hoşnut edebilen bir parlamento yasasını kabul ettirmeyi başardılar. Bu yasa gerçekten işçileri her tür özel korumadan yoksun bırakıyor ve makinelerden kaynaklanan kazalarla ilgili tazminat talepleri için genel mahkemeleri yetkili kılıyordu.” “Öte yandan da, bilirkişi raporu alınmasını öngören ve çok ince bir şekilde kaleme alınmış bir hükmüyle fabrikatörlerin dava kaybetmesini hemen hemen olanaksızlaştırıyordu. Bunun sonucu olarak kazalar hızla arttı.” Fakat 1865 yılına doğru ilerlerken zamanla kaza sayısı ciddi derecede azaldı. “Sorunun çözülmesini sağlayan temel neden, daha başından itibaren güvenlik tertibatlarıyla donatılmış olan ve fabrikatörler için ek maliyetler çıkarmadıklarından onların da kabullendiği yeni makinelerin piyasaya sürülmesiydi. Ayrıca, bazı işçiler de kaybettikleri kolları için mahkemelerde ağır tazminatlar elde etmeyi ve bu tazminat hükümlerini en yüksek mahkemelerde onaylatmayı başarmıştı.”

Marx konunun ilerleyişi içinde, “genel olarak kapalı yerlerde çalışma” sorununa da değinir. Marx’ın yıllar öncesinde vurguladığı ve günümüzde de pek değişmediği üzere, mekân tasarrufunun ve dolayısıyla binalardan yapılan tasarrufun, işçilerin dar yerlere tıkılmasına ne ölçüde yol açtığı bilinen bir şeydir. “Buna havalandırma araçlarından yapılan tasarruf da eklenir. Bu iki neden, uzun çalışma saatleriyle birlikte, solunum sistemi hastalıklarının büyük ölçüde artmasına ve bunun sonucu olarak ölüm hızının yükselmesine yol açar.”

Hatırlayalım, makinelerin büyük ölçekli kullanımını, üretim araçlarının bir araya gelmesini ve bunların kullanımındaki tasarrufu mümkün kılan şey, işçilerin birleşmesi ve elbirliği yapmalarıdır. Ne var ki, kapitalistler için kâr kaynağı olan bu duruma, çalışma sürelerinin kısaltılması ve gereken koruyucu önlemlerin alınması gibi uygulamaların eşlik etmemesi, işçilerin yaşamlarının ve sağlıklarının israf edilmesine yol açar. Kapalı yerlerde işçilerin sağlığını gözetmeden yalnızca ürünün daha kolay bir şekilde üretilmesini sağlayan koşullar altındaki yığınsal birlikte çalışma, işçilerin ölüm ve ağır hastalıklara yakalanma hızını arttırır.

Marx dönemin istatistiklerinin kanıtladığı bir hususu aktarır. “Bir bölgenin halkı, kapalı yerlerde birlikte çalışmaya hangi oranda zorlanırsa, diğer koşullar aynı kalırken, bu bölgedeki ölüm hızı, akciğer hastalıklarından ötürü, o oranda yükselir.” Bunun nedeni kötü havalandırmadır. Çarpıcı bir örnek olarak ipek sanayii bölgelerindeki durumdan söz edilir. Bu bölgelerde fabrikatörler, işletmelerindeki sözde istisnai derecede elverişli sağlık koşullarını gerekçe göstererek, 13 yaşından küçük çocuklar için istisnai derecede uzun çalışma saatleri talep etmişler ve bunu kısmen de elde etmişlerdir. Ayrıca, istatistiklerde terzi, dizgici ve matbaacılar için verilmiş olan ölüm hızları da çok yüksektir. Dizgicilerin durumu da terzilerinkine benzer; ama bunlar için, yetersiz havalandırmaya zehirli hava altında uzun çalışma saatleri ve yıpratıcı gece çalışması da eklenir. Buralarda normal çalışma süreleri 12-13 saattir, fakat bazen 15-16 saati bulur.

Kapitalizmin tarihi, temel güdüsü daha fazla kâr elde etmek olan bu düzenin işçi sağlığına ve iş güvenliğine ilişkin önlemleri katlanılamaz bir maliyet olarak gördüğünü gözler önüne serer. Bu gerçeklik dünden bugüne değişmemiştir. Marx’ın döneminde işçilerin dayanılmaz çalışma koşullarını yakından gözlemleyen fabrika müfettişleri, doktorları ya da sağlık idaresi bürokratlarının aktardıkları bunu kanıtlar. Örneğin İngiliz sağlık idaresi başkanı, işçilerin teoride birinci hakları olan sağlık hakları üzerinde ısrar etmelerinin pratikte olanaksızlığını dile getirmiştir. Kâğıt üstünde bazı haklar görünmektedir. Ancak işçiler “bu sağlık adaletini” kendi kendilerine sağlayabilecek durumda olmadıkları gibi, sağlık koruma yasalarını uygulamakla görevli memurlardan da etkili herhangi bir yardım görmemişlerdir.

III. Güç Üretiminde, Güç Aktarımında ve Binalarda Tasarruf

Marx’ın döneminde 1840’lardan 1850’lere ilerleyen süreçte buhar makinelerinde iyileştirmeler gerçekleştirilmiş, yoğuşturmalı buhar makinelerinin işletilme tarzında çok önemli bazı değişiklikler sağlanmıştır. Sonuç, aynı makinelerle eskisinden çok daha büyük miktarda iş yapılması ve ayrıca yakıt tüketiminin çok önemli miktarda azalması olmuştur. Bu iyileştirme ve geliştirmeler sayesinde çoğu örnekte %100 oranında daha fazla iş sağlanmıştır. Örneğin 1840 yılı dolaylarında, İngiltere’deki Cornwall bölgesinde maden ocaklarında buhar makineleriyle olağanüstü ucuzlukta güç elde edilmesi dikkatleri çekmeye başlamıştır. Pamuk ipliği sanayiindeki rekabet, fabrikatörleri kârlarının ana kaynağını “tasarruflar”da aramaya zorlamıştır.

Güç üretimi üzerine söylenenler güç aktarımı ve iş makineleri için de geçerli olmuştur. Marx’ın belirttiği üzere, “Makinelerdeki bu iyileştirmeler, tam etkilerini, ancak, yeni ve amaca uygun şekilde düzenlenmiş fabrika binalarında kullanılmaya başladıklarında gösterir”.

IV. Üretim Dışkılarının Kullanımı

Kapitalist üretim tarzı, üretim ve tüketim artıkları kullanımının boyutlarını genişletir. Üretim artıklarıyla sanayi ve tarım artıkları kastedilir. Tüketim artıkları ise, kısmen insanların doğal metabolizmasından kaynaklanan artıkları ve kısmen de nesnelerin tüketimlerinden sonra geriye kalan biçimleri anlatır. Örneğin kimya sanayiinde üretim artıkları, küçük ölçekli üretimde kaybolup giden yan ürünlerdir; metalurjide makine yapımı sırasında dökülen ve hammadde olarak yeniden demir üretimine giren demir talaşlarıdır vb. Tüketim artıkları, insanların doğal yollarla dışarıya attıkları maddeler, paçavra biçimindeki giysi artıklarıdır vb. Tüketim artıkları kullanımının en önemli olduğu alan tarımdır. Fakat kapitalist ekonomide bunların kullanımı konusunda muazzam bir israf söz konusudur.

Hammaddelerin pahalılaşması, hiç kuşkusuz, artık kullanımını teşvik etmiştir. Fakat bu artıkların tekrar kullanılması için genel bazı koşullar vardır. En başta, ancak büyük ölçekli üretimde görülebilen büyük miktarda artık gerekir. Verili biçimleriyle daha önce kullanılamaz olan maddeleri yeni üretimde işe yarayacakları bir biçime sokan makine iyileştirmeleri olmalıdır. Bilimde ve özellikle kimyada, bu tür artıkların yararlı özelliklerini ortaya çıkaran ilerlemeler kaydedilmelidir.

Dönemin fabrika raporlarının gösterdiği gibi, artıklar hemen her sanayide önemli bir rol oynar. Marx’ın döneminde yünlü sanayii, artıklardan yararlanma konusunda pamuklu sanayiinden daha iyi durumdaydı. Zaman içinde artıkların kullanımı sayesinde yün ve pamuk karışımı “yapay yün” dokumaların üretimi ve tüketimi yaygınlaştı. Örnekse, bu şekilde yeni bir canlılık kazanan yapay yün, daha 1862 yılının sonunda, İngiliz sanayisinin toplam yün tüketiminin üçte birini karşılıyordu. İngiliz ipekli sanayii de aynı inişli yolu izledi. “Gerçek ham ipek tüketimi 1839-1862 yılları arasında biraz azaldı; buna karşılık ipek artıkları tüketimi iki katına çıktı. İyileştirilmiş makinelerle, başka durumlarda hayli değersiz olan bu malzemeden birçok amaç için kullanılabilen bir ipek imal edilebiliyordu.”

Artıklardan yararlanmanın en çarpıcı örneğini kimya sanayiinde gördüğümüzü belirtir Marx. “Bu sanayi, onlar için yeni kullanım alanları bularak kendi atıklarını kullanmakla kalmaz, aynı zamanda diğer pek çok sanayinin atıklarını da kullanır ve örneğin, eskiden hemen hemen hiçbir yararı olmayan gaz katranını anilin boyalara, kökboyasına (alizarin), hatta bir süredir ilaçlara dönüştürür.”

Marx burada bir ayrım noktasına dikkat çeker. Şöyle ki, üretim artıklarının yeniden kullanılmaları yoluyla sağlanan tasarrufu, üretim artıklarının en alt düzeylerine indirilmeleri ve üretime giren tüm ham ve yardımcı maddelerden en üst düzeyde yararlanılması sayesinde kaydedilen tasarruftan ayırmak gerekir.

Artıkların azaltılması, kısmen ve en önemlisi, kullanılan makinelerin kalitesine bağlıdır. Çünkü üretim sürecinde hammaddelerin daha büyük bir bölümünün mü yoksa daha küçük bir bölümünün mü artıklara dönüşeceği, kullanılan makinelerin ve aletlerin kalitesine bağlıdır. Makine parçalarının daha dikkatli şekilde imal edilmesi ve daha iyi perdahlanması oranında da yağdan, sabundan vb. tasarruf edilir. Bu kısım, yardımcı maddelerle ilgili olan bir tasarruftur. Artıkların azaltılması, son olarak, hammaddenin kendisinin kalitesine bağlıdır. Bu da kısmen, hammadde üreten tarım ile doğal maddeleri sağlayan sanayideki gelişmeye (asıl anlamıyla uygarlığın ilerlemesine), kısmen de hammaddenin imalat aşamasına girmeden önce geçtiği süreçlerdeki iyileştirmelere bağlıdır.

V. Buluşlarla Sağlanan Tasarruflar

Sabit sermayenin kullanımında sağlanan tasarruflar, çalışma koşullarının büyük ölçekli olarak düzenlenmesinden ileri gelir. Kısacası, bunlar toplumsallaştırılmış emeğin ya da üretim süreci içindeki dolaysız elbirliğinin koşulları olarak iş görmelerinin sonucudur. Bu, bir yandan, mekanik ve kimyasal buluşların, metanın fiyatını yükseltmeden kullanılmalarını sağlayan tek koşuldur ve her zaman olmazsa olmaz koşuldur. Diğer yandan, ortaklaşa üretken tüketimden kaynaklanan tasarruflar, ancak büyük ölçekli üretimle gerçekleştirilebilir. Ama son olarak, nerede ve nasıl tasarruf sağlanacağını, yapılmış olan buluşların en basit şekilde nasıl uygulanacağını, teorinin üretim sürecinde uygulamaya koyulması sırasında hangi pratik engellerin aşılması gerektiğini vb. ancak birleşik işçinin deneyimi keşfeder ve gösterir.

Marx, yeri gelmişken evrensel emek ile ortak emek arasındaki farka dikkat edilmesi gerektiğini belirtir. “İkisi de üretim sürecinde rol oynar, ikisi de diğeriyle iç içe geçer, ama aynı zamanda farklıdırlar. Her tür bilimsel emek, her tür keşif, her tür buluş, evrensel emektir. Kısmen canlı emekle el birliğine, kısmen geçmiş emeklerin kullanımına bağlıdır. Ortak emek, bireylerin dolaysız el birliği demektir.”

Sık yapılan şu gözlemler, yukarıda söylenenlerin doğrulamalarını sağlar:

1. Yeni bir makinenin ilk modelinin maliyeti ile daha sonra yapılanların maliyeti arasındaki büyük fark.

2. Yeni buluşlara dayalı bir kuruluşun, daha sonraki, onun yıkıntıları üzerinde, onun kemiklerinden yükselen kuruluşlarınkiyle karşılaştırıldığında çok daha yüksek olan maliyetleri. Bu öylesine doğrudur ki, ilk girişimciler çoğu zaman iflas eder ve ancak sonradan gelenler, binaları, makineleri vb. daha ucuza elde edenler başarıya ulaşır. Marx, kapitalizmin tıynetini sergileyen şu veciz ifadeyle bölümü sona erdirir: “Bu nedenle, insan zihninin evrensel emeğinin tüm yeni gelişmelerinden ve bunların birleşik emek aracılığıyla toplumsal olarak kullanımından en büyük kârları elde edenler, çoğunlukla, en değersiz ve en sefil para kapitalistleridir.”

(devam edecek)

30 Aralık 2023
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /6

kapital_c-3-on.png

Bölüm 6: Fiyat Değişimlerinin Etkisi

I. Hammadde Fiyatlarındaki Dalgalanmalar, Bunların Kâr Oranı Üzerindeki Doğrudan Etkileri

Marx bu maddede artı-değer oranında hiçbir değişikliğin olmadığı varsayımından hareketle, diğer faktörlerdeki değişimin kâr oranını nasıl etkileyeceği hususunu ele alır. Makinelerin iyileştirilmesi ve hammaddelerdeki fiyat değişimleri, verili bir sermaye tarafından çalıştırılan işçilerin sayısı ya da işçi ücretlerinin düzeyi üzerinde eş zamanlı olarak etkide bulunabilir. Bu durumda sonucun ne olacağını anlayabilmek için şu iki hususa bakmak gerekir: 1. Değişmeyen sermayedeki değişimin kâr oranı üzerinde yarattığı etki, 2. İşçi ücretlerindeki değişimin kâr oranı üzerinde yarattığı etki.

Genel olarak vurgulanması gereken önemli nokta şudur: Değişmeyen sermayedeki tasarruflar ya da hammadde fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle değişmeler olursa, bunlar işçi ücretlerini ve artı-değer oranıyla artı-değer miktarını hiçbir şekilde etkilemese bile, kâr oranı üzerinde her zaman etkide bulunurlar. Bu değişimlerin hangi üretim alanlarında gerçekleştiği ve söz konusu değişimlerin etkide bulunduğu sanayi dallarının işçiler için geçim araçları ya da bu tür geçim araçlarının üretimine yönelik değişmeyen sermaye üretip üretmedikleri tümüyle önemsizdir. Buradaki açıklamalar lüks malların üretimindeki değişimler için de aynı şekilde geçerlidir ve bununla emek gücünün yeniden üretimini gerektirmeyen her tür üretim kastedilir.

Buradaki hammaddeler, çivit, kömür, gaz vb. gibi yardımcı maddeleri de içerir. Bu başlığın altında ele alınan makineler söz konusu olduğunda ise, bunların kendi hammaddeleri demir, tahta, deri vb. gibi nesnelerden oluşur. Bu makinelerin fiyatı üretimlerine katılan hammaddelerin ve yardımcı maddelerin fiyatlarındaki dalgalanmalardan etkilenir ve bunların fiyatlarındaki dalgalanmalar nedeniyle fiyatları yükseldiğinde, kâr oranı o miktarda düşer. Tersi olduğunda ise kuşkusuz kâr oranı yükselir.

Marx bu kısımdaki incelemeler sırasında, yalnızca, bir metanın üretim sürecine giren hammaddelerin fiyatlarındaki dalgalanmalarla ilgilenileceğini belirtir. Dolayısıyla, emek araçları olarak iş gören makinelerin hammaddelerinin ve makinelerin işletilmeleri için gerekli olan yardımcı maddelerin fiyatlarındaki dalgalanmalar üzerinde durulmayacağını belirtir. Kâr oranının, artı-değerin toplam sermayeye oranıyla belirlendiğini hatırlayalım. O nedenle, değişmeyen sermaye miktarının değişmesi neticesinde toplam sermayeyi değiştiren her şeyin, (artı-değer oranı ve değişen sermaye büyüklüğü aynı kalsa bile) kâr oranında da bir değişime yol açacağı açıktır. Hammaddeler ve yardımcı maddeler değişmeyen sermayenin bileşenlerinden olduğuna göre, bunların fiyatlarındaki dalgalanmalar kâr oranını o miktarda etkiler.

Buradan çıkan sonuçlardan biri, düşük hammadde fiyatlarının sanayi ülkeleri için ne kadar önemli olduğudur. Ayrıca, dış ticaretin de (zorunlu geçim araçlarını ucuzlatarak işçi ücretleri üzerinde yarattığı her tür etkiden bağımsız olarak) kâr oranını etkileyeceği açıktır. “Çünkü dış ticaret, özellikle, sanayide ya da tarımda kullanılan ham ya da yardımcı maddelerin fiyatlarını etkiler.” Hammadde fiyatlarının kâr oranı üzerindeki etkisi pratik deneyimler sayesinde saptanan kesin bir olgudur. Buna rağmen, Ricardo gibi iktisatçılar bile dünya ticaretinin kâr oranı üzerindeki etkisini görememişlerdir. Marx’ın belirttiği üzere, bunun nedeni, bu iktisatçıların kâr oranının doğasını ve artı-değer oranıyla arasındaki özgül farkı yeterince anlamamış olmalarıdır.

Yukarıdaki açıklamalardan hareketle, hammaddelerden alınan gümrük vergilerinin kaldırılmasının ya da azaltılmasının sanayi açısından ne kadar büyük önem taşıdığını anlamak mümkündür. O nedenle, İngiltere’de bunların ithalatının olabildiğince serbestleştirilmesi, akılcı bir şekilde geliştirilmiş olan koruyucu gümrük sisteminin bile temel öğretisi olmuştur. İngiltere’deki serbest ticaret taraftarları ise, pamuktan alınan gümrük vergilerinin kaldırılması için çaba harcamanın yanı sıra, tahıldan alınan gümrük vergilerinin kaldırılmasını da amaçlamışlardır. Yalnızca hammadde olarak kullanılmakla kalmayıp, aynı zamanda beslenmenin de temel öğesi olan bir maddenin fiyatının düşmesinin önemi büyüktür. O nedenle, Marx dönemi İngiltere’sinde büyük fabrikatörler dikkatli ve hesaplarını bilen işadamları olarak, tahıldan alınan gümrük vergilerinin kaldırılmış olması durumunda günde 10 saat çalışmanın tümüyle yeterli olacağını ifade etmişlerdir. Daha sonra tahıldan, pamuktan ve başka hammaddelerden alınan gümrük vergileri kaldırılmıştır. Fakat bu sonuçlar elde edilir edilmez, fabrikatörlerin On Saatlik İşgünü Tasarısına muhalefetleri her zamankinden şiddetli hale gelmiştir. Buna rağmen on saatlik fabrika çalışması yasalaştığında ise, fabrikatörler ücretlerin genel olarak düşürülmesine yönelik girişimlerde bulunmuşlardır.

Hatırlayalım, ham ve yardımcı maddelerin değerleri üretiminde kullanıldıkları ürünün değerine oldukları gibi ve bir kerede girer; oysa sabit sermaye öğelerinin değerleri üründe ancak aşınma ve yıpranmaları ölçüsünde, yani ancak parça parça yer alır. Buradan çıkan sonuç, ürün fiyatının hammadde fiyatından, sabit sermayenin fiyatına oranla çok daha yüksek bir derecede etkileneceğidir. Ama şurası da açıktır ki, piyasanın genişlemesi ya da daralması tek tek metaların fiyatlarına bağlıdır ve bu fiyatların yükselmesiyle ya da düşmesiyle ters yönde ilişkilidir. Dolayısıyla, gerçek yaşamda, hammadde fiyatı yükselirken sınaî ürün fiyatının aynı oranda yükselmemesiyle ve hammadde fiyatı düşerken aynı oranda azalmamasıyla da karşılaşılır. Ayrıca, emeğin üretici gücünün artışıyla birlikte, genelde kullanılan makinelerin miktarı ve değeri artar. Fakat buna rağmen hammaddenin değeri, emeğin üretici gücünün gelişmesi oranında, meta-ürün değerinin sürekli olarak büyüyen bir bileşenini oluşturur.

Diğer bir nokta ise şudur: Üretim sürecinde makineler söz konusu olduğunda, değerin oluşumuna yalnızca onların aşınma ve yıpranma payı girer. Oysa ham ve yardımcı maddeler, tıpkı işçi ücretleri gibi döner sermayenin bileşenleridir ve sürekli olarak ürünlerin satışından sonra birer bütün olarak yerlerine koyulmak zorundadırlar. Dolayısıyla bu yenileme için gereken faktörlerden birinin (örneğin hammadde fiyatındaki bir yükseliş ya da makinelerin bir bölümünün çalışamaması gibi) eksikliğinin tüm yeniden üretim sürecini nasıl budayabileceği ya da köstekleyebileceği açıktır. Son bir nokta olarak atıklar konusuna bakılabilir. “Atıklar aracılığıyla ortaya çıkan maliyetler, ham madde fiyatlarındaki dalgalanmalarla doğru orantılı olarak değişir; ham madde fiyatları yükseldiğinde yükselir ve düştüğünde düşerler.”

II. Sermayenin Değer Kazanması ve Değersizleşmesi, Serbest Kalması ve Bağlanması

Marx, bu bölümde incelenen olguların eksiksiz olarak gelişebilmelerinin, kredi sistemini ve dünya pazarındaki rekabeti gerekli kıldığını vurgular. “Bunlardan ikincisi, kapitalist üretim tarzının temelini ve onun yaşayabileceği atmosferi oluşturur.” Bu hususu akılda tutmak koşuluyla, Marx başlıkta ifade edilen olguların burada genel bir şekilde ele alınabileceğini belirtir. Bunlar hem kendi aralarında hem de kârın oranı ve miktarıyla ilişkilidir.

Marx konuyu açımlarken iki soru sorar: 1. Sermayenin serbest kalması ve bağlanması ile değer kazanması ve değersizleşmesi farklı olgular olarak mı ele alınmalıdır? 2. Her şeyden önce, sermayenin serbest kalması ve bağlanmasından ne anlıyoruz? Öncelikle, sermayenin değer kazanması ve değersizleşmesinin zaten kendiliklerinden anlaşılacağını belirtmek gerekir. Sermayenin bağlanması, ürünün toplam değerinin bazı kısımlarının (şayet üretim önceki ölçeğinde devam edecekse), yeniden değişmeyen ya da değişen sermaye öğelerine dönüştürülmek zorunda olmasını ifade eder. Sermayenin serbest kalması ise, ürünün toplam değerinin şu ana dek yeniden değişmeyen ya da değişen sermayeye dönüştürülmek zorunda olan bir bölümünün, üretimin eski ölçekte devam ettirilmesine rağmen başka yerde kullanılabilir ya da fazlalık haline gelmesini anlatır. Marx’ın dikkat çektiği üzere, “sermayenin serbest kalması ya da bağlanması, gelirin serbest kalması ya da bağlanmasından farklıdır”. Ayrıca, değer kazanma ya da değersizleşme, değişmeyen sermayenin ya da değişen sermayenin ya da her ikisinin başına gelebilir. Değişmeyen sermaye söz konusu olduğunda da, benzer şekilde onun sabit ya da döner kısmını ya da her ikisini ilgilendirebilir.

Yukarıda değinildiği üzere, genel yasa şudur: “Diğer koşullar aynı kalırken, kâr oranı, ham madde değerinin yüksekliğiyle ters yönde değişir.” Bu, bir işletmeye yeni yatırılan sermaye-paranın üretken sermayeye dönüşümünün ilk kez gerçekleştiği durumlarda kesin olarak doğrudur. Yeni bir yatırım için kullanılan sermaye bir yana bırakılırsa, halihazırda faal olan sermayenin büyük bir bölümü dolaşım alanında, bir başka bölümü ise üretim alanında bulunur. “Sermayenin bir bölümü meta olarak piyasada bulunur ve paraya dönüştürülmeyi bekler; bir başka bölüm, hangi biçimde olursa olsun para olarak elde bulunur ve bir kez daha üretimin koşullarına dönüştürülmeyi bekler; son olarak üçüncü bir bölüm, kısmen başlangıçtaki biçimi olan üretim araçları, yani ham maddeler, yardımcı maddeler, piyasadan satın alınan yarı işlenmiş ürünler, makineler ve diğer sabit sermaye biçiminde, kısmen henüz üretim aşamasında bulunan ürün biçiminde olmak üzere, üretim alanında bulunur.” Açıktır ki, değer artışının veya değersizleşmenin buradaki etkisinin ne olacağı, çok büyük ölçüde, bu bileşenlerin birbirlerine oranlarına bağlıdır. Marx sorunu basitleştirmek için, tüm sabit sermayeyi şimdilik tümüyle bir yana bırakacağını ve değişmeyen sermayenin yalnızca hammaddelerden, yardımcı maddelerden, yarı işlenmiş ürünlerden, imal edilmekte olan ve bitmiş olarak piyasada bulunan bu tür metalardan oluşan kısmını ele alacağını belirtir.

Önemli bir nokta, hammadde fiyatlarındaki yükselişin geriye dönük etkisidir. Hammaddenin, örneğin pamuğun fiyatı yükselirse, daha ucuz pamukla üretilmiş olan pamuklu metaların fiyatları da yükselir. Hem henüz işlenmemiş yani depoda bulunan, hem de henüz işlenmekte olan pamuğun değeri de aynı şekilde yükselir. “Bu sonuncusu, geriye dönük etkide bulunarak, daha fazla emek-zamanı temsil eder duruma geldiğinden, bir bileşen olarak katıldığı ürüne, başlangıçta sahip olduğundan ve kapitalistin kendisi için ödediğinden daha yüksek bir değer ekler.”

O halde, hammadde fiyatında bir yükselme olduğunda, piyasada büyük miktarda bitmiş meta kütlesi bulunuyorsa bu metanın değeri yükselir ve dolayısıyla elde bulunan sermayenin değerinde bir artış gerçekleşir. Üreticilerin elinde bulunan hammadde vb. stokları için de aynısı geçerlidir. Bu değer artışı, tek bir kapitalistin ya da bütün bir sektörün, hammadde fiyatındaki artışı izleyen kâr oranı düşüşü nedeniyle uğradığı zararı karşılayabilir ya da karşılamanın ötesine geçebilir.

Marx, burada rekabetin etkileri üzerinde ayrıntılı şekilde durulmayacağını belirtir. Buna rağmen, tartışmayı eksik bırakmamak için iki husus üzerinde durur: “1. depolarda önemli miktarda hammadde stokları bulunuyorsa, bunlar, hammaddenin üretildiği yerde ortaya çıkan fiyat artışı üzerinde karşıt yönde etkide bulunabilir; 2. piyasada çok büyük miktarda yarı işlenmiş ürün ya da bitmiş meta bulunuyorsa, bunlar, bitmiş metanın fiyatının ve yarı işlenmiş ürünün fiyatının, ham maddelerinin fiyatıyla aynı oranda yükselmesini engeller.”

Hammadde fiyatı düştüğünde ise bu söylenenlerin tersi geçerli olur. Diğer koşullar aynı kalırken kâr oranı yükselir. Fakat yanı sıra, piyasada bulunan metalar, henüz imal edilme aşamasında olan mallar ve hammadde stokları değersizleşir ve böylece kâr oranının yükselişini azaltan bir etkide bulunur.

Marx, bu inceleme boyunca fiyatlardaki yükselme veya alçalmaların, gerçek değer dalgalanmalarının ifadeleri oldukları varsayımına dayandığını belirtir. “Ama burada bu fiyat dalgalanmalarının kâr oranı üzerindeki etkisi üzerinde durulduğundan, bunların temelinde neyin bulunduğu gerçekte hiç önemli değildir; dolayısıyla, buradaki açıklamalar, fiyatlar, değer dalgalanmaları nedeniyle değil, kredi sisteminin, rekabetin vb. etkileri nedeniyle yükseldiğinde ya da düştüğünde de geçerli olur.”

Kâr oranının, artı-değerin yatırılmış olan toplam sermayeye bölünmesiyle elde edildiğini hatırlayalım. O nedenle, yatırılmış sermayedeki bir değersizleşmeden kaynaklanabilecek olan bir kâr oranı artışı, sermaye değerindeki bir kayıpla birlikte olabilir. Tersine, yatırılmış sermayenin değer kazanmasından kaynaklanabilecek olan bir kâr oranı azalması ise muhtemelen elde edilen bir kazanca yol açar.

Marx takiben, değişmeyen sermayenin diğer parçasında, yani makinelerde ve genel olarak sabit sermayede gerçekleşen değer dalgalanmalarına değinir. Burada gerçekleşen ve özellikle binalarla, gayrimenkul mallarla vb. ilgili olan değer artışlarının, toprak rantı öğretisi olmadan tartışılamayacağını ve bu nedenle bunları ele almanın yerinin burası olmadığını belirtir. Değişmeyen sermayenin söz konusu bileşenlerinde değersizleşme konusuna gelince, bunun genel bir öneme sahip olduğunu vurgulayarak aşağıdaki hususlar üzerinde durur:

 “1. Eldeki makinelerin, fabrika tesislerinin vb. kullanım değerlerini ve dolayısıyla aynı zamanda değerlerini göreli olarak azaltan sürekli iyileşmeler. Bu süreç, özellikle makinelerin kullanıma yeni sokulduğu ilk dönemde, bunların belirli bir olgunluk derecesine ulaşmalarından önce ve dolayısıyla kendi değerlerini yeniden üretmeye zaman bulamadan sürekli olarak demode oldukları durumlarda şiddetli bir etkiye sahiptir.” Makinelerin değerlerinin kısa bir zaman dilimi içinde, bunların aşınma ve yıpranmasının yüksek maliyetlerine katlanılmasına gerek kalmadan yeniden üretilmesi için çalışma süresinin ölçüsüzce uzatılmasının, vardiyalar halinde gece gündüz çalışılmasının nedenlerinden biri de budur. Buna karşılık, makinelerin öngörülen iyileştirmelere göre kısalan ömrü bu şekilde telafi edilemezse, manevi aşınma ve yıpranma için ürüne değerlerinin o kadar büyük bir parçasını aktarırlar ki, böylece el emeğiyle bile rekabet edemezler.

Makineler, binalardaki donanımlar, yani genel olarak sabit sermaye uzun bir süre boyunca temel yapısı bakımından değişmeden kalabilir. Bu durumda, bu sabit sermayenin yeniden üretilme yöntemlerindeki iyileştirmeler nedeniyle de bir değersizleşme gerçekleşir. Makinelerin değeri bu kez, artık daha ucuza yeniden üretilebildikleri için düşer. Pek çok örnekte, büyük işletmelerin ancak ikinci sahiplerinin elinde (birinci sahipleri iflas ettikten ve onları ucuza satın alan ikinci sahipleri bu sayede kendi üretimlerine başından itibaren daha sınırlı sermaye harcamalarıyla başladıktan sonra) başarıya ulaşmalarının nedenlerinden biri de budur. Ürünün fiyatını yükselten ya da düşüren aynı nedenlerin sermayenin değerini de yükselttikleri ya da düşürdükleri tarımda, burada değinilen hususlar özellikle göze çarpar. Çünkü burada sermayenin kendisi büyük ölçüde onun ürününden, yani tahıldan, büyükbaş hayvanlardan vb. oluşur.

Marx’ın bu bölümdeki incelemesinde sırada bir de değişen sermaye vardır. Emek gücünün değeri, onun yeniden üretilmesi için gerekli olan geçim araçlarının değeri yükseldiğinde yükselir, düştüğünde ise düşer. İşgününün uzunluğu aynı kalırken, artı-değerin düşmesi bu değer artışına ve artı-değerin büyümesi bu değersizleşmeye karşılık gelir. Ama bunlar, şu ana dek incelenmeyen ve şimdi kısaca değinilecek olan bazı başka durumlarla, örneğin sermayenin serbest kalması veya bağlanmasıyla da ilgili olabilir. İşçi ücretleri emek gücü değerindeki bir düşüş nedeniyle düşerse, sermayenin daha önce işçi ücretlerine yatırılmış olan bir bölümü (yani değişen sermayenin bir bölümü) serbest kalır.

Böyle bir durumda yeni yatırılacak olan sermaye için bunun tek etkisi, daha yüksek bir artı-değer oranıyla çalışılmasıdır. “Eskisine göre daha az parayla aynı miktarda emek harekete geçirilir ve böylece emeğin karşılığı ödenmeyen bölümü, karşılığı ödenen bölümü aleyhine yükselir.” Fakat şimdiye kadar kullanılmakta olan sermaye için artı-değer oranı yükselmekle kalmaz, ayrıca şimdiye kadar ücretlere yatırılan sermayenin bir kısmı da serbest kalır. Serbest kalan sermaye kısmı ister aynı işin genişletilmesi için, isterse bir başka üretim alanında iş görmesi için yeni bir sermaye yatırımı olarak kullanılabilir.

Değişen sermayenin bir kısmının serbest kalması ya da bağlanması, emek gücünün yeniden üretim maliyetlerinin değersizleşmesinin veya değer kazanmasının sonucudur. Fakat üretici gücün gelişimi sonucunda ve işçi ücretleri aynı kalırken, aynı değişmeyen sermaye kütlesini harekete geçirmek için daha az işçiye gerek duyulsa, değişen sermaye yine serbest kalabilir. Tersi olursa ve üretici gücün azalması sonucunda aynı değişmeyen sermaye kütlesi için daha fazla işçiye gerek duyulursa, gereken miktarda ek değişen sermaye bağlanabilir.

Daha önce görmüş olduğumuz gibi, değişmeyen sermaye de, aynı şekilde, kendisini oluşturan öğelerin değer kazanması ya da değersizleşmesi nedeniyle bağlanabilir ya da serbest kalabilir. Bu durum bir yana bırakılırsa, değişmeyen sermayenin bağlanması, yalnızca, emeğin üretici gücü artarsa, yani aynı emek kütlesi daha fazla ürün yaratır ve dolayısıyla daha fazla değişmeyen sermayeyi harekete geçirirse mümkün olabilir.

Metaların satılıp paraya dönüştürülmesinin ardından, bu paranın belirli bir bölümünün yine değişmeyen sermayenin maddi öğelerine dönüştürülmek zorunda olduğunu ve bunun da verili her bir üretim alanının belirli teknik karakterinin gerektirdiği oranlara uygun olarak gerçekleşeceğini daha önce görmüştük. Burada tüm dallar için en önemli öğe yardımcı maddeler dahil olmak üzere hammaddelerdir. Fiyatın makinelerdeki aşınma ve yıpranmayı yerine koyması gereken bölümü, makineler iş görmeye devam ettiği sürece hesaplamalara amortisman payı olarak dahil edilir. “Bu bölümün, bugün mü yarın mı, ya da sermayenin devir zamanının hangi aşamasında ödeme yapılarak paraya çevrildiği o kadar da önemli değildir.” Ama hammaddeler için durum farklıdır, hammadde fiyatı yükselirse onu satılan metanın değeriyle tam olarak yerine koymak olanaksız olabilir. “Bundan dolayı, şiddetli fiyat dalgalanmaları yeniden üretim sürecinde kesintilere, büyük karışıklıklara ve hatta felaketlere yol açar.” Kredi sistemi bir yana bırakılırsa, özellikle tarımsal ürünler bu gibi fiyat dalgalanmalarından fazlasıyla etkilenir.

Kapitalist üretim ne kadar gelişkinse ve dolayısıyla değişmeyen sermayenin makinelerden vb. oluşan bölümünün birdenbire ve kalıcı bir şekilde büyütülmesinin araçları ne kadar çoksa, birikim ne kadar hızlıysa, makinelerin ve diğer sabit sermaye öğelerinin göreli aşırı üretimi o kadar büyük olur. “Dolayısıyla, yeniden üretim sürecinin temel öğelerinden birinin fiyatındaki şiddetli dalgalanmalardan kaynaklanan sarsıntılar o kadar sıklaşır.”

Çeşitli nedenlerle hammadde fiyatlarının birdenbire çökmesi, onların yeniden üretimlerinin önüne bir engel çıkarır. “Böylece uygun koşullar altında üretim yapan ilk üretici ülkelerin tekeli, belki belirli sınırlamalara tabi olmakla birlikte, yeniden kurulur.” Fakat genelde verilmiş olan itki nedeniyle, hammaddelerin genişlemiş ölçekli yeniden üretimi, özellikle bunların üretiminde az çok tekel oluşturan ülkelerde de devam eder. Öte yanda, makinelerdeki artış sonrasında ise, üzerinde üretimin gerçekleştiği ve bazı dalgalanmaların ardından yeni çıkış noktası olacak temel, son devir çevrimi sırasındaki gelişmeler nedeniyle çok fazla genişler. Ne var ki, daha yeni arttırılmış olan yeniden üretim, ikincil tedarik kaynaklarının bir bölümünde yine ciddi engellerle karşılaşır.

Ama üretimi teşvik eden genel itki geride kalır kalmaz, gereken maddeleri “en ucuz piyasadan satın almak” şeklindeki genel rekabet ilkesi yeniden mutlak iktidarını kurar ve arzı düzenleme işi yine “fiyatlara” bırakılır. Hammaddelerin üretimi üzerindeki genel, kapsamlı ve öngörülü bir denetim hakkındaki her tür düşünce, yerini arz ile talebin karşılıklı olarak birbirlerini düzenleyecekleri inancına bırakır. Zaten böyle bir denetim kapitalist üretim yasalarına aykırıdır ve yalnızca büyük tehlike ve karışıklık zamanlarında görülebilen bir istisnadır. Değişen talep düzeylerine bağlı olarak hammaddelerin üretim alanı kesintili olarak bazen birdenbire genişler, ardından şiddetli bir şekilde yeniden daralır. “1861-1865’teki, yeniden üretimin en temel öğelerinden biri olan bir ham maddenin bir süreliğine hiç bulunamaz hale gelmesi anlamını taşıyan pamuk kıtlığı, tüm bunların ve genel olarak kapitalist üretimin ruhunun incelenmesi için çok iyi bir örnektir.”

Marx önemli bir noktaya değinir. Kapitalist gelişme ilerledikçe, özellikle belirleyici sanayi dallarında organik doğadan sağlanan hammaddelerin göreli pahalılaşması ile bundan kaynaklanan sonraki değersizleşmesi arasındaki sürekli yinelenen yer değişiminin o kadar düzenlileştiğini görürüz. Tarımla ilgili çeşitli gözlemlerden çıkartılabilecek tarihsel ders, kapitalist sistemin akılcı bir tarıma karşı işlediği ya da bu sistemin tarımın teknik gelişmesini teşvik etmesine rağmen, akılcı bir tarımın kapitalist sistemle bağdaşmadığı şeklindedir. İngiltere’de Marx döneminin fabrika raporları burada değinilen gerçeklikleri açıkça gözler önüne sermiştir.

(devam edecek)

4 Şubat 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /7

kapital_c-3-on.png

Bölüm 7: Tamamlayıcı Açıklamalar

Marx, burjuvazinin kârın asıl kaynağı hakkındaki inkârını çürütmek için bir varsayımda bulunur. Diyelim ki, herhangi bir üretim alanındaki kâr miktarı bu alana yatırılmış olan toplam sermaye tarafından üretilen artı-değer miktarına eşittir. Burjuva bu durumda bile kârı, artı-değerle (yani karşılığı ödenmemiş artı-emekle) bir ve aynı şey olarak görmeyecektir. Bunun nedenleri şunlardır:

1. Burjuva, dolaşım sürecinde, üretim sürecini unutur. Kârın, metaların değeri piyasada gerçekleştirildiği zaman meydana geldiğini düşünür ve o değerin aslında artı-değeri de içerdiğini görmezden gelir.

2. Emeğin sömürülme derecesinin aynı kaldığı varsayımı altında, kredi sisteminden kaynaklanan tüm değişiklikleri, kapitalistlerin kendi aralarındaki tüm karşılıklı hileler ve dolandırıcılıkları ve piyasanın her tür elverişli seçimini bir yana bırakalım. Bu durumda, kâr oranının, hammaddenin daha ucuz ya da pahalı olmasına, alıcının deneyimine, kullanılan makinelerin üretkenlik, etkinlik ve ucuzluğuna, üretim sürecinin çeşitli aşamalarının ne derece etkin biçimde düzenlendiğine, malzeme israfının önlenmesine, yönetim ve gözetimin basit ve etkili olmasına vb. bağlı olarak çok farklı olabileceğini biliyoruz. Kısacası, belirli bir değişen sermaye için artı-değer veriliyken bile, aynı artı-değerin daha büyük ya da daha küçük miktarda bir kâr sağlayacağı kapitalistin veya onun yöneticileri ile satış elemanlarının bireysel iş becerilerine fazlasıyla bağlıdır. Bu gibi faktörler kapitalisti yanıltır ve elde ettiği kârın emeğin sömürüsünden değil de, bundan bağımsız koşullardan ve hepsinden önemlisi de kendi kişisel faaliyetlerinden ileri geldiğine inandırır.

Bu kısımdaki açıklamalar, bireysel bir sermayenin büyüklüğündeki bir değişikliğin kâr oranı üzerinde hiçbir etkisinin olamayacağı şeklindeki görüşün (örneğin Rodbertus’un görüşü) yanlışlığını ortaya koyar. Bu, yalnızca iki durumda doğrudur. Birincisi, tüm diğer koşulların (özellikle artı-değer oranının) aynı kaldığı varsayıldığında, para-meta olan metanın değerinde bir değişim gerçekleşirse. İkincisi, değerin büyüklüğünde gerçek bir değişim olmakla birlikte, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranının aynı kalması durumudur. “Burada sermayenin bileşimi aynı kaldığından ve büyüklüğündeki değişimden etkilenmediğinden, kâr oranı değişmeden kalır. Dolayısıyla, kâr kütlesinin büyümesi ya da küçülmesi, burada, yalnızca, kullanılan sermayenin büyüklüğündeki artışı ya da azalmayı gösterir.”

Kâr oranındaki dalgalanmalar, yatırılmış sermayenin değerinde onun yeniden üretimi için gerekli olan emek-zamandaki bir uzama ya da kısalmanın yol açtığı bir yükselme ya da düşme nedeniyle de meydana gelebilir. Hatırlayalım, sermayeyi oluşturan metalar dahil her tür metanın gerçek değeri aslında kendi içerdiği gerekli emek-zamanla değil, kendi yeniden üretiminin gerektirdiği toplumsal olarak gerekli emek-zamanla belirlenir. Bu yeniden üretim, başlangıçtaki üretim koşullarından farklı olarak, zorlaştırıcı ya da kolaylaştırıcı koşullar altında gerçekleşebilir. Değişmiş koşullar altında, aynı maddi sermayeyi yeniden üretmek için diyelim eskisinin iki katı kadar ya da tersine yarısı kadar zamana gereksinim duyulsa, paranın değeri değişmezken, eskiden 100 sterlin değerinde olan bir sermayenin değeri şimdi 200 sterlin ya da 50 sterlin olur. Bu değer artışı ya da kaybı sermayenin tüm parçalarını eşit şekilde etkilese, kâr da aynı şekilde iki katına çıkmış ya da yarıya düşmüş bir para tutarıyla ifade edilir. Ama sermayenin organik bileşiminde bir değişim olursa, değişen sermaye parçasının değişmeyen sermaye parçasına oranı yükselir ya da düşer ve bu durumda (diğer koşullar aynı kalmak kaydıyla) kâr oranı değişir; değişen sermayedeki nispi artışla yükselir, nispi düşüşle düşer. Eğer yalnızca yatırılmış sermayenin para-değeri yükselir ya da düşerse, artı-değerin parasal ifadesi de aynı oranda yükselir ya da düşer ama kâr oranı değişmeden kalır.

İKİNCİ KISIM: KÂRIN ORTALAMA KÂRA DÖNÜŞMESİ

Bölüm 8: Farklı Üretim Dallarındaki Farklı Sermaye Bileşimleri ve Bunlardan Kaynaklanan Kâr Oranı Farklılıkları

Bu bölümdeki varsayım, verili bir ülkede toplumsal emeğin dağıldığı tüm üretim alanlarında emeğin sömürülme derecesinin ve işgününün uzunluğunun aynı büyüklükte olduğudur. Daha önce değinildiği üzere, farklı alanlarda çalışan emekçilerin kaderini eşitleyen bileşik emek ve farklı alanlarda çalışan işçilerin ücretlerinin farklı olabileceğini yansıtan basit emek konusunu hatırlayalım. “Örneğin, bir kuyumcunun emeğine bir gündelikçi işçininkine göre daha fazla para ödeniyorsa, kuyumcunun artı-emeğinin ürettiği artı-değer, gündelikçi işçininkinin ürettiğinden aynı oranda büyüktür.” Fakat bir ülkede farklı üretim alanlarındaki ve hatta aynı üretim alanındaki farklı sermaye yatırımlarındaki işçi ücretlerinin ve işgünlerinin ve dolayısıyla artı-değer oranlarının eşitlenme süreci, genelde kapitalist üretimin ilerlemesiyle ve tüm iktisadi ilişkilerin bu üretim tarzına tabi hale gelmesiyle giderek daha fazla ilerler. Farklı ülkelerdeki artı-değer oranlarının ve dolayısıyla emeğin ulusal sömürü derecelerinin farklılığının ise, burada yapılacak inceleme için tümüyle önemsiz olduğunu belirtir Marx. Zira bu kısımda asıl gösterilmek istenen, bir ülkenin sınırları içinde genel bir kâr oranının ne şekilde oluştuğudur.

Artı- değer oranı sabit kabul edildiğinde, belirli bir sermayenin getirdiği kâr oranının sermayenin bileşimini değiştiren koşullara bağlı olarak yükseleceğini ya da düşeceğini biliyoruz. Ayrıca, sermayenin devir zamanını uzatan veya kısaltan koşulların da kâr oranını benzer şekilde etkileyebileceğini hatırlayalım. Fakat kâr miktarı artı-değer miktarına özdeş olduğundan, kâr oranından farklı olarak kâr miktarı yukarıda değinilen değer dalgalanmalarından etkilenmez. Ne var ki, söz konusu değer dalgalanmaları neticesinde sermayenin bağlanması ya da serbest kalması gerçekleşirse, bu durum yalnızca kâr oranını değil, kârın kendisini de etkileyebilir. Yine hatırlanacak olursa, böyle bir durum yeni sermaye yatırımları için değil, yalnızca hâlihazırda kullanılmakta olan sermaye için geçerlidir. Bir de, kâr miktarının artması ya da azalması, aynı sermayeyle hangi ölçüde daha fazla ya da daha az emeğin harekete geçirilebildiğine, yani artı-değer oranı aynı kalırken, aynı sermayeyle hangi ölçüde daha büyük ya da daha küçük bir artı-değer miktarının üretilebildiğine bağlıdır.

Marx, daha önce aynı sermayenin zaman içinde art arda uğradığı değişiklikler olarak ele alınan durumların, şimdi farklı üretim alanlarında yan yana var olan sermaye yatırımları arasındaki eş zamanlı farklılıklar olarak ele alınacağını belirtir. “Bu durumda incelememiz gereken şeyler şunlar: 1. sermayelerin organik bileşimlerindeki farklılık, 2. sermayelerin devir zamanlarının farklılığı.” İnceleme boyunca, belirli bir üretim dalındaki sermayenin bileşiminden ya da devrinden söz edildiğinde, her zaman, bu üretim dalına yatırılmış olan sermayenin normal ortalama oranlarından söz edildiği varsayılmıştır. Ayrıca karşılaştırmalarda, kullanılan değişen sermaye büyüklüğündeki farklılıklar, kullanılan emek gücü miktarındaki farklılıkların göstergesi kabul edilir. Örnekse, 100 sterlin haftada 100 işçiyi ve haftada 60 saat çalışılması durumunda 6 bin çalışma saatini temsil ediyorsa, 200 sterlin 12 bin çalışma saatini ve 50 sterlin yalnızca 3 bin çalışma saatini temsil eder.

Marx, daha önce açıklamış olduğu bir hususu hatırlatır. Sermayenin yapısı söz konusu olduğunda, aynı derecede önemli olmayan iki oran söz konusudur. “Birinci oran teknik temele dayanır ve üretici gücün belirli bir gelişme aşamasında verili kabul edilmesi gerekir.” Belirli bir ürün miktarını örneğin bir günde üretmek ve dolayısıyla belirli bir üretim araçları, makineler, hammaddeler vb. kütlesini harekete geçirmek için, belirli sayıda işçiyle temsil edilen belirli bir emek gücü miktarı gerekir. Belirli bir üretim araçları niceliğine belirli sayıda işçi niceliği denk düşer. Bu demektir ki, belirli miktarda canlı emek, üretim araçlarında maddeleşmiş olan belirli miktarda cansız emeğe karşılık gelir. Bu ikisi arasındaki oran, genelde, farklı üretim alanlarında ve hatta sıklıkla aynı sanayinin farklı dallarında çok farklıdır. Bu oran, sermayenin teknik bileşimini oluşturur.

Sermayenin teknik bileşiminin farklı sanayi kollarında aynı olması mümkündür. Örneğin bakır ve demir işçiliğinde sermayenin teknik bileşimi aynı olabilir. Fakat bakır demirden pahalı olduğundan bu iki farklı üretim alanında değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasındaki değer ilişkisi farklı olacaktır ve dolayısıyla iki farklı alandaki toplam sermayenin değer bileşimleri de farklılaşacaktır. Sermayenin değer bileşimi dendiğinde, sermayenin aktif bileşeni ile pasif bileşenini (yani değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasındaki oranı) anlarız. O halde sermayenin değer bileşimi ile teknik bileşimi birbirinden farklı olgulardır. Sermayenin teknik bileşimi sermayenin değer bileşimini belirler ve sermayenin değer bileşimi, sermayenin organik bileşimi diye adlandırılır.

Marx burada değişen sermaye ile ilgili çok önemli bir ayrım yapmanın gerekli olduğunu vurgular. İşçi ücretlerine yatırılan sermaye değeri (yani işçi ücretlerinin toplamı) belirli bir nesnelleşmiş emek niceliğini temsil eder. Bu değer, yalnızca, harekete geçirdiği canlı emek kütlesinin göstergesidir. Fakat canlı emek miktarı artı-emek miktarını da içerdiğinden, aslında her zaman değişen sermayenin içerdiği emekten daha büyüktür. Bu daha büyük olan değer, bir yandan değişen sermaye tarafından harekete geçirilen işçilerin sayısıyla ve diğer yandan bu işçilerin sağladığı artı-emek niceliğiyle belirlenir.

Sermayelerin farklı organik bileşimleri bunların mutlak büyüklüklerinden bağımsızdır. Çünkü sermayenin organik bileşimini belirleyen faktör, her 100 birimden ne kadarının değişen sermaye ve ne kadarının değişmeyen sermaye olduğudur. Dolayısıyla, farklı büyüklüklerdeki sermayeler, işgünü ve emeğin sömürülme derecesi aynıyken, çok farklı miktarlarda artı-değer ve çok farklı miktarlarda kâr üretir. Zira farklı üretim alanlarındaki farklı organik sermaye bileşimleri nedeniyle bu sermayelerin değişen kısımları ve dolayısıyla onlar tarafından harekete geçirilmiş olan canlı emek miktarları farklıdır. Netice olarak, el koyulan artı-değerin ve dolayısıyla kârın özünü oluşturan artı-emeğin miktarları da farklı olur. Farklı üretim alanlarında, eşit büyüklükteki toplam sermaye parçaları içerdikleri değişen sermaye miktarı farklıysa eşit olmayan büyüklükteki artı-değer kaynaklarını içerir. Unutulmasın ki, artı-değerin tek kaynağı canlı emektir.

Emeğin sömürülme derecesi aynıyken, 100’e eşit bir sermaye tarafından harekete geçirilen emeğin ve dolayısıyla aynı zamanda onun tarafından el koyulan artı-emeğin kütlesi, değişen sermaye bileşeninin büyüklüğüne bağlıdır. Farklı üretim alanlarındaki diyelim eşit büyüklükteki sermayeler, değişmeyen ve değişen öğelere eşit olmayan şekillerde bölündüklerinden, eşit olmayan canlı emek niceliklerini harekete geçirirler. Bu nedenle de eşit olmayan miktarlarda artı-değer ve dolayısıyla kâr üretirler ve dolayısıyla farklı miktarlardaki artı-değerin toplam sermayeye oranlanmasıyla elde edilen kâr oranları farklı olur. Buradan, farklı üretim alanlarındaki kârların, kendileri için kullanılmış olan sermayelerin büyüklükleriyle orantılı olmadığı sonucu çıkar. Kâr miktarları, yalnızca, sermayenin organik bileşimi veriliyken, aynı üretim alanında ya da sermayenin organik bileşiminin aynı olduğu farklı üretim alanlarında, kullanılan sermayenin miktarıyla doğru orantılıdır.

Marx, buradaki açıklamaların metaların değerlerine satıldıkları varsayımı altında geçerli olduğunu belirtir. Bir metanın değeri, içerdiği değişmeyen ve değişen sermaye değeri + üretilen artı-değere eşittir. Artı-değer oranı aynıyken, artı-değer miktarının değişen sermaye miktarına bağlı olacağı açıktır. Diyelim 100’lük bir sermayenin ürününün değeri bir durumda 90c + 10v + 10m =110; diğer durumda ise 10c + 90v + 90m = 190 olsun. Metalar değerlerine satılırsa, birinci ürün 10 birimi karşılığı ödenmeyen emeği temsil eden 110’a, ikinci ürün ise 90 birimi karşılığı ödenmeyen emeği temsil eden 190’a satılır. Marx’ın vurguladığı üzere, bu açıklama özellikle ulusal kâr oranları birbirleriyle karşılaştırılırken önemlidir. Örnekse, bir Avrupa ülkesinde artı-değer oranının %100 olduğunu, bir Asya ülkesinde ise aynı oranın %25 olduğunu kabul edelim. Avrupa ülkesinde ulusal sermayenin bileşimi 84c + 16v olsun. Daha az makine vb. kullanılan ve daha az hammadde tüketilen Asya ülkesindeki bileşimi ise 16c + 84v kabul edelim. Bu durumda ürün değerleri aşağıdaki gibi farklı olacaktır.

Avrupa ülkesindeki ürün değeri = 84c + 16v + 16m = 116; kâr oranı = 16/100 = %16.

Asya ülkesindeki ürün değeri = 16c + 84v + 21m = 121; kâr oranı = 21/100 = %21.

Görüleceği üzere, Asya ülkesindeki artı-değer oranının Avrupa ülkesindekinin dörtte biri kadar olmasına karşın, Asya’daki kâr oranı Avrupa’dakinden %25 daha yüksektir. Marx, döneminin pek çok ünlü iktisatçısının yanlış yaklaşımları nedeniyle tam tersi sonuca ulaşacaklarını belirtir.

Kâr oranlarının eşitsizliği, sermayelerin farklı organik bileşimleri dışında, sermaye devrinin uzunluğunun farklı üretim alanlarında farklı olmasına da dayanır. Sermaye bileşimleri aynıyken ve diğer koşullar aynı kalırken kâr oranları devir zamanlarıyla ters orantılıdır. Ayrıca, aynı değişen sermayenin farklı süreler içinde devir yapması durumunda, eşit olmayan yıllık artı-değer kütleleri yarattığını da hatırlayalım. Sermaye bileşimindeki sabit sermaye ile döner sermaye arasındaki orana gelince, bu oran kendi başına kâr oranını hiçbir şekilde etkilemez. Söz konusu oran, kâr oranını, yalnızca, sabit ve döner bileşenler arasındaki farklı oranların, kârın gerçekleştirildiği devir zamanında fark yaratması durumunda etkileyebilir. “Sermayelerin sabit ve döner sermayelere bölünme oranları farklı olduğunda, bunun her zaman devir zamanını etkileyeceği ve onda bir farklılaşmaya yol açacağı doğrudur. Fakat bundan, söz konusu sermayelerin kârlarını gerçekleştirdikleri devir zamanlarının farklı olduğu sonucu çıkmaz.”

Marx bir örnekleme ile bu konuyu açıklar. Diyelim A, sürekli olarak ürünün daha büyük bir bölümünü hammaddelere vb. çevirmek zorundayken, B ise daha uzun bir süre boyunca daha az hammaddeyle aynı makineleri vb. kullanmaktadır. İkisi de üretimde bulundukları sürece, biri hammaddelerde (yani döner sermayede), diğeri makinelerde vb., (yani sabit sermayede) olmak üzere, sermayelerinin bir bölümünü sürekli olarak bağlı tutar. A, döner sermayenin özelliği nedeniyle sürekli olarak sermayesinin bir bölümünü meta biçiminden para biçimine ve bu biçimden yeniden hammadde biçimine dönüştürebilir. B ise sabit sermayenin durağanlığı yüzünden sermayesinin bir bölümünü bu tür bir dönüşüm olmadan daha uzun bir süre boyunca emek araçları biçiminde kullanır. İkisinin de aynı miktarda emek kullanması durumunda, yıl içinde eşit olmayan değerde ürün kütleleri satacak olmalarına karşın, ikisinin ürün kütleleri aynı miktarda artı-emek içerecektir. Ayrıca, hem sabit ve döner sermaye bileşimleri hem de devir zamanları farklı olsa bile, yatırdıkları toplam sermayeye göre hesaplanan kâr oranları aynı olacaktır. İki sermayenin devir zamanları farklıdır, ama örneğe göre aynı sürelerde aynı kârları gerçekleştirebilirler. “Devir zamanı farklılığı, özünde, yalnızca, aynı sermaye tarafından verili bir zamanda el koyulabilen ve gerçekleştirilebilen artı-emek kütlesini etkilemesi ölçüsünde önem taşır.”

Değişmeyen sermayenin döner ve sabit parçalarının bileşiminin farklı sanayi dallarında farklı olması, kendi başına, kâr oranı için herhangi bir anlam taşımaz. Çünkü belirleyici olan, değişmeyen sermayenin bileşimi (döner ve sabit) değil, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranıdır. Buna karşın, sabit sermayenin ciddi şekilde geliştiği yerler üretimin büyük ölçekte yürütüldüğünü, bu nedenle değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre çok büyük bir ağırlık kazandığını ve kullanılan canlı emek gücünün, onun tarafından harekete geçirilen üretim araçlarının kütlesine oranla sınırlı kaldığını gösterir.

Marx bu inceleme neticesinde varılan sonucu özetler. Şöyle ki, farklı sanayi dallarında sermayelerin farklı organik bileşimlerine ve farklı devir zamanlarına da uygun olarak, eşit olmayan kâr oranları hüküm sürer. Artı-değer oranı aynıyken, kârlar sermayelerin büyüklüğüyle orantılı olur. Bu nedenle eşit büyüklükteki sermayelerin aynı sürelerde aynı büyüklükte kâr elde edeceğini öngören yasa (genel bir eğilim olarak), yalnızca aynı organik bileşime sahip olan sermayeler için (devir zamanlarının da eşit olması koşuluyla) geçerlidir. Buradaki açıklamalar, daha önce de belirtildiği gibi, metaların değerlerine satılıyor olması varsayımı temelinde geçerlidir.

Marx bölümü bitirirken önemli bir noktaya dikkat çeker. Şöyle ki, önemsiz, rastlantısal ve birbirlerini götüren farklılıklar göz ardı edilirse, ortalama kâr oranlarının farklı üretim dallarında farklı olması durumuyla gerçek yaşamda karşılaşılmaz. “Yani, görünüşe göre, burada değer teorisinin gerçek hareketle, üretimin gerçek görüngüleriyle bağdaştırılması mümkün değildir ve bu nedenle, bu görüngüleri kavramaktan tümüyle vazgeçilmelidir.” Ayrıca, daha önce üzerinde durulan hususlardan çıkan sonuca göre, farklı üretim alanlarındaki, üretimleri için eşit büyüklükte sermaye parçalarının yatırıldığı ürünlerin maliyet fiyatları, söz konusu sermayelerin organik bileşimleri ne kadar farklı olursa olsun aynıdır. Marx’ın vurguladı üzere, kapitalist için, değişir ve değişmez sermaye ayrımı, maliyet fiyatında gözden kaybolur. Örneğin, üretimine 100 sterlin yatırmak zorunda olduğu bir metanın kapitaliste maliyeti “90c + 10v” olsa da “10c + 90v” olsa da aynıdır. İki örnekte de kapitalist için ürünün maliyeti hep 100 sterlindir; ne eksik ne fazla. “Üretilen değerler ve artı-değerler çok farklı olabilse bile, farklı alanlardaki eşit büyüklükteki sermaye yatırımları için maliyet fiyatları aynıdır.” İşte maliyet fiyatlarının bu eşitliği, sermaye yatırımları arasında ortalama kâr oranını ortaya çıkaran rekabetin de temelini oluşturur.

(devam edecek)

2 Mart 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /8

kapital_c-3-on.png

Bölüm 9: Genel Bir Kâr Oranının (Ortalama Kâr Oranının) Oluşması ve Meta Değerlerinin Üretim Fiyatlarına Dönüşmesi

Marx, verili olan her anda sermayenin organik bileşiminin iki koşula bağlı olduğunu vurgular. Birincisi, kullanılan emek gücü ile kullanılan üretim araçlarının miktarı arasındaki teknik orandır; ikincisi ise bu üretim faktörlerinin fiyatıdır. Örneğin, 100 birim üzerinden 4/5’i değişmeyen ve 1/5’i değişen sermayeden oluşan bir sermayenin organik bileşimini 80c+20v formülüyle gösterebiliriz. Ayrıca, karşılaştırma yapabilmek için sabit bir artı-değer oranı alınır ve bu herhangi bir oran, diyelim %100 olabilir. Bu durumda, 80c+20v’lik sermaye 20m’lik bir artı-değer sağlar ve bu da toplam sermaye üzerinden %20’lik bir kâr oranı anlamına gelir. Yatırılan sermayenin ürününün gerçek değerinin büyüklüğü, değişmeyen sermayenin sabit kısmının büyüklüğüne ve bunun ne kadarının aşınma ve yıpranma payı olarak ürüne girdiğine bağlıdır. Bu kâr oranı ve dolayısıyla buradaki inceleme açısından tümüyle önemsiz olduğundan, basitlik sağlamak için bir varsayımda bulunur Marx. Şöyle ki, değişmeyen sermayenin her yerde bu sermayelerin yıllık ürünlerine bir bütün olarak girdiği varsayılacaktır. Ayrıca, farklı üretim alanlarındaki sermayelerin kendi değişen kısımlarının büyüklüğüyle orantılı olarak, her yıl aynı miktarda artı-değer gerçekleştirdiği de varsayılacaktır. Devir zamanlarının farklılığının bu konuda yaratabileceği farklılık da geçici olarak göz ardı edilecektir.

Marx rakamlarla örnekleyerek, artı-değer oranı hepsinde %100 olmak üzere, diyelim beş farklı üretim alanı için sermayelerin farklı organik bileşimlerine karşılık gelen çok farklı kâr oranlarıyla karşılaşacağımızı gösterir. Bu farklı alanlarda üretilen metalar kendi değerlerinden fazlasına ya da azına satılabilir. Ama toplamda bakıldığında, metaların bir bölümü değerlerinden ne ölçüde fazlasına satılıyorsa, bir başka bölümünün değerlerinden o ölçüde azına satıldığı, yani artı ve eksi farkların birbirini götürdüğü varsayılır. Marx buradan hareketle, üretim fiyatları diye adlandırdığı olguyu açıklar. Farklı üretim alanlarında çeşitli kâr oranlarının ortalamasının alınarak, bu ortalamanın metaların kendi maliyet fiyatlarına eklenmesi yoluyla ortaya çıkan fiyatlar, üretim fiyatlarıdır. Bu varsayımın ön şartı, genel bir kâr oranının varlığıdır ve bu da tek tek tüm üretim alanlarındaki kâr oranlarının, ortalama kâr oranına indirgenmiş olmasını gerektirir. Tekrar vurgulanacak olursa, metanın üretim fiyatı, onun maliyet fiyatı ile ortalama kârın toplamına eşittir.

Farklı üretim dallarına yatırılan sermayelerin farklı organik bileşimleri (bu sermayelerin değişen kısımlarının farklı oluşu) nedeniyle, aynı büyüklükteki sermayeler tarafından harekete geçirilen emek miktarları farklıdır. Dolayısıyla, bunlar tarafından el koyulan artı-emek miktarları ya da bunlar tarafından üretilen artı-değer miktarları da çok farklıdır. Bu yüzden, farklı üretim dallarında hüküm süren fiili kâr oranları aslında çok farklıdır. Fakat bu farklı kâr oranları, rekabet yoluyla, bunların ortalaması olan genel bir kâr oranına doğru eşitlenir. İşte, organik bileşimi ne olursa olsun, verili büyüklükteki bir sermayeye bu genel kâr oranına uygun olarak düşen kâra ortalama kâr denir.

Farklı üretim alanlarının kapitalistleri, metaların üretimi sırasında tüketilen sermaye değerlerini bu metaların satışı sayesinde geri çeker, artı-değeri gerçekleştirir ve kâr elde ederler. Genel işleyiş açısından bakıldığında, aslında elde ettikleri kâr bir başka şekilde açıklanabilir. Bu kâr, toplumun toplam sermayesi tarafından belirli bir süre içinde tüm üretim alanlarında üretilen toplam kârın, toplam sermayeye bölünmesi yoluyla bulunan birim kârdan kendi sermaye ölçeklerine göre elde ettikleri miktardır. Buradan bakıldığında, kapitalistler, kâr paylarının her 100 birime eşit olarak dağıtıldığı bir anonim şirketin hissedarları gibi hareket ederler. Fakat kapitalistler birbirlerinden, her birinin toplam girişime soktuğu sermayenin büyüklüğüne, toplam girişimdeki göreli katılımına, hisselerinin sayısına göre de ayrılırlar.

Tüm üretim dallarının bütünlüğü ele alındığında, sonuçta o toplumda üretilen metaların üretim fiyatlarının toplamı, metaların değerlerinin toplamına eşit olur. Bu önerme, ilk bakışta bazı açılardan çelişkili gelebilir. Ne var ki, bir ülkenin tüm metalarının maliyet fiyatlarının toplamına kârlarının (ya da artı-değerlerinin) toplamını eklersek, hesabın doğru çıkmak zorunda olacağı açıktır. Tek tek kapitalistlerin yaptıkları alım-satımlar, üretim harcamaları vb. açısından akıl yürütmeye kalkışıldığında bu konu karışık görünebilir. Ancak kapitalist işleyişin bütünü açısından bakıldığında durum netleşir, çünkü metaların üretim fiyatlarının onların kendi öz değerlerinden sapmaları karşılıklı olarak birbirlerini götürürler. “Zaten, kapitalist üretimin bütününde, genel yasa kendisini her zaman, yalnızca çok çapraşık ve yaklaşık bir şekilde, sonsuz dalgalanmaların hiçbir zaman sabitlenemeyecek olan ortalaması olarak, egemen eğilim haline getirir.”

Genel kâr oranı, yatırılmış olan sermayenin her 100 birimine belirli bir zaman aralığında düşen farklı kâr oranlarının ortalamasıyla oluştuğundan, farklı sermayelerin devir zamanlarının farklılığından kaynaklanan farklılık da bu oranın içinde silinir. Her bir üretim alanında üretilen artı-değerlerin gerçek miktarları, kullanılan sermayelerin büyüklüğüne bağlıdır. Ayrıca da, genel ortalama her ne olursa olsun, her ayrı üretim alanının kendisine özgü kâr oranı neyse odur.

Biliyoruz ki, her ayrı yatırım noktasında üretilen toplam değer miktarı, diyelim A, B, C ve D’nin her birinde yatırılmış olan toplam sermayelerin farklı büyüklüklerine göre farklılaşır. Bu nedenle, genel kâr oranının oluşumunda önem taşıyan şey, yalnızca, farklı üretim alanlarındaki kâr oranlarının basit ortalaması değil, ortalamanın oluşumuna katılan bu farklı kâr oranlarının göreli ağırlıklarıdır. “Bu da, her bir alana yatırılmış olan sermayenin göreli büyüklüğüne ya da her bir üretim alanına yatırılmış olan sermayenin, toplumsal toplam sermayenin hangi özdeş parçasını oluşturduğuna bağlıdır. Kuşkusuz, toplam sermayenin daha büyük ya da daha küçük bir kısmının daha yüksek ya da daha düşük bir kâr oranı üretmesine bağlı olarak, çok büyük bir farklılık ortaya çıkacaktır.”

Bu açıklamalardan sonra, Marx, genel kâr oranının iki etmenle belirlendiğini vurgular: 1. Farklı üretim alanlarındaki sermayelerin organik bileşimleriyle, yani tek tek alanların farklı kâr oranlarıyla; 2. Toplumsal toplam sermayenin söz konusu farklı alanlara dağılımıyla, yani toplumsal toplam sermayenin her bir üretim alanı tarafından yutulan göreli payıyla.

Marx burgu gibi derinlere inen analiz yöntemi temelinde, daha önce metaların yalnızca değerleriyle ilgilenilmişken şimdi daha ileri bir noktaya varıldığını belirtir. Daha önceki açıklamalarda meta değerinin artı-değer haricindeki parçasını oluşturan maliyet fiyatı üzerinde durulmuştur. Şimdiyse, değerin dönüşmüş bir biçimi olarak metanın üretim fiyatı ortaya çıkmıştır.

Emeğin toplumsal üretici gücünün özgül gelişmişlik derecesi, her bir üretim alanında belirli nicelikteki üretim araçlarının ne kadar büyük ya da küçük emek niceliğini gerektirdiğine bağlı olarak farklılaşır ve buna göre daha yüksek ya da daha düşük olur. Marx bu nedenle, ortalama toplumsal sermayeye göre yüzde cinsinden daha fazla değişmeyen ve daha az değişen sermaye içeren sermayelere yüksek bileşimli sermayeler denildiğini belirtir. Tersine, ortalama toplumsal sermayeye göre, değişmeyen sermayenin görece küçük ve değişen sermayenin daha büyük bir yer kapladığı sermayeler ise düşük bileşimli sermayeler olarak adlandırılır. Son olarak, bileşimleri ortalama toplumsal sermayenin bileşimiyle çakışan sermayelere ise ortalama bileşimli sermayeler denir. Bu üç farklı durumu ortalama %20 kâr oranı üzerinden bir örneklemeyle açıklar Marx. Böylece, toplumsal ölçekte oluşan ortalama kâr oranının farklı sermaye yatırımlarına aynı oranda etki etmesi neticesinde oluşan üretim fiyatlarının, metaların değerlerinden farklılaşabileceğini gösterir.

I. 80c + 20v + 20m = 120 değer / Üretim fiyatı = 120

II. 90c + 10v + 10m = 110 değer / Üretim fiyatı = 120

III. 70c + 30v + 30m = 130 değer / Üretim fiyatı = 120

Bu örneklemeden çıkan sonuç şudur: Sermaye II tarafından üretilen metaların üretim fiyatı bunların değerinden büyük, Sermaye III tarafından üretilenlerin üretim fiyatı bunların değerinden küçük ve bileşimleri tesadüfen toplumsal ortalama olan Sermaye I tarafından üretilenlerin üretim fiyatları ise bunların değerleriyle aynı olurdu. Marx, bu açıklamaların daha önceki açıklamalara oranla değişik bir hususu gündeme getirdiğini belirtir. Şöyle ki, başlangıçta bir metanın maliyet fiyatının onun üretiminde tüketilmiş olan değişmeyen ve değişen sermaye değerinin toplamına eşit olduğu varsayılmıştı. Fakat piyasadaki işleyiş açısından bir metanın üretim fiyatı, alıcı için onun maliyet fiyatıdır ve böylece bu bir başka metanın fiyat oluşumuna maliyet fiyatı olarak girebilir ve bu böyle devam eder.

Netice olarak, aslında metaların kendi değerleri aynı kalırken, her bir üretim alanındaki metaların üretim fiyatları genel kâr oranındaki bir değişimin ürünü olarak büyüklük değişimlerine uğrayabilir. Tek tek üretim alanlarının fiili kâr oranlarında ise sürekli olarak büyük değişimler gerçekleşir. İşte bununla, genel kâr oranındaki değişimi birbirinden ayırt etmek gerekir. Genel kâr oranındaki ani bir değişim, sıra dışı iktisadi gelişmeler tarafından istisnai şekilde ortaya çıkabilir. Bunun dışında, kendilerini sağlamlaştırana ve dengeleyene kadar çok fazla zamana gereksinim duyan dalgalanmaların çok geç bir eseri olabilir. Bu nedenle, her tür kısa dönemde üretim fiyatlarındaki bir değişimin nedeni, metaların değerlerindeki gerçek bir değişim, yani üretimleri için gerekli olan emek-zamanın toplam tutarındaki bir değişimdir.

Toplam toplumsal sermaye söz konusu olduğunda, onun tarafından üretilen metaların değerlerinin toplamı şu şekilde ifade edilir: toplam değişmeyen sermayenin değeri + toplam değişen sermayenin değeri + toplam artı-değer. Emeğin sömürülme derecesi sabit kabul edildiğinde, artı-değer miktarı aynı kalırken, kâr oranı yalnızca değişmeyen ya da değişen sermayenin değerinin değişmesi ya da her ikisinin de değişmesi durumunda değişebilir. Demek ki, genel kâr oranındaki bir değişim, her durumda, değişmeyen sermayeyi ya da değişen sermayeyi oluşturan metaların değerlerindeki bir değişimi gerektirir. Genel kâr oranı, metaların değerleri aynı kalırken emeğin sömürülme derecesi değiştiğinde de değişebilir. Ya da emeğin sömürülme derecesi aynı kalırken, genel kâr oranı, emek sürecindeki teknik değişimler neticesinde kullanılan emek tutarı değişmeyen sermayeye oranla değiştiğinde değişebilir.

Marx, daha önce gördüğümüz bir hususu hatırlatır. Artı-değer ve kâr, miktarları bakımından özdeştir. Ne var ki, hesaplanmasındaki farklılık nedeniyle kâr oranı artı-değer oranından farklıdır. Kapitalist, pratikte sadece kâr oranıyla ilgilenir. Bu bakış açısı artı-değerin gerçek kökenini tümüyle karanlıkta bırakır ve gizemlileştirir. Buraya kadar, kâr ile artı-değer arasındaki farklılık yalnızca bir biçim değişimiyle ilişkiliydi. Fakat genel kâr oranı ve kullanılan sermayenin farklı üretim alanlarındaki verili büyüklüğüne karşılık gelen ortalama kâr ortaya çıkar çıkmaz durum değişir.

Belirli bir üretim alanında fiilen üretilen artı-değerin ve dolayısıyla kârın, metanın piyasadaki satış fiyatının içerdiği kârla çakışması, artık yalnızca bir rastlantı olabilir. Böylece gerçek işleyişe bakıldığında, yalnızca kâr oranı ve artı-değer oranı değil, kâr ve artı-değer de, kural olarak, gerçekten farklı büyüklüklerdir. Emeğin sömürülme derecesi veriliyken, artık, belirli bir üretim alanında üretilen artı-değer miktarı, o üretim dalındaki kapitalistler için olduğundan çok, toplumsal sermayenin ortalama toplam kârının unsuru olarak bütün kapitalist sınıf için önemlidir. İlgili üretim dalındaki kapitalist için ise, artı-değer oranı, yalnızca, kendi dalında üretilen artı-değer miktarının, ortalama kârın düzenlenmesinde pay sahibi olması ölçüsünde önem taşır. Ama bu, o kapitalistin haberi olmadan gerçekleşen, onun görmediği ve anlamadığı ve aslında onu ilgilendirmeyen bir süreçtir. Tek tek üretim alanlarında yalnızca kâr oranı ile artı-değer oranı arasında değil, fiili işleyişte aslında kâr ile artı-değer arasında gerçek bir büyüklük farkının bulunması, kârın gerçek doğasını ve kökenini işçiden de tümüyle gizler. “Değerlerin üretim fiyatlarına dönüşmesiyle birlikte, değerin belirlenmesinin temeli gözden uzaklaşır.” Kapitalistin gözünde, metanın üretiminin gerektirdiği toplam emek değil, toplam emeğin karşılığı ödenmeyen parçası hariç üretim araçlarına ve emek gücüne ödediği maliyet parçası bulunur. Bu nedenle de, kâr ona metanın içerdiği toplam değerin dışındaki bir şeymiş gibi görünür.

Marx, değerin bu iç bağlantısının ilk kez burada açığa çıkarıldığını belirtir. Daha sonra da üstünde duracağı üzere, o güne kadarki iktisat, ya artı-değer ile kâr, artı-değer oranı ile kâr oranı arasındaki farklılıklardan inatla uzaklaşmış ya da göze çarpan farklılıklar karşısında zorlandığında her tür bilimsel yaklaşım zemininden vazgeçmiştir. Teorisyenlerin bu kafa karışıklığı, rekabet savaşında gözü kararmış, bunun ardındaki görüngüleri hiçbir şekilde sorgulamayan pratik kapitalistin, gözle görünür olanın ardında bu sürecin asıl özünü ve içyapısını kavramakta ne denli aciz kalacağının en iyi kanıtıdır.

Kâr oranının yükselişi ve düşüşüyle ilgili olarak daha önce açıklanmış olan tüm yasaların aslında iki anlama geldiğini vurgular Marx.

“1. Bir kere, bunlar, genel kâr oranı yasalarıdır. Yapılan açıklamalara göre kâr oranını yükselten ya da düşüren bu kadar çok sayıda farklı neden varken, genel kâr oranının her gün değişmesi gerektiği sanılabilir. Ama bir üretim alanındaki hareket bir başkasındakini götürecek, etkiler kesişecek ve birbirlerini felce uğratacaktır.” Dalgalanmaların en sonunda hangi tarafa yönelecekleri konusu daha sonra incelenecektir, ama şimdiden belirtilmesi gerekir ki bunlar yavaştır. Her bir üretim alanında, belirli bir zaman aralığı içinde birbirlerini dengeleyen ve bu nedenle genel kâr oranı üzerinde etkide bulunmayan sapmalar olur. Genel kâr oranı yalnızca her bir alandaki ortalama kâr oranıyla değil, aynı zamanda toplam sermayenin her bir farklı alana dağılımıyla belirlenmektedir. Bu dağılım sürekli olarak değiştiğinden, bu da yine genel kâr oranındaki değişmenin sürekli bir nedeni olur. Ama bu değişim nedeni, söz konusu hareketin kesintisizliği ve çok yönlülüğü nedeniyle çoğu zaman kendi kendisini felce uğratır.

2. Her bir üretim alanının içinde, kâr oranının dalgalanacağı ve söz konusu dalgalanmanın yükseliş ya da düşüşün ardından, genel kâr oranı üzerindeki etkisini giderme yönünde kararlı hale geleceği kısa ya da daha uzun bir süre dalgalanma aralığı bulunur. Bu nedenle kâr oranı yasaları, bu tür mekânsal ve zamansal sınırlar içinde de geçerlidir.

Dar görüşlü bireysel kapitalist, kârının, tek başına onun çalıştırdığı ya da onun dalında çalıştırılan emekten kaynaklanmadığına inanır. Ortalama kâr söz konusu olduğunda onun bu algısı anlaşılabilir. Çünkü emeğin toplam sermaye, yani tüm kapitalist arkadaşları tarafından toplam sömürüsünün bu kâra ne ölçüde aracılık ettiği onun için tam bir gizemdir. “Burjuva teorisyenlerinin, yani politik iktisatçıların bile onu şu ana dek açığa çıkaramamış olması, bu durumu daha da pekiştirir.” Emek tasarrufu (yalnızca belirli bir ürünü üretmek için zorunlu olan emekte değil, aynı zamanda çalıştırılan işçilerin sayısında yapılan tasarruf) ve ölü emeğin (değişmez sermayenin) daha fazla kullanılması, iktisadi açıdan tümüyle doğru bir işlem olarak görünür. Ve bunun genel kâr oranını ve ortalama kârı hiçbir şekilde etkilemeyeceği sanılır. Bu gibi nedenlerle kapitalist, canlı emeğin kârın tek kaynağı olduğunu görmez ve buna inanmaz.

Verili bir üretim alanında, maliyet fiyatının değişmeyen sermaye değerini temsil eden parçasının değeri yükselir ya da düşerse, bu parça metanın üretim sürecine değeri büyümüş ya da küçülmüş olarak girer. Öte yandan, aynı sayıda işçi kullanılırken aynı süre içinde daha fazla ya da daha az üretim gerçekleştirilirse, yani işçilerin sayısı aynı kalırken belirli bir miktarda metanın üretilmesi için gerekli olan emek miktarı değişirse, maliyet fiyatının değişen sermayenin değerini temsil eden parçası aynı kalabilir. Ama neticede toplam ürünü oluşturan metaların her birine daha fazla ya da daha az emek ve dolayısıyla aynı zamanda bu emek için yapılan harcamanın daha büyük ya da daha küçük bir bölümü düşer. “Kapitalistin ödediği ücretlerin toplamı aynı kalır, ama her bir parça meta başına ücret farklılaşır.” Yani sonuç olarak her bir metanın maliyet fiyatının değişen sermaye parçasında bir değişim olur.

Kapitalist aynı çalışma süresi içinde aynı sayıda işçiyi aynı değişen sermaye ödemesiyle çalıştırdığında, üretilen meta miktarının değişmesi neticesinde meta başına düşen değişen sermaye maliyetinin değişmesi, kapitalist sömürüyü gizleyen faktörlerden birisidir. Zira burada kapitalistin ve dolayısıyla aynı zamanda politik iktisatçının gördüğü tek şey, yalnızca karşılığı ödenmiş emeğin her bir adet metaya düşen parçasının, emeğin üretici gücüyle birlikte değişmesidir. Fakat onlar, burada aslında her bir adet metanın içerdiği karşılığı ödenmemiş emek için de aynı değişimin geçerli olduğunu görmezler. Böylece, metaların değerlerini düşündüklerinde hesaba yalnızca değişen sermaye harcamasını yani yalnızca karşılığı ödenmiş emek parçasını katarlar. Son olarak belirtmek gerekir ki, kapitalistin zenginleşmesiyle ilişkisini perdeleyen her şey, sistemin bütününü gizemlileştirir.

(devam edecek)

1 Nisan 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /9

kapital_c-3-on.png

Bölüm 10: Genel Kâr Oranının Rekabet Yoluyla Eşitlenmesi. Piyasa Fiyatları ve Piyasa Değerleri. Artı Kâr

Marx, daha önce tek tek metalar düzeyinde ele aldığı üretim fiyatı/değer, kâr/artı-değer analizini bu bölümde toplam toplumsal sermayeyi oluşturan parçaların karşılıklı hareketi temelinde sürdürür. Bütünsel düzeyde bakıldığında, piyasanın toplam ve fiili işleyişinde kapitalist rekabet nedeniyle metaların üretim fiyatlarını onların piyasa değerine ve kendilerine ait artı-değer parçalarını ortalama kâra dönüştürme eğilimi hüküm sürer. Toplam toplumsal sermaye üzerinden ortaya çıkan toplam artı-değerin, eşit büyüklükteki sermaye miktarlarına, bunların bileşimleri nasıl olursa olsun, eşit büyüklükte paylar olarak düştüğü varsayılabilir. Netice olarak, bu temelde tüm sermayeler piyasada metalarının kendi maliyet+artı-değerlerinden oluşan fiyatları değil, ortalama kârı içeren üretim fiyatlarını gerçekleştirmeye çalışırlar.

Fakat son tahlilde ortalama kâr nedir? Ortalama kârın, toplam artı-değer kütlesinden her bir üretim alanındaki sermaye parçalarına bunların büyüklükleriyle orantılı olarak dağılan artı-değer miktarından başka bir şey olamayacağı açıktır. Toplam artı-değere eşit olduğu varsayılan toplam ortalama kâr ise, gerçekleştirilmiş olan karşılığı ödenmemiş emeğin toplamıdır. Bu toplam kütle, tıpkı karşılığı ödenmiş ölü ve canlı emek gibi, kendisini, kapitalistlere düşen metaların ve paranın toplam kütlesiyle ortaya koyar. Peki, ortalama kâr oranı bir çıkış noktası olmayıp bir sonuç olduğuna göre, farklı kârların ortalama kâr oranı içinde eşitlenmesi nasıl olmaktadır? Piyasadaki gerçek işleyişte, işçiler arasındaki rekabet ve sürekli olarak bir üretim alanından bir başkasına göç etme nedeniyle kâr oranında eşitlenme eğilimi hükmünü icra eder. Bu temelde ortalama bir kâr oranının oluşumu yalnızca teorik bir varsayım ya da eğilim değil, bazı faktörlerce az ya da çok engellenmesine karşın, kapitalist üretim tarzının fiili ön koşuludur. “Ancak teoride, kapitalist üretim tarzının yasalarının saf halleriyle geliştikleri varsayılır. Gerçek yaşamda her zaman yalnızca yaklaşıklık söz konusu olur; ama kapitalist üretim tarzı ne kadar gelişmişse ve eski iktisadi koşulların kalıntılarıyla kirlenmişliği ve karışmışlığı ne kadar aşılmışsa, bu yaklaşıklık o kadar fazladır.”

Konuya tekil sermayeler açısından bakıldığında, kuşkusuz farklı büyüklük ve bileşimdeki sermayeler farklı artı-değer miktarları ve oranlarına sahiptir. Fakat kapitalist üretimin bütünsel işleyişi göz önünde bulundurulduğunda, ortaya toplam değişen sermaye ve yaratılan toplam artı-değer miktarı üzerinden genel bir artı-değer oranı çıkacaktır. Ama bu genellemeye rağmen, farklı sermayelerin kendileri için elde ettiği artı-değer ve kâr oranı kuşkusuz farklı olacaktır. Ne var ki, neticede önemli olan meta mübadelesinin yasalarıdır ve uluslararası ticarette farklı ulusların kâr oranlarının farklılığı onlar arasındaki meta mübadelesi açısından önemsizdir.

Marx burada önemli bir noktaya işaret eder. Şöyle ki, metaların tam ya da yaklaşık olarak kendi değerleri üzerinden mübadele edilmesi, kapitalist gelişmenin ancak düşük bir aşaması için düşünülebilir. Kapitalist gelişme belirli bir düzeye ulaştığında ise mübadelede esas olan üretim fiyatlarıdır. “Farklı metaların fiyatları başlangıçta karşılıklı olarak ne şekilde saptanmış ya da düzenlenmiş olursa olsun, bunların hareketini değer yasası yönetir. Diğer koşullar aynı kalırken, üretimleri için gerekli olan emek zaman kısaldığında fiyatları düşer, uzadığında ise fiyatlar yükselir.” Fakat sonuçta, metaların değerleri, yalnızca teorik değil tarihsel olarak da üretim fiyatlarının öncülüdür. Marx bu gerçeğin, hem eski zamanlarda üretim araçlarının emekçiye ait olduğu durumlarda, hem de modern dünyada kendi başına çalışan toprak sahibi köylü ve zanaatçı için geçerli olduğunu belirtir. Ayrıca Marx, bu gerçekliğin, ürünlerin metalara evrilmesinin bir ve aynı topluluğun üyeleri arasındaki mübadeleden değil, fakat farklı topluluklar arasındaki mübadeleden kaynaklandığı görüşüyle de uyumlu olduğunu belirtir.

Metaların mübadele fiyatlarının yaklaşık olarak meta değerlerine karşılık gelmesi için bazı koşullar gerekir: 1. farklı metaların mübadelesinin tümüyle rastlantısal ya da yalnızca ara sıra gerçekleşir olmaktan çıkması; 2. doğrudan meta mübadelesi söz konusu olduğunda, bu metaların her iki tarafta da yaklaşık olarak karşılıklı gereksinimlere denk miktarlarda üretilmesi (bu ticarette, karşılıklı satış deneyimleri tarafından öğrenilen bir şey olup, sürüp giden alışverişlerin doğal bir ürünüdür); ve 3. satışı ilgilendirdiği kadarıyla, taraflardan birilerine metalarını değerlerinden fazlasına satma olanağı sağlayan ya da onları ucuza satmaya zorlayan doğal ya da yapay bir tekelin bulunmaması. Bu belirtilen durumlar dışında, alıcının ya da satıcının, arz ve talebin rastlantısal durumu sayesinde elde ettiği tekel durumu oluşabilir ki Marx bunu “rastlantısal tekel” olarak adlandırır.

Farklı üretim alanlarının metalarının değerlerine satıldıkları varsayımı yalnızca şu anlama gelir: “Bu metaların değerleri, birer çekim noktasıdır; metaların fiyatları onların çevresinde döner ve fiyatlardaki sürekli yükseliş ve düşüşlerinin eşitlendiği noktayı oluştururlar.” Fakat mesele bununla bitmez, her zaman, farklı üreticiler tarafından üretilen tek tek metaların kendi değerlerinden ayırt edilmesi gereken bir de piyasa değeri olacaktır. Bu metalardan bazılarının kendi değeri piyasa değerinin altında kalacak, bazılarınınki ise onun üzerine çıkacaktır. Fiili işleyişte oluşan piyasa değeri, belirli bir alanda üretilen metaların ortalama değeridir ve ilgili alanın ortalama koşulları altında üretilen metaların tek tek kendi değeri olarak görülür. Bu piyasa değeri, aynı türdeki metalar için aynı olan piyasa fiyatlarının dalgalanma merkezini oluşturur. Ortalama piyasa değeri, iki uç tarafından, yani en kötü koşullarda ya da en avantajlı koşullarda üretilen metalar tarafından belirlenmiş olur. Bu temelde netice olarak, kendi öz değeri piyasa değerinin altında kalan metalar bir ekstra artı-değer ya da artı-kâr gerçekleştirirken, kendi öz değerleri piyasa değerinin üzerinde olan metalar, içerdikleri artı-değerin bir bölümünü gerçekleştiremezler. “Burada piyasa değeri için söylenenler, piyasa değerinin yerini aldığı anda, üretim fiyatı için de geçerli olur.”

Marx, “fiyatlar nasıl düzenleniyor olursa olsun, şu sonuçlara ulaşmış bulunuyoruz” diyerek önemli olan hususları vurgular: l. Fiyat hareketleri, üretim için gerekli olan emek-zamanın azalmasının ya da artmasının üretim fiyatlarını yükseltmesi ya da düşürmesi yoluyla, değer yasasının hükmü altındadır. 2. Üretim fiyatlarını ortalama kâr belirler. Neticede metaların toplam değeri toplam artı-değeri, bu da ortalama kârın ve dolayısıyla ortalama (genel) kâr oranının düzeyini belirlediğine göre, üretim fiyatlarını da aslında değer yasası düzenler.

Marx kapitalist işleyişte ortalamaların oluşmasında rekabetin rolüne vurgu yapar. Birincisi, rekabetin ilk olarak başardığı şey, metaların farklı bireysel değerlerinden tek bir piyasa değeri ve piyasa fiyatı türetmektir. İkincisi, farklı üretim alanlarındaki kâr oranlarını eşitleyerek üretim fiyatını meydana getiren ise farklı alanlardaki sermayelerin rekabetidir. Bu ikinci süreç, kapitalist üretim tarzının birinci süreçten daha yüksek düzeyde gelişmesini gerektirir.

Aynı üretim alanına ait, aynı türden ve yaklaşık olarak aynı kalitedeki metaların değerlerine satılması için, bu metalar tek bir toplumsal değere (piyasa değerine) eşitlenmiş olmak zorundadır. “Bu da, hem aynı türden metaların üreticileri arasındaki rekabeti, hem de metalarını birlikte sundukları bir piyasanın varlığını gerekli kılar.” Özdeş ama az da olsa farklı bireysel koşullar altında üretilen metaların piyasa fiyatının bunların piyasa değerinden sapmaması için bir koşul vardır. Bunun için, farklı satıcıların birbirlerine uyguladıkları baskının, bunların toplumdaki talebi karşılayacak miktarda metayı piyasaya sürmelerini sağlayacak kadar kuvvetli olması gerekir. Şayet piyasaya sürülen ürün kütlesi toplumdaki talebi aşarsa metaların piyasa değerlerinden azına satılması, tersi durumda ise piyasa değerlerinden fazlasına satılması söz konusu olur. “Dolayısıyla, eğer arz ve talep, piyasa fiyatını ya da daha doğrusu piyasa fiyatlarının piyasa değerinden sapmalarını düzenliyorsa, piyasa değeri de, arz ile talep arasındaki ilişkiyi ya da arz ile talepteki dalgalanmalar yüzünden salınan piyasa fiyatlarının merkezini düzenler.”

Kapitalist üretim, başından itibaren seri üretimdir. Daha az gelişmiş başka üretim tarzlarında da, en azından temel metalar çok sayıda küçük üretici tarafından ayrı ayrı ürünler olarak küçük miktarlarda üretilseler bile, bütün bir üretim dalının ortak ürünleri olarak, büyük miktarlarla ve görece az sayıdaki tüccarların elinde toplanır, birikir ve satışa sunulur.

Marx burada geçerken önemli bir hususa dikkat çeker. “Toplumsal talep”, yani talep ilkesini düzenleyen etmen, temelde, farklı sınıfların karşılıklı ilişkilerine ve bunların her birinin iktisadi konumlarına bağlıdır. Daha açık ifadesiyle, birincisi toplam artı-değerin işçi ücretlerine oranına ve ikincisi artı-değerin bölündüğü farklı parçalar (kâr, faiz, toprak rantı, vergiler vb.) arasındaki oranlara bağlıdır. Marx, arz ile talep arasındaki ilişkinin dayandığı temel açıklanmadan, yalnızca arz-talep ilişkisiyle hiçbir şeyin açıklanamayacağını vurgular.

Piyasada bulunan meta kütlesinin değerinin, onun içerdiği toplumsal emeğin niceliğiyle eşit, aşkın ya da altında olması gibi durumları ele alarak farklı ihtimalleri gözden geçirir Marx. Teoride toplam meta kütlesinin toplam piyasa değeri, bu metaların kendi öz değerlerinin toplamına eşittir. Fakat piyasa değeri burada bir soyutlama temelinde belirlenmiştir. Gerçek piyasada ise, örneğin talebin meta kütlesini bu şekilde belirlenmiş olan değer üzerinden emebilecek kadar büyük olması koşuluyla, piyasa değeri satıcılar arasındaki rekabet aracılığıyla gerçekleşir. Sorunun bir de metaya ait toplumsal talebin miktarı boyutu vardır. Marx, üretilmiş olan metaların bir bölümünün bir süreliğine piyasadan geri çekilmesi ihtimalini dışlayarak, söz konusu talep miktarının mevcut arz miktarına karşılık geldiğini varsayar. Bu durumda, şayet piyasaya arz edilen kütleye yönelik talep de varsayılan düzeyde kalırsa, söz konusu meta piyasa değerine satılır. Buna karşılık, piyasaya sunulan meta miktarı ona yönelik talepten küçük ya da büyük olduğunda, piyasa fiyatı piyasa değerinden artı ya da eksi yönde sapmalar gösterir.

Üretilen metaların miktarı ile piyasa değerlerine satılan metaların miktarı arasındaki fark, iki ayrı nedenden kaynaklanabilir. Birincisi, yeniden üretim o sıradaki piyasa değerini düzenleyen ölçekten farklı bir ölçekte (daha büyük veya küçük) gerçekleşebilir. “Bu durumda, talebin aynı kalmasına karşın arz değişmiş ve bu yüzden göreli aşırı üretim ya da eksik üretimle karşılaşılmış olur. İkincisi, yeniden üretim, yani arz aynı kalır, ama talep, farklı nedenlerle gerçekleşebileceği üzere, düşer ya da yükselir.”

Marx buradaki incelemesinde ilk olarak arzı, yani piyasada bulunan ya da piyasaya gönderilebilecek olan ürünü ele alır. Tümüyle yararsız ayrıntılara takılmamak için, burada, her bir sanayi dalındaki yıllık yeniden üretim kütlesini hesaba katar ve diyelim bir sonraki yılın tüketimi için depolanabilir olma özelliğini göz ardı eder. Bu yıllık yeniden üretim, söz konusu meta kütlesinin ölçülmesine bağlı olarak ağırlık ya da sayıyla gösterilen belirli bir miktarı ifade eder. Ayrıca, bu meta miktarı belirli bir piyasa değerine sahiptir. Piyasada bulunan metaların nicel hacmi ile bunların piyasa değeri arasında zorunlu bir bağlantı bulunmaz, çünkü bazı metalar özellikle yüksek bir değere, başkaları özellikle düşük bir değere sahip olur. “Piyasada bulunan malların niceliği ile bu malların piyasa değeri arasında yalnızca şu bağlantı vardır: Verili bir emek üretkenliği temeli üzerinde, her bir üretim alanında, belirli bir miktarda malın üretimi belirli bir miktarda toplumsal emek-zaman gerektirir.”

Her bir mal ya da bir meta türünün her bir belirli miktarı yalnızca kendi üretimi için gerekli olan toplumsal emeği içerebilecek olsa bile, şayet söz konusu meta mevcut toplumsal gereksinimi aşan bir miktarda üretilmişse, toplumsal emek-zamanın bir bölümü israf edilmiş olur. Toplum, belirli malların üretimi için kullanılan toplumsal emek-zamanın hacmi ile bu mallarla karşılanacak olan toplumsal gereksinimlerin hacmi arasındaki bağlantıyı, yalnızca, üretimin toplumsal denetim altındaki planlamayla düzenlendiği bir durumda kurabilir. Netice olarak, kapitalizmde metalar toplumun onları talep edebileceğinden fazla üretilmişse piyasa değerlerinden azına elden çıkarılmak zorundadır. Ayrıca, bunların bir bölümünün tümüyle satılamaz hale gelmesi bile mümkündür. Toplumsal talep üretilen miktarı aştığında ise tersi olur ve metalar piyasa değerlerinin üstünde bir fiyatla satılırlar. “Metaların değerlerine mübadele edilmeleri ya da satılmaları, akılcı olandır, yani dengelerinin doğal yasasıdır; yasa, sapmalardan hareketle açıklanamaz; sapmaların yasadan hareketle açıklanması gerekir.”

“Şimdi diğer tarafa, yani talebe bakalım” der Marx. Hatırlayalım, metalar, üretken ya da bireysel tüketime girmek üzere, üretim araçları ya da geçim araçları olarak satın alınırlar ve bazı meta türlerinin her iki amaca da hizmet edebilmesi burada hiçbir şeyi değiştirmez. Demek ki, metalar sanayici kapitalistler ve bireysel ihtiyaçları karşılama bağlamında tüm tüketiciler tarafından talep edilirler. Kapitalistler tarafında üretken talep için söz konusu metanın yıllık yeniden üretim ölçeği esas olur. Kapitalistlerin satın alacağı geçim araçları ise onların bireysel talep toplamını belirler. İşçi sınıfı, alışılagelmiş ortalama yaşamını sürdürecekse, en azından daha önceki miktardaki zorunlu geçim araçlarını yeniden temin edebilmek ve yıllık nüfus artışı nedeniyle ek bir miktarı da bulabilmek zorundadır. “Diğer sınıflar için de, az ya da çok değişiklikle, aynısı geçerlidir.”

Konunun talep tarafında, giderilmesi için piyasada bir malın belirli bir miktarının bulunmasını gerektiren, belirli bir büyüklükteki belirli bir toplumsal ihtiyaç olduğu açıktır. Ama nicel olarak bu ihtiyaç tümüyle çok esnek ve dalgalıdır ve onun sabitliği yalnızca görünüştedir. Talep edebilecekleri şeyler ve bunların miktarı fiziksel gereksinimlerinin en dar sınırlarının bile altında kalan yoksulları tümüyle bir yana bırakalım. Bunun dışında, şayet geçim araçları daha ucuz ya da parasal ücretler daha yüksek olsaydı, işçiler bunların daha fazlasını satın alırdı ve söz konusu meta türlerine yönelik daha büyük bir “toplumsal ihtiyaç” ortaya çıkardı. Diğer yandan, diyelim pamuk ucuzlasaydı, kapitalistlerin pamuk talebi artar, pamuk sanayiine daha fazla ek sermaye yatırılırdı vb. “Üretken tüketim talebinin varsayımımıza göre kapitalistin talebi olduğu ve onun asıl amacının artı-değer üretimi olduğu, dolayısıyla da belirli bir meta türünü yalnızca bu amaca ulaşmak için ürettiği burada kesinlikle unutulmamalıdır.” Kapitalistin üretken tüketim temelindeki pamuk ihtiyacı, gerçekte bu taleple onun yalnızca kâr yapma arzusu içinde olduğu gerçeğini gizler.

Marx burada önemli bir tespitte bulunur: “Arz ve talep dengesizliklerini ve bunların sonucu olarak piyasa fiyatlarının piyasa değerlerinden sapmalarını görmekten kolay bir şey yoktur. Asıl güçlük, arz ile talebin denkliğinden ne anlamak gerektiğinin belirlenmesindedir.” Arz ve talep ilişkisi, şayet belirli bir üretim dalının meta kütlesinin piyasa değerinden fazlasına ya da azına değil de piyasa değerine satılmasını sağlıyorsa, dengede olur. “İlk duyduğumuz şey budur” der Marx. İkincisi ise, metalar kendi piyasa değerlerine satılabiliyorsa, arz ile talep dengededir.

Arz ve talep eşit olduğunda bunların hareketleri durur ve meta tam da bu nedenle piyasa değerine satılır. “Karşıt yönlü iki kuvvet aynı etkiye sahip olduklarında, bunlar birbirlerini götürür, dışarıya doğru hiçbir etkide bulunmazlar ve bu durumda bazı hususların söz konusu iki kuvvetin müdahalesi dışındaki nedenlerle açıklanması zorunlu olur. Buradan hareketle, arz ve talep karşılıklı olarak birbirlerini götürüp piyasa değeri üzerinde etkide bulunmuyorlarsa, piyasa değerinin neden tam da böyle olduğu konusu demek ki karanlıkta kalmaktadır.” Marx, kapitalist üretimin gerçek iç yasalarının arz ile talebin etkileşimiyle açıklanamayacağını vurgular. Kapitalist üretimin iç yasaları, arz ile talep birbirlerini dengeleyip etkide bulunmadıklarında, saf halleriyle gerçekleşmiş görünür. “Arz ve talep gerçekte hiçbir zaman denkleşmez ya da günün birinde denkleşirlerse, bu, rastlantısaldır, dolayısıyla da bilimsel açıdan 0’a eşit, yani gerçekleşmemiş sayılmalıdır.” Gerçekte arz ve talep verili hiçbir durumda denkleşmez ve piyasa fiyatları piyasa değerlerinden sapar. Piyasa değerlerinden sapan piyasa fiyatları, sapmaların artılar ve eksiler olarak birbirlerini götürmesi yoluyla, ancak ortalama sayılar açısından bakıldığında piyasa değerlerine eşitlenir. Ve bu ortalama yalnızca teorik bir öneme değil, yatırımı az çok belirli bir dönemdeki dalgalanmalara ve dengelenmelere göre hesaplanan sermaye için pratik bir öneme sahiptir.

Arz ve talep bağıntısı bir yandan piyasa fiyatlarının piyasa değerlerinden gösterdiği sapmaları açıklarken, diğer yandan bu sapmaların etkisinin yok edilmesi eğilimini açıklar. Arz ve talep eşitsizliklerinin yol açtığı etki çok farklı biçimlerde ortadan kaldırabilir. Örneğin talebin ve dolayısıyla piyasa fiyatının düşmesi, sermayenin o alandan çekilmesine ve böylece arzın daralmasına yol açabilir. Veya arz-talep dengesizliği, o metanın piyasa değerinin gerekli emek-zamanı kısaltan buluşlar aracılığıyla düşürülmesine ve böylece piyasa fiyatıyla eşitlenmesine de yol açabilir. Ya da talebin artması ve böylece piyasa fiyatının piyasa değerinin üzerine çıkması, bu üretim dalına çok fazla sermayenin akmasına yol açabilir. Böylece üretim öylesine genişler ki, piyasa fiyatı piyasa değerinin bile altına düşebilir.

Arz ve talep piyasa değerini değil fakat o değerin etrafında dans eden piyasa fiyatını belirler. Piyasa fiyatı ise neticede arz ve talebi belirler. “Talep söz konusu olduğunda bu söylenen apaçıktır, çünkü talep, fiyatlarla ters yönde hareket eder; fiyatlar düştüğünde artar ve yükseldiğinde azalır. Ama arz için de aynısı geçerlidir.” Çünkü arz edilen metalara giren üretim araçlarının fiyatları, bu üretim araçlarına yönelik talebi ve dolayısıyla bunlarla üretilen metaların arzını da belirler. Örneğin pamuk fiyatları, pamuklu ürünlerin arzı için belirleyicidir. Bir metanın piyasa değerine, yani içerdiği toplumsal olarak gerekli emek miktarına orantılı şekilde satılması için, bu meta türünün toplam kütlesi için kullanılan toplumsal toplam emek miktarı bu metaya duyulan efektif toplumsal talebe karşılık gelmek zorundadır. Rekabet mekanizması, arz-talep ilişkisindeki dalgalanmalara karşılık gelen piyasa fiyatı dalgalanmaları aracılığıyla, sürekli olarak, her bir meta türü için kullanılan toplam emek miktarını bu düzeye indirmeye çalışır.

Arz belli bir tür metanın satıcılarının ya da üreticilerinin toplamına, talep ise aynı tür metanın (hem üretken ve hem de bireysel) alıcılarının ya da tüketicilerinin toplamına eşittir. Bu toplamlar birbirleri üzerinde, birimler halinde bir araya gelmiş kuvvetler olarak etkide bulunurlar. Birey burada ancak, toplumsal gücün bir parçası, genel kitlenin bir atomu sayılır ve işte rekabet bu biçim içersinde üretim ve tüketimin toplumsal niteliğini ortaya çıkartır. İster arz ister talep tarafı söz konusu olsun, toplamı oluşturan bireylerin birbirlerine bağımlılığı ancak bu biçim içersinde kendisini gösterir ve arz ya da talebin kuvvetli tarafı daima hasmına karşı az çok birleşmiş bir bütün olarak hareket etmiş olur.

Belirli meta türüne yönelik talep arzdan büyükse, rekabet temelinde bir alıcı (belirli sınırlar içinde) bir başkasından yüksek fiyat verir ve böylece metanın fiyatını tüm alıcılar için piyasa değerinin üzerine yükseltir. Diğer tarafta ise satıcılar hep birlikte yüksek bir piyasa fiyatıyla satış yapmaya çalışırlar. Tersine arz talepten büyükse, biri daha ucuza satmaya başlar ve diğerleri onu izlemek zorunda kalırken, alıcılar hep birlikte piyasa fiyatını piyasa değerinin altına düşürmeye çalışırlar. “Ortak taraf, her bir bireyi, yalnızca, onunla birlikte olduğunda ona karşı olacağı duruma göre daha fazla kazandığı sürece ilgilendirir.” İlgili taraf daha zayıf hale geldiği an, hareket birliği sona erer ve herkes kendi başına hareket ederek mevcut durumdan mümkün olan en iyi şekilde sıyrılmaya çalışır. Bir taraf daha avantajlı bir durum elde edince, o tarafta olan herkes kazanır ve bunlar sanki ortak bir tekel kurmuş gibi olurlar. Taraflardan biri daha zayıf duruma düşerse, herkes daha güçlü olmak (örneğin daha düşük üretim maliyetleriyle çalışmak) ya da en azından mevcut durumdan mümkün olan en iyi şekilde kurtulmak için çaba harcayabilir. Bu gibi durumlarda attığı her adım yalnızca kendisini değil, aynı zamanda bütün kader arkadaşlarını da etkileyeceği halde, ben kendimi kurtarayım da geriye kalanın canı cehenneme der.

Kapitalist üretimde önemli olan şey, dolaşımdan, üretime yatırılan sermayenin büyüklüğüyle orantılı bir artı-değeri (kârı) çekmektir. Burada önemli olan, metaları ortalama kârı sağlayan fiyatlarla, yani üretim fiyatlarıyla satmaktır. “Sermaye, her bir kapitalistin toplumsal toplam sermayedeki payıyla orantılı olarak katıldığı bir toplumsal güç olarak kendi bilincine bu biçimde ulaşır.” Kapitalist üretim, özünde, ürettiği metanın kullanım değeri karşısında kayıtsızdır; kapitalist için önemli olan tek şey, artı-değer üretmek, emeğin ürününde yer alan belirli bir miktardaki karşılığı ödenmemiş emeğe el koymaktır. “Ve aynı şekilde, emeğinin özgül karakteri karşısında kayıtsız olması, sermayenin gereksinimlerine göre kendisini dönüştürmesi ve bir üretim alanından bir başkasına savrulmasına izin vermek zorunda olması, sermayenin boyunduruğu altına sokulmuş olan ücretli emeğin doğasından kaynaklanır.”

Metalar kendi değerlerine satılırsa, farklı üretim alanlarında bunlara yatırılmış olan sermaye kütlelerinin farklı organik bileşimlerine bağlı olarak çok farklı kâr oranları ortaya çıkar. Ne var ki sermaye, daha düşük kâr oranlı bir alandan çekilip daha yüksek kâr getiren bir başkasına yönelir. Sermaye, kâr oranlarının farklı yerlerdeki yükselip alçalmalarına bağlı bu hareketi aracılığıyla öyle bir arz-talep ilişkisi yaratır ki, farklı üretim alanlarındaki ortalama kâr eşitlenmeye başlar ve böylece metaların kendi değerleri üretim fiyatlarına dönüşür. “Verili bir ulusal toplumda kapitalist gelişme düzeyi ne kadar yüksekse, yani ilgili ülkenin koşulları kapitalist üretim tarzıyla ne kadar uyumlu hale geldiyse, sermaye de bu eşitlenmeyi az çok gerçekleştirebilecek duruma gelmiş demektir. Kapitalist üretimin ilerlemesiyle birlikte onun koşulları da gelişir ve kapitalist üretim, üretim sürecini çerçeveleyen tüm toplumsal ön koşulları kendi özgül karakterine ve kendisine içkin olan yasalara tabi kılar.”

Sürekli eşitsizliklerin sürekli olarak dengelenmesi, gerek sermaye gerek emek gücü bir üretim noktasından bir başkasına ne denli hızlı biçimde kaydırılabiliyorsa, o kadar hızlı bir şekilde gerçekleşir. Sermayenin hareket özgürlüğü, toplumun sınırları içinde eksiksiz ticaret özgürlüğünü ve kapitalist üretim tarzının kendisinden kaynaklananlar dışındaki tüm tekellerin ortadan kaldırılmasını şart koşar. Bu koşul, ayrıca, kredi sisteminin gelişmesini ve son olarak da, farklı üretim alanlarının kapitalistlere tabi hale gelmesini gerektirir. Son olarak, büyük bir nüfus yoğunluğu gereklidir. Emek gücünün hareket özgürlüğü ise, “işçilerin bir üretim alanından bir başkasına ya da bir yerel üretim merkezinden herhangi bir başkasına geçmesini engelleyen tüm yasaların kaldırılmasını; işçinin kendi emeğinin içeriğine kayıtsızlığını; emeğin tüm üretim alanlarında mümkün olduğu ölçüde basit emek düzeyine düşmesini; işçiler arasındaki her tür mesleki önyargının ortadan kalkmasını; son olarak ve özellikle, işçinin kapitalist üretim tarzının boyunduruğu altına sokulmasını gerektirir”.

Ortalama kâr, sermayenin her 100 birimi başına ürettiği ortalama artı-değerle aynıdır. Ortalama kâr söz konusu olduğunda, kâr oranının belirleyici öğelerinden biri olarak yatırılmış sermayenin değeri önemlidir. “Bir kapitalistin ya da belirli bir üretim alanının sermayesinin doğrudan doğruya kendisi tarafından istihdam edilen işçilerin sömürülmesiyle sağladığı özel çıkar, ya istisnai derecede fazla çalışma ya da ücretin ortalamanın altına düşürülmesi ya da kullanılan emeğin istisnai üretkenliği sayesinde, bir ekstra kazancın, ortalama kârı aşan bir kârın elde edilebilmesiyle sınırlıdır.” Emeğin sömürülme derecesi, işgünü veriliyken ortalama emek yoğunluğuna ve yoğunluk veriliyken işgününün uzunluğuna bağlıdır. Emeğin sömürülme derecesi, artı-değer oranının yüksekliğini, yani değişen sermayenin toplam kütlesi veriliyken artı-değerin büyüklüğünü ve dolayısıyla kârın büyüklüğünü belirler.

Tek tek her bir kapitalistin kendi faaliyet alanının bütününden ayrı olarak, kendisi tarafından sömürülen işçilerin sömürüsüne karşı duyduğu özel ilgi ve çıkarı aynıdır. Belirli bir alanın ya da bu alanın içindeki tek bir işletmenin kendine özgü emek üretkenliği, ona toplam sermayeden farklı olarak ekstra bir kâr elde etme olanağı sağlıyorsa bu yalnızca onu ilgilendirir. “Dolayısıyla, burada, kapitalistlerin, her ne kadar kendi aralarındaki rekabet sırasında yalancı biraderler olarak davransalar da, işçi sınıfının bütünü karşısında neden gerçek bir mason örgütü oluşturduklarının matematiksel olarak kesin bir kanıtıyla karşı karşıyayız.”

Hatırlayalım, üretim fiyatı ortalama kârı içerir. Burjuva iktisatçılarının hiçbiri üretim fiyatı ile meta-değer arasındaki farkı açıklamamıştır. Fakat metaların değerlerinin emek-zamanla, yani bunların içerdikleri emek miktarı ile belirlendiğine karşı çıkan iktisatçılar, piyasa fiyatlarının çevrelerinde dalgalandığı merkezler olarak üretim fiyatlarından söz etmişlerdir. Marx bunun nedenini açıklar. Çünkü üretim fiyatı, meta değerinin fazlasıyla dışsallaşmış ve rekabette ortaya çıkan, dolayısıyla bayağı kapitalistin ve aynı zamanda bayağı iktisatçının bilincinde var olan bir biçimdir.

Marx’ın incelemeleri, piyasa değerinin nasıl olup da her bir üretim alanında en iyi koşullarda üretimde bulunanlar için bir artı-kârı içerdiğini göstermiştir. “Bunalım ve genel olarak aşırı üretim durumları bir yana bırakıldığında, bu, piyasa değerlerinden ya da piyasa üretim fiyatlarından ne kadar saparlarsa sapsınlar, tüm piyasa fiyatları için geçerlidir. Çünkü metalar çok farklı bireysel koşullar altında üretilmiş ve bu nedenle çok farklı maliyet fiyatlarına sahip olsalar bile, piyasa fiyatları aynı tür metalar için aynı fiyatların ödendiği anlamına gelir. Fakat burada, ister yapay olsunlar ister doğal, kelimenin alışılagelmiş anlamıyla tekellerin ürünü olan artı-kârlardan söz edilmediğini de unutmamak gerekir.

(devam edecek)

2 Mayıs 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /10

kapital_c-3-on.png

Bölüm 11: Genel Ücret Dalgalanmalarının Üretim Fiyatları Üzerindeki Etkileri

Marx bu bölümde, harekete geçirilen emek miktarının aynı kaldığı fakat ücretlerin yükseldiği bir durumu rakamsal örnekler eşliğinde ele alır. Daha önceki açıklamalardan hatırlanacağı üzere, diğer her şey aynı kalırken ücretlerdeki genel bir yükselme artı-değer oranının düşmesi anlamına gelecektir. Öte yandan, ortalama sermaye için kâr ile artı-değerin aynı olduğu da hatırlanmalıdır. Ortalama bileşimli sermayenin ürettiği metaların üretim fiyatı bu metaların kendi değeriyle çakıştığından, kullanılan emek miktarı aynı kalırken ücretlerin yükselmesi durumunda söz konusu metaların üretim fiyatı değişmeyecektir. Çünkü bu durum kârın azalmasına yol açar, ama bu azalmayı değişen sermaye miktarındaki artış dengelediğinden metaların değerinde ve fiyatında herhangi bir değişim olmaz. Bileşimi ortalama toplumsal sermaye bileşiminden düşük olan bir sermaye içinse sonuç değişik olacak ve burada üretilen aynı tip metanın üretim fiyatı kendi değerinden yüksek bulunacaktır. Tersine, bileşimi ortalama sermayenin bileşiminden yüksek bir sermaye yatırımında, üretilen söz konusu metanın üretim fiyatı kendi değerinin altında kalacaktır.

Ancak elde edilen bu sonuçlara toplam sermaye varsayımı açısından bakıldığında, yükseliş ve düşüşler birbirini götürür. Marx bu varsayım temelinde, ortalama bileşimli toplumsal sermayenin metalarının üretim fiyatının aynı kaldığını ve ayrı ayrı sermayelerin ürünlerinin üretim fiyatlarının toplamının, toplam sermaye tarafından üretilen değerlerin toplamına eşit olacağını belirtir.

Marx daha sonra ise, işçi ücretlerindeki genel bir düşüş ve kâr oranındaki genel bir yükselişin, ortalama toplumsal bileşimden karşıt yönlerde sapan sermayelere ait metaların üretim fiyatları üzerinde ne şekilde etkide bulunduğu sorusunu ele alır. Bunun yanıtını bulabilmek için tek yapılması gereken, yukarıdaki açıklamayı tersine çevirmektir. Bu temelde gerekli değişiklikler yapıldığında, ücretlerdeki genel bir düşüşün, artı-değer oranında ve diğer koşullar aynı kalırken kâr oranında genel bir yükselişe yol açacağı görülür. Keza, daha düşük bileşimli sermayelerin meta-ürünleri için üretim fiyatlarında bir düşüşe ve daha yüksek bileşimli sermayelerin meta-ürünleri için üretim fiyatlarının yükselmesine neden olacaktır.

Yukarıda incelenen her iki durumda da (işçi ücretlerinin yükselmesi ve düşmesi), hem işgününün hem de tüm geçim araçlarının fiyatlarının aynı kaldığı varsayılmıştır. Fakat ücretlerdeki yükseliş ya da düşüş zorunlu geçim araçlarının değerlerindeki değişimden kaynaklanıyorsa, yukarıda söylenenlerde değişiklik yapma gereksinimi, bu değişimin sermaye öğelerinin değerlerini de etkilemeleri durumunda gündeme gelebilir. “Ama söz konusu metalar sadece ücretleri etkiliyorsa, buraya kadarki açıklamalar, söylenmesi gereken her şeyi içerir.”

Bölüm 12: Tamamlayıcı Açıklamalar

1. Üretim fiyatında bir değişikliği gerekli kılan nedenler

Marx, bir metanın üretim fiyatının ancak iki nedenle değişebileceğini belirtir.

Birincisi, genel kâr oranı değişir. Bu durum, yalnızca, ortalama artı-değer oranının değişmesi ya da ortalama artı-değer oranı aynı kalırken el koyulan artı-değerler tutarının yatırılmış olan toplam toplumsal sermaye tutarına oranının değişmesi yoluyla mümkün olabilir. “Her iki durum için de şu yasa geçerlidir: Bir metanın üretim fiyatı, genel kâr oranındaki bir değişim nedeniyle değişirse, bu metanın kendi değerinin değişmeden kalmış olması mümkün olsa bile, diğer metalarda bir değer değişimi gerçekleşmiş olmak zorundadır.”

İkincisi, genel kâr oranı değişmez. Bu durumda, bir metanın üretim fiyatı, yalnızca, kendi değeri değiştiği için değişebilir. Örneğin pamuk ipliğinin fiyatı, ham pamuğun daha ucuza üretilmesi veya eğirme işindeki üretkenliğin daha iyi makineler sayesinde artması nedeniyle düşebilir. Fakat sonucu etkileyen faktörlerdeki artış ve azalmaların birbirini götürmesi durumunda, bazı metaların değeri değişse bile onların üretim fiyatları aynı kalabilir. Zira unutmamak gerekir ki, üretim fiyatı, yalnızca ilgili metanın değeriyle değil, tüm metaların toplam değeriyle belirlenir. “Dolayısıyla, A metasındaki bir değişiklik, B metasındaki karşıt yönlü bir değişiklikle, genel ilişkinin aynı kalmasını sağlayacak şekilde dengelenebilir.”

II. Ortalama bileşimli metaların üretim fiyatı

Ortalama bileşimli sermayeler tarafından üretilmiş olan metalarda da, bazı metalar için üretim fiyatı o metaların kendi değerinden sapabilir. “Ne var ki, bu olasılık, ortalama bileşimli metalar için ileri sürülmüş olan önermelerin doğruluğundan hiçbir şey eksiltmez.” Çünkü bu metalara düşen kâr miktarı, kendi içerdikleri artı-değer miktarına eşittir.

III. Kapitalistin telafi gerekçeleri

Rekabetin, farklı üretim alanlarının kâr oranlarını ortalama kâr oranına eşitlediğini ve tam da bu yolla söz konusu farklı alanların ürünlerinin değerlerini üretim fiyatlarına dönüştürdüğünü hatırlayalım. “Bu da, sermayenin, sürekli olarak, bir alandan, kârın o an için ortalamanın üzerinde olduğu bir başkasına aktarılmasıyla gerçekleşir; ne var ki, burada, belirli bir dönemde belirli bir sanayi dalında kötü ve iyi yılların birbirlerini izlemesinden kaynaklanan kâr dalgalanmalarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Sermayenin farklı üretim alanları arasındaki bu kesintisiz giriş ve çıkışları, kâr oranında, karşılıklı olarak birbirlerini az çok dengeleyen ve dolayısıyla kâr oranını her yerde aynı ortak ve genel düzeye indirgeme eğilimine sahip olan yükseliş ve düşüş hareketlerine yol açar.” Marx burada, çok tutulan belirli mallarda birdenbire ortaya çıkan spekülasyon nöbetlerinin gösterdiği üzere, sermaye kütlelerini sıra dışı bir çabuklukla bir işkolundan çekip aynı çabuklukla bir başkasına fırlatabilen tüccar sermayesinin şimdilik hesaba katılmadığını belirtir. Ayrıca, gerçek üretim alanlarında (sanayi, tarım, madencilik vb.) sermayenin bir alandan bir başkasına aktarılması, özellikle de elde bulunan sabit sermaye nedeniyle, ciddi zorluklar içerir.

Rekabetin ortalama kârın ve üretim fiyatlarının oluşumundaki etkisine karşın, rekabet üretim hareketine hükmeden değer belirlenimini göstermez. Oysa üretim fiyatlarının farklı oluşunun arkasında yatan ve son çözümlemede onları belirleyen şey içerdikleri değerdir. Bu gerçekliğe rağmen, piyasa fiyatlarının çeşitli nedenlerle dalgalanması benzeri durumlar, hem değerin emek-zamanla belirlenmesiyle, hem de artı-değerin karşılığı ödenmemiş artı-emekten oluşan doğasıyla çelişir gibi görünür. “Dolayısıyla, rekabette her şey tersine dönmüş görünür.”

Ayrıca, kapitalist üretim belirli bir gelişme derecesine ulaşıp, ortalama fiyatlar ve bunlara karşılık gelen piyasa fiyatları belirli bir süreliğine istikrar kazandıktan sonra, bu eşitlenme sırasında belirli farklılıkların birbirlerini götürdüğü tek tek kapitalistlerin bilincine çıkar. Böylece kapitalistler bu hususu karşılıklı hesaplamalarına da dahil ederler. Buradaki temel düşünce, ortalama kârın kendisidir, yani eşit büyüklükteki sermayelerin aynı süreler içinde eşit büyüklükte kârlar getirmek zorunda oldukları düşüncesidir. “Kapitalistin, örneğin, metalarının üretim sürecinde daha uzun bir süre boyunca kalması ya da daha uzak piyasalarda satılmak zorunda olması nedeniyle daha yavaş devir yapan bir sermayenin, bu nedenle yitirdiği kârı da hesaba katacağı, yani fiyat artışı yoluyla zararını telafi edeceği şeklindeki değerlendirmesi de bu düşünceye dayanır.” Gemi işletmeciliğinde görüldüğü üzere, daha büyük risklerle karşı karşıya olan sermaye yatırımlarının daha yüksek fiyatlar aracılığıyla bir tazminat elde edecekleri değerlendirmesi için de aynısı geçerlidir.

Marx bu bağlamda, kapitalist üretimin gelişimiyle birlikte sigortacılık da gelişir gelişmez riskin tüm üretim alanları arasında dağıtıldığına dikkat çeker. Fakat daha yüksek risklerle karşı karşıya olanlar daha yüksek sigorta primleri öder ve bunları kendi metalarının fiyatlarıyla tazmin ederler. Pratikte, tüm bunların anlamı, bir sermaye yatırımını daha az ve bir başkasını daha fazla kârlı kılan her bir koşulun, kapitalistler tarafından geçerli bir telafi gerekçesi olarak hesaba katılacağıdır. Ancak, piyasadaki rekabet mekanizmasıyla oluşan ortalama kâr, kârın gerçek kaynağı olan artı-değer sömürüsünü gizler. Bu nedenle, kapitalistler piyasa işleyişinde ortalamayı yaratan telafi gerekçelerinin, toplam artı-değerden alınan payları eşitlediğini değil de kârın kendisini yarattığını düşünürler.

ÜÇÜNCÜ KISIM: KÂR ORANININ DÜŞME EĞİLİMİ YASASI

Bölüm 13: Yasanın Kendisi

Marx bu önemli konunun açıklamasına, artı-değer oranıyla kâr oranı arasındaki farkı hatırlatarak başlar. İşçi ücreti ve işgünü uzunluğu veriliyken, örneğin 100 sterlinlik değişen sermaye 100 işçinin bir haftalık ücreti olsun. Bu 100 işçi bir işgünü içinde eşit miktarda gerekli emek ve artı-emek harcıyorsa, bu durumda haftalık toplam değer-ürünleri 200 sterline eşit olur ve onlar tarafından üretilen artı-değer haftalık100 sterlin tutar. Ama daha önce görmüş olduğumuz gibi, kâr oranı artı-değerin toplam sermayeye oranına eşittir. O nedenle, değişmeyen sermayenin farklı büyüklükleri toplam sermaye büyüklüğünü de değiştirir ve farklı büyüklükler kendilerini çok farklı kâr oranlarıyla ifade eder.

Daha da önemlisi, eğer sermayenin bileşimindeki bu tedrici değişim yalnızca bazı üretim alanlarında değil de az çok tüm ya da en azından belirleyici üretim alanlarında gerçekleşirse (yani toplam sermayenin ortalama organik bileşimi değişirse), ortaya çıkan sonuç şu olur: Değişmeyen sermaye değişen sermayeye oranla adım adım büyür ve artı-değer oranı aynı kalırken, gidişat genel kâr oranındaki tedrici bir düşüşle sonuçlanır. Bu noktada unutulmaması gereken bir husus vardır. Kapitalist üretim tarzının gelişimiyle birlikte, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye ve dolayısıyla da harekete geçirilen toplam sermayeye oranla göreli bir azalma sergilemesi kapitalist üretim tarzının bir yasasıdır. Çünkü kapitalist üretimin emek üretkenliğini artıran yöntemleri sayesinde, verili bir değer büyüklüğündeki değişen sermaye tarafından harekete geçirilen aynı nicelikte emek gücü, aynı süre içinde sürekli büyüyen bir emek araçları, makineler ve her türden sabit sermaye, ham ve yardımcı maddeler kütlesini (yani sürekli büyüyen bir değişmeyen sermayeyi) harekete geçirebilir.

Değişmeyen sermayenin bu artan değer büyüklüğüne rağmen, üretilen meta miktarının artması neticesinde parça başına düşen değişmeyen ve değişen sermaye harcaması azalacaktır. Kapitalizm geliştikçe, her bir ayrı ürün, emeğe yatırılan sermayenin üretim araçlarına yatırılan sermayeye oranla çok daha büyük olduğu daha alt üretim aşamalarına kıyasla daha küçük bir emek miktarı içerecektir. Bu olgular kapitalist üretimin gerçek eğilimini ifade eder. Kapitalist üretim, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla giderek azalmasıyla, toplumsal sermayenin giderek daha yüksek bir organik bileşime sahip olmasına yol açar. Bunun dolaysız sonucu ise, emeğin sömürülme derecesi aynı kalır ve hatta yükselirken, artı-değer oranının kendisini sürekli olarak azalan bir genel kâr oranıyla ifade etmesidir. Marx, bu azalmanın neden mutlak biçimde değil de aşamalı bir düşme eğilimi olarak ortaya çıktığını ilerleyen bölümde ele alacağını belirtir.

“Genel kâr oranının aşamalı olarak azalması eğilimi, emeğin toplumsal üretici gücünün giderek gelişmesinin kapitalist üretim tarzına özgü bir ifadesinden başka bir şey değildir.” Kâr oranı başka nedenlerle geçici olarak düşebilir. Fakat kapitalist üretim tarzının gelişim sürecinde genel ortalama artı-değer oranının kendisini düşen bir genel kâr oranıyla ifade etmek zorunda olması apaçık bir gerekliliktir. Kullanılan canlı emek kütlesi, onun tarafından harekete geçirilen üretim araçları kütlesine oranla sürekli olarak azaldığından, bu canlı emeğin karşılığı ödenmeyen ve kendisini artı-değerde nesnelleştiren kısmı da, kullanılan toplam sermayenin değer büyüklüğüne oranla sürekli olarak azalmak zorundadır. Artı-değer kütlesinin kullanılan toplam sermayenin değerine oranı kâr oranını oluşturduğuna göre, bu oran sürekli olarak düşmek zorundadır.

Marx buradaki açıklamalar temelinde söz konusu yasa ne kadar basitçe anlaşılabiliyorsa, burjuva iktisadın onu keşfetmek konusunda o kadar başarısız olduğunu vurgular. “Bugüne kadarki iktisat, bu görüngünün farkına vardı ve onu açıklamak için çelişkili girişimlerde bulunurken büyük acılar çekti. Bu yasanın kapitalist üretim açısından taşıdığı büyük önem göz önünde bulundurulduğunda, onun, Adam Smith’ten beri tüm ekonomi politiğin çözmeye çalıştığı temel gizem olduğu ve A. Smith’ten beri, farklı okullar arasındaki ayrımın, onun çözümüne yönelik girişimlerin farklılığından kaynaklandığı söylenebilir.” Ama diğer taraftan, ekonomi politik, değişmeyen sermaye ile değişen sermaye arasındaki ayrımın çevresinde dolanmış, ne var ki onu hiçbir zaman kesin şekilde formüle edememiştir. Artı-değeri hiçbir zaman kârdan ayrı olarak ve kârın kendisini de onun farklı ve birbirlerinden bağımsızlaşmış (sınai kâr, ticari kâr, faiz, toprak rantı gibi) bileşenlerinden farklı, saf haliyle ortaya koyamamıştır. Sermayenin organik bileşimindeki farklılıkları ve dolayısıyla da genel kâr oranının oluşumunu hiçbir zaman kapsamlı şekilde çözümleyememiştir.

Marx, kendisinin bu yasayı kasıtlı olarak, kârın birbirlerinden bağımsızlaşmış olan farklı kategorilere bölünmesini göstermeden sunduğunu vurgular. Böylece söz konusu yasanın, kârın sınai kâr, ticari kâr, faiz, toprak rantı gibi farklı kategorilerdeki kişilere düşen farklı parçalara bölünmesinden bağımsız olarak, genelliği içinde ortaya konulduğu en baştan kanıtlanmış olur. Burada sözü edilen kâr, yalnızca, artı-değer için kullanılan bir başka isimdir. Kâr oranı söz konusu olduğunda ise, artı-değer, kaynağında yer alan değişen sermayeyle ilişkisi yerine, yalnızca toplam sermayeyle ilişkisi içinde gösterilir. O halde, kâr oranının düşmesi, artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranındaki düşüşü ifade eder ve bu nedenle de söz konusu artı-değerin farklı kategorilere hangi şekilde dağıldığından tümüyle bağımsızdır.

Marx burada önemli bir noktaya dikkat çeker ve söz konusu yasanın farklı ülkelerde nasıl işlediğine dair fikir verir. Örneğin daha az gelişmiş olan ülkede emek daha az üretken olsaydı ve bu nedenle daha büyük bir emek miktarı gelişmiş ülkeye oranla aynı metanın daha az bir miktarını temsil etseydi durum farklı olurdu. Şöyle ki, daha az gelişmiş ülkede işçi üretim zamanının daha büyük bir bölümünü kendi geçim araçlarını üretmek için ve daha küçük bir bölümünü artı-değer üretmek için kullanırdı. Böyle olduğunda, toplam sermaye içinde değişen sermaye oranı büyüdüğünden, karşılaştırılan iki tip ülkedeki kâr oranları arasındaki fark ortadan kalkabilir ve hatta tersine dönebilirdi.

Marx, kendi döneminde farklı gelişme aşamalarındaki ülkeleri (örneğin İngiltere ile Hindistan) karşılaştırır. Hindistan’da henüz diyelim tefeci faizinin yüksekliği nedeniyle, ulusal kâr oranının yüksekliğini örneğin ulusal faiz oranının yüksekliğiyle ölçmenin çok yanlış olacağını belirtir. Çünkü az gelişmiş ülkelerde tefeci faizi, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki gibi üretilen artı-değerin ya da kârın özdeş bir parçasından ibaret değildir; tüm kârı ve kârdan fazlasını içerir. “Diğer yandan, faiz oranı burada, asıl olarak, kârla hiçbir ilişkileri bulunmayan ve bunun yerine, yalnızca, tefeciliğin toprak rantına hangi ölçüde el koyacağını gösteren ilişkiler (tefecinin toprak rantını elde eden büyük toprak sahiplerine verdiği öndelikler) tarafından belirlenir.”

Kapitalist üretimin farklı gelişme aşamalarında bulunan ve dolayısıyla sermayenin organik bileşimlerinin farklı olduğu ülkelerde, artı-değer oranı (kâr oranını belirleyen etmenlerden biri), olağan işgününün daha kısa olduğu bir ülkede, bunun daha uzun olduğu bir başkasındakine göre daha yüksek olabilir. Marx’ın kendi döneminden örneklediğine göre, diyelim daha yoğun olması nedeniyle İngiltere’deki 10 saatlik bir işgünü, Avusturya’daki 14 saatlik bir işgününe eşit olsun. Her ikisinde de işgünü gerekli emek ve artı-emek bakımından yarı yarıya bölündüğünde, İngiltere’deki 5 saatlik artı-emek, dünya pazarında Avusturya’daki 7 saatlik artı-emeğe göre daha yüksek bir değeri temsil edebilir.

Marx, aynı veya yükselen bir artı-değer oranını ifade eden kâr oranının düşmesi yasasının, ortalama toplumsal sermayenin örneğin 100’lük bir parçasının giderek daha büyük bir bölümünün emek araçlarından ve giderek daha küçük bir bölümünün canlı emekten oluştuğu anlamına da geldiğini belirtir. Dolayısıyla, karşılığı ödenmemiş emek ve bunu temsil eden değer parçası da, yatırılmış olan toplam sermayenin değerine oranla azalır. Bir başka deyişle, yatırılmış olan toplam sermaye, kendi büyüklüğüne oranla giderek daha az artı-emek soğurur. Değişen ve değişmeyen sermayenin mutlak olarak büyümesine karşın, değişen sermayenin göreli olarak küçülmesi ve değişmeyen sermayenin göreli olarak büyümesi, emek üretkenliğindeki artışın farklı bir ifadesinden başka bir şey değildir. Kâr oranının giderek düşmesi yasası, toplumsal sermayenin ya da tek tek kapitalist sermayelerin büyüyen bir emek ve dolayısıyla artı-emek kütlesine komuta etmelerini hiçbir şekilde engellemez.

Kâr oranının düşmesinin nedeni, canlı emek kütlesinin azalması değil, onun harekete geçirdiği ölü emeğin (daha önce üretilmiş üretim araçlarında nesnelleşmiş emeğin) kütlesinin artmasıdır. Marx konuyla ilgili önemli bir vurgu yapar: “Azalma mutlak değil görelidir ve gerçekten de, harekete geçirilen emek ve artık emek kütlesinin mutlak büyüklüğüyle bir ilgisi yoktur. Kâr oranının düşmesi, toplam sermayenin değişir bileşenindeki mutlak bir azalmadan değil yalnızca göreli bir azalmadan, bu bileşenin değişmez bileşene oranla azalmasından kaynaklanır.”

Bu noktaya kadar yapılan açıklamalar temelinde, örneğin artı-değer kütlesi yarı yarıya büyürken, kâr oranının eskisinin yarısına kadar düşebileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Keza, aynı temelde, kâr kütlesinin toplam sermayeye oranla muazzam şekilde azalmasına rağmen, kârın mutlak büyüklüğünün artmış olabileceği hususu da hatırlanabilir. Kısacası, sermayenin kullandığı işçilerin sayısı, bir başka deyişle onun harekete geçirdiği emeğin mutlak kütlesi, dolayısıyla da onun emdiği artı-emeğin mutlak kütlesi yani onun ürettiği artı-değerin kütlesi, nihayetinde onun ürettiği kârın mutlak kütlesi, kâr oranının artan oranlı düşüşüne rağmen büyüyebilir. “Ve bu, yalnızca olası bir durum olamaz. Geçici dalgalanmalar bir yana bırakılırsa, kapitalist üretim temeli üzerinde, ortaya çıkması zorunlu olan durum budur.” Marx’ın altını çizdiği bu husus konunun kavranması açısından son derece önemlidir. Zira bu, Marx’ın azalan kâr oranı eğilimi yasasını derinden kavramayıp, yalnızca yıllık kâr miktarları veya oranları üzerinden karşılaştırmalarla kapitalizmin gidişatını kestirmeye çalışanların yanılgısını çarpıcı biçimde gözler önüne serer.

(devam edecek)

2 Haziran 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /11

kapital_c-3-on.png

Bölüm 13: Yasanın Kendisi (devam)

Kapitalist üretim süreci özünde bir birikim sürecidir. Emeğin toplumsal üretici gücünün gelişimiyle birlikte, bir bölümünü üretim araçlarının oluşturduğu üretilmiş meta-değer miktarı daha da büyür. Bu sayede yaratılan ek servetin yeniden sermayeye dönüştürülmesini mümkün kılacak ek emek de, söz konusu üretim araçlarının (geçim araçları dahil) miktarına bağlıdır. Birikim ve ona eşlik eden sermaye yoğunlaşması, üretici güç artışının maddi bir aracıdır. Ne var ki, üretim araçlarının bu artışı işçi nüfusunun büyümesini ve fakat sermaye artışının gerektirdiğini aşan bir işçi nüfusunu beraberinde getirir. Kapitalist gelişmeyle birlikte nispi artı-değeri yaratan yöntemlerin kullanılması (makinelerin devreye sokulması ve iyileştirilmesi), çok daha büyük bir hızla yapay, nispi bir aşırı nüfus yaratır. Dolayısıyla, kapitalist birikim sürecinin doğasından kendiliğinden çıkan sonuç, yeniden sermayeye dönüştürülecek olan artmış üretim araçları kütlesinin, ona karşılık gelecek şekilde artmış ve hatta fazlalık içeren sömürülebilir bir işçi nüfusunu her zaman elinin altında bulmasıdır. “Demek ki, üretim ve birikim sürecinin gelişimi içinde, el koyulabilir ve el koyulan artık emek kütlesi ve dolayısıyla da toplumsal sermayenin el koyduğu kârın mutlak kütlesi artmak zorundadır.” Ne var ki, aynı üretim ve birikim yasaları, değişmeyen sermayenin kütlesiyle birlikte onun değerini de, sermayenin değişen kısmına oranla giderek artan miktarlarda daha hızlı bir şekilde yükseltir. “Demek ki, aynı yasalar, toplumsal sermaye için büyüyen bir mutlak kâr kütlesi ve düşen bir kâr oranı üretir.”

Kapitalist üretimin ve birikimin gelişimi, giderek daha büyük ölçekli ve dolayısıyla giderek daha büyük boyutlu emek süreçlerini ve buna uygun olarak da tek tek her bir kuruluş için giderek artan sermaye yatırımlarını gerekli kılar. “Bu nedenle, sermayelerin artan yoğunlaşması (buna, aynı zamanda, daha sınırlı bir ölçüde de olsa, kapitalistlerin sayısındaki artış eşlik eder), hem söz konusu gelişmenin maddi koşullarından biri, hem de onun tarafından üretilen sonuçlardan biridir.” Bu gelişim, küçük üreticilerin giderek artan mülksüzleşmeleriyle el ele gider ve karşılıklı etkileşim içinde gerçekleşir.

Marx burada çok önemli bir noktaya işaret eder. Şöyle ki, tek tek kapitalistlerin (değişen sermayeleri değişmeyen sermayelerine oranla azalsa bile) giderek büyüyen işçi ordularına komuta etmeleri, el koydukları artı-değer ve dolayısıyla kâr kütlesini büyütür. Fakat buna eş zamanlı olarak kâr oranlarındaki düşüş eşlik eder. Çünkü “işçi ordusu yığınlarını tek tek kapitalistlerin komutası altında toplayan nedenler, tam da, aynı zamanda, kullanılan canlı emeğin kütlesiyle karşılaştırıldığında, hem kullanılan sabit sermayenin hem de ham ve yardımcı maddelerin kütlelerini giderek artan oranlarda şişiren nedenlerdir”.

Marx bu noktada önemli bir soru sorar: “Peki, aynı nedenlerden dolayı kâr oranının azaldığını ve mutlak kâr kütlesinin eş zamanlı olarak arttığını ifade eden bu iki yönlü yasa, kendisini hangi biçimde ortaya koymalıdır?” Örnekler üzerinden konuyu açımlar Marx. Emeğin sömürülme derecesi aynı kalır ve hatta yükselirken, toplam sermaye içinde değişen sermaye oranının azalışına bağlı olarak kâr oranı ya da artı-değer oranı düşer. Ne var ki düşen yalnızca bu oranlar değildir, 100’lük toplam sermayenin soğurduğu artı-değerin veya kârın büyüklüğü de mutlak olarak düşer. Diyelim artı-değer oranı %100’ken, 60c + 40v’lik bir sermaye 40’lık bir artı-değer kütlesi ve dolayısıyla kâr kütlesi üretir. 70c + 30v’lik bir sermaye ise 30’luk bir kâr kütlesi üretir. Oysa 80c + 20v’lik bir sermaye söz konusu olduğunda kâr 20’ye düşer. Bu düşme, artı-değer kütlesiyle ve dolayısıyla kâr kütlesiyle ilgilidir. 100’lük toplam sermayenin, sömürü derecesi aynı kalırken daha az artı-emeği harekete geçirmesinin ve bu nedenle daha az artı-değer üretmesinin sonucudur. Örneklere bakılacak olursa, artı-değerin göreli düşüşü ile mutlak düşüşü genel olarak özdeştir. Yukarıdaki örneklerde kâr oranı %40’tan %30’a ve %20’ye iner, çünkü aynı miktar sermayenin ürettiği artı-değer kütlesi ve dolayısıyla kâr kütlesi mutlak olarak 40’tan 30’a ve 20’ye düşer. Örneklerle de sergilenen söz konusu azalmanın ortaya çıkması, daha önce gösterilmiş olduğu üzere, kapitalist üretim sürecinin gelişiminin doğasından kaynaklanır.

Ancak söz konusu kapitalist gelişme sürecinde konunun gözden kaçırılmaması gereken bir diğer yönü de vardır. Şöyle ki, verili bir sermayeye göre artı-değerin ve dolayısıyla kârın ve aynı zamanda kâr oranının mutlak olarak azalmasına yol açan aynı nedenler, toplumsal sermayenin (yani bir bütün olarak kapitalistlerin) el koyduğu artı-değerin ve dolayısıyla kârın mutlak kütlesinde bir büyüme yaratır. Peki, görünürdeki bu çelişkinin işaret ettiği koşullar hangileridir? Konu bütünsel olarak düşünüldüğünde açıktır ki, kapitalist gelişmeyle birlikte toplumsal toplam sermayenin büyüklüğü de, varsayılmış olan koşullara karşılık gelmesi için, değişen kısmının azalmasıyla ters orantılı olarak değişmek zorunda olan bir büyüklüktür. Burada kastedilen, daha önce üzerinde durulduğu üzere, toplam sermaye içinde değişen sermaye oranının giderek azalmasına rağmen, genişleyen sermaye birikimine bağlı olarak toplam sermayenin artmasıdır.

Marx tüm bu açıklamalardan ortaya çıkan sonuca işaret eder: “Demek ki, emeğin toplumsal üretici gücündeki aynı gelişme, kapitalist üretim tarzının ilerlemesiyle birlikte, kendisini, bir yandan kâr oranının giderek düşmesi yönündeki bir eğilimle ve diğer yandan el koyulan artık değerin ya da kârın mutlak kütlesinin sürekli olarak büyümesiyle ifade eder.” Bu çift taraflı etki, kendisini, yalnızca, toplam sermayenin kâr oranındaki düşüşe göre daha hızlı bir şekilde büyümesiyle ortaya koyabilir. “Buradan, kapitalist üretim tarzı ne kadar gelişirse, büyüyen bir emek gücü bir yana, aynı emek gücünü istihdam etmek için bile giderek daha büyük bir sermaye niceliğine gereksinim duyulacağı sonucu çıkar. Demek ki, emeğin artan üretici gücü, kapitalist temel üzerinde, kaçınılmaz ve sürekli olarak, görünüşte bir işçi nüfusu fazlası yaratır.”

Marx’ın derinlemesine ele aldığı bu önemli konu, onun vurguladığı üzere, politik iktisadın inceleme alanına girmemiştir. “Kâr oranının düşmesi yasasını açıklayamayan bugüne kadarki iktisat, tek tek kapitalistler için ya da toplumsal sermaye için artan kâr kütlesini, kârın mutlak büyüklüğündeki büyümeyi, bir tür teselli gerekçesi olarak gösterir; ama bu da, yalnızca basmakalıp sözlere ve olasılıklara dayanır.”

Kâr oranını düşüren nedenlerin birikimi, yani ek sermaye oluşumunu birlikte getirdiğini ve her bir ek sermayenin ek emek çalıştırarak ek artı-değer ürettiğini düşünelim. Diğer taraftan, sırf kâr oranındaki bir düşmenin, değişmeyen sermayede ve dolayısıyla da toplam sermayede bir büyüme anlamına geldiğini buna ekleyelim. İşte böylece bütün bu süreç gizemli olmaktan çıkar. Marx, bazı iktisatçıların, kâr kütlesinin artmasıyla eş zamanlı olarak kâr oranının azalması olasılığını örtbas etmek için hangi kasıtlı hesap hilelerine başvurduğunu ise daha sonra ele alacağını belirtir.

Şimdiye kadar ortaya konan örnekler temelinde, büyük bir sermayeye sahip olan bir kapitalistin, görünüşte yüksek kârlar elde eden küçük bir kapitaliste göre daha büyük bir kâr kütlesi elde ettiği açıktır. “Ayrıca, rekabet hakkındaki en yüzeysel bir inceleme bile, belirli koşullar altında, daha büyük kapitalistin, bunalım dönemlerinde olduğu üzere, piyasada kendisine yer açmak, daha küçük kapitalistleri yerlerinden etmek istediğinde, bundan fiilen yararlandığını, yani daha küçük kapitalistleri ortadan kaldırmak için kendi kâr oranını kasıtlı olarak düşürdüğünü gösterir.” Ayrıca tüccar sermayesi de, kârdaki azalmanın işlerdeki ve dolayısıyla sermayedeki genişlemeden kaynaklanıyormuş gibi görünmesine yol açan görüngüler sergiler. Serbest rekabet rejimine ya da tekel rejimine tabi olabilen farklı iş dallarında elde edilen kâr oranlarının karşılaştırılması da benzer yüzeysel görüşler üretir.

Marx, rekabeti yürütenlerin kafalarında yer alan tümüyle sığ düşünceyi Alman iktisatçı Friedrich Roscher gibilerde bulduğumuzu belirtir. “Ona göre, kâr oranının bu şekilde düşürülmesi «daha akıllıca ve daha insani»dir. Kâr oranının azalması, burada, sermayenin büyümesinin ve bununla bağlantılı olarak, kapitalistin, kâr oranı daha küçükken onlar tarafından cebe indirilen kâr kütlesinin daha büyük olacağı şeklinde hesap yapmasının sonucu olarak görünür.” Marx, bu tür düşüncelerin, kapitalist üretime içkin olan yasaların, rekabetin sınırları içinde kendilerini çarpık bir tarzda ortaya koymalarının kaçınılmaz birer ürünü olduğunu vurgular.

Marx önemli bir hususa değinir. Şöyle ki, konuyu üretici gücün gelişmesinin yol açtığı kâr oranı düşüşüne, toplam kâr kütlesindeki bir artışın eşlik etmesi yasası olarak da ifade edebiliriz. Üretici gücün gelişimi, sürekli olarak azalan bir emek niceliği aracılığıyla sürekli olarak artan bir üretim araçları niceliğinin harekete geçirilmesi anlamına gelir. Böylece, tek tek her bir meta ya da üretilen toplam kütlenin belirli meta miktarlarının her biri, daha az canlı emek soğurur. Dahası, hem kullanılan sabit sermayedeki aşınma ve yıpranma hem de tüketilen ham ve yardımcı maddeler cinsinden daha az nesnelleşmiş emek içerir. “Demek ki, her bir meta, üretim araçlarında nesnelleşmiş ve üretim sırasında yeni eklenmiş olan emeğin daha küçük bir toplamını içerir.” Bundan dolayı, genelde tek tek metaların fiyatları ucuzlar. Fakat mutlak ya da göreli artı-değer oranı yükselirse, tek bir metanın içerdiği kâr kütlesi buna rağmen büyüyebilir. Genel işleyiş açısından bakıldığında, üretici gücün gelişmesiyle birlikte, her bir metaya yeni eklenen canlı emek toplamı mutlak olarak muazzam ölçülerde azalır. Fakat bu canlı emeğin içindeki karşılığı ödenmemiş emek, karşılığı ödenmiş kısma oranla göreli olarak ne kadar büyümüş olursa olsun, bu gelişmeyle birlikte mutlak olarak azalacaktır.

Toplamları sermayenin toplam ürününü oluşturan tek tek metaların fiyatlarının düşmesi, verili bir emek niceliğinin kendisini daha büyük bir meta kütlesinde gerçekleştirmesi, yani her bir metanın eskisine göre daha az emek içermesi anlamına gelir. Değişmeyen sermayenin, hammaddeler vb. gibi bir kısmının fiyatı yükselse bile bu söylenen geçerlidir. Artı-değer oranının yükselmiş olmasına karşın, üretici güçlerdeki gelişmeyle birlikte toplam sermaye içindeki değişmeyen sermaye oranının artması nedeniyle kâr oranının düşmesi genel eğilimdir.

Ne var ki, kâr oranı yalnızca tek bir metanın fiyat öğeleri üzerinden hesaplansa, kendisini gerçekte olduğundan farklı bir şekilde gösterecektir. Bu husus, konuya ilişkin yanlış yaklaşımların başlıca nedenidir. Marx, kapitalizmde tek bir metanın ya da herhangi bir zaman diliminin meta-ürününün,toplam üründen yalıtılmış şekilde, yani kendi başına ele alınmasının yanlışlığına işaret eder. Konunun yalnızca tekil meta olarak değil, yatırılan toplam sermayenin ürünü metalar ve toplam sermayeyle ilişkili olarak ele alınmasının ne kadar önemli olduğunun burada da görüldüğünü vurgular.

“Sanayinin üretkenliği artarsa, tek tek metaların fiyatları düşer. Bunlar, daha az emek, daha az karşılığı ödenmiş ve karşılığı ödenmemiş emek içerir. Aynı emek, örneğin öncekinin üç katı kadar ürün üretse, tek bir ürüne 2/3 oranında daha az emek düşer.” Bu örnekte kâr tek bir metanın içerdiği bu emek kütlesinin yalnızca bir kısmını oluşturabileceğinden, bu tek metadaki kâr kütlesi azalmak zorundadır. Fakat genelde sermaye, eskisiyle aynı sayıda işçiyi aynı sömürü derecesiyle kullandığı sürece, kâr kütlesi hiçbir durumda başlangıçtaki kâr kütlesinin altına inmez. Ancak daha az sayıda işçi daha yüksek bir sömürü derecesiyle kullanılırsa, bu da olabilir.

Kâr kütlesi, yalnızca, aynı miktarda emek kullanılırken karşılığı ödenmeyen artı-emek büyürse ya da emeğin sömürülme derecesi aynı kalırken işçilerin sayısı artarsa büyüyebilir. Ya da, bu ikisinin birlikte gerçekleşmesi aynı sonucu doğurur. Soyut olarak ele alındığında, tek bir metanın fiyatı üretici güç artışı nedeniyle düşerken ve bundan dolayı söz konusu daha ucuz metaların sayısı eş zamanlı olarak artarken, kâr oranı aynı kalabilir. Hatta artı-değer oranındaki yükselişe, değişmeyen sermaye ve özellikle de sabit sermaye öğelerinin değerlerindeki ciddi bir azalma eşlik ederse, kâr oranı yükselebilir.

Meta fiyatlarının düşmesi ve ucuzlamış metaların büyümüş olan kütlesine karşılık gelen kâr kütlesinin artması, gerçekte yalnızca kâr kütlesinin artışıyla eş zamanlı olarak kâr oranının düşmesi yasasının bir başka ifadesidir. İyileştirilmiş, ama henüz genelleşmemiş olan üretim yöntemlerini kullanan kapitalist, piyasa fiyatından düşük ama kendi bireysel üretim fiyatından yüksek bir fiyatla satış yapar. Böylece, rekabet fiyatları eşitleyene kadar onun kâr oranı yükselir. Bu eşitlenme dönemi sırasında ikinci gereklilik, yani yatırılan sermayenin büyümesi kendisini gösterir. Bu büyümenin derecesine bağlı olarak, kapitalist, daha önce istihdam edilen işçi kitlesinin bir bölümünü, hatta belki de onun tamamını ya da daha büyük bir işçi kitlesini yeni koşullar altında istihdam edebilecek, dolayısıyla aynı ya da daha yüksek bir kâr kütlesini üretebilecek duruma gelir.

Değişik olasılıkları gözden geçirdiği bu bölümde Marx, nihayetinde ulaştığı sonucu vurgulayacaktır: “Ama görmüş olduğumuz üzere, gerçek yaşamda, kâr oranı uzun dönemde düşecektir. Tek bir metanın fiyatının düşmesi, hiçbir durumda, kâr oranı hakkında bir sonuca varılmasına yetmez.” Her şey metaların üretiminde yer alan toplam sermayenin büyüklüğüne bağlıdır.

Marx’ın kapitalist işleyişin derinlerine inen analizleriyle ortaya çıkarttığı bu gerçekler, yüzeydeki görüngülerle yetinen burjuva iktisadın konusu bile olmamıştır. Marx bu bağlamda, kapitalistin yanılsamalarıyla bunlara teorik kılıflar uyduran bayağı iktisat arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde gözler önüne serer. Rekabette her şey kendisini yanlış bir şekilde, yani baş aşağı gösterir. Bu nedenle, bireysel kapitalist, fiyat düşürerek tek bir metaya düşen kârını azalttığını, ama sattığı meta kütlesinin daha büyük olması sayesinde daha büyük bir kâr elde ettiğini düşünebilir. İşte “bayağı iktisatçı, gerçekte, rekabetin tutsağı olan kapitalistin tuhaf tasavvurlarını, görünürde daha teorik, genelleştirilmiş bir dile çevirmekten ve bu tasavvurların doğruluğunu kanıtlamaya çalışmaktan başka bir şey yapmaz”.

2 Temmuz 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /12

kapital_c-3-on.png

Bölüm 14: Karşıt Yönde Etkide Bulunan Nedenler

Kâr oranlarındaki düşüşle ilgili olarak, toplumsal emeğin üretken güçlerinde zaman içinde gerçekleşen büyük gelişmeler ve toplumsal üretim sürecine giren muazzam sabit sermaye kitlesi hesaba katılmalıdır. Bu yapıldığında, kâr oranının düşmesini açıklama güçlüğü yerini bunun tersine, yani bu düşüşün neden daha büyük ya da daha hızlı olmadığını açıklama güçlüğüne bırakır. Marx bu önemli hususla ilgili olarak, “işin içinde, genel yasanın etkisini bozan ve ortadan kaldıran ve ona sadece bir eğilim olma niteliğini veren karşıt yönlü etkiler de bulunmalıdır” der. Zaten genel kâr oranının düşmesini bir düşme eğilimi olarak tarif etmesinin nedeni de budur. Söz konusu karşıt yönlü etkenlerin en genel olanları ise şunlardır:

I. Emeğin sömürülme derecesinin yükselmesi

Emeğin sömürülme derecesi ve el koyulan artı-değer miktarı, özellikle işgününü uzatarak ve çalışmayı yoğunlaştırarak yükseltilir. Emeği, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla büyümesine ve dolayısıyla kâr oranının düşmesine neden olacak şekilde yoğunlaştırmanın pek çok yolu bulunur. Örneğin, bir işçinin daha çok sayıda makineyi idare etmek zorunda bırakılması bunlardan biridir. Ancak, burada artı-değer oranında büyümeye yol açan nedenler, kullanılan toplam sermayeye oranla aynı zamanda artı-değer kütlesindeki bir düşüşü beraberinde getirebilir. Ama yoğunlaşmanın, örneğin makinelerin aynı süre içinde daha yüksek hızlarla çalıştırılması gibi başka yolları da vardır. Kullanılan emek gücü miktarını ciddi şekilde değiştirmeden, el koyulan artı-değer kütlesini arttıran ve aynı zamanda değişmeyen sermayeyi çoğu zaman görece azaltan bir yol da mevcuttur. Bu, “her şeyden önce, modern sanayinin şu buluşudur: iş gününün uzatılması”. Bunun dışında, emeğin sömürülme derecesini yükselten yolların, aynı toplam sermaye içinde değişmeyen sermaye miktarını arttırarak kâr oranının düşme eğiliminin gerçek sırrını oluşturduğu unutulmamalıdır. Kısacası, artı-değer oranını yükselten söz konusu durumlar, aynı zamanda verili bir sermayenin ürettiği artı-değer miktarında ve dolayısıyla kâr oranında düşme eğilimi yaratan karşıt yönlü eğilimlerdir. Ayrıca, kadın ve çocuk emeğinin yığınsal olarak işe koşulması sermayeye eskisine göre daha büyük bir artı-emek miktarı sağlasa bile, sermaye için eskisinden daha fazla emek gücü ödemesi demektir.

Verili büyüklükteki bir sermayenin ürettiği artı-değerin miktarı, artı-değer oranı ile bu oranla çalıştırılan işçilerin sayısının çarpımına eşittir. Dolayısıyla bu miktar, artı-değer oranı veriliyken işçi sayısına ve işçi sayısı veriliyken artı-değer oranına bağlıdır. Ortalamada görülür ki, nispi artı-değer oranını yükselten aynı nedenler kullanılan emek gücü miktarını azaltır. Marx bu hususun, söz konusu çelişkili hareketin kesin gerçekleşme oranına bağlı olarak daha yüksek ya da daha düşük bir düzeyde geçerli olacağını belirtir. Ayrıca, kâr oranının düşme eğilimi, özellikle işgününün uzatılmasından kaynaklanan mutlak artı-değer oranı artışıyla zayıflatılır.

Toplumun toplam değişen sermayesi tarafından üretilen artı-değer üretilen kâra eşittir. Toplumun kullandığı emek gücü kütlesi büyüdüğünde artı-değerin mutlak kütlesi büyür, emeğin sömürülme derecesi yükseldiğinde ise artı-değer oranı da yükselir. Artı-değer oranının yükselişi değişen sermayeyle karşılaştırıldığında, değişmeyen sermayede herhangi bir artış ya da göreli bir artış olmadığında bile bu gerçekleşebilir. Bu faktör, artı-değer kütlesini ve dolayısıyla aynı zamanda kâr oranını belirleyen bir etmendir. Artı-değer oranında yükseliş olması, kâr oranının düşüş yasasını geçersiz kılmaz. “Ama onun daha çok bir eğilim olarak, yani mutlak olarak hayata geçişi karşıt yönde etkide bulunan koşullar tarafından durdurulan, yavaşlatılan, zayıflatılan bir yasa olarak işlemesine yol açar.”

Kapitalist gelişme sürecinde artı-değer oranını yükselten nedenler (çalışma süresinin uzaması bile büyük sanayinin bir sonucudur), verili bir sermayenin kullandığı emek gücünün azalması yönünde etkide bulunur. Yine aynı nedenler, kâr oranının azalması ve bu azalmanın daha yavaş bir şekilde gerçekleşmesi yönünde bir etki yaratır. Örnekse, bir işçi rasyonel olarak yalnızca iki işçinin yapabileceği miktarda iş yapmak zorunda bırakılırsa ve fakat bu durum onun üç işçinin yerini alabileceği koşullar altında gerçekleşirse, bu işçi eskiden iki işçinin sağladığı kadar artı-emek sağlayacak ve buna bağlı olarak artı-değer oranı yükselmiş olacaktır. Ama bu işçi eskiden üç işçinin sağladığı kadar artı-emek sağlamayacak ve böylece artı-değer kütlesi azalacaktır. “Ne var ki, kütledeki bu azalma artık değer oranındaki yükselmeyle telafi edilir veya sınırlanır. Toplam nüfus daha yüksek bir artık değer oranıyla istihdam edilirse, nüfus aynı kalsa bile artık değer kütlesi büyür.” Nüfus artarken bu büyüme daha fazla olur ve aynı zamanda toplam sermayenin büyüklüğüne oranla istihdam edilen işçilerin sayısında bir düşüş gerçekleşir. Fakat bununla birlikte yükselmiş olan artı-değer oranı da bu düşüşü sınırlandırır ya da durdurur.

II. Ücretin, değerinin altına düşürülmesi

“Buna burada yalnızca ampirik olarak değiniliyor, çünkü gerçekte, burada sayılabilecek olan bazı başka şeyler gibi, sermaye hakkındaki genel bir çözümlemeyle hiçbir ilgisi yoktur ve bu eserde yer almayan rekabet çözümlemesinin kapsamına girer. Yine de, kâr oranının düşme eğilimini sınırlandıran en önemli nedenlerden biridir.”

III. Değişmez sermaye ögelerinin ucuzlaması

Marx, kâr oranını yükselten nedenler hakkında daha önce söylenmiş olan her şeyin, değişmeyen sermaye öğelerinin ucuzlaması bağlamında da geçerli olduğunu belirtir. “Dolayısıyla, toplam sermaye söz konusu olduğunda, değişmez sermayenin değerinin, onun maddi hacmiyle aynı oranda büyümemesi de bu başlığın altına girer. Örneğin, Avrupalı tek bir iplik işçisinin modern bir fabrikada işlediği pamuğun miktarı, geçmişte Avrupalı bir iplikçinin çıkrıkla işlediği pamuğun miktarına göre muazzam derecede artmıştır. Ama işlenen pamuğun değeri, onun miktarıyla aynı oranda artmamıştır. Makineler ve diğer sabit sermaye ögeleri için de aynı şey geçerlidir.” Kısacası, değişen sermayeye oranla değişmeyen sermaye kütlesini arttıran gelişme, emeğin üretici gücündeki yükselişin ürünü olarak, değişmeyen sermaye öğelerinin değerini azaltır. Bu durum, değişmeyen sermaye değerinin üretim araçlarının artan maddi hacmiyle aynı oranda büyümesine engel olur. Hatta tek tek bazı durumlarda, değişmeyen sermaye öğelerinin kütlesi, değeri aynı kalır ya da düşerken artabilir.

Sanayinin gelişimiyle birlikte eldeki sermayenin maddi öğelerinin değer yitirmesi, yukarıda söylenenlerle ilişkilidir. Bu da, sürekli olarak etkide bulunan ve belirli koşullar altında kâr kütlesini küçültebilen bir faktör olmasına karşın, kâr oranının düşüşünü sınırlandıran nedenlerden de biridir. “Burada bir kez daha görüldüğü üzere, kâr oranının düşme eğilimini üreten aynı nedenler, bu eğilimin etkilerini de hafifletir.”

IV. Göreli aşırı nüfus

Bir ülkede kapitalist üretim tarzı ne denli gelişmişse, göreli aşırı nüfus da o denli belirgin hale gelir. Bu durum, kullanılabilir durumdaki ya da işten çıkarılmış olan ücretli emekçilerin ucuzluğu ile bolluğunun ürünüdür. Diğer yandan, özellikle lüks tüketime yönelik olanlar da içinde olmak üzere yeni üretim dalları açılır. Bu üretim dalları, sıklıkla başka üretim dallarında değişmeyen sermayenin ağır basmasıyla serbest kalan göreli nüfusu kendine çeker. Bu yeni üretim dallarında başlangıçta canlı emek egemendir ama sonrasında bunlar da adım adım diğer üretim dallarının izlediği yolun aynısını izlerler. Bu üretim dallarında değişen sermaye, hem artı-değer oranının hem de artı-değer kütlesinin olağan dışı derecede yüksek olmasına yol açacak şekilde toplam sermayenin önemli bir kısmını oluşturur ve ücretler ortalamanın altındadır. Genel kâr oranı tek tek üretim dallarındaki kâr oranlarının eşitlenmesiyle oluştuğundan, bu üretim dallarındaki durum kâr oranının düşme eğiliminin etkilerini az çok felce uğratan bir karşı ağırlık üretir.

V. Dış ticaret

Dış ticaret, kısmen değişmeyen sermaye öğelerini ve kısmen de değişen sermayenin dönüştüğü zorunlu geçim araçlarını ucuzlatan bir unsurdur. Böyle olduğu ölçüde, artı-değer oranını yükselterek ve değişmeyen sermayenin değerini düşürerek kâr oranını yükseltici etkide bulunur. Dış ticaret, genel olarak, üretim ölçeğinin genişletilmesine de izin vererek yine bu yönde bir etki yaratır. Fakat diğer yandan, sermaye birikimini ve değişmeyen sermayeye oranla değişen sermayenin azalmasını ve dolayısıyla kâr oranının düşmesini hızlandırır. Dış ticaretin genişlemesi kapitalist üretim tarzının çocukluğunda onun temelini oluşturmuştur. Fakat kapitalizmin sürekli daha geniş bir piyasaya duyduğu gereksinim nedeniyle, onun gelişimi içinde kendi ürünü haline gelmiştir.

Marx, dış ticarete yatırılan sermayelerin daha yüksek bir kâr oranı elde edebileceğini belirtir. Çünkü daha ileri olan ülkeler, kendi metalarını rakip ülkelere göre daha ucuza ama buna rağmen kendi değerlerinden fazlasına satarlar ve kâr oranı yükselir. Bu durum, kendisinin üreteceği duruma göre metayı daha ucuza elde eden ülke için de geçerli olabilir. “Tıpkı, yeni bir buluşu genelleşmesinden önce kullanan, rakiplerine göre daha ucuza satan ve yine de metasını bireysel değerinden fazlasına satan, yani kendi kullandığı emeğin özgül olarak daha yüksek üretici gücünü artık emek olarak değerlendiren fabrikatör gibi.” Bu fabrikatör, böylece bir artı-kâr elde eder. Marx bu bağlamda sömürgelere yatırılan sermayeler açısından da durumu ele alır. Sömürgelerde genel olarak kâr oranı az gelişmişlik nedeniyle yüksektir ve kölelerin, Doğu Asyalı gündelikçilerin vb. kullanılması nedeniyle emeğin sömürülme derecesi de yüksek seyreder. Bu nedenle, sömürgelere yatırılan sermayeler daha yüksek kâr oranlarına ulaşabilirler.

Burada ele alınan konunun diğer bir yönü de vardır. Dış ticaret, yurt içinde kapitalist üretim tarzını geliştirir ve böylece değişmeyen sermayeye oranla değişen sermayenin daha da azalmasına yol açar ve yurt dışıyla ilişkili olarak aşırı üretime neden olur. Bu nedenle, dış ticaret de bir yandan kâr oranını yükselten bir etkiye sahipken, öte yandan karşıt yönlü bir etkide bulunur. Marx bu açıklamalardan sonra vardığı sonucu ortaya koyar: “Ve böylece genel olarak görüldü ki, genel kâr oranının düşmesine yol açan aynı nedenler, bu düşüşü zorlaştıran, yavaşlatan ve kısmen felce uğratan karşı etkiler de doğurur. Bunlar yasayı ortadan kaldırmaz, ama etkisini zayıflatır. Böyle olmasaydı, genel kâr oranının düşmesini kavramak değil, tersine, söz konusu düşüşün yavaşlığını kavramak olanaksız olurdu. Böylece, yasa, yalnızca, etkisi sadece belirli koşullar altında ve daha uzun dönemlerde çarpıcı bir şekilde ortaya çıkan bir eğilim olarak işler.”

Ele aldığı detaylar konusunda incelemelerini en derinlere kadar sürdüren Marx, kâr oranlarının düşmesine ilişkin yanlış anlamaların önüne geçmek için, pek çok kez açıklanmış olan iki önermeyi hatırlatır. Birincisi, kapitalist üretimin gelişimi sırasında metaların ucuzlamasına yol açan süreç, metaların üretimi için kullanılan toplumsal sermayenin organik bileşiminde bir değişikliğe ve bunun sonucu olarak kâr oranının düşmesine neden olur. İkincisi, toplumsal üretkenliğin gelişimiyle birlikte metaların üretimi daha az emek gerektirdiğinden, onlarda nesnelleşen ek canlı emek miktarı sürekli olarak azalır. Böylece metaların içerdiği ek canlı emeğin toplam miktarı azalırken, karşılığı ödenmeyen emek kısmı karşılığı ödenen kısma oranla büyür. Bir metadaki ek canlı emeğin toplam miktarını azaltan kapitalist üretim tarzına, mutlak ve göreli artı-değer artışı eşlik eder. “Kâr oranının azalma eğilimi, artık değer oranının, dolayısıyla da emeğin sömürülme derecesinin artma eğilimiyle bağlantılıdır.” Marx’ın vurguladığı üzere, kâr oranının azalmasını ücret haddindeki bir yükselişle açıklamaktan daha saçma bir şey olamaz. “İstatistik, ancak kâr oranını oluşturan ilişkilerin anlaşılması yoluyla, farklı çağlardaki ve ülkelerdeki ücret haddi hakkında gerçek çözümlemeler yapabilecek duruma gelir. Kâr oranı, emek üretkenliğinin azalması nedeniyle değil artması nedeniyle düşer.” Artı-değer oranı yükselirken kâr oranının düşmesi, emek üretkenliği artışının kendisini kapitalist yolla ifade etmesinden başka bir şey değildir.

VI. Hisse senetli sermayenin büyümesi

Marx, yukarıda ele aldığı hususlara, şimdilik derinlemesine incelenemeyecek olsa bile bir başka hususun daha eklenebileceğini belirtir. “Hızlandırılmış birikimle el ele giden kapitalist üretimin ilerlemesiyle birlikte, sermayenin bir bölümü, yalnızca faiz getiren sermaye sayılır ve bu şekilde kullanılır.” Sermaye ödünç veren her kapitalist faiz elde ederken, sanayici kapitalist girişimci kârını cebe indirir. Bununla genel kâr oranının yüksekliği arasında hiçbir ilişki yoktur, çünkü bu husus elde edilen artı-değerin paylaşımıyla ilgilidir. Artı-değerin paylaşımında “Kâr = Faiz + Her Tür Kâr + Toprak Rantı” denklemi geçerlidir ve elde edilen kârın söz konusu özel kategorilere ne şekilde bölündüğü kâr oranı bahsi açısından hiçbir önem taşımaz. Demiryolları örneğinde olduğu gibi, bu sermayeler büyük üretken girişimlere yatırılmış olmalarına karşın, maliyetlerin düşülmesinden sonra yalnızca büyük ya da küçük faizler, yani “kâr payları” bırakır. “Dolayısıyla, ortalama kâr oranından daha düşük kâr oranları getirdiklerinden, bunlar, genel kâr oranının eşitlenmesine katılmaz. Katılsaydılar, genel kâr oranı çok daha aşağılara düşerdi. Teorik açıdan bakıldığında, bunlar da hesaba katılabilir ve bu durumda, görünürde var olan ve kapitalistleri gerçekten belirleyen kâr oranına göre daha düşük bir kâr oranı elde edilir.” Çünkü değişen sermayeye oranla değişmeyen sermayenin en büyük olduğu girişimler tam da bu girişimlerdir.

(devam edecek)

2 Ağustos 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /13

kapital_c-3-on.png

Bölüm 15: Yasanın İç Çelişkilerinin Açımlanması

I. Genel Açıklamalar

Marx’ın bölümün başında belirttiği üzere, kâr oranının artı-değer oranını her zaman olduğundan düşük ifade ettiğini daha önce görmüştük. Önceki bölümde ise, yükselen bir artı-değer oranının bile kendisini düşen bir kâr oranıyla ifade etme eğiliminde olduğunu gördük. Kâr oranı, eğer değişmeyen sermaye “sıfır” olsaydı, yani tüm sermaye ücretlere yatırılsaydı artı-değer oranına eşit olurdu. Marx, incelenen konu bağlamında Ricardo’nun hatasına da işaret eder. Ricardo, kâr oranını inceleme bahanesiyle gerçekte yalnızca artı-değer oranını incelemiş ve bunu da işgününün yoğunluk ve uzunluk açısından değişmez bir büyüklük olduğu varsayımı altında yapmıştır.

Marx’ın kapitalizmin işleyişini açıklayan son derece detaylı analizi, bu sistemin içsel çelişkilerini gözler önüne serer. Bu sayede, kapitalist gelişme sürecinin aynı zamanda bu üretim tarzının çelişkilerinin derinleştiği bir süreç olduğunu kavrayabiliriz. Bu konuda Marx’ın ortaya koyduğu en çarpıcı hususlardan biri, sermaye birikimi ile kâr oranı arasındaki ters ilişkidir. Kâr oranının düşmesi ve hızlandırılmış birikim, üretici gücün gelişim sürecinin farklı ifadelerinden başka bir şey değildir. Birikim, çalışmanın büyük ölçekte yoğunlaşması ve böylece sermaye bileşiminin yükselmesi anlamına gelir ve kâr oranının düşüşünü hızlandırır. “Diğer yandan, kâr oranının düşmesi de, küçük kapitalistlerin ve ellerinde hâlâ el koyulacak bir şeyler bulunan son dolaysız üreticilerin mülksüzleştirilmesi yoluyla, sermayenin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini hızlandırır.” Böylece, kâr oranıyla birlikte birikim oranının düşmesine karşın, birikim miktar bakımından hızlanır.

Öte yandan, sermayenin değerlenmesi kapitalist üretimin temel dürtüsüdür ve toplam sermayenin değerlenme oranının (yani kâr oranının) düşmesi, yeni bağımsız sermayelerin oluşumunu yavaşlatır. Bu durum kapitalist üretim sürecinin gelişimi için bir tehdit olarak görünür ve gereksiz nüfusun yanı sıra aşırı üretimi, spekülasyonu, bunalımları teşvik eder. Marx, kapitalist üretim tarzını mutlak sayan Ricardo gibi iktisatçıların, burada, söz konusu üretim tarzının kendisine bir engel yarattığını hissettiklerini belirtir. Bu nedenle de onlar, kendilerinin rant öğretisinde olduğu gibi, bu engeli üretim tarzına değil doğaya atfetmişlerdir. Marx’ın belirttiği üzere, onların düşen kâr oranı nedeniyle kapıldıkları asıl dehşet, kapitalist üretim tarzının üretici güçleri geliştirirken, zenginliğin üretimiyle hiçbir ilgisi olmayan bir engelle karşılaştığı hissidir. “Ve bu kendine özgü engel, kapitalist üretim tarzının sınırlılığını ve yalnızca tarihsel, geçici bir nitelik taşıdığını doğrular; zenginlik üretimi için mutlak üretim tarzı olmak şöyle dursun, belirli bir aşamada, bunun daha fazla gelişmesiyle bağdaşmazlığa düştüğünü doğrular.”

Ricardo ve okulunun temel eksikliklerinden biri de, yalnızca, faizi de içerisine alan sınaî kârı incelemiş olmalarıdır. Oysa Marx, burada üzerinde duramayacağımız formüller eşliğinde, toprak rantının oransal olarak sınaî kâra göre daha fazla büyüyebileceğini ama neticede düşme eğilimine sahip olduğunu belirtir. Ayrıca, Ricardo’nun, sınaî karın (ve faizin) tüm artı-değeri içerdiği şeklindeki varsayımı, tarihsel ve kavramsal olarak yanlıştır. Çünkü toprak rantı da toplam sermayenin ürünü olan toplam artı-değerin bir parçasıdır. Ama kapitalist üretimin ilerlemesi, tüm kâr sanki yalnızca sınaî ve ticari kapitalistler arasında bölüştürülüyormuş algısını yaratır.

Gerekli üretim araçları yani yeterli sermaye birikimi mevcutsa, artı-değer oranı veri iken artı-değer yaratılması yalnızca emekçi nüfus ile sınırlıdır. Eğer emekçi nüfus veri ise, sömürünün yoğunluğundan başka bir sınır söz konusu değildir. Kapitalist üretim süreci özünde artı-değer üretimidir ve artı-değer de, artı-ürünle ya da üretilmiş metaların içerdiği karşılığı ödenmemiş emek parçasıyla temsil edilir. Bu artı-değerin üretiminin, kapitalist üretimin dolaysız amacı ve belirleyici dürtüsü olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. “Bu nedenle, hiçbir zaman, kapitalist üretimi olmadığı bir şey olarak, yani dolaysız amacı haz olan ya da kapitalistler için haz araçları imalatı olan üretim olarak sunmamak gerekir. Böyle yapılırsa, kapitalist üretimin, iç özsel biçiminin bütünü tarafından ortaya koyulan özgül karakteri tümüyle gözden kaçırılmış olur.”

Artı-değerin elde edilmesi dolaysız üretim sürecini oluşturur. Üretim sürecinde ele geçirilebilen miktardaki artı-emek metalarda nesnelleşir nesnelleşmez, artı-değer üretilmiş olur. Ama artı-değerin bu üretimiyle, kapitalist üretim sürecinin yalnızca birinci perdesi, yani dolaysız üretim süreci sona erer. Üretim sürecinde sermaye belirli bir miktarda karşılığı ödenmemiş emek emmiştir. Kâr oranının düşmesi temelinde ilerleyen kapitalist üretim sürecinin gelişimiyle birlikte, üretilen artı-değerin miktarı muazzam boyutlara ulaşır. Üretim aşamasının tamamlanmasından sonra sürecin ikinci perdesi başlar. Bu aşamada, harcanan değişmeyen ve değişen sermayeyi yerine koyan kısmıyla artı-değeri temsil eden kısmından oluşan toplam ürün satılmak zorundadır. Bu satış gerçekleşmezse ya da yalnızca kısmen veya yalnızca üretim fiyatlarının altında kalan fiyatlarla gerçekleşirse, işçi sömürülmüş olsa bile kapitalist açısından bu sömürü realize edilmemiş olur. Bu durumda kapitalist sermayesini kısmen ya da tümüyle yitirebilir.

O halde açık ki, dolaysız sömürünün koşulları ile onun gerçekleşmesinin koşulları özdeş değildir. “Bunlar, yalnızca zaman ve yer açısından değil, kavramsal olarak da farklıdır. Birincileri yalnızca toplumun üretici gücü, ikincileri ise farklı üretim dalları arasındaki oransal ilişkiler ve toplumun tüketim gücü sınırlandırır.” Marx burada önemli bir noktaya işaret eder. Kapitalizmde toplumun tüketim gücü, “mutlak üretim gücüyle ya da mutlak tüketim gücüyle değil, toplumun büyük kesiminin tüketimini yalnızca az çok dar sınırlar içinde değiştirilebilir olan bir minimuma indiren, uzlaşmaz bölüşüm ilişkilerine dayalı tüketim gücüyle belirlenir”. Keza kapitalizmde toplumun tüketim gücü, ayrıca, sermayenin birikim dürtüsüyle, sermayeyi büyütme ve genişlemiş ölçekte artı-değer üretme dürtüsüyle sınırlanır. “Bu, üretim yöntemlerinin kendilerindeki sürekli devrimlerin, eldeki sermayenin bunlarla her zaman bağlantılı olan değer yitiminin, genel rekabet savaşının ve yalnızca bir korunma aracı olarak ve çöküş tehdidine karşı üretimi iyileştirme ve onun ölçeğini genişletme zorunluluğunun dayattığı kapitalist üretim yasasıdır.” Bu nedenle, piyasa, kapitalist işleyişin iç bağlantılarının ve onu düzenleyen koşulların, üreticiden bağımsız bir doğa yasası biçimini giderek daha fazla almalarını, daha fazla denetlenemez olmalarını sağlayacak şekilde durmadan genişletilmek zorundadır. Bu iç çelişki, üretimin dışa dönük alanlara doğru yayılması yoluyla çözümlenmeye çalışılır. Ama üretici güç ne kadar gelişirse, tüketim ilişkilerinin dayandığı dar temele o kadar ters düşer. “Çelişkilerle dolu bu temel üzerinde, sermaye fazlasının büyüyen bir nüfus fazlasıyla el ele gitmesi, kesinlikle bir çelişki değildir.” Fakat bu ikisinin birlikte artması, bir yandan üretilen artı-değer kütlesini arttırırken diğer yandan bu artı-değerin üretilmesinin koşulları ile gerçekleştirilmesinin koşulları arasındaki çelişkiyi yoğunlaştırır.

Belirli bir kâr oranı verilmişse, kâr miktarı her zaman yatırılmış olan sermayenin büyüklüğüne bağlıdır. Sermaye birikimi ise, üretim neticesinde büyüyen bu sermaye miktarının yeniden sermayeye dönüştürülen kısmıyla belirlenir. Bu kısmın belirlenmesinde kapitalistin tükettiği gelir de rol oynar. O nedenle, ücretler veri olarak kabul edildiğinde yeniden sermayeye dönüştürülecek kısım, kısmen kapitalistin tüketimine (yani gelirine) kısmen de değişmeyen sermayesine dahil olan metaların ucuzluğuna bağlı olur.

İşçinin harekete geçirdiği, emeği aracılığıyla değerini koruduğu ve üründe yeniden görünmesini sağladığı sermaye miktarı önemlidir. Bu miktar sermaye birikiminde belirleyici bir rol oynar. Emeğin yeterince üretken olmamasına rağmen yüksek kâr oranlarının elde edilmesi, ancak işgünü çok uzunsa mümkün olur. Bunu mümkün kılan, emeğin üretken olmamasına karşın işçinin gereksinimlerinin çok sınırlı, bu nedenle de ortalama ücretin çok düşük olmasıdır. Ücretin düşüklüğü, işçinin enerjisizliğine karşılık gelecektir. İşte böyle bir durumda, yüksek kâr oranlarına rağmen sermaye yavaş birikir. Ayrıca, nüfus durağandır ve ürüne harcanan emek-zaman, işçiye ödenen ücretin küçük olmasına rağmen büyüktür.

Marx önemli bir noktaya dikkat çeker: “Kâr oranı, işçinin daha az sömürülmesi nedeniyle değil, genel olarak kullanılan sermayeye oranla daha az sayıda işçinin kullanılması nedeniyle düşer.” Ayrıca, daha küçük kâr oranlarıyla bile, kâr miktarı yatırılan sermayenin büyüklüğüyle birlikte büyür. “Ne var ki, bu, sermayenin eş zamanlı olarak yoğunlaşmasına yol açar, çünkü üretim koşulları artık daha büyük ölçekli sermaye kullanımını gerektirir. Kâr kütlesinin sözü edilen şekilde büyümesi, aynı zamanda, sermayenin merkezileşmesine, yani küçük kapitalistlerin büyükler tarafından yutulmasına ve birincilerin sermayesizleştirilmesine de yol açar.” İlk birikimle başlayan, ardından sermayenin birikim ve yoğunlaşma sürecinde kalıcı bir süreç olarak görünen ve sonunda var olan sermayelerin az sayıda elde merkezileşmesini ve çok sayıda sermayenin sermaye olmaktan çıkmasını ifade eden sermaye kavramını oluşturan şey, bir taraftaki çalışmanın koşulları ile diğer taraftaki üreticilerin ayrılmasıdır. “Karşıt yönlü eğilimler, merkezileşme yönündeki gücün yanında sürekli olarak yeniden merkezilikten uzaklaşma yönünde etkide bulunmasaydı, söz konusu süreç kapitalist üretimi kısa sürede yıkıma sürüklerdi.”

II. Üretimin Genişlemesi ile Değerlenme Arasındaki Çatışma

Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişme, kendisini iki şekilde ortaya koyar. Birincisi, o zamana kadar üretilmiş olan üretici güçlerin büyüklüğüyle, yeni üretimin tâbi olduğu üretim koşullarının değer ve kütle cinsinden hacimleriyle ve biriktirilmiş olan üretken sermayenin mutlak büyüklüğüyle gösterir. İkincisi, toplam sermayeye oranla işçi ücretlerine yatırılmış olan sermayenin göreli küçüklüğüyle kendini ortaya koyar. Bu, verili bir sermayenin yeniden üretimi ve değerlenmesi ve seri üretim için gerekli olan canlı emeğin göreli küçüklüğü demektir. Emeğin toplumsal üretici gücünün gelişmesi, aynı zamanda, sermayenin yoğunlaşması anlamına gelir.

Üretkenlikteki gelişme, kullanılan emek gücüyle ilişkili olarak da kendisini yine iki şekilde gösterir: Birincisi, artı-emeğin artması, yani emek gücünün yeniden üretimi için gereksinim duyulan gerekli emek zamanın azalması ile. İkincisi, belirli büyüklükteki bir sermayeyi harekete geçirmek için genellikle kullanılan emek gücü miktarındaki (işçi sayısındaki) azalma ile.

Üretici gücün gelişmesi, kullanılan emeğin karşılığı ödenen kısmını küçültmesi ölçüsünde artı-değeri arttırır. Fakat verili bir sermayenin kullandığı emeğin toplam kütlesini küçültmesi ölçüsünde de, artı-değer miktarını azaltabilir. Marx bu hususu bir örnekle açıklar. Günde 12 saat çalışan iki işçi, havayla yaşayabilecek olsalar ve bu nedenle kendileri için hiç emek harcamak zorunda olmasalar bile, her biri sadece 2 saat çalışan 24 işçiyle aynı artı-değer miktarını sağlayamaz. İşte bu açıdan bakıldığında, işçi sayısındaki azalmanın emeğin sömürülme derecesini yükselterek telafi edilmesinin belirli aşılamaz sınırları vardır. Bu nedenle, sömürü derecesinin yükseltilmesi kâr oranının düşüşünü yavaşlatabilir, ama ortadan kaldıramaz.

Kapitalist üretim tarzının gelişimiyle birlikte, kâr miktarı kullanılan sermayenin artan miktarıyla artar ama kâr oranı düşer. Üretici güç artışı her zaman elde bulunan sermayenin değer yitirmesiyle el ele gider. Buna rağmen sermayenin değer büyüklüğünün artabilmesi, yalnızca kâr oranının yükseltilmesi ve böylece yıllık ürünün yeniden sermayeye dönüştürülen değer parçasının büyütülmesi durumunda mümkündür. Ayrıca, kâr oranı artışı emek talebi artışına yol açtığı ölçüde, işçi nüfusunun ve dolayısıyla da sermayeyi sermaye haline getiren sömürülebilir malzemenin artmasına neden olur.

Emeğin üretici gücünün gelişmesi, değişmeyen sermayeyi doğrudan doğruya ve değişen sermayeyi en azından dolaylı olarak oluşturan maddi nesnelerin miktarını ve çeşitliliğini artırarak, eldeki sermaye değerinin büyümesine katkıda bulunur. Mübadele değerlerinden bağımsız olarak, aynı sermaye ve aynı emek miktarıyla, sermayeye dönüştürülebilecek olan daha fazla şey yaratılır. Böylece, kullanılan emeğin ve dolayısıyla aynı zamanda artı-emeğin kütlesi büyürken, yeniden üretilen sermayenin değeri ve ona yeni eklenen artı-değer de büyür.

Sermaye birikim sürecinde sermayenin değerini arttıran ve azaltan etkenler çatışmalar içinde eş zamanlı olarak birbirleri üzerinde karşıt yönlü etkilerde bulunurlar. “Bu farklı etkiler kendilerini kâh mekânda yan yana, kâh zamanda art arda gösterir; uzlaşmaz etmenlerin çatışması dönemsel olarak bunalımlar sırasında kendisini açığa vurur. Bunalımlar, her zaman, eldeki çelişkilerin şiddetli anlık çözümlerinden, bozulmuş olan dengeyi o an için yeniden kuran şiddetli patlamalardan ibarettir.”

Kapitalizm kendi içsel çelişkileri temelinde yol alan bir üretim tarzıdır. Genel bir deyişle çelişki, kapitalist üretime özgü toplumsal koşulların yarattığı sınırlara rağmen, üretici güçlerin mutlak bir gelişmeye doğru bir eğilim taşımasından ileri gelir. “Onun özgül karakteri, eldeki sermaye değerini, bu değerin mümkün olan en üst düzeyde değerlenmesinin aracı olarak kullanmaya yönelik olmasıdır.” Bunu başarmak için başvurduğu yöntemler, kâr oranında düşmeye, mevcut sermayenin değer kaybına ve emeğin üretken gücünü daha önce üretilmiş olan üretici güçler aleyhine geliştirmeye neden olur.

Eldeki sermayenin belirli aralıklarla değer yitirmesi, kâr oranı düşüşünü yavaşlatmanın ve yeni sermaye oluşturma yoluyla sermaye değeri birikimini hızlandırmanın kapitalist üretim tarzına içkin olan araçlarından biridir. Fakat bu durum diğer yandan, “içlerinde sermayenin dolaşım sürecinin ve yeniden üretim sürecinin gerçekleştiği verili ilişkilere zarar verir ve bu nedenle de ona, üretim sürecindeki ani duraklamalar ve bunalımlar eşlik eder”.

Değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla üretici güçlerin gelişimiyle el ele giden azalması, sürekli olarak yapay aşırı nüfus yaratır ve işçi nüfusunun büyümesine itki sağlar. Sermayenin değer cinsinden birikimi, kâr oranının düşüşü tarafından yavaşlatılır ama aynı zamanda kullanım değerlerinin birikimi daha da hızlanır. Kullanım değerlerinin birikimi de, değer cinsinden birikime yeni bir ivme kazandırır. Marx, kapitalizmin işleyişine dair son derece önemli bir tespitte bulunur: “Kapitalist üretim, sürekli olarak, ona içkin olan bu engelleri aşmaya çalışır, ama söz konusu engelleri, yalnızca, onları kendi karşısına yeniden ve daha da zorlu olacakları şekilde diken araçlar yardımıyla aşar.”

Marx’ın özlü ifadesiyle, kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir. Kapitalist üretim tarzı sermaye birikimini üretimin başlangıç noktası ve son noktası olarak, dürtüsü ve amacı olarak görür. Kapitalizmde üretim, yalnızca sermaye için üretimdir ve üretim araçlarının işlevi, üreticiler toplumu için yaşam sürecinin sürekli olarak genişletilmesini, iyileştirilmesini sağlamak değildir. Bu nedenle, sermaye değerinin korunması ve değerlenmesi üreticilerin büyük bölümünün mülksüzleşmesine ve yoksullaşmasına dayanır. Sermaye birikimi süreci, üretimin sınırsız şekilde artırılmasına, kendinde bir amaç olarak üretime ve emeğin toplumsal üretici güçlerinin koşulsuz gelişimine hizmet eden üretim yöntemleriyle sürekli olarak çelişkiye düşer. “Araç (toplumsal üretici güçlerin kısıtlanmamış gelişimi), eldeki sermayenin değerlenmesiyle sınırlı olan amaçla sürekli olarak çatışır. Dolayısıyla, eğer kapitalist üretim tarzı, bir yandan, maddi üretici gücü geliştirmenin ve ona karşılık gelen dünya pazarını yaratmanın tarihsel bir aracıysa, diğer yandan da, söz konusu tarihsel görevi ile kendisine karşılık gelen toplumsal üretim ilişkileri arasındaki sürekli çelişkidir.”

III. Nüfus Fazlalığının Varlığında Sermaye Fazlalığı

Kâr oranının düşmesiyle birlikte, emeği üretken şekilde kullanabilmeleri için tek tek kapitalistlerin ellerinde bulunması gereken asgari sermaye büyür ve eş zamanlı olarak yoğunlaşma artar. Çünkü belirli sınırların ötesine geçildiğinde, daha küçük kâr oranına sahip daha büyük bir sermaye, daha büyük kâr oranına sahip daha küçük bir sermayeye göre daha çabuk birikir. Fakat bu artan yoğunlaşmanın kendisi de, belirli bir noktaya ulaştığında, kâr oranında yeni bir düşüşe yol açar. Böylece, dağınık küçük sermayeler yığını, zorla spekülasyon, kredi dolandırıcılıkları, hisse senedi dolandırıcılıkları ve bunalımlarla dolu maceralı bir yola itilmiş olurlar. “Sermaye fazlalığı denen şey, her zaman, öz olarak, kâr oranındaki düşüşü kütlesiyle telafi edemeyen sermayenin fazlalığıyla”; “ya da kendi başlarına hareket etme yeteneğine sahip olmayan bu sermayeleri kredi biçiminde büyük iş dallarının yöneticilerinin emrine veren sermaye fazlalığıyla ilgilidir”. Bu sermaye fazlalığıyla, göreli bir aşırı nüfusu yaratan aynı koşullardır. Bu ikisinin karşı kutuplarda yer almasına karşın (bir tarafta kullanılmayan sermaye ve diğer tarafta kullanılmayan işçi nüfusu), bu durum göreli aşırı nüfusu tamamlayan bir olgudur.

Marx, tek tek metaların değil sermayenin aşırı üretiminin, sermayenin aşırı birikiminden başka bir anlama gelmediği gerçeğini vurgular. Sermayenin mutlak anlamda aşırı üretimi varsayımı ise, üretimin şu ya da bu alanına veya birkaç önemli alanına uzanmakla kalmayan ve tüm üretim alanlarını kapsayan bir aşırı üretim halidir. Fakat kapitalist üretimin amacı, sermayenin değerlenmesidir, yani artı-değere el koyulmasıdır, artı-değer üretimidir, kâr üretimidir. O halde sermayenin aşırı üretimi, sermayenin işçi nüfusuna oranla, ne bu nüfus tarafından sağlanan mutlak emek-zamanı ne de nispi artı-emek-zamanı daha fazla arttıramayacak kadar büyümesi anlamına gelir.

Bu söylenen durum gerçek yaşamda, ancak sermayenin bir bölümünün tümüyle ya da kısmen atıl kalması ve diğer bölümün ise, kullanılmayan ya da kısmen kullanılan sermayenin baskısı nedeniyle kendisini daha düşük bir kâr oranıyla değerlendirmesi şeklinde görünür. Varsayımlara göre, kullanılan emek gücünün miktarı ve artı-değer oranı yükseltilemeyeceğinden, dolayısıyla artı-değer miktarı da arttırılamaz ve kâr oranının düşmesine kâr kütlesinin mutlak bir azalması eşlik eder. Ve böyle bir durumda, azalmış olan kâr kütlesinin büyümüş olan bir toplam sermayeye göre hesaplanması gerekir. Marx, eski sermayenin bu fiili değer yitiminin sermayeler arası rekabet mücadelesi olmadan gerçekleşemeyeceğini de ekler. Fakat bu temelde her ne olursa olsun, neticede “eski sermayenin bir kısmı atıl kalmak zorunda kalır, sermaye olarak iş görmesini ve kendisini değerlendirmesini gerektirdiği kadarıyla sermaye olma özelliğini yitirir”. Bu atıl kalma durumundan en çok hangi kısmın etkileneceğini ise rekabet mücadelesi belirler.

Marx burada rekabet temelinde kapitalistler arası ilişki hususuna da değinir. “İşler yolunda gittiği sürece, rekabet, genel kâr oranının belirlenmesi örneğinde de görüldüğü üzere, ortak ganimeti hep birlikte, her birinin eklediği payın büyüklüğüyle orantılı şekilde paylaşmalarını sağlayacak şekilde, kapitalistler sınıfının pratik kardeşliği olarak iş görür. Ama kârın paylaşımı yerine zararın paylaşımı söz konusu olur olmaz, herkes zarardan payına düşecek olan miktarı mümkün olduğunca azaltmaya ve başkasının sırtına yüklemeye çalışır. Sınıf açısından zarar kaçınılmazdır. Ama o zaman, tek tek her birinin omuzlarına ne kadarının düşeceği, her birinin zarara ne ölçüde ortak olacağı, güce ve kurnazlığa bağlı hale gelir ve o zaman, rekabet, düşman kardeşler arasındaki bir mücadeleye dönüşür.” Her bireysel kapitalistin çıkarları ile kapitalistler sınıfının çıkarları arasındaki uzlaşmazlık, nasıl ki daha önce aralarındaki çıkar özdeşliği pratikte rekabet aracılığıyla kendisini kabul ettiriyorduysa, şimdi de bu çıkarlar arasındaki karşıtlık olarak kendisini ortaya koyar.

Peki, bu çatışma nasıl çözüme kavuşur ve kapitalist üretimin “sağlıklı” işlemesine uygun koşullar nasıl yeniden kurulur? “Çözümü aranan çatışmanın sadece ifade edilmesi bile, çözüm yolunu içinde barındırır.” Çözüm yolu, rekabet temelinde yenik düşen belirli miktarda sermayenin tamamı ya da en azından bir kısmı tutarındaki bir sermayenin atıl bırakılmasını ve hatta kısmen yok edilmesini içerir. Söz konusu zararın tek tek kapitalistlere kesinlikle eşit şekilde dağılmayacağı açıktır. Bu noktada, zararın özel avantajlara ya da önceden elde edilmiş konumlara bağlı olarak çok eşitsiz şekillerde ve çok farklı biçimlerde bölünmesini içeren bir rekabet mücadelesi belirleyici olur. Böylece, bir sermaye atıl bırakılırken bir başkası yok edilir, bir üçüncüsü nispeten az bir kayıpla kurtulur ya da yalnızca geçici değer kaybına uğrar.

Her ne olursa olsun, yeni denge, ancak şu ya da bu miktarda sermayenin çekilmesi hatta yok olması neticesinde kurulabilir. Bu durum kısmen, sermayenin maddi varlığına kadar uzanabilir. “Yani, üretim araçlarının, sabit ve dolaşır sermayenin bir bölümü iş görmez, sermaye olarak hareket etmezdi; faaliyete geçmiş olan üretim tesislerinden bir bölümünde üretim dururdu. Bu taraftan bakıldığında, zamanın tüm üretim araçlarını (toprak hariç) olumsuz etkilemesine ve kötüleştirmesine karşın, burada, işlevlerdeki duraklama nedeniyle, üretim araçları, çok daha şiddetli gerçek zararlar görürdü. Ne var ki, yine bu taraftan bakıldığında, asıl etki, söz konusu üretim araçlarının üretim araçları olarak iş görmekten uzaklaşması olurdu.”

Marx, söz konusu durumlarda asıl ve en akut karaktere sahip olan yıkımın, sermaye değerleri için söz konusu olacağını vurgular ve bu temelde gelişecek şiddetli bunalımlara işaret eder. Sermaye değerinin, üretime dayalı olarak düzenlenen ve farklı biçimler taşıyan yığınla borç senedinden oluşan kısmı, hesaplanmasına temel oluşturan gelirlerin düşmesiyle birlikte hemen değer yitimine uğrar. “Altın ve gümüş külçelerinin bir kısmı atıl kalır, sermaye olarak iş görmez. Piyasada bulunan metaların bir kısmı, dolaşım ve yeniden üretim sürecini, ancak, fiyatlarındaki muazzam bir düşüşle, yani temsil ettikleri sermayenin değer yitirmesiyle tamamlayabilir. Sabit sermaye öğeleri de aynı şekilde az ya da çok değer yitirir.” Fiyatlardaki genel düşüşe bağlı olarak fiyat ilişkileri de felce uğrar. Bu karışıklık ve durgunluk, paranın ödeme aracı olma işlevini felce uğratır. Belirli tarihlerde vadeleri dolan ödemeler zinciri yüzlerce yerinden kopar. Karışıklık, sermayeyle eş zamanlı olarak gelişmiş bulunan kredi sisteminin çökmesiyle daha da büyür. Bu durum, “şiddetli ve akut bunalımlara, ani ve zor yoluyla gerçekleşen değer yitimlerine ve yeniden üretim sürecinin gerçekten bozulmasına ve duraklamasına ve dolayısıyla da yeniden üretimin gerçekten daralmasına yol açar”.

Üretimin duraklaması, işçi sınıfının bir kısmını atıl bırakır ve böylece,sınıfın istihdam edilen kısmı ücretlerin düşürülmesine ve hatta ortalamanın altına düşürülmesine katlanmak zorunda kalacağı bir duruma sokulur. Diğer yandan, fiyatların düşmesi ve rekabet mücadelesi, her bir kapitalisti, yeni makineler, yeni ve iyileştirilmiş çalışma yöntemleri, yeni kombinasyonlar kullanarak kendi toplam ürününün bireysel değerini onun genel değerinin altına düşürmeye teşvik eder. Kapitalistler bu temelde verili bir emek miktarının üretici gücünü yükseltmeye çalışırken, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranı düşer ve işçiler işten çıkartılır. Marx burada periyodik kriz mekanizmasını açıklarken, tüm faktörlerin karşılıklı etkileşimi nedeniyle krizin çöküntülerle birlikte daha sonra yeni bir genişleme fazına nasıl itki vereceğine de ışık tutar. Şöyle ki, değişmeyen sermaye öğelerinin değer yitirmesi kâr oranını yükselten bir öğe olur. Ortaya çıkan üretim duraklaması, üretimin daha sonraki (kapitalist sınırlar içinde kalacak) bir genişlemesini hazırlar. Böylece çemberin başlangıç noktasına dönülmüş olur. Sermayenin işlevlerdeki duraklama nedeniyle değer yitirmiş olan bir kısmı, eski değerini yeniden kazanır. Ve genişlemiş üretim koşullarıyla, genişlemiş bir piyasayla ve artmış üretici güçlerle aynı kısır döngü yeniden tekrarlanır.

(devam edecek)

1 Eylül 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /14

kapital_c-3-on.png

Bölüm 15: Yasanın İç Çelişkilerinin Açımlanması (devam)

Bir önceki bölümün devamı olarak, Marx burada sermayenin aşırı üretimi üzerinde durur. En uç varsayımlar altında bile sermayenin aşırı üretimi, üretim araçlarının toplumun ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacağı anlamında bir mutlak aşırı üretim değildir. Bu yalnızca, üretim araçlarının sermaye olarak iş görmek ve sermaye için ek değer üretmek bakımından kapitalist üretim sürecinde tıkanıklığa sebep olacak mahiyette bir aşırı üretimdir. Bu mahiyetteki aşırı üretim olduğunda, sermaye, emeği, kapitalist üretimin “sağlıklı”, “normal” gelişiminin gerektirdiği bir sömürü derecesiyle sömürmeyi başaramayacak duruma gelir. Söz konusu sömürü derecesinin belli bir noktanın altına düşmesi, kapitalist üretim sürecindeki bozulmalara ve duraklamalara, bunalımlara, sermaye yıkımına yol açar. “Sermayenin bu aşırı üretimine az çok büyük bir göreli aşırı nüfusun eşlik etmesi bir çelişki değildir.”

Böyle bir durumda sermaye yurt dışına da gönderilebilir. “Sermaye yurt dışına gönderiliyorsa, bunun nedeni, yurt içinde kullanılmasının mutlak olanaksızlığı değil, yurt dışında daha yüksek kâr oranlarıyla kullanılabilmesidir.” Kapitalist sistemin mantığı açısından, ülke içinde kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu kârlılığı sağlayamayan sermaye o ülke için mutlak olarak fazla sermayedir. Bu “fazla” sermaye, göreli fazla nüfusa ek olarak, istihdam edilen işçi nüfusunu da olumsuz etkileyen bir sermaye olarak var olur.

Sermaye birikimi yoğunlaştıkça kâr oranının düştüğünü biliyoruz. “Kâr oranının birikimle bağlantılı düşüşü, zorunlu olarak bir rekabet mücadelesine yol açar. Kâr oranındaki düşüşün kâr kütlesindeki yükselişle telafi edilmesi, yalnızca toplumun toplam sermayesi ve büyük, tümüyle hazırlıklı kapitalistler için söz konusudur.” Bu güce sahip olmayan kapitalistler ise henüz bu gücü kazanma çabası içindedir. Dolayısıyla sermayeler arasındaki rekabet mücadelesi kâr oranının düşmesine değil, kâr oranının düşmesi sermayeler arasındaki rekabet mücadelesine yol açar. Bu rekabet mücadelesine işçi ücretlerinin geçici yükselişi ve kâr oranında bundan kaynaklanan ek bir geçici azalma da eşlik edebilir.

Sermayenin amacı ihtiyaçların giderilmesi değil kâr üretimidir ve sermaye bu amaca, üretim ölçeğini toplumun ihtiyaç duyduğu üretim miktarına uyarlayarak ulaşamaz. Tersine, sermaye amacına, üretim miktarını kendisine kâr sağlayacak bir üretim ölçeğine uyarlayan yöntemlerle ulaşabilir. Bu nedenle, “kapitalist temele dayanan tüketimin sınırlı boyutları ile sürekli olarak kendisine içkin olan bu engelin ötesine geçmeye çalışan bir üretim arasında durmadan bir uyuşmazlığın ortaya çıkması zorunludur”. Diğer yandan, sermaye metalardan oluştuğu ölçüde, sermayenin aşırı üretimi, metaların aşırı üretimi anlamına gelir. Marx bu noktada, metaların aşırı üretimini inkâr eden iktisatçıların, sermayenin aşırı üretimini kabul etmeleri şeklindeki tuhaflıklarını hatırlatır. Kimileri genel bir aşırı üretimden değil, olsa olsa farklı üretim dalları arasında orantısızlıktan söz edilebileceğini söyler. Fakat kapitalist üretimde tek tek üretim dallarının orantılılığı, kendisini zaten ancak sürekli orantısızlıktan çıkan bir süreç olarak ortaya koyabilir. Çünkü kapitalizm planlı bir ekonomi değildir vetoplam üretimin bütünlüğü, üretim süreci üzerinde kapitalistlerin ortak denetimi yerine, üretimin yürütücülerine kendisini kör bir yasa olarak dayatarak ortaya çıkar.

Aşırı üretimin ancak nispi olduğu söylenebilir ve bu doğru olur, fakat zaten tüm kapitalist üretim tarzı sınırları mutlak olmayan nispi bir üretim tarzıdır. Ve kapitalizmde “mutlak”, toplumun ihtiyaçları vb. noktasında değil bu üretim tarzının dayandığı temel üzerinde mutlaktır. “Yoksa, tam da halkın büyük bölümünün yoksun olduğu metalara dönük talep nasıl yetersiz kalabilirdi ve yurt içindeki işçilere zorunlu geçim araçlarının ortalamasını ödeyebilmek için bu talebi yurt dışında, uzak pazarlarda aramak zorunda kalınması nasıl mümkün olabilirdi?” Kapitalizm temelinde “aşırı üretim”, halkın büyük çoğunluğu satın alma güçleri yetmediği için ihtiyaç maddelerine talepte bulunamazken metaların yığılması halidir. Kimileri de kapitalistlerin metalarını yalnızca kendi aralarında mübadele etmelerinin ve tüketmelerinin yeterli olacağını iddia edebilir. Fakat böyle söylenirse, “kapitalist üretimin tüm karakteri unutulmuş ve burada sermayenin tüketilmesinin değil değerlenmesinin söz konusu olduğu unutulmuş olur”.

Kapitalist üretim tarzının çelişkisi, tam da, sermayenin içerisinde hareket ettiği özgül üretim koşullarıyla sürekli uyuşmazlığa düşen üretici güçleri geliştirme eğilimine sahip olmasındadır. Fakat “eldeki nüfusa oranla çok fazla geçim aracı üretilmez. Tersi doğrudur. Nüfusun çoğunluğunun gereksinimlerinin düzgünce ve insana yaraşır şekilde giderilmesi hedefi açısından bakıldığında, çok az geçim aracı üretilir”.

Kapitalizmde kârlılığı yükseltme ve realize etme dışında mantık aranmaz ve bu üretim tarzı daima kendi içsel çelişkileri temelinde yol alır. Bu nedenle, örneğin nüfusun çalışabilir durumdaki bölümünü istihdam edebilecek çoklukta üretim aracı üretilmez. Ayrıca, “çalışabilir durumdaki tüm nüfusun en üretken koşullarda çalışmalarını, yani çalışma süresi sırasında kullanılan değişmez sermayenin kütlesi ve etkililiği sayesinde mutlak çalışma sürelerinin kısaltılmasını sağlamaya yetecek miktarda üretim aracı üretilmez”.

Marx, kapitalizmin içsel çelişkilerini gözler önüne seren noktalardan bir diğerine burada işaret eder. İşçilerin belirli bir kâr oranıyla sömürülmelerini sağlayan araçlar olarak kullanılmak üzere, zaman zaman gereğinden çok emek aracı ve geçim aracı üretilir. “İçerdikleri değerin ve onun bir parçasını oluşturan artık değerin, kapitalist üretimin verili bölüşüm koşulları ve tüketim ilişkileri altında gerçekleştirilmesine ve yeniden yeni sermayeye dönüştürülmesine, yani bu sürecin durmadan yinelenen patlamalar olmadan yürütülmesine izin vermeyecek kadar fazla meta üretilir.” Çok fazla toplumsal servet üretilmez. “Ama dönemsel olarak, servetin kapitalist, çelişkili biçimlerine sahip olan çok fazla servet üretilir.”

Böylece kapitalist üretim tarzının sınırı ortaya çıkar:

1. Kâr oranı düşerken emeğin üretici gücünün gelişmesi, belirli bir noktada bu gelişmenin karşısına en düşmanca şekilde çıkan ve bu nedenle sürekli olarak bunalımlar yoluyla aşılmak zorunda olan bir yasa yaratır.

2. Üretimin genişlemesi ya da daralması, toplumsal gereksinimlerle değil, kapitalistlerin arzuladığı düzeyde bir kâr oranı ile belirlenir. Bu nedenle süreç kapitalist üretimin belirli gelişme aşamasında engellerle karşılaşır ve toplumsal ihtiyaçların karşılandığı bir noktada değil, kâr üretiminin ve gerçekleştirilmesinin belirlediği bir noktada duraklar. Kâr oranı düştüğünde, sermaye bir yandan, tek tek kapitalistlerin gelişmiş yöntemler vb. ile kendi metalarının değerini onların toplumsal ortalamalarının altına düşürüp böylece ekstra kâr elde etmeleri için çabalar. Diğer yandan, genel ortalamadan bağımsız ve onu aşan herhangi bir ekstra kâr elde etmek için yeni üretim yöntemlerine, yeni sermaye yatırımlarına, yeni maceralara ateşli bir şekilde başvurulması yolunun önü açılır.

Marx, kâr oranının, yani sermayenin göreli büyümesinin, her şeyden önce sermayenin tüm yeni, bağımsız gruplar oluşturan sürgünleri için önemli olduğunu belirtir. Şayet tüm sermaye oluşumu, kâr oranındaki düşüşü artan kâr kütlesiyle telafi edebilen az sayıdaki bazı yerleşik büyük sermayelerin eline düşecek olsaydı, üretimin canlandırıcı ateşi tümüyle sönerdi. “Bu ateş ölürdü. Kapitalist üretimde kâr oranı itici güçtür ve yalnızca, kârlı bir şekilde üretilebildikleri sürece, kârlı bir şekilde üretilebilen şeyler üretilir.” İşte, İngiliz iktisatçıların kâr oranının azalması hakkındaki korkusunun nedeni de budur. Sadece kâr oranının azalması olasılığı bile Ricardo’yu kaygılandırmıştır ve bu husus, Marx’ın belirttiği üzere, Ricardo’nun kapitalist üretimin koşulları hakkındaki derin kavrayışını gösterir. Ricardo, kapitalist üretimi incelerken yalnızca üretici güçlerin gelişimiyle ilgilenmekle ve insanları umursamamakla suçlanır. “Oysa bu, tam da onun önemli olan yanıdır.” Marx, bu değerlendirmesiyle Ricardo’nun kapitalizmin tarihsel rolünü doğru kavradığını anlatır. Çünkü “toplumsal emeğin üretici güçlerinin geliştirilmesi, sermayenin tarihsel görevi ve meşruiyet kaynağıdır. Daha yüksek bir üretim biçiminin maddi koşullarını farkında olmadan tam da bu yolla yaratır”. İşte bu temelde Ricardo’yu huzursuz eden gerçek, kapitalist üretimin gelişmesinin bizzat kendisinin, kapitalist üretimin dürtüsü ve birikimin hem koşulu hem de itici gücü olan kâr oranını tehlikeye düşürmesidir. “Aslında burada, onun yalnızca sezdiği daha derin bir temel vardır. Burada, kapitalist üretimin sınırı, onun göreliliği, mutlak bir üretim tarzı değil yalnızca tarihsel, maddi üretim koşullarının belirli bir sınırlı gelişim dönemine karşılık gelen bir üretim tarzı olduğu, tümüyle iktisadi bir şekilde, yani burjuvazinin bakış açısıyla, kapitalist kavrayışın sınırları içinde, kapitalist üretimin kendisinin durduğu noktadan görülebilir duruma gelir.”

IV. Tamamlayıcı Açıklamalar

Emeğin üretici gücünün gelişimi farklı sanayi dallarında çok eşitsiz şekillerde gerçekleştiğinden ortaya şu sonuç çıkar: Ortalama kâr kütlesi, üretici gücün en gelişkin sanayi dallarındaki gelişmişliğinden hareketle beklenebilecek olan düzeyin çok altında kalmak zorundadır. Üretici gücün farklı sanayi dallarındaki gelişimi yalnızca çok farklı oranlara sahip olmakla kalmayıp, sıklıkla karşıt yönlerde gerçekleşir. Bu durum sadece rekabet anarşisinden ve burjuva üretim tarzının kendine özgülüğünden kaynaklanmaz. Emeğin üretkenliği pek çok örnekte toplumsal koşullara bağımlı olduğu ölçüde, üretkenlik ne kadar artarsa verimlilikleri o kadar azalan doğal koşullara da bağlıdır. Bu farklı alanlardaki karşıt yönlü hareketler nedeniyle, bir yerde ilerleme gerçekleşirken bir başkasında gerileme görülür. Örnekse, tüm hammaddelerin çok büyük bölümünün bağımlı olduğu saf mevsimsel etkiler, ormanların, kömür ve demir madenlerinin tükenmesi vb. hatırlanabilir.

Burada, Engels’in özgün elyazmasındaki bir nottan hareketle yazmış olmasına karşın, bazı açıklamaların özgün metinde bulunan malzemenin ötesine geçtiğini belirtip parantez içine aldığı bir bölüm yer alır.

{Bir metanın değeri, kendisinde maddeleşmiş bulunan geçmiş ve canlı emeğin toplam emek-zamanı ile belirlenir. Emeğin üretkenliğinin yükselmesi, canlı emeğin payının azalması ve geçmişteki emeğin payının artması demektir. Bir metanın değerinde cisimleşmiş olan geçmişteki emek (sermayenin değişmeyen kısmı), kısmen sabit sermayenin aşınma ve yıpranmasından, kısmen de değişmeyen sermayenin metaya tümüyle girmiş olan döner kısmından (ham ve yardımcı maddelerden) oluşur. Ham ve yardımcı maddelerden kaynaklanan değer parçası, emeğin üretkenliğindeki artış neticesinde küçülmek zorundadır, çünkü bu maddeler bakımından üretkenlik kendisini bunların değerindeki azalma ile ifade eder. Buna karşılık, değişmeyen sermayenin sabit kısmının ve onunla birlikte aşınma ve yıpranma yoluyla metalara taşınan değer parçasının çok güçlü bir büyüme yaşaması, tam da emeğin üretici gücündeki artışın karakteristik özelliğidir. Yeni bir üretim yöntemi üretkenlikteki gerçek bir artış anlamına geliyorsa, metanın değerini azaltmak zorundadır. Ayrıca, canlı emeğin azalmasından kaynaklanan değer azalması, değere diğer unsurlar nedeniyle yapılan tüm eklemeleri dengelemenin ötesine geçmelidir.

“Metaya giren toplam emek miktarındaki bu azalma, üretimin hangi toplumsal koşullar altında gerçekleştirildiğinden bağımsız olarak, emeğin üretici gücündeki artışın temel ayırıcı özelliği olarak görünür. Üreticilerin üretimlerini önceden hazırlanan bir plana göre düzenledikleri bir toplumda ve hatta basit meta üretiminde, emek üretkenliği gerçekten de kesinlikle bu ölçekle ölçülürdü.” Ama kapitalist üretimde acaba durum nasıldır? Bu husus bir örnekle açıklanabilir. “Her bir adet için gerekli olan canlı emeği yarı yarıya azaltan, ama buna karşılık sabit sermayenin aşınma ve yıpranmasından oluşan değer parçasını üç katına çıkaran bir makinenin icat edildiğini varsayalım.” Hesaplama yapıldığında anlaşılacağı üzere, kapitalist koşullar altında üretim yapan bir toplum için meta ucuzlamamıştır, yeni makine bir iyileştirme değildir. “Dolayısıyla, yeni makineyi kullanıma sokmak, kapitalistin çıkarına değildir. Ve onu kullanıma soksa, o zamana kadarki, henüz aşınıp yıpranmamış olan makinelerini basitçe değersiz kılacak, bunları hurda demire dönüştürecek, yani pozitif bir zararla karşılaşacak olduğundan, kendisini, onun açısından ütopik olan bu aptallıktan fazlasıyla sakınır.”

O halde, emeğin artan üretkenliği yasası sermaye için mutlak olarak geçerli değildir. Daha önce açıklandığı gibi, sermayeyi ilgilendirdiği kadarıyla üretkenlik genellikle canlı emekte sağlanan bir tasarrufla artmaz. Bu ancak, canlı emeğin karşılığı ödenen kısmında geçmişte harcanan emeğe kıyasla bir tasarruf sağlandığında artar. İşte bu noktada, kapitalizmin tarihsel gidişatına dair çok önemli bir gerçeklik kendini ortaya koyar: “Burada kapitalist üretim tarzı yeni bir çelişkiye düşer. Onun tarihsel görevi, insan emeğinin üretkenliğini, hiçbir sınır tanımadan geometrik dizi içersinde geliştirmektir. Burada olduğu gibi, üretkenliğin gelişiminin önündeki bir engele dönüşür dönüşmez, bu tarihsel görevine ihanet eder. Böylece o, gittikçe yaşlandığını ve miyadını doldurduğunu bir kez daha göstermiş olur.”}

Sermayenin büyümesi, bu büyümeyle birlikte sermayenin organik bileşiminde değişen sermayenin oranının azalması durumunda kâr oranının azalması anlamına gelir. “Sermayenin bu sürekli büyümesi ve dolayısıyla aynı zamanda, biraz ötede yeni yöntemler çoktan kullanılmaya başlamışken, üretimin, huzur içinde varlığını sürdüren eski üretim yöntemine dayalı olarak genişlemesi de, kâr oranındaki azalmanın, toplumun toplam sermayesindeki büyümeyle aynı oranda olmamasının bir nedenidir.” İşçi ücretlerine yatırılan değişen sermayedeki göreli azalmaya rağmen işçi sayısının mutlak olarak artması, tüm üretim dallarında ve aynı şekilde gerçekleşmez. Örneğin tarımda, canlı emek öğesindeki azalma mutlak olabilir. Ayrıca, bu göreli azalmaya rağmen ücretli emekçilerin sayısının mutlak olarak artması, sadece kapitalist üretim tarzına özgüdür.

Bu noktada Marx’ın kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığına ilişkin satırları dikkatle okunmalıdır: “Üretici güçlerdeki, işçilerin mutlak sayısını azaltacak, yani aslında tüm ulusun kendi toplam üretimini daha sınırlı bir süre içinde gerçekleştirmesini mümkün kılacak olan bir gelişme, nüfusun çoğunluğunu devre dışı bırakacağından, devrime yol açardı. Burada, kapitalist üretimin özgül sınırı ve bu üretim tarzının, hiçbir şekilde üretici güçlerin gelişmesinin ve zenginliğin yaratılmasının mutlak bir biçimi olmayıp, aksine belirli bir noktada bunlarla çatıştığı gerçeği bir kez daha görünür. Bu çatışma, kısmen, işçi nüfusunun eski istihdam edilme tarzı içinde gerçekleşen ve bu nüfusun kâh bu kâh şu kısmının gereksizleştirilmesinden kaynaklanan dönemsel bunalımlarda ortaya çıkar. Kapitalist üretimin sınırı, işçilerin fazla zamanıdır. Toplumun kazandığı mutlak fazla zaman onu ilgilendirmez. Onun açısından, üretici gücün gelişmesi, genel olarak maddi üretimin gerektirdiği emek-zamanı azalttığı için değil, yalnızca, işçi sınıfının artık emek-zamanını artırdığı için önemlidir; bu nedenle çelişkilere doğru yol alır.”

Sermaye birikimindeki artış sermaye yoğunlaşmasındaki bir artış anlamına gelir ve böylece sermayenin gücü toplumsal üretim koşullarının tek tek kapitalistlerde kişileşen durumundan da bağımsızlaşarak artar. “Sermaye, kendisini, giderek daha ileri derecelerde olmak üzere, görevlisi kapitalist olan bir toplumsal güç olarak gösterir; bu toplumsal güç, tek bir bireyin emeğinin yaratabilecekleriyle artık olası hiçbir ilişki içinde değildir; aksine, yabancılaşmış, bağımsızlaşmış bir toplumsal güç olarak, toplumun karşısına, bir şey olarak ve kapitalistin bu şey sayesinde elde ettiği güç olarak çıkar.” Sermayenin dönüştüğü genel toplumsal güç ile tek tek kapitalistlerin söz konusu toplumsal üretim koşulları üzerindeki kişisel güçleri arasındaki çelişki giderek daha fazla göze batar. Bu çelişki, aynı zamanda üretim koşullarının genel, ortak, toplumsal üretim koşullarına dönüşmesini de birlikte getirdiği için, sorunun çözümünü de kendi içinde taşır. “Bu dönüşüm, üretici güçlerin kapitalist üretim koşulları altındaki gelişmesinden ve bu gelişmenin gerçekleşme tarzından kaynaklanır.”

Normalde hiçbir kapitalist, ne ölçüde daha üretken olursa olsun ya da artı-değer oranını ne kadar yükseltirse yükseltsin, kâr oranını azaltan bir yeni üretim yöntemini kendi isteğiyle kullanmaz. Ama onun isteminin dışında başkalarının kullandığı her yeni üretim yöntemi metaları ucuzlatır. Bu yöntemi uygulayabilen kapitalist, başlangıçta metasını üretim fiyatlarından ve belki de değerlerinden fazlasına satar ve bu sayede elde ettiği farkı cebe indirir. Bunu yapabilir, çünkü onun üretim yöntemi toplumsal ortalamanın üzerindedir. “Ne var ki, rekabet bu yöntemi genelleştirir ve onu genel yasaya tabi kılar. O zaman, kâr oranındaki (belki öncelikle bu üretim alanında gerçekleşen ve sonrasında diğerleriyle dengeye kavuşan) bir düşmeyle karşılaşılır; dolayısıyla, bu düşme, kapitalistin iradesinden tümüyle bağımsızdır.”

Söz konusu yasa, ürünleri doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak işçinin tüketimine girmeyen ve dolayısıyla emek gücünü ucuzlatamayacak üretim alanlarında da hüküm sürer. Yeni üretim yöntemleri yaygınlaşmaya başlar başlamaz, eski üretim koşulları altında çalışan kapitalistler kendi ürünlerini üretim fiyatlarından azına satmak zorunda kalırlar. Çünkü ürünlerinin değeri düşmüştür ve ilgili kapitalistler tarafından üretilmeleri için gerekli olan emek-zaman, toplumsal olarak gerekli olan emek-zamandan fazladır. Kısacası, rekabetin bir sonucu olarak görülen şey şudur ki, söz konusu kapitalistler de değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranının daha düşük olduğu yeni üretim tarzını kullanıma sokmak zorunda kalırlar.

Ancak, neticede kâr oranının düşmesine rağmen sermaye biriktirme nedenleri ve olanakları artar. “Çünkü birincisi, göreli aşırı nüfus büyür. İkincisi, emeğin üretkenliğinin artmasıyla birlikte, aynı mübadele değerlerince temsil edilen kullanım değerlerinin kütlesi, yani sermayenin maddi öğeleri büyür. Üçüncüsü, üretim dalları çeşitlenir. Dördüncüsü, kredi sistemi, anonim şirketler vb. gelişir ve böylece, parayı, bir sanayici kapitalist durumuna gelmeden sermayeye dönüştürmek kolaylaşır. Beşincisi, gereksinimler ve zenginleşme tutkusu artar. Altıncısı, sabit sermaye yatırımlarının kütlesi büyür, vb.”

Marx bu noktada kapitalist üretimin üç temel olgusunu sıralar:

1. Üretim araçlarının az sayıda elde toplanması ve böylece bunların, bunları doğrudan kullanan üreticilerin mülkiyetinden çıkıp toplumsal üretim güçlerine dönüşmesi. Bu söylenen, üretim araçlarının başlangıçta kapitalistlerin özel mülkleri olması durumunda bile geçerlidir. Kapitalistler burjuva toplumunun mutemetleridir, ama söz konusu mutemetliğin tüm nimetlerini ceplerine indirirler.

2. Emeğin kendisinin elbirliği, işbölümü ve emeğin doğa bilimiyle birleşmesi yoluyla toplumsal emek olarak örgütlenmesi. Kapitalist üretim tarzı bu iki yolla, karşıt biçimler altında bile olsa, özel mülkiyeti ve özel emeği ortadan kaldırır.

3. Dünya pazarının yaratılması.

Kapitalist üretim tarzının sınırları içinde nüfusa oranla muazzam bir üretici gücün ortaya çıkması ve aynı oranda olmamakla birlikte, sermaye değerlerinin nüfusa göre çok daha büyük bir hızla büyümesi söz konusudur. Bu durum, büyüyen zenginliğe oranla giderek daralan ve söz konusu muazzam üretici gücün hizmet ettiği temelle çelişir. Bunlar aynı zamanda, bu büyüyen sermayenin kendini değerlendirme koşullarıyla da çelişir. Bunalımlar da bundan kaynaklanır.

(devam edecek)

30 Eylül 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /15

kapital_c-3-on.png

DÖRDÜNCÜ KISIM: META-SERMAYE ile PARA-SERMAYENİN META TİCARETİ SERMAYESİ ile PARA TİCARETİ SERMAYESİNE DÖNÜŞMESİ (Ticaret Sermayesi)

Bölüm 16: Meta Ticareti Sermayesi

Tüccar veya ticaret sermayesi, meta ticareti sermayesi ve para ticareti sermayesi olmak üzere iki alt bölüme ayrılır. Marx, modern iktisadın ve hatta onun en iyi temsilcilerinin, ticaret sermayesini doğrudan doğruya sanayi sermayesiyle aynı kefeye koyduğunu ve ticaret sermayesinin karakteristik özelliklerini tümüyle gözden kaçırdığını vurgular. Bu durum ticaret sermayesi üzerinde durmayı çok daha gerekli kılmaktadır.

Kapital ikinci ciltte ele alındığı üzere, toplumun toplam sermayesinin bir kısmı her zaman paraya çevrilmek üzere meta olarak, bir başka kısmı da metaya çevrilmek üzere para olarak piyasada bulunur. Meta ve para, daima bu çevrilme hareketinin, bu biçimsel başkalaşımların içindedir. “Genel olarak dolaşım sürecinde bulunan sermayenin bu işlevinin, özel bir sermayenin özel bir işlevi olarak bağımsızlaşması, iş bölümünün ürünü olarak özel bir kapitalistler grubuna devredilen bir işlev olarak sabitlenmesi ölçüsünde, meta- sermaye, meta ticareti sermayesi ya da ticaret sermayesi haline gelir.”

Kapital ikinci ciltte “dolaşım maliyetleri” kısmında açıklanan, metaların dağıtıma uygun bir biçimde saklanmasının ve dağıtılmasının dolaşım süreci içinde devam eden üretim süreçleri sayılabileceği hususu hatırlanacaktır. Marx, aslında meta-sermaye dolaşımına ait olan bu olayların, tüccar sermayesine ya da meta ticareti sermayesine özgü işlevlerle karıştırıldığına dikkat çeker. Oysa toplumsal işbölümünün gelişimiyle birlikte tüccar sermayesi saf, yani söz konusu işlevlerden ayrı ve bağımsız bir biçim kazanmıştır. Buna karşın söz konusu olaylar, pratikte, ticaret sermayesine özgü işlevlerle kısmen bir birliktelik içinde bulunur ve bu nedenle saf biçimiyle ortaya çıkmaz. Fakat ticaret sermayesinin özgül farklılığını belirleyebilmek için, söz konusu işlevlerin bir kenara bırakılması gerekir. “Bu işlevleri ayırıp uzaklaştırdığımızda, onun saf biçimini elde ederiz.”

Meta-sermaye ve para-sermaye, aynı sermayenin iki farklı ve ayrışmış varlık biçimidir. Piyasada bulunan meta-sermaye öğeleri, meta piyasasından sürekli olarak çekilerek ve yeniden üretim sürecinin gerekli öğeleri biçiminde sürekli ona geri verilerek hiç durmadan değişim geçirir. Buna karşın, toplumsal sermayenin bir bölümü sürekli olarak dolaşım sermayesi biçiminde piyasada bulunur ve para-meta / meta-para şeklindeki başkalaşım sürecinden geçer.

Meta ticareti sermayesi, sürekli olarak piyasada (dolaşım alanında) söz konusu başkalaşım süreci içinde bulunan dolaşım sermayesinin bir kısmının dönüşmüş biçiminden başka bir şey değildir. “Bir kısmının, diyoruz, çünkü meta alım satımının bir kısmı her zaman doğrudan doğruya sanayici kapitalistler arasında gerçekleşir.” Marx, tüccar sermayesinin özgül doğasının anlaşılmasına katkıda bulunmadığından ve Kapital ikinci ciltte enine boyuna ele alındığından, bu incelemede bu kısmı tümüyle dışarıda bıraktığını belirtir.

Meta tüccarı, piyasada yatırdığı para tutarını ona eklenen kâr ile fazlalaştırmak isteyen bir kapitalisttir. Ama yalnızca genel olarak kapitalist değil, özel olarak da meta tüccarı olduğundan, onun sermayesi başlangıçta piyasada para-sermaye biçiminde görünmek zorundadır. “Çünkü o, meta üretmek yerine, sadece onların ticaretini yapar, onların hareketine aracılık eder ve onların ticaretini yapabilmek için, önce onları satın almak, yani para-sermaye sahibi olmak zorundadır.” Örnekse, bir meta tüccarının ticaret sermayesi olarak değerlendirdiği 3000 sterline sahip olduğunu varsayalım. Tüccarımız bu 3000 sterlinle, diyelim, bir keten bezi fabrikatöründen metresi 2 şilinden 30 bin metre keten bezi satın alır. Sonra bu 30 bin metre bezi piyasada satar. Yıllık ortalama kâr oranı %10 olsa her tür ek masraf çıkarıldıktan sonra %10’luk bir yıllık kâr elde etse, yılın sonunda 3000 sterlinini 3300 sterline dönüştürmüş olur. “Bu kârı nasıl elde ettiği, üzerinde daha sonra duracağımız bir sorudur. Burada öncelikle sermayesinin hareketinin yalnızca biçimini inceleyeceğiz.” Tüccarımız 3000 sterlinle durmadan keten bezi satın alır ve bu keten bezini durmadan satar. Bu satmak için satın alma işlemini (P-M-P'), üretim süreciyle kesintiye uğratılmaksızın tümüyle dolaşım süreci içinde büründüğü biçimiyle durmadan yineler.

Peki, meta ticareti yapan bu sermayenin, sadece sanayi sermayesinin bir varlık biçimi olarak meta-sermaye ile ilişkisi nedir? Keten bezi fabrikatörü açısından bakıldığında, o, tüccarın parasıyla kendi keten bezinin değerini gerçekleştirmiş ve meta-sermayesinin başkalaşımının ilk evresini (M-P) tamamlamıştır. Artık, diğer koşullar aynı kalırken, parayı yeniden ipliğe, kömüre, işçi ücretlerine ve ayrıca gelirini tüketmek için geçim araçlarına çevirebilir. Böylece sanayici kapitalist, gönlünce yapacağı gelir harcamaları bir yana bırakılırsa, yeniden üretim sürecinde yoluna devam edebilir.

Keten bezi üreticisi sanayici kapitalist, keten bezinin tüccara satışını gerçekleştirerek metasını paraya çevirmiştir, ama tüccarın satın aldığı keten bezi piyasada henüz meta-sermaye olarak durmaktadır. “Sahibi olan kişinin değişmesi dışında, keten bezine hiçbir şey olmamıştır. Kendi amacı bakımından, süreçteki konumu bakımından, daha önce olduğu gibi meta-sermayedir, yani satılabilir durumdaki metadır; tek fark, daha önce üreticinin elindeyken şimdi tüccarın elinde olmasıdır.” Kısacası, sanayici kapitalistin keten bezini üretme işlevi tamamlandıktan sonra yine onun gerçekleştirmesi gereken metayı satma işlevi, tüccar tarafından sanayici kapitalistin elinden alınmış ve tüccarın özel işine dönüştürülmüştür.

Keten bezi üreticisi kapitalist piyasaya yeniden 3000 sterlin değerinde 30 bin metre keten bezi sürme ihtiyacı duyduğunda, şayet bizim tüccar elindeki 30 bin metre bezi henüz satamamışsa, sanayici kapitalistin ikinci partide ürettiği keten bezini satın alamaz. Çünkü tüccarın deposunda hâlâ satılmamış 30 bin metre keten bezi vardır ve bu meta-sermaye henüz para-sermayeye çevrilmemiştir. Tüccarın yeni satın almasının böylece duraklamasıyla, üretim sürecinde de bir kesinti yaşanır. Kuşkusuz, keten bezi üreten sanayici kapitalistin elinde ikinci parti üretimi gerçekleştirecek bir ek sermaye bulunabilir ve bu ek sermaye sayesinde üretim sürecinin devam etmesini sağlayabilir. Fakat Marx, bu varsayımın herhangi bir değişikliğe yol açmayacağını belirtir. Zira ilk 30 bin metre bez için yatırılmış olan sermaye açısından bakıldığı sürece, bu sermayenin yeniden üretim süreci kesintiye uğramıştır ve kesintiye uğramış olarak kalır.

Dolayısıyla burada gerçekten de, tüccarın işlemlerinin, üretici kapitalistin meta-sermayesini paraya çevirecek işlevlere aracılık etmekten başka bir şey olmadığı açıkça görülür. Demek ki, aslında meta ticareti sermayesi, üretici kapitalistin piyasada paraya çevrilme sürecinden geçmesi gereken meta-sermayesinden başka hiçbir şey değildir. “Tek fark, bu işlevin, şimdi, üreticinin geçici bir işlemi olarak değil, sadece kapitalistlerin özel bir türü, yani meta tüccarı tarafından gerçekleştirilen bir işlem olarak görünmesi, özel bir sermaye yatırımının işi olarak bağımsızlaşmasıdır.”

Ayrıca, meta ticareti sermayesinin özgül dolaşım biçimi de bunu gösterir. Tüccar metayı satın alır ve sonra onu satar: P-M-P' ve böylece artan parasıyla tüccar işlevine devam eder. Oysa sanayici kapitalist ürettiği metasını kendisi satarsa, paraya çevirdiği sermayesiyle yeniden üretmek için gereken üretim araçlarını satın alır. Sanayici kapitalist için esas hareket ürettiği metayı paraya çevirmek iken (M-P), tüccar için hareket P-M-P' şeklindedir, yani ticari faaliyette yatırdığı para-sermayesindeki özel bir değerlenmedir. O halde tüccar söz konusu olduğunda metaların başkalaşımının ifadesi kendisini, sermayenin ayrı bir türünün evrimi olarak gösterir. Peki, “meta ticareti sermayesine bağımsız şekilde iş gören bir sermaye karakterini kazandıran şey nedir?”

Birincisi, meta-sermayenin, nihai olarak paraya dönüşümünü kendi üreticisinden farklı bir aracının elindeyken gerçekleştirmesidir. Meta-sermayenin bu dönüşüm işlevine, tüccarın işleminin yani onun alım ve satımının aracılık etmesi ve böylece bu işlemin kendine özgü, sanayi sermayesinin diğer işlevlerinden ayrı ve bu nedenle de bağımsızlaşmış bir iş görünümünü almasıdır. “Burada toplumsal iş bölümünün özel bir biçimi söz konusudur.” Bu nedenle, sermayenin yeniden üretim sürecinin dolaşım evresinde gerçekleştirilen işlevin bir kısmı, kendine özgü ve üreticiden farklı bir dolaşım aracısının işlevi olarak görünür. Ama bu birinci unsur, söz konusu özel işin yeniden üretim süreci içinde bulunan sanayi sermayesinden farklı ve ondan bağımsız bir sermayenin işlevi olarak görünmesini tek başına açıklayamaz. “Gerçekten de, meta ticaretinin sadece gezgin satıcılar ya da sanayici kapitalistin başka doğrudan görevlileri tarafından yürütüldüğü durumlarda böyle görünmez.” O nedenle, işin içine ikinci bir açıklayıcı unsurun katılması gerekir. Konuyu açıklayıcı ikinci unsur, bağımsız dolaşım aracısı olan tüccarın kendisine ait ya da ödünç alınmış para-sermaye yatırmasıdır. Tüccar bu para-sermayesiyle sanayiciden keten bezi satın aldığında, keten bezi fabrikatörünün üretmiş olduğu meta-sermayenin nihai satışı gerçekleşmiş olur. Keten bezi fabrikatörü elde ettiği bu parayla diyelim iplik üreticisi fabrikatörün ipliğini satın alır. O halde tüccarın P-M-P' işlevi, yalnızca, iki üretici arasındaki meta-para dönüşümüne aracılık eden bir süreçtir. Tüccarın yatırdığı para-sermaye, sermaye olarak iş görmeyi, yalnızca, meta-sermayenin paraya çevrilmesine aracılık etmesi sayesinde başarır. Bunu da sürekli olarak meta alıp satarak yapar ve bu süreç aracılığıyla meta-sermayeyi meta ticareti sermayesine çevirir.

Toplumsal toplam sermayenin yeniden üretim süreci açısından bakıldığında, meta ticareti sermayesi, sanayi sermayesinin henüz piyasada meta-sermaye olarak kendi başkalaşım sürecini yaşayan kısmından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, yalnızca, tüccarın yatırmış olduğu, sadece alım satıma yönelik olup hiçbir zaman üretken sermaye biçimini almayan ve her zaman sermayenin dolaşım alanının sınırları içinde kalan para-sermayedir.

Aracı tüccar olmasaydı ve keten bezi üreticisi sanayici, keten bezi son alıcıya yani üretken ya da bireysel tüketiciye ulaşmasına kadar beklemek zorunda olsaydı, onun yeniden üretim süreci kesintiye uğramış olurdu. Ya da, üretim sürecini kesintiye uğratmamak için, sermayesinin bir bölümü meta olarak piyasada bulunurken bir başka bölümünü üretim sürecini devam ettirmek üzere para rezervi olarak elinde tutmak zorunda kalırdı. Tüccar sayesinde sanayici kapitalist, sermayesinin daha büyük bir kısmını sürekli olarak gerçek üretim sürecinde, daha küçük bir bölümünü ise para rezervi olarak kullanabilir.

Marx, eğer tüccar sermayesi kendi gerekli oranlarını aşmıyorsa ulaşılabilecek sonuçları sıralar. 1) Sadece alım satımla uğraşan sermayeye, metaların satın alınması için gerekli olan paranın dışında, ticari işin yürütülmesi için gerekli olan emeğe, tüccarın değişmez sermayesine, depo binalarına, ulaştırmaya vb. yatırılması gereken para da dahildir. Bunları da içermek üzere ticari sermaye, yine de, şayet sanayici kapitalist işinin tüm ticari kısmını kendi başına yürütmek zorunda kalsaydı ulaşacağı miktardan küçüktür. 2) Tüccar sadece bu işle uğraştığından, sanayicinin metasının paraya çevrilmesi, sanayici kapitalistin kendi ticaret işini yaptığı durumla karşılaştırıldığında daha hızlı bir şekilde gerçekleşir. 3) Tüccar sermayesinin devri, yalnızca bir üretim alanındaki çok sayıda sermayenin devirlerini değil, farklı üretim alanlarındaki çok sayıda sermayenin devirlerini temsil edebilir.

Marx bazı genel hususları sıralar. “Sanayi sermayesinin devri, sadece dolaşım zamanı tarafından değil, aynı zamanda üretim zamanı tarafından sınırlanır. Yalnızca belirli bir meta türünün ticaretiyle ilgilenen bir tüccar sermayesinin devri, sadece tek bir sanayi sermayesinin devri tarafından değil, aynı üretim dalındaki tüm sanayi sermayelerinin devirleri tarafından sınırlanır.” Örnekse, tüccar, bir üreticinin keten bezini satın alıp sattıktan sonra, bu üretici piyasaya yeniden meta sürmeden önce, bir başkasının keten bezini satın alıp satabilir. O nedenle, aynı tüccar sermayesi, arka arkaya, belirli bir üretim dalına yatırılmış olan sermayelerin farklı devirlerine aracılık edebilir. Böylece, onun devri tek bir sanayi sermayesinin devirleriyle özdeş olmaz ve tek bir sanayi sermayesinin hazırda tutmak zorunda olacağı tek bir para rezervinin yerini almanın ötesine geçer. Tüccarın bir üretim dalındaki devri, doğal olarak, bu üretim dalının toplam üretimi tarafından sınırlanır, fakat o daldaki tek bir sermayenin devir zamanı tarafından sınırlanmaz. Örneğin tüccar A, üretimi üç ay süren bir meta sağlıyor olsun. Tüccar A bu metayı satın alıp diyelim bir ayda sattıktan sonra, o daldaki bir başka üreticinin metasını satın alıp satabilir. “Ama aynı tüccar sermayesinin devrinin, farklı üretim dallarındaki sermayelerin devirlerine aracılık etmesi de aynı derecede mümkündür.”

Tüccar sermayesinin devri, eşit büyüklükteki bir sanayi sermayesinin devriyle özdeş değildir; ister aynı ister farklı üretim dallarında olsunlar, böyle birkaç sermayenin devirlerinin toplamına eşittir. Tüccar sermayesi ne kadar hızlı devir yaparsa, toplam para sermayenin tüccar sermayesi olarak iş gören kısmı o kadar küçük olur. Tersine, ne kadar yavaş devir yaparsa, toplam para sermayenin tüccar sermayesi olarak iş gören kısmı o kadar büyür. Üretim ne kadar az gelişmiş olursa, tüccar sermayesinin toplamı, piyasaya sürülen metaların toplamına oranla o kadar daha büyük olur; fakat gelişmiş durumlara oranla ise o kadar daha küçük olur. “Bu nedenle, bu tür gelişmemişlik durumlarında gerçek para-sermayenin büyük bölümü tüccarların ellerinde bulunur ve böylece bunların servetleri başkalarının karşısında parasal serveti oluşturur.” Tüccar tarafından yatırılan para-sermayenin dolaşım hızı ise, birincisi üretim sürecinin yenilenme ve farklı üretim süreçlerinin birbirlerine bağlanma hızına; ikincisi tüketim hızına bağlıdır.

Tüccar sermayesinin tüm değer büyüklüğüyle önce meta satın alıp sonra onu satması gerekmez. “Tüccar, bunun yerine, her iki hareketi eş zamanlı olarak gerçekleştirir. Bu durumda sermayesi iki kısma ayrılır. Bunlardan biri meta-sermayeden ve diğeri de para-sermayeden oluşur. Bir yerde alım yapar ve böylece parasını metaya çevirir. Bir diğer yerde satış yapar ve böylece meta-sermayesinin bir kısmını paraya çevirir. Bir yanda sermayesi kendisine para-sermaye olarak geri dönerken, diğer yanda meta-sermaye elde eder. Bir biçimdeki kısım ne kadar büyük olursa, diğer biçimdeki kısım o kadar küçük olur. Bu, karşılıklı olarak değişir ve dengelenir.” Dolaşım aracı olarak fiilen para kullanımına, ödeme aracı olarak para kullanımı ve buna dayanarak büyüyen kredi sistemi eklenir. Kapitalist gelişme bu noktaya ulaştığında, tüccar sermayesinin para-sermayeden oluşan kısmı, söz konusu tüccar sermayesinin gerçekleştirdiği işlemlerin büyüklüğüne oranla daha da küçülür. Ayrıca, yeniden üretim süreci ne kadar hızlanırsa ve paranın ödeme aracı olma işlevi yani kredi sistemi ne kadar gelişirse, tüccar sermayesi toplam sermayeye oranla o kadar küçülür.

Bazı iktisatçılar kasıtlı olarak tüccar sermayesini üretim sermayesi olarak sınıflandırabilmek için, ticareti metaların bir yerden bir diğer yere taşınması şeklinde sunarak ulaştırma sanayiiyle karıştırmışlardır. Ticareti, “tam anlamıyla bir üretim eylemi” olarak sunmuşlardır. Marx bu tür görüşlerin temelden yanlış olduğunu belirtir. “Tüccar sermayesi, dolaşım alanında iş gören sermayeden başka bir şey değildir. Dolaşım süreci toplam yeniden üretim sürecinin bir evresidir. Ne var ki, dolaşım sürecinde değer ve dolayısıyla artık değer üretilmez.”

Dolaşım alanında sadece aynı değer kütleleri metadan paraya ve paradan metaya dönüşerek biçim değişikliklerine uğrar. “Aslında burada olan şey, metaların başkalaşımından başka bir şey değildir ve bunların da değer yaratımıyla veya değer değişikliğiyle hiçbir ilgisi yoktur.” Üretilmiş metaların satışı sayesinde, yalnızca üretim sürecinde üretilmiş olan artı-değer gerçekleştirilebilir. Söz konusu artı-değer gerçekleştiriliyorsa, bunun nedeni, artı-değerin bu metalarda zaten var olmasıdır. Konunun diğer yönüne de bakalım. İkinci eylemde, yani metanın satışıyla elde edilen para-sermayenin yeniden üretim öğeleri şeklindeki metalarla mübadele edilmesi eyleminde, alıcı herhangi bir artı-değer gerçekleştirmez. Burada sanayici kapitalist, yalnızca paranın üretim araçlarıyla ve emek gücüyle mübadelesi yoluyla yeniden artı-değer üretimini başlatır.

Ticareti üretim faaliyeti diye yutturmak isteyen iktisatçıların iddialarının aksine, dolaşım zamanı boyunca sermaye hiçbir üretimde bulunmaz ve dolayısıyla artı-değer de üretmez. Alım-satımların, meta-para, para-meta başkalaşımlarının gerçekleştiği dolaşım süreci yeni değer yaratımını engeller. O nedenle, artı-değer oranının ifadesi olarak kâr oranı, tam da dolaşım zamanının süresiyle ters orantılıdır. “Dolayısıyla, tüccar sermayesi, en azından doğrudan doğruya, ne değer yaratır ne de artı-değer. Dolaşım zamanının kısalmasına katkıda bulunduğu ölçüde, sanayici kapitalist tarafından üretilen artı-değerin artmasına dolaylı olarak yardımcı olabilir.” Tüccar sermayesi, piyasanın genişlemesine yardımcı olabilir, sermayeler arasında işbölümünü sağlayabilir ve dolayısıyla sermayeyi daha büyük ölçekte çalışabilecek duruma getirebilir. Böyle olduğu ölçüde tüccar sermayesinin işlevi, sanayi sermayesinin üretkenliğini ve onun birikimini teşvik etmektir. Dolaşım zamanını kısalttığı ölçüde, artı-değerin yatırılan sermayeye oranını, yani kâr oranını yükseltir. “Sermayenin dolaşım alanında para-sermaye olarak bağlı bulunan kısmının küçülmesini sağladığı ölçüde, sermayenin doğrudan doğruya üretimde kullanılan kısmını büyütür.”

(devam edecek)

1 Kasım 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /16

kapital_c-3-on.png

Bölüm 17: Ticari Kâr

Sermayenin dolaşım alanındaki saf işlevlerinin, yani meta-sermayenin metadan paraya ve paradan metaya dönüşümünü sağlayan alım ve satım işlemlerinin, yeni değer de artı-değer de yaratmadığını Kapital ikinci ciltte görmüştük. Dolaşımda geçen zamanın yeni meta üretimi ve artı-değer üretimi için sınırlar yarattığını da hatırlayalım. “Meta-sermayenin bir kısmının meta ticareti sermayesi şeklini alması ya da meta-sermayenin başkalaşımına aracılık eden işlemlerin, kapitalistlerin özel bir kesiminin özel işi ya da sadece ve sadece para-sermayenin bir kısmının bir işlevi olarak görünmesi, doğal olarak, meta-sermayenin başkalaşımı için özünde geçerli olan şeyi hiçbir şekilde değiştirmez.” Metaların sanayici kapitalistlerin kendileri tarafından alım satımı yeni değer ya da artı-değer yaratan işlemler olmadığına göre, şu kişiler yerine başka kişiler tarafından gerçekleştirilmeleri de bu durumu farklılaştırmaz. Ayrıca, yeniden üretim sürecinin dolaşım süreci tarafından kesintiye uğratılmadan sürekli olabilmesi için toplumsal toplam sermayenin bir kısmının para-sermaye olarak her zaman elde bulunması gerektiği açıktır. Bu para-sermaye kısmı dolaşım işlevlerini yerine getirmek üzere sanayici kapitalist yerine tüccar kapitalistlerin elinde bulunup durmadan dolaşıma sokulabilir.

O halde, (saklama, gönderme, taşıma, dağıtma, perakende ticaretini yapma gibi onunla bağlantılı olabilecek olan tüm heterojen işlevlerden arındırılmış ve satmak için satın almak şeklindeki gerçek işleviyle sınırlandırılmış olan) meta ticareti sermayesi artı-değer yaratmaz. Ama yaratılmış değerin gerçekleştirilmesine ve dolayısıyla da metaların fiili mübadelesine, bir elden bir başkasına geçmelerine, toplumsal metabolizmaya aracılık eder. Ancak, sanayi sermayesinin dolaşım evresi de yeniden üretim sürecinin bir evresini oluşturur ve dolaşım sürecinde iş gören sermaye, tıpkı üretimin farklı dallarında iş gören sermaye gibi yıllık ortalama kârı getirmek zorundadır. Marx burada önemli bir gerçekliğe işaret eder: “Tüccar sermayesi sanayi sermayesine göre daha yüksek bir ortalama kâr yüzdesi sağlasaydı, sanayi sermayesinin bir kısmı tüccar sermayesine dönüşürdü. Daha düşük bir ortalama kâr yüzdesi sağlasaydı, bunun tersi gerçekleşirdi. Tüccar sermayesinin bir kısmı sanayi sermayesine dönüşürdü. Sermayenin hiçbir türü, amacını, işlevini, tüccar sermayesine göre daha kolay bir şekilde değiştiremez.”

Tüccar sermayesinin kendisi yeni bir artı-değer üretmediğinden, ortalama kâr biçiminde cebe indirdiği artı-değer payının, toplam üretken sermayenin ürettiği artı-değerin bir kısmını oluşturduğu açıktır. “Ama bu durumda soru şudur: Tüccar sermayesi, üretken sermayenin ürettiği artık değerin ya da kârın kendisine düşen kısmını kendisine nasıl çeker?”

Marx’ın, burjuva iktisatçıların ticari kâr konusundaki çarpıtmalarını esastan çürüten analizleri neticesinde ortaya koymuş olduğu gerçeklik şudur: Ticari kârın, metaların fiyatlarına, onların değerlerini aşan bir ekten ya da nominal bir artıştan ibaret olduğu düşüncesi tam bir hayaldir. Doğrusu şudur: Tüccarın metaları satarak elde ettiği kâr, satın alma fiyatı ile satış fiyatı arasındaki farka, yani birincisine göre ikincisindeki fazlalığa eşittir. Çünkü diğer faktörlerden soyutlandığında, meta ister doğrudan sanayici ister tüccar tarafından satılsın, satış fiyatı metanın içerdiği artı-değerle birlikte gerçek değerinin realize edilmesi anlamına gelir.

Sanayici kapitalist ile meta tüccarı arasındaki farkbilinmelidir. Sanayici kapitalist piyasaya satılabilir meta sürmeden önce sermayesiyle üretim araçları, emek gücü satın alır ve bunlar yeni metalara dönüşmek üzere üretim sürecinden geçerler. Üretilen metaların fiyatlarının daha sonra piyasada kâr olarak gerçekleştirilecek olan bileşeni yalnızca bu süreçte üretilir. “Oysa meta tüccarı için durum farklıdır.” Metalar ancak kendi dolaşım süreçleri içindeyken tüccarın elinde bulunur. Tüccar, üretilen metaların, üretim sürecinde üretilen artı-değeri de içeren fiyatlarının gerçekleştirilmesine aracılık eder. Tüccarın bu faaliyeti metaların yeniden artı-değer emecekleri herhangi bir ara süreçten geçmelerine yol açmaz. Tüccarın dolaşım aracılığıyla kendi tüccar kârını elde edebilmesi için, sanayici kapitalistin ona metaları üretim fiyatları ile satmış olması gerekir. Sanayici kapitalist metaları tüccara üretim fiyatlarından fazlasına satarsa, bunun anlamı ürettiği metaların fiyatlarını nominal olarak arttırmasıdır; toplam meta-sermaye açısından bakıldığında, onları değerlerinden fazlasına satarak aradaki fazlayı cebe indirmesi demektir. Böyle bir örnek, ticari kârın, metaların fiyatlarının arttırılmasından kaynaklandığı şeklinde algılanabilir. Bu tür yanlış düşünceler, bir bütün olarak ticari sermayenin bakış açısından kaynaklanmıştır.

Marx toplumda genel geçer bir algı olarak varlığını sürdüren bu yaklaşımı çürütmüştür. Şöyle der: “Ne var ki, daha yakından bakıldığında, bunun bir görüntüden ibaret olduğu ve kapitalist üretim tarzının egemen üretim tarzı olduğu varsayıldığında, ticari kârın kendisini bu şekilde gerçekleştirmediği kısa sürede anlaşılır.” Kuşkusuz, vurguladığı üzere, burada önemli olan şey tek tek bazı örnekler değil, her zaman ve yalnızca ortalamalardır. Teoride meta tüccarının elde ettiği kârın açıklaması, sanayici kapitalistin metayı tüccara üretim fiyatlarıyla sattığı varsayımından kaynaklanır. Bu varsayım Marx’ın soyutlamalarında, genel kâr oranının oluşumunu kavrayabilmek için, henüz işin içine ticaret sermayesinin katılmaması bağlamında kullanılmıştır. Fakat şimdi tüccar sermayesi söz konusudur ve üretimine katılmadığı kâra ortak olan bir sermayeyle karşı karşıya bulunuruz. İşin aslında, tüccar metaları sanayici kapitalistten üretim fiyatlarından bile azına satın alabilir.

Toplam işleyişte sanayici kapitalistin kârı, metanın üretim fiyatının onun maliyet fiyatını aşan kısmına eşittir. Ticari kâr ise, metanın satış fiyatının, tüccarın satın alma fiyatı olan üretim fiyatını aşan kısmına eşittir. Toplam işleyiş açısından bakıldığında, metaların piyasadaki fiyatının, onların üretim fiyatı + ticari kâr’a eşit olduğu açıktır. Sanayici kapitalist metasını tüccara sattığında, metanın değerinde artı-değer olarak saklı olan kârı, tüccar payı hariç gerçekleştirmiş olur. Tüccar sermayesi artı-değer üretimine dahil olmasa bile, artı-değerin ortalama kâra eşitlenmesine katılır. Bu nedenle sınai kâr oranı, artı-değerden tüccar sermayesinin payına düşen bir kesintiyi, yani sanayici kapitalistin kârından yapılan bir kesintiyi içerir. Buraya kadar belirtilenlerden şu sonuçlar çıkar: Birincisi, “tüccar sermayesi sanayi sermayesine oranla ne kadar büyük olursa, sınai kâr oranı o kadar küçük olur ve bunun tersi de doğrudur”. “İkincisi, doğrudan doğruya sömüren kapitalistin ortalama kâr oranı, kâr oranını, gerçekte olduğundan küçük gösterir.”

Tüm diğer koşulların aynı kaldığı varsayıldığında, tüccar sermayesinin göreli hacmi, onun devir hızıyla ters orantılıdır. “Bilimsel çözümleme sırasında, genel kâr oranının oluşumu, sanayi sermayelerinden kaynaklanıyor ve ancak daha sonra tüccar sermayesinin araya girmesiyle düzeltiliyor, tamamlanıyor ve değiştiriliyor görünür.” Oysa “tarihsel gelişme sırasında tam tersi söz konusu olur”. Kapitalizmin gelişme sürecinde metaların fiyatlarını az çok değerleriyle belirleyen, ilk olarak, ticaret sermayesidir. “Genel bir kâr oranının ilk oluştuğu alan, yeniden üretim sürecine aracılık eden dolaşım alanıdır. Başlangıçta, sınai kârı ticari kâr belirler.” Ticari kâr, ancak kapitalist üretim tarzı yaygınlaştıktan ve üreticinin kendisi tüccar olduktan sonra, toplam artı-değerden ticaret sermayesine düşen paya indirgenir.

Dolaşım maliyetleri, ister yalnızca tüccar işletmesinden kaynaklansınlar; ister dolaşım sürecine eklenen kargoculuk, taşıma, saklama gibi üretim süreçlerinden kaynaklansınlar, bir ek sermayenin varlığını gerektirir. Bu ek sermaye, meta satın alımı için yatırılmış olan para-sermayenin dışında, söz konusu dolaşım araçlarının satın alınması ve karşılıklarının ödenmesi için yatırılmak zorundadır. Bu maliyet öğesi, döner sermayeden oluştuğu kadarıyla bir bütün olarak, sabit sermayeden oluştuğu kadarıyla da aşınması ve yıpranması ölçüsünde metanın satış fiyatına ek bir öğe olarak katılır. Ancak bunu, tıpkı saf ticari dolaşım maliyetlerinde olduğu gibi, metaya herhangi bir gerçek değer eklemese bile nominal değer oluşturan bir öğe olarak yapar. Döner ya da sabit, bu ek sermayenin tümü genel kâr oranının oluşumuna katılır.

“Saf (yani kargo, taşıma, saklama vb. maliyetleri hariç) ticari dolaşım maliyetleri, metanın değerini gerçekleştirmek, onu metadan paraya ya da paradan metaya dönüştürmek, meta mübadelesine aracılık etmek için gerekli olan maliyetlerden ibarettir.” Marx burada, dolaşım eylemi sırasında sürebilecek olan ve ticaret işinden tümüyle ayrılan muhtemel bazı üretim süreçlerini tümüyle inceleme dışı bıraktığını belirtir. Örneğin asıl ulaştırma sanayii ile kargoculuk, ticaretten tümüyle farklı sanayi dallarıdır. Ayrıca, alınıp satılacak metalar doklarda ve kamuya ait başka yerlerde saklanabilir ve bundan kaynaklanan giderler, tüccarın payına düştüğü ölçüde ondan talep edilebilir. Tüccar sermayesinin en saf ve diğer işlevlerle en az iç içe geçmiş şekilde göründüğü gerçek toptan ticaret alanında bile bunların tümü gerçekleşir. Taşıma şirketi sahibi, demiryolu yöneticisi ve armatör, birer “tüccar” değildir. Nitelikleri açısından bu gibi örnekler dışarıda bırakılacak olursa, ticari dolaşım maliyetleri aslında alım satım maliyetleridir. Bu maliyetler defter tutma, muhasebe, pazarlama, yazışma gibi unsurları içerir. Bunlar için gerekli olan değişmeyen sermaye, bürolardan, kâğıttan, posta ücretlerinden vb. oluşur. Diğer maliyetler ise, ücretli ticaret emekçilerinin kullanımı için yatırılan değişen sermayeden ibarettir. Tüm bu maliyetler, metaların kullanım değerlerinin üretimi sırasında değil, değerlerinin gerçekleştirilmesi sırasında ortaya çıkar; bunlar, saf dolaşım maliyetleridir.

Dolaşım maliyetleri, ürünün iktisaden meta biçimine sahip olmasından kaynaklanır. Sanayici kapitalistlerin kendilerinin, metalarını birbirlerine doğrudan doğruya satmak için yitirdikleri emek-zaman (yani metaların dolaşım zamanı), söz konusu metalara kesinlikle hiçbir değer eklemez. O halde, aynı emek-zamanın sanayici kapitalist yerine tüccarın payına düşmesi nedeniyle farklı bir nitelik kazanmayacaktır. “Metaların (ürünlerin) paraya ve paranın metalara (üretim araçlarına) çevrilmesi, sanayi sermayesinin gerekli bir işlevi ve bu nedenle de, gerçekte yalnızca kişileşmiş, kendi bilincine ve iradesine sahip kılınmış sermaye olan kapitalistin gerekli bir işlemidir.” Ne var ki, bu işlevler ne değeri artırır ne de artı-değer üretir. Tüccar bu dolaşım işlemlerini gerçekleştirerek, bir başka ifadeyle üretken sermayenin dolaşım alanındaki işlevlerine aracılık etmeyi sürdürerek, yalnızca, sanayici kapitalistin yerini almış olur. “Bu işlemlerin gerektirdiği emek-zaman, sermayenin yeniden üretim sürecindeki gerekli işlemler için kullanılır, ama ek değer yaratmaz.” Tüccar bu işlemleri gerçekleştirmeseydi (dolayısıyla, bunların gerektirdiği emek-zamanı da kullanmasaydı), sanayi sermayesinin kesintiye uğramış olan dolaşım işlevini sürdüremezdi. Bu nedenle de, sanayici kapitalistler sınıfı tarafından üretilen kâr kütlesinden, ticari kapitalist olarak yatırmış olduğu sermayeyle orantılı bir pay da alamazdı. Tüccar kapitalistin, artı-değer kütlesinden pay almak, birikimini sermaye olarak değerlendirmek için, illa ki ücretli emekçi kullanması gerekmez. “İşletmesi ve sermayesi küçükse, kullandığı tek işçi kendisi olabilir. Ona yapılan ödemenin kaynağı, kârın, metaların satın alma fiyatları ile gerçek üretim fiyatları arasındaki fark sayesinde kendisine düşen kısmıdır.”

Fakat tüccarın yatırdığı sermayenin hacmi küçükse, onun gerçekleştirdiği kârın, vasıflı bir işçiye ödenen ücretten daha yüksek olmaması, hatta ondan küçük olması mümkündür. Ayrıca, üretken kapitalistin yanında, ister ücret biçiminde ister her bir satıştan elde edilen bir kâr payı (komisyon, ikramiye) biçiminde olsun, küçük bir tüccardan daha yüksek gelir elde eden alıcılar, satıcılar, gezginler gibi doğrudan ticari aracıları faaliyet gösterir. Şayet söz konusu olan bağımsız tüccar ise, bu durumda o bağımsız bir kapitalist olarak ticari kârı tahsil eder. Diğer durumda ise, sanayici kapitalistin yardımcı elemanına, kârın bir kısmı ya işçi ücreti biçiminde ya da sanayici kapitalistin kârından orantılı bir pay biçiminde ödenir ve bu durumda sanayici patron hem sınai hem de ticari kârı cebine indirir. Ama dolaşım aracısının karşılığı ister ücret ister kâr payı şeklinde ödensin, bu durumların tümünde elde edilen gelirin tek kaynağı ticari kârdır. “Bunun nedeni, onun emeğinin değer yaratan bir emek olmamasıdır.”

Dolaşım işleminin uzaması, sanayici kapitalist için, birincisi, üretim sürecinde kendi işlevini yerine getirmesini engellemesi ölçüsünde kişisel zaman kaybıdır. İkincisi, ürünün, dolaşım sürecinde para ya da meta biçiminde beklediği, yani değerlenmediği ve dolaysız üretim sürecinin kesintiye uğradığı bir süreçte daha uzun süre kalması demektir. Şayet dolaysız üretim sürecinin kesintiye uğramaması isteniyorsa, ya üretimin sınırlanması ya da üretim sürecinin sürekli olarak aynı ölçekte devam etmesi için daha fazla para- sermayenin yatırılması gerekir. Bu gibi durumlar, ya o zamana kadarki sermayeyle daha küçük bir kârın elde edilmesi ya da o zamana kadarki kârın elde edilebilmesi için daha fazla para-sermayenin yatırılması gerektiği anlamına gelir. “Sanayici kapitalistin yerini tüccar aldığında, tüm bunlar aynı kalır. Sanayici kapitalistin dolaşım sürecinde daha fazla zaman harcaması yerine, bu zaman tüccar tarafından harcanır.” Dolaşım için sanayici kapitalist yerine tüccar ek sermaye yatırmak zorunda kalır ve sanayi sermayesinin daha büyük bir kısmının sürekli olarak dolaşım sürecinde oyalanması yerine bir bütün olarak tüccarın sermayesi bu sürece hapsolur. Bu durumda sanayici kapitalist daha küçük bir kâr elde etmek yerine, kârının bir kısmını tümüyle tüccara bırakmak zorunda kalır. Tüccar sermayesi, gerekli sınırlar içinde kaldığı sürece, sermayenin işlevlerinin sanayici kapitalist ile tüccar arasında bölünmesi, sanayici kapitaliste şu avantajları sağlar: Dolaşım sürecinde kullanılan zaman ve dolayısıyla ek sermaye yatırımı azalır; toplam kârdan tüccara verdiği ticari kâr nedeniyle uğradığı kayıp, ticari işlemi kendisi yapsaydı uğrayacağı kayıptan küçük olur.

Peki, ticari kapitalistin çalıştırdığı ücretli ticaret emekçilerinin durumu nedir? “Bir taraftan bakıldığında, bu tür bir ticaret işçisi, herhangi bir ücretli emekçi gibidir.” Birincisi, emek gücü, tüccarın gelir olarak harcanan parasıyla değil değişen sermayesiyle, dolayısıyla da kişiye özel hizmetler için değil sermayenin değerlenmesi için satın alınır. İkincisi, ticaret işçisinin emek gücünün değeri ve dolayısıyla onun ücreti, tüm diğer ücretli emekçiler için geçerli olduğu üzere, onun emeğinin karşılığıyla değil, onun özgül emek gücünün üretim ve yeniden üretim maliyetleriyle belirlenir.

Bununla birlikte, sanayi sermayesi ile ticaret sermayesi arasında ve dolayısıyla sanayici kapitalist ile tüccar arasında var olan ayrımın aynısını, ticaret işçisi ile sanayi sermayesi tarafından üretim için çalıştırılan işçiler arasında da yapmak zorundayız. Tüccar sadece dolaşımın bir yürütücüsü olarak, değer de artı-değer de üretmez. Dolayısıyla, ticaret işlevlerini yerine getiren ticaret işçilerinin de tüccar için dolaysız olarak bir artı-değer yaratması olanaksızdır. Marx burada, üretken işçiler örneğinde varsayıldığı gibi ticaret işçisinin ücretinin de emek gücünün değeriyle belirlendiğini varsayar. Yani tüccarın, bu şekilde belirlenen ücretten kesinti yaparak zenginleşmediği, bir başka deyişle, yardımcı elemanlarını vb. dolandırarak zenginleşmediği varsayılır.

Marx önemli bir hususa işaret eder. Ticaret işçileriyle ilgili olarak zorluk çıkaran şey, onların artı-değer üretmiyor olmalarına rağmen, kendi patronları için nasıl kâr ürettiklerinin açıklanması değildir. “Gerçekten de, bu soru, ticari kâr hakkındaki genel çözümlemeyle zaten cevaplanmış bulunuyor. Tüccar açısından da durum, sanayici kapitalistin metaların içinde saklı bulunan karşılığı ödenmemiş emeği satarak kâr elde etmesine benzer.” Tüccar, sanayici kapitaliste metalarda saklı bulunan karşılığı ödenmemiş emeğin tamamı için ödeme yapmaz. Fakat metaları satarken alıcıya bu kısım için de ödeme yaptırarak kâr elde eder. Ancak tüccar sermayesi ile artı-değer arasındaki ilişki, sanayi sermayesiyle artı-değer arasındaki ilişkiden farklıdır. Sanayi sermayesi, artı-değeri, başkalarının karşılığı ödenmemiş emeğine doğrudan doğruya el koyarak üretir. Tüccar sermayesi ise, bu artı-değerin bir kısmının sanayi sermayesinden kendisine aktarılmasını sağlayarak bir pay edinir.

Hatırlanacağı gibi, yeniden üretim süreci dolaysız üretim süreci ile dolaşım sürecinin toplamından oluşur. Ticaret sermayesi, yeniden üretim sürecinde yalnızca üretilmiş değerleri gerçekleştirme işlevi sayesinde sermaye olarak iş görür ve bu nedenle toplam sermayenin ürettiği artı-değerden pay alır. Tüccar sermayesinin ticari emek gücü satın almak için yatırdığı değişen sermaye türü, sermaye olarak iş görmesini kendi satın alma ve satma işlerini yerine getirtmesine borçludur. İşte tam da bu yüzden ve bu yolla sanayi sermayesinin ürettiği artı-değerin bir kısmını elde eder. “Tek bir tüccarın kârının kütlesi, bu süreçte kullanabildiği sermaye kütlesine bağlıdır ve yardımcı elemanlarının karşılığı ödenmeyen emeği ne kadar büyükse, alıp satmak için kullanabileceği sermaye kütlesi o kadar fazla olur.” Tüccarın parasını sermaye haline getiren işlev, büyük ölçüde, çalıştırdığı işçiler tarafından yerine getirilir. Bu işçilerin karşılığı ödenmeyen emeği artı-değer yaratmaz, fakat tüccarın sattığı metalarda saklı artı-değerin bir kısmına el koymasını sağlar. Dolayısıyla ticaret işçisi bu dolayımla, ticaret sermayesi için kârın kaynağıdır. “Böyle olmasaydı, ticaret işi hiçbir zaman büyük ölçekli, kapitalist bir iş olarak yürütülemezdi.”

Marx, tüccar sermayesinin kapitalizmdeki gerçekliğini gözler önüne sermek için bir irdelemede bulunur. “Her bir tüccar, yalnızca, kişisel olarak kendi emeğiyle devir yaptırabileceği kadar sermayeye sahip olsaydı, tüccar sermayesi sonsuza dek parçalanırdı; bu parçalanma, kapitalist üretim tarzının ilerlemesiyle birlikte üretken sermayenin daha büyük ölçeklerde üretim gerçekleştirmesi ve daha büyük kütlelerle iş görmesi oranında artardı. Dolayısıyla, bu ikisi arasındaki oransızlık büyürdü. Sermaye, üretim alanında ne oranda merkezileşirse, dolaşım alanında merkezilikten o oranda uzaklaşırdı.” Böyle bir durum olsaydı ne olurdu? Sanayici kapitalistin saf ticari giderleri muazzam ölçüde büyürdü, çünkü böyle bir durumda diyelim yüz tüccar yerine bin tüccarla iş yapmak zorunda kalırdı. Böylece, bağımsız iş gören tüccar sermayesinin sağladığı yararlar da büyük ölçüde kaybolurdu. Ayrıca, yalnızca saf ticari giderler artmakla kalmaz, depolama, gönderme vb. gibi öteki dolaşım giderleri de artardı.

Toplam yeniden üretim süreci açısından bakıldığında, tüccar sermayesi, dolaşım sürecinde faal olan sanayi sermayesinin bir kısmının bağımsızlaşmış biçiminden başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle, ticaret sermayesiyle ilgili bütün sorunlar, sanayi sermayesinin bir dalı olarak göründükleri biçimde formüle edilerek çözülmek zorundadır. Ticaret sermayesi, sürekli olarak dolaşım sürecinde ve sınai atölye yerine büro şeklinde iş görür. Dolayısıyla, tartışma konusu olan bu büro, ilk olarak ticari işi kendisi yürütüyormuş gibi sanayici kapitalistin kendi bürosunda incelenmelidir.

“Bu büro, başından itibaren, sınai atölyeyle karşılaştırıldığında her zaman yok denecek kadar küçüktür. Bunun dışında, şunlar açıktır: Üretimin ölçeği ne kadar genişlerse, hem meta-sermaye şeklinde elde bulunan ürünü satmak hem de elde edilen parayı yeniden üretim araçlarına çevirmek ve tüm bunlar hakkındaki hesapları tutmak üzere, sanayi sermayesinin dolaşımı için sürekli olarak gerçekleştirilmesi gereken ticari işlemler de o kadar artar. Fiyatların hesaplanması, defterlerin tutulması, kasanın tutulması, haberleşme gibi faaliyetlerin tümü bu başlığın altına girer.” Üretim ölçeği ne kadar gelişirse, sanayi sermayesinin ticari işlemleri ve dolayısıyla değer ve artı-değerin gerçekleştirilmesine yönelik emek ve diğer dolaşım giderleri de, aynı oranda olmasa bile, o kadar büyür. Böylece, asıl büro personelini oluşturan ücretli ticaret emekçilerinin kullanılması gerekli hale gelir. Bunlar için yapılan harcama artı-değeri arttırmadan, sanayici kapitalistin harcamalarını ve yatırılması gereken sermaye kütlesini arttırır. Çünkü bu, sadece daha önce yaratılmış olan değerlerin gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılan emek gücü için yapılan bir harcamadır. Artı-değer büyümeden yatırılan sermaye büyüdüğünden, bu türdeki tüm diğer harcamalar gibi bu harcama da kâr oranını azaltır. Bu yüzden sanayici kapitalist, tıpkı değişmeyen sermaye harcamalarında olduğu gibi, bu dolaşım maliyetlerini de en aza indirmeye çalışır.

Marx, buradan çıkan önemli bir sonuca dikkat çeker. “Demek ki, sanayi sermayesinin kendi ücretli ticaret emekçileriyle ilişki kurma tarzı, ücretli üretken emekçileriyle ilişki kurma tarzıyla aynı değildir.” Diğer koşullar aynı kalırken, kullanılan üretken işçilerin (artı-değer üreten işçiler) sayısı ne kadar artarsa, üretim o kadar artar, artı-değer ya da kâr o kadar büyür. Buna karşılık, üretimin ölçeği ne kadar büyür ve gerçekleştirilmesi gereken değer ve dolayısıyla artı-değer ne kadar büyürse, büro maliyetleri, göreli olarak olmasa bile mutlak olarak o kadar artar ve bir tür işbölümüne neden olurlar. Büyüklükleri üretilen ve gerçekleştirilecek olan değerlerin miktarına bağlı olan ara işlemlerden oluşan ticari emeğin, söz konusu değerlerin göreli büyüklükleri ve miktarları üzerinde, doğrudan doğruya üretken olan emek gibi bir etkide bulunmaması ticari işlemlerin doğasından kaynaklanır. “Diğer dolaşım maliyetlerinin durumu da buna benzer. Çok fazla ölçmek, tartmak, paketlemek, taşımak için elde çok fazla şey olmalıdır; paketleme emeğinin, taşıma emeğinin vb. miktarı, bu etkinliklerin nesneleri olan metaların kütlesine bağlıdır.”

Ticaret işçisi doğrudan doğruya artı-değer üretmez, ama bu işçinin ücreti onun emek gücünün değeriyle, yani onun üretim maliyetiyle belirlenir. “Bu emek gücünün, çabalama, güç harcama ve aşınıp yıpranma şeklindeki kullanımı ise, tüm diğer ücretli emekçiler için de geçerli olduğu üzere, hiçbir şekilde onun emek gücünün değeriyle sınırlanmaz. Bu nedenle, ücreti ile kapitalistin gerçekleştirmesine yardımcı olduğu kâr kütlesi arasında hiçbir zorunlu oran bulunmaz. Kapitaliste maliyeti ile ona kazandırdıkları, farklı büyüklüklerdir.” Ticaret işçisi karşılığı ödenmemiş emek harcaması ölçüsünde, kapitaliste doğrudan doğruya artı-değer yaratarak değil, fakat artı-değerin gerçekleştirilmesinin maliyetlerini azaltmasına yardımcı olarak kapitaliste kazandırır. “Ticaret işçisi, daha yüksek ücretler alan, emekleri hünerli emek olan ve ortalama emeğin üzerinde duran ücretli emekçiler arasında yer alır. Ne var ki, bu ücret, kapitalist üretim tarzının ilerlemesiyle birlikte, ortalama emeğe oranla bile düşme eğilimi gösterir.” Bunun birinci nedeni, büro içinde gelişen işbölümüdür ve bu işbölümü nedeniyle, onun iş yapma yeteneği yalnızca tek yanlı olarak gelişir. İkinci neden ise, kapitalist üretim tarzının öğretim yöntemlerini vb. pratik amaçlara yöneltmesi ölçüsünde, ön eğitimin, ticaret bilgisinin, yabancı dil bilgisinin vb. giderek daha hızlı, daha kolay, daha evrensel bir şekilde ve daha ucuza yeniden üretilmesidir. Halk eğitiminin yaygınlaşması, geçmişte bu tür işlere giremeyen ve daha kötü bir yaşam düzeyinde bulunan emekçilerin işe alınmasını mümkün kılar. Bu durum işçi arzını ve dolayısıyla rekabeti de artırır. Bu nedenle, kapitalist üretimin ilerlemesiyle birlikte bu işçilerin emek gücü genelde değer yitirir; çalışma yetenekleri artarken ücretleri düşer. Kapitalistler, gerçekleştirilecek olan değer ve kâr arttığında, bu işçilerin sayısını arttırırlar. Bu artış, hiçbir zaman artı-değerdeki artışın nedeni değil, daima onun bir sonucudur.

Ticaret sermayesi açısından bakıldığında, ticari işlevler ve dolaşım maliyetleri, yalnızca bağımsızlaşmış biçimleriyle var olur. Böylece daha önce sanayici kapitalistin üretim yapılan atölyesinin dışında ele aldığımız büro, ticaret sermayesine ait olarak bağımsızlaşır. Büyük tüccar söz konusu olduğunda, sermayenin dolaşım maliyetleri biçiminde kullanılan kısmı, sanayicide olduğundan çok daha büyük görünür. Çünkü daha önce tek tek sanayici kapitaliste ait bürolarda yapılan ticari iş, şimdi pek çok sanayicinin işini kapsamak üzere tüccarların elinde toplanır. “Bu tüccarlar, dolaşım işlevlerinin sürmesini sağladıkları gibi, dolaşım maliyetlerindeki bundan kaynaklanan ek maliyetleri de karşılar.” Dolaşım maliyetleri sanayi sermayesine üretken olmayan maliyetler olarak görünür ve öyledirler. Aynı maliyetler, tüccara ise, yapılan işin büyüklükleriyle orantılı bir kâr kaynağı olarak görünür. Dolayısıyla ticaret sermayesi açısından dolaşım maliyetleri için yapılacak harcama, artı-değerden pay almasını sağlayan bir yatırımdır. Bu nedenle, onun satın aldığı ticaret emeği de bu payı almasını sağlayan bir emektir.

(devam edecek)

2 Aralık 2024
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /17

kapital_c-3-on.png

Bölüm 18: Tüccar Sermayesinin Devri

Fiyatlar

Daha önceki bölümlerde üzerinde durulduğu üzere, sanayi sermayesinin devri kendi üretim zamanı ile dolaşım zamanının birliğinden oluşur. Oysa tüccar sermayesinin devri yalnızca meta ve para başkalaşımlarını içerir. Marx, tüccar sermayesinin devri ve fiyatlar konusundaki analizine bir varsayımla başlar: “Burada, satın alma fiyatı ile satış fiyatı arasındaki farkın içinde yer alabilecek olan maliyetleri tümüyle göz ardı ediyoruz, çünkü bu maliyetler, şu aşamada, burada inceleyeceğimiz biçim üzerinde hiçbir değişikliğe yol açmaz.”

Belirli bir tüccar sermayesinin devirlerinin sayısı, paranın yalnızca dolaşım aracı olarak yinelenen devirlerine benzer. Örneğin tüccarın 100 birimlik para-sermayesi on devir yaparsa, kendi değerinin on katı değere sahip metalar satın alır; ya da kendi değerinin on katı değere sahip (1000 birim değerinde) meta-sermayeyi piyasada realize etmiş olur. Paranın piyasada yalnızca dolaşım aracı olarak dolaşmasıyla, tüccar sermayesinin devri arasında bir fark vardır. Dolaşım aracı olarak paranın devrinde aynı para parçaları çeşitli ellerden geçerler ve bunların dolaşım hızları temelinde dolaşımdaki para parçaları kitlesi oluşur. Tüccar söz konusu olduğunda ise, tekrar tekrar kendi değeri tutarında meta-sermaye alıp satan ve tüccara tekrar tekrar “değer+artı-değer” olarak dönen şey onun para-sermayesidir. Sermaye devri olarak tüccar sermayesinin devrini karakterize eden şey budur. “Sürekli olarak, dolaşıma sürdüğünden daha fazla parayı dolaşımdan çeker. Bunun dışında, tüccar sermayesinin devrinin hızlanmasıyla (gelişkin bir kredi sisteminin varlığında paranın ödeme aracı olma işlevi de ağır basacağından), aynı para kütlesinin daha hızlı dolaşacağı da apaçıktır.”

Meta ticareti sermayesinin yinelenen devri, hiçbir zaman, alım satımın yinelenmesinden başka bir anlama gelmez. Sanayi sermayesinin yinelenen devri ise, (tüketim süreci dahil olmak üzere) toplam yeniden üretim sürecinin belirli aralıklarla yinelenmesi ve yenilenmesi anlamına gelir. Bu durum tüccar sermayesine yalnızca dışsal bir koşul olarak görünür. Oysa tüccar sermayesinin hızlı bir şekilde devir yapabilmesi için, sanayi sermayesinin sürekli olarak piyasaya metalar sürmesi ve onları piyasadan geri çekmesi gerekir. “Genel olarak yeniden üretim süreci yavaşsa, tüccar sermayesinin devri de yavaş olur. Tüccar sermayesi, üretken sermayenin devrine aracılık ediyor olsa bile, bunu, yalnızca, onun dolaşım zamanını kısaltması ölçüsünde yapar. Sanayi sermayesinin devir zamanının bir başka engelini oluşturan üretim zamanı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip değildir.” Üretken tüketimin oluşturduğu bu engel bir yana bırakılırsa, tüccar sermayesinin devri toplam bireysel tüketimin hızıyla ve hacmiyle sınırlanır. Çünkü meta-sermayenin tüketim fonuna dahil olan kısmının tümü bu hız ve hacme bağımlıdır.

Ticaret dünyasında gerçekleşen spekülatif olaylar bir yana bırakılacak olursa, tüccar sermayesi, birincisi, üretken sermaye için M-P evresini kısaltır. “İkincisi, modern kredi sisteminin varlığında, tüccar sermayesi, toplumun toplam para-sermayesinin büyük bir kısmını elinin altında bulundurur ve böylece daha önce satın alınmış olanların nihai satışlarından önce alımlarını yineleyebilir.” Kapitalizm geliştiğinde verili her tür sınırın ötesine taşabilen yeniden üretim sürecinin muazzam esnekliği sayesinde, üretimin kendisi tüccar sermayesinin önüne herhangi bir engel çıkarmaz ya da yalnızca çok esnek bir engel çıkarır. “Tüccar sermayesinin hareketi, bağımsızlaşmasına rağmen, hiçbir zaman, sanayi sermayesinin dolaşım alanındaki hareketinden başka bir şey değildir. Ama tüccar sermayesi, bağımsızlaşması sayesinde, belirli sınırlar içinde, yeniden üretim sürecinin engellerinden bağımsız şekilde hareket eder ve bu nedenle, yeniden üretim sürecini, bu sürecin sınırlarının bile ötesine sürükler.” Dolayısıyla tüccar sermayesinin bağımsızlaşması durumu (dışsal bağımsızlık), onun sanayi sermayesine içsel bağımlılığını ortadan kaldırmaz. Bu içsel bağımlılık bazen onun hareketini, zor yoluyla yani bir bunalım aracılığıyla dengenin yeniden kurulacağı bir noktaya kadar kısıtlar.

“Bunalımların kendilerini ilk gösterdikleri ve patlak verdikleri yerin, dolaysız tüketimle ilgili olan perakende ticaret alanı değil, toptan ticaret ve toplumun para-sermayesini toptan ticaretin hizmetine sunan bankacılık alanları olması görüngüsü bu nedenle ortaya çıkar.” Sanayici kapitalistler, ihracatçılar, ithalatçılar ve toptancı tüccarlar arasında cereyan eden alım satımları düşündüğümüzde, metaların görünmeyen herhangi bir noktada satılmamış olarak durmakta olduğunu da hesaba katmamız gerekir. Bazen, “tüm üreticilerin ve aracı tüccarların stokları adım adım aşırı birikme noktasına varır. Kısmen sanayici kapitalistin bir dizi başka sanayici kapitalisti harekete geçirmesi, kısmen de eksiksiz şekilde istihdam ettikleri işçilerin her zamankinden daha fazla para harcayabilmeleri nedeniyle, tüketim, genellikle tam da bu sırada en yüksek düzeyine ulaşmış olur. Kapitalistlerin gelirleriyle birlikte harcamaları da artar.” Ayrıca, değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasında sürekli bir dolaşım gerçekleşir. Bu dolaşım bireysel tüketime katılmasa da, yine de bireysel tüketimle kesin olarak sınırlanır.

Değişmeyen sermaye üretimi hiçbir zaman kendi başına bir amaç değildir, yalnızca, ürünleri bireysel tüketime dahil olan üretim alanlarında daha fazla değişmeyen sermayeye gereksinim duyulduğu için bu üretim yapılır. “Gelecekteki talebin kışkırttığı bu dolaşım bir süre boyunca sarsıntısız bir şekilde devam edebilir ve bu nedenle söz konusu dallarda tüccarların ve sanayicilerin işleri tıkırında gidebilir. Uzak piyasalara satış yapan (ya da yurt içindeki stokları da birikmiş olan) tüccarlara para geri dönüşleri, bankaların ödeme baskısı yapmasına ya da satın alınmış metalar karşılığında verilen borç senetlerinin vadelerinin bu metaların yeniden satılmasından önce dolmasına yol açacak kadar yavaş ve seyrek hale gelir gelmez bunalım patlak verir. O zaman, ödeme yapabilmek için zoraki satışlar ve indirimli satışlar başlar. Ve böylece, görünüşteki gönenci birdenbire sona erdiren çöküş gerçekleşir.”

Tüccar sermayesinin devri, yalnızca birkaç sanayi sermayesinin devirlerine eş zamanlı ya da arka arkaya aracılık etmekle kalmaz, aynı zamanda meta-sermayenin başkalaşımının M-P ve P-M şeklindeki karşıt evrelerini de hızlandırabilir. Bir metanın üretim fiyatı küçükse, kâr oranı belliyken, tüccarın bu daha ucuz metanın belirli miktarı üzerinden elde edeceği kârın tutarı da küçük olur; tersi olursa tersi olur. Bu bağlamda sonuç, tümüyle, tüccarın onun metalarıyla ticaret yaptığı sanayi sermayesinin üretkenliğinin daha büyük ya da daha küçük olmasına bağlıdır.

Marx burada, 1602 yılında kurulan ve Hollanda hükümetinden Doğu Hindistan’la ticaret yapma tekelini alan Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin oluşturduğu tekel durumuna değinir. Burada olduğu gibi, tekelci tüccarın aynı zamanda üretim üzerinde de tekel oluşturduğu örnekler vardır. Bu gibi örnekler dışında, metaların az ya da çok satılmasına veya satış fiyatına tüccarın karar vereceğini düşünmekten daha saçma bir şey olmayacaktır. İşin gerçeğinde, tüccarın meta satış fiyatının iki sınırı vardır. Birincisi, metanın tüccarın belirlemediği üretim fiyatı; ikincisi, yine onun belirlemediği ortalama kâr oranı. “Onun karar vereceği, ama kullanabileceği sermayenin büyüklüğünün ve başka koşulların da etkide bulunacağı tek şey, pahalı metaların mı yoksa ucuz metaların mı ticaretini yapmak istediğidir. Dolayısıyla, tüccarın nasıl hareket edeceği, onun keyfine değil, sadece ve sadece, kapitalist üretim tarzının gelişmişlik derecesine bağlıdır.” Örneğin üretim tekeline sahip olan eski Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, kapitalist üretimin başlangıç dönemlerine karşılık gelen ticaret tekeli durumunu, tümüyle değişmiş koşullarda da sürdürmeyi hayal edebilmiştir. Fakat rakip ülkelerle mücadele ve Hollanda’nın eski gücünün ve siyasal öneminin gerilemesi nedeniyle 1798’de tasfiye edilmiştir.

Kârın kaynağı örneğinde olduğu gibi, salt ticaretin bakış açısından ve tüccara özgü önyargıdan kaynaklanan çeşitli yanlış düşünceler vardır. Satış fiyatının belirlenmesi konusundaki yaygın önyargı da, çeşitli nedenler sayesinde varlığını sürdürür. Marx kısaca bu nedenlere değinir. Bunlardan biri, rekabet olgusu ve örneğin bir tüccarın rakiplerini piyasadan atmak için daha ucuza satış yapmasıdır. Bir diğeri, aslında tüccarın belirlemediği fakat neticede ona yarayan bir durumdur. Şöyle ki, üretim fiyatları emeğin artan üretici gücü nedeniyle düşerse, mevcut piyasa satış fiyatları ortalama kârdan daha fazlasını getirir. Ayrıca, “bir tüccar, daha büyük bir sermayenin daha hızlı bir şekilde devir yapmasını sağlamak için satış fiyatını indirebilir (bu da hiçbir zaman fiyata eklediği olağan kârı indirmesinden başka bir anlama gelmez)”. İşte bunların tümü, yalnızca tüccarların kendi aralarındaki rekabetle ilgili olan şeylerdir.

“Her bir meta miktarının fiyatı, bunun değere karşılık gelmesi ölçüsünde, söz konusu metalarda nesnelleşmiş olan emeğin toplam miktarıyla belirlenir. Çok sayıda metada az miktarda emek nesnelleşirse, tek bir metanın fiyatı düşük ve onun içinde saklı bulunan artı-değer küçük olur.” Varsayımımıza göre fiyat o metanın toplam değerine eşittir. Bir metada cisimleşmiş olan emeğin karşılığı ödenmiş ve karşılığı ödenmemiş emeğe ne şekilde bölündüğünün ise metanın fiyatıyla hiçbir ilgisi bulunmaz.

Ticari satış fiyatı söz konusu olduğunda üretim fiyatı verilidir ve ticarete dışsal bir ön koşuldur. Marx, ticari meta fiyatlarının geçmiş dönemlerde daha yüksek olduğunu belirtir. Bunun nedenlerinden biri, üretim fiyatlarının yüksekliği yani emeğin üretken olmamasıdır. Bir diğer neden, tüccar sermayesinin, henüz sermayelerin genel bir hareketliliğinin ve dolayısıyla genel bir kâr oranının oluşmadığı dönemlerde, daha yüksek bir artı-değer payını kendisine çekebilmesidir. “Dolayısıyla, bu durumun sona ermesi, iki açıdan bakıldığında da, kapitalist üretim tarzının gelişmesinin sonucudur.”

Tüccar sermayesinin devirleri, farklı ticaret dallarında daha uzun ya da daha kısa sürer. “Aynı ticaret dalları içinde, devir, iktisadi çevrimin farklı evrelerinde daha hızlı ya da daha yavaş olur. Ama deneyimlerle bulunan belirli bir ortalama devir sayısı vardır.” Tüccar sermayesinin devri, sanayi sermayesininkinden farklıdır ve bu da konunun doğasından kaynaklanır. Ayrıca, tüccar sermayesinin devrinin, kârın ve fiyatın belirlenmesiyle ilişkisi de farklıdır.

Sanayi sermayesinin devri, yeniden üretimin belirli aralıklarla yinelenmesini ifade eder ve belirli bir süre içinde piyasaya sürülen metaların miktarına bağlıdır. Ayrıca, devir zamanı üretim sürecinin hacmi üzerinde etkide bulunduğundan, değer ve artı-değer oluşumunu etkisi oranında sınırlandırır. Bu nedenle, devir, yıllık olarak üretilen artı-değer kütlesinin belirlenmesinde ve dolayısıyla da genel kâr oranının oluşumunda sınırlandırıcı bir rol oynar. Oysa ortalama kâr oranı tüccar sermayesi için verili bir büyüklüktür. “Tüccar sermayesi, kârın ya da artık değerin yaratılmasına doğrudan doğruya katılmaz ve genel kâr oranının oluşumunda, yalnızca, sanayi sermayesinin ürettiği kâr kütlesinden toplam sermayedeki kendi payıyla orantılı bir pay alması ölçüsünde, belirleyici bir rol oynar.”

Bir sanayi sermayesinin devir sayısı ne kadar büyük olursa, oluşturduğu kâr kütlesi de ve kâr oranı da o kadar büyük olur. Tüccar sermayesinde ise durum farklıdır. Tüccar sermayesi için kâr oranı, bir yandan sanayi sermayesinin ürettiği kârın kütlesiyle, diğer yandan toplam ticaret sermayesinin göreli büyüklüğüyle belirlenir. Tüccar sermayesinin devirlerinin sayısı, onun toplam sermayeyle ilişkisi ya da dolaşım için gerekli olan tüccar sermayesinin göreli büyüklüğü üzerinde belirleyici bir etkide bulunur.

Tüccar sermayesinin ortalama devrini kısaltan koşullar (örneğin ulaştırma araçlarının gelişmesi), tüccar sermayesinin mutlak büyüklüğünü o miktarda azaltır ve bu nedenle genel kâr oranını yükseltir. Tersi olursa, tersi olur. Geçmiş koşullarla karşılaştırıldığında, gelişmiş bir kapitalist üretim tarzı tüccar sermayesi üzerinde iki şekilde etkide bulunur. Birincisi, tüccar sermayesinin hızlı devri ve yeniden üretim sürecinin bunu mümkün kılan daha yüksek hızı nedeniyle tüccar sermayesinin sanayi sermayesine oranı küçülür. İkincisi, kapitalist üretim tarzının gelişimiyle birlikte her tür üretim meta üretimine dönüşür ve dolayısıyla tüm ürün dolaşım aracılarının eline geçer. Oysa eski üretim tarzlarında ticaret sermayesi devir yaptırdığı meta-sermayeye oranla daha büyük olmasına karşın mutlak olarak daha küçüktür. Çünkü toplam ürünün çok küçük bir kısmı meta olarak üretilir ve dolayısıyla tüccarların eline geçen toplam meta miktarı daha küçüktür.

Kapitalist üretim tarzı geliştikçe daha büyük miktarda meta kütlesi üretilirve tahıl örneğinde olduğu gibi üretimin giderek daha büyük bir bölümü ticarete konu olur. “Ayrıca, bunun bir sonucu olarak, yalnızca tüccar sermayesinin kütlesi değil, dolaşıma (gemi taşımacılığına, demiryollarına, telgraf sistemlerine vb.) yatırılmış olan tüm sermaye büyür.”

Tüccar sermayesinin toplam sermayeye oranla büyüklüğü verili kabul edildiğinde, farklı ticaret dallarındaki devirlerin farklılığı tüccar sermayesine düşen toplam kârın büyüklüğü ve genel kâr oranı üzerinde etkide bulunmaz. Tüccarın kârı, devir yaptırdığı meta-sermayenin kütlesiyle değil, söz konusu devre aracılık etmek için yatırdığı para-sermayenin büyüklüğüyle belirlenir. “Böyle olmasaydı, tüccar sermayesi, devirlerinin sayısına oranla, sanayi sermayesine göre çok daha yüksek bir kâr elde ederdi ve bu da genel kâr oranı yasasıyla çelişirdi.”

Önemli nokta şu ki, tüccar sermayesinin farklı ticaret dallarındaki devirlerinin sayısı metaların ticari fiyatlarını doğrudan doğruya etkiler. Belirli bir ticari sermayenin kârının tek bir metanın üretim fiyatına düşen payı, farklı iş dallarındaki tüccar sermayelerinin devirlerinin sayısıyla ya da devir hızlarıyla ters orantılıdır. “Dolayısıyla, farklı ticaret dallarındaki aynı ticari kâr yüzdesi, bunların devir zamanlarındaki farklılıklara bağlı olarak, metaların satış fiyatlarını, söz konusu metaların değerlerine göre çok farklı oranlarda yükseltir.”

Buna karşılık, sanayi sermayesinde devir zamanı, sömürülen emek gücü miktarını değiştirdiği için, verili bir sermayenin verili bir zamanda ürettiği değerlerin ve artı-değerlerin miktarını etkiler. Fakat üretilmiş olan tek tek metaların değer büyüklüklerini hiçbir şekilde etkilemez. Bazı durumlarda bazı metaların üretim fiyatları değerlerinden sapmış olsa da, bir bütün olarak üretim sürecine, toplam sanayi sermayesinin ürettiği meta kütlesine bakılır bakılmaz, genel yasanın doğrulandığı görülür.

Marx sanayi ve ticari sermayelerin devir zamanlarının detaylı şekilde incelenmesinden sonra ulaşılan sonucu vurgular. “Demek ki, devir zamanının sanayi sermayesindeki değer oluşumu üzerindeki etkisinin daha yakından incelenmesi, bizi, metaların değerlerinin içerdikleri emek-zamanla belirlendiği şeklindeki genel yasaya ve ekonomi politiğin temeline geri götürür.” Oysa tüccar sermayesinin devirlerinin ticari fiyatlar üzerindeki etkisi, şayet ara bağlantılar çok kapsamlı bir şekilde çözümlenmezse, fiyatların tümüyle keyfi bir şekilde belirlendiği yanlışına çıkarır. Zaten, yeniden üretim süreci hakkındaki tüm yüzeysel ve çarpık görüşler, tüccar sermayesinin kendine özgü hareketlerinin tüccarların kafalarında uyandırdığı yanlış düşüncelerden kaynaklanır.

Kapitalist üretimin gerçek iç bağlantılarının çözümlenmesi zor ve karmaşık bir iştir. Örneğin, “değerin ve artık değerin sınırları veriliyse, sermayeler arasındaki rekabetin değerleri üretim fiyatlarına ve sonrasında ticari fiyatlara, artık değeri de ortalama kâra nasıl dönüştürdüğünü anlamak kolaydır. Ama bu sınırların yokluğunda, rekabetin genel kâr oranını neden şu yerine bu sınıra, örneğin %1500 yerine %15’e indirdiği hiçbir şekilde anlaşılamaz. Rekabet, onu sadece bir düzeye indirebilir. Ama bu düzeyin kendisini belirlemesini sağlayabilecek olan hiçbir öğe barındırmaz.”

Kapitalist işleyişin çözümlenmesinin devasa zorluğu karşısında yüzeysel ve çarpık düşüncelere sapanların durumunu ne güzel açıklar Marx. “Eğer, okurun acı çekerek farkına vardığı üzere, kapitalist üretimin gerçek, iç bağlantılarının çözümlenmesi, çok karmaşık bir şey ve çok kapsamlı bir işse; eğer sadece göze göründüğü biçimiyle yüzeydeki bir hareketin içsel olan gerçek harekete indirgenmesi bilimin bir eseriyse, kapitalist üretim ve dolaşım aracılarının kafalarında, üretim yasaları hakkında, söz konusu yasalardan tümüyle sapan ve sadece görünürdeki hareketin bilinçli ifadeleri olan düşüncelerin oluşmak zorunda kalacağı apaçıktır. Bir tüccarın, bir borsa spekülatörünün, bir bankacının düşünceleri kaçınılmaz olarak tümüyle çarpıktır. Fabrikatörlerin düşünceleri ise sermayelerinin tabi olduğu dolaşım eylemleri ve genel kâr oranının eşitlenmesi tarafından bozulur. Rekabet de bu kişilerin kafalarında tümüyle çarpık bir rol oynar.”

(devam edecek)

1 Ocak 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /18

kapital_c-3-on.png

Bölüm 19: Para Ticareti Sermayesi

Paranın ve meta ticareti sermayesinin sanayi sermayesine ait dolaşım sürecinde gerçekleştirdiği teknik hareketler, kapitalist gelişme ilerledikçe özel bir sermaye türünün işlevleri olarak bağımsızlaşır. Böylece bu özel sermaye türü, para ticaretiyle uğraşan sermaye şeklini almış olur. Bu durumda sanayi sermayesinin ve meta ticareti sermayesinin bir kısmı, söz konusu teknik işlevleri yerine getiren para-sermaye olarak var olur. “Toplam sermayenin belirli bir bölümü, tek kapitalist işlevi tüm sanayici ve tüccar kapitalistler için bu işlemleri gerçekleştirmek olan para-sermaye biçiminde kendisini ayırır ve bağımsızlaşır.”

Para biçimindeki sermaye, yalnızca sermaye yeni yatırılıyorsa ve sermayenin yeni yatırılıyor olması ölçüsünde hareketin başlangıç noktası ve bitiş noktası olarak görünür. Fakat dolaşım sürecinde iş görmekte olan bütün sermayeler için, başlangıç noktası da bitiş noktası da yalnızca meta-para dönüşümünde birer geçiş noktası olarak görünür. Bir kez işe koyulmuş olup işlemlerini sürdüren bir ticaret sermayesi için gerçek süreç her zaman M-P-M' şeklindedir. Ticaret sermayesi, aynı anda hem M-P hem de P-M işlemlerini gerçekleştirir. Bunun anlamı, yalnızca, bir sermaye P-M aşamasındayken bir başkasının M-P aşamasında bulunmasından ibaret değildir. “Aksine, üretim sürecinin sürekliliği nedeniyle, aynı sermaye eş zamanlı olarak durmadan alır ve durmadan satar; söz konusu sermaye, her zaman, aynı anda her iki aşamada birden bulunur.”

Marx, burada paranın dolaşım aracı olarak mı yoksa ödeme aracı olarak mı iş göreceği hususunun meta mübadelesinin biçimine bağlı olduğunu belirtir. “Her iki durumda da, kapitalist, sürekli olarak çok sayıda kişiye para ödemek ve sürekli olarak çok sayıda kişiden para tahsil etmek zorundadır. Para ödeme ve para tahsil etme şeklindeki bu tümüyle teknik işlem başlı başına bir iştir ve paranın ödeme aracı olarak iş görmesi ölçüsünde, bilanço hesaplamalarını, denkleştirme faaliyetlerini gerekli kılar. Bu iş, değer yaratan bir iş değil, bir dolaşım gideridir.” Bu iş zamanı, gerekli araçlar eşliğinde ayrı bir grup kapitalist tarafından geriye kalan kapitalistler adına yürütülmek suretiyle kısaltılmış olur.

Hatırlanacağı üzere, sermayenin belirli bir kısmı sürekli olarak gömü biçiminde, yani potansiyel para-sermaye biçiminde elde bulunmak zorundadır. Bu atıl sermaye gerektiğinde satın almalar ve ödemeler için kullanılır. Potansiyel sermaye bu temelde sürekli olarak dolaşım araçlarına ve ödeme araçlarına çevrilirken, satışlar sırasında elde edilen paralarla ve vadesi gelen ödemelerle de sürekli olarak yeniden oluşturulur. “Sermayenin para biçiminde var olan kısmının sermaye işlevinin kendisinden ayrı bir şekilde gerçekleşen bu sürekli hareketi, bu tümüyle teknik işlem, ayrı bir işin ve ayrı maliyetlerin (dolaşım maliyetlerinin) varlığına yol açar.”

Sermayenin işlevlerinin gerekli kıldığı bu teknik işlemler, kapitalistler sınıfının bütünü için yerine getirilmek üzere, işbölümü temelinde, aracılardan ya da kapitalistlerden oluşan bir kesimin tek başına üstlendiği işlevler haline gelir. Tüccar sermayesinde olduğu gibi burada da iki anlamda işbölümü vardır. Söz konusu iş ayrı bir iş haline gelir ve tüm sınıfın para mekanizması için yerine getirildiği için yoğunlaşır, daha büyük ölçekte yürütülür. Böylece ardından, hem birbirlerinden bağımsız farklı dallara bölünme yoluyla hem de söz konusu dallarda işyerlerinin oluşumu (büyük bürolar, çok sayıda muhasebeci, kasadar ve alabildiğine geniş bir işbölümü) yoluyla daha da ileri bir işbölümü gerçekleşir. Para ödeme, tahsil etme, bilançoların denkleştirilmesi, cari hesapların tutulması, paranın saklanması gibi bütün bu işler, bu teknik işlemleri gerekli kılan faaliyetlerden ayrılarak, bu işlevler için yatırılmış sermayeyi para ticareti sermayesi haline getirir.

Bağımsızlaşmış para ticareti işletmelerini ortaya çıkaran farklı işlemler, para-sermayenin farklı kullanım amaçlarından ve işlevlerinden kaynaklanır. Para ticareti ilk olarak uluslararası ticarette ortaya çıkıp gelişir. “Farklı ulusal sikkeler ortaya çıkar çıkmaz, yabancı ülkelerde satın alımda bulunan tüccarların kendi ulusal sikkelerini yerel sikkelere çevirmeleri ve bunun tersini yapmaları ya da farklı sikkeleri dünya parası olarak sikke haline getirilmemiş saf gümüş ya da altına çevirmeleri gerekir.” İşte, modern para ticaretinin doğal temellerinden biri olan kambiyo işi (farklı ülkelerin paralarının birbirine çevrilmesi işi) bu nedenle ortaya çıkmıştır.

Marx eski dönemleri hatırlatır. Şöyle ki, ticaretin yapıldığı her yerde yerel sikkelerin kullanılabilmesi için ticari işletmelere gereksinim duyulmuştur. Bu temelde, kambiyo işleri, sikkeye dönüştürülmemiş değerli metallerin yerel sikkelere çevrilmesi ve bunun tersi çok yaygın ve kazançlı işler haline gelmiştir. Kambiyo bankası, adını kambiyo senedinden değil, farklı para türlerinin takas edilmesinden almıştır. Kambiyo bankalarının kurulmasından çok önce bile Hollanda’nın ticaret şehirlerinde sarraflar ve kambiyo büroları vardır. Bu sarrafların işi, yabancı tüccarlar tarafından ülkeye getirilmiş olan çok sayıdaki farklı sikke türlerini resmi geçerliliği olan sikkelerle takas etmektir. Bunların faaliyet alanları zaman içinde genişlemiş ve bu sarraflar kendi dönemlerinin kasadarları ve bankacıları olmuşlardır. Ama Amsterdam hükümeti kasadarlık faaliyetleri ile kambiyoculuğun birleşmesini tehlikeli bulmuş ve bu tehlikeyle baş etmek için, hem kambiyoculuğu hem de kasadarlık işlerini resmi yetkiyle yürütecek olan büyük bir kuruluşun oluşturulmasına karar vermiştir. Böylece, 1609 yılında ünlü Amsterdam Kambiyo Bankası kurulmuştur. Venedik, Cenova, Stockholm, Hamburg kambiyo bankaları da ortaya çıkışlarını para türlerinin sürekli olarak birbirlerine çevrilmesi zorunluluğuna borçludur. Aktardığı tarihi bilgilerden sonra Marx önemli bir hususu vurgular. “Sadece bir ülkedeki sarrafın bir başka ülkedeki sarrafa yönelik olarak yolcular için ödeme emirleri çıkarması şeklindeki kambiyoculuk, daha Roma’da ve Yunanistan’da bile, gerçek kambiyoculuğun ürünü olarak ortaya çıkmıştı.”

Lüks malların yapımının hammaddesi olan altının ve gümüşün alınıp satılması, değerli külçe ticaretinin ya da dünya parası olarak paranın işlevlerine aracılık eden ticaretin doğal temelidir. Bu işlevler ikiye ayrılır: “Bir yandan, uluslararası ödemelerin denkleştirilmesi için ve faiz arayışındaki sermayenin göçleri sırasında, farklı ulusal dolaşım alanlarındaki gidiş gelişler; diğer yandan, değerli metallerin üretim kaynaklarından başlayıp dünya pazarı aracılığıyla gerçekleşen hareketi ve arzın farklı ulusal dolaşım alanlarına dağılması. İngiltere’de, 17. yüzyılın büyük bölümünde kuyumcular hâlâ bankerlik işlevlerini yerine getiriyordu.”

Dünya parasıolma niteliği kazanan ulusal para yerel karakterinden sıyrılır ve bir ulusal para bir başkasıyla ifade edilir. Böylece bu paraların tümü altın ya da gümüş cinsinden içeriklerine indirgenir. Altın ve gümüşün de, dünya parası olarak dolaşan iki meta olarak, durmadan değişen karşılıklı değer oranlarına indirgenmesi gerekir. “Para tüccarı, bu aracılığı kendi özel işi haline getirir. Dolayısıyla kambiyoculuk ve değerli külçe ticareti para ticaretinin başlangıçtaki biçimleridir ve paranın iki işlevinden kaynaklanırlar: ulusal sikke olarak para ve dünya parası olarak para.”

Marx, ticaretin daha kapitalizm öncesinde de olduğu gibi, kapitalist üretim tarzında doğurduğu sonuçları vurgular. Bu sonuçlardan birincisi, paranın gömü olarak biriktirilmesidir. Kuşkusuz kapitalizmde bu, sermayenin ödeme ve satın alma araçlarının bir rezerv fonu olarak her zaman para biçiminde elde bulunması gereken kısmının biriktirilmesidir. “Gömünün, kapitalist üretim tarzı içinde yeniden ortaya çıkarken ve genel olarak ticaret sermayesinin gelişimi sırasında en azından bu sermaye için aldığı ilk biçim budur. Her ikisi de hem yurt içindeki dolaşım hem de uluslararası dolaşım için geçerlidir. Bu gömü sürekli olarak akıcıdır, hiç durmadan dolaşıma akar ve hiç durmadan ondan geri döner. Gömünün ikinci biçimi ise, yeni biriktirilmiş ve henüz yatırılmamış olan para-sermaye de dahil olmak üzere, atıl duran, o an için kullanılmayan para biçimindeki sermayedir. Bu şekildeki bir gömü oluşumunun gerekli kıldığı işlevler, saklama, muhasebe vb. ile başlar.”

Söz konusu sonuçlardan ikincisi, satın alma sırasında paranın harcanması ve satış sırasında tahsil edilmesi; ödemelerin yapılması ve alınması, ödemelerin denkleştirilmesi vb. şeklindedir. “Para tüccarı, başlangıçta tüm bunları basit bir kasadar olarak tüccarlar ve sanayici kapitalistler için yapar.” Marx’ın burada aktardığı tarihi bilgiden öğrendiğimize göre, kasadarlık kurumu başlangıçtaki bağımsız karakterini belki de hiçbir yerde Hollanda’nın ticaret şehirlerindeki kadar bozulmamış şekilde korumamıştır. Ayrıca, kasadarlığın işlevleri, kısmen, eski Amsterdam Kambiyo Bankası’nın işlevleriyle örtüşür. Fakat asıl kasadarlık işi, ödemelere aracılık edilmesidir. Bu nedenle, sınaî girişimler, spekülasyonlar ve sınırsız kredilerin açılması bu işin kapsamına girmez.

Marx’ın Alman tarihçi Hüllmann’dan aktardığı üzere: “Altın ve gümüş külçelerinin taşınmasının başka yerlere göre daha zahmetli olduğu Venedik’te, gereksinimler ve yerel özellikler, bu şehirdeki büyük tüccarları uygun güvenliğe, denetime ve yönetime sahip banka birlikleri kurmaya yöneltti; bu birliklerin üyeleri, belirli tutarları yatırıyor, bunlara dayalı olarak alacaklıları için ödeme talepleri veriyordu; ardından, ödenmiş olan tutar, borçlu için tutulan defterin ilgili sayfasında hesaptan düşülüyor ve alacaklının defterdeki hesabına ekleniyordu. Ciro bankaları denen kurumların ilk ortaya çıkışı bu şekilde olmuştu. Bu birlikler gerçekten de eskidir.”

Bir ülkeden bir başkasına altın ya da gümüş aktarılması şeklinde gelişen külçe ticareti ise, kambiyo kuruyla belirlenen meta ticaretinin sonucundan başka bir şey değildir. Külçe tüccarları bu temelde sonuçlara aracılık etmekten başka bir şey yapmazlar.

Para malzemesinin (altın ve gümüş) üretim kaynaklarından elde edilmesine gelince, bu doğrudan doğruya meta olarak altının ve gümüşün başka metalar ile değişimi yoluyla olur. “Dolayısıyla, tıpkı demirin ya da başka metallerin elde edilmesi gibi, bunun kendisi de meta mübadelesinin bir uğrağıdır.” Ama değerli metallerin dünya pazarındaki hareketlerine gelince, nasıl ki paranın yurt içindeki satın alma ve ödeme aracı olarak hareketi yurt içindeki meta mübadelesiyle belirleniyorsa, bu hareket de tümüyle aynı şekilde uluslararası meta mübadelesiyle belirlenir. Fakat değerli metallerin bir ulusal dolaşım alanından diğerine giriş-çıkışları, ulusal paradaki değer kaybı ya da çifte standart uygulanması neticesinde meydana gelmişse, para dolaşımına yabancı şeylerdir ve sapmaların devlet kararnameleri ile düzeltilmesini temsil ederler. Son olarak, değerli metaller ister iç isterse dış ticaret için olsun, satın alma ya da ödeme araçlarından oluşan rezerv fonlarını temsil ettiği kadarıyla bir gömü oluştururlar. Bu gömü her iki durumda da dolaşım sürecinin zorunlu bir tortusundan başka bir şey değildir.

Hacmiyle, biçimleriyle ve hareketleriyle tüm para dolaşımı, meta dolaşımının bir sonucundan başka bir şey değildir. Kapitalist bakış açısına göre, meta dolaşımı sadece sermayenin dolaşım sürecini temsil eder. Para ticareti, meta dolaşımının sonucundan ibaret olan para dolaşımına aracılık etse de, işlevi onun ötesine geçer. “Onun aracılık ettiği şeyler, meta dolaşımının, onun tarafından yoğunlaştırılan, kısaltılan ve basitleştirilen teknik işlemleridir.” Tüm kapitalistler sınıfı için yönetildiklerinde, satın alma ve ödeme araçlarından oluşan rezerv fonlarının, her bir kapitalist tarafından ayrı olarak yönetilecekleri durumdaki kadar büyük olmaları gerekmez. İşte para ticareti, gömü oluşturmak yerine, isteğe bağlı gömü oluşumunu iktisadi açıdan mümkün olan en düşük düzeyine indirmenin teknik araçlarını sağlar.

Para ticareti değerli metalleri satın almak yerine onların dağıtımına aracılık eder. Para ticareti, paranın ödeme aracı olarak iş görmesi ölçüsünde, bilançoların denkleştirilmesini kolaylaştırır. Bu denkleştirmeler aracılığıyla bunlar için gerekli olan para kütlesini azaltır; ama karşılıklı ödemelerin bağlantılarını da hacimlerini de belirleyemez. Örneğin bankalarda ve takas odalarında karşılıklı olarak mübadele edilen poliçeler ve çekler tümüyle bağımsız işleri temsil eder. Bunlar verili işlemlerin sonuçlarıdır ve burada söz konusu olan tek şey, söz konusu sonuçların teknik açıdan daha iyi şekillerde denkleştirilmesidir. “Para, satın alma aracı olarak dolaşıyorsa, alımların ve satışların hacimleri ve sayıları para ticaretinden tümüyle bağımsızdır.” Para ticareti ise, yalnızca, alımlarla ve satışlarla bir arada gerçekleşen teknik işlemleri kısaltabilir ve bu sayede metaların devri için gerekli olan nakit para miktarını azaltabilir.

Marx burada saf, yani kredi sisteminden ayrı biçimiyle para ticaretini ele almıştır. Bu şekliyle para ticareti, yalnızca meta dolaşımının bir uğrağı olan para dolaşımının tekniğiyle ve paranın bundan kaynaklanan farklı işlevleriyle ilgilidir. Bu durum para ticaretini meta ticaretinden özsel olarak ayırır. Meta ticareti sermayesi, paranın iki kez el değiştirmesi ve böylece metanın iki kez yer değiştirip paranın geri dönmesi şeklinde özgün bir dolaşım sergiler. Oysa para ticareti sermayesi için bu tür bir özel biçimin varlığından söz edilemez.

Para dolaşımının teknik aracılığı için kapitalistlerin ayrı bir kesimi tarafından para-sermaye yatırılması durumunda, sermayenin genel biçimi olan P-P' sonucuyla burada da karşılaşılır. “Para tüccarlarının faaliyetlerine konu olan para-sermaye kütlesinin, tüccarların ve sanayicilerin dolaşım alanında bulunan para-sermayeleri olduğu ve para tüccarlarının gerçekleştirdiği işlemlerin, yalnızca, tüccarların ve sanayicilerin para tüccarlarınca aracılık edilen işlemleri olduğu açıktır.”

Para ticareti yapanlar zaten gerçekleştirilmiş olan değerlerle iş gördüklerinden, para tüccarlarının kârlarının artı-değerden bir pay olduğu da aynı şekilde açıktır. Ayrıca, meta ticaretinde olduğu gibi para ticaretinde de ikili bir işlev vardır. Zira para dolaşımıyla bağlantılı teknik işlemlerin bir kısmı, meta tüccarlarının ve meta üreticilerinin kendileri tarafından gerçekleştirilmek zorundadır.

(devam edecek)

3 Şubat 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak / III. Cilt /19

kapital_c-3-on.png

Bölüm 20: Tüccar Sermayesi Üzerine Tarihsel Bilgiler

Bu bölüme kadar yapılan açıklamalardan kolaylıkla anlaşılabileceği üzere, tüccar sermayesini sanayi sermayesinin özel bir türü olarak ele almaktan daha saçma bir şey yoktur. Her bir sanayi sermayesinin kendi yeniden üretim sürecinin dolaşım evresinde, aslında yalnızca tüccar sermayesine ait işlevleri yerine getirdiğini gözlemlemek bile bu saçma düşünceleri çürütür. Sanayi sermayesinin dolaşımdaki dönüşmüş biçimi ile farklı üretim dallarında henüz üretim yapan üretken sermayeler arasında dağlar kadar fark vardır.

Marx, genelde iktisatçıların sergilediği saçmalıklar dışında, sıradan iktisatçı söz konusu olduğunda, yanlış anlayışın iki nedeni daha olduğunu belirtir. Bunlardan birincisi, bu tür iktisatçının, sanayicinin kârından farklı bir özelliğe sahip olan ticari kârı açıklayamamasıdır. İkincisi ise, kapitalist üretim tarzının özgül biçiminden kaynaklanan meta-sermaye ve para-sermaye biçimlerini ve ayrıca meta ticareti sermayesi ve para ticareti sermayesi biçimlerini üretken sermaye ile bir göstermeye yönelik özürcü çabalarıdır.

Marx’ın belirttiği üzere, Smith ve Ricardo gibi büyük iktisatçılar sermayeyi sanayi sermayesi olarak ele almışlar ve dolaşım sermayesini de (para-sermayeyi ve meta-sermayeyi), gerçekte yalnızca, her bir sermayenin yeniden üretim sürecinde bir evre oluşturduğu kadarıyla incelemişlerdir. Bu nedenle de, özel bir tür olarak ticaret sermayesi karşısında zor duruma düşmüşlerdir. Oysa değer oluşumu ve kâr hakkında, sanayi sermayesinin incelenmesinden dolaysız olaraktüretilen önermeler tüccar sermayesine doğrudan doğruyauymaz. “Bu nedenle tüccar sermayesini gerçekte tümüyle bir yana bırakırlar ve ondan yalnızca sanayi sermayesinin bir türü olarak söz ederler.” Ricardo’nun yaptığı gibi, özel olarak dış ticaret üzerinde durduklarında ise, bu ticaretin değer ve dolayısıyla artı-değer yaratmadığını belirtmekle yetinirler. “Oysa dış ticaret için geçerli olanlar iç ticaret için de geçerlidir.”

Marx, buraya kadar tüccar sermayesinin kapitalist üretim tarzının sınırları içinde ele alındığını belirtir. “Ama yalnızca ticaret değil ticaret sermayesi de kapitalist üretim tarzından eskidir ve aslında tarihsel açıdan sermayenin en eski serbest var olma biçimidir.”

Para ticareti sermayesi daha önce ele alındığından, burada üzerinde durulacak husus meta ticareti sermayesidir. Meta ticareti sermayesi dolaşım alanına hapsolmuştur ve tek işlevi meta mübadelesine aracılık etmektir. O nedenle, onun var olması için basit meta dolaşımı ve para dolaşımına gerekli olanların dışında herhangi bir koşul bulunmaz. “Metalar olarak dolaşıma giren ürünler hangi üretim tarzına (ilkel komünler ya da kölelerin üretimi ya da küçük köylü ve küçük burjuva üretimi ya da kapitalist üretim) dayalı olarak üretilirse üretilsin, bunların meta olma niteliklerinde herhangi bir değişiklik olmaz ve metalar olarak mübadele sürecinden ve ona eşlik eden biçim değişikliklerinden geçmek zorundadırlar.” Tüccar sermayesi, yalnızca, kendisi için verili ön koşulları oluşturan uçların, yani metaların hareketine aracılık eder.

“Ürünlerin ne kadarının ticaret konusu olacağı ve tüccarların ellerinden geçeceği üretim tarzına bağlıdır ve bu konudaki en üst düzeye, ürünlerin dolaysız geçim araçları olarak değil sadece metalar olarak üretildikleri, tam olarak gelişmiş kapitalist üretim aşamasında ulaşılır.” Ancak, her tür üretim tarzında ticaret, mübadele konusu olacak fazla ürünlerin üretilmesini teşvik eder. Bu temelde, üretime, mübadele değerine yönelik olma niteliğini giderek daha fazla kazandırır.

Metaların başkalaşımı, maddi açıdan farklı metaların birbirleriyle mübadele edilmesinden ve biçimsel olarak da M-P (satış); P-M (satın alma) unsurlarından oluşur. Tüccar sermayesinin işlevi, metaların alım satım yoluyla mübadelesinden ibarettir. Tüccar sermayesi yalnızca meta mübadelesine aracılık eder fakat bu mübadelenin, eski dönemler dahil, yalnızca dolaysız üreticiler arasındaki bir meta mübadelesi olduğu düşünülmemelidir. “Kölelik, serflik ve haraç düzeni koşulları altında (ilkel topluluklar söz konusu olduğunda), ürünün sahipleri, yani satıcılar, köle sahibi, feodal bey ve haraç toplayan devlettir. Tüccar, çok sayıda insan için alıp satar. Alımlar ve satımlar onun elinde toplanır ve böylece alım satım, (tüccar olarak) alıcının dolaysız gereksinimine bağlı olmaktan çıkar.”

Meta mübadelelerine tüccarın aracılık ettiği üretim alanlarının toplumsal örgütlenmesi ne şekilde olursa olsun, tüccarın serveti her zaman para cinsinden bir servet biçimindedir ve onun parası her zaman sermaye olarak iş görür. Bunun biçimi her zaman P-M-P' olarak ifade bulur; mübadele değerinin bağımsız biçimi olan para başlangıç noktasıdır ve satış sayesinde bu paranın arttırılması bağımsız amaçtır. Meta mübadelesinin kendisi ve ona aracılık eden işlemler, yalnızca zenginliği değil mübadele değeri olarak zenginliği arttırmanın araçlarından başka bir şey değildir. İtici güdü ve belirleyici amaç başlangıçtaki P’yi üzerine eklenen parayla P' değerine dönüştürmektir. “Tüccar sermayesinin karakteristik hareketi olan bu P-M-P', onu, üreticilerin kendi aralarında gerçekleşen ve nihai amacı kullanım değerlerinin mübadelesi olan meta ticaretinden (M-P-M) ayırır.”

Üretim ne kadar az gelişmişse, para cinsinden servetin o kadar büyük bir bölümü tüccarların elinde toplanırya da tüccar servetinin özgül biçimi olarak görünür. Kapitalist üretim tarzı içinde tüccar sermayesi, sadece, özel bir işleve sahip bir sermaye olarak görünür. “Önceki tüm üretim tarzlarında ve üretimin dolaysız olarak üreticinin geçim araçlarının üretimi anlamına gelmesi ölçüsünde daha fazla geçerli olmak üzere, tüccar sermayesi, sermayenin en üst düzeyli işlevini yerine getiriyormuş gibi görünür.”

Tüccar sermayesinin, kapitalist üretim tarzının gelişmesi için tarihsel bir koşul olduğunu vurgular Marx. Onun varlığı ve belirli bir düzeye kadar gelişmesi, birincisi, para cinsinden servet yoğunlaşmasının ön koşuludur. İkincisi, kapitalist üretim tarzı, ticaret için üretimi, tek tek müşterilere satış yapılması yerine büyük ölçekli satışların yapılması temelinde tüccarın varlığını şart koşar. “Diğer yandan, tüccar sermayesindeki her tür gelişim, üretimin giderek mübadele değerine yönelik bir karakter kazanmasına ve ürünlerin giderek metalara dönüşmesine yol açar.” Fakat kuşkusuz, tüccar sermayesinin gelişimi, diğer bazı faktörler olmaksızın, tek başına bir üretim tarzından bir başkasına geçişe aracılık etmeye de, onu açıklamaya da yetmez.

Kapitalizm geliştikçe, tüccar sermayesinin geçmişteki bağımsız varlığına son verilerek genel olarak sermaye yatırımının özel bir uğrağına dönüştürülür ve kârların eşitlenmesi tüccar sermayesinin kâr oranını genel ortalamaya indirir. “Artık, yalnızca, üretken sermayenin aracısı olarak iş görür. Burada, tüccar sermayesinin gelişimiyle oluşan toplumsal koşullar belirleyici olmaktan çıkar; buna karşın, tüccar sermayesinin egemen olduğu yerlerde, eskimiş koşullar hüküm sürer. Bu söylenen, aynı ülkenin içinde bile geçerli olur; örneğin, saf ticaret şehirlerinin sanayi şehirlerine kıyasla geçmişteki koşullarla çok daha çarpıcı benzerlikler gösterdiği ülkelerde böyledir.” Bu duruma İngiltere’den örnek verir Marx. Şöyle ki, modern İngiliz tarihinde ticaret şehirleri, siyasal olarak gerici ve sanayi sermayesine karşı toprak aristokrasisiyle ve mali aristokrasiyle birlik halinde görünmüştür. İngiliz tüccar sermayesi ve mali aristokrasi, sanayi sermayesinin eksiksiz egemenliğini, ancak tahıldan alınan gümrük vergilerinin kaldırılmasından sonra tanımıştır. Sermayenin tüccar sermayesi olarak bağımsız ve egemen bir biçimde gelişmesi, üretimin sermayeye tabi olmaması ve dolayısıyla sermayenin kendisinden de bağımsız, yabancı bir toplumsal üretim tarzı temeli üzerinde gelişmesi demektir. Özetle, tüccar sermayesinin bağımsız gelişmesi, toplumun genel iktisadi gelişimiyle ters orantılıdır.

Kapitalizmin gelişmediği dönemde ürün ticaret aracılığıyla meta olur. Böyle bir durumda ürünleri metalara dönüştüren şey, ticarettir. “Demek ki, sermayenin kendisi burada ilk olarak dolaşım sürecinde ortaya çıkar. Paranın sermayeye dönüşümü dolaşım sürecinde gerçekleşir. Ürünün, mübadele değerine, metalara ve paraya dönüşümü ilk olarak dolaşımda gerçekleşir.” Böyle bir durumda, “dolaşım, henüz üretime hükmetmeye başlamamıştır; aksine, onunla ilişkisi, onun verili bir ön koşulu olmasıdır. Diğer yandan, üretim süreci, henüz, dolaşım sürecini, sadece kendi uğraklarından biri olacağı şekilde kapsamamıştır”. Kapitalist üretimde ise dolaşım, üretimin yalnızca bir uğrağı, bir geçiş evresidir. “Yani yalnızca, meta olarak üretilen ürünün gerçekleştirilmesi ve onun metalar olarak üretilen üretim öğelerinin yerlerine koyulmasıdır. Burada, sermayenin dolaysız olarak dolaşımdan kaynaklanan biçimi (ticaret sermayesi), artık yalnızca kendi yeniden üretim hareketi içindeki sermayenin biçimlerinden biri olarak görünür.”

Marx’ın belirttiği üzere, tüccar sermayesinin bağımsız gelişmesinin kapitalist üretimin gelişme derecesiyle ters orantılı olması yasası, kendisini en çok Venediklilerde, Cenevizlilerde ve Hollandalılarda göstermiştir. Bu örnekler kendisini, “asıl kazançların yurt içinde üretilen ürünlerin ihraç edilmesiyle değil, ticari ve başka iktisadi açılardan gelişmemiş toplulukların ürünlerinin mübadelesine aracılık ederek ve her iki üretici ülkeyi sömürerek elde edildiği taşımacılık ticaretinin (carrying trade) tarihinde gösterir.” Marx bu hususu açmak için A. Smith’in “Milletlerin Zenginliği” eserinden aktarır: “Ticaret şehirlerinin sakinleri, daha zengin ülkelerin gelişkin imalat sanayisi ürünlerini ve pahalı lüks mallarını ithal ederek, bunları kendi topraklarından elde edilen büyük miktarlarda ham ürünler vererek hevesli bir şekilde satın alan büyük toprak sahiplerinin kendilerini beğenmişliklerini besliyordu. Dolayısıyla, o dönemde, Avrupa’nın büyük bir bölümünde, ticaret, asıl olarak, bir ülkenin ham ürünlerinin daha uygar ülkelerin imalat sanayisi ürünleriyle mübadele edilmesinden oluşuyordu. Bu zevk, ciddi bir talebe yol açacak kadar genelleştiğinde, tüccarlar, taşıma maliyetlerinden tasarrufta bulunmak için, doğal olarak, kendi ülkelerinde aynı türden bazı manifaktürler kurma girişimlerinde bulunuyordu.”

Bu gibi örneklerde tüccar sermayesi, aralarında aracılık ettiği üretim alanlarından ayrıdır, saftır. Marx bu durumun tüccar sermayesinin oluşumunun başlıca kaynaklarından biri olduğunu vurgular. “Ne var ki, bu taşımacılık ticareti tekeli ve dolayısıyla bu ticaretin kendisi, geçmişte her iki yönden sömürdüğü ve gelişmemişlikleri kendi varlık temeli olan halkların iktisadi gelişmişliklerinin ilerlemesiyle orantılı olarak ortadan kalkar. Bu, taşımacılık ticareti örneğinde, yalnızca özel bir ticaret dalının ortadan kalkması olarak değil, aynı zamanda yalnızca ticaretle uğraşan halkların üstünlüğünün ve genel olarak geçmişte söz konusu taşımacılık ticaretine dayanmış olan ticari zenginliklerinin ortadan kalkması olarak görünür. Bu, kapitalist üretimin gelişimiyle birlikte ticaret sermayesinin sanayi sermayesine tabi hale gelmesini ifade eden bir özel biçimden başka bir şey değildir. Tüccar sermayesinin üretime doğrudan doğruya egemen olduğu yerlerdeki yönetim tarzının çarpıcı örnekleri, yalnızca genel olarak sömürge ekonomisi (sömürge sistemi denen sistem) tarafından değil, çok özel olarak eski Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetim tarzı tarafından sağlanır.”

Tüccar sermayesinin hareketi para-meta-para şeklinde olduğundan, tüccarın kârı, birincisi, yalnızca dolaşım sürecinde gerçekleşen işlemlerle ve ikincisi, son işlem olan satım işlemiyle gerçekleştirilir. “Yani, tüccarın kârı, elden çıkarma yoluyla elde edilen kârdır.” Ürünler değerlerine satıldığı sürece, saf ve bağımsız ticaret kârı, ilk bakışta olanaksız görünür. Oysa “pahalıya satmak için ucuza satın almak, ticaretin yasasıdır. Dolayısıyla, ticaretin yasası, eş değerlerin mübadelesi değildir.” Tarihsel süreçte ürün mübadelelerindeki nicel oranlar başlangıçta tümüyle rastlantısaldır. “Meta biçimini, aynı üçüncü şeyle mübadele edilebilir olmaları, yani aynı üçüncü şeyin ifadeleri olmaları ölçüsünde alırlar. Süreklileşen mübadele ve mübadele için yeniden üretimin daha düzenli hale gelmesi, söz konusu rastlantısallığı giderek ortadan kaldırır.” Burada tüccar, kendi hareketi sayesinde eşdeğerliliği sağlar.

Tüccar sermayesinin dolaşım biçimi (P-M-P'), kendisini yalnızca elden çıkarılma yoluyla koruyan ve çoğaltan bir şey olarak parayı, gömüyü ortaya çıkarır. Marx burada tarihten örnek verir. “Eski çağların ticaretle uğraşan halkları, daha çok Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşayan Yahudiler gibi yaşıyordu. İlk bağımsız, büyük ölçüde gelişmiş ticaret şehirlerinin ve ticaretle uğraşan halkların ticareti, saf bir taşımacılık ticareti olarak, aralarında aracılık rolü oynadıkları üretici halkların barbarlıklarına yaslanıyordu.”

Marx çok önemli bir noktaya, ticaretin eski ilişkileri çözen rolüne değinir. “Kapitalist toplumun ön aşamalarında ticaret sanayiye hükmeder; modern toplumda tersi olur. Ticaret, doğal olarak, aralarında yürütüldüğü topluluklar üzerinde az ya da çok etkide bulunacak; hazları ve geçinmeyi ürünlerin dolaysız olarak kullanılmasından çok satışa bağımlı kılarak, üretimi mübadele değerine giderek daha fazla tabi kılacaktır. Ticaret, bu yolla, eski ilişkileri çözer. Para dolaşımını artırır. Artık, üretim fazlasına el koymakla kalmaz, giderek üretimin kendisini ele geçirir ve birer bütün olarak üretim dallarını kendisine bağımlı kılar. Ne var ki, söz konusu çözücü etki, üretici topluluğun doğasına fazlasıyla bağımlıdır.”

Gelişmemiş toplulukların ürünlerinin mübadelesine aracılık ettiği sürece, ticari kârın, hile ve dolandırıcılık olarak görünmekle kalmadığını ve büyük ölçüde de bunlardan kaynaklandığını vurgular Marx. Ticaret sermayesi farklı ülkelerin üretim fiyatları arasındaki farkı sömürür ve bu bağlamda meta değerleri üzerinde eşitleyici ve sabitleyici bir etkide bulunur. Ayrıca, üretimleri henüz temel olarak kullanım değerlerine yönelik olan ve iktisadi örgütlenmeleri açısından, genel olarak ürünlerin değerlerine satılmasının ikincil önem taşıdığı topluluklar arasında aracılık eder. “A. Smith’in doğru bir şekilde sezmiş olduğu üzere, eski üretim tarzlarında, tüccarın faaliyetlerine konu olan artık ürünün temel sahiplerinin, yani köle sahibinin, feodal toprak sahibinin, devletin (örneğin doğulu despotun), tüccarın tuzağa düşürdüğü tüketici zenginliği ve lüksü temsil etmesi nedeniyle, artık ürünün ağırlıklı bir bölümüne el koymasına yol açar.” Marx devam eder: “Dolayısıyla, ağırlıklı bir egemenliğe sahip olan ticaret sermayesi, her yerde bir yağma sistemini ortaya çıkarır ve hem eski hem de yeni dönemlerdeki gelişmesi doğrudan doğruya şiddete dayalı yağmalarla, deniz korsanlığıyla, kaçırılan insanların köleleştirilmesiyle, sömürgelerdeki fetihlerle bağlantılıdır; Kartaca’da, Roma’da, daha ileri tarihlerde Venediklilerde, Portekizlilerde, Hollandalılarda vb. böyle olmuştur.”

“Ticaretin ve ticaret sermayesinin gelişmesi, her yerde, mübadele değerlerinin üretilmesi eğilimini güçlendirir, mübadele değerleri üretiminin hacmini artırır, onu çeşitlendirir ve kozmopolitleştirir, parayı dünya parasına dönüştürür. Bu nedenle, ticaret, her yerde, tüm farklı biçimleriyle asıl olarak kullanım değerlerinin üretilmesine yönelik olan mevcut üretim örgütlenmeleri üzerinde az ya da çok çözücü etkide bulunur. Ama eski üretim tarzı üzerinde ne ölçüde çözücü etkide bulunacağı, başlangıçta, söz konusu üretim tarzının sağlamlığına ve iç yapılanmasına bağlı olur. Ve bu çözülme sürecinin nereye doğru yol alacağını, yani eskisinin yerini hangi yeni üretim tarzının alacağını, ticaret değil, eski üretim tarzının karakteri belirler. Antik dünyada ticaretin etkisi ve tüccar sermayesinin gelişmesi her zaman bir köle ekonomisiyle sonuçlanır; başlangıç noktasına bağlı olarak, sadece, dolaysız geçim araçlarının üretimine yönelik, ataerkil bir köle sistemi, artık değer üretimine yönelik bir köle sistemine dönüşür. Buna karşılık, modern dünyada, aynı etki ve gelişme, kapitalist üretim tarzıyla sonuçlanır. Demek ki, bu sonuçlar da, ticaret sermayesinin gelişmesinden çok farklı koşulların ürünleriydi.”

Kentsel sanayi tarımsal sanayiden ayrılır ayrılmaz, kentsel sanayinin ürünleri başından itibaren metalar olmuş ve dolayısıyla bunların satılması ticaretin aracılığını gerektirmiştir. “Buraya kadarıyla, ticaretin kentsel gelişmeye yaslanması ve diğer yandan kentsel gelişmenin ticarete bağımlı olması doğaldır.” Fakat sınaî gelişmenin bu gelişmeyle ne ölçüde el ele gideceği tümüyle farklı koşullara bağlıdır. “Eski Roma, geç cumhuriyet döneminde bile, zanaatlarda herhangi bir gelişme olmadan, tüccar sermayesini eski dünyada hiç ulaşmadığı kadar yüksek bir düzeye ulaştırırken, Korint’te ve Avrupa’nın ve Küçük Asya’nın diğer Yunan kentlerinde, ticaretin gelişmesine yüksek derecede gelişmiş zanaatlar eşlik etmişti. Diğer taraftan, kentsel gelişmenin ve onun koşullarının tam tersine, ticaret ruhu ve ticaret sermayesinin gelişmesi çoğu zaman tam da yerleşik olmayan, göçebe halklara özgüdür.”

16. ve 17. yüzyıllarda coğrafi keşiflerle birlikte ticaret alanında gerçekleşen ve tüccar sermayesinin gelişmesini fazlasıyla hızlandıran nitelikte büyük devrimler yaşanmıştır. Marx bu devrim niteliğindeki gelişmelerin, feodal üretim tarzından kapitalist üretim tarzına geçişi destekleyen başlıca uğraklardan biri olduğunu vurgular. Ve “tam da bu olgu, tümüyle yanlış görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır” der. “Dünya pazarının birdenbire genişlemesi, dolaşımdaki metaların çeşitlenmesi, Avrupa ulusları arasındaki Asya’nın ürünlerini ve Amerika’nın hazinelerini ele geçirme yarışı ve sömürge sistemi, üretimin önündeki feodal engellerin ortadan kaldırılmasına önemli katkılarda bulunmuştu. Buna karşın, modern üretim tarzı, ilk dönemi olan manifaktür döneminde, yalnızca, gelişmesinin koşullarının Orta Çağ’da ortaya çıkmış olduğu yerlerde gelişmişti. Örneğin, Hollanda ile Portekiz karşılaştırılabilir. Ve eğer 16. yüzyılda ve hatta kısmen 17. yüzyılda ticaretin birdenbire genişlemesi ve yeni bir dünya pazarının oluşumu, eski üretim tarzının yıkılması ve kapitalist üretim tarzının yükselişi üzerinde çok güçlü bir etkide bulunduysa, bu genişleme ve oluşum, tersine, bir kez yaratılmış olan kapitalist üretim tarzına dayalı olarak gerçekleşti. Dünya pazarının kendisi, bu üretim tarzının temelini oluşturur.”

Diğer yandan, bu üretim tarzına özgü olan üretimin ölçeğini durmadan büyütme gerekliliği, dünya pazarının sürekli olarak genişlemesine yol açmıştır. “Böylece burada ticaretin sanayiyi durmadan devrimcileştirmesi değil, sanayinin ticareti durmadan devrimcileştirmesi söz konusu olur. Artık, ticari üstünlük de, büyük sanayinin koşullarının daha az ya da daha çok ağır basmasıyla bağlantılıdır. Örneğin, İngiltere ile Hollanda karşılaştırılabilir. Egemen tüccar ulus olarak Hollanda’nın çöküşünün tarihi, ticaret sermayesinin sanayi sermayesine bağımlı hale gelmesinin tarihidir. Kapitalist üretim tarzını önceleyen ulusal üretim tarzlarının iç sağlamlıklarının ve yapılanmalarının, ticaretin çözücü etkisinin önüne çıkardığı engeller, İngilizlerin Hindistan ve Çin’le ticaretinde çarpıcı bir şekilde görülür. Burada üretim tarzının geniş temeli, küçük ölçekli tarım ile ev sanayisinin birliği tarafından oluşturulur; Hindistan söz konusu olduğunda, buna, toprak üzerindeki ortak mülkiyete dayalı köy toplulukları biçimini eklemek gerekir; ayrıca, Çin’de de ilk biçim buydu.”

İngilizler, Hindistan’da, bu küçük iktisadi toplulukları parçalamak için, egemenler ve toprak sahipleri olarak dolaysız siyasal ve iktisadi güçlerini aynı anda kullanmışlardır. Marx bu noktada sömürgeci İngiltere’nin Hindistan’daki yönetim şeklini eleştirir. “Eğer tarihi, başarısızlığa uğramış ve gerçekten aptalca (pratikte rezil) iktisadi denemelerin bir tarihi olan bir halk varsa, İngilizlerin Hindistan’daki yönetimi böylesi bir örnektir. Bengal’de, İngiliz büyük toprak mülkiyetinin bir karikatürünü, güneydoğu Hindistan’da parsel mülkiyetinin bir karikatürünü yarattılar; kuzeybatıda, ortak toprak mülkiyetine yaslanan Hint iktisadi topluluğunu, ellerinden geldiği kadarıyla, kendisinin bir karikatürüne dönüştürdüler.” Buna karşılık, İngiliz ticaretinin Hindistan’daki üretim tarzını devrimcileştirici etkisini de belirtir Marx. “İngiliz ticareti burada yalnızca, metalarının düşük fiyatları aracılığıyla sınaî ve tarımsal üretimin söz konusu birliğinin çok eski bir bütünleştirici parçasını oluşturan iplikçilik ve dokumacılığı parçalaması ve böylece yerel toplulukları parçalaması ölçüsünde, üretim tarzı üzerinde devrimcileştirici etkide bulunur. Burada bile, bu çözme işini ancak çok yavaş bir şekilde gerçekleştirebiliyorlar. Dolaysız siyasal gücün yardımından yoksun olunan Çin’de daha da yavaşlar. Tarım ile manifaktürün dolaysız bağlantılarından kaynaklanan büyük tasarruf ve zaman kazancı, burada, büyük sanayinin, fiyatlarına onları her yerde delik deşik eden dolaşım sürecinin üretici olmayan zorunlu giderlerinin eklendiği ürünlerine karşı çok katı bir direnç oluşturur. Buna karşılık, Rus ticareti, İngiliz ticaretinden farklı olarak, Asya tipi üretimin iktisadi temeline dokunmaz.” Engels buraya bir dipnot düşmüştür. “Rusya'nın, tümüyle kendi içindeki ve komşu Asya pazarına bağımlı olan kendi kapitalist üretimini geliştirmek için var gücüyle çabalamaya başlamasından bu yana, bu durum da değişmeye başladı.”

Marxönemli bir noktaya işaret eder ve incelemesine konu olan Avrupa’da feodal üretim tarzından çıkışın farklı şekillerde gerçekleştiğini belirtir. “Doğal tarım ekonomisinden ve Orta Çağ’daki kent sanayisinin loncalara bağlı zanaatlarından farklı olarak, üretici, tüccar ve kapitalist olur. Gerçekten devrimcileştirici olan yol budur. Ya da, tüccar, üretim üzerinde dolaysız bir denetim kurar. Bu ikinci yol (örneğin, bağımsız olan dokumacıları kendi denetimi altına sokan, onlara yünlerini satan ve onlardan kumaşlarını satın alan 17. yüzyılın İngiliz kumaşçısının yaptığı gibi) tarihsel olarak bir geçiş işlevi görse de, söz konusu yol, özünde, eski üretim tarzını köklü bir şekilde dönüştürmek yerine onu korur ve kendi ön koşulu olarak devam ettirir. Örneğin, 19. yüzyılın ortalarında bile, Fransız ipek sanayisindeki, İngiliz çorap ve dantel sanayisindeki fabrikatör, çoğu zaman yalnızca kâğıt üzerinde fabrikatördü; aslında, dokumacıları eski dağınık tarzda çalıştırmaya devam eden ve gerçekte kendisi için çalışan dokumacılar üzerindeki tüccar egemenliğini hayata geçiren bir tüccardan başka bir şey değildi. Bu sistem her yerde gerçek kapitalist üretim tarzının önünde bir engel oluşturur ve bu üretim tarzının gelişmesiyle birlikte ortadan kalkar. Üretim tarzını köklü bir dönüşüme uğratmadan, yalnızca dolaysız üreticilerin durumunu kötüleştirir, onları doğrudan doğruya sermayeye bağlı olanlarla karşılaştırıldığında daha kötü koşullar altında salt ücretli emekçilere ve proleterlere dönüştürür ve artı-emeklerine eski üretim tarzına dayalı olarak el koyar.”

Yukarıda verdiği örneklerden sonra, Marx, feodalizmden kapitalizme üçlü bir geçiş şeklinin söz konusu olduğunu belirtir. “Birincisi, tüccar, doğrudan doğruya sanayici olur; bu durum, ticarete dayalı olan zanaatlar ve özellikle de lüks tüketim malı sanayileri için geçerlidir; söz konusu mallar, tüccarlar tarafından, ham maddeler ve işçilerle birlikte yurt dışından ithal edilir; örneğin, on beşinci yüzyılda, İtalya’ya Konstantinopolis’ten ithal ediliyorlardı. İkincisi, tüccar, küçük ustaları kendi aracıları (middlemen) haline getirir ya da doğrudan doğruya bağımsız üreticiden satın alımda bulunur; küçük ustayı kâğıt üzerinde bağımsız ve onun üretim tarzını eskisi gibi bırakır. Üçüncüsü, sanayici, tüccar olur ve ticaret için doğrudan doğruya büyük ölçekli üretimde bulunur.”

Orta Çağ’da tüccarın durumu nedir?“Orta Çağ’da tüccar, lonca üyelerinin ya da köylülerin ürettiği metaların «yatırımcı»sından başka bir şey değildir. Tüccar, sanayici olur ya da daha çok, el emeğine dayanan, özellikle kırsal alandaki küçük sanayiyi kendisi için çalıştırır. Diğer yandan, üretici, tüccar olur. Örneğin, kumaş dokuma ustası, yününü küçük miktarlarla ve sık aralıklarla tüccardan temin etmek ve kalfalarıyla birlikte onun için çalışmak yerine, kendi başına yün ya da iplik satın alır ve kumaşını tüccara satar. Üretim öğeleri, üretim sürecine, onun tarafından satın alınmış metalar olarak girer. Ve kumaş dokumacısı, artık, tek bir tüccar ya da belirli müşteriler için üretimde bulunmak yerine, ticaret dünyası için üretimde bulunur. Üreticinin kendisi bir tüccardır. Ticaret sermayesi artık yalnızca dolaşım sürecini yürütür.” Marx’ın belirttiği üzere, ticaret başlangıçta loncalara dayalı kırsal-evsel zanaatların ve feodal tarımın kapitalist işletmelere dönüşmesinin ön koşuluydu. “Yine ticaret, ürünü meta düzeyine yükseltir; bunu da, kısmen, ona bir pazar yaratarak, kısmen de yeni meta eş değerleri ve üretim için yeni ham ve yardımcı maddeler sağlayarak ve böylece, başından itibaren ticarete, yani hem pazar ve dünya pazarı için üretime hem de dünya pazarından kaynaklanan üretim koşullarına dayalı olan üretim dalları açarak gerçekleştirir.”

Fakat kapitalizmin gelişmesi sürecinde manifaktür ve özellikle de büyük sanayi belirli bir ölçüde güçlenir güçlenmez, bu kez kendisi pazarı yaratır ve metalarıyla onu fetheder. “Bu noktada, ticaret, yaşamsal koşulu pazarın sürekli genişlemesi olan sınaî üretimin hizmetine girer. Sürekli olarak daha fazla genişleyen bir seri üretim eldeki pazarı doldurup taşırır ve dolayısıyla bu pazarı durmadan genişletir, onun önündeki engelleri durmadan parçalar. Bu seri üretimi, (sadece var olan talebi ifade ettiği kadarıyla) ticaret değil, faal sermayenin büyüklüğü ve emeğin gelişmiş üretici gücü sınırlandırır. Dünya pazarı her zaman sanayici kapitalistin önündedir ve sanayici kapitalist, kendi maliyet fiyatlarını, yurt içindeki maliyet fiyatlarıyla değil tüm dünyadaki maliyet fiyatlarıyla karşılaştırır ve durmadan karşılaştırmak zorundadır. Önceki dönemde bu karşılaştırma işi neredeyse tümüyle tüccarlara düşüyor ve böylece ticaret sermayesinin sanayi sermayesi üzerinde egemenlik kurmasını sağlıyordu.”

Bu bölümde son olarak merkantilizmin niteliğine değinir Marx. “Modern üretim tarzının ilk teorik incelemesi (merkantilizm), kaçınılmaz olarak, ticaret sermayesinin hareketinde bağımsızlaştığı şekliyle dolaşım sürecinin yüzeysel görüngülerinden hareket etmiş ve bu nedenle yalnızca görüntüyü kavrayabilmişti. Bu, kısmen, ticaret sermayesinin genel olarak sermayenin ilk serbest var oluş biçimi olmasından, kısmen de, aynı sermayenin, feodal üretimin ilk köklü dönüşüm döneminde, yani modern üretimin ortaya çıkış döneminde çok büyük bir etkiye sahip olmasından kaynaklanır. Modern ekonominin gerçek bilimi, ancak, teorik incelemenin dolaşım sürecinden üretim sürecine geçtiği yerde başlar. Gerçi, faiz getiren sermaye de, sermayenin eski çağlardan kalma bir biçimidir. Ama merkantilizmin neden ondan hareket etmek yerine onunla polemik yaptığını daha sonra göreceğiz.”

(devam edecek)

2 Mart 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /20

kapital_c-3-on.png

BEŞİNCİ KISIM: KÂRIN FAİZ İLE GİRİŞİMCİ KAZANCINA BÖLÜNMESİ

Bölüm 21: Faiz Getiren Sermaye

Marx, farklı kâr oranlarına sahip sanayi sermayeleri temelinde gerçekleşen eşitlenmenin yanı sıra, incelemeye ticaret sermayesinin dahil edilmesiyle ortalama kâr oranının oluşumu konusunun tamamlandığını belirtir. “Ortalama oranı bundan böyle sanayi sermayesi ve ticaret sermayesi için aynı olduğundan, bu ortalama kâr söz konusu olduğu sürece, sınai kâr ile ticari kâr arasında herhangi bir ayrıma gitme gereği de kalmadı. Sermaye, ister sınai olarak üretim alanında isterse ticari olarak dolaşım alanında yatırılmış olsun, kendi büyüklüğüyle orantılı olarak aynı yıllık ortalama kârı sağlar.”

Para, kapitalist üretim temelinde sermayeye dönüştürülebilir ve bu yolla verili bir değer olmaktan çıkarak kendi kendisini değerlendiren, kendisini çoğaltan bir değer olur. “Kâr üretir, yani, kapitaliste, belirli bir miktarda karşılığı ödenmemiş emeği, artık ürünü ve artık değeri işçiden söküp alma ve ona el koyma olanağını sağlar. Böylece, para olarak sahip olduğu kullanım değeri dışında, ek bir kullanım değerini, yani sermaye olarak iş görme kullanım değerini kazanır. Burada onun kullanım değeri, tam olarak, sermayeye dönüştürüldüğünde ürettiği kârdır.” İşte para bu potansiyel sermaye niteliği içinde kâr üretme aracı olarak kendine özgü bir meta halini alır, sermaye bu durumda sermaye olarak bir meta haline gelir.

Marx bir örnekle konuyu açar. Diyelim bir kişinin elinde 100 sterlinlik bir potansiyel sermaye vardır ve ortalama kâr oranı %20’dir. Bu kişi 100 sterlini bir yıllığına onu gerçekten sermaye olarak kullanan birine verirse, bu kişiye 20 sterlinlik bir kâr, yani karşılığında hiçbir maliyeti olmayan bir artı-değer üretme gücünü vermiş olur. Bu kârı elde eden kişi 100 sterlinin sahibine yılsonunda örneğin 5 sterlin, yani üretilen kârın bir kısmını ödemiş olsa, bu ödeme ilk para sahibine verilen faizdir. Bu “faiz, kârın, faal sermayenin kendi cebine atmak yerine sermayenin sahibine ödemesi gereken bir kısmı için kullanılan özel bir isimden, özel bir başlıktan başka bir şey değildir.”

Yukarıdaki örnekten anlaşılacağı üzere burada kâr ve faizin paylaşımında bir eşitlik yoktur ama Marx’ın vurguladığı gibi, zaten doğal adaletten vb. söz etmek saçmadır. “Üretimin yürütücüleri arasında gerçekleşen işlemlerin adilliği, bu işlemlerin, üretim ilişkilerinin doğal sonuçlan olarak ortaya çıkmalarına dayanır. Bu iktisadi işlemlerin, tarafların iradi eylemleri olarak, onların ortak iradelerinin ifadeleri olarak ve taraflara yasalar aracılığıyla kabul ettirilebilecek sözleşmeler olarak görünmesine aracılık eden hukuki biçimler, salt biçimler olarak, bu içeriği belirleyemez. Onu yalnızca ifade ederler. Bu içerik, ne zaman üretim tarzına karşılık düşse, onun için uygun olsa, adildir. Üretim tarzıyla ne zaman çelişse adaletsizdir. Kölelik, kapitalist üretim tarzı temeli üzerinde, adaletsizdir; metaların kaliteleriyle ilgili olarak hile yapmak da öyledir.”

Örneğimizdeki 100 sterlin 20 sterlinlik kârı, ister sınai ister ticari olsun ancak sermaye olarak iş görmesi sayesinde üretir. Sermaye olarak iş görmesinin olmazsa olmaz koşulu ise, 100 sterlinin ya sınai sermaye olarak üretim araçlarının ya da ticari sermaye olarak metaların satın alınması için kullanılmasıdır. Şayet 100 sterlinin sahibi olan A, onu kişisel tüketimi için harcamış olsa ya da gömü olarak saklasaydı, bu para faal B kapitalisti tarafından sermaye olarak kullanılamazdı. Dikkat edilirse, B kendi sermayesini değil A’nınkini harcar, fakat bu A’nın rızasıyla gerçekleşir. Başlangıçta 100 sterlini B kapitalistine vererek sermaye olarak harcayan kişi kapitalist A’dır. B ise, yalnızca, A’nın 100 sterlini ona bırakması ve dolayısıyla bu parayı sermaye olarak harcaması nedeniyle kapitalist olarak iş görür.

Marx, ilk olarak faiz getiren sermayenin kendine özgü dolaşımını ele alacağını, ikinci olarak da onun meta olarak satılmasının özgün biçimini, yani ödünç verilmesini inceleyeceğini belirtir. İşin başlangıç noktası, A’nın B’ye yatırdığı paradır. Bu işlem güvenceli (poliçe, hisse senedi vb.) ya da güvencesiz çeşitli şekillerde gerçekleşebilecek olsa da, özel biçimlerin burada bizi ilgilendirmeyeceğini ve olağan biçimiyle faiz getiren sermaye üzerinde duracağını ekler Marx.

Para, faal kapitalist B’nin elinde P-M-P' hareketini yaparak fiilen sermayeye dönüşür. Faizi ∆P simgesiyle ifade edecek olursak, P+∆P olarak paranın ilk sahibi olan A’ya döner. Marx, basitleştirmek için sermayenin daha uzun bir süre boyunca B’nin elinde kaldığı ve faizlerin düzenli aralıklarla ödendiği durumu burada şimdilik bir yana bıraktığını belirtir. Bu durumda hareket şudur: 1. paranın sermaye olarak harcanması, 2. paranın gerçekleşmiş sermaye olarak yani P' (P+∆P) olarak geri dönüşüdür.

Ticaret sermayesinin hareketinde para ve meta arasındaki yer değiştirmeler meta başkalaşımını gösterir. Oysa faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda, paranın ilk yer değiştirmesi kesinlikle meta başkalaşımının ya da sermayenin yeniden üretiminin bir uğrağı değildir. “Bu özelliği ancak ikinci kez harcandığında, onunla ticaret yapan ya da onu üretken sermayeye dönüştüren faal kapitalistin elinde kazanır.” Burada paranın ilk yer değiştirmesi A kişisinden B kişisine aktarılmasından başka hiçbir şeyi ifade etmez. A parayı B’ye sermaye olarak vermiştir ve B bu sermaye tutarıyla elde ettiği kârın bir kısmını faiz adı altında A’ya öder.

Kapital 2. cildin birinci bölümünde görüldüğü üzere, sermayenin dolaşım sürecinde meta-sermaye ve para-sermaye olarak iş görmesine ilişkin kısa bir hatırlatma yapar Marx. Hatırlanacağı gibi, meta-sermaye dolaşım eyleminde sermaye olarak değil yalnızca meta olarak iş görür. Aynı şekilde, para-sermaye olarak da gerçekte yalnızca basitçe para olarak, yani metaları (üretim öğelerini) satın alma aracı olarak iş görür. “Sermaye, gerçek hareket içinde, dolaşım sürecinde değil yalnızca üretim sürecinde, yani emek gücünün sömürülme sürecinde sermaye olarak var olur.”

Fakat faiz getiren sermayede durum farklıdır ve onun özgül karakterini tam da bu farklılık oluşturur. Parasını faiz getiren sermaye olarak değerlendirmek isteyen para sahibi onu bir başka kişiye ödünç olarak verir ve böylece söz konusu para yalnızca para sahibi için değil, aynı zamanda başkaları için de sermaye olur. O halde bu durumda para ilk sahibinden yalnızca belirli bir süre için ayrılmakta ve geçici bir süre için onun zilyetliğinden çıkıp iş yapmakta olan kapitalistin zilyetliğine geçmektedir; ama yalnızca ödünç verilmektedir. Burada ilk para sahibinin koşulu, belirli bir sürenin sonunda parasının kendisine geri dönmesi ve verdiği kişinin elde ettiği artı-değerden faiz payını almasıdır.

Sermaye olarak ödünç verilen metalar (para ya da makine gibi bir meta), özelliklerine bağlı olarak, sabit ya da döner sermaye olarak ödünç verilebilir. Örneğin para, döner sermaye için kullanılmak üzere ödünç verilebilir. Veya faiziyle birlikte her zaman bir miktar sermayenin de geri döneceği şekilde yaşam boyu gelir biçiminde geri ödenecekse, sabit sermaye için ödünç verilebilir. Evler, gemiler, makineler gibi belirli metalar, kullanım değerlerinin doğaları gereği, yalnızca sabit sermaye olarak ödünç verilebilir. Ama biçimi ne olursa olsun, ödünç verilen her sermaye, her zaman para-sermayenin sadece özel bir biçimidir. “Çünkü burada ödünç verilen şey her zaman belirli bir para tutarıdır ve faiz de bu tutar üzerinden hesaplanır.”

Marx bu açıklamadan sonra, burada yalnızca ödünç verilen sermayenin diğer biçimlerine kaynaklık eden gerçek para-sermaye üzerinde durduğunu belirtir. “Ödünç verilen sermaye iki kez geri döner; yeniden üretim sürecinde faal kapitaliste döner ve ardından, dönüş, gerçek sahibine, hukuki çıkış noktasına geri ödeme olarak, ödünç veren kişiye, yani para kapitalistine aktarım şeklinde bir kez daha yinelenir.”

Para, sahibinin elindeki para-sermaye olarak ödünç verildiğinde, belirli bir dönemin ardından bir artışla birlikte geri döner. Burada söz konusu olan, ödünç alınan paranın para olarak da meta olarak da harcanmaması ve sermaye olarak kullanılmasıdır. “Kapitalist üretim süreci bir bütün ve tek bir birlik olarak görüldüğünde sermayenin kendisini gösterdiği biçim olan ve onun para doğuran para olarak görünmesini sağlayan bu kendi kendisiyle ilişki, burada, herhangi bir aracılık olmaksızın, basitçe onun karakteri, onun yeteneği olarak ona eklenir. Ve para sermaye olarak ödünç verildiğinde, bu yeteneğiyle elden çıkarılır.”

Marx, para-sermayenin rolü hakkında tuhaf bir kavrayışa sahibi olan Proudhon’un yaklaşımına değinir. “Ödünç vermek Proudhon’a kötü bir şey olarak görünür, çünkü satış değildir.” Proudhon’a göre faiz karşılığında borç vermek, satılan nesnenin sahipliğini hiçbir zaman bırakmadan, aynı nesneyi durmadan yeniden satabilmek ve bunun karşılığında durmadan onun fiyatını yeniden elde edebilmektir. “Ama Proudhon, para faiz getiren sermaye biçiminde elden çıkarıldığında, onun karşılığında herhangi bir eş değerin elde edilmediğini görmez.” Borç veren para kapitalistinin elde ettiği faiz, ödünç verdiği sermayenin üretim sürecinde elde ettiği artı-değerin realize edilmesiyle kazanılan kârın bir kısmıdır. İşin özünde, Proudhon’un, üretken kapitalistin metalarını değerlerine satabilmesinin ve tam da bu yolla o metaların içerdiği artı-değer sayesinde kâr elde edebilmesinin sırrını çözemediği açıktır. Marx, 1483-1546 yılları arasında yaşayan ünlü Alman papaz ve teolojist Martin Luther’in Proudhon’un daha ilerisinde olduğunu hatırlatır. Onun için, “kâr elde etmenin, ödünç alma ve satın alma biçimlerinden bağımsız olduğunu biliyordu” der. Çünkü Luther şöyle demiştir: “Satın almayı da tefecilik konusu haline getiriyorlar. Ama şu aşamada bununla da ilgilenmemiz fazla olur. Öncelikle, borç verme işindeki tefecilik sorunuyla uğraşmalıyız ve onu çözdüğümüzde (mahşer gününden sonra) satın alma işindeki tefeciliğin hesabını da soracağız.”

Marx, sermayenin başlangıç noktasına geri dönmesinin, sermayenin kendi toplam devresindeki karakteristik hareketi olduğunu vurgular. “Bu, kesinlikle, sadece faiz getiren sermayenin bir özelliği değildir. Bunun ayırt edici özelliği, geri dönüşün yüzeysel, aracılık yapan devreden koparılmış biçimidir.” Borç veren kapitalist sermayesini sanayici kapitaliste aktarır ve böylece yalnızca sanayici kapitalistin ortaya çıkaracağı devrenin hazırlayıcılığını yapar. “Paranın bu ilk yer değiştirmesi, bir başkalaşım işlemini, yani alımı ya da satışı ifade etmez. Herhangi bir mübadele gerçekleşmediğinden, herhangi bir eş değer alınmadığından, sahiplik başkasına bırakılmaz. Paranın sanayici kapitalistin elinden borç veren kapitalistin eline geri dönmesi, sadece, sermayenin verilmesi şeklindeki birinci işlemi tamamlar.” Ödünç verilen sermaye üretimde harcandığı sırada sanayici kapitaliste ait olmadığından, onu borç veren kişiye geri vermek zorundadır. Bu geri ödeme, borç verme şeklindeki birinci hukuki işlemi tamamlayan diğer bir hukuki işlemdir. “Gerçek hareket açısından bakıldığında, sermayenin başından itibaren sanayici kapitaliste ait olması ve bu nedenle ona ait bir şey olarak yalnızca sanayici kapitaliste geri dönmesi hiçbir fark yaratmazdı.”

Ödünç verilen paranın sermaye olarak gerçek hareketi ise, borç verenler ile alanlar arasındaki işlemlerin dışında kalan bir faaliyettir. Sermaye, özel türden bir meta olarak, borç verme şeklinde kendisine özgü bir elden çıkarılma tarzına sahiptir. “Bu nedenle, geri dönüş de burada kendisini belirli bir iktisadi süreçler dizisinin eseri ve sonucu olarak değil, alıcı ile satıcı arasındaki özel bir hukuki anlaşmanın ürünü olarak ifade eder. Geri dönüş zamanı, yeniden üretim sürecinin ilerlemesine bağlıdır; faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda, onun sermaye olarak geri dönüşü, sadece borç veren ve alan kişiler arasındaki anlaşmaya bağlı görünür. Böylece, bu işlemle ilişkili olarak, sermayenin geri dönüşü, artık, üretim sürecinin belirlediği bir sonuç olarak görünmez; ödünç verilen sermaye, para biçimini hiçbir zaman yitirmemiş gibi görünür.” Aslında ödünç alınan sermayenin üzerine faiz konularak geri verilmesi kuşkusuz üretim sürecine bağlıdır, fakat yüzeyde görünen borç verme-geri ödeme işlemi bu gerçeği örtüler. Ancak diyelim üretimdeki ve üründeki artı-değerin satış işlemiyle gerçekleşmesindeki tıkanıklığa bağlı olarak, geri dönüş zamanında gerçekleşmeyebilir. Bu durumda, borç alan kişi borç veren kişi karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirebilmek için başka kaynaklar aramak zorunda kalır.

“Sermayenin gerçek hareketinde geri dönüş dolaşım sürecinin bir uğrağıdır. İlk olarak, para, üretim araçlarına çevrilir; üretim süreci bunları metalara dönüştürür; bunlar da metaların satılması yoluyla yeniden paraya çevrilir ve bu biçim altında, başlangıçta sermayeyi para biçiminde öndelemiş olan kapitaliste geri döner. Oysa faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda, elden çıkarma gibi geri dönüş de, sadece, sermayenin sahibi ile ikinci bir kişi arasındaki hukuki bir işlemin sonucudur. Yalnızca elden çıkarmayı ve geri ödemeyi görürüz. Arada olup biten her şey silinmiştir.”

Sermaye olarak ödünç verilen paranın faiz getirisiyle geri dönebilmesi için onun sermaye olarak kullanılması gerekir. Borç alan kişi parayı sermaye olarak kullanmıyorsa bu onun sorunudur ve yine de ödünç aldığı kişiye faiz ödemek zorundadır. Marx buraya kadar yalnızca, ödünç verilen sermayenin sahibi ile sanayici kapitalist arasındaki hareketin ele alındığını ve şimdi de faizin incelenmesi gerektiğini belirtir.

Ödünç verilmiş olan değer tutarı, sermaye olarak geri dönebilmek için, hareket sırasında kendisini korumanın ötesinde değerlenmiş ve değer büyüklüğünü çoğaltmış olmalıdır. Yani başlangıçtaki para (P) üzerine faiz (∆P) eklenerek P' olarak geri dönmüş olmalıdır. Burada faiz, ortalama kârdan para sahibi kapitalistin payına düşen kısımdır.

Para kapitalistinin kendisinden borç alan sanayici kapitaliste verdiği şey, paranın sermaye olarak iş görebilir olması ve belirli bir artı-değeri üretmesi şeklindeki kullanım değeridir. Şayet ödünç verilen şey para-sermaye değil de herhangi bir meta olsaydı, bu metanın kullanım değeri son aşamada tüketilir ve böylece metanın kendisi ve onunla birlikte değeri ortadan kalkardı. “Buna karşılık sermaye metasının kendisine özgü özelliği, onun kullanım değeri tüketilirken, değerinin ve kullanım değerinin korunmakla kalmayıp artmasıdır.” Ödünç verilen para-sermayenin kullanım değeri, onun değeri temsil etme ve arttırma yeteneği olarak görünür. Açık ki, olağan metalardakinden farklı olarak, bu kullanım değerinin kendisi değerdir.

Marx sorar: “Peki, sanayici kapitalist ne öder ve dolayısıyla ödünç verilen sermayenin fiyatı nedir?” Hatırlanacak olursa, sıradan bir metayı satın alan alıcının satın aldığı şey onun kullanım değeridir; ödediği şey ise onun değişim değeridir. Parayı ödünç alan kişinin satın aldığı da onun sermaye olarak kullanım değeridir. Peki ama neyin karşılığı ödeme yapar? Sıradan metalara göre burada önemli bir fark vardır. Ödünç sermaye alan kişi diğer metalardan farklı olarak onun fiyatını ya da değerini ödemez. Borç veren kişi ile borç alan kişi arasında, diğer alıcı ve satıcılar arasında olduğu gibi, değerin bir seferinde para biçiminde diğer seferinde meta biçiminde bir biçim değişimi gerçekleşmez. Basit meta mübadelesinde para her zaman alıcı tarafındadır, oysa borç verme işleminde para satıcı tarafındadır. Borç alan kişi, parayı sermaye olarak, yani kendisini değerlendiren değer olarak ödünç alır. Ama başlangıçta henüz yalnızca potansiyel sermayedir. “Ancak kullanılması yoluyla kendi değerini artırır, kendisini sermaye olarak gerçekleştirir.” Fakat borç alan kişi, onu gerçekleşmiş sermaye olarak, yani değer+artı-değerin parçası faiz olarak geri ödemek zorundadır. Bu faiz sanayici kapitalistin gerçekleştirdiği kârın tümü değil ancak bir kısmıdır. Kuşkusuz ki bütün kâr borç alan kişiye kalamaz. Aksi durumda, borç alan kişi sermaye şeklinde kullanım değerini elden çıkaran borç vericiye hiçbir şey ödememiş ve parayı ona yalnızca basit para olarak geri vermiş olurdu. Oysa incelememize konu olan böyle basit para verme değil, P+∆P olarak gerçekleşmiş sermayedir.

“Her ikisi de, yani borç veren kişi de borç alan kişi de, aynı para tutarını harcar. Ama bu para tutarı yalnızca ikincisinin elinde sermaye olarak iş görür. Aynı para tutarının sermaye olarak iki kişi için iki kez var olması, kârı iki katına çıkarmaz. İkisi için de sermaye olarak iş görmesi, yalnızca, kârın bölünmesi sayesinde mümkün olur. Borç veren kişinin payına düşen kısma faiz denir. Varsayımımıza göre, tüm işlem, iki tür kapitalist arasında, yani para kapitalisti ile sanayici ya da tüccar kapitalist arasında gerçekleşir.”

Satmak ve satın almak yerine borç vermek ve borç almak, sermaye şeklindeki metanın özgül doğasından kaynaklanan bir farktır. “Burada ödenen şeyin metanın fiyatı değil faiz olması için de aynısı geçerlidir. Faize para-sermayenin fiyatı denecek olursa, bu, fiyatın, metanın fiyatı kavramıyla tümüyle çelişen, akıl dışı bir biçimi olacaktır. Fiyat burada tümüyle soyut ve anlamsız biçimine indirgenir.”

Marx’ın vurguladığı üzere meta şayet sermaye olarak ödünç veriliyorsa, bu, bir para tutarının kılık değiştirmiş biçiminden başka bir şey değildir. O para tutarının kendisini sermaye olarak göstermesinin yolu ise, onun değerlenmesidir. Bu sermayenin ürettiği artı-değer ya da kâr (bunun oranı ya da yüksekliği), yalnızca, yatırılmış olan sermayenin değeriyle karşılaştırılması yoluyla ölçülebilir. Buradan hareketle, faiz getiren sermayenin daha çok mu ya da daha az mı değerlendiği de, yalnızca, toplam kârdan faiz getiren sermayenin payına düşen kısmının yatırılmış olan sermayenin değeriyle karşılaştırılması yoluyla ölçülebilir. “Bu nedenle, fiyat, metanın değerini ifade ediyorsa, faiz de para-sermayenin değerlenmesini ifade eder ve bu yüzden para-sermaye için borç veren kişiye ödenen fiyat olarak görünür.”

İncelenen durumda, ödünç verilen paranın kullanım değeri gerçekten de sermaye olarak elden çıkarıldığı için sermaye meta olarak görünür. Onun kullanım değeri kâr üretmesidir ve sermaye olarak bu metanın değişim değeri, sahipleri için ürettikleri artı-değerin miktarıyla belirlenir. Kapitalist üretimde paranın para olarak harcanması ya da sermaye olarak yatırılması yalnızca farklı kullanım biçimleridir. “Emek gücü nasıl potansiyel sermayeyse, para ya da meta da, aslında, potansiyel sermayedir.” Çünkü para üretim öğelerine dönüştürülebilir ve servetin maddi öğeleri potansiyel sermaye olma özelliğine sahiptir. “Çünkü onları sermaye haline getiren tamamlayıcı karşıtları (ücretli emek), kapitalist üretim temeli üzerinde mevcuttur.”

Maddi servetin ücretli emekle karşıtlık içinde olması, sermaye mülkiyetinin ifade ettiği bir şeydir. “Bu özel olgu, kendisini, hem paranın hem de metaların, özünde, gizil olarak, potansiyel olarak sermaye olmalarıyla, sermaye olarak satılabilmeleriyle ve bu biçimleriyle başkalarının emeğine komuta etmeleriyle, başkalarının emeğine el koyma hakkını vermeleriyle ve bu nedenle kendilerini değerlendiren değerler olmalarıyla ifade eder. Burada, başkalarının emeğine el koyma hakkını ve bunun araçlarını sağlayan şeyin, kapitalist tarafından eş değer olarak sunulan herhangi bir emek değil, bu ilişki olduğu da açık şekilde ortaya çıkıyor.”

Kârın faize ve asıl kâra bölünmesi, tıpkı metaların piyasa fiyatları gibi arz ve talep yoluyla yani rekabet yoluyla düzenlendiği ölçüde, sermaye bir meta olarak görünür. “Ama burada, farklılık da kendisini benzerlik kadar çarpıcı bir şekilde gösterir.” Şöyle ki, piyasadaki etkiler karşılıklı olarak birbirini ortadan kaldırıp arz ve talep dengeye kavuştuğunda, piyasa fiyatı, üretim tarzının kendisine içkin olan yasalarca düzenlenen üretim fiyatına karşılık gelir. “Ücretler için de aynısı geçerlidir. Arz ve talep dengedeyse, bunların etkisi ortadan kalkar ve ücretler emek gücünün değerine eşit olur.” Fakat para-sermayenin faizi için durum farklıdır. Faiz söz konusu olduğunda, rekabet tarafından dayatılan yasa dışında bir yasa yoktur; faiz oranının “doğal” sınırları yoktur. Faiz getiren sermaye söz konusu olduğunda her şey yüzeysel görünür. Örneğin sermayenin yatırılması sadece onun borç veren kişiden borç alan kişiye aktarılması olarak görünürken, gerçekleşen sermayenin geri dönüşü ise sadece borç alan kişiden borç veren kişiye faizle birlikte geri ödenmesi olarak görünür.

(devam edecek)

2 Nisan 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /21

Bölüm 22: Kârın Bölüşümü. Faiz Oranı. “Doğal” Faiz Oranı

Marx, burada konunun ayrıntılı biçimde incelenemeyeceğini belirtir. Ayrıca, borç verenler ile borç alanlar arasındaki rekabet ve para piyasasında bundan kaynaklanan küçük ölçekli dalgalanmaların da incelemenin dışında bırakılacağını vurgular. “Faiz oranının sınaî çevrim sırasında izlediği devrenin sunulması, bu devrenin kendisinin sunulmasını gerektirir, ama burada bu da yapılamaz. Faiz oranının dünya pazarındaki şu ya da bu ölçekte gerçekleşen yaklaşık eşitlenmesi için de aynısı geçerlidir. Burada yalnızca, faiz getiren sermayenin bağımsız şeklini ve faizin kârdan bağımsızlaşmasını inceleyeceğiz.”

Buraya kadarki varsayımlara göre, faiz, faal kapitalistin elde ettiği kârdan para kapitalistine ödeyeceği kısımdır. Bu nedenle, faizin üst sınırı kârın kendisi olarak görünür; fakat bu sınıra ulaşılmış olsaydı faal kapitalistin payına düşen kısım sıfıra eşit olurdu. “Faizin alt sınırı ise hiçbir şekilde belirlenemez. Akla gelebilecek her tür düzeye düşebilir. Ama bu durumda her zaman karşıt yöndeki etkiler devreye girer ve faizi bu göreli en alt düzeyin üzerine çıkarır.”

Faiz oranı, ödünç verilen sermaye için ödenen faizin sermaye tutarına oranlanmasıyla bulunur. Marx, ilk olarak, toplam kâr ile ödenecek faiz arasında sabit bir oranın bulunduğunu varsayar. “Bu durumda, faizin toplam kârla birlikte yükselip düşeceği açıktır ve toplam kâr da genel kâr oranı ve onun dalgalanmalarıyla belirlenir.” Ödenen faiz ile toplam kâr arasındaki oranın az çok değişmez olduğu varsayıldığında, faal kapitalist, kâr oranıyla doğru orantılı olarak daha yüksek ya da daha düşük faizler ödeyebilecektir. Kâr oranının yüksekliğinin, kapitalist üretimin gelişmesiyle ters orantılı olarak değiştiğini görmüştük. Buradan çıkan sonuç, faiz oranındaki farklılık kâr oranlarındaki farklılığı ifade ettiği sürece, bir ülkedeki daha yüksek ya da daha düşük faiz oranının sınaî gelişmenin derecesiyle ters orantılı ilişki içinde olacağıdır. “Bu durumun her zaman geçerli olmasının hiçbir şekilde gerekmediğini daha sonra göreceğiz. Bu bağlamda, faizi kârın ve daha yakından bakıldığında genel kâr oranının düzenlediği söylenebilir. Ve faizin bu düzenlenme tarzı, onun ortalaması için bile geçerlidir.”

Marx, “her durumda, ortalama kâr oranı, faizin üst sınırının nihai belirleyicisi sayılmalıdır” der. Fakat dikkat edilmesi gerekir ki, karşılığı ödenmemiş emeğin sağladığı kârın büyüklüğünü belirleyen koşullarla, bu kârın ödünç sermaye veren kapitalistle faal kapitalist arasındaki dağılımını belirleyen koşullar çok farklıdır. “Bu farklı koşullar sıklıkla tümüyle karşıt yönlerde etkide bulunurlar.”

“Modern sanayinin hareketinin izlediği devir çevrimleri (hareketsizlik durumu, giderek artan canlanma, gönenç, aşırı üretim, çöküş, durgunluk, hareketsizlik durumu vb.; yani, daha geniş kapsamlı çözümlemeleri inceleme alanımızın dışında kalan çevrimler) ele alınırsa, düşük faizlerin çoğunlukla gönenç ya da ekstra kâr dönemlerine karşılık geldiği” görülecektir. Bunun yanı sıra, “faiz yükselişinin gönenç ile onun tersini birbirinden ayırdığı, ama en aşırı tefecilik düzeyindeki en yüksek faizin bunalım dönemine karşılık geldiği görülür”. Bu genel eğilime karşın, Marx, durgunluğa düşük bir faizin ve giderek artan canlanmaya ılımlı bir şekilde yükselen bir faizin eşlik etmesinin de mümkün olduğunu vurgular.

“Faiz oranı, ödeme yapabilmek için maliyeti ne olursa olsun borç almanın zorunlu olduğu bunalımlar sırasında kendi en yüksek noktasına ulaşır.” Faiz yükselişi değerli kâğıtların fiyatlarındaki bir düşüşe karşılık gelir. Bu durum, faiz oranı düşer düşmez yeniden ortalama fiyatlarına ulaşacak bu kâğıtları çok düşük fiyatlarla ele geçirmek isteyen kapitalistler için çok hoş bir fırsattır.

Marx, kâr oranındaki dalgalanmalardan tümüyle bağımsız olarak, faiz oranının bir düşme eğilimine sahip olduğunu vurgular ve bunun iki temel nedeni olduğunu belirtir. Birincisi hakkında, Marx, İngiliz iktisatçı Ramsay’dan bir alıntı yapar: “Bir ulus zenginleşme yolunda ilerlerken, atalarının emekleri sayesinde sadece faizle iyi bir şekilde geçinmelerine yetecek bolluktaki fonlara sahip olan bir grup insan ortaya çıkar ve bunların sayısı giderek artar. Gençlik ve orta yaş dönemlerinde aktif olarak iş yaşamında yer alan pek çokları da, ileri yaşlarında, biriktirdikleri tutarların faiziyle huzur içinde yaşamak için emekliye ayrılır. Her iki grup da ülkenin zenginliğindeki artışla birlikte büyüme eğilimi gösterir, çünkü orta ölçekli bir sermayeyle başlayanlar, küçük bir sermayeyle başlayanlara göre daha çabuk bağımsızlaşabilir. Bu nedenle, onu bizzat kullanma zahmetine katlanmak istemeyenlere ait olan ulusal sermaye miktarının toplumun toplam üretken sermayesine oranı, eski ve zengin ülkelerde, yerleşime yeni açılmış ve daha yoksul bölgelerdekine göre daha yüksek olur. İngiltere’de rantiyeler sınıfının nüfusa oranı ne kadar yüksek! Rantiyeler sınıfı büyürken sermayeyi ödünç verenlerin sayısı da artar, çünkü bunlar bir ve aynıdır.”

İkincisi ise, kredi sisteminin gelişmesi ve onunla birlikte, toplumun tüm sınıflarının tüm parasal tasarruflarının bankerler aracılığıyla sanayici kapitalistlerin ve tüccarların denetimine giderek daha fazla girmesidir. Bu tasarrufların para-sermaye olarak iş görebilecek miktarlara giderek daha fazla ulaşması da faiz oranını aşağıya çeken bir faktördür. Marx’ın yine Ramsay’dan aktardığı üzere, brüt kârın faize ve girişimci kazancına bölünme oranı sermayeyi ödünç verenler ile ödünç alanlar arasındaki rekabete bağlıdır. Gerçekleştirilmesi beklenen brüt kâr oranı, bu rekabeti hiçbir şekilde tümüyle düzenlememekle birlikte onu etkiler.

Ortalama faiz oranını bulmak için, birincisi, faiz oranının büyük sınaî çevrimlerdeki değişimleri sırasındaki ortalamasını hesaplamak; ikincisi, sermayenin daha uzun bir süreliğine ödünç verildiği yatırımlardaki faiz oranını bilmek gerekir. Marx, bir ülkede egemen olan ortalama faiz oranını belirleyen hiçbir yasanın bulunmadığını belirtir. “İktisatçıların sözünü ettiği doğal bir kâr oranına ya da doğal bir ücret haddine benzer bir doğal faiz oranı bulunmaz” der.

Marx konuyla ilişkili olarak rekabetin rolüne değinir. “Ortalama rekabet ilişkilerinin, borç veren ile borç alan arasındaki dengenin, borç veren kişiye sermayesi üzerinden yüzde 3, 4 ya da 5’lik bir faiz oranını ya da brüt kârın belirli bir yüzdesini, örneğin %20’sini ya da %50’sini vermesi için hiç bir neden bulunmaz. Rekabetin kendisi herhangi bir şeyi belirlediğinde, bu belirleme özünde rastlantısaldır ve bu rastlantısallığı gerekli bir şey olarak açıklama isteği, sadece bilgiçlikten ya da hayalcilikten kaynaklanabilir.”

Marx’ın belirttiği üzere, ortalama faiz oranının yalnızca bir ortalama sayı olarak değil gerçek bir büyüklük olarak var olması ölçüsünde, bu oranın belirlenmesinde, rekabetin kendisi kadar, alışkanlıklar, yasal gelenekler vb. de rol oynar. “Faizlerin hesaplanmasını gerektiren pek çok hukuki anlaşmazlıkta, bir ortalama faiz oranını yasal faiz oranı olarak kabul etmek gerekir. Daha da ileriye gidilip ortalama faiz oranının sınırlarının neden genel yasalardan türetilemeyeceği sorulacak olursa, cevap, basitçe, faizin doğasında yatar. Faiz, ortalama kârın bir kısmından başka bir şey değildir. Aynı sermaye, iki farklı rol üstlenmiş görünür: Borç veren kişinin elinde ödünç verilebilir sermaye ve faal kapitalistin ellerinde sanayi ya da ticaret sermayesi. Ama yalnızca bir kez iş görür ve kârı da yalnızca bir kez üretir.”

Faal kapitalistin kendi sermayesiyle mi yoksa ödünç aldığı sermayeyle mi iş gördüğü üretim sürecinin kendisinde herhangi bir rol oynamaz. Elde edilen kâr üzerinde hak iddia eden iki kişinin bunu ne şekilde paylaşacakları, özünde, tıpkı bir ticari işletmenin kârının farklı ortaklar arasında paylaşılması durumunda olduğu gibi, tümüyle rastlantılar dünyasına ait bir olgudur. Kâr oranının temel belirleyicisi artı-değerdir. Artı-değer ile ücret arasındaki bölünmede ise, tümüyle farklı iki öğe, yani emek gücü ve sermaye belirleyici rol oynar. “Bunlar, karşılıklı olarak birbirlerini sınırlandıran iki bağımsız değişkenin işlevleridir; ve üretilen değerin nicel bölünmesi, bunların nitel farkından kaynaklanır.” Faiz söz konusu olduğunda ise durum farklıdır. Elde edilen kârın faiz ve girişimci kârı şeklindeki niteliksel farkı, artı-değer ile ücret arasındaki farkın tam tersine, aynı artı-değer parçasının tümüyle nicel olan bölünmesinden kaynaklanır. “Buraya kadarki incelemelerden, «doğal» bir faiz oranın bulunmadığı sonucu çıkar.”

Marx, faiz oranının kâr oranıyla ilişkisinin, metanın piyasa fiyatının onun değeriyle ilişkisine benzediğini belirtir. Faiz oranının kâr oranıyla belirlenmesi ölçüsünde, burada, tek tek sanayi dallarında geçerli olabilecek olan özgül kâr oranları değil, her zaman genel kâr oranı belirleyicidir. Ancak, faiz oranı borç alanlar tarafından verilen güvencelerin türlerine ve borçlanma sürelerine bağlı olarak farklılaşabilir. “Ortalama faiz oranı her ülkede görece uzun dönemler boyunca değişmez bir büyüklük olarak görünür.” Bunun nedeni, genel kâr oranının görece uzun dönemlerde değişmesidir.

Faiz oranıyla genel kâr oranı arasındaki ilişkinin açıklanmasından sonra, bir de durmadan dalgalanan piyasa faiz oranına bakmak gerekir. “Bu oran, her bir anda, metaların piyasa fiyatı gibi, sabit bir büyüklük olarak verilidir, çünkü para piyasasında ödünç verilebilir tüm sermaye sürekli olarak faal kapitalistin karşısında durur, yani faizin her bir andaki piyasa düzeyi, bir taraftaki ödünç verilebilir sermaye arzı ile diğer taraftaki talep arasındaki ilişkiyle belirlenir.”

Marx bu noktada, kredi sisteminin gelişmesinin rolüne değinir. Kredi sisteminin gelişmesi ve bununla bağlantılı yoğunlaşması, ödünç verilebilir sermayeye genel bir toplumsal karakter kazandırır. “Ve onu tek seferde, eş zamanlı olarak para piyasasına sürmesi ölçüsünde, bu söylenen daha fazla geçerli olur. Buna karşılık genel kâr oranı her zaman yalnızca bir eğilim olarak, özel kâr oranlarının eşitlenmesi hareketi olarak var olur.” Bu eşitlenme hareketi, kapitalistler arası rekabetten kaynaklanır. Kapitalistlerin, kârın görece uzun süreler boyunca ortalamanın altında kaldığı alanlardan adım adım sermaye çekmeleri ve kârın ortalamanın üzerinde olduğu alanlara adım adım sermaye aktarmaları şeklinde gerçekleşir. Ya da, ek sermayenin söz konusu alanlara giderek daha farklı oranlarla bölünmesi anlamına gelir. “Burada söz konusu olan şey, hiçbir zaman faiz oranının belirlenmesinde olduğu gibi eş zamanlı bir yığınsal etki değil, bu farklı alanlardaki sermaye giriş çıkışlarının durmadan değişmesidir.”

Buraya kadar üzerinde durulan hususlar, faiz getiren sermayenin metadan mutlak olarak farklı bir kategori oluşturmasına karşın, kendine özgü bir meta haline geldiğini açıklar. Tıpkı metanın piyasa fiyatı gibi, her seferinde arz ve taleple sabitlenen faiz de faiz getiren sermayenin fiyatıdır. “Bu nedenle, piyasa faiz oranı, sürekli olarak dalgalansa bile, her bir verili anda, tıpkı metanın her bir andaki piyasa fiyatı gibi, hep sabitlenmiş ve tek biçimli olarak görünür.” Para kapitalistleri faiz getiren sermaye şeklindeki metayı arz eder ve faal kapitalistler onu satın alır, böylece onun talebini yaratır.

Eşitlenme yoluyla genel bir kâr oranının oluşumu farklı bir olaydır. Şöyle ki, bir alanda metaların fiyatları üretim fiyatının altında ya da üzerinde olduğunda, dengelenme, üretimin genişlemesi ya da daralması yoluyla gerçekleşir. “Tek tek kâr oranlarının genel ya da ortalama kâr oranından sapmaları, metaların ortalama piyasa fiyatlarının işte bu şekilde üretim fiyatlarına eşitlenmesi yoluyla düzeltilir. Bu süreç, hiçbir zaman, sanayi ya da ticaret sermayesinin kendisinin, faiz getiren sermaye gibi, bir alıcının karşısına meta olarak çıkması şeklinde görünmez.” Söz konusu süreç eğer böyle görünüyorsa, bu, ortalama kârın doğrudan doğruya sabitlenmesi şeklinde değil, yalnızca dalgalanmalarda ve metaların piyasa fiyatlarının üretim fiyatlarına eşitlenmesinde görünür. Genel kâr oranı, birincisi toplam sermayenin ürettiği artı-değerle, ikincisi bu artı-değerin toplam sermayenin değerine oranıyla ve üçüncüsü rekabetle belirlenir. “Dolayısıyla, genel kâr oranının temelindeki nedenler, doğrudan doğruya arz ve talep ilişkisiyle belirlenen piyasa faiz oranının temelindeki nedenlerden tümüyle farklı ve çok daha karmaşıktır ve bu nedenle de, genel kâr oranı, faiz oranı gibi, elle tutulur ve verili bir olgu değildir.”

Marx, faiz oranı ile kâr oranı arasındaki farkı vurgularken, faiz oranıyla ilgili iki noktanın göz ardı edildiğini belirtir. “1. faiz getiren sermayenin tarihsel olarak önceden var olması ve geçmişten devrolan bir geleneksel faiz oranının varlığı; 2. dünya pazarının, bir ülkedeki üretim koşullarından bağımsız olarak, kâr oranı üzerindeki etkisiyle karşılaştırıldığında, faiz oranının belirlenmesinde çok daha büyük bir dolaysız etkiye sahip olması.”

Ortalama kâr, ancak, karşıt yönlü dalgalanmaların eşitlenmesinin incelenmesiyle anlaşılabilir. Oysa faiz oranı için durum farklıdır. “Bu oran, en azından yerel düzeydeki genel geçerliliği kapsamında, her gün sabitlenen bir olgudur; hatta, sanayi ve ticaret sermayesi için, işlemlerinin hesaplanması sırasında bir ön koşul ve bir faktör olarak iş gören bir olgudur.” Günümüzde hava raporlarıyla yarışan borsa raporlarını çağrıştırırcasına, Marx ilginç bir hususa işaret eder: “Meteoroloji raporlarında verilen barometre ve termometre değerlerinin doğruluk dereceleri, borsa raporlarında, şu ya da bu sermaye için değil, para piyasasında bulunan, yani genel olarak ödünç verilebilir sermaye için verilen faiz oranlarının doğruluk derecelerinin gerisinde kalır.”

Para piyasasında birbirlerinin karşısına çıkanlar, yalnızca borç verenlerle borç alanlardır. Sermayenin farklı üretim ya da dolaşım alanlarına yatırılmasına bağlı olarak aldığı tüm özel biçimler burada silinmiştir. “Sermaye burada bağımsız değerin farksız, kendisine eşit şekli içinde, yani para şeklinde var olur. Farklı alanların rekabeti burada ortadan kalkar; bunların tümü para ödünç alanlar olarak aynı yerde toplanmıştır.” Para-sermaye, para piyasasında ortak bir öğe olarak, özel kullanılma biçiminden bağımsız ve her bir alanın üretim gereksinimleri doğrultusunda faal kapitalistler sınıfının üyeleri arasında bölünen bir şekilde bulunur. Büyük sanayinin gelişmesiyle birlikte, piyasadaki para-sermaye, sermayenin şu ya da bu parçasının sahibi tarafından temsil edilmez; yoğunlaşmış ve örgütlenmiş bir kütle olarak ortaya çıkar. “Bu kütle, gerçek üretimden tümüyle farklı bir şekilde, toplumsal sermayeyi temsil eden bankacıların denetimi altında olur. Böylece, hem talep biçimi söz konusu olduğunda ödünç verilebilir sermayenin karşısına bir sınıfın bütünü çıkar, hem de arz söz konusu olduğunda ödünç verilebilir sermayenin kendisi en masse [topluca] ortaya çıkar.”

Nasıl ki paradaki değer değişmeleri onun tüm metalar karşısında aynı değere sahip olmasını engellemiyorsa, faiz oranı da aynı düzenlilikle “paranın fiyatı” olarak kaydedilir. “Bu böyledir, çünkü burada, sermayenin kendisi, para biçiminde, meta olarak sunulur; dolayısıyla, onun fiyatının sabitlenmesi, tüm diğer metalarda olduğu gibi onun piyasa fiyatının sabitlenmesidir; bu nedenle, faiz oranı kendisini her zaman genel faiz oranı olarak, şu kadar para için bu kadar para olarak, belirli bir nicelik olarak ortaya koyar.” Fakat kâr oranında durum farklıdır. Bu oran, “metanın piyasa fiyatları aynıyken, tek tek sermayelerin aynı metayı üretme koşullarındaki farklılaşmalara bağlı olarak, aynı alanın sınırları içinde bile değişebilir; çünkü, tek bir sermayenin kâr oranı, metanın piyasa fiyatıyla değil, piyasa fiyatı ile maliyet fiyatı arasındaki farkla belirlenir. Ve önce aynı alanın sınırları içindeki ve ardından farklı alanlar arasındaki bu farklı kâr oranları, ancak sürekli dalgalanmalar yoluyla bir dengeye kavuşabilir.”

Marx bu bölümü bitirirken, daha sonra üzerinde durulmak üzere krediyle ilgili bir not koymuştur. “Kredinin özel bir biçimi: Para satın alma aracı olarak değil ödeme aracı olarak iş gördüğünde, metanın elden çıkarıldığı, ama onun değerinin ancak daha sonra gerçekleştirildiği biliniyor. Ödeme, metanın yeniden satılmasından sonra gerçekleşirse, bu satış, satın almanın bir sonucu olarak görünmez; aksine, satın alma, satış yoluyla gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, satış, satın almanın bir aracı olur. - İkincisi: Borç senetleri, poliçeler vb. borç verenler için ödeme araçları olur. - Üçüncüsü: Borç senetlerinin takası paranın yerini alır.”

(devam edecek)

30 Nisan 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /22

Bölüm 23: Faiz ve Girişimci Kazancı

Önceki iki bölümde görmüş olduğumuz üzere, faiz başkasının parasını ödünç alarak sermaye olarak kullanan faal sanayici ya da tüccarın, elde ettiği kârdan para sahibi kişiye verdiği kısımdır. Faal kapitalist şayet yalnızca kendi sermayesini kullanıyorsa böyle bir kâr bölüşümü olmaz ve kârın hepsi onun olur. Açık ki, kârın bir bölümünü faize dönüştüren ve genel olarak faiz kategorisini yaratan şey, kapitalistlerin para kapitalistleri ile girişimci kapitalistler olarak ikiye ayrılmasıdır. Faiz oranını yaratan şey de, işte bu iki tür kapitalist arasındaki rekabettir.

Sermaye yeniden üretim sürecinde iş gördüğü sürece, kapitalist kişi bir birey olarak bu sermayenin toplamı üzerinde değil, ancak gelir olarak harcayabileceği kâr kısmı üzerinde tasarrufta bulunabilir. Zira sermayesi üretim sürecine bağlanmış durumdadır. Sermaye sahipliği kapitaliste, o bunu emeği sömürmek için kullandığı sürece başka bir şekilde tasarrufta bulunma olanağını vermez. Para kapitalisti için de aynısı geçerlidir. Sermayesini para-sermaye olarak ödünç verdiği sürece faiz kazancı elde eder ama anaparası üzerinde tasarrufta bulunamaz. Bu durum, sermayesini bir ya da çok yıllığına ödünç verdiğinde ve belirli vadelerde anaparası kendisine geri dönmeksizin faiz elde ettiğinde açıkça belli olur. Diyelim sermayesi geri dönmüş olsa bile bir şey değişmez, zira anaparası para-sermaye olarak işlev yaptığı sürece o bunu tekrar borç vermek durumundadır. Anaparasını kendi elinde tuttuğu sürece, ona ne faiz getirir ne de sermaye olarak iş görür; sermaye olarak iş gördüğü sürece ise onun elinde bulunmaz. Anaparanın süresiz olarak ödünç verilmesi olasılığı işte bundan kaynaklanır.

Şayet faiz sıfır olsaydı, sermaye ödünç alan kapitalist ile kendi sermayesiyle çalışan kapitalist aynı durumda olurdu. Her ikisi de aynı ortalama kârı elde eder ve sermaye ister ödünç alınmış ister sahip olunmuş olsun kâr ürettiği sürece sermaye olarak hizmet ederdi. “Bunlar kapitalistler olarak iş gördükleri sürece, ödünç alınmış sermayeyle iş gören kapitalist ile kendi sermayesiyle iş gören kapitalist arasındaki tek fark, birinin faiz ödemek zorunda olması ve diğerinin olmamasıdır.” Bu noktada gündeme gelen soru şudur: Ödünç alınmış olsun ya da olmasın, kârın net kâr ve faiz şeklindeki nicel bölünmesi, nasıl oluyor da nitel bir bölünme halini alıyor? Bu soruyu yanıtlamak için, faiz oluşumunun gerçek başlangıç noktası üzerinde biraz daha durmak gerekir. Para kapitalisti ile üretken kapitalistin birbirlerinin karşısına yalnızca farklı tüzel kişiler olarak değil, yeniden üretim sürecinde tümüyle farklı roller oynayan kişiler olarak çıktıkları varsayımından hareket etmemiz gerekir. “Biri sermayeyi yalnızca ödünç verir, diğeri onu üretken bir şekilde kullanır.”

Borç sermaye ile çalışan üretken kapitalistin elde ettiği brüt kâr iki kısma ayrılır: borç verene ödemesi gereken faiz ve bu faizin dışında kalan kendi kâr payı. Bu son kısım, eğer genel kâr oranı veri ise faiz oranıyla, faiz oranı veriliyse genel kâr oranıyla belirlenir. Toplam kârın gerçek değer büyüklüğü olan brüt kâr ortalama kârdan sapabilecek olsa bile, faal kapitaliste ait olan kısmı faiz belirler. “Çünkü faiz, (özel hukuki şartlar bir yana bırakıldığında) genel faiz oranıyla saptanır ve faizin, üretim sürecinin başlamasından önce, yani bunun sonucu olan brüt kârın elde edilmesinden önce alınmış olduğu varsayılır.” Sermayenin asıl özgül ürünü artı-değer ya da daha doğrusu kârdır. Ama ödünç alınan sermayeyle çalışan kapitalist için bu ürün toplam kâr değil, faizin ödenmesinden sonra kârdan kendisine kalan kısımdır. Kârın bu kısmı ona, iş gördüğü kadarıyla sermayenin ürünü şeklinde görünür; çünkü kendisi faal sermaye şeklindeki sermayeyi temsil eder. O halde, kârın ona kalan kısmı, borç verene brüt kârdan ödemesi gereken faizin aksine, zorunlu olarak sanayi ya da ticaret kârı biçimini alır ya da her ikisini de kapsayan bir ifade kullanacak olursak “girişimci kârı” (girişimci kazancı) şekline bürünür.

Kâr oranının yalnızca artı-değere değil, çok sayıda başka koşula (üretim araçlarının alım fiyatlarına, ortalamadan daha üretken yöntemlere, değişmez sermayedeki tasarruflara vb.) bağlı olduğunu görmüştük. “Kâr oranı, özel koşullara ve her bir ticari işlemde kapitalistin daha çok ya da daha az kurnaz ve çalışkan olmasına, üretim fiyatından fazlasına ya da azına alım satım yapıp yapmamasına ve bunun derecesine, dolayısıyla da dolaşım süreci içinde toplam artık değerin daha büyük bir kısmına mı yoksa daha küçük bir kısmına mı el koyduğuna bağlıdır.” Sermayenin borç alınması durumunda brüt kârın nicel bölünmesi nitel bir bölünmeye dönüşür. Bu durumda kârın faal kapitalistin payına düşen kısmı, ona sanayide ya da ticarette girişimci olarak yerine getirdiği işlevlerden kaynaklanan girişimci kârı olarak görünür. Ödediği faiz ise, ona, sermaye mülkiyetinin sermayenin yeniden üretim sürecinden soyutlanmış ürünü olarak görünür. Brüt kârın iki kısmı arasındaki bu nitel ayrım nesnel bir olguya dayanır. Çünkü faiz, para kapitalistine, yani üretim sürecinin dışında olan ve sermaye mülkiyetinden başka bir şeyi temsil etmeyen borç verene gider; girişimci kârı ise sermayenin sahibi olmayan ve sadece faal olan kapitaliste gider. “Brüt kârın bu iki bölümünün, sanki özsel olarak farklı iki ayrı kaynaktan doğuyorlarmışçasına bu şekilde kemikleşmesi ve bağımsızlaşması, şimdi, kapitalistler sınıfının bütünü ve toplam sermaye için de geçerlilik kazanmak zorundadır.”

Kendi sermayesiyle çalışan kapitalist de, brüt kârını sanki kendisine sermaye ödünç veren kişiymiş gibi, kendisine düşen faiz ile faal kapitalist olarak kendisine düşen girişimci kârına ayırır. Böylece faiz, artık brüt kârın zaman zaman ortaya çıkan bir bölünmesi olarak görünmeyecek biçimde genel bir yerleşiklik kazanır. Burada söz konusu olan, yalnızca kârdan farklı kişilere ayrılan farklı paylar değil, sermayenin farklı yönleriyle ilişkisi bulunan iki farklı kâr kategorisidir. Bu noktada, brüt kârın faiz ve girişimci kârına bölünmesinin, toplam sermaye ve tüm kapitalistler sınıfı için nitel bir bölünme karakterini kazanmasının nedenleri kolaylıkla görülebilir.

Marx, tarihsel açıdan bakıldığında faiz getiren sermayenin, kapitalist üretim tarzının ve ona karşılık gelen sermaye ve kâr kavramlarının ortaya çıkmasından çok önce var olduğunu belirtir. “Para-sermaye, yani faiz getiren sermaye, halkın zihninde işte bu nedenle hâlâ sermayenin kendisidir, türünün en iyi örneği olan sermayedir.” “Ödünç verilen sermayenin, gerçekten de sermaye olarak kullanılsa da kullanılmasa da (sadece tüketim için ödünç alınsa bile) faiz getirmesi, sermayenin bu biçiminin bağımsız olduğu düşüncesini pekiştirir.” Kapitalist üretim tarzının ilk dönemlerinde faizin kârdan ve faiz getiren sermayenin sanayi sermayesinden bağımsız görünmesinin en iyi kanıtı, faizin brüt kârın bir kısmından başka bir şey olmadığının ancak 19. yüzyılın ortasında keşfedilmiş olmasıdır. Sanayici kapitalistin kendi sermayesiyle mi yoksa ödünç alınmış sermayeyle mi çalıştığı, para kapitalistleri sınıfının onun karşısına özel bir kapitalistler türü olarak çıkması olgusunu hiçbir şekilde değiştirmez.

Nitel açıdan bakıldığında, faiz, sermayenin sadece mülkiyetinin sağladığı, sahibinin yeniden üretim sürecinin dışında kalmasına rağmen sermayenin kendisinin getirdiği artı-değerdir. Nicel açıdan bakıldığında ise, kârın faizi oluşturan kısmı para-sermayeyle ilişkili görünür ve faiz oranı bu ilişkiyi güçlendirir. Açık ki, şayet tüm sermaye sanayici kapitalistlerin ellerinde bulunsaydı, faiz de faiz oranı da var olmazdı. Sanayici kapitalist kendisini para kapitalistiyle karşılaştırırsa, kendisini ondan ayıran tek şey, brüt kârın faiz dışındaki fazlası olarak girişimci kârıdır. “Diğer yandan, kendisini, ödünç alınmış sermaye yerine kendi sermayesiyle faaliyette bulunan sanayici kapitalistle karşılaştırırsa, bu kapitalisti kendisinden ayıran tek şey, faizi başkasına ödemek yerine kendi cebine indirdiğinden, para kapitalisti olmasıdır.”

Meseleye tek bir kapitalist açısından bakıldığında, o, sermayesini faiz getiren sermaye olarak ödünç verme ya da üretken sermaye olarak bizzat değerlendirme seçeneklerine sahiptir. Ama bunu, kimi vülger iktisatçıların yaptığı gibi toplumun toplam sermayesine uygulamak ve hatta kârın nedeni olarak gösterecek kadar ileriye gitmek tam anlamıyla mantıksızlık olur. Toplam sermayenin asıl kısmıyla üretim araçlarını satın alacak ve bunları değerlendirecek kişiler olmaksızın, bütün sermayeyi para-sermayeye çevirme fikri doğal olarak çok saçmadır. “Bu düşüncede saklı bulunan daha büyük saçmalık, kapitalist üretim tarzı temeli üzerinde, sermayenin, üretken sermaye olarak iş görmeden, yani faizin sadece bir kısmını oluşturduğu artı-değeri üretmeden faiz getirebileceği; kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim olmadan işleyebileceği düşüncesidir. Kapitalistlerin aşırı derecede büyük bir kısmı sermayelerini para-sermayeye dönüştürmek isteseydi, bunun sonucu, para-sermayenin muazzam derecede değersizleşmesi ve faiz oranının muazzam derecede düşmesi olurdu; kapitalistlerin pek çoğu, hemen, bunların faizleriyle yaşamanın olanaksızlığı durumuyla karşılaşır, dolayısıyla da yeniden sanayici kapitalistlere dönüşmek zorunda kalırdı.”

Görmüş olduğumuz üzere, faiz ve girişimci kârı artı-değerin parçaları olmalarına karşın, kapitalist işleyişte birbirlerine karşıtlıklarıyla var olurlar. Kârın bir kısmı faize dönüştüğünden, kârın diğer kısmı girişimci kârı olarak görünür. “Burada kâr derken her zaman ortalama kârı kastediyoruz, çünkü bireysel kârın ya da farklı üretim alanlarındaki kârın sapmaları (yani ortalama kârın ya da artı-değerin bölüşümündeki rekabet mücadelesinden ve başka koşullardan kaynaklanan farklılaşmalar) burada bizim açımızdan tümüyle önemsizdir. Bu, genel olarak, aşağıdaki incelemenin tümü için geçerlidir.”

Faiz, sermaye sahipliğinin sermaye sahibine getirdiği net kârdır. “Paranın ve genel olarak değerin sermayeye dönüşmesi nasıl kapitalist üretim sürecinin değişmez sonucuysa, sermaye olarak varlığı da aynı sürecin değişmez ön koşuludur. Kendisini üretim araçlarına dönüştürme yeteneği sayesinde, sürekli olarak karşılığı ödenmemiş emeğe komuta eder ve dolayısıyla metaların üretim ve dolaşım süreçlerini, sahibi için, artı-değer üretimine dönüştürür.” Demek ki, gerçek üretim sürecinde üretim araçları şeklini alan değerin, bağımsız bir güç olarak canlı emek gücünün karşısına çıkmasının ve karşılığı ödenmemiş emeğe el koymasının bir aracı olmasının ifadesidir. Değerin böyle bir güç olmasının nedeni de, işçinin karşısına başkasının sahip olduğu sermaye olarak çıkmasından başka bir şey değildir. Ama söz konusu faiz olduğunda, para sahibinin sermayesinin ücretli emekle bu karşıtlığı görünmez olur, çünkü faiz getiren sermayenin bizzat karşıtlık içinde bulunduğu şey ücretli emek değil üretim sürecine giren faal sermayedir. Borç veren kapitalist, kapitalist üretim koşullarında üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılan ücretli emekçinin değil, yeniden üretim sürecinde fiilen iş gören kapitalistin karşısında yer alır. Faiz getiren sermaye, işlev gören sermayeden farklı ve mülkiyet olarak sermayedir. “Ama sermaye iş görmediği sürece, işçiyi sömürmez ve emekle herhangi bir karşıtlık içinde bulunmaz.”

Diğer yandan, ücretli emekle karşıtlık içinde olan artı-değer üreten sermayedir; girişimci kârı ise faizle karşıtlık içindedir. Birincisi: Ortalama kâr verili kabul edildiğinde, girişimci kârının oranı ücretle değil faiz oranıyla belirlenir. Girişimci kârı, faiz oranıyla ters orantılı olarak yüksek ya da düşüktür. İkincisi: Faal kapitalist, girişimci kârı üzerindeki hak iddiasını genel anlamda sermaye sahibi olmasından değil, sermayesinin faal sermaye olmasından türetir. Girişimci kârı sermayenin yeniden üretim sürecindeki işlevinden kaynaklanır, yani faal kapitalistin sanayi veya ticaret sermayesinin işlevlerini yerine getiren faaliyetinin bir sonucudur. “Ama faal sermayenin temsilcisi olmak, faiz getiren sermayenin temsilciliği gibi zahmetsiz bir iş değildir. Kapitalist üretimde, kapitalist, hem üretim sürecini hem de dolaşım sürecini yönetir.” Üretken emeğin sömürülmesi bir çaba harcamayı gerektirir. Dolayısıyla, kendi girişimci kârı ona, faizin aksine, sermaye mülkiyetinden bağımsız bir şey, daha çok sanki sermaye sahibi olmayan bir kimse, bir emekçi olarak üstlendiği işlevlerin sonucuymuş gibi görünür.

Bu nedenle, girişimci kapitalistin kafasında, zorunlu olarak, kendi girişimci kazancının emeğin denetim ve yönetimiyle ilgili ve sıradan bir işçininkinden yüksek bir ücret olduğu düşüncesi yer eder. Girişimci kazancının faizle karşıtlığı içinde, faal kapitalistin işlevinin artı-değer ürettirmek, yani başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğine el koymak olduğu gerçeği tümüyle unutulur. Kârın ve şu halde artı-değerin bölündüğü faiz ve girişimci kârı kısımlarının zıt biçimleri nedeniyle, bu bölünmenin artı-değerin niteliği, kökeni ve varlık koşullarında hiçbir şeyi değiştirmediği unutulur. Ayrıca, faal kapitalistin işçileri kendisi için çalıştırma ya da üretim araçlarına sermaye olarak iş gördürme işlevini ancak işçiler karşısında üretim araçlarının temsilciliğini yaparak yerine getirebileceği de unutulur. Bunun nedeni, sermayenin yeniden üretim sürecindeki işlevi ile yeniden üretim sürecinin dışındaki salt sermaye mülkiyeti arasındaki karşıtlıktır.

Kârın faiz ve girişimci kazancı olarak aldıkları biçim, emekle herhangi bir ilişkiyi ifade etmez. Çünkü bu ilişki, yalnızca bu iki kısmın toplamı ve birliği olarak artı-değer ve emek arasında mevcuttur. “Kârın bölünme oranı ve bu bölünmeye temel oluşturan farklı yasal haklar, kârın zaten gerçekleştirilmiş olduğunu, elde bulunduğunu varsayar. Bu nedenle, kapitalist, kullandığı sermayenin sahibiyse, tüm kârı ya da artı-değeri cebine indirir.” Kapitalistin bunu mu yaptığı yoksa bir kısmını tüzel sahip olarak üçüncü bir kişiye mi ödemesi gerektiği işçi açısından hiçbir önem taşımaz. “Emek gücü, değer yaratma yeteneği olarak satın alınır. Birilerinin onu üretken bir şekilde çalıştırmadan, örneğin tümüyle kişisel amaçlar doğrultusunda, hizmet etmesi için vb. satın alması da olasıdır. Sermaye için de aynı şey geçerlidir. Onu sermaye olarak kullanıp kullanmayacağı, yani ona içkin olan artı-değer üretme özelliğini gerçekten de harekete geçirip geçirmeyeceği, borç alan kişinin sorunudur. Bu kişinin karşılığını ödediği şey, her iki durumda da, sermaye metasına içkin olan potansiyel artı-değerdir.”

Marx bu açıklamalardan sonra, girişimci kârını biraz daha ayrıntılarıyla ele alır. “Faiz, sermaye mülkiyetinin karşılığı olarak artı-değerin bir parçası olarak göründüğünde, girişimci kazancı sanki sermayenin kendisinden değil de üretim sürecinden kaynaklanıyormuş gibi görünür. Ama sermayeden ayrı olarak üretim süreci, emek sürecinden ibarettir. Bu nedenle, sermaye sahibinden farklı olarak sanayici kapitalist, faal sermaye olarak değil, sermayeden de bağımsız bir şekilde bir görevli, genel olarak emek sürecinin basit bir taşıyıcısı, bir emekçi, daha doğrusu bir ücretli emekçi olarak görünür.” Faiz, açıklandığı üzere, başkalarının emeklerinin ürünlerine el koymanın aracı olarak salt sermaye mülkiyetini temsil eder. Faiz, kapitalist ile işçi arasındaki bir ilişki değil, iki kapitalist arasındaki ilişkidir.

Faiz biçimi, kârın diğer kısmına nitel olarak bir girişimci kazancı ve bunun ötesinde yönetim ve denetim ücretleri biçimlerini kazandırır. Kapitalistin kapitalist olarak yerine getirmesi gereken ve tam da işçilerden farklı ve onlarla karşıtlık içinde bulunan özel işlevler, düpedüz emeğe ait işlevlermiş gibi gösterilir. “Böylece, sömürme emeği ile sömürülen emek, emek olarak özdeşleşir. Sömürme emeği de, sömürülen emek kadar emektir.” İşte bu aldatıcı görünüm, kapitalist düşünüş tarzı içinde bilhassa çarpıtılarak, işçinin emeği üzerinden elde edilen kârı haklı çıkarmanın (öznel) gerekçelerine dönüştürülür.

Kârın bir kısmının yönetici ve denetici (gözetici) ücreti olarak ayrılabilecek olması ve gerçekten de ayrılması, girişimci kazancının emek gözetiminin ücreti olduğu düşüncesini daha da güçlendirir. A. Smith’in de doğru şekilde keşfetmiş olduğu üzere, bu kısım, hem kârdan hem de kârın faizin çıkarılmasından sonra “girişimci kazancı” olarak kalan kısmından bağımsız ve tümüyle ayrı olarak yönetici maaşlarında kendisini gösterir.

“Gözetim ve yönetim işi, dolaysız üretim sürecinin toplumsal olarak birleşik bir süreç şeklini aldığı ve bağımsız üreticilerin yalıtık işi olarak görünmediği her yerde zorunlu olarak ortaya çıkar. Ama ikili bir doğaya sahiptir. Bir yandan, çok sayıda bireyin el birliği yaptığı tüm işlerde, sürecin bağlantılılığı ve birliği kendisini zorunlu olarak komuta eden bir iradeyle ve bir orkestra şefi örneğinde olduğu gibi, kısmi işlerle değil işyerinin toplam faaliyetiyle ilgili olan işlevlerle ortaya koyar. Bu, her birleşik üretim tarzında yapılması gereken üretken bir iştir.” Diğer yandan, ticaret departmanı tümüyle bir yana bırakıldığında, bu gözetim işi, doğrudan üretici olan işçi ile üretim araçlarının sahibi arasındaki karşıtlığa dayanan tüm üretim tarzlarında zorunlu olarak ortaya çıkar.

Bu karşıtlık ne kadar büyük olursa, söz konusu gözetim işinin rolü de o kadar büyük olur. “Bu nedenle, en yüksek düzeyine kölelik sisteminde ulaşır. Ama kapitalist üretim tarzında da vazgeçilmezdir, çünkü burada üretim süreci aynı zamanda emek gücünün kapitalist tarafından tüketilmesi sürecidir. Tıpkı, despotik devletlerde, gözetim işinin ve iktidarın çok yönlü müdahalelerinin, hem her tür topluluğun doğasından kaynaklanan ortak işleri hem de iktidar ile halk yığını arasındaki karşıtlıktan kaynaklanan özgül işlevleri içermesi örneğinde olduğu gibi.”

Marx’ın belirttiği üzere,kölelik sistemi döneminde yaşayan Eski Çağ yazarları köleliği haklı göstermede denetim işinin rolünden yararlanmışlardır. Aynı şekilde, modern köle sisteminin savunucusu modern iktisatçıların da denetim işinden yararlandıkları bir gerçektir. Marx, Mommsen adlı yazardan alıntılayarak, köleci Roma’nın devlet adamı Cato zamanındaki villicus (büyük tarım arazilerindeki denetçi) örneğini verir: “Köle çalıştıran çiftliklerin (jamilia rustica) başında, tahsilat ve harcama yapan, alıp satan, efendinin talimatlarını alan ve onun yokluğunda emir veren ve cezalandıran idareci (villa’dan [çiftlik] türetilmiş villicus) duruyordu... İdareci, doğal olarak, diğer kölelere göre daha fazla özgürlüğe sahipti.” Kartacalı yazar Mago’nun köleliğe dayalı plantasyon hakkındaki eserinde belirtildiğine göre, idarecinin evlenmesine, çocuk yetiştirmesine ve kendi bütçesine sahip olmasına izin verilir. Cato da kadın idareciyle evlendirilmesini tavsiye eder. Ayrıca, “hal ve tutumunun iyi olması durumunda efendisinden özgürlük elde etmeyi de herhalde yalnızca o umut edebiliyordu. Bunun dışında, hepsi ortak bir hane halkını oluşturuyordu. İdarecinin kendisi de dahil olmak üzere her bir kölenin gereksinim duyduğu şeyler efendi tarafından belirli aralıklarla ve sabit tarifelerle sağlanıyordu ve kölenin bunlarla geçinmesi gerekiyordu. Bunların niceliği emeğe göre belirleniyordu ve örneğin kölelere göre daha hafif işler yapan idarecinin onlara göre daha az şey elde etmesinin nedeni buydu.”

Marx diğer bir örneği de, parantez içine kendi ifadelerini ekleyerek, Aristoteles’in “Republica” adlı eserinden aktarır: “Çünkü efendi” [kapitalist], “efendi olduğunu, köle edinerek değil” [ona emek satın alma gücünü veren sermaye mülkiyetiyle değil], “ama köleleri kullanarak” [üretim sürecinde emekçi, şimdi ücretli emekçi kullanarak] gösterir. … “Ama bu bilimde büyük ya da yüce olan hiçbir şey bulunmuyor”; “çünkü efendi, köle neyi yapabilecekse onu emretmek zorundadır.” “Efendilerin, denetim işini kendilerine dert edinmek zorunda olmadığı durumlarda, yönetici, bu onurlu görevi üstlenir ve efendiler de kendilerini devlet işlerine ya da felsefe öğrenimine verirler.” Böylece Aristotales, birkaç sözcükle, siyasal ve iktisadi alanlardaki egemenliğin güç sahiplerine hükmetme işlevlerini yüklediğini, dolayısıyla, bunların ekonomik alanda da emek-gücünü tüketme sanatını bilmeleri gerektiğini anlatmış olur. Ve bu gözetim işinin büyütülecek bir tarafının olmadığını, bu nedenle de efendinin yeterince zenginleşir zenginleşmez bu ağır işi yapma “onur”unu bir gözetmene bıraktığını ekler.

“Yönetim ve gözetim işi, her tür birleşik toplumsal emeğin doğasından kaynaklanan özel bir işlev olmak yerine, (ister emek gücü kölelik sisteminde olduğu gibi işçinin kendisiyle birlikte satın alınsın isterse işçi emek gücünü kendisi satsın ve bu nedenle üretim süreci aynı zamanda onun emeğinin sermaye tarafından tüketilmesi süreci olarak görünsün) üretim araçlarının sahibi ile salt emek gücünün sahibi arasındaki karşıtlıktan kaynaklanan bir işlev olduğu sürece, dolaysız üreticinin köleliğinden kaynaklanan bu işlev, büyük bir sıklıkla, söz konusu ilişkinin kendisini haklı çıkarmak için kullanılmış ve sömürü, yani başkalarının karşılığı ödenmemiş emeğine el koyulması, aynı sıklıkla, sermaye sahibinin hak ettiği ücret olarak sunulmuştur.” Marx, bu çarpıtmayı, ABD’deki köleliğin savunucusu olan O’Connor adlı bir avukattan daha iyi yapan birinin çıkmadığını belirtir ve bu kişinin 19 Aralık 1859’da New York’ta düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmadan aktarır: “Zenciyi bu kölelik durumuna sokan doğadır. Kuvvetlidir ve çalışma gücüne sahiptir; ama bu gücü yaratan doğa, yönetme zekâsını da çalışma isteğini de ondan esirgemiştir. … İkisi de ondan esirgendi. Ve onu çalışma iradesinden yoksun bırakan doğa, bu iradeyi dayatması ve hem kendisi hem de onu yöneten efendi için yararlı bir şekilde yaşayabildiği bir ortamda yararlı bir hizmetçi olmasını sağlaması için ona bir efendi verdi. İddia ediyorum ki, zenciyi doğanın onu yerleştirdiği durumda bırakmak, onu yönetmesi için ona bir efendi vermek adaletsizlik değildir.”

Marx, burjuva iktisatçıların da benzer mantıkla durumu şöyle açıklayacaklarını ifade eder: “Köle gibi ücretli emekçi de, onu çalıştıracak ve yönetecek bir efendiye sahip olmak zorundadır. Ve bu efendilik-kölelik ilişkisinin varlığı kabul edildiğinde, ücretli emekçinin, kendi ücretini üretmek ve buna ek olarak, gözetim ücreti, yani kendi üzerindeki egemenlik ve gözetim işi için bir karşılık «ve onu yönetmek ve onu kendisi ve toplum için yararlı kılmak için kullandığı emek ve yetenek karşılığında efendisine adil bir karşılık ödemek» zorunda bırakılmasında herhangi bir sorun bulunmaz.”

Denetim ve yönetim işi, hâkim sınıfın emek üzerindeki egemenliğinden doğmuştur ve kapitalist üretim tarzı gibi sınıf çelişkilerine dayanan bütün üretim tarzlarında ortak bir özelliktir. Kapitalist sistemde de her tür birleşik toplumsal emeğin tek tek bireylere özel işler olarak yüklediği üretken işlevlerle dolaysız ve ayrılmaz şekilde bağlantılıdır. Yapılan iş, böyle bir yöneticinin maaşını ödemeye yetecek ölçeğe ulaştığı zaman, kârdan tamamen ayrılır ve vasıflı emek için ödenen ücret biçimine girer. Bütün bunlara karşın, Marx’ın deyişiyle “bizim sanayi kapitalistlerimiz kendilerini devlet işlerine vermekten ya da felsefe öğrenimi yapmaktan pek uzaktırlar”.

Kapitalist üretim tarzı, yöneticilik emeğinin sermaye mülkiyetinden tümüyle ayrılmış olarak her yerde bulunabilir olmasını sağlamıştır. “Bu nedenle, yöneticilik işinin kapitalistler tarafından yapılması gereksizleşmiştir. Ne bir orkestra şefinin orkestradaki aletlerin sahibi olması gerekir, ne de diğer müzisyenlerin «ücretleriyle» herhangi bir şekilde ilgilenmek, şef olarak onun işlevlerinin bir parçasıdır.” Marx, kooperatif fabrikaların, bir üretim görevlisinin işi bağlamında, kapitalistin tıpkı daha öncesinin büyük toprak sahipleri gibi gereksizleştiğinin kanıtını sunduğunu belirtir. Buna rağmen, bu işin kapitalistin işlevi olarak zorunlu olduğu düşüncesi, sıradan insanların kapitalist üretim tarzının kucağında gelişen biçimleri, çelişkili kapitalist karakterlerinden ayrılmış ve kurtarılmış olarak hayal edememesinin ürünüdür.

Sanayici kapitalist para kapitalistiyle karşılaştırıldığında bir işçidir, ama başkalarının emeğinin sömürücüsü olan bir “işçidir”. “Elde ettiği ücret, tamı tamına, el koyulan başkalarına ait emek miktarına eşittir ve gerekli olan sömürme çabasını kendisinin göstermesi ölçüsünde bu emeğin sömürülme derecesine bağlıdır.” İngiltere’de yaşanan iktisadi bunalımlarda, bu kapitalist “işçilerin” geçmişte kendilerine ait olan fabrikalarda düşük ücretler karşılığında gözetmen olarak çalıştığına rastlanmıştır. Engels konuyu daha da çarpıcı şekilde örneklemek için buraya şöyle bir not düşer: “Benim bildiğim bir örnekte, 1868 bunalımının ardından, iflas eden bir fabrikatör kendi eski işçilerinin ücretli emekçisi olmuştu. Çünkü fabrika iflas sonrasında bir işçi kooperatifi tarafından işletilmişti ve eski sahibi yönetici olarak atanmıştı.”

Hem işçilerin kooperatif fabrikalarında hem de hisse senetli kapitalist girişimlerde, ticaret ve sanayi yöneticilerine ait yönetim ücretleri, girişimci kârlarından tümüyle ayrılmış durumdadır. “Kooperatif fabrikasında, yönetici, işçiler karşısında sermayeyi temsil etmek yerine ücretlerini onlardan aldığından, gözetim işinin karşıtlık içeren karakteri ortadan kalkar.” Marx, kredi sistemiyle birlikte gelişen hisse senetli şirketlerde bu yönetim işini, tıpkı burjuva toplumunun gelişmesiyle birlikte yargıçlık ve yönetim işlevlerinin feodal dönemde simgeleri oldukları toprak mülkiyetinden ayrılması örneğinde olduğu gibi, sermaye mülkiyetinden ayırma konusunda gitgide artan bir eğilim olduğunu belirtir. “Ne var ki, bir yandan, faal kapitalistin karşısına salt sermaye sahibinin, yani para kapitalistinin çıkmasıyla ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte bu para-sermayenin kendisinin toplumsal bir karakter kazanmasıyla, bankalarda toplanmasıyla ve artık dolaysız sahipleri yerine bankalar tarafından ödünç verilmesiyle; diğer yandan da, ödünç alma yoluyla olsun başka bir yolla olsun sermaye üzerinde herhangi bir hakka sahip olmayan salt yöneticinin faal kapitaliste düşen tüm gerçek işlevleri üstlenmesiyle birlikte, geriye yalnızca görevli kalır ve kapitalist, gereksiz bir kişi olarak üretim sürecinin dışına düşer.”

Girişimci kârının gözetim ya da yönetim ücretiyle karıştırılmasının, başlangıçta, kâr ile faiz arasındaki karşıtlıktan kaynaklandığını belirtir Marx. Fakat kârı artı-değer, yani karşılığı ödenmemiş emek olarak değil de, kapitalistin yaptığı iş karşılığında aldığı ücret olarak göstermeye yönelik özürcü yaklaşım bunu daha da ileriye götürmüştür. O dönemin sosyalistleri ise, yanılsama içinde ve “madem ki öyle” noktasından hareketle, kârın özürcülerin teorik olarak iddia ettikleri şeye, yani sırf denetim ücretlerine indirilmesi talebiyle karşılık vermişlerdir. Fakat bu istem, özel eğitim almış emek gücünün üretim maliyetlerini düşüren genel gelişmeyle birlikte vasıflı emeğe ödenen tüm ücretlerin düşmesi ölçüsünde, kapitalizmin teorik özürcülerini alabildiğine rahatsız etmiştir.

“İşçilerin tarafında kooperatiflerin, burjuvazinin tarafında hisse senetli girişimlerin gelişmesiyle birlikte, girişimci kazancının yönetim ücretiyle karıştırılmasının son bahanesi de ortadan kalktı ve kâr, pratikte de, teoride yadsınamayacak şekilde olduğu şey olarak, yani salt artı-değer olarak, karşılığında herhangi bir eş değer ödenmeyen değer olarak, gerçekleştirilmiş olan karşılığı ödenmemiş emek olarak göründü; şimdi ortaya çıkmıştı ki, faal kapitalist emeği gerçekten sömürmektedir ve sömürüsünün ürünü, ödünç alınmış sermayeyle çalışıyorsa, faiz ile girişimci kazancına (yani kârın faiz dışında kalan fazlasına) bölünmektedir.” Marx konuyla ilgili olarak, diğer bir olguya da dikkat çeker: “Kapitalist üretim temeli üzerinde, hisse senetli girişimlerde, fiili yöneticilerin yanına ve üzerine, yönetim ve gözetimi gerçekte sadece hissedarları soymanın ve kendini zenginleştirmenin bahanesi olarak kullanan bir dizi yönetim ve gözetim kurulunun eklenmesiyle, yönetim ücretleriyle ilgili yeni bir dolandırıcılık türü gelişir.”

(devam edecek)

3 Haziran 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /23

Bölüm 24: Sermaye İlişkisinin Yüzeysel Biçimi Olarak Faiz Getiren Sermaye

Marx, sermaye ilişkisinin faiz getiren sermayede en yüzeysel ve en fetiş benzeri biçimine ulaştığını vurgular. “Burada karşımızda P-P', yani daha fazla para yaratan para, iki uca aracılık eden süreç olmadan kendi kendisini değerlendiren değer vardır.” Tüccar sermayesinde kapitalist hareket yalnızca dolaşım alanında kalsa da, yine de kapitalist hareketin genel biçimiyle karşılaşırız. Burada “kâr, kendisini, sadece bir şeyin ürünü olarak değil, toplumsal bir ilişkinin ürünü olarak ortaya koyar. Tüccar sermayesinin biçimi hâlâ bir süreci, karşıt evrelerin birliğini, karşıt yönlü iki işleme, yani metaların alım ve satımına ayrışan bir hareketi temsil eder.” Bu durum, faiz getiren sermayenin biçiminde (P-P') silinmiştir. Örneğin, bir kapitalist 1000 sterlin ödünç veriyorsa ve faiz oranı %5 ise, 1 yıllık bir sermaye olarak 1000 sterlinin değeri 1050 sterlin olur. Sermaye olarak 1000 sterlinin değerinin 1050 sterline eşit olması, sermayenin basit bir büyüklük olmadığını ortaya koyar. Sermaye bir büyüklükler ilişkisidir; kendisini değerlendiren bir değer, artı-değer üretmiş bir anapara olarak kendi kendisiyle kurduğu ilişkidir. “Ve görmüş olduğumuz üzere, sermaye, ister kendi sermayeleriyle isterse ödünç aldıkları sermayeyle faaliyette bulunsunlar, tüm aktif kapitalistler için bu biçimi, dolaysız olarak kendisini değerlendiren değer biçimini alır.”

Faiz getiren sermayede P-M-P' formülündeki para iki uca (P-P') indirgenmiştir. Burada P' = P + ΔP, yani anapara ile faizin toplamıdır. Bu, sermayenin, anlamsız bir özete indirgenmiş olan ilk ve genel formülüdür. Bu hazır sermaye, üretim süreci ile dolaşım sürecinin birliği ve dolayısıyla belirli süreler içinde belirli bir miktarda artı-değer getiren sermayedir. Faiz getiren sermayede ise bu, üretim sürecinin ve dolaşım sürecinin aracılığı olmadan doğrudan işler. “Sermaye, faizin, yani kendi artışının gizemli ve kendi kendisini yaratan kaynağı olarak görünür.” Böylece, tüm yeniden üretim sürecinin sonucu paraya içkin olan bir özelliğe bürünür. Paranın para olarak mı harcanacağı yoksa sermaye olarak mı kiralanacağı hususu paranın sahibine bağlıdır. “Bu nedenle, faiz getiren sermayede, bu otomatik fetiş, kendi kendisini değerlendiren değer, para yaratan para, saf durumuna kavuşturulmuştur ve sermaye, bu biçimde, ortaya çıkışının izlerini artık taşımaz. Toplumsal ilişki, bir şeyin, yani paranın kendisiyle ilişkisi olarak son noktasına ulaşmıştır.” Emek gücünde olduğu gibi, paranın kullanım değeri de yeni bir değer yaratmak, yani kendi içerdiğinden daha büyük bir değer yaratmak içindir. “Paranın kendisi, potansiyel olarak kendisini değerlendiren değerdir ve böylesi bir değer olarak ödünç verilir; bu kendine özgü metanın satılma biçimi ödünç vermedir.” Değer yaratmak, faiz getirmek paranın bir özelliğidir ve ödünç para veren kişi, parasını faiz getiren bir şey olarak satar.

Faizin, faal kapitalistin işçiden kopardığı artı-değerin bir kısmından başka bir şey olmadığını biliyoruz.Faiz getiren sermaye biçiminde, faiz sermayenin asıl ürünü olarak görünür. Oysa girişimci kârı, yeniden üretim sürecinde ortaya çıkan bir eklenti ve bir yan ürün olarak görünür. İşte, faiz getiren sermayede sermayenin fetiş biçimine ve fetiş sermaye kavramına ulaşmış oluruz. “P-P', bize sermayenin anlamsız biçimini, üretim ilişkilerinin en ileri derecede tersine çevrilmesini ve şeyleşmesini; faiz getiren şekli, yani sermayenin kendi yeniden üretim sürecinin ön koşulu olduğu basit şekli; paranın ya da metanın yeniden üretimden bağımsız şekilde kendi değerini artırma yeteneğini; kısacası, en çarpıcı biçimiyle sermayenin gizemlileştirilmesini sunar”.

Marx, bu biçimin sermayeyi değer yaratımının bağımsız kaynağı olarak sunmak isteyen vülger ekonomi politik için doğal olarak büyük bir nimet olduğunu belirtir. Zira “söz konusu biçim altında kârın kaynağı görülemez duruma gelir ve kapitalist üretim sürecinin sonucu (süreçten ayrılmış olarak) bağımsız bir varlık kazanır”. Bu durumda sermaye, para-sermayenin kendi kendisini değerlendirme yeteneği, yürürlükteki faiz oranıyla ifade edilen bir metaya indirgenmiş olur.

Sermaye kendi saf fetiş biçimini, yani nesne olarak, satılabilir şey olarak P-P' biçimini faiz getiren sermaye olarak kazanır. Marx bu durumun nedenlerini sıralar. Birincisi, sürekli olarak para biçiminde var olması neticesinde sermayenin tüm özgül yanları silinir ve onun gerçek öğeleri görünmez olur. Çünkü para, tam da, kullanım değerleri olarak metaların farklarını ve dolayısıyla bu metalardan ve onların üretim koşullarından oluşan sanayi sermayelerinin farklarını silen biçimdir. “Değerin (burada sermayenin), bağımsız mübadele değeri olarak var olduğu biçim, para biçimidir. Para biçimi, sermayenin yeniden üretim sürecinde, sadece geçici bir uğrak, bir geçiş noktasıdır. Buna karşılık para piyasasında sermaye her zaman bu biçimde var olur.” İkincisi, artı-değer para biçimine büründüğünde sermayeye içkin bir şey olarak görünür. Diğer bir deyişle, para üretimi, para-sermaye biçimindeki sermayeye özgü bir şey olarak görünür.

Marx, faiz getiren sermayede sermayenin hareketinin kısaldığını, aracılık eden sürecin devre dışı bırakıldığını vurgular. “Şimdi paranın bedeninde aşk vardır. Ödünç verildiği ya da (sahibi olan faal kapitaliste girişimci kazancından ayrı olarak faiz getirmesi ölçüsünde) yeniden üretim sürecine yatırıldığı andan itibaren, ister uyusun ister uyansın, ister evde ister yolculukta olsun, ister gündüz ister gece olsun, üzerindeki faiz büyür. Böylece, faiz getiren para-sermaye (ve her tür sermaye, kendi değer ifadesi bakımından para-sermayedir ya da şimdi para-sermayenin ifadesi sayılır), servet biriktiricisinin ulaşılamaz hayalini gerçekleştirir.” Faizin para-sermayenin kendiliğinden doğurduğu bir şey olarak görünmesinin, reformcu Alman din adamı Martin Luther’i (1483-1546) fazlasıyla meşgul ettiğini ve onun tefeciliğe tüm gücüyle ama safça saldırdığını hatırlatır Marx.

18. yüzyıl iktisatçılarından Dr. Richard Price 1774 tarihli yazısında, sermayenin, kendi kendisini yeniden üreten ve yeniden üretim sırasında çoğaltan bir değer, sonsuza dek kendisini koruyan ve büyüyen bir değer olduğu düşüncesi yer alır. Dr. Price’ın bu yaklaşımı simyacıların fantezilerini fazlasıyla geride bırakan müthiş fikirlere yol açmıştır. Nitekim İngiliz devlet adamlarından Pitt, bu fikirlere ciddi ciddi inanmış ve bunu “devlet borçları itfa fonu” hakkındaki yasalarında kendi maliye politikasının dayanakları olarak kullanmıştır. Marx bu konuyu, “Bay Disraeli’nin Bütçesi” başlıklı makalesinde kapsamlı bir şekilde ele almıştır.

Dr. Price, “Bileşik faiz getiren para başlangıçta yavaş büyür. Ama büyüme hızı sürekli olarak arttığından, bir süre sonra öylesine hızlanır ki, her tür hayal gücünün sınırlarını aşar” diye yazar. Marx, Price ya da ondan esinlenen Pitt gibilerin yaklaşımlarını eleştirirken şöyle der: “Price %5’lik faiz oranının %15’lik bir kâr oranını şart koştuğunu tümüyle unutur ve söz konusu faiz oranının sermaye birikimiyle birlikte değişmeden kaldığını varsayar. Gerçek birikim süreciyle hiçbir şekilde ilgilenmez; yalnızca, bileşik faizle geri dönmesi için borç para vermekle ilgilenir. Bunun ne şekilde başarılacağıyla da hiç ilgilenmez; ne de olsa, bu, faiz getiren sermayeye içkin olan bir niteliktir. İngiliz devlet borçlarına ne kadar sevimli bir teorik giriş!”

Marx’ın belirttiği üzere, geometrik artıştan kaynaklanan sayının muazzam büyüklüğü Price’ın gözlerini kamaştırmıştı. “Sermayeyi, yeniden üretimin ve emeğin koşullarını dikkate almadan, kendi başına çalışan bir otomat olarak, (tıpkı Malthus’taki geometrik olarak çoğalan insanlar gibi) sadece kendi kendisini çoğaltan bir sayı olarak ele aldığından, sermayenin büyümesinin yasasını bulduğunu zannedebilmişti.” İngiliz devlet adamı Pitt, Dr. Price’ın gizemlileştirmesini fazlasıyla ciddiye almış ve devlet itfa fonuna ayrılan tutarın arttırılmasını önerdiği 1792 tarihli konuşmasında birikim sorununa son derece yanlış biçimde yaklaştığını gözler önüne sermişti. Ona göre birikim, yıllık kârın en azından bir kısmının anaparayı büyütme amacıyla bir kenara ayrılması, ertesi yıl aynı şekilde kullanılması ve böylece sürekli bir kâr sağlaması yoluyla gerçekleşiyordu. “Pitt böylece Dr. Price’ın yardımıyla Smith’in birikim teorisini bir halkın borç birikimi yoluyla zenginleşmesine dönüştürür ve bu huzurlu ilerleme yoluyla, borçları ödemek için borç alınmasına dayanan bir sınırsız borçlanmaya ulaşır.”

Marx, faiz konusundaki saçma yaklaşımları örnekleme bağlamında, “romantik” diye adlandırdığı A. Müller’den aktarır: “Burjuva toplumunun kazandığı çok büyük bir sermaye miktarı, en hareketli topluluklarda bile, uzun yıllar boyunca adım adım biriktirilir ve çalışmanın hemen genişletilmesi için kullanılmaz; bunun yerine, kayda değer bir tutara ulaşılır ulaşılmaz, borç adıyla bir başka bireye, bir işçiye, bir bankaya ya da devlete aktarılır; o zaman, alıcı, sermayeyi gerçekten harekete geçirerek ondan bileşik faiz elde eder ve borç veren kişiye basit faiz ödeme yükümlülüğünü kolaylıkla üstlenebilir.” Bu saçma yaklaşım karşısında Marx’ın eleştirisi çarpıcıdır: “Birkaç satırda bundan daha tüyler ürpertici bir saçmalık uydurulamaz. İşçi ile kapitalistin, emek gücünün değeri ile sermaye faizinin vb. gülünç bir şekilde karıştırılması bir yana, bileşik faizin alınması, başka şeylerin yanında, sermayenin «ödünç verilmesi»yle ve «o zaman bileşik faiz» getirmesiyle açıklanıyor. Müller’imizin yöntemi, tüm alanlardaki romantiklerin karakteristik yöntemidir. Bunların içerikleri, şeylerin en yüzeysel görüntülerinden elde edilen gündelik önyargılardan oluşur. Sonrasında, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, gizemlileştirici bir ifade tarzıyla ‘yükseltilmesi’ ve şiirselleştirilmesi gerekir.”

Marx, yukarıda değinilen “bileşik faiz birikimi” saçmalığını gözler önüne sermek için önce bir faraziyede bulunur ve sonra da bunu çürüten karmaşık işleyişe değinir. Şöyle ki, sermayenin birikim süreci artı-değerin yeniden sermayeye dönüştürülen, yani yeni artı-emek emmeye yarayan kısmına faiz denebilmesi ölçüsünde, bir bakıma bileşik faiz birikimi olarak kavranabilir. Fakat kapitalist işleyişin yasaları bu faraziyeyi çürütür. Marx bu hususu iki maddede açıklar.

“1. Her tür tesadüfî bozulma bir yana bırakıldığında, yeniden üretim süreci devam ederken, elde bulunan sermayenin büyük bir kısmı sürekli olarak değersizleşir, çünkü metaların değeri, onların üretimlerinin başlangıçta gerektirmiş olduğu emek-zamanla değil, yeniden üretimlerinin gerektirdiği emek-zamanla belirlenir ve bu sonuncusu, emeğin toplumsal üretici gücünün gelişmesinden dolayı durmadan azalır. Bu nedenle, toplumsal üretkenliğin daha yüksek bir gelişim düzeyinde, elde bulunan tüm sermaye, uzun bir sermaye tasarrufu sürecinin sonucu olarak değil, görece çok kısa bir yeniden üretim sürecinin sonucu olarak görünür.”

“2. Bu kitabın Üçüncü Kısmında gösterilmiş olduğu üzere, kâr oranı, kendilerini tam da sermayenin değişir kısmının değişmez kısmına oranla göreli olarak giderek azalmasıyla ifade eden sermaye birikimi artışıyla ve toplumsal emeğin üretici gücündeki buna karşılık gelen artışla orantılı olarak azalır. Bir işçinin harekete geçirdiği değişmez sermaye on katına çıktığında, aynı kâr oranını üretebilmek için artı emek-zamanın on katına çıkması gerekirdi ve kısa bir süre içinde, tüm emek-zaman, hatta günün 24 saati, tümüne sermaye tarafından el koyulsaydı bile bunu sağlayamazdı.”

Marx’ın vurgusuyla belirtmek gerekirse, artı-değer ile artı-emeğin özdeşliği sermaye birikiminin önüne nitel bir sınır koyar. “Bu sınırı, toplam iş günü ve üretici güçler ile nüfusun belirli bir andaki gelişmişlik durumu oluşturur; bunlar, aynı anda kullanılabilir olan iş günlerinin sayısını sınırlandırır. Buna karşılık, artı-değerin anlamsız bir biçim olan faiz biçiminde kavranması durumunda, söz konusu sınır yalnızca nicel bir sınır olur ve her tür fantezinin önünü açar.”

Marx, bir fetiş olarak sermaye düşüncesinin, faiz getiren sermayede en son noktasına ulaştığını belirtir. “Bu düşünceye göre, emeğin biriken ürünü, üstüne üstlük para şeklinde sabitlenmiş olarak, ona içkin olan gizli bir nitelik aracılığıyla, saf bir otomat olarak, bir geometrik dizi oluşturacak şekilde artı-değer üretme gücüne sahiptir ve emeğin bu biriken ürünü, … dünyanın tüm servetini, tüm zamanlar için, hukuk gereği kendisine ait olan ve kendisine düşen bir şey olarak çoktan iskonto etmiştir. Burada, geçmiş emeğin ürünü, geçmiş emeğin kendisi, kendi başına, bugünün ya da geleceğin artı-emeğinin bir parçasına gebedir.” Bu saçma yaklaşıma karşılık, birincisi “biliyoruz ki, geçmiş emeğin ürünlerinin değerinin korunması ve bunun gerektirdiği ölçüde yeniden üretilmesi, gerçekte, sadece, bunların canlı emekle temasının bir sonucudur.” İkincisi, “geçmiş emeğin ürünlerinin canlı artı-emek üzerindeki egemenliği, sadece, geçmiş emeğin canlı emeğin karşısına bağımsız ve çok güçlü bir şekilde çıktığı özel toplumsal ilişki olan sermaye ilişkisi devam ettiği sürece devam eder”.

(devam edecek)

30 Haziran 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /24

Bölüm 25: Kredi ve Hayali Sermaye

Marx bu bölümün başında konuyu hangi çerçevede ele alacağını açıklar. “Kredi sisteminin ve bunun yarattığı araçların (kredi parası vb.) kapsamlı bir çözümlemesi planımızın dışında kalıyor. Burada yalnızca, genel olarak kapitalist üretim tarzının niteliklerini tarif etmek için gerekli olan az sayıda nokta üzerinde durulacak. Sadece ticari krediyle ve banka kredisiyle ilgileneceğiz. Bunların gelişimiyle kamu kredisinin gelişimi arasındaki bağlantıyı ele almayacağız.”

Marx’ın vurguladığı üzere, ticaretin ve kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte kredi sisteminin doğal temeli de genişler, genelleşir ve düzenlenir. Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak paranın iş görme biçimi de değişir. “Genel olarak bakıldığında, para burada yalnızca ödeme aracı olarak iş görür, yani meta, para karşılığında değil, belirli bir tarihte ödeme yapılacağı hakkındaki yazılı bir vaat karşılığında satılır.” Bu ödeme vaatlerinin tümünü poliçeler genel kategorisinin altında toplarsak, bu poliçeler vadelerinin dolmasına ve ödeme günlerine kadar yine ödeme araçları olarak dolaşır ve gerçek ticaret parasını oluştururlar. Bu işleyişle poliçeler herhangi bir paraya çevrilmeden, alacakların ve borçların denkleştirilmesi yoluyla sanki para gibi iş görürler. Üreticilerin ve tüccarların kendi aralarındaki bu karşılıklı işlemleri kredi sisteminin gerçek temelini oluştururken, poliçeler de gerçek kredi parasının temelini oluşturur.

Kredi sisteminin gelişmesi, kapitalist üretimde meta ticaretinin gelişmesiyle el ele giden para ticaretinin gelişmesiyle bağlantılıdır. Daha önce görüldüğü üzere, işadamlarının rezerv fonlarının saklanması, para tahsil etme ve ödeme teknik işlemleri, uluslararası ödemeler ve dolayısıyla külçe ticareti para tüccarlarının ellerinde toplanır. Kredi sisteminin diğer tarafı da, yani para tüccarlarının özel işlevi olarak faiz getiren sermayenin ya da para-sermayenin yönetimi bu para ticaretiyle bağlantılı olarak gelişir. “Paranın borç alınması ve verilmesi para tüccarlarının özel işi haline gelir. Para-sermayenin gerçek ödünç vericileri ile alıcılarının arasına aracılar olarak girerler. Genel bir ifadeyle, bankacılık işinin bu tarafını, ödünç verilebilir para-sermayenin büyük yığınlar halinde bankerlerin ellerinde toplanması ve böylece, sanayi ve ticaret kapitalistlerinin karşısına tek tek borç para veren kişilerin değil, borç para veren herkesin temsilcileri olarak bankerlerin çıkması oluşturur. Bankerler, para-sermayenin genel yöneticileri haline gelir.” Bunlar tüm ticaret dünyası için borç alarak, borç alanları, borç veren herkesin karşısında bir araya getirirler. “Bir banka, bir taraftan para-sermayenin, borç verenlerin merkezileşmesini, diğer taraftan borç alanların merkezileşmesini temsil eder. Onun kârı, genel olarak, borç alma faizinin borç verme faizinden düşük olmasından kaynaklanır.”

Ödünç verilebilir sermaye bankalara çeşitli kaynaklardan akar. Birincisi, sanayicilerin ve tüccarların rezerv fonu olarak tuttukları ya da ödemeler biçiminde onlara gelen para-sermayedir. Bankalarda biriken bu fonlar, ödünç verilebilir para-sermayeye dönüşür. “Böylece, ticaret dünyasının rezerv fonu, ortak bir fon olarak bir yerde toplandığından, zorunlu olan en düşük miktarla sınırlanır ve para-sermayenin başka bir durumda rezerv fonu olarak pinekleyecek olan bir kısmı ödünç verilir, faiz getiren sermaye olarak iş görür.” İkincisi, bankacılık sisteminin gelişmesiyle ve özellikle de mevduata faiz ödemeye başlamalarıyla birlikte, tüm sınıfların para cinsinden tasarrufları ve o an için iş görmeyen paraları onlara yatırılır. “Hiçbiri para-sermaye olma işlevini üstlenemeyecek olan küçük tutarlar büyük yığınlar halinde birleşir ve böylece bir para gücü oluşturur. Küçük tutarların bu şekilde bir araya gelmesi, bankacılık sisteminin özel bir etkisidir. Ayrıca, yalnızca tasarruflar değil azar azar harcanacak gelirler de bankalara yatırılır.

Marx burada sadece gerçek ticari krediyle ilgilendiğini belirtir. Borç verme işlemi, poliçelerin iskonto edilmesiyle, yani bunların vadeleri dolmadan paraya çevrilmesiyle gerçekleşir. “Bankerin verdiği kredi, örneğin başka bankalara çekilmiş poliçeler ya da çekler, aynı türden kredi hesapları ve son olarak eğer banknot çıkarma yetkisi varsa bankanın kendi çıkaracağı banknotlar gibi farklı biçimlerde verilebilir.” Banknot, aslında banker tarafından özel poliçeler yerine verilen bir poliçeden başka bir şey değildir. Marx kredinin bu biçiminin, konunun uzmanı olmayanlara özellikle çarpıcı ve önemli göründüğünü vurgular. “Çünkü, birincisi, kredi parasının bu türü salt ticari dolaşımdan çıkıp genel dolaşıma girer ve burada para olarak iş görür; ayrıca, çoğu ülkede, banknot çıkaran ana bankalar, ulusal ve özel bankaların tuhaf karışımları olarak aslında devlet kredisinden yararlanır ve onların banknotları şu ya da bu ölçüde yasal ödeme araçlarıdır.” Banknotlar aslında toptan ticaretin bozuk paraları gibidir; bankalarda en büyük ağırlığı oluşturan ise her zaman mevduattır.

Marx, İngiliz iktisatçı Gilbart’ın daha 1834’te dile getirdiği bir gerçekliği aktarır: “Ticareti kolaylaştıran her şey spekülasyonu kolaylaştırır. Ticaret ve spekülasyon bazı durumlarda birbirlerine o denli bağlıdır ki, tam olarak hangi noktada ticaretin sona erip spekülasyonun başladığını söylemek olanaksızdır.” Nitekim Marx’ın belirttiği gibi, İngiltere’nin 1845-1847 yıllarındaki ticaret tarihi, bir ülkenin tüm iş dünyasının nasıl olup da böylesi bir dolandırıcılığa teslim olabileceği ve bunun ne şekilde son bulacağı konusunda çarpıcı bir örnek sunar. Burada başrolü oynayan kredi mekanizmasıdır. İngiltere’de 1845-1846 yılları en parlak gönenç dönemidir. 1843’teki Afyon Savaşı Çin’i İngiliz ticaretine açmıştır. Bu yeni pazar, başta pamuk sanayiinde olmak üzere tüm hızıyla süren genişlemeye yeni bir vesile sunmuştur. “Ayartıcı yüksek kârlar, eldeki paraya çevrilebilir kaynaklara göre makul sayılamayacak ölçüde geniş kapsamlı işlemlere yol açmıştı. Ama ne de olsa, kolaylıkla elde edilebilen ve üstüne üstlük ucuz olan kredi vardı. … İngiltere Bankasının mahzenlerinde o zamana dek duyulmamış büyüklükte bir altın stoku vardı. Yurt içindeki tüm borsa değerleri daha önce hiç olmadıkları kadar yüksekti. Öyleyse bu güzel fırsat neden kaçırılsın, neden hızlıca işe girişilmesin? Neden İngiliz fabrika ürünlerinin özlemi içindeki yabancı pazarlara imal edilebilecek olan tüm metalar gönderilmesin?”

İşte o dönem İngiltere’de, Hindistan’a ve Çin’e çok büyük miktarlarda mal gönderme sistemi bu şekilde ortaya çıkmıştı. Bu hummalı yükseliş dönemi, pazarların aşırı derecede dolup taşmasıyla ve çöküşle son buldu. Çöküş, 1846 yılındaki kötü hasat sonucunda gerçekleşti. “Poliçelerin çok büyük çoğunluğu ya devasa tefeci faizleriyle iskonto edilebilir ya da hiç iskonto edilemez duruma geldi; ödemelerdeki genel duraklama bir dizi önde gelen kuruluş ile çok sayıda orta ve küçük ölçekli kuruluşun iflasına yol açtı.” İngiltere Bankası bile iflasla yüz yüze geldi ve hükümetin Banka Yasasını askıya alıp, bankaya vurulmuş olan saçma yasal prangaları ortadan kaldırması neticesinde banka kendi banknot stokunu herhangi bir engelle karşılaşmadan dolaşıma sokabildi. “Bu banknotların itibarı aslında ülkenin itibarıyla güvence altına alındığından, yani zarar görmemiş olduğundan, bu adım atılır atılmaz para darlığı hemen ve kesin bir şekilde aşıldı; kuşkusuz, aşılamayacak ödeme güçlükleri yaşayan büyüklü küçüklü çok sayıda firma yine iflas etti, ama bunalımın zirvesi geride bırakılmıştı.” Daha sonra yine bir canlanma yaşanmaya başlandı, ellili yıllarda o zamana dek duyulmamış bir sınaî gönenç dönemi geldi ama bu da sonrasında 1857 çöküşüne yol açtı.

Bölüm 26: Para-Sermaye Birikimi, Bunun Faiz Oranına Etkisi

Marx, kâr oranının satılan metaların piyasa fiyatıyla ve onların arz-talebiyle her zaman bir ilişkisi olduğunu belirtir. Fakat bu oranı çok farklı koşullar belirler ve faiz oranı genel olarak kâr oranıyla sınırlanır. Bu sınır, sermayenin diğer biçimlerinden farklı olarak para-sermayenin arz ve talebiyle belirlenir. “Bu noktada şu da sorulabilirdi: Para-sermayenin arz ve talebi nasıl belirlenir? Maddi sermaye arzı ile para-sermaye arzı arasında örtük bir bağlantının bulunduğu da, aynı şekilde, sanayici kapitalistlerin para-sermaye taleplerinin gerçek üretim koşullarıyla belirlendiği de kesin olarak doğrudur.”

İngiltere’de 1847 yılında çeşitli faktörlerin yanı sıra, hem sanayideki aşırı üretim hem de tarımdaki eksik üretim nedeniyle para-sermaye talebi, yani kredi ve para talebi yükselmişti. Para-sermaye talebindeki artışın kaynağında üretim sürecinin gidişatı vardı ve para-sermayenin değerini (yani faiz oranını) yükselten şey para-sermaye talebiydi. Elde bulunan kaynaklarla karşılaştırıldığında, aşırı büyük ölçekli işlemlerin yapılmasının neden olduğu bir para-sermaye kıtlığı vardı. Bu kıtlığın patlak vermesine yol açan şey, yeniden üretim sürecindeki kötü hasat, aşırı demiryolu yatırımları, özellikle pamuklu ürünlerdeki aşırı üretim, Hindistan ve Çin’le ticaretteki dolandırıcılıklar, spekülasyon, aşırı şeker ithalatı vb’nin sonucu olan bozulmaydı. İşin asıl önemli yönü şuydu: Para-sermayenin yükselmiş değerine, gerçek sermayenin (meta-sermaye ve üretken sermaye) düşmüş para-değeri karşılık geliyordu. “Bir biçimdeki sermayenin değeri yükselmişti, çünkü diğer biçimdeki sermayenin değeri düşmüştü.” 1857 bunalımından bir yıl önce, 1856’da faiz oranlarının yükselmesinin nedeni, sanayici kapitalistlerin kredi bulma telaşı içinde para-sermaye sahiplerine ödedikleri yüksek faizlerdi. Fakat günümüzde de yaşandığı gibi, bu durumu bir ekonomik yükseliş olarak yorumlama gafletinde bulunan iktisatçılar vardı. Örneğin İngiliz iktisatçısı Overstone, 1857 bunalımından yalnızca birkaç ay önce, “işlerin tümüyle yolunda gittiğini” iddia etmişti.

Overstone benzeri iktisatçıların kapitalizmin işleyişindeki gerçeklikleri kavrayamayan düzeysizliklerini eleştirdi Marx. Overstone gibilerin mantıksız açıklamalarının tersine, aslında faiz oranı çok yükseldiyse, bunun tek nedeni para-sermaye talebinin arzdan daha hızlı büyümesiydi. “Bir başka deyişle, bunun anlamı, sınaî üretimin genişlemesiyle birlikte onun kredi sistemine dayalı olarak yürütülmesi uygulamasının da yaygınlaşmasıydı.”

Marx, “bankacı lordumuz” diye nitelediği Overstone’un namussuzluğu ve didaktik bir hava verdiği dar kafalı banker bakış açısının kendisini çeşitli örneklerde sergilediğini belirtir. “Bu kendini beğenmiş mantıkçı, poliçelerin yalnızca işleri büyütmek için iskonto ettirildiğini ve işlerin, bunu yapmak kârlı olduğu için büyütüldüğünü varsayıyor.” Birinci varsayım yanlıştır. Normal işadamı işini büyütmek ya da ek sermaye elde etmek için değil, sermayesinin para biçimini önceden elde etmek ve bu yolla yeniden üretim sürecinin devam etmesini sağlamak için iskontoya başvurur. Şayet işini krediyle büyütmek istiyorsa, senetlerin iskonto ettirilmesi ona pek az yarar sağlayacaktır. “Çünkü bu, zaten elinde bulunan bir para-sermayenin bir biçimden bir başkasına çevrilmesinden başka bir şey değildir; bunun yerine, daha uzun vadeli, sabit faizli bir borç almayı tercih edecektir.”

Poliçe çekmek metaları bir kredi parası biçimine çevirmektir; poliçe iskonto ettirmek ise bu kredi parasını bir başka kredi parasına yani banknotlara çevirmektir. Girişimci kapitalistlerin amacı, yaşanan kredi kıtlığı nedeniyle ve metalarını düşük fiyatlarla elden çıkarmak zorunda kalmamak için, kendilerine çekilen ve vadeleri dolan poliçelere ödeme araçları elde etmektir. “Hiç sermayeleri yoksa, ödeme araçlarıyla birlikte doğal olarak sermaye de elde ederler, çünkü bir karşılık ödemeden değer elde ederler. Paranın kendisini elde etme talebi, her zaman, meta ya da alacak biçimindeki değeri para biçimine çevirme arzusundan ibarettir.” İşte bu nedenle, sermaye ödünç almakla, para taleplerinin bir biçimden bir başkasına ya da gerçek paraya çevrilmesini sağlayan iskonto arasında büyük bir fark vardır.

Banker, para biçiminde elde tutuğu toplumsal sermayenin borç verme dağıtıcısı olarak görünmeye o kadar alışmıştır ki, elinden para çıkarmasını içeren her işlevi bir borç verme işlemi sanır. Ödediği her para ona bir avans olarak görünür. Para, doğrudan doğruya borç olarak veriliyorsa, bu kesinlikle doğrudur. Poliçe iskonto etme işine yatırılıyorsa, onun için gerçekten de poliçenin vadesinin dolmasına kadar bir avanstır. Böylece, bankerin kafasında avans olmayan ödemeler yapamayacağı düşüncesi kemikleşir. Bankerin nakit para olarak müşterilerinin emrine sunduğu şeyin sermaye mi, yoksa sadece dolaşım aracı niteliğindeki para mı olduğuna ilişkin kafa karıştırıcı tartışma konusu buradan kaynaklanır. Marx, bu basit tartışma konusunda bir karara varmak için banka müşterisinin ne istediği ve ne elde ettiğine bakmamız gerektiğini söyler. “Banka, ondan herhangi bir güvence istemeden sadece kişisel kredisine dayalı olarak müşterisine bir borç veriyorsa, durum açıktır.” Bu durumda müşteri, kesinlikle, o ana dek kullandığı sermayeye ek olarak belirli bir değer büyüklüğünde para-sermaye elde eder.

Eğer müşteri değerli kâğıtların vb. rehin verilmesi karşılığında avans elde ediyorsa, bu bir sermaye avansı değildir. Çünkü değerli kâğıtlar sermayeyi ve dahası avanstan daha yüksek bir değer tutarını temsil eder. Şayet kişi değerli kâğıtlarını rehin verirse elindekinden daha düşük bir sermaye değeri elde eder. O halde bu işi ek sermaye ihtiyacıyla değil, paraya gereksinim duyduğu için yapar. Şayet avans, poliçelerin iskonto edilmesiyle verilirse burada saf bir alım ve satım vardır. Bu durumda poliçenin mülkiyeti ciro yoluyla bankaya, paranın mülkiyeti ise müşteriye geçer; müşterinin geri ödeme yapması söz konusu olmaz. Tüccarlar arasındaki her alım-satım bir sermaye aktarımıdır ve kurallara uygun poliçe iskonto işlemlerinde, banka müşterisi bir avans değil sattığı metalar için para elde eder.

Marx’ın belirttiği üzere, paranın bankaların ellerinde toplandığı gelişmiş kredi sisteminde onu avans verenler esasen bankalardır. Bu avans işlemi yalnızca dolaşımda bulunan parayla ilişkilidir. Bunların dolaşıma soktuğu şey bir sermaye avansı değil, dolaşım aracı avansıdır. Poliçe iskonto işlemleri kapitalistler açısından bazı zorluklar içerir. Esas zorluk, bir poliçeyi iskonto ettirme ya da meta rehin vererek bir avans elde etme; sermayeyi ya da sermayenin ticari bir değer işaretini paraya çevirme zorluğudur. “Ve bu zorluk, kendisini, başka şeylerin yanında, yüksek faiz oranıyla ifade eder.”

(devam edecek)

31 Temmuz 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /25

Bölüm 27: Kapitalist Üretimde Kredinin Rolü

Marx’ın kredi sisteminin kapitalist gelişme sürecindeki dönüştürücü etkilerini ele aldığı bu bölüm, onun satırları eşliğinde üzerinde durmayı gerektiren büyük bir öneme sahiptir. Marx, kredi sistemine dair maddeler şeklinde sıraladığı bazı açıklamalarla konuyu incelemeye başlar.

I-Kredi sisteminin, kâr oranlarının eşitlenmesine ya da tüm kapitalist üretimin temelini oluşturan bu eşitlenmenin hareketine aracılık etmek üzere zorunlu oluşumu.

II-Dolaşım maliyetlerinin azaltılması. Başlıca dolaşım maliyetlerinden biri, kendisinin de bir değer olması ölçüsünde, paranın kendisidir. Kredi aracılığıyla bu maliyette üç şekilde tasarruf sağlanır: İşlemlerin büyük bir kısmı için paranın tamamen devre dışı kalmasıyla, dolaşım aracı dolaşımının hızlanmasıyla ve altın paranın yerini kâğıt paranın almasıyla. “Tek tek dolaşım evrelerinin ya da meta başkalaşımlarının, ayrıca sermayenin başkalaşımının kredi aracılığıyla hızlanması ve böylece genel olarak yeniden üretim sürecinin hızlanması. (Diğer yandan, kredi, alım ile satım eylemleri arasındaki sürenin uzatılmasını mümkün kılar ve bu nedenle spekülasyona temel oluşturur.) Rezerv fonlarının, iki açıdan ele alınabilecek olan daralması: bir yandan dolaşımdaki araçların azalması olarak, diğer yandan sermayenin, hep para biçiminde var olmak zorunda olan kısmının daralması olarak.”

III.Anonim şirketlerin kurulması. Böylece:

“1. Üretimin ve girişimlerin ölçeklerinin, geçmişin bireysel sermayeleri için olanaksız olan muazzam genişlemesi. Aynı zamanda, geçmişte devlet girişimleri olan girişimler toplumsal girişimler haline gelir.

2. Aslında toplumsal üretim tarzına dayanan ve üretim araçları ile emek güçlerinin toplumsal bir yoğunlaşmışlığını şart koşan sermaye, burada, doğrudan doğruya, özel sermayeden farklı olarak toplumsal sermaye (doğrudan doğruya birleşmiş bireylerin sermayesi) biçimini alır ve onun girişimleri, özel girişimlerden farklı olarak toplumsal girişimler şeklinde ortaya çıkar. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretim tarzının kendi sınırları içinde ortadan kaldırılmasıdır.

3. Gerçekten faal olan kapitalistin sadece bir yönetici, başkalarının sermayesinin idarecisi ve sermaye sahibinin sadece bir sahip, sadece bir para-kapitalisti haline gelmesi.” Aldıkları kâr paylarının, faizi ve girişimci kazancını (toplam kârı) içermesi durumunda bile, söz konusu toplam kâr artık yalnızca faiz biçiminde, yani yalnızca sermaye mülkiyetinin ödülü olarak alınır. İşte böylece sermaye mülkiyeti gerçek yeniden üretim sürecindeki işlevden ve bu işlev de yöneticinin kişiliğinde, sermaye mülkiyetinden tümüyle ayrılır. “Kâr (artık yalnızca kendisini borçlunun kârıyla haklı çıkaran bir parçası, yani faiz değil, tüm kâr), kendisini, sadece, üretim araçlarının sermayeye dönüşümünden kaynaklanan, yani üretim araçlarının gerçek üretici karşısındaki yabancılaşmasından, başkalarının mülkiyeti olarak yöneticiden en son gündelikçi işçiye kadar üretimde gerçekten faal olan tüm bireylerle karşıtlığından kaynaklanan bir başkalarının artık emeğine el koyma olarak gösterir. Anonim şirketlerde işlev sermaye mülkiyetinden ayrılmıştır ve dolayısıyla emek de üretim araçlarının ve artı-emeğin mülkiyetinden tümüyle ayrılmıştır.”

Marx bu noktada son derece önemli bir açıklamada bulunur ve vardığı bu üst noktada, kapitalist gelişmenin aslında toplumsal mülkiyetin nesnel zeminini hazırladığını vurgular. “Kapitalist üretimin en ileri derecedeki gelişmesinin bu sonucu, sermayenin bir kez daha üreticilerin mülkiyeti haline gelmesi yönündeki zorunlu bir geçiş noktasıdır; ama sermaye, bu kez, tek tek üreticilerin özel mülkiyeti değil, birleşik üreticilerin mülkiyeti, dolaysız toplumsal mülkiyet olacaktır. Bu sonuç, diğer yandan, yeniden üretim sürecindeki, şu ana dek hâlâ sermaye mülkiyetiyle bağlantılı olan tüm işlevlerin, sadece birleşik üreticilerin işlevlerine, toplumsal işlevlere dönüşmesi yönündeki bir geçiş noktasıdır.”

Burada Engels’in parantez içinde yaptığı bir ek, kapitalist gelişmenin gidişatını açıklar. “Marx’ın yukarıdakileri yazmasından bu yana, bilindiği üzere, anonim şirketlerin ikinci ve üçüncü nesillerini temsil eden yeni sınaî işletme biçimleri gelişti. Bir yanda bugün bütün büyük sınaî alanlarda üretim genişlemesinin ulaşabileceği hız günden güne artarken, diğer yanda sayıları artan bu ürünlerin pazarlarının genişlemesi durmadan daha da yavaşlıyor. Birinin aylarla ifade edilen bir sürede ürettiğini diğeri birkaç yılda soğurmakta bile zorlanıyor. Buna, her bir sanayi ülkesinin kendisini diğerlerine ve özellikle de İngiltere’ye kapatmasına ve yurt içi üretim kapasitesini yapay olarak daha da yükseltmesine yol açan koruyucu gümrük politikası ekleniyor. Bunların sonuçları, genel kronik aşırı üretim, düşmüş fiyatlar, düşen ve hatta tümüyle ortadan kalkan kârlar; kısacası, uzun süredir yüceltilen rekabet özgürlüğü çaresiz kalmış durumda ve açık, yüz kızartıcı iflasını bizzat duyurmak zorunda kalıyor. Bu da, her ülkede belirli bir dalın büyük sanayicilerinin üretimi düzenlemek için bir araya gelerek kartel oluşturmaları yoluyla gerçekleşiyor. Bir komite, her bir kuruluşun üreteceği miktarı saptıyor ve gelen siparişlerin paylaşımında son sözü söylüyor. Tek tek bazı durumlarda zaman zaman uluslararası kartellerin kurulduğu bile oldu; İngiliz ve Alman demir üretimi karteli böylesi bir örnekti. Ama üretimin bu toplumsallaşma biçimi de yeterli olmadı. Tek tek firmaların çıkar karşıtlığı onları büyük bir sıklıkla parçaladı ve rekabeti geri getirdi. Böylece, üretim ölçeğinin izin verdiği tek tek bazı dallarda söz konusu iş dalının tüm üretiminin tek bir yönetim altında büyük bir anonim şirkette toplanması noktasına varıldı. Amerika’da bu daha şimdiden pek çok kez yapılmış durumda ve Avrupa’da bugüne kadarki en büyük örnek, Britanya’daki tüm alkali üretimini tek bir firmada toplamış olan United Alkali Trust.”

Marx, kapitalizmin gelişiminin daha kapitalizm altında bireysel özel mülkiyet olgusunu nasıl ortadan kaldırmakta olduğunu son derece derinlikli bir bilimsel öngörüyle ortaya koyar. “Bu, kapitalist üretim tarzının, kapitalist üretim tarzının kendisi içinde ortadan kaldırılmasıdır ve bu nedenle, kendi kendisini ortadan kaldıran bir çelişkidir; bu çelişki ilk bakışta kendisini sadece yeni bir üretim biçimi yönündeki bir geçiş noktası olarak ortaya koyar. Ardından, görüntüde de kendisini böylesi bir çelişki olarak ortaya koyar. Belirli alanlarda tekel kurar ve bu nedenle devlet müdahalelerini davet eder. Yeni bir mali aristokrasiyi, proje tasarımcıları, kurucular ve sadece kâğıt üzerindeki müdürler kılığındaki yeni bir asalaklar türünü; şirket kuruluşları, hisse senedi ihraçları ve hisse senedi ticareti ile ilişkili olarak bütün bir dolandırıcılık ve hile sistemini yaratır. Bu, özel mülkiyetin denetimi altında olmayan özel üretimdir.”

IV. Kredi sisteminin mutlak denetimi:“Kapitalist özel sanayinin, kapitalist sistemin kendisine dayalı olarak ortadan kalkması anlamına gelen ve kendisini genişletmesi ve yeni üretim alanları ele geçirmesi ölçüsünde özel sanayiyi yok eden anonim şirketler olgusu bir yana bırakıldığında, kredi, tek tek kapitalistlere ya da kapitalist sayılan kişilere, belirli sınırlar içinde, başkalarının sermayeleri ve başkalarının mülkleri ve dolayısıyla başkalarının emekleri üzerinde mutlak bir denetim kurma olanağını sağlar. Kendi sermayesini değil toplumsal sermayeyi denetlemesi, toplumsal emeği onun denetimi altına sokar. Gerçekten ya da başkalarının düşüncelerinde sahip olunan sermayenin kendisi, artık sadece kredi üstyapısının temeli haline gelir. Bu söylenen, toplumsal ürünün en büyük kısmının hareketine aracılık eden toptan ticaret için özellikle geçerlidir. Burada tüm ölçekler, kapitalist üretim tarzının sınırları içinde hâlâ az çok haklı gösterilebilen tüm mazeretler ortadan kaybolur. Spekülasyon yapan toptancı tüccarın riske attığı şey, kendi mülkiyeti değil toplumsal mülkiyettir. Sermayenin kökeninde tasarrufun bulunduğu ifadesi de aynı ölçüde anlamsızlaşır, çünkü toptancı tüccar, tam da, başkalarının onun için tasarruf etmesini ister. Toptancı tüccarın, kendisi de bir kredi aracı olan lüksü, perhiz hakkındaki diğer ifadeyi açıkça yalanlar. Kapitalist üretimin daha az gelişmiş bir aşamasında hâlâ bir anlamları olan düşünceler burada tümüyle anlamsızlaşır. Burada hem başarı hem de başarısızlık sermayelerin merkezileşmesine ve bu nedenle de en muazzam ölçekte mülksüzleşmeye yol açar. Mülksüzleşme burada dolaysız üreticilerden küçük ve orta büyüklükteki kapitalistlere kadar uzanır. Bu mülksüzleşme kapitalist üretim tarzının başlangıç noktasıdır; onun hayata geçirilmesi ve son aşamada tüm bireylerin üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun kalması bu üretim tarzının hedefidir; üretim araçları, toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte, özel üretimin araçları ve özel üretimin ürünleri olmaktan uzaklaşır, ve bundan sonra, sadece, toplumsal ürünleri oldukları birleşik üreticilerin elindeki üretim araçları ve dolayısıyla onların toplumsal mülkiyetleri olabilirler. Ama bu mülksüzleşme, kapitalist sistemin sınırları içinde kendisini çelişkili bir biçimde, toplumsal mülkiyete az sayıda kişi tarafından el koyulması şeklinde ortaya koyar; ve kredi, bu kişilere, katıksız maceracılar olma karakterini giderek daha fazla kazandırır. Mülkiyetin burada hisse senedi biçiminde var olması nedeniyle, onun hareketi ve aktarımı, küçük balıkları köpek balıklarının ve kuzuları borsa kurtlarının yuttuğu borsa oyununun katıksız bir sonucu olur. Daha anonim şirket biçiminde bile, toplumsal üretim araçlarının bireysel mülkiyet olarak göründüğü eski biçimle karşıtlık vardır; ama hisse senedi biçimine dönüşümün kendisi henüz kapitalist sınırların içinde hapsolmuş olarak kalır; bu nedenle, hisse senedi biçimi, servetin toplumsal servet olarak karakteri ile özel servet olarak karakteri arasındaki çelişkiyi aşmak yerine, sadece onu yeni bir şekle büründürür.”

Marx kendi döneminde işçilere ait kooperatif fabrikaların oluşumuna tanıklık etmiştir. Onun bu tür oluşumlar hakkındaki değerlendirmesi de son derece ufuk açıcıdır. Marx, bu fabrikaların mevcut sistemin tüm yetersizliklerini doğal olarak her yerde yeniden üretmelerine ve yeniden üretmek zorunda olmalarına rağmen, eski biçimin içinde açılan ilk gedikler olduğunu vurgular. “Bu fabrikalarda, sermaye ile emek arasındaki karşıtlık, başlangıçta yalnızca birlik halindeki işçilerin kendi kendilerinin kapitalistleri olması, yani üretim araçlarını kendi emeklerini değerlendirmek için kullanmaları biçiminde olsa bile, ortadan kaldırılmıştır. Bunlar, maddi üretici güçler ve onlara karşılık gelen toplumsal üretim biçimleri belirli bir gelişme aşamasına ulaştığında, bir üretim tarzından yeni bir üretim tarzının nasıl doğal olarak çıkıp geliştiğini gösterir. Kooperatif fabrikası, kapitalist üretim tarzından kaynaklanan fabrika sistemi olmadan da, aynı üretim sisteminden kaynaklanan kredi sistemi olmadan da ortaya çıkamazdı. Bu sonuncusu, kapitalist özel girişimlerin giderek kapitalist anonim şirketlere dönüşmesinin temel zeminini oluşturduğu kadar, kooperatif girişimlerinin adım adım az çok ulusal bir ölçeğe ulaşmasının araçlarını sunar. Hisse senetli kapitalist girişimler, tıpkı kooperatif fabrikaları gibi, kapitalist üretim tarzı ile birleşik üretim tarzı arasındaki geçiş biçimleri olarak ele alınmalıdır; tek fark, karşıtlığın, birinde olumsuz ve diğerinde olumlu bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır.”

Kredi sistemi, aşırı üretimin ve ticaretteki aşırı spekülasyonun temel kaldıracı olmuştur. “Bunun tek nedeni, doğası gereği esnek olan yeniden üretim sürecinin burada en uç sınırına kadar zorlanmasıdır ve bu zorlamanın nedeni, toplumsal sermayenin büyük bir bölümünün onun sahibi olmayanlarca kullanılması ve bu kişilerin de, bu nedenle, işlerini, kendi başına faaliyet göstermesi ölçüsünde özel sermayesinin sınırlarını endişeyle düşünüp taşınan sermaye sahibinden çok farklı bir şekilde yürütmeleridir. Bunun gösterdiği tek şey, sermayenin, kapitalist üretimin çelişkili karakterine dayanan değerlenmesinin, gerçek, özgür gelişime yalnızca belirli bir noktaya kadar izin verdiği, yani aslında, üretime içkin olan ve kredi sistemi tarafından durmadan kırılan bir zincir ve engel oluşturduğudur. Bu nedenle, kredi sistemi, üretici güçlerin maddi gelişimini ve dünya pazarının oluşumunu hızlandırır. Kapitalist üretim tarzının tarihsel görevi, yeni üretim tarzının bu maddi temellerini belirli bir düzeye kadar yükseltmektir. Kredi, aynı zamanda, bu çelişkinin şiddetli patlamalarını, yani bunalımları, ve böylece eski üretim tarzının çözülmesinin öğelerini hızlandırır.”

Nihayet bölümün sonunda, Marx kredi sisteminin iki yanlı bir karakter içerdiğini belirtir. “Bir yandan, kapitalist üretimin itkisi olan başkalarının emeğini sömürme yoluyla zenginleşmenin en katıksız ve en devasa kumar ve dolandırıcılık sistemi düzeyine yükseltilmesi ve toplumsal serveti sömüren az sayıdaki insanın sayısının giderek daha fazla düşürülmesi; ama diğer yandan yeni bir üretim tarzına geçişin biçiminin oluşturulması; Law’dan Isaak Pereire’e kadar kredinin başlıca müjdecilerine o hoş yarı dolandırıcı yarı peygamber karakterlerini kazandıran şey işte bu iki yanlılıktır.”

(devam edecek)

1 Eylül 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /26

Bölüm 28: Dolaşım Aracı ve Sermaye. Tooke’un ve Fullarton’ın Görüşleri

Dolaşım araçları gelir harcamalarına, yani bireysel tüketiciler ile perakendeci tüccarlar arasındaki işlemlere aracılık ettiği kadarıyla para şeklinde dolaşır. Bir ülkedeki paranın belirli bir bölümü sürekli olarak bu işleve ayrılır. Üretim yapan üretken tüketicilerden farklı olarak, bireysel tüketicilere satış yapan tüm tüccarlar perakendeci tüccar kategorisine girer. Gelir harcamalarına aracılık etmesi dışında, para, satın alma aracı ya da ödeme aracı olarak sermaye aktarımına aracılık ediyorsa sermayedir. Görülüyor ki, bu para-sermayeyi diğerinden ayıran şey ne satın alma aracı olarak işlevi ne de ödeme aracı olarak işlevidir. Aradaki fark, para-sermayenin satıcı için sermayeyi yerine koyması ve alıcı tarafından da sermaye olarak harcanmasıdır. “Demek ki, fark, gerçekte, dolaşım aracı ile sermaye arasındaki fark değil, gelirin para biçimi ile sermayenin para biçimi arasındaki farktır.” İngiliz iktisatçı Tooke’un (1774-1858) kavrayışı ise işin içine farklı türlerde karışıklıklar sokar:

1. İşlevsel özelliklerin karıştırılması yoluyla.

2. Her iki işlevle dolaşan paranın toplam miktarı sorununun işin içine karıştırılması yoluyla.

3. Her iki işlevle dolaşan dolaşım araçlarının miktarlarının nispi oranları sorununun işin içine karıştırılması yoluyla.

Marx bu hususlar üzerinde ayrı ayrı durur. Birinci husus üzerine: Marx burada Tooke’un gözden kaçırdığı önemli bir noktaya değinir. Şöyle ki, aslında sermaye değeri yalnızca yeniden üretim sürecinin başında katıksız sermaye değeri olarak var olur. Çünkü üretim sürecinin sonunda, üretilen metalarda yalnızca sermaye değil artı-değer de saklıdır ve işte bu gelir kaynağını da içinde barındıran sermayedir. Dolayısıyla perakendeci tüccarın ona ödenen para karşılığında verdiği meta, onun için sermaye+kâr, yani sermaye+gelirdir. Kısacası, dolaşan para perakendeci tüccara geri dönerek, onun sermayesini bir kez daha para biçimine sokar. O halde, Tooke’un hatalı yaklaşımında olduğu gibi, “gelir dolaşımı olarak dolaşım ile sermaye dolaşımı olarak dolaşım arasındaki farkı dolaşım ile sermaye arasındaki bir farka dönüştürmek tümüyle yanlıştır”.

Para, gelirin para biçimi olarak ortaya çıktığında, alım ve satımların parçalanması nedeniyle ve gelir harcayanların çoğunluğunu krediyle görece daha az alım yapabilen işçiler oluşturduğundan, madeni ya da kâğıt para şeklindeki gerçek dolaşım aracı biçimini daha çok alır. Dolaşım aracının sermayenin para biçimi olduğu ticaret dünyasındaki işlemlerde ise, kısmen yoğunlaşma kısmen de kredi sisteminin ağır basması nedeniyle, para daha çok ödeme aracı olarak iş görür. Fakat ödeme aracı olarak paranın, satın alma aracı olarak paradan farkı paranın kendisiyle ilgili bir farktır; para ile sermaye arasındaki bir fark değildir.

İkinci husus üzerine: Hatalı yaklaşımın diğer bir yönü, her iki işlevle dolaşan paranın toplam miktarı sorununun işin içine karıştırılmasıdır. Para, satın alma aracı olarak ya da ödeme aracı olarak dolaştığı sürece, onun dolaşımdaki miktarı için basit meta dolaşımı incelenirken geliştirilmiş olan yasalar geçerlidir. “Her iki durumda da, dolaşımdaki paranın miktarını, dolaşım hızının derecesi, yani aynı para parçalarının verili bir süre içinde aynı satın alma aracı ve ödeme aracı olma işlevlerini yineleme sayısı, eş zamanlı alım ve satımların ya da ödemelerin miktarı, dolaşımdaki metaların fiyatlarının toplamı ve son olarak aynı dönemde kapatılması gereken ödeme bakiyeleri belirler.” Bu bağlamda, paranın ödeyici ya da alıcı için sermayeyi mi yoksa geliri mi temsil ettiği önemsizdir ve tartışılan konu üzerinde hiçbir değişikliğe yol açmaz.

Üçüncü husus üzerine: Her iki işlevi yerine getiren ve dolayısıyla yeniden üretim sürecinin her iki alanındaki dolaşım araçlarının miktarlarının nispi oranları sorunu. “İki dolaşım alanı arasında bir iç bağlantı vardır, çünkü bir yandan, harcanacak olan gelirlerin kütlesi, tüketim hacmini, diğer yandan, üretimde ve ticarette dolaşan sermaye kütlelerinin büyüklüğü, yeniden üretim sürecinin hacmini ve hızını ifade eder.” Bu koşullar, her iki işlevle dolaşan para kütlelerinin miktarları üzerinde farklı ve hatta karşıt yönlü etkilerde bulunur. Marx, bunun Tooke’un dolaşım ile sermaye arasında yaptığı saçma ayrıma bir gerekçe sunduğunu belirtir.

“Yeniden üretim sürecinin gönenç, büyük genişleme, hızlanma ve canlılık dönemlerinde, işçiler tam olarak istihdam edilir. Çoğu zaman ücretlerde bir yükseliş de gerçekleşir ve bu yükseliş ticari çevrimin diğer dönemlerinde görülen ortalama düzeyin altına düşüşleri bir ölçüde dengeler. Aynı zamanda, kapitalistlerin gelirleri kayda değer şekilde yükselir. Tüketim genel olarak artar. Meta fiyatları da, en azından kritik önem taşıyan çeşitli iş dallarında düzenli olarak yükselir. Sonuç olarak, dolaşımdaki paranın niceliği en azından belirli sınırlar içinde artar, çünkü dolaşımın artan hızı da, dolaşım aracı miktarının büyümesinin önüne kendi engellerini koyar.” Toplumsal gelirin ücretlerden oluşan kısmı gönenç dönemlerinde dolaşımda daha fazla para gerektirir. Fakat işçilere ücret şeklinde ödenen para perakende ticarette harcanır ve böylece neredeyse haftada bir perakendeci tüccarın mevduatı olarak bankaya geri döner. Gönenç zamanlarında sanayici kapitalistler için paranın geri dönüşü düzgün bir şekilde gerçekleşir ve dolayısıyla daha fazla ücret ödemek için para bulma sıkıntısı yaratmaz. “Toplam sonuç, gönenç dönemlerinde, gelir harcamalarına hizmet eden dolaşım aracı kütlesinin kararlı bir şekilde büyümesidir.”

“Kapitalistlerin kendi aralarında gerekli olan dolaşıma gelince, işlerin canlı olduğu zaman aynı zamanda en esnek ve en kolay kredi dönemidir. Kapitalist ile kapitalist arasındaki dolaşımın hızını doğrudan doğruya kredi düzenler ve bu nedenle ödemelerin denkleştirilmesi ve hatta nakit parayla yapılan alımlar için gerekli olan dolaşım aracı kütlesi göreli olarak azalır. Bu kütle mutlak olarak büyüyebilir, ama yeniden üretim sürecinin genişlemesiyle karşılaştırıldığında, her durumda göreli olarak küçülür. Bir yandan, büyük toplu ödemeler araya para girmeden gerçekleştirilir; diğer yandan, süreç fazlasıyla canlıyken, aynı para miktarı hem satın alma hem de ödeme aracı olarak daha hızlı hareket eder. Aynı para kütlesi daha çok sayıda ayrı sermayenin geri dönüşüne aracılık eder.”

Kredi mekanizması hem sanayici kapitalist hem de tüccar için para biçimindeki dönüşü, gerçek geri dönüş anından bağımsızlaştırır. Her ikisi de kredi ile satış yapar ve metaları para biçiminde geri dönmelerinden önce ellerinden çıkarmış olurlar. Diğer yandan kredi ile alım yaparlar ve böylece metalarının değerleri, bu değerlerin gerçekten paraya çevrilmesinden önce onlar için üretken sermayeye yeniden çevrilmiş olur. Gönenç zamanlarında geri dönüş kolayca ve düzgün bir şekilde gerçekleşir. Perakendeci tüccar toptancı tüccara, toptancı tüccar fabrikatöre, fabrikatör de hammadde ithalatçısına güvenle ödeme yapar. Kredi bir kez devreye girdiğinde, kredi ile gerçekleşen geri dönüşlerin hızlı ve güvenli olduğu algısı yerleşir. Önemli olan şu ki, gönenç dönemi sona erip bunun gerçekliği ortadan kalktığında bile bu algı devam eder. Ne var ki, müşterileri paradan çok poliçe yatırmaya başlar başlamaz bankalar tehlikenin kokusunu alırlar.

Marx daha önce belirttiği bir noktayı hatırlatır. “Kredinin ağır bastığı dönemlerde, para dolaşımının hızı metaların fiyatlarından daha çabuk artar; kredinin azaldığı dönemlerdeyse, metaların fiyatları dolaşım hızından daha yavaş azalır.” Bunalım döneminde ise tersi olur. Ekonomide her şey yolunda görünürken, ücretler yüksekken, fiyatlar yükselirken ve fabrikalar meşgulken, artan işlevleri yerine getirmek için ek bir dolaşım araçları arzı gerekli hale gelir ve bankalar bunu sağlar. Buna karşın, ticari çevrimde zorluklar kendilerini göstermeye başladığında, piyasalar satılamayan metalarla dolup taştığında ve geri dönüşler geciktiğinde faiz yükselir, bankalar sermaye taleplerini karşılamakta zorlanır.

Duraklama dönemini gönenç döneminden ayıran şey, kesinlikle, Fullarton’ın söylediği gibi güçlü borçlanma talebi değildir. Ayırt edici unsur, bu talebi karşılamanın gönenç zamanlarındaki kolaylığı ve duraklama dönemlerindeki zorluğudur. “Ne de olsa, duraklama dönemindeki kredi darlığına, tam da, kredi sisteminin gönenç dönemindeki muazzam gelişimi, yani aynı zamanda ödünç sermaye talebinin muazzam artışı ve bu tür dönemlerde arzın bu talebi karşılamak konusundaki istekliliği yol açar. Dolayısıyla, iki dönemi karakterize eden şey, borçlanma talebinin büyüklüğündeki fark değildir.” “İki dönem arasındaki fark, her şeyden önce, gönenç döneminde tüketiciler ile tüccarlar arasındaki dolaşım araçları talebinin, gerileme döneminde ise kapitalistler arasındaki dolaşım araçları talebinin ağır basmasıdır. İşlerin durakladığı bir dönemde birincisi azalır, ikincisi artar.”

Marx, borç para talebi ile ilgili bazı sıkıntılı durumları gözden geçirir. “Şayet sıkıntı ulusal ödemeler bilançosundaki bir olumsuzluktan kaynaklanıyor ve bu nedenle bir altın çıkışına aracılık ediyorsa, sorun çok basittir. Poliçeler iskonto yoluyla banknotlara çevrilir.” Banknotlar, bankanın ihraç departmanında altınla mübadele edilir. Bu altına yönelik talep aslında tüccar ya da sanayicinin sermaye talebi değildir, para-sermayenin mutlak biçimine yönelik bir taleptir. “Bu talep, tam da, dış pazarların satılamaz İngiliz meta-sermayesiyle dolup taştığı anda doğar. Dolayısıyla, istenen şey, sermaye olarak sermaye değil, para olarak sermayedir ve bu biçimin içinde, para, evrensel dünya pazarı metasıdır; bu, paranın başlangıçtaki değerli metal biçimidir.” Marx bu noktada Fullarton ve Tooke vb.’nin söylediklerinin yanlışlığını hatırlatır ve altın çıkışlarının onların dediği gibi bir sermaye sorunu olmadığını, aksine bir para sorunu olduğunu vurgular. Önemle belirtmek gerekir ki, buradaki biçimiyle para bir uluslararası ödeme aracıdır. Bu durumda sermaye değerli metal biçiminde aktarılmış olur. Modern bankacılık sisteminin altın çıkışı korkusu, değerli metalleri tek gerçek servet olarak gören para sisteminin ürünüdür. “Tooke’un, Fullarton tarafından vurgulanan keşfi, söz konusu altın çıkışlarının çoğu zaman bir telaş ve spekülasyon döneminin ardından ortaya çıktığını kanıtlar.” Marx, İngiltere Bankası’nın gönenç dönemlerinde genellikle güçlü bir altın rezervine sahip olduğunu ve bu gömünün her zaman fırtınanın ardından gelen hevessiz ve durgun dönemde oluştuğunu vurgular.

Altın çıkışlarıyla ilgili olarak Marx bazı hususları sıralar. “Uluslararası dolaşım ve ödeme araçları talebi, iç dolaşım ve ödeme araçları talebinden farklıdır ve bir altın çıkışının varlığı, dolaşım araçları iç talebinde herhangi bir azalmanın gerçekleştiği anlamına gelmek zorunda değildir ve değerli metallerin ülkeden dışarıya gönderilmesi, bunların uluslararası dolaşıma sokulması, iç dolaşıma banknot ya da sikke sokulmasıyla özdeş değildir. Bunun dışında, uluslararası ödemeler için bir rezerv fonu olarak toplanmış olan gömünün hareketinin, özünde, paranın dolaşım aracı olarak hareketiyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını daha önce göstermiştim.” Marx ayrıca, kredi sisteminin ve kredi parasının gelişmiş olduğu ülkelerde, banknotların değişimi için altının bir güvence fonu olma işlevinin işleri daha da karmaşıklaştırdığını hatırlatır.

Marx’ın üzerinde durduğu bir başka husus, banknot ihraç eden bir merkez bankasının ihraç ettiği banknot miktarını arttırmadan, sağladığı borç para miktarını nasıl arttırabileceğidir. “Banka, kâğıt banknot yerine, A için bir kredi hesabı açabilir ve böylece bankanın borçlusu olan A, hayali bir mevduat sahibi haline gelir. A, alacaklısına bankanın çekiyle ödeme yapar, bu çeki alan kişi onu kendi bankerine aktarır ve o da bu çeki clearing house’da [takas odasında] müşterisinin ödemesi gereken çeklerle mübadele eder. Bu durumda banknotlar hiçbir şekilde araya girmez ve tüm işlem, bankanın vereceği bir borcun bir banka çekiyle ödenmesinden ibaret olur ve bu işlemin gerçek karşılığı bankanın A’dan alacağı olur.”

Burada üzerine durulan borç para talebi, sermaye talebi olması ölçüsünde sadece para-sermaye talebidir; özel banka açısından bakıldığında ise sermayesini temsil eden banknotlarına yönelik taleptir. Para ya da banknot elde etmek için satılmak zorunda olan faiz getiren değerli kâğıtlar, ülkede bulunan sermayenin ve hatta para-sermayenin kütlesini hiçbir şekilde değiştirmez. “Sermaye burada yalnızca para-sermaye olarak ve gerçek para biçimiyle elde bulunmuyorsa sadece sermaye senedi olarak görünür. Bu çok önemlidir, çünkü banka sermayesinin kıtlığı ve ona yönelik acil talep gerçek sermayedeki bir azalmayla karıştırılır; oysa bu tür durumlarda, tam tersine, üretim araçları ve ürünler biçiminde bol miktarda gerçek sermaye elde bulunur ve piyasalar üzerinde ezici bir baskı oluşturur.”

“Dolayısıyla, dolaşım araçlarının toplam kütlesi aynı kalır ya da azalırken, bankanın güvence olarak tuttuğu değerli kâğıtların kütlesinin nasıl büyüyebileceğini, yani artan borç para talebinin banka tarafından nasıl karşılanabileceğini açıklamak çok kolaydır.” Söz konusu para darlığı dönemlerinde dolaşım araçlarının toplam kütlesi iki şekilde denetim altında tutulur. Birincisi, altın çıkışı yoluyla. İkincisi, ihraç edilen banknotların hemen geri döndüğü ya da işlemlerin kredi hesaplarıyla yani hiçbir para harcaması olmadan gerçekleştiği durumlarda. Bu gibi durumlarda para sadece bir ödeme aracı olarak talep edilir, sadece ödemelerin denkleştirilmesi için iş görür. Bunalım zamanlarında satın almak için değil ödemek için, yeni işleri başlatmak için değil geçmiş işleri tamamlamak için borç para alınır. Ayrıca, banknotların satın alma araçları olarak dolaşımı, yüksek borç para miktarının gerekli olduğu duraklama dönemlerinde azalır ve bunların dolaşım araçları olarak dolaşımı artabilir. Fakat buna rağmen, dolaşımın toplam tutarı, yani satın alma araçları olarak ve ödeme araçları olarak iş gören banknotların toplamı aynı düzeyde kalabilir ve hatta azalabilir. Ne var ki, ihraççı bankaya hemen geri dönen banknotların ödeme araçları olarak dolaşımı, Tooke ve Fullarton’a göre dolaşım değildir.

“Ödeme araçları olarak dolaşım, satın alma araçları olarak dolaşımdaki azalmaya oranla daha yüksek bir derecede artsaydı, satın alma aracı olarak iş gören paranın nicelik bakımından ciddi şekilde azalmasına karşın toplam dolaşım büyürdü. Ve bu bunalımın belirli anlarında, özellikle de, kredi sistemi tümüyle çöktüğünde gerçekten ortaya çıkar; bu tür durumlarda, metalar ile değerli kâğıtların satılamaz hale gelmesinin ötesinde, poliçeler iskonto edilemez olur ve nakit ödemeden, tüccarın deyişiyle kasadan başka hiçbir şeyin hükmü kalmaz. Fullarton ve başkaları, banknotların ödeme araçları olarak dolaşımının bu tür para kıtlığı dönemlerinin karakteristik özelliği olduğunu anlamadıklarından, bu görüngüyü rastlantı sayarlar.”

Ödemeler zincirinde şiddetli bir kesinti, kredi sistemindeki sarsıntı ve aynı zamanda pazarların dolup taşması, metaların değer yitirmesi, üretimin kesintiye uğraması vb. gelişmelerin kısmen sonucu kısmen nedenidir. “Şu da sorulabilir: Bu tür sıkışıklık dönemlerinde eksikliği duyulan şey, sermaye midir yoksa ödeme aracı olma işleviyle para mı? Ve bilindiği üzere bu bir tartışma konusudur.” Ödeme aracı olarak para talebi ile sermaye talebi arasındaki esas karşıtlık, para biçimindeki sermaye ile meta biçimindeki sermaye arasındadır. Söz konusu durumda sermayenin para biçimi talep edilir ve sadece bu biçimi iş görebilir. Genel olarak bunalım dönemlerinde bir borç para talebinin ortaya çıkmasından hareketle, herhangi bir şekilde meta-sermaye kıtlığının çekildiği söylenemez. “Tam tersine. Pazarlar dolup taşmış, meta-sermayeye boğulmuştur. Dolayısıyla, sıkışıklığa yol açan şey, hiçbir durumda, meta-sermaye kıtlığı değildir.”

(devam edecek)

1 Ekim 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /27

İKİNCİ KESİM

BİR BÜTÜN OLARAK KAPİTALİST ÜRETİM SÜRECİ

Bölüm 29: Banka Sermayesinin Bileşenleri

Marx, bu bölümün başında, banka sermayesinin nelerden oluştuğuna daha yakından bakmak gerektiğini belirtir. Bir önceki bölümde üzerinde durulduğu üzere, Fullarton gibilerin sermaye konusunda yarattıkları karışıklıklara ek olarak, bir başka önemli nokta da para-sermayenin faiz getiren sermaye ile karıştırılmasıdır. Marx burada, aslen para-sermayenin diğer sermaye biçimlerinin (yani meta-sermaye ve üretken sermaye) aksine, daima ve yalnızca geçici bir sermaye biçimi olduğunu vurgular.

“Banka sermayesi, 1. nakit paradan, yani altından ya da banknotlardan, 2. değerli kâğıtlardan oluşur. Değerli kâğıtları da ikiye ayırabiliriz: dalgalanan, belirli zamanlarda vadeleri dolan ve iskonto edilmeleri bankerlerin asıl işi olan ticari senetler, poliçeler; ve devlet tahvilleri, hazine bonoları, her tür hisse senedi gibi halka açık değerli kâğıtlar, kısacası, faiz getiren, ama poliçelerle aralarında köklü farklar bulunan kâğıtlar. İpotekler de bunlara eklenebilir.” Bu nesnel bileşenlerden oluşan sermaye, ayrıca, bankerin kendisinin yatırım sermayesi ile onun bankacılık sermayesini oluşturan mevduata ayrılır. “Banknot ihraç eden bankalar söz konusu olduğunda bunlara banknotlar eklenir. Mevduatı ve banknotları şimdilik dikkate almayacağız. Şu kadarı açıktır ki, bu farklı öğelerin bankerin kendi sermayesini mi, yoksa mevduatı, yani başka insanların sermayesini mi temsil ettiği, banker sermayesinin gerçek bileşenleri (para, poliçeler, mevduata dayalı senetler) üzerinde hiçbir değişikliğe yol açmaz. İşini sadece kendi sermayesiyle de yürütse, sadece kendisine yatırılmış olan sermayeyle de yürütse, aynı bölünme söz konusu olurdu.”

Faiz getiren sermaye biçimi, bir sermayeden kaynaklanmasa bile her belirli ve düzenli parasal gelirin bir sermayenin faizi olarak görünmesi yanılgısını da beraberinde getirir. Diyelim gelir olarak harcanmayıp bankaya yatırılan herhangi bir değer tutarı da sanki bir anapara gibi görünür.

Örneğin İngiltere’de yıllık ortalama faiz oranının %5 olduğunu kabul edelim. Bu durumda 500 sterlinlik bir tutar faiz getirisi için bankaya yatırılsaydı, yılda 25 sterlin getirirdi. Dolayısıyla, 25 sterlinlik her sabit yıllık gelir 500 sterlinlik bir sermayenin faizi sayılırdı. Diğer bir örnek olarak devlet borcu üzerinde durulabilir. “Devlet, borç aldığı sermaye için alacaklılarına her yıl belirli bir tutarda faiz ödemek zorundadır. Burada alacaklı borçlusundan sermayesini geri isteyemez; bunun yerine, sadece, alacağını, bununla ilgili mülkiyet senedini satabilir. Sermayenin kendisi tüketilmiş, devlet tarafından harcanmıştır. Varlığı son bulmuştur.” Devletin alacaklısının sahip olduğu diyelim 100 sterlinlik bir devlet borçlanma senedidir, bu borç senedi ona devletin yıllık gelirleri üzerinde örneğin 5 sterlinlik ya da %5’lik bir hak kazandırır. Kişi isterse bu borç senedini başka kişilere satabilir vb. “Ama bu durumların tümünde, çocuğu (faiz) olarak devlet ödemelerini dünyaya getirdiği kabul edilen sermaye, hayali, fiktif sermaye olarak kalır.” Devlet borç senetleri üzerinden yürütülen işlemler ne kadar yinelenirse yinelensin, “devlet borcu sermayesi tümüyle hayali bir sermaye olarak kalır ve borç senetlerinin satılamaz duruma geleceği anda bu sermayenin hayali de ortadan kalkardı”. Ancak bu hayali sermayenin de kuşkusuz kendisine ait bir hareketi vardır.

Şimdi de emek gücü üzerinden konuyu irdeleyelim der Marx. “Burada ücret faiz olarak ve bu nedenle emek gücü de bu faizi getiren sermaye olarak kavranır. Örneğin bir yıllık ücret 50 sterline eşitse ve faiz oranı %5’se, yıllık emek gücü 1000 sterlinlik bir sermayeye eşit sayılır. Kapitalist düşünme tarzının zıvanadan çıkmışlığı burada zirve noktasına ulaşır, çünkü sermayenin değerlenmesi emek gücünün sömürülmesiyle açıklanacağına, tersi yapılır ve emek gücünün üretkenliği, emek gücünün kendisinin gizemli bir şey, faiz getiren sermaye olmasıyla açıklanır.” Marx bu yaklaşımın 17. yüzyılda örneğin İngiliz iktisatçısı William Petty tarafından çok sevilen bir düşünce olduğunu belirtir. Bu düşünce Marx’ın döneminde de kısmen vülger iktisatçılar, kısmen ve asıl olarak da Alman istatistikçiler tarafından olanca ciddiyetle kullanılmıştır. “Ne yazık ki bu ahmakça düşünceyi hoş olmayan bir şekilde boşa çıkaran iki olgu var; bunların birincisi, işçinin söz konusu faizi elde etmek için çalışmak zorunda olması, ikincisi de, emek gücünün sermaye değerini aktarım yoluyla paraya çevirmesinin olanaksızlığı. Aksine, onun emek gücünün yıllık değeri yıllık ücretine eşittir ve çalışması aracılığıyla alıcısı için yerine koyması gereken şeyler, bu değerin kendisi, artı, artık değer, yani söz konusu değere eklediği yeni değerdir. Kölelik sisteminde emekçinin bir sermaye değeri, yani satın alma fiyatı vardır. Ve kiraya verildiğinde, kiracının ilk olarak satış fiyatının faizini ödemesi ve buna ek olarak sermayenin yıllık aşınma ve yıpranmasını yerine koyması gerekir.”

Marx’ın işaret ettiği üzere, hayali sermaye oluşturmaya sermayeleştirme denir. Bu alicengiz oyununda, düzenli olarak yinelenen her gelir, ortalama faiz oranıyla ödünç verilen bir sermayeymiş gibi farz edilerek sermayeleştirilir. “Böylece sermayenin gerçek değerlenme süreciyle tüm bağlantılar en küçük izlerine kadar kaybolur ve sermayenin kendi kendisini değerlendiren bir otomat olduğu düşüncesi güçlenir.”

Bir borç senedi (değerli kâğıt), devlet borçlarında olduğu gibi tümüyle hayali sermayeyi temsil etmediğinde dahi onun sermaye değeri tümüyle hayalidir. Ayrıca, kredi sisteminin esasen birleşik sermaye ürettiği de hatırlanmalıdır. Değerli kâğıtlar, bu sermayeyi temsil eden mülkiyet senetleri sayılır. Demiryolu, madencilik, gemicilik vb. şirketlerinin hisse senetleri, gerçek sermayeyi, yani bu girişimlere yatırılmış ve iş görmekte olan sermayeyi ya da ortakların bu tür girişimlerde sermaye olarak harcanmak üzere yatırdıkları para tutarını temsil eder. Hisse senedi, söz konusu sermaye tarafından gerçekleştirilecek olan artı-değer üzerinde, orantılı olarak hak sağlayan bir mülkiyet senedinden başka bir şey değildir.

Devlet tahvilleri olsun hisse senetleri olsun, bu mülkiyet senetlerinin değerlerinin bağımsız hareketleri, bunların da gerçek sermayeler olduğu görüntüsünü destekler. Çünkü bu değerli kâğıtlar, fiyatları kendilerine özgü bir şekilde hareket eden metalar haline gelir. Bunların piyasa değerleri, gerçek sermayenin değeri değişmese de, üzerlerinde yazılı nominal değerlerinden farklı bir şekilde belirlenir. Temsil ettikleri girişimlerin getirileri yükselirse piyasada değerleri yükselir. Girişimin getirisi azaldığında ise tersi olur. “Bu kâğıtların piyasa değerleri kısmen spekülatiftir, çünkü gerçek gelirlere göre değil, beklenen, önceden hesaplanan gelirlere göre belirlenirler.” Şayet yıllık getirisi yasal olarak sabitlenmiş ve bunun dışında da yeterince güvenilir olduğu kabul edilmişse, bu değerli kâğıtların fiyatları faiz oranıyla ters orantılı olarak yükselir ve düşer. Para piyasasındaki sıkışıklık dönemlerinde bunların fiyatları iki ayrı nedenle düşer. Birinci neden faiz oranının yükselmesidir; ikinci neden ise paraya çevrilmeleri için piyasaya yığınsal olarak sürülmeleridir. “Fırtına geçer geçmez, bu değerli kâğıtlar, başarısızlığa uğramış ya da dolandırıcılık amacıyla kurulmuş girişimleri temsil etmiyorlarsa, yeniden eski düzeylerine yükselir. Bunalım sırasında değer yitirmeleri, parasal servetin merkezileşmesinin güçlü bir aracı olarak etkide bulunur.” Çünkü elinde büyük miktarda parası bulunanlar, piyasada değerleri alabildiğine düşmüş değerli kâğıtları satın alarak ilgili girişimlerin sahibi olarak sermayeyi merkezileştirirler.

“Bu kâğıtların değersizleşmesinin ya da değer kazanmasının, temsil ettikleri gerçek sermayenin değerinin hareketinden bağımsız olması ölçüsünde, bir ulusun serveti, değersizleşme ya da değer artışı öncesinde ne büyüklükteyse sonrasında da tam olarak o büyüklükte olur.” Marx çeşitli örneklerden hareketle, şayet değersizleşme söz konusu girişimlerden vazgeçilmesini veya sermayenin tümüyle değersiz girişimlerle çarçur edilmesini temsil etmediyse, kâğıtlar üzerinden oluşan para-sermaye sabun köpüğünün patlamasının ulusu bir kuruş yoksullaştırmadığını belirtir.

Tüm bu kâğıtlar, gerçekte, gelecekteki üretim üzerindeki birikmiş haklardan, hukuki senetlerden başka hiçbir şeyi temsil etmez. Kapitalist üretime dayanan tüm ülkelerde, değerli kâğıtlardan oluşan muazzam bir “faiz getiren sermaye” kütlesi bulunur. “Ve para-sermaye birikimi, büyük kısmıyla, üretim üzerindeki bu hakların birikiminden, söz konusu hakların piyasa fiyatlarının, hayali sermaye değerlerinin birikiminden başka bir şey değildir.”

Banker sermayesinin bir kısmı bu “faiz getiren kâğıtlara” yatırılmıştır ve bu gerçek bankacılık işinde kullanılmayan yedek sermayenin bir kısmını oluşturur. “Bu kâğıtların en önemli bölümü poliçelerden, yani sanayici kapitalistlerin ya da tüccarların ödeme taahhütlerinden oluşur. Para ödünç veren kişi için bu poliçeler faiz getiren kâğıtlardır; yani, bunları satın alırken, vadeleri dolana kadar geçecek olan sürenin faizini çıkarır. İskonto etmek denen şey budur. Dolayısıyla, poliçenin temsil ettiği tutardan yapılacak olan kesintinin büyüklüğü o andaki faiz oranına bağlıdır.”

Bankerin sermayesinin son kısmı ise, onun altın ya da banknot cinsinden para rezervinden oluşur. “Sözleşmeyle belirli bir süreliğine bağlanmamış olan mevduat, sahipleri tarafından her an çekilebilir. Mevduat miktarı sürekli olarak dalgalanır. Ama bir mevduat hesabından çekilen para bir başkasına yatırılan parayla yerine koyulur ve böylece genel ortalama tutar işlerin normal şekilde yürüdüğü dönemlerde az dalgalanır.”

Kapitalist üretimin gelişmiş olduğu ülkelerde bankaların sermayesinin en büyük kısmı tümüyle hayalidir; borç senetlerinden (poliçelerden), (geçmişteki sermayeyi temsil eden) devlet kâğıtlarından ve hisse senetlerinden (gelecekteki getirilerle ilgili ödeme emirlerinden) oluşur. Önemli nokta şudur ki, bankanın hayali sermayesinin büyük kısmı bankanın kendi sermayesini değil, faizli ya da faizsiz mevduat hesapları bulunan müşterilerinin sermayesini temsil eder.

“Mevduat her zaman parayla, yani altınla ya da banknotlarla, veya para ödeme emirleriyle oluşturulur.” Marx, mevduatın iki farklı rol oynadığını vurgular. Bir yandan, faiz getiren sermaye olarak birilerine ödünç verilir ve dolayısıyla bu kısım bankanın kasalarında bulunmaz; yalnızca bankanın hesaplarında mevduat sahiplerinin alacakları olarak görünür. Diğer yandan, mevduat sahiplerinin karşılıklı alacaklarının mevduat hesaplarına dayalı çeklerle denkleşmesi ve karşılıklı olarak silinmesi ölçüsünde, salt defter kayıtları olarak iş görürler.

Faiz getiren sermayenin ve kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, aynı sermayenin, hatta aynı borç senedinin farklı ellerde farklı biçimlerde görünmesi söz konusudur. Bunu sağlayan farklı yollarla, tüm sermaye iki katına, üç katına vb. çıkmış gibi görünür. İşte bu “para-sermaye”nin en büyük kısmı tümüyle hayalidir. Rezerv fonu dışında görünen tüm mevduat, banka hesaplarındaki karşılıklı alacaklardan başka bir şey değildir. Marx bu noktada A. Smith’in satırlarından aktarır: “Para, sanki, sahiplerinin bizzat kullanmak istemedikleri sermayeleri bir elden bir başkasına aktaran devir senedinden başka bir şey değildir. Aynı para parçaları art arda hem pek çok farklı alım hem de pek çok farklı borç verme işlemine hizmet edebildiğinden, söz konusu sermayeler, aktarılmalarına aracılık eden paranın miktarından neredeyse her oranda daha büyük olabilir.”

Dolaşımın hızına bağlı olarak, aynı para parçası farklı alımlar için kullanılabileceğinden, onun farklı borçlar için kullanılması da mümkündür. “Para, her satıcı için, metalarının dönüşmüş biçimini temsil eder; her değerin sermaye değeri olarak ifade edildiği günümüzde, farklı borç verme işlemlerinde, sırasıyla farklı sermayeleri temsil eder; bu da, sırasıyla farklı meta değerlerini gerçekleştirebileceği şeklindeki daha önce yazılan önermenin farklı bir ifadesinden başka bir şey değildir.” Para aynı zamanda, maddi sermayelerin bir elden bir başkasına aktarılmasını sağlamak için dolaşım aracı olarak iş görür. Fakat borç verme işlemlerinde, para bir elden bir başkasına dolaşım aracı olarak geçmez. “Borç veren kişinin elinde kaldığı sürece, onun elinde, dolaşım aracı değil, sermayesinin değer varlığıdır. Ve borç verme işleminde onu bu biçimde üçüncü bir kişiye aktarır.”

Aynı para parçaları, herhangi bir sayıda mevduat hesabının araçları olarak iş görebilir. Marx, bu nedenle ve kendi döneminden örneklemeyle, “İngiltere’deki tüm mevduatın onda dokuzunun, bankerlerin ayrı ayrı sorumlu oldukları defterlerindeki kayıtları dışında herhangi bir varlığa sahip olmaması mümkündür” der. Ayrıca, bu kredi sisteminde her şey nasıl kendisini iki ve üç katına çıkarıyor ve katıksız bir hayal ürününe dönüşüyorsa, sonunda sağlam bir şeyle karşılaşılacağı umudunu veren “rezerv fonu” için de aynısı geçerlidir. İngiltere’den hareketle toplam işleyişe bakılacak olursa, bankaların rezerv fonları aslında İngiltere Merkez Bankası’nın rezerv fonundan ibarettir. 1844 tarihli Banka Yasası, merkez bankasının dolaşımdaki banknotlara ek olarak ihraç edebileceği banknotlar için yasal bir üst sınır getirmiştir. Fakat 1857 yılında Londra’daki en büyük dört hisse senetli banka, bu yasanın askıya alınması için bir hükümet mektubunun çıkartılması baskısında bulunmuştur. Aksi halde, kendilerine ait tüm mevduatı çekerek İngiltere Merkez Bankası’nı iflasa sürükleyecekleri tehdidini savurmuştur. Marx’ın aktardığı bu husus bile, bir merkezi planlama ve iç ahenkten yoksun kapitalist sistemin nasıl her an krizlerle sarsılabileceğinin örneklerinden biridir.

(devam edecek)

30 Ekim 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /28

Bölüm 30: Para-Sermaye ve Gerçek Sermaye I

Marx, kredi sistemiyle ilişkili olarak daha yakından bakılması gereken bazı zor sorunlar olduğunu belirtir. Birincisi, gerçek para-sermayenin birikimiyle ilgilidir. “Bu birikim, hangi noktaya kadar, sermayenin gerçek birikiminin, yani genişletilmiş ölçekte yeniden üretimin işaretidir ve hangi noktaya kadar değildir?” Genelde faiz getiren sermayeyle yani para-sermayeyle ilgili olarak kullanılan “sermaye bolluğu” ifadesi, acaba yalnızca sınaî aşırı üretimi ifade etmenin özel bir yolu mudur, yoksa onun yanında özel bir görüngü mü oluşturur? “Sermaye bolluğu” diye ifade edilen para-sermayenin aşırı arz durumu, durağan para kütlelerinin (külçeler, altın sikkeler ve banknotlar) elde bulunmasıyla çakışır mı?  Dolayısıyla, bu gerçek bir para fazlalığı durumu, yani ödünç verilebilecek sermaye bolluğunun ifadesi ve görünme biçimi midir?

Yukarıda sıralananların tersine, ikinci bir grup olarak sıralanması gereken sorular da vardır. “Para darlığı, yani ödünç sermaye kıtlığı, hangi noktaya kadar, bir gerçek sermaye (meta-sermaye ve üretken sermaye) kıtlığını ifade eder? Diğer yandan, para darlığı, hangi noktaya kadar, paranın kendisinin kıtlığıyla, yani dolaşım araçları kıtlığıyla çakışır?”

Marx önemli bir hususa dikkat çeker. Şöyle ki, para-sermaye birikiminin ve genel olarak parasal servet birikiminin kendine özgü biçimi, aslında mülkiyetin emek üzerindeki haklarının birikiminden başka bir şey değildir. Devlet borcu sermayesinin birikimi ise, devletten alacaklılar sınıfının büyümesinden başka bir şey değildir. Her iki durumda da, bir borç birikiminin sermaye birikimi olarak görünmesini mümkün kılan özellik, kredi sisteminde son noktasına ulaşır. “Başlangıçta ödünç verilmiş ve çoktan tüketilmiş olan sermaye için düzenlenmiş olan borç senetleri, yok edilmiş sermayenin bu kâğıt kopyaları, satılabilir metalar olmaları ve bu nedenle yeniden sermayeye dönüştürülebilmeleri ölçüsünde, sahipleri için sermaye olarak iş görür.”

Marx, karmaşık gibi görünen bu hususu verdiği örnek eşliğinde açıklığa kavuşturur. Örneğin çok ortaklı şirketlerin, demiryollarının, madenlerin vb. mülkiyet senetleri, aslında gerçek sermayeye dayalı senetlerdir. “Ama bu sermayeye hükmetme gücünü vermezler. Söz konusu sermaye çekilemez. Yalnızca, bu sermayenin elde edeceği artık değerin bir kısmı üzerinde yasal hak sağlarlar. Ama söz konusu senetler de gerçek sermayenin kâğıt kopyaları haline gelir.” Söz konusu senetler, üretime yatırılmış gerçek sermayelerin yalnızca nominal temsilcileridir. “Gerçek sermaye onların yanı sıra var olur ve kopyalarının el değiştirmesi, hiçbir şekilde, onun el değiştirmesine yol açmaz. Senetler, yalnızca belirli getirileri güvence altına almaları nedeniyle değil, aynı zamanda satılmaları yoluyla sermaye değerleri olarak geri ödenmeleri sağlanabildiği için, faiz getiren sermaye biçimini alır.” Bu senetlerin birikimi, çeşitli sanayi sektörlerindeki birikimi ifade etmesi ölçüsünde, gerçek yeniden üretimin genişlemesini ifade eder. Söz konusu senetler piyasada metalar şeklinde alınıp satılabilir; bunların değer tutarları, gerçek sermayenin değerinin hareketinden tümüyle bağımsız şekilde düşebilir ve yükselebilir. Bunların değer tutarları yani borsada ilan edilen fiyatları, faiz oranındaki düşüşle birlikte zorunlu olarak yükselme eğilimine sahiptir. “Böylece, değer ifadesi bakımından her bir özdeş parçası için belirli bir nominal başlangıç değerine sahip olan bu hayali servet, kapitalist üretimin gelişimi içinde sırf bu nedenle bile genişler.”

Hem söz konusu mülkiyet senetlerinin fiyat dalgalanmaları yoluyla ortaya çıkan kazançlar ve kayıplar, hem de bunların sanayi krallarının vb. ellerinde merkezileşmesi, giderek bunlar üzerinden dönen kumarın bir sonucu haline gelir. “Daha önce değinilmiş olduğu gibi, bu hayali parasal servet, yalnızca özel bireylerin parasal servetlerinin değil, aynı zamanda banker sermayesinin çok ciddi bir kısmını oluşturur.” Marx, kredi sisteminin ve genel olarak toplam kredinin muazzam genişlemesinin, bankerler tarafından kendi özel sermayeleri şeklinde sömürüldüğü gerçeğini vurgular. “Bu herifler her zaman para biçimindeki ya da doğrudan doğruya para alacağı şeklindeki sermayeyi ellerinde tutar. Bu sınıfın servetinin birikimi, gerçek birikime göre çok farklı şekillerde gerçekleşebilir, ama her durumda, bu sınıfın, gerçek birikimin hayli büyük bir kısmını cebine indirdiğini kanıtlar.”

Devlet tahvilleri, hisse senetleri ve her tür başka değerli kâğıt, ödünç verilebilir sermaye (faiz getirmesi istenen sermaye) için yatırım alanlarıdır ve bunlar ödünç vermenin biçimleridir. Diğer yandan, bir borç almak isterken sanayicinin ya da tüccarın gereksinim duyduğu şey ne hisse senetleridir ne de devlet kâğıtları, onun gereksinim duyduğu şey paradır. “Dolayısıyla, söz konusu değerli kâğıtlarını, başka bir yolla para elde edemediğinde rehin verir ya da satar. Burada üzerinde durmamız gereken şey bu ödünç sermayenin birikimi ve özellikle de ödünç verilebilir para-sermayenin birikimidir.” Marx, burada evlerin, makinelerin, başka sabit sermayelerin ya da sanayicilerin, tüccarların kendi aralarındaki ve yeniden üretim sürecinin sınırları içinde kalan meta cinsinden ödünç verilmesiyle ilgilenmediğini belirtir. “Burada sadece, aracı olarak banker tarafından sanayicilere ve tüccarlara verilen para cinsinden borçlarla ilgileniyoruz.”

Ticari kredi, yani yeniden üretim sürecinde yer alan kapitalistlerin birbirlerine verdikleri kredi, kredi sisteminin temelini oluşturur. Onun temsilcisi, üzerinde belirli bir ödeme tarihi bulunan bir borç senedidir, poliçedir. İncelemenin bu aşamasında, Marx, banker kredisini tümüyle bir yana bırakır. Poliçeler ciro edilerek birinden diğerine aktarılıp tüccarların arasında ödeme aracı olarak dolaştıkları ve iskonto edilmedikleri sürece, A’dan B’ye bir alacak aktarımından başka bir şey gerçekleşmez, yalnızca bir kişinin yerini bir başkası alır.

Bu katıksız ticari kredinin devresiyle ilgili olarak, belirtilmesi gereken iki nokta vardır. Birincisi, bu karşılıklı alacakların kapatılması sermayenin geri dönüşüne bağlıdır. Karşılıklı ödemeler yeniden üretimin, yani üretim ve tüketim süreçlerinin akıcılığına bağlıdır. “Ama krediler karşılıklı olduğundan, herhangi bir kişinin borçlarını ödeyebilirliği, bir başkasının borçlarını ödeyebilirliğine bağlıdır.” İkincisi, bu kredi sistemi nakit para ödemelerinin gerekliliğini ortadan kaldırmaz, zaten harcamaların büyük bir bölümü (ücretler, vergiler vb.) her zaman nakit parayla ödenmek zorundadır.

Kendi başına ele alındığında bu ticari kredinin sınırları, sanayicilerin ve tüccarların kullanabilecekleri yedek sermayeye ve geri dönüşlerin durumuna bağlıdır. “Geri dönüşler gecikebilir ya da arada geçen süre içinde meta fiyatları düşebilir ya da piyasalardaki bir durgunluk nedeniyle metalar anlık olarak satılamaz duruma gelebilir. Poliçelerin vadeleri ne kadar uzunsa, birincisi yedek sermaye o kadar büyük olmak zorundadır ve geri dönüşün fiyat düşüşü ya da piyasaların dolup taşması nedeniyle azalması ve gecikmesi olasılığı o kadar büyüktür.” Fakat emeğin üretici gücünün gelişmesiyle ve dolayısıyla büyük ölçekli üretimle birlikte, pazarlar genişler ve üretim yerinden uzaklaşırlar, bu nedenle kredilerin vadelerinin uzatılmaları gerekir. Dolayısıyla, spekülatif hareketler işlemlere giderek daha fazla hükmeder hale gelir. Büyük ölçekli ve uzak pazarlara yönelik üretim, toplam ürünü ticaretin eline atar. Fakat bir ulusun ticaretinin, kendi sermayesiyle tüm ulusal ürünü satın alabilir ve yeniden satabilir duruma getirmesi olanaksızdır. Bu nedenle, kredi burada vazgeçilmezdir; onun hacmi üretim değerinin hacmiyle ve süresi ise pazarların giderek artan uzaklığıyla birlikte büyür. “Burada karşılıklı bir etki söz konusudur. Üretim sürecinin gelişmesi krediyi genişletir ve kredi sınaî ve ticari işlemlerin genişlemesine yol açar.”

Banker kredisinden ayrı olarak ticari krediyi incelediğimizde, bunun sanayi sermayesinin hacmiyle birlikte büyüdüğünü belirtir Marx. “Burada ödünç alınan sermaye olarak görünen şey, her zaman, yeniden üretim sürecinin belirli bir evresinde bulunan, ama, alım ve satım yoluyla, eş değeri satıcıya ancak daha sonraki, üzerinde anlaşılmış bir tarihte ödenmek üzere, bir elden bir başkasına geçen sermayedir.” Burada iki aşamayı ayırt etmek gerekir: Birincisinde, kredi, bir malın üretiminin gerçek ardışık evrelerine; ikincisinde ise, sadece, tüccarlar arasındaki, taşımayı da içeren el değiştirmelere aracılık eder. “Ama meta burada da en azından hep dolaşım sürecinde, yani yeniden üretim sürecinin bir evresinde bulunur.”

Demek ki, burada ödünç verilen şey, hiçbir zaman atıl sermaye değil, sahibinin elinde meta biçiminden para biçimine çevrilmesi gereken bir sermayedir. Dolayısıyla, burada kredinin aracılık ettiği şey, metanın M-P ve P-M şeklindeki başkalaşımıdır. Yeniden üretim devresinde (banker kredisi bir yana bırakıldığında) çok fazla kredinin bulunması, yeniden üretim sürecinde büyük ölçekli sermaye kullanımının olduğu anlamına gelir. “Dolayısıyla, kredi, burada, 1. sanayici kapitalistler söz konusu olduğunda, sanayi sermayesinin bir evreden bir başkasına geçmesini, bir arada bulunmaları gereken ve iç içe geçen üretim alanlarındaki bağlantıların kurulmasını; 2. tüccarlar söz konusu olduğunda, metaların, nihai olarak para karşılığında satılmalarına ya da bir başka metayla mübadele edilmelerine dek, bir elden bir başkasına taşınmasını ve geçmesini sağlar.”

Bu işleyişte kredinin en üst düzeyi, sanayi sermayesinin eksiksiz şekilde kullanılmasıyla, yani onun yeniden üretim gücünün, tüketimin sınırları gözetilmeksizin, en son noktasına kadar zorlanmasıyla aynı anlama gelir. “Tüketimin sınırları, yeniden üretim sürecinin kendisinin zorlanmasıyla genişletilir; yeniden üretim sürecinin zorlanması, bir yandan işçilerin ve kapitalistlerin gelir harcamalarını artırırken, diğer yandan üretken tüketimin zorlanmasıyla özdeştir.”

Marx’ın genişleyen yeniden üretim süreciyle kredi mekanizması arasındaki ilişkiye ve bu temelde bunalımların ortaya çıkışına ilişkin satırları son derece önemlidir, okuyalım: “Yeniden üretim süreci akıcılığını korudukça ve böylece geri dönüşler güvenilir kaldıkça, kredi varlığını korur ve genişler ve onun genişlemesi yeniden üretim sürecinin kendi genişlemesine dayanır. Geri dönüşlerdeki gecikmenin, pazarların dolup taşmasının, fiyatların düşmesinin sonucu olarak bir duraklamayla karşılaşılır karşılaşılmaz, elde bir sanayi sermayesi fazlalığı olur; ama bu sermaye fazlalığı, işlevini gerçekleştiremeyeceği bir biçimde bulunur. Yığınla meta-sermaye vardır, ama satılamaz durumdadır. Yığınla sabit sermaye vardır, ama yeniden üretimdeki duraklama nedeniyle büyük ölçüde atıl durumdadır. Kredi daralır, çünkü, 1. bu sermaye atıldır, yani başkalaşımını tamamlayamadığı için yeniden üretim evrelerinden birinde takılıp kalmıştır; 2. yeniden üretim sürecinin akıcılığına güven kırılmıştır; 3. söz konusu ticari krediye yönelik talep azalmaktadır. Üretimini azaltan ve deposunda yığınla satılmamış iplik bulunan iplikçinin krediyle pamuk satın alması gerekmez; elinde yeterinden fazlası bulunduğundan, tüccarın krediyle meta satın alması gerekmez.”

“Dolayısıyla, söz konusu genişlemede, hatta sadece yeniden üretim sürecinin normal akışında bir bozulma olduğunda, kredi de kıtlaşır; krediyle meta elde etmek zorlaşır. Ama nakit ödeme talebi ve kredili satışlar konusundaki temkinlilik, özellikle sınai çevrimin çöküş sonrasındaki evresine özgüdür. Bunalım sırasında, herkesin satacak metalara sahip olması ve satış yapamaması ama ödeme yapabilmek için satış yapmak zorunda olması nedeniyle, tam da kredi kıtlığı en ileri noktaya vardığında (ve bu nedenle banker kredilerinde iskonto oranı en yüksek noktaya vardığında), atıl ve yatırım alanı arayan sermayenin değil, kendi yeniden üretim sürecinde takılıp kalmış sermayenin kütlesi en büyük niceliğe ulaşır. O ana dek yatırılmış olan sermaye o zaman gerçekten de yığınlar halinde atıl kalır, çünkü yeniden üretim süreci durmuştur. Fabrikalar kapalı kalır, ham maddeler birikir, bitmiş ürünler metalar şeklinde pazarları doldurup taşırır. Dolayısıyla, bu tür bir durumdan üretken sermaye kıtlığını sorumlu tutmaktan daha yanlış bir şey olamaz. Tam da bu tür zamanlarda, kısmen yeniden üretimin normal ama geçici bir süreliğine daralmış olan ölçeğiyle ilişkili olarak, kısmen felce uğramış tüketimle ilişkili olarak, üretken sermaye fazlalığı bulunur.”

“Tüm toplumun yalnızca sanayici kapitalistlerden ve ücretli emekçilerden oluştuğunu varsayalım. Ayrıca, toplam sermayenin büyük kısımlarının ortalama oranlarıyla kendilerini yerlerine koymalarını engelleyen ve özellikle kredi sisteminin geliştirmiş olduğu şekliyle tüm yeniden üretim sürecinin genel bağlantıları nedeniyle her zaman geçici genel duraklamalara yol açmak zorunda olan fiyat değişimlerini göz ardı edelim. Kredi sisteminin teşvik ettiği düzenbazlıkları ve spekülatif işlemleri de göz ardı edelim. Bu durumda bir bunalım yalnızca farklı dallardaki üretimin orantısızlığıyla ve kapitalistlerin tüketimleri ile birikimleri arasındaki orantısızlıkla açıklanabilirdi. Ama gerçekte, üretime yatırılmış sermayenin yerine koyulması, büyük ölçüde, üretken olmayan sınıfların tüketim yeteneğine bağlıdır; işçilerin tüketim yeteneği ise, kısmen ücret yasaları yüzünden, kısmen de kapitalistler sınıfı için kârlı bir şekilde kullanılabildikleri sürece kullanılmaları nedeniyle sınırlıdır. Tüm gerçek bunalımların son nedeni, her zaman, kitlelerin, kapitalist üretimin üretici güçleri sanki bunların önündeki tek sınır toplumun mutlak tüketim yeteneğiymiş gibi geliştirme güdüsü karşısındaki yoksullukları ve tüketimlerinin sınırlılığıdır.” Marx, gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçek bir üretken sermaye kıtlığından, ancak kötü hasat dönemlerinde söz edilebileceğini vurgular.

Gözden kaçırılmaması gereken diğer bir nokta, ticari kredinin yanında gerçek parasal kredinin de var olduğudur. Sanayicilerin ve tüccarların kendi aralarındaki avansları, bankerlerin ve para ödünç veren kişilerin avans verdikleri paralarla birleşir. Poliçelerin el değiştirme zinciri sayesinde, tek tek her bir fabrikatör ya da tüccar, hem güçlü bir yedek sermaye bulundurma zorunluluğundan hem de gerçek geri dönüşlere bağımlılıktan kurtulmuş olur. “Ama diğer yandan, tüm süreç kısmen basit hatır senetleri nedeniyle, kısmen de sadece poliçe üretmek amacıyla yapılan meta ticareti nedeniyle o kadar karmaşıklaşır ki, işlerin çok sağlam ve geri dönüşlerin çok düzgün olduğu görüntüsü, geri dönüşlerin aslında uzun süredir yalnızca dolandırılan alacaklıların ve dolandırılan üreticilerin sırtından yapılmasına rağmen, varlığını kolaylıkla sürdürebilir. Bu nedenle işler tam da çöküşün hemen öncesinde her zaman neredeyse aşırı sağlıklı görünür. Çöküş birdenbire gerçekleşmeden önce işler her zaman son derece sağlıklıdır ve canlı dönem en verimli şekilde devam eder.”

Marx, burada tekrar para-sermaye birikimi konusuna döner. “Ödünç verilebilir para-sermayenin her artışı gerçek sermaye birikiminin ya da yeniden üretim sürecinin genişlemesinin bir göstergesi değildir. Bu, sınai çevrimin, geride bırakılan bir bunalımın hemen ardından gelen ve ödünç verilebilir sermayenin yığınlar halinde atıl kaldığı evresinde en açık şekilde görülür.” Örneğin İngiltere’de 1847 bunalımı sonrasında sanayi bölgelerindeki üretim üçte bir oranında azalmıştır. “Üretim sürecinin sınırlandığı, metaların fiyatlarının en düşük düzeylerinde olduğu, girişim ruhunun felce uğradığı bu tür zamanlarda faiz oranı düşük bir düzeydedir.” Burada faiz oranın düşüklüğü, ödünç verilebilir sermayenin tam da sanayi sermayesinin daralması ve felce uğraması nedeniyle artmasından başka bir şeyin işareti değildir. Meta fiyatları düşmüş, işlemler azalmış ve ücretlere yatırılan sermaye daralmışken daha az dolaşım aracına gereksinim duyulacağı açıktır. Diğer yandan, dışarıya olan borçların kısmen altın çıkışıyla ve kısmen iflaslar yoluyla tasfiye edilmesinden sonra dünya parası olarak iş görecek ek paraya gereksinim duyulmayacaktır. Son olarak, poliçelerin sayılarının ve tutarlarının azalmasıyla birlikte poliçe iskonto etme hacmi de daralacaktır. İster dolaşım aracı ister ödeme aracı olarak aransın, ödünç para-sermaye talebi bu nedenlerle azalır ve böylece ödünç verilebilir para-sermaye görece bollaşır. “Ama bu tür koşullar altında, daha sonra görüleceği üzere, ödünç verilebilir para-sermaye arzında da fiili bir artış gerçekleşir.”

Marx, İngiltere’deki 1847 bunalımının başlıca nedenlerinden birinin, Doğu Hindistan’la yapılan meta ticaretindeki muazzam arz fazlası ve sınırsız dolandırıcılık olduğunu belirtir. Diğer bir nokta da önemlidir: “İngiltere’nin ticaret yaptığı görece yoksul ülkeler doğal olarak olası her tür tutardaki İngiliz ürünlerinin karşılığını ödeyebilir ve bunları tüketebilir, ama ne yazık ki zengin İngiltere bunlar karşılığında yollanan ürünleri sindiremez.” 1857 yılında ise zararlar ve iflaslar asıl olarak tüccarların payına düştü, çünkü fabrikatörler bu kez yabancı pazarları “kendi hesaplarına” doldurup taşırma işini onlara bırakmıştı.

Hisse senetli bankalar mevduata faiz ödemeye başlar başlamaz bunların mevduatındaki artışta olduğu gibi, bankacılığın genişlemesi sonucunda geçmişte kişisel gömü ya da sikke rezervi olan şeyler ödünç verilebilir sermayeye dönüşür. Ancak bu nedenlerden kaynaklanan bir para-sermaye genişlemesi, üretken sermayedeki bir büyümeyi ifade etmez. “Üretimin ölçeği aynı kaldığı sürece, bu genişleme, sadece, üretken sermayeye oranla ödünç verilebilir para-sermayenin bollaşmasına yol açar. Bu nedenle faiz oranı daha düşük olur.”

Ekonomide tekrar bunalımdan canlanmaya doğru bir hareketlenme başladığında, ticari kredi de çok büyük bir yaygınlığa ulaşır. “Bu durumda, faiz oranı, en alt düzeyinin üzerine çıksa bile, hala düşüktür. Bu, gerçekten de, düşük faiz oranının ve dolayısıyla ödünç verilebilir sermayenin göreli bolluğunun sanayi sermayesinin gerçek genişlemesiyle çakıştığının söylenebileceği tek zamandır. Geri dönüşlerin, ticari kredideki bir genişlemeyle bağlantılı olan kolaylığı ve düzenliliği, artmış olan talebe rağmen ödünç verilebilir sermaye arzını güvence altına alır ve faiz oranının düzeyinin yükselmesini önler. Diğer yandan, yedek sermayeleri, hatta sermayeleri olmadan çalışan ve dolayısıyla tümüyle parasal krediye dayalı olarak işlem yapan şövalyelerin sayısı ancak bu noktadan sonra kayda değer bir düzeye ulaşır. Şimdi bunlara her biçimiyle sabit sermayenin büyük ölçekli genişlemesi ve çok büyük sayılarda yeni ve geniş kapsamlı işletmenin açılması da eklenir. Faiz şimdi ortalama düzeyine yükselir. Yeni bunalım patlak verdiğinde, kredi birdenbire son bulduğunda, ödemeler durduğunda, yeniden üretim felce uğradığında ve daha önce değinilmiş olan istisnalarla, ödünç verebilir sermaye neredeyse mutlak olarak ortadan kalkarken atıl sanayi sermayesi aşırı bollaştığında, faiz yeniden en yüksek düzeyine ulaşır.”

Marx ekonomideki bu iniş ve çıkışlar temelinde,  kendisini faiz oranıyla ifade eden ödünç verilebilir sermayenin hareketinin, sanayi sermayesinin hareketiyle ters yönlü olduğunu belirtir. “Sadece iki evre, yani, düşük, ama en alt düzeyin üzerinde bulunan faiz oranının bunalım sonrasındaki «iyileşme» ve artan güvenle çakıştığı evre ve özellikle de faiz oranının ortalama düzeyine, yani en alt ve en üst düzeylerinden eşit uzaklıktaki orta noktasına ulaştığı evre, ödünç verilebilir sermaye bolluğu ile sanayi sermayesinin büyük ölçekli genişlemesinin çakışmasını ifade eder. Ama sınai çevrimin başında düşük faiz oranı daralmayla ve çevrimin sonunda yüksek faiz oranı sanayi sermayesinin aşırı bolluğuyla çakışır. «İyileşme»ye eşlik eden düşük faiz oranı, ticari kredinin, henüz kendi ayakları üzerinde durabildiğinden, banka kredisine yalnızca sınırlı ölçüde gereksinim duyduğunu ifade eder.” Marx, “sınai çevrimin özelliği, ilk dürtü bir kez verildikten sonra aynı devrenin kendisini düzenli aralıklarla yeniden üretmek zorunda olmasıdır” der.

Burada Engels’in dipnotta belirttiği bir husus son derece önemlidir: “Son büyük genel bunalımdan sonra burada bir değişim gerçekleşti. Bugüne kadarki on yıllık çevrimiyle periyodik sürecin akut biçiminin yerini, görece kısa ve donuk iyileşme dönemleri ile görece uzun ve kararsız baskı dönemlerinin, daha kronik bir şekilde, daha uzun süreli olarak ve farklı sanayi ülkelerinde farklı zamanlarda birbirlerini izlemesi almış görünüyor. Ama belki de sadece çevrim süresindeki bir uzama söz konusu. Dünya ticaretinin çocukluk döneminde (1815-1847), yaklaşık beş yıllık çevrimler görülebiliyor; 1847-67’de çevrim kararlı bir şekilde on yıllık; dünya ölçeğindeki bugüne kadar duyulmamış şiddetteki yeni bir çöküşün hazırlık döneminde olabilir miyiz? Bunun bazı işaretleri var gibi. 1867 tarihli son genel bunalımdan bu yana büyük değişimler gerçekleşti. Ulaşım araçlarındaki muazzam genişleme (okyanus aşan buharlı gemiler, demiryolları, elektrikli telgraflar, Süveyş Kanalı), dünya pazarının ilk kez gerçekten kurulmasını sağladı. Geçmişte sanayiyi tekeline alan İngiltere’nin yanına bir dizi rakip sanayi ülkesi eklendi; Avrupa’nın fazla sermayesinin yatırılması için dünyanın her yanında sınırsız ölçüde daha büyük ve çeşitli alanlar açıldı ve böylece söz konusu sermaye çok daha yaygın bir şekilde dağılırken yerel aşırı spekülasyon daha kolay aşılıyor. Tüm bunlar nedeniyle eski bunalım kaynaklarının ve bunalım yaratma fırsatlarının çoğu ortadan kaldırıldı ya da ciddi şekilde zayıflatıldı. Bunların yanında, iç pazardaki rekabet karteller ve tröstler nedeniyle zayıflarken, dış pazarlardaki rekabet, İngiltere dışındaki tüm büyük sanayi ülkelerinin başvurduğu koruyucu gümrük vergileri nedeniyle sınırlanıyor. Ama bu koruyucu gümrük vergilerinin kendileri de, dünya pazarına kimin egemen olacağını belirleyecek olan nihai genel sanayi savaşının hazırlıklarından başka bir şey değil. Dolayısıyla, eski bunalımların bir tekrarına engel olan her bir öğe, gelecekteki çok daha şiddetli bir bunalımın tohumunu içinde saklıyor. F. E.”

Marx, ekonomik çevrimin farklı evrelerine işaret eder. “Durgunlaşma durumunda, üretim, önceki çevrimde ulaştığı ve artık teknik temeli bulunan düzeyin altına iner. Gönenç sırasında (orta dönemde), bu temel üzerinde gelişmeye devam eder. Aşırı üretim ve dolandırıcılık döneminde, üretici güçleri son noktaya kadar, üretim sürecinin kapitalist sınırlarının ötesine kadar zorlar. Bunalım döneminde ödeme araçları kıtlığının bulunduğu apaçıktır. Poliçelerin paraya çevrilebilirliği metaların başkalaşımının yerini almıştır ve tam da firmaların daha büyük bir kısmının sadece krediyle çalıştığı zamanlarda bu söylenen daha fazla geçerli olur.”

Kapitalizm geliştikçe yeniden üretim sürecinin tüm bağlantıları krediye dayanır. Bu nedenle, kredinin birdenbire durması ve yalnızca nakit ödemelerin kabul edilmesi durumunda, zorunlu olarak bir bunalım patlak verir ve ödeme araçları talebi şiddetli bir şekilde artar. İlk bakışta tüm bunalım kendisini sadece bir kredi bunalımı ve para bunalımı olarak gösterir. Bu durumda poliçelerin paraya çevrilebilirliği büyük bir sorun haline gelir. “Ama bu poliçelerin çoğunluğu gerçek alım ve satımları temsil eder ve sonuçta, bütün bunalımın temelinde, bunların toplumsal gereksinimi fazlasıyla aşan genişlemesi yatar.” Ne var ki bunun yanı sıra, söz konusu poliçelerin çok büyük bir bölümü de, dolandırıcılığa yönelik işlemleri, başkalarının sermayesiyle yapılan ama başarısızlığa uğrayan spekülasyonları, değer yitirmiş ya da tümüyle satılamaz duruma gelmiş meta-sermayeleri ya da artık hiçbir zaman elde edilemeyecek olan geri dönüşleri temsil eder. “Yeniden üretim sürecini zorla genişletmeye yönelik bütün bu yapay sistem, doğal olarak, bir bankanın, örneğin İngiltere Bankası’nın, kendi kâğıtlarıyla, tüm dolandırıcılara eksikliğini çektikleri sermayeleri vermesi ve değer yitirmiş olan tüm metaları eski nominal değerlerine satın alması yoluyla tedavi edilemez. Ayrıca burada her şey çarpık görünür, çünkü bu kâğıttan yapılma dünyada gerçek fiyat ve onun gerçek temeli hiçbir yerde görünmezken, sadece külçeler, madeni paralar, banknotlar, poliçeler, değerli kâğıtlar görünür. Bu çarpıklık, özellikle ülkenin tüm parasal işlerinin toplandığı Londra gibi merkezlerde görünür; tüm süreç kavranamaz hale gelir; söz konusu çarpıklık üretim merkezlerinde daha az görünür.”

Ayrıca, bunalımlar sırasında sanayi sermayesinde aşırı bolluk durumu görülür. Meta-sermaye aynı zamanda para-sermayedir, fakat kullanım değeri olarak belirli kullanım nesnelerinin belirli bir miktarıdır ve bunalım anında bunların fazlası vardır. “Ama para-sermayenin kendisi olarak, potansiyel para-sermaye olarak, durmadan genişlemelere ve daralmalara maruz kalır. Bunalımın hemen öncesinde ve bunalım sırasında, metaların fiyatlarının düşmüş olması nedeniyle potansiyel para-sermaye olma özelliğiyle meta-sermaye daralmıştır. “Bir ülkenin para-sermayesinin sıkışıklık zamanında azaldığı iddiasının anlamı buysa, bu, metaların fiyatlarının düşmüş olmasıyla aynı şeydir. Ayrıca, fiyatlardaki bu tür bir çöküş, sadece, daha önceki şişkinliklerini dengeler.”

Çevrimin aşırı üretim evresinde, aşırı üretimle el ele giden fiyat şişkinliği söz konusudur. Bu evrede, üretken olmayan sınıfların ve sabit gelirlerle yaşayanların gelirleri büyük ölçüde değişmeden kalır. Bu nedenle tüketim kapasiteleri göreli olarak azalır. Talepleri nominal olarak aynı kalsa bile, şişmiş fiyatlar karşısında gerçekte azalır.

Dünya pazarının varlığı temelinde tüm ülkeler sırayla bunalıma düşer. Bunalımla birlikte görülür ki, az sayıda istisnayla hepsi çok fazla ihracat ve ithalat yapmıştır, yani hepsinde ödemeler bilançosu açığı vardır. Genel ticaret bilançosunun fazla vermesine karşın, ödemeler bilançosu (yani hemen tasfiye edilmesi gereken vadesi dolmuş ödemelerin bilançosu) açık verdiği için, bunalım ilk olarak, en fazla kredi veren ve en az kredi alan ülkede patlak verebilir. Marx buna kendi döneminin İngiltere’sini örnek verir, ama bunalım bazen de ilk olarak İngiltere’den en fazla ticaret ve sermaye kredisi alan Amerika’da patlak vermiştir. “Bir ülkede fazla ithalat olarak görünen şey diğerinde fazla ihracat olarak görünür ve tersi de geçerlidir. Ama tüm ülkelerde fazla ithalat ve fazla ihracat (burada kötü hasattan vb. değil genel bir bunalımdan söz ediyoruz); yani kredinin ve fiyatlardaki ona eşlik eden genel şişmenin teşvik ettiği aşırı üretim gerçekleşmiştir.”

“Genel bunalım zamanlarında her ulusun, en azından ticari açıdan gelişmiş her ulusun ödemeler bilançosu açık verir; ama her zaman, yaylım ateşinde olduğu gibi, arka arkaya, ödeme sırası kendilerine geldiğinde açık verirler; ve bir kez, örneğin İngiltere’de patlak vermiş olan bunalım, bu açık vermeler dizisini çok kısa bir sürenin içine sıkıştırır. O zaman, bu ulusların tümünün eş zamanlı olarak aşırı ihracat (dolayısıyla aşırı üretim) ve aşırı ithalat (yani aşırı ticaret) yapmış olduğu, tümünde fiyatların şişirilmiş ve kredinin aşırı zorlanmış olduğu anlaşılır. Ve tümünde aynı çöküş gerçekleşir. O zaman altın çıkışı görüngüsü sırasıyla her birinde ortaya çıkar ve tam da genelliği nedeniyle, 1. altın çıkışının, bunalımın temeli değil sadece bir görüngüsü olduğunu; 2. farklı uluslarda ortaya çıkma sırasının, sadece, bu ulusların günah ve sevaplarının hesabını hangi sırayla verdiklerini, yani bunalıma ne zaman girdiklerini ve onun gizli öğelerinin kendilerinde ne zaman açığa çıktığını gösterdiğini kanıtlar.”

Marx, söylenmiş olanlardan çıkan sonucu vurgular. Şöyle ki, meta-sermaye potansiyel para-sermayeyi temsil etme özelliğini bunalımlar sırasında ve genel olarak işlerin durakladığı dönemlerde büyük ölçüde yitirir. “Para-sermayeler olarak borsada dolaşımda bulunmaları ölçüsünde hayali sermayeler, yani faiz getiren kâğıtlar için de aynısı geçerlidir. Faizdeki yükselişle birlikte bunların fiyatları düşer. Bunların sahiplerini para elde edebilmek için söz konusu kâğıtları yığınlar halinde ve düşük fiyatlarla pazara sürmek zorunda bırakan genel kredi kıtlığı da fiyatları düşürür. Son olarak, hisse senetleri söz konusu olduğunda, kısmen birer ödeme emri olarak bunların konusunu oluşturan gelirlerdeki azalma nedeniyle, kısmen de sıklıkla temsil ettikleri girişimlerin dolandırıcılığa yönelik olması nedeniyle fiyatlar yine düşer. Bunalımlar sırasında söz konusu hayali sermaye ve dolayısıyla sahiplerinin ona dayanarak piyasada borç para bulma güçleri muazzam derecede azalır.” Bu değerli kâğıtların fiyat listelerindeki parasal karşılıklarının azalması, sahiplerinin ödeme güçlüğü içinde kıvrandığını gösterir. Fakat söz konusu değerli kâğıtların temsil ettiği gerçek sermaye ise, fabrikalar, çeşitli yatırımlar, metalar vb. olarak yerli yerinde durur.

(devam edecek)

30 Kasım 2025
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /29

Bölüm 31: Para-Sermaye ve Gerçek Sermaye II (Devam)

Paranın borç verilebilir para-sermayeye dönüşümünün, paranın üretken sermayeye dönüşümüne oranla çok daha basit bir olay olduğunu vurgular Marx. Fakat burada, paranın ödünç verilebilir sermayeye dönüşmesi ile sermayenin ya da gelirin ödünç sermayeye dönüşmesi birbirinden ayırt edilmelidir. “Ödünç sermayenin sanayi sermayesinin gerçek birikimiyle bağlantılı, fiili bir birikimini sadece bu ikincisi içerebilir.”

1. Paranın Ödünç Sermayeye Dönüşmesi

Üretken birikimle ters orantılı olarak gerçekleşen ödünç sermaye yığılması, ödünç sermayenin aşırı bolluğunu ortaya çıkarır. Bu durum, sınai çevrimin iki evresinde, yani birincisi çevrimin bunalım sonrasındaki başlangıcında ve ikincisi, iyileşmenin henüz başladığı dönemde söz konusu olur. Birinci durumda, daha önce üretimde ve ticarette kullanılmış olan para-sermaye, atıl ödünç sermaye olarak görünür. İkinci durumda ise para-sermayenin giderek artan ölçüde kullanıldığı görülür, ama faiz oranı çok düşüktür. Çünkü henüz sınaî kapitalistler ile ticari kapitalistler, kendi koşullarını para kapitalistlerine kabul ettirirler. “Ödünç sermaye fazlalığı birinci durumda sanayi sermayesindeki bir durgunluğu, ikinci durumda ise, geri dönüşlerin akıcılığı, kredi vadelerinin kısalığı ve kendi sermayesiyle çalışmanın ağır basması nedeniyle ticaret sermayesinin banka sermayesinden göreli bağımsızlığını ifade eder. Başkalarının kredi sermayesine yaslanan spekülatörler henüz sahaya inmemiştir; kendi sermayeleriyle çalışan kişiler, neredeyse katıksız kredi işlemlerinin henüz fazlasıyla uzağındadır.”

Birinci durumda borç verilebilir sermaye fazlalığı gerçek birikimin tam tersini ifade eder. İkinci durumda ise yeniden üretim sürecinin yenilenmiş genişlemesiyle çakışır ve ona eşlik eder. Bu ikinci durumda ödünç sermaye fazlalığı azalmaya başlar. Birinci durumda düşük fiyatlarla, ikinci durumda ise yavaş yavaş artan fiyatlarla çakışan düşük bir faiz oranı vardır. Bunun kâr oranının girişim kazancına dönüşen kısmını büyütmesi nedeniyle, her iki durumda da gerçek birikim sürecinin genişlemesi desteklenir. “Gönenç döneminin zirvesinde faiz kendi ortalamasının üzerine çıktığında bu destek daha da büyür; bu dönemde, faiz, artmış olsa bile, kâra oranla artmamıştır.”

Bankacılığın genişlemesi ve yoğunlaşması, dolaşım rezervinden ya da özel kişilerin yedek fonlarından tasarruf sağlanması ve böylece bunların her zaman kısa süreliğine ödünç sermayeye dönüştürülmesi gibi nedenlerle bir ödünç sermaye birikimi gerçekleşebilir. Fakat bu gibi durumlar, gerçek bir birikim gerçekleşmeden ortaya çıkan durumlardır. Ayrıca, poliçelerin yeniden iskonto edilmesi uygulaması ve ödünç verilebilir para-sermayedeki teknik artış kredi dolandırıcılıklarına destek sağlar.

“Ödünç sermayenin miktarı, dolaşımın niceliğinden tümüyle farklıdır. Burada, dolaşımın niceliği derken, bir ülkede bulunan, dolaşımdaki banknotlar ile değerli metal külçeleri dahil olmak üzere madeni paraların toplamını kastediyoruz. Bu niceliğin bir kısmı, bankaların büyüklüğü durmadan değişen rezervini oluşturur.”

Faiz oranındaki değişimler, diğer tüm koşullar aynı kabul edildiğinde, ödünç sermaye arzına bağlıdır. Fakat ödünç verilebilir para-sermayenin miktarı, dolaşımdaki paranın miktarından farklı ve bağımsızdır. Marx verdiği bir örnekle bu hususu açar. “20 sterlin günde örneğin beş kez ödünç verilmiş olsa, 100 sterlinlik bir para-sermaye ödünç verilmiş olurdu ve bu, aynı zamanda, söz konusu 20 sterlinin ayrıca en az dört kez satın alma ya da ödeme aracı olarak iş görmüş olduğu anlamına gelirdi.”

Kredi sisteminin gelişmiş olduğu ülkelerde ödünç verilebilir durumdaki tüm para-sermaye, mevduat biçiminde bankalarda ve ödünç para verenlerde bulunur. “Bu söylenen, en azından para ödünç verme işinin geneli için geçerlidir. Ayrıca, işlerin iyi gittiği zamanlarda, gerçek spekülasyonun önü açılmadan önce, kredi kolay bulunur ve güven artarken, dolaşım işlevlerinin büyük kısmı metal ya da kâğıt paranın aracılığı olmadan basit kredi aktarımlarıyla gerçekleştirilir.”

Marx, dolaşım araçlarının miktarı görece sınırlıyken büyük mevduat tutarlarının var olmasının koşullarını açıklar. Birincisi, aynı para parçasının gerçekleştirdiği alımların ve ödemelerin sayısıdır. İkincisi, aynı para parçasının satın alma ve ödeme aracı olacak şekilde mevduat olarak bankalara geri dönüşlerinin sayısıdır.

İhracat ve ithalat istatistikleri, üretken ve meta-sermaye birikimi için bir ölçek sağlar. Marx, İngiliz sanayisinin on yıllık çevrimlerle ilerleyen gelişim döneminden (1815-1870) örnek verir. Bu çevrimlerin hepsinde gözlemlenen bir durum söz konusudur. Şöyle ki, bunalımdan önceki gönenç döneminin en yüksek düzeyi bir sonraki çevrimin gönenç asgarisi olarak tekrar görünür ve ardından çok daha yüksek bir zirveye tırmanır.

2. Sermayenin ya da Gelirin, Ödünç Sermayeye Dönüşen Paraya Dönüşmesi

Marx, bu hususu incelerken esasen neyin üzerinde durduğunu belirtir. “Burada, ticari kredinin akışındaki bir duraklamanın ya da gerçekten dolaşımda bulunan araçlarda ya da yeniden üretim sürecinde faal olan unsurların yedek sermayelerindeki bir tasarrufun ifadesi olmayan para-sermaye birikimi üzerinde duruyoruz.”

Diğer bir husus olarak, 1852’de ve 1853’te Avustralya’daki ve Kaliforniya’daki yeni altın madenleri örneğinde olduğu gibi, sıra dışı altın girişinin para-sermaye birikimine yol açabileceğine işaret eder Marx. Bu altınlar İngiltere Bankası’na yatırılmıştır. Bunlar karşılığında banknotlar alan mevduat sahipleri, bunları doğrudan doğruya yeniden bankerlere yatırmamış ve bu yüzden dolaşımdaki araçlarda sıra dışı bir artış olmuştur.

Sanayici kapitalistlerin gerçek birikimi genellikle yeniden üretimde bulunan sermayenin öğelerinin artışıyla gerçekleşirken, para ödünç veren tüm kapitalistlerin birikimi her zaman dolaysız olarak para biçiminde gerçekleşir. “Dolayısıyla, kredi sisteminin gelişmesi ve para ödünç verme işinin çok büyük ölçüde büyük bankaların ellerinde toplanması, kendi başına, gerçek birikimden farklı bir biçim olarak ödünç verilebilir sermaye birikimini hızlandırmak zorundadır.” Ödünç sermayenin bu hızlı gelişimi gerçek birikimin bir sonucudur, çünkü yeniden üretim sürecinin gelişmesinin ürünüdür. Ayrıca, para kapitalistlerinin birikim kaynağını oluşturan kâr, yeniden üretim gerçekleştiren kapitalistlerin elde ettiği artı-değerden yapılan bir kesintidir (ve aynı zamanda başkalarının tasarruflarının faizinin bir kısmına el koyulmasıdır).

Açık ki, ödünç sermaye hem sanayi sermayesinin hem de ticaret sermayesinin sırtından biriktirilir. Sınai çevrimin elverişsiz evrelerinde, faiz oranı zayıf durumdaki işkollarındaki kârı geçici olarak tümüyle yutacak kadar yükselebilir. Aynı zamanda, devlet tahvillerinin ve diğer değerli kâğıtların fiyatları düşer. Böyle zamanlarda, para kapitalistleri bu değer kaybetmiş tahvillerden büyük miktarlarda satın alırlar ve bunlar daha sonraki evrelerde hızla eski düzeylerine ulaşır ve hatta bunun da üzerine yükselirler. Ardından bu tahviller tekrar satılırlar ve böylece halka ait para-sermayenin bir kısmı cebe indirilmiş olur. “Satılmayan kısım daha yüksek faizler getirir, çünkü normalden düşük fiyatlarla satın alınmıştır. Ama para kapitalistleri, elde ettikleri ve yeniden sermayeye çevirdikleri tüm kârı ilk olarak ödünç verilebilir para-sermayeye çevirir. Dolayısıyla, sadece kendi başlarına para kapitalistlerini, bankerleri vb. ele aldığımızda bile, gerçek birikimin ürünü olmakla birlikte ondan farklı olarak ödünç verilebilir para-sermayenin birikimi, bu özel kapitalistler sınıfının birikimi şeklinde gerçekleşir.” Bu birikim, kredi sistemindeki, yeniden üretim sürecinin gerçek genişlemesine eşlik eden her genişlemeyle birlikte büyür.

Faiz oranı düşük olduğunda para-sermaye değersizleşir ve bu değersizleşme asıl olarak bankaların değil mevduat sahiplerinin payına düşer. Marx, kârın kapitalistlere ait gelir payından harcanmak yerine birikime ayrılan, ama sanayici kapitalistler tarafından üretimde kullanılmayan kısmı üzerinde durur. Kârın bu kısmı, dolaysız olarak, değerinin bir kısmını oluşturduğu meta-sermayede bulunur ve onun tarafından paraya çevrilir. Eğer yeniden sanayinin üretim öğelerine dönüştürülmezse bir süre boyunca para biçiminde beklemek zorundadır. Bu miktar kâr oranı düşerken bile sermaye miktarıyla birlikte artar ve mevduat şeklinde bankerdeki borç verilebilir sermayeyi oluşturur.

Buradan çıkan sonuç nedir? “Kârın gelir olarak harcanan kısmının büyümesi bile, kendisini, ödünç sermayenin adım adım gerçekleşen ve sürekli olarak yinelenen bir birikimiyle ifade eder. Ve birikime ayrılan diğer kısım için de aynısı geçerlidir. Dolayısıyla, kredi sisteminin ve onun örgütlenmesinin gelişmesiyle birlikte, gelirlerin, yani sınai ve ticari kapitalistlerin tüketimlerinin artışı bile, kendisini, ödünç sermaye birikimi şeklinde gösterir. Ve bu söylenen, adım adım tüketilen tüm gelirler, yani toprak rantı, yüksek biçimleriyle ücret, üretken olmayan sınıfların gelirleri vb. için geçerlidir.” Bunların tümü, belirli bir süreliğine parasal gelir biçimini alır ve bu nedenle mevduata ve böylece borç verilebilir sermayeye çevrilebilir haldedirler.

Marx burada konunun önemli noktasına işaret eder. “İster tüketime isterse birikime ayrılmış olsun, her tür gelir, herhangi bir para biçimine dönüşür dönüşmez, meta-sermayenin paraya çevrilmiş olan bir değer parçasıdır.” Bu nedenle, gerçek birikimin ifadesi ve sonucudur ama kendisi üretken sermaye değildir. Marx konuyu bir örnekle de açar. Diyelim bir iplikçi ipliğini pamuk karşılığında değiştirdiğinde, onun sanayi sermayesinin gerçek varlığı, dokumacının ya da belki bir bireysel tüketicinin eline geçmiş olan ipliktir. Bu iplik ister yeniden üretime isterse tüketime ayrılmış olsun, hem sermaye değerinin hem de onun içinde saklı bulunan artı-değerin varlığıdır. O halde, paraya çevrilmiş olan artı-değerin büyüklüğü, ipliğin içinde saklı bulunan artı-değerin büyüklüğüne bağlıdır. Ama paraya çevrilir çevrilmez, bu para ödünç sermayenin bir unsuru olur. “Bunun için, kendi sahibi tarafından ödünç verilmese bile, mevduata dönüşmesinden başka bir şey gerekmez. Buna karşılık, bir kez daha üretken sermayeye dönüştürülebilmesi için belirli bir en düşük düzeye ulaşmış olması gerekir.”

(devam edecek)

2 Ocak 2026
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /30

Bölüm 32: Para-Sermaye ve Gerçek Sermaye III (Son)

Marx’ın belirttiği üzere, gelirin tüketime ayrılan kısmının genişlemesi kendisini ilk aşamada para-sermaye birikimi olarak gösterir. Burada işçi dikkate alınmaz, çünkü onun geliri değişen sermayeye eşittir. Para-sermaye birikimine, sanayi sermayesinin gerçek birikiminden temelde farklı olan bir unsur katılır. Çünkü yıllık ürünün tüketime ayrılan kısmı sermaye olmaz, yalnızca bunun bir kısmı tüketim araçları üreticilerinin değişmeyen sermayesini yerine koyar. “Geliri temsil eden, tüketime aracılık etmekten başka bir şey yapmayan aynı para, düzenli olarak belirli bir süreliğine ödünç verilebilir para-sermayeye dönüşür.” Bu para, ücretleri temsil etmesi ölçüsünde değişen sermayenin para biçimidir. Tüketim araçları üreticilerinin değişmeyen sermayesini yerine koyması ölçüsünde ise, bunların değişmeyen sermayesinin geçici olarak aldığı para biçimidir ve değişmeyen sermaye öğelerinin satın alınmasını sağlar. Para-sermaye birikimi her zaman gerçekte var olandan daha büyük bir sermaye birikimini yansıtır. “Çünkü bireysel tüketimin artması, buna paranın aracılık etmesi nedeniyle para-sermaye birikimi olarak görünür ve gerçek birikimi, yani yeni sermaye yatırımlarını başlatan para için gerekli olan para biçimini sağlar.”

Açık ki, ödünç verilebilir para-sermaye birikiminin bir kısmı yeniden üretim gerçekleştiren kapitalistlerin borç aldığı para biçimini alır ve böylece yeniden üretim sürecine yatırılır. Ticari kredi söz konusu olduğunda ise, bu, yeniden üretim gerçekleştiren kapitalistlerin bir kısmından borç alan bankerin yeniden üretim gerçekleştiren kapitalistlerin diğer kısmına borç vermesi biçimini alır. “Böylece banker bir bereket bağışçısı gibi görünür; ve aynı zamanda, bu sermaye üzerindeki tüm denetim aracılar olarak bankerlerin ellerine geçer.”

Marx, üzerinde durulması gereken bazı başka özel para-sermaye birikim biçimlerinin de olduğunu belirtir. Örneğin, hammadde vb. gibi bazı üretim öğelerinin fiyatlarının düşmesiyle bir kısım sermaye serbest kalır. Birincisi, sanayici kapitalist kendi yeniden üretim sürecini hemen genişletemiyorsa, para-sermayesinin bir kısmı fazlalık olarak devrenin dışına atılır ve ödünç verilebilir para-sermayeye dönüşür. İkincisi, işlerde kesintiler yaşandığında, özellikle tüccarda para biçiminde sermaye serbest kalır. Eğer tüccar yeni bir iş dizisini ancak daha sonra başlatabilecek durumdaysa, gerçekleştirilmiş olan para onun için yalnızca bir gömüyü, bir fazla sermayeyi temsil eder. Birinci durumda para-sermaye birikimi, yeniden üretim sürecinin serbest kalan parasal araçlarla genişletilebilir hale gelmesini ifade eder. İkinci durumda ise, para-sermaye birikimi sadece işlemlerin akışındaki bir kesintiyi ifade eder. “Ama bir durumda gerçek birikim sürecinin desteklenmesini ve diğer durumda kösteklenmesini ifade etmesine karşın, her iki durumda da ödünç verilebilir para-sermayeye dönüşür, bunun birikimini temsil eder, para piyasası ve faiz oranı üzerinde aynı şekilde etkide bulunur.” Ayrıca, küplerini doldurmuş olan ve kendilerini yeniden üretimden geri çeken kişilerin sayısı da para-sermaye birikimi üzerinde etkide bulunur. Sınai çevrim boyunca ne kadar büyük kârlar elde edilirse bunların sayısı da o kadar büyük olur. “Burada, ödünç verilebilir para-sermaye birikimi, bir yandan gerçek birikimi (göreli hacmi açısından), diğer yandan sadece sanayici kapitalistlerin salt para kapitalistlerine dönüşmesinin derecesini ifade eder.”

Kârın gelir olarak tüketilmek üzere ayrılmayan kısmı, şayet elde edildiği üretim alanında işlerin genişletilmesi için hemen kullanılmayacaksa para-sermayeye dönüşür. Bunun iki nedeni olabilir. Ya bu alan sermayeye doymuştur, ya da birikim sermaye olarak iş görebilmek için belirli bir hacme ulaşmak zorundadır. O nedenle, ilk aşamada ödünç verilebilir sermayeye dönüşür ve başka alanlardaki üretimin genişletilmesine hizmet eder. “Tüm diğer koşulların aynı kaldığı kabul edildiğinde, yeniden sermayeye dönüştürülmesi hedeflenen kârın kütlesi, elde edilen kârın kütlesine ve bu nedenle de yeniden üretim sürecinin kendi genişlemesine bağlı olacaktır. Ama bu yeni birikim kullanımı konusunda zorluklarla, yatırım alanları kıtlığıyla karşı karşıya kalınırsa, yani üretim alanlarının dolup taşması ve aşırı ödünç sermaye arzı söz konusu olursa, bu ödünç verilebilir para-sermaye aşırı bolluğu sadece kapitalist üretimin sınırlarını gösterir.” Kısacası, sermayenin kendisini sermaye olarak değerlendirebilmesinin sınırları vardır.

Ödünç sermaye birikimi süreci, paranın sermayeye dönüştürülebileceği bir biçim altında birikmesidir. Para-sermaye birikimindeki genişleme, kısmen gerçek birikimin genişlemesinin sonucu, kısmen enflasyon gibi ondan tümüyle farklı olayların sonucu ve kısmen de gerçek birikimdeki duraklamaların sonucu olabilir. Borç verilebilir sermaye birikiminin, gerçek birikimden bağımsız olaylar tarafından şişirilebilmesi nedeniyle bile, çevrimin belirli evrelerinde her zaman para-sermaye aşırı bolluğunun ortaya çıkması mümkündür. Kaldı ki, kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte bu aşırı bolluğun gelişmesi zorunludur. “Onunla birlikte, üretim sürecini kapitalist sınırlarının ötesine taşıma gerekliliği de gelişmek zorundadır: Aşırı ticaret, aşırı üretim, aşırı kredi. Aynı zamanda, bu, her zaman, bir tepkiye yol açan biçimler altında gerçekleşmek zorundadır.”

Marx, burada toprak rantına, ücretlere vb. dayalı para-sermaye birikimi üzerinde durmanın gereksiz olduğunu belirtir. Gerçek tasarruf etme ve perhiz işinin ise, aslında bu tür öğelerin en azını elde eden ve dahası bankalar iflas ettiğinde tasarruflarını da kaybeden kişilere (işçiler gibi) bırakıldığını ekler. Sanayici kapitalistin sermayesi onun tarafından “tasarruf edilmez” ve sanayici kapitalist, sermayesinin büyüklüğüyle orantılı bir şekilde başkalarının tasarruflarına hükmeder. Para kapitalisti, başkalarının tasarruflarını kendi sermayesi ve yeniden üretim gerçekleştiren kapitalistlerin birbirlerine verdikleri ve halkın onlara verdiği krediyi kendi özel zenginleşme kaynağı haline getirir. “Sermayenin, kişinin kendi emeğinin ve tasarrufunun ürünü olduğu şeklindeki, kapitalist sistemin yarattığı son yanılsama da böylece tuzla buz olur. Kârın başkalarının emeğine el koyulması yoluyla oluşturulmasının ötesinde, başkalarının emeğinin harekete geçirilmesini ve sömürülmesini sağlayan sermaye de, para kapitalistinin sanayici kapitalistlerin hizmetine sunduğu başkalarının varlıklarından oluşur ve para kapitalisti bunun karşılığında sanayici kapitalistleri sömürür.”

Marx, aynı para parçasının hangi sıklıkla ödünç sermaye olarak görünebileceğinin bağlı olduğu koşulları sıralar. Birincisi, gerçek işlemlerin hacmine ve miktarına bağlıdır. İkincisi, ödemelerdeki tasarrufa ve kredi sisteminin gelişimine ve örgütlenmesine bağlıdır. Son olarak da, kredinin, para parçasının bir noktada mevduat şeklinde duraklaması durumunda bir başkasında hemen bir kez daha borç olarak harekete geçmesini sağlayacak şekilde bir zincir oluşturmasına ve eylem hızına bağlıdır.

Ödünç sermayenin sadece gerçek para biçiminde var olduğu kabul edildiğinde bile, bu para-sermayenin büyük bir kısmı kaçınılmaz olarak her zaman hayalidir, yani tıpkı değer işareti gibi bir değer senedidir. Para, sermaye devresinde iş gördüğü sürece ödünç verilebilir para-sermayeye dönüşmez, çünkü üretken sermayenin öğeleriyle mübadele edilir. Gelirin gerçekleştirilmesi sırasında ise dolaşım aracı olarak ödenir ve dolayısıyla sahibi için kendisini ödünç sermayeye dönüştüremez. Paranın kendisini ödünç sermayeye dönüştürmesi ve aynı paranın tekrar tekrar ödünç sermayeyi temsil etmesi ölçüsünde, sadece bir noktada madeni para (ya da kâğıt para) olarak var olduğu, ama tüm diğer noktalarda yalnızca sermaye üzerindeki haklar biçiminde var olduğu açıktır. “Bu hakların ya da senetlerin kendilerinin birikimi, hem bunlara kaynaklık eden gerçek birikimden hem de paranın ödünç verilmesi aracılığıyla gerçekleşen gelecekteki birikimden (yeni üretim sürecinden) bağımsızdır.”

Ödünç sermaye, ilk bakışta her zaman para biçiminde ve sonrasında ise para üzerindeki bir hak şeklinde var olur. Çünkü başlangıçtaki biçimi olan para, gerçek para biçimiyle borçlunun eline geçer ve alacaklı içinse para üzerindeki bir hakka, bir mülkiyet senedine dönüşür. “Bu nedenle, aynı gerçek para kütlesi çok farklı para-sermaye kütlelerini temsil edebilir. İster gerçekleştirilmiş sermayeyi isterse gerçekleştirilmiş geliri temsil etsin, salt para, sadece borç verme işlemiyle, gelişmiş kredi sistemindeki genel biçimi göz önünde bulundurursak mevduata dönüşmesi yoluyla ödünç sermaye olur. Mevduat, sahibi için para-sermayedir. Ama bankerin elinde, sadece, sahibinin kasası yerine onun kasasında atıl duran potansiyel para-sermaye olarak kalabilir.”

Maddi zenginliğin büyümesiyle birlikte para kapitalistleri sınıfı büyür. Bir yandan, kendilerini üretim sürecinden geri çeken kapitalistlerin, yani rantiyelerin sayısı ve zenginliği artar. Diğer yandan, kredi sisteminin gelişmesi desteklenir ve böylece bankerlerin, para ödünç verenlerin, finansörlerin vb. sayısı çoğalır. Kullanılabilir para-sermayenin artmasıyla birlikte, faiz getiren kâğıtların, devlet borçlanma kâğıtlarının ve hisse senetlerinin de miktarı artar. Neticede, bu kâğıtlar üzerinden spekülatif işler yapan simsarların para piyasasında baş rollerden birini üstlenmesi nedeniyle, kullanılabilir para-sermaye talebi de yükselir. Kredi sisteminin gelişimiyle birlikte, bu kâğıtlarla yapılan ticaretin başlıca merkezleri olan Londra gibi büyük ve toplu para piyasaları yaratılır. “Bankerler halkın para-sermayesini yığınlar halinde bu tüccar güruhunun emrine verir ve böylece bu kumarbazlar soyu büyür.”

Faiz oranının uzun bir süre boyunca yüksek kalması, ilk bakışta bu süre boyunca kâr oranının yüksek olduğunu kanıtlar, ama girişimci kazancı oranının yüksek olduğunu zorunlu olarak kanıtlamaz. Fakat ağırlıklı olarak kendi sermayeleriyle çalışan kapitalistler faizi kendi kendilerine ödediklerinden, yüksek kâr oranını gerçekleştirirler. Yüksek kâr oranı, faiz oranının uzun bir süre boyunca yüksek kalması olasılığını beraberinde getirir. Ama bu yüksek kâr oranının, yüksek faiz oranı çıkarıldıktan sonra geriye yalnızca düşük bir girişimci kazancı oranı bırakması olasıdır. “Kâr oranı yüksek kalmayı sürdürürken girişimci kazancı oranı küçülebilir. Bu olasıdır, çünkü bir kez başlatılmış olan girişimlerin devam ettirilmesi zorunludur. Bu evrede, büyük ölçüde, sadece kredi sermayesiyle (başkalarının sermayesiyle) çalışılır; ve yüksek kâr oranı, yer yer, spekülatif ve beklentilere dayalı olabilir. Kâr oranı yüksekken ama girişimci kârı azalırken yüksek faiz oranları ödenebilir.” Üstelik faiz kârla değil, ödünç alınmış olan başkalarının sermayesiyle ödenebilir ve bu durum bir süre boyunca devam edebilir.

“Kâr oranının yüksekliği nedeniyle para-sermaye talebinin ve bu nedenle de faiz oranının büyüdüğü ifadesi, sanayi sermayesi talebinin büyüdüğü ve bu nedenle faiz oranının yüksek olduğu ifadesiyle özdeş değildir.” Şöyle ki, bunalım zamanlarında ödünç sermaye talebi ve dolayısıyla faiz oranı en yüksek düzeylerine ulaşır, fakat kâr oranı ve onunla birlikte sanayi sermayesi talebi neredeyse ortadan kalkmıştır. “Bu tür zamanlarda, herkes, yalnızca ödeme yapmak için, daha önce üstlenilmiş olan yükümlülükleri yerine getirmek için borçlanır. Buna karşılık, bunalım sonrasındaki yeniden canlanma zamanlarında, alım yapmak ve para-sermayeyi üretken ya da ticari sermayeye çevirmek için ödünç sermaye istenir. Ve o zaman, ödünç sermaye, sanayici kapitalist ya da tüccar tarafından istenir. Sanayici kapitalist onu üretim araçlarına ve emek gücüne yatırır.”

Marx önemli bir noktaya işaret eder: “Emek gücü talebi artışının kendisi, hiçbir zaman, kâr oranıyla belirlendiği kadarıyla faiz oranındaki yükselişin nedeni olamaz. Daha yüksek ücretler, sınai çevrimin özel evreleri ele alındığında daha yüksek bir kâr oranının sonuçlarından biri olabilir, ama hiçbir zaman daha yüksek bir kâr oranının nedeni değildir.” Emek gücü talebinin ve dolayısıyla değişen sermaye talebinin artışı kendi başına kârı arttırmaz; aksine o miktarda azaltır. Fakat değişen sermaye talebindeki artış nedeniyle para-sermaye talebi artabilir ve bu da faiz oranını yükseltebilir. “Bu durumda emek gücünün piyasa fiyatı kendi ortalamasının üzerine çıkar, ortalamadan daha yüksek bir sayıda işçi çalıştırılır ve eş zamanlı olarak, bu koşullar altında para-sermaye talebi arttığından, faiz oranı yükselir.” Şayet para kapitalisti, parayı ödünç vermek yerine kendisini bir sanayici kapitaliste dönüştürseydi, emeğe daha fazla para ödediği durumda kârı azalırdı. “Diğer koşullar elverişsizken ücretler herhangi bir nedenle yükselseydi, ücretlerin yükselmesi kâr oranını düşürür, ama para-sermaye talebini artırması ölçüsünde faiz oranını yükseltirdi.”

Marx emek gücüne yönelik talebin etkisini inceledikten sonra, genel olarak metalara yönelik talep üzerinde durur. Bu talebin ortalamanın üzerine çıkması durumunda sanayici kapitalist ya da tüccar, aynı miktardaki metaların fiyatı yükseldiği için eskisinden daha fazla borç almak zorunda kalır. Faiz oranı aynı kalsa bile borç aldığı sermayenin miktarı arttığından ödemesi gereken faizin miktarı artar. Metaların arzının ortalamanın altına düşmesi durumunda ise, metaların fiyatlarının yükselmesine karşın ödünç sermaye talebi aynı kalır ve faiz oranı yükselmez. Bir malın arzı kötü hasat gibi durumlarda da ortalamanın altına düşebilir ve fiyatların daha da yükseleceği beklentisiyle spekülasyon gelişebilir.

“Diğer yandan, bir mala yönelik talep, onun arzının artmış olması ve söz konusu malın kendi ortalama fiyatından azına satılması nedeniyle artabilir. Bu durumda, aynı para tutarıyla daha fazla meta elde edilebildiğinden, ödünç sermaye talebi aynı kalabilir ve hatta azalabilir.” Fakat, fiyatların daha sonra artacağı beklentisiyle spekülatif stoklama da ortaya çıkabilir ve bu durumda ödünç sermaye talebi artabilir. Marx buradaki açıklamalarla, yalnızca, ödünç sermaye talebinin meta-sermaye arz ve talebinden nasıl etkilendiğini ele aldığını belirtir. Yeniden üretim sürecinin sınaî çevrimin farklı evrelerindeki değişen durumunun ödünç sermaye arzı üzerindeki etkisinin ise daha önce ele alındığını hatırlatır.

“Sıkışıklık zamanlarında, ödünç sermaye talebi, ödeme araçları talebinden başka bir şey değildir; hiçbir şekilde, satın alma aracı olarak para talebi değildir. Bu sırada, gerçek sermaye (üretken sermaye ve meta- sermaye) ister bol miktarda elde bulunsun isterse kıt olsun, faiz oranı çok fazla yükselebilir.” Ödeme araçları talebi, esasen sanayici ve tüccarların ellerinde bulundurdukları güvencelerin paraya çevrilebilirlik talebidir. Bu husus, bunalımlarla ilgili doğru ya da yanlış değerlendirmelerin ortaya çıktığı noktadır. Sadece ödeme araçları kıtlığının bulunduğunu söyleyenler, özetle, “iflas etmiş tüm dolandırıcıları kâğıt parçaları aracılığıyla ödeme gücüne sahip sağlam kapitalistlere dönüştürmenin bir bankanın yükümlülüğü olduğunu ve bankanın bunu yapabileceğini düşünen budalalardır.” Sadece sermaye kıtlığının bulunduğunu söyleyenler ise, örneğin, bu tür zamanlarda aşırı ithalat ve aşırı üretim nedeniyle elde büyük miktarlarda paraya çevrilemez sermaye bulunduğu gerçeğine gözlerini kapatıp yalnızca sözcük oyunları yapıyorlardır.

“Paranın, değerin bağımsız biçimi olarak, metanın karşısına çıkması ya da mübadele değerinin parada bağımsız bir biçim kazanmak zorunda olması, kapitalist üretimin temelidir; ve bu da, sadece, belirli bir metanın, tüm diğer metaların değerlerinin ölçüsü olan bir malzeme olması ve tam da bu yolla, tüm diğer metalardan farklı olarak, evrensel meta, yani türünün en iyi örneği olan meta olmasıyla mümkün hale gelir.” Marx, bu hususun özellikle de paranın yerine büyük ölçüde kredi parasını koyan gelişmiş kapitalist uluslarda kendisini iki şekilde gösterdiğini belirtir. Birincisi, kredinin azaldığı ya da tümüyle ortadan kalktığı sıkışıklık zamanlarında, para, birdenbire metaların karşısına biricik ödeme aracı ve değerin gerçek varlığı olarak çıkar. “Metaların genel olarak değer yitirmesinin, onları paraya, yani kendilerinin tümüyle fantastik biçimine çevirmenin zorluğunun ve hatta olanaksızlığının nedeni budur.” İkincisi, kredi parası yalnızca kendi nominal değer tutarının gerçek parayı temsil etmesi ölçüsünde paradır. Sorunlu durumlarda kredi-paranın gerçek paraya çevrilebilirliğinin koşullarını güvence altına almak için zorlayıcı önlemlere başvurulur, örneğin faiz oranı yükseltilir vb. Bu gibi zorlayıcı önlemler, yanlış para teorilerine dayanan ve para tüccarlarının ve onların suç ortaklarının çıkarları doğrultusunda ulusa dayatılan yanlış para politikalarıyla daha da uçlara götürülebilir. “Ama bunların temeli, kapitalist üretim tarzının kendi temelidir.”

Kredi parasındaki bir değersizleşme kapitalist işleyişteki mevcut ilişkilerin tümünü sarsar. “Bu nedenle, metaların değerinin paradaki fantastik ve bağımsız varlığını güvence altına almak için, metaların değeri feda edilir.” Marx, bu yüzden birkaç milyon para için milyonlarca metanın feda edilmek zorunda olduğunu ve kapitalist üretimde bunun kaçınılmaz olduğunu vurgular. “Önceki üretim tarzlarında bu söylenen gerçekleşmez, çünkü üzerinde hareket ettikleri dar temelde kredi de kredi parası da gelişmez.” Oysa kapitalizmde, gerçek bunalımlardan bağımsız olan ya da onların keskinleşmesi anlamına gelen parasal bunalımlar kaçınılmazdır. Diğer yandan, bir bankanın kredisi sarsılmadığı sürece, kredi parasını arttırarak paniği hafifleteceği, ama onu azaltırsa paniği artıracağı açıktır. Marx, daha yıllar öncesinden kredi mekanizmasındaki gelişme eğilimini görmüş ve ulusal bankaların sorunlu durumlarda nakit ödemeleri askıya almak gibi önlemlere başvurduğunun altını çizmiştir. Bu durum “madeni para gereksiniminin daha şimdiden ortadan kalkmış olduğunun kanıtıdır” diyen Marx, ilerleyen süreçte kâğıt paraları da içermek üzere kredi-paranın nasıl bunların yerini alacağına ışık tutar.

İki bireyin karşılıklı olarak birbirlerinin borçluları ve alacaklıları olmaları durumunda, alacakları denkleşmiyorsa, birinin diğerine bakiye tutarında borçlu olmak zorunda olacağı açıktır. “Uluslar söz konusu olduğunda bu söylenen kesinlikle geçerli değildir. Ve geçerli olmadığı, ticaret bilançosunun sonunda denkleşmek zorunda olmasına karşın, bir ulusun ödemeler bilançosunun açık ya da fazla verebileceği önermesiyle, tüm iktisatçılar tarafından kabul edilir. Ödemeler bilançosunun ticaret bilançosundan farkı, belirli bir vadede denkleştirilmesi gereken bir ticaret bilançosu olmasıdır. Bunalımların yaptığı şeyse, ödemeler bilançosu ile ticaret bilançosu arasındaki farkı kısa bir zaman aralığına sıkıştırmalarıdır.” Bu arada, bunalımda olan ülkeye çekilen poliçeler güvenilmez olur ve en güvenli ödemeler altın gibi değerli metallerle yapılır.

Faiz oranını belirleyen para-sermaye arz ve talebi, gerçek sermaye arz ve talebiyle özdeş değildir. Şayet ödünç veren kişiler olmasaydı ve borç veren kapitalistler makinelerin, hammaddelerin vb. sahipleri olsaydı ve bunları ödünç verselerdi ya da kiralasalardı, ödünç sermaye arz ve talebi genel olarak sermaye arz ve talebiyle özdeş olurdu. Fakat bu yaklaşım saçmadır, zira sanayici kapitalist ya da tüccar için, meta, onun sermayesinin bir biçimidir; ama genelde bu niteliğiyle sermaye talep etmez ve sermaye talebi, para-sermaye talebi üzerinden gerçekleşir.

(devam edecek)

1 Şubat 2026
Share

Marx’ın Kapital’ini Okumak, III. Cilt /31

Bölüm 33: Kredi Sisteminde Dolaşım Aracı

Marx, dolaşım araçlarında tasarruf sağlayan tüm yöntemlerin birinci olarak krediye dayandığını belirtir. İkinci olarak, dolaşım aracı tasarrufu, vadeleri dolan poliçelerin mübadelesi ve ödeme aracı olarak paranın ağırlıkla bakiyelerin kapatılması için kullanılması sırasında görünür. “Ama bu poliçelerin varlığı da, sanayici kapitalistlerin ve tüccarların birbirlerine verdikleri kredilere dayanır. Bu krediler azalırsa, başta uzun vadelileri olmak üzere poliçelerin sayısı ve dolayısıyla aynı zamanda bu denkleştirme yönteminin etkililiği azalır.” İşlemlerin para kullanılmadan gerçekleştirilmesi anlamına gelen ve tümüyle paranın ödeme aracı olma işlevine dayanan (ki bunun kendisi de krediye dayanır) bu tasarrufun yalnızca iki türü olabilir. “Poliçelerin ya da çeklerin temsil ettiği karşılıklı alacaklar, ya alacakları birinin hesabından bir başkasına aktaran aynı banker tarafından denkleştirilir, ya da bunlar farklı bankerler arasında denkleştirilir.” Hesapların denkleştirilmesi için daha az dolaşım aracına gereksinim duyulduğu ölçüde, dolaşım araçlarının etkililiği artar. “Diğer yandan, dolaşım aracı olarak dolaşan paranın (aynı zamanda tasarruf sağlayan) hızı, tümüyle, alım ve satımların akışına ve arka arkaya parayla gerçekleştirilmeleri ölçüsünde ödemeler zincirine bağlıdır.” Önemli nokta şu ki, kredi dolaşıma aracılık eder ve böylece dolaşım hızını yükseltir. Ayrıca, dolaşım hızı ve ödemelerdeki tasarruf verili kabul edildiğinde, dolaşımda bulunan para miktarının metaların fiyatlarıyla ve işlemlerin miktarıyla belirlendiği hususu basit para dolaşımı incelenirken gösterilmiştir.

Dolaşımdaki araçların tutarında, sınaî çevrimin farklı evrelerine karşılık gelen ciddi dalgalanmalar söz konusudur. Engels buraya düştüğü notta önemli hususlara değinir. Şöyle ki, verilen avansların geri dönüşlerinin düzenli olarak gerçekleştiği ve dolayısıyla da kredinin sarsıntıya uğramadığı durumlarda, dolaşımdaki genişleme ve daralma sanayici kapitalistlerin ve tüccarların gereksinimleri doğrultusunda gerçekleşir. “Bunalım sonrasındaki durgun dönemde dolaşım hacmi en aza iner; talebin canlanmasıyla birlikte daha büyük bir dolaşım araçları gereksinimi de ortaya çıkar ve bu gereksinim gönenç artışıyla birlikte artar; dolaşım araçları miktarı, en yüksek noktasına, aşırı yüklenme ve aşırı spekülasyon döneminde ulaşır - burada bunalım patlak verir ve bir gecede daha dün bol miktarda bulunan banknotlar ve onlarla birlikte poliçeleri iskonto edenler, değerli kağıtlara dayalı olarak öndelik verenler, meta satın alanlar piyasadan kaybolur.” Engels İngiltere’den örnekle, böyle bir durumda İngiltere Bankasından yardım istendiğini, ama onun gücünün de kısa sürede tükendiğini belirtir. O nedenle, tam da tüm dünyanın para için yanıp tutuştuğu, meta sahiplerinin satış yapamadığı ama buna rağmen ödeme yapmak zorunda oldukları ve banknot elde edebilmek için her türlü özveride bulunmaya hazır oldukları bir anda, 1844 tarihli Banka Yasası İngiltere Bankasını banknotlarının dolaşımını sınırlandırmaya zorlamıştır.

Marx’ın belirttiği üzere, dolaşımdaki gerçek ve sınaî çevrimin evrelerinden bağımsız genişleme ya da daralmalar, yalnızca teknik nedenlerden, örneğin vergilerin ya da devlet borcu faizlerinin ödeme tarihlerinden kaynaklanır. “Vergiler ödenirken İngiltere Bankası’na olağandan fazla banknot ve altın akışı gerçekleşir ve bu da, dolaşımın gereksinimlerinden bağımsız olarak, dolaşımı fiilen daraltır. Devlet borcu üzerinden kâr payları ödenirken bunun tersi olur. Birinci durumda, dolaşım araçları elde etmek için Bankadan borç alınır. İkinci durumda, özel bankaların faiz oranları, rezervlerindeki geçici büyüme nedeniyle düşer. Bunun, dolaşım araçlarının mutlak miktarıyla hiçbir ilgisi yoktur; sadece, bu dolaşım araçlarını dolaşıma sokan ve bu süreçte ödünç sermaye elden çıkaran ve bu nedenle bunun kârını cebine indiren bankacılık firmasını ilgilendirir.”

Ekonomik dalgalanmada genişleme başlarken veya fiyatlar görece düşükken ve dolaşım araçları eksiksiz olduğunda, faiz oranı kârlardaki yükselişten ve yeni yatırımlardaki artıştan kaynaklanan ödünç sermaye talebi nedeniyle görece yüksek olabilir. İşlerin daralması ya da kredinin çok bol olması nedeniyle dolaşım araçları az olduğunda ise, faiz oranı fiyatlar yüksekken bile düşük olabilir.

Marx, dolaşımın mutlak niceliğinin yalnızca sıkışıklık zamanlarında faiz oranı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olduğunu belirtir. “Bunların dışında, dolaşımdaki araçların mutlak niceliği faiz oranı üzerinde etkide bulunmaz, çünkü, bu nicelik (dolaşımdaki tasarruf ve dolaşım hızı değişmez kabul edildiğinde), ilk olarak, metaların fiyatlarıyla ve işlemlerin niceliğiyle (bu arada, bunların etkileri çoğu zaman birbirlerini götürür) ve son olarak kredinin durumuyla belirlenir ve hiçbir şekilde bu sonuncusunu belirlemez; ve ikincisi, çünkü, meta fiyatları ile faiz arasında hiçbir zorunlu bağlantı bulunmaz. Ayrıca belirtilmeli ki, faiz oranı dolaşımdaki paranın miktarına bağlı değildir.”

“Dolaşım araçları ihracı ile sermaye ödünç verme arasındaki farkın kendisini en iyi şekilde gösterdiği yer gerçek yeniden üretim sürecidir.” Orada, örneğin değişen sermaye maddi olarak işçilerin geçim araçlarından, yani onların kendi ürünlerinin bir kısmından oluşur. Ama bu onlara, haftalık ya da aylık parçalar halinde para olarak ödenir. Bu parayı kapitalist yatırmak zorundadır ve bir sonraki seferde yeni değişen sermayeyi daha önce ödemiş olduğu eski parayla ödeyip ödeyemeyeceği, kredi sisteminin örgütlenmesine fazlasıyla bağlıdır. Toplumsal toplam sermayenin farklı bileşenleri arasındaki mübadele eylemleri için de aynısı geçerlidir. Bunların dolaşımı için gerekli olan para, mübadeleci taraflardan biri ya da her ikisi tarafından yatırılmak zorundadır. Ardından dolaşımda kalır, ama mübadelenin tamamlanmasından sonra her zaman onu yatırmış olana geri döner. Çünkü onun tarafından, gerçekten çalıştırdığı sanayi sermayesine ek olarak yatırılmıştır. Paranın bankaların ellerinde toplandığı gelişmiş kredi sisteminde ise, onu yatıranlar kâğıt üzerindeki hesap işlemleriyle bankalardır. Bu örnekteki yatırma işlemi yalnızca dolaşımda bulunan parayla ilişkilidir. Bu bir sermaye yatırımı değil, sanayicinin ihtiyaç duyduğu dolaşım aracı yatırımıdır.

“Bunalım dönemlerinde kredi sistemi birdenbire çökerek para sistemine dönüşür. Bunalım dönemlerinde yurt içinde yaşanan panik bir yana bırakılırsa, para miktarı, yalnızca, metalle, yani dünya parasıyla ilgili olması ölçüsünde tartışma konusu olabilir.” Dolaşımdaki poliçelerin miktarı, dolaşımdaki banknotların miktarı gibi, sadece ticaretin gereksinimleriyle belirlenir. Dolaşımdaki poliçelerin hacmi, dolaşımdaki banknotların hacmi üzerinde etkide bulunmaz ve bu ikincisinden, yalnızca, poliçelerin niceliğinin arttığı ve niteliğinin kötüleştiği para kıtlığı zamanlarında etkilenir. Son olarak, bunalım anında poliçe dolaşımı tümüyle çöker; herkes sadece nakit ödemeleri kabul ettiğinden kimse ödeme taahhüdü istemez.

Marx, 1857 bunalım döneminden örnek verir. O dönemde, Londra para piyasasının kodamanlarından biri olan Bay Chapman bile, verili bir anda tüm para piyasasını alt üst edebilecek ve böylece küçük para tüccarlarının kanını en rezil şekilde emebilecek kadar güçlü çok sayıda büyük para kapitalistinin bulunduğundan acı acı yakınmıştır. Bu kodamanın belirttiğine göre, mevcut borç verilebilir sermayeyi piyasadan çekerek bir sıkışıklığı ciddi şekilde yoğunlaştırabilecek çok sayıda büyük dolandırıcı varmış. Üç büyük bankanın benzer yönde birlikte hareket etmesi sıkışıklığı bir paniğe dönüştürmeye yetermiş. Marx, yarı devlet kuruluşu olan İngiltere Bankası’nın bile, egemenliğini bu denli zorbaca gösteremese de, küpünü doldurmanın araçlarını ve yollarını yeterince iyi bildiğini belirtir.

Marx ayrıca, gelişen bankacılık sisteminin halkın sırtına ne devasa yükler yüklediğini de örnekler. “Ulusal bir tasarrufun özel kâr olarak görünmesi burjuva iktisatçısını hiçbir şekilde şaşırtmaz, çünkü kârın kendisi ulusal emeğin mülk edinilmesidir. Örneğin, banknotları sadece devlet sayesinde itibar sahibi olan İngiltere Bankası’nın, 1797’den 1817’ye kadar, devletin ona verdiği, kâğıt banknotları paraya dönüştürme ve ardından onları devlete borç olarak verme gücünü kullanarak, devlete, yani halka, devlet borçlarının faizleri biçiminde ödeme yaptırmış olmasından daha saçma bir şey var mı?”

Bankaların elinde kredi ve sermaye yaratmanın çeşitli araçları vardır. Birincisi, kendi banknotlarını ihraç ederek. İkincisi, düzenlenir düzenlenmez karşılıkları nakit olarak ödenen ve muhatapları Londra’da olan ödeme emirleri düzenleyerek. Üçüncüsü, itibarlarını bankanın onları ciro etmesine borçlu olan iskonto edilmiş poliçelerle ödeme yaparak. Bunların yanı sıra, İngiltere Bankası’nın gücünün piyasa faiz oranını düzenlemesinden anlaşılacağı hususu da unutulmamalıdır. “Kuşkusuz, devlet koruması altındaki ve devlet ayrıcalıklarına sahip bir kamu kuruluşu olarak, bu gücünü, özel işletmelerin yapabildiği gibi acımasızca kullanamaz. Buna karşın, iş yaşamında, İngiltere Bankası’nın sıkışıklık zamanlarında, yaygın deyimle, vidaları sıkıştırması, yani zaten ortalamanın üzerinde olan faiz oranını daha da yükseltmesi ciddi bir olaydır.”

Marx’ın kendi döneminden örneklediği bazı burjuva iktisatçılar, ticaretteki tüm dalgalanmaların bilgili kişilerin yararına olduğundan dem vurmuşlardır. Çünkü böyleleri işlerdeki bozulmanın acımasızca sömürülmesinin kaymağını yiyen kişilerdir. “Bunu aynı özgürlükle yapamasa bile, İngiltere Bankası’nın payına da çok güzel kârlar düşer; işlerdeki genel durumun bilgisine sahip olmak konusundaki benzersiz olanakları nedeniyle yönetici beylerin kucaklarına kendiliğinden düşen kişisel kârlardan hiç söz etmeyelim.”

Marxbu noktada, kapitalist gelişmenin yarattığı çok önemli bir sonuca, merkezileşmeye dikkat çeker: “Odak noktasında, para ödünç veren kodamanların ve büyük tefecilerin çevrelediği sözde ulusal bankaların bulunduğu kredi sistemi, muazzam bir merkezileşmedir ve bu asalaklar sınıfına, yalnızca sanayici kapitalistleri düzenli aralıklarla kırıp geçirmelerini değil, aynı zamanda gerçek üretime en tehlikeli şekilde müdahale etmelerini sağlayan muhteşem bir güç verir; ve bu çete üretim hakkında hiçbir şey bilmez ve onunla hiçbir ilgisi yoktur.” İngiltere’deki 1844 ve 1845 tarihli yasalar, Marx’ın belirttiği üzere, finansörlerin ve hisse senedi simsarlarının da katıldığı bir haydutlar çetesinin gücünün kanıtlarıdır.

Bölüm 34: Currency Principle ve 1844 Tarihli İngiliz Banka Mevzuatı

Marx, Ricardo’nun metaların fiyatlarıyla paranın değeri arasındaki ilişki hakkındaki teorisi üzerinde daha önce durmuş ve bu teorinin yanlışlığına ilişkin kanıtları sunmuştu. O nedenle bu bölümde yalnızca, Ricardo’nun teoremlerinin İngiltere banka yasasını dikte eden banka teorisyenleri okulu (Currency Principle) tarafından ne şekilde işlenmiş olduğunu ele alır.

Ricardo’nun, ithal edilen tüm altının dolaşımdaki parayı arttırdığı ve dolayısıyla fiyatları yükselttiği; ihraç edilen her altının ise dolaşımdaki parayı azalttığı ve sonuç olarak fiyatları düşürdüğü şeklinde yanlış bir teorik varsayımı vardı. Bu varsayım, İngiltere’de Currency Principle adıyla bilinen okul tarafından, herhangi bir anda elde ne kadar altın bulunuyorsa dolaşıma o kadar para sokmak gerekir şeklindeki pratik deneye dönüştürüldü. Dönemin İngiltere Başbakanı Sir R. Peel’in 1844 ve 1845 tarihli Banka Yasaları aracılığıyla da, İngiliz ve İskoç banka mevzuatının temeli haline getirildi. İngiltere’deki en geniş ölçekteki deneylere göre, bunun hem teorik hem de pratik olarak uğradığı utanç verici başarısızlık Marx tarafından kredi teorisi ele alınırken ortaya koyulmuştur.

Marx, Currency Principle okulunun önde gelenlerinden Lord Overstone’un, ödünç verilebilir para sermaye talebi ile üretim için gerçek sermaye talebini aynı saymasının ne kadar yanlış olduğunu belirtir. Marx’ın işaret ettiği üzere, elde bulunan altın miktarındaki değişmelerin, ülkedeki dolaşım araçlarının miktarını arttırarak ya da azaltarak bu ülkedeki meta fiyatlarını yükseltmek ya da düşürmek zorunda olduğu aslında eski bir palavradır. İşin gerçeğinde, altın miktarındaki azalma yalnızca faiz oranını yükseltir ve altın miktarındaki artış onu düşürür. Overstone, metanın fiyatı ya da değeri ile paranın değeri olan faiz oranını işine geldiği gibi karıştırır.

İngiltere’deki söz konusu bankacılık uygulamasına göre, halkın ellerinde bulunmayan banknotlar bankacılık departmanında tutuluyor ve gündelik kullanım için gerekli olan az miktardaki sikkelerle birlikte bankanın her zaman hazır durumdaki rezervini oluşturuyordu. Bankanın ihraç departmanı halka banknot karşılığında altın ve altın karşılığında banknot veriyor; halkla yapılan diğer işlemler bankacılık departmanı tarafından yürütülüyordu. 1844’te İngiltere’de ve Galler’de kendi banknotlarını çıkarma yetkisi bulunan özel bankalar bu haklarını koruyor, ama banknot ihraçlarına kota koyuluyordu. Diyelim bankanın rezervinden çıkan her beş sterlinlik altın için beş sterlinlik bir banknot ihraç departmanına dönüp imha ediliyor; rezerve eklenen her beş sterlinlik altın sikke için yeni bir beş sterlinlik banknot dolaşıma giriyordu. Böylece, Overstone’un tümüyle madeni dolaşımın yasalarına göre düzenlenen sözde ideal kâğıt dolaşımı hayata geçirilmiş oluyordu. Currency savunucularının iddialarına göre de, bu yolla bunalımlar tüm zamanlar için olanaksız kılınıyordu!

Fakat gerçekte, bankanın bankacılık departmanı ve ihraç departmanı olarak iki bağımsız departmana ayrılması, banka yönetiminin elinden kritik anlar için hazır tutulan tüm araçları serbestçe kullanma olanağını almıştı. İhraç departmanının elinde dokunulmayan milyonlarca sterlinlik altın ve bunun dışında 14 milyonluk güvenceler bulunurken, bankacılık departmanının iflasın eşiğine geldiği durumlar ortaya çıkabilmişti. O zamanlar, diyelim yurtdışına akan her bir beş sterlin için, ülkedeki dolaşımdan beş sterlinlik bir banknot çekilirdi. Yani dolaşım araçlarının miktarı, tam da dolaşım aracına en fazla gereksinim duyulan anda küçültülmüş oluyordu. Dolayısıyla, 1844 tarihli Banka Yasası, bir bunalım patlak verdiğinde tüm ticaret dünyasını doğrudan doğruya banknotlardan oluşan bir rezerv fonu oluşturmaya, böylece bunalımı hızlandırmaya ve keskinleştirmeye yöneltiyordu. Bu uygulamalar, faiz oranını alabildiğine yükseklere çıkardı; bunalımları ortadan kaldırmak yerine onları ya tüm sanayi dünyasının ya da Banka Yasasının parçalanmak zorunda kalacağı noktaya kadar tırmandırdı.

Marx’ın belirttiği gibi, amaç parayı pahalılaştırmaktı; bankanın iki departmanının birbirlerinden ayrılmasının ve İskoçya ile İrlanda’daki bankaların belirli bir miktarın üzerindeki banknot ihracı için altın rezervi tutmaya zorlanmasının amacı da aynıydı. Böylece ulusal madenî rezervde bir dağılma gerçekleşti ve bu da onun uygun olmayan kambiyo kurlarını düzeltme olanağını azalttı. Bu düzenlemelerin tümü faiz oranının yükseltilmesi anlamına geldi ve piyasa faiz oranı bu nedenlerle sürekli olarak şiddetli dalgalanmalar sergiledi. “Ve Yasanın amacı tam da bu yüksek faiz oranıydı.”

Peki, Banka Yasasının babası olan banker Lord Overstone bütün bunlar hakkında ne söyledi? “Yeterli sermayenin bulunmamasından kaynaklanan para sıkışıklığı ile yüksek faiz oranına, fazladan banknot ihraç edilerek çare bulunamaz.” Halbuki 25 Ekim 1847 tarihli Hükümet Mektubuyla daha fazla banknot ihraç edilmesine sadece izin verilmesi bile bunalımı hafifletmeye yetmişti. Overstone’un gerçeklerle bağdaşmayan “vecizelerinden” biri de şuydu: “Yüksek faiz oranı ve imalat sanayisindeki durgunluk, sınaî ve ticari amaçlarla kullanılabilecek olan maddi sermayenin azalmasının kaçınılmaz bir sonucuydu.”

Oysa Marx’ın belirttiği üzere, imalat sanayiindeki durgunluğun anlamı, maddi meta-sermayenin depoları doldurup taşırmış ve fiilen satılamaz durumda olmasıydı. Tam da bu nedenle, maddi üretken sermaye, satılamayacak olan daha fazla meta-sermaye üretmemek için tümüyle ya da yarı yarıya atıl kalmıştı. Netice ne oldu? Engels’in ifadesiyle, “İngiliz hükümeti kurtarılabilecek olan ne kaldıysa kurtarmak için, 1844 tarihli bu «mucizevi» yasayı askıya aldı”.

(devam edecek)

4 Mart 2026
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/elif-cagli/marxin-kapitalini-okumak-0?qt-diger_makaleler=0