ABD’nin Venezuela’ya yönelik tehditleri ve saldırıları aylardır devam ederken, devlet başkanı Maduro ve eşinin 3 Ocakta bir geceyarısı operasyonuyla derdest edilip ülkeden kaçırılması, emperyalist haydutlukta yeni bir eşik olarak tarihe geçti. Trump’ın yaptığı açıklamalarla katmerlenen bu haydutluk, kapitalizmin uluslararası hukuk, ulusal egemenlik, halkların özgür seçimi ve bilumum yavelerinden geriye söylem düzeyinde bile bir şey kalmadığını gösteriyor. Nicedir dile getirdiğimiz tarihsel kriz ve çıkmaz, kapitalizmin “normlarını” girdap çukuruna çekip yok edeli uzun zaman olmuştur. Ortaya saçılan rezaleti örtecek bir perde kalmadığı gibi, Trump’ın söylem ve hareketlerinin gösterdiği üzere buna ihtiyaç da duyulmamaktadır.
Bilindiği gibi Trump, Maduro yönetimini narko-terörist ilan ederek geçtiğimiz yaz Venezuela’ya yönelik büyük bir kuşatma harekâtı başlatmıştı. Donanmasının yüzde 20’sini Karayipler’e kaydıran ABD, aynı zamanda hava ablukası da uygulamıştı. Venezuela’nın petrol yüklü gemilerine sefer halindeyken el koyan, uyuşturucu kaçakçılığı yaptıkları iddiasıyla pek çok tekneyi bombalayarak batıran ABD, ABD’de faaliyet gösteren Venezuela devletine ait bir petrol şirketine de el koymuştu. Venezuela bu ablukayla sıkıştırılırken, Maduro istifa edip ülkeyi terk etmeye ikna edilmeye çalışılıyordu. Bu tehditlerin ardından Maduro bir askeri operasyonla baskına uğratılarak bulunduğu yerden kaçırılıp ABD’ye götürüldü. ABD’de yargılanacağı belirtilen Maduro, hazır bekleyen iddianamede “uyuşturucu terörizmi, kokain kaçakçılığı, ABD’ye karşı makineli tüfek ve yıkıcı cihazlara sahip olmak”la suçlanıyor.
Maduro’nun “ele geçirildiğini” büyük bir şevkle duyuran Trump, “son yıllarda yaşadığımız durumun tekrar yaşanmasını istemiyoruz. Güvenli, uygun ve sağduyulu bir geçiş yapana kadar Venezuela’yı biz yöneteceğiz” diyerek, ülkenin geleceğine kimin karar vereceğini ilan etmekten geri durmamıştır. Pervasız açıklamaları bununla da sınırlı kalmayan Trump, Venezuela petrollerini[1] ABD şirketlerinin emrine sunacaklarını, petrol gelirlerinin “Maduro yönetimi altında zarara uğrayan Venezuelalılar ve ABD’nin zararlarını karşılamak için” kullanılacağını söylemiştir. Petrol gelirlerinin işgal sonrasında Amerikan petrol şirketlerinin imtiyazlı anlaşmalarıyla ve savaş tazminatı adı altındaki yaptırımlarla on yıllardır nasıl yağmalandığını Irak örneğinden çok iyi biliyoruz. Aynı örnek, “Saddam yönetimi altında zarara uğrayan” Irak halkının payına bu gelirlerden koca bir hiç düştüğünü de gösteriyor.
Nobelli muhalif “lider” Maria Corina Machado, bir süre önce Amerikan İş Forumunda yaptığı bir konuşmada, Venezuela’nın 1,7 trilyon dolarlık petrol, doğalgaz, altın ve diğer yeraltı zenginliklerinin özelleştirileceğini ve bunun Amerikan şirketleri için büyük bir fırsat oluşturacağını söylemişti. Venezuela oligarklarının, tarihsel bağlarla bağlı oldukları Amerikan tekellerine ve dolayısıyla onların temsilcisi olan ABD yönetimine bu çağrıları nihayet karşılık bulmuş görünmektedir. Trump, petrol güvenliğini sağlamak için Venezuela’ya askeri birlikler yerleştirileceğini de duyurmuştur. Söz konusu askeri konuşlanmanın sadece Venezuela’ya yönelik olmadığını, ABD’nin arka bahçesi olarak görülen geniş bir alanı hedeflediğini Trump yönetiminin yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinden biliyoruz.
“Yıllarca süren ihmalin ardından, Amerika Birleşik Devletleri, Batı Yarıküredeki Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek için Monroe Doktrinini yeniden savunacak ve uygulayacaktır… Yarıküre dışı rakiplerin, Yarıküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırmasına veya stratejik olarak hayati önem taşıyan varlıklara sahip olmasına ya da bunları kontrol etmesine izin vermeyeceğiz” denilen bu belgede, ABD’nin bu bölgedeki askeri varlığının “acil tehditlerle mücadele edecek şekilde” yeniden düzenlenmesi gerektiği söylenmektedir. Nitekim Venezuela’ya yönelik askeri plan, bu belgedeki “sınırı güvence altına almak ve kartelleri yenmek için hedefli konuşlandırmalar yapılmalı” sözlerinde de ifadesini bulmaktadır.
ABD’yi tehdit ettiğini söylediği “kitlesel göç, uyuşturucu teröristleri, karteller ve diğer uluslararası suç örgütleri”ni bahane olarak kullanan Trump yönetimi, gerçekte “arka bahçe” olarak gördüğü Latin Amerika’yı tümüyle ABD hegemonyasına almak istemektedir. Strateji belgesine de yansıtıldığı üzere hedef, Rusya ve Çin’in bölgedeki nüfuzunu kırmaktır. Özellikle Çin’in bölgede ABD’yi ekonomik olarak dezavantajlı duruma düşürdüğünden ve bölgeye büyük ölçüde nüfuz ettiğinden yakınılarak şöyle denmektedir: “Bu saldırılara ciddi bir karşı koyma olmadan izin vermek, son onyılların bir diğer büyük Amerikan stratejik hatasıdır. Amerika Birleşik Devletleri, güvenliğimiz ve refahımız için Batı Yarıkürede en üstün konumda olmalıdır…”“… bizimle işbirliği yapan bir Yarıküre istiyoruz; düşmanca yabancı müdahalelerden veya kilit varlıkların ele geçirilmesinden arınmış ve kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarıküre istiyoruz; kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizin sağlanmasını istiyoruz.”
Bu yüzden Trump, tüm Latin Amerika ülkelerinde ABD’yle yakın işbirliği halindeki yönetimlerin işbaşına gelmesi için faşist güçlere her türlü desteği vermektedir. Bu çabalar sonucunda uluslararası faşist ağ, Arjantin’den başlayan iktidarı ele geçirme harekâtını Şili, Bolivya, Honduras’la devam ettirerek tüm kıtaya yaymaya uğraşmaktadır. Bu örneklerde Amerikancı iktidar değişimleri “seçimler” yoluyla yapılmıştı. Şimdi Venezuela’da ise zor yoluyla yapılmaktadır.
Bu emperyalist haydutluğun önemli yönlerinden biri ABD’nin tüm dünyaya alenen bir tehdit ve gözdağı mesajı vermesidir. Nitekim Trump daha ilk gün yaptığı açıklamada bunun ABD egemenliğini tehdit edecek herkes için bir uyarı olduğunu vurguladı. Özetle Trump ABD emperyalizminin yeni paylaşım savaşında çıkarlarına engel oluşturacak tüm güçleri ezebileceğini söylemek istiyor. Mesaj en derininde büyük emperyalist kapışmadaki ana rakiplere, özellikle de baş tehdit olarak gördüğü Çin’e gitse de, öncelikle ve en dolaysız şekliyle ABD ile aynı çizgide durmayan Latin Amerika ülkelerine veriliyor. Son yıllardaki iktidar değişikliğiyle Venezuela’yla yakınlaşmış ve ABD rotasından çıkmış olan Kolombiya da, ABD’ye sınır komşusu olan koskoca Meksika da Trump’ın Hitlervari saldırgan üslubunun hedefi durumunda. Küba’yı ayrıca zikretmeye bile gerek bulunmuyor. Açıktan tehdit konusu olan ülkeler elbette Latin Amerika ülkeleriyle sınırlı değil. İran, Grönland, Panama, Somali, Nijerya… liste yeterince kalabalık. Trump ve çevresindeki faşizan ekip zafer sarhoşluğu içinde dört bir yana salyalarını akıtıyor.
Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi, “Trump diktatörlüğündeki ABD’nin hegemonyasını kanıtlama ataklarıyla birlikte dünya son derece belirsiz ve büsbütün kaotik bir dönemin içine girmiştir. Bazı yazarlar bu dönemi Trump liderliğine özgü bir dönem olarak tanımlıyorlar. Oysa «Trump’ın dönemi böyle» demek bir geçicilik beklentisi yaratır. Trump, tam da kapitalizmin bu kokuşmuşluk dönemine uygun diktatörüdür. Trump, Büyük Birader rolünde dünyaya biçim vermeye girişiyor. Charlie Chaplin’in «Büyük Diktatör» filmindeki Hitler gibi kendi keyfince dünyayla oynuyor. (…) Eski dönemlerden alışık olunan, seçimlerle gelip seçimlerle giden, burjuva hukukuna ve kitlelerin tepkisine duyarlı tipten devlet başkanlarını günümüzde mumla aramak gerek. Zamanımız, «ben yaptım, oldu» diye böbürlenen diktatörlerin devri.”[2]
Şunu net olarak görmek gerekiyor; bu haydutluk, Gazze-Filistin’in hedef alındığı kıyım saldırısıyla başlayan saldırganlık dalgasının en yeni halkasını oluşturmaktadır. Soykırıma dönüşmüş Gazze saldırısıyla dünya savaşında açılan yeni perde bu haydutlukla daha da genişletilmiş oluyor. Gazze, Suriye, Lübnan, Yemen, İran ve şimdi Venezuela… Bu savaş alanlarının her biri kendi özgünlüklerini, kendi güç ilişkilerini ve dengelerini barındırsa da tek bir sürecin bağlamı içine oturuyorlar. Kapitalizmin tarihsel krizi ve dünya savaşı konusunda nicedir yaptığımız tespit ve vurgular tekrar tekrar doğrulanmaktadır.
Bombalanan ve devlet başkanı kaçırılan Venezuela’da hükümette, orduda ve halk kitlelerinde henüz ABD’ye karşı dikkate değer bir tepki görünmüyor. Maduro’yu ciddi bir direnişle karşılaşmaksızın kaçırabilmiş olmalarının anlamlı tek açıklaması Venezuela’da iktidar ve ordu içinde ABD ile anlaşarak Maduro’yu satmış birilerinin olduğudur. Ama bunun kapsamı ve yaygınlığı henüz belli değildir. Elbette önümüzdeki günlerde tablo netleşecektir. Bolivarcı rejim şimdiye kadarki tüm Amerikancı darbe girişimlerini savuşturmayı başarmıştı. Fakat çürüyen ve çözülen rejim, Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasına bile engel olamadı.
Maduro döneminde büyük bir yoksullaşma yaşayan, yolsuzluğun alabildiğine yükselmesiyle yüzleşen geniş emekçi kitleler, güç toplayıp örgütlü bir biçimde mücadeleye atılmadıkları sürece içinde bulundukları sefalet koşulları düzelmeyecektir. Venezuela’nın son 25 yılının en büyük gerçekliği, 2000’lerin başlarında, yine bir Amerikancı darbeye karşı ayağa kalkan emekçilere, devrimci işçi iktidarı kurma perspektifiyle önderlik edecek devrimci sınıf örgütlenmelerinin eksikliği olmuştur. Emekçi yığınların büyük tepki ve isyanına liderlik eden Chavez özde bir burjuva popülist sol anlayışı temsil ediyordu. Çürümüş geleneksel Amerikancı Venezuela oligarşisine karşı bayrak açarak iktidara geldi ve işçi sınıfı sosyalizmiyle alakası olmayan sahte bir sosyalizm söylemiyle kitlelerin devrimci enerjisini yıllara yayılan bir süreç içinde pörsüttü. En yoksul emekçi kitlelerin yaşam koşullarında göreli bazı iyileşmeler sağlayan bazı burjuva popülist sol uygulamaları bir sempati yarattıysa da süreç içinde Venezuelalı emekçi kitlelerin durumu genel olarak kötüleşmeye başladı. Onun çok daha kötü bir versiyonu olan ardılı Maduro ise iktidardaki Bolivarcı burjuvazinin artan çürümesini temsil etti. Bu gidişat nedeniyle emekçi kitlelerin Bolivarcı iktidara olan desteği çok büyük ölçüde azalırken, tepkileri de arttı.
Bolivarcı rejim kendi burjuvazisini yaratmış ve ayakta kalmak için Rus ve Çin emperyalizminin askeri, ekonomik ve siyasi desteğine sarılmıştır. Ekonomiyi sabote ederek emekçileri sefalete sürükleyen tekelci sermayeye dokunmayan Bolivarcı burjuvazi ve bürokrasi yolsuzluk çarklarını büyüterek kendi cebini şişirmenin derdine düşmüştür. Petrol gelirlerini yoksullar lehine kullanan sosyal programları zaman içinde zayıflatan rejim güçleri, emekçi kitleleri sadece büyük tehditler karşısında başvurulacak bir sopa olarak görmeye başlamışlar ve gerek ekonomide gerekse siyasette işçi-emekçi inisiyatifini tümüyle boğmuşlardır. Bolivarcı iktidar, işgal eylemleri sonucunda devletleştirilmek zorunda kalınan işyerlerinde bile işçilere yönetim ve denetim hakkı tanımamış, grevler zorla bastırılmıştır. Nihayetinde emekçiler ABD emperyalizminin darbe tezgâhları ile çürümüş Bolivarcı burjuva rejim arasında sıkışıp kalmıştır.
Marksist Tutum olarak en başından beri, 21. yüzyıl sosyalizmi diye pazarlanan Chavezci burjuva sol çizginin emekçi kitleler için bir çıkış yolu olamayacağını savunduk. Bu çizginin ülkeyi Amerika’nın saldırılarından koruyamayacağını da dile getirdik. İşçi sınıfının devrimci atılımı temelinde kapitalizmi aşmaya yönelmek ve dünya işçi sınıfının desteğini almak dışında ABD emperyalizmini püskürtebilmenin yolunun olmadığını belirttik. Tüm bunların hayati önemi çok acı derslerle tekrar tekrar görülmüştür ne yazık ki. Bugün Amerikan emperyalizminin saldırganlığını durdurmanın yolu da, kesinlikle Maduro rejimine şu ya da bu şekilde destek vermekten değil, işçi sınıfı temelli bir tepkinin hem Venezuela’da hem de dünya ölçeğinde yükseltilmesinden geçiyor.
[1] İhracatı ham petrole dayanan Venezuela’da ABD tekellerinin elinde olan petrol sektörü 1970’li yıllarda devletleştirilmişti. Chavez’in iktidara gelmesinin ardından hazırladığı Bolivarcı Anayasa, petrol ve doğalgaz sektöründe hammadde alanında özelleştirmeye gidilemeyeceğini garanti altına almıştı. Bu yasalar Chavez’i, ABD petrol tekellerinin ve Venezuela tekelci burjuvazisinin boy hedefi haline getirmişti. Şunu da belirtelim ki, Venezuela’da işlenmiş petrol alanı devlet tekelinde olmayıp, bu alanda yabancı tekellerin büyük ölçekli yatırımları bulunuyor.
[2] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449