sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > ABD’de Faşist Tırmanış

ABD’de Faşist Tırmanış

Levent Toprak, 13 Ekim 2025

9245d10bb1cdffcdcccec7a45dd51694.webp

Kapitalizmin tarihsel krizi sayısız gelişmeyle kendi karakterini açığa vuruyor. Son dönemde göze çarpan yapay zekâ atılımına rağmen kapitalist dünya ekonomisinin derin bunalımı bir türlü aşılamıyor. Yoksulluk, eşitsizlik, işsizlik, güvencesizleşme, geleceksizlik, sosyal hak kayıpları istikrarlı olarak artarken, hemen her düzeyde borçlar yeni tarihi zirve noktalarına ulaşıyor. Ticaret savaşları hızla yükselirken, finans-kapital en asalak, en istikrarsız, en riskli, en yıkıcı formlara bürünerek toplumsal hayatı tarumar ediyor. Tüm bunların yanı sıra bir emperyalist dünya savaşı birbiri ardına farklı coğrafyaları yakıp yıkarak sürüyor. Tabloyu tamamlayan bir diğer önemli unsur olarak da, dünya genelinde demokrasinin boğazlanışı, otoriter ve faşist eğilimlerin çeşitli görünümlerle yükselişi yaşanıyor.

Dünyada demokrasinin ve refahın sembolü olarak gösterilen ABD’de yaşananlar bu gelişmelerin en manidar olanları denebilir. Trump emriyle Washington DC sokaklarında askerlerin düzenli olarak devriye attıkları görüntüler özel bir anlam taşıyor. Bir halk devrimi niteliği taşıyan Amerikan burjuva devriminin mirası olarak sivil hakların, devlet karşısında kişi hak ve özgürlüklerinin dünyada nispi olarak en gelişkin olduğu ülkelerden biri olan ABD’de, sokakların asker postallarının paspası haline getirilmesi, yükselen faşizan eğilimlerin sembolik görüntülerinden birini oluşturuyor.

ABD’de faşist tırmanış çok sayıda yeni gelişmeyle hız kazanmış durumda. Savunma Bakanlığının adının değiştirilerek alenen “Savaş Bakanlığı” yapılması, askeri gövde gösterisi şeklinde düzenlenen geçit törenleri; göçmenlere, Latinolara, siyahlara, yoksullara ve Filistin’le dayanışma eylemi yapanlara yönelik görülmemiş düzeyde polis ve asker şiddeti; kuvvetler ayrılığını ayaklar altına alan adımların sıklaşması, eyaletlerin ve çeşitli özerk kurumların göreli bağımsızlıklarının her geçen gün artan ölçüde merkezi yönetim lehine ezilmesi; sola, anti-faşistlere vb. karşı ideolojik bir haçlı seferinin yürütülüşü, buna mukabil ırkçılığın her alanda alabildiğine körüklenmesi, medya üzerindeki baskı ve sansürün yükselişi… Trump yönetimi eliyle gerçekleştirilen tüm bu faşist saldırılar her geçen gün daha ileri boyutlara taşınıyor.

Açıkça görülüyor ki, Trump ve etrafında toplaşmış sermaye güçleri ABD’yi faşist bir güzergâha sokmuş durumdalar. Üstelik bunu gizli saklı bir tarzda yaptıkları da söylenemez. Bu faşist güç odağı temelde orduya, polise, istihbarat güçlerine ve diğer silahlı devlet birimlerine (Ulusal Muhafız vb.), yanı sıra giderek besleyip büyüttükleri faşist paramiliter oluşumlara (ICE vb.) dayalı olarak, başkan odaklı yeni bir rejim inşa etmeye çalışıyor. Bu inşa çabası günübirlik dağınık adımlarla değil önceden hatları çizilmiş, hem de ayrıntılı biçimde çizilmiş bir plana bağlı olarak yürütülmekte.

Kimileri bu planın somut olarak Trump daha iktidara gelmeden “Project 2025” adıyla ilan edilmiş yaklaşık 1000 sayfalık bir programa dayandığını iddia ediyor. Bu iddianın dayanaksız olduğu söylenemez. Zira hem şimdiye kadar bilfiil yapılanlar hem de söz konusu metni çalışan ve kaleme alanların çoğunun Trump iktidara geldiğinde önde gelen yönetim ekibinde yer alması önemli birer delil oluşturuyor. Seçim çalışmaları döneminde, suçlamalar karşısında Trump bu planı bilmediğini, onunla hiçbir ilgisinin olmadığını, planda yer aldığı söylenen birçok şeye karşı olduğunu söylüyordu. Planı hazırlayanlar da beyanlarında Trump’ı muaf tutuyorlardı. Ancak iktidara gelindikten sonra bu kesimler daha açık sözlü davranmaya ve hükümetin icraatının bu plana göre şekillendiğini dile getirmeye başladılar. Planın ne kadarının hayata geçirildiğine dair kurumsal olarak çetele tutulduğu gibi, Trump da nihayet son günlerde planla bağlantısını itiraf eden sözler sarf ediyor.

Bu plan aleni bir metin olduğu için, açıkça faşist bir söylem içerdiği söylenemez. Fakat gerçekte ortada bir faşist yol haritası olduğuna şüphe yoktur. Heritage Foundation adlı düşünce kuruluşunun imzasını taşıyan Project 2025’in Mussolini’nin “Devletin Savunusu için Kanunlar”ına hayli benzediği gözlerden kaçmamaktadır. Her iki planın özünü de devlette erkler ayrılığı ilkesinin sona erdirilmesi, gücün yürütmede toplanması, yani totaliterleşme oluşturmaktadır. Trumpçı akıl hocaları erkler ayrılığının ortadan kaldırılması anlamına gelen bu gerçeği gizlemek için afili bir adlandırmayla “üniter yürütme teorisi”nden bahsediyorlar.

Çeşitli sohbet ve açıklamalarında birçok kez ağzındaki baklayı çıkaran Trump, daha iktidara gelmeden önce “kral” olmak istediğini, hatta “diktatör” olmak istediğini, Hitler’in bazı doğru işler yaptığını söylemekten kaçınmadı. “Skandal” olarak görülen çok sayıda benzer örnek bulunuyor. Bunların bazılarında Trump söylediklerini göstermelik olarak geri alırken ya da paylaşımlarını silerken, birçoğunu sahiplenmeye devam etmiştir. Trump’ın bu tür sözleri kendisinin icadı olmaktan çok onu sahneye süren ve bahsettiğimiz planları hazırlayanların ona söylettikleri şeyler kuşkusuz. Bu çevrelerin, malûm yol haritasını hazırlarken, Mussolini’yi, Hitler’i, dönemin İtalya ve Almanya’sını, özellikle de Weimar Cumhuriyeti’ni ayrıntılı olarak incelediklerine şüphe yok.

Göçmenler sorunu ve işçi sınıfı

Nazilerin komünistleri, Yahudileri, eşcinselleri bütün toplumsal sorunların sorumlusu olarak göstermesi gibi Trump ve ekibi de bu üçlüde Yahudiler yerine göçmenleri koyarak, onları, solcuları ve eşcinselleri olur olmadık her meselede günah keçisi olarak öne sürüp hedef tahtasına koyuyor. Bu kesimlerin hâkim olduğunu iddia ettiği kentlerin suç batağına düşmüş olduğunu, bu nedenle buralara kent dışından müdahale etmek gerektiğini savunuyor. Nasıl Hitler ve Naziler Yahudilerin Almanya’nın temiz kanını kirlettiğini ya da bozduğunu söylüyorlardıysa, Trump ve şürekası da göçmenlerin Amerika’nın temiz kanını bozduğunu söylüyor. Buradan çıkarılması gereken sonuç da elbette bunların temizlenmesi gerektiği oluyor. Göçmen düşmanlığı şu anda ABD’de en azgın şekillere bürünüyor. Başta Trump hiç sakınmasız faşist söylemler kullanarak, örneğin bir sosyal medya paylaşımında, “sabahları sınır dışı etmelerin kokusunu almayı seviyorum” diye salyalı çığlıklar atmaktan geri durmuyor. Buradaki ırkçı faşist imanın altını çizmekte fayda var. Ülkenin saflığını/temizliğini bozanları dışarı atıyoruz ve ülke daha temiz kokuyor imasında bulunuyor Trump.

Trump kliği özellikle bu konu üzerinden ülkede bir korku ve sindirme rüzgârı estirmek için elinden geleni yapıyor. Yeni haliyle Trumpçılarla doldurulmuş Yüksek Mahkemenin son çıkardığı bir karar, insanların görünümüne bakarak toplu profilleme üzerinden polisiye işlem yapma yetkisi veriyor. Mahkeme bu kararı Trump iktidarının başvurusu üzerine vermiş bulunuyor. Bunun federal güçler tarafından uygulamasında, düşük ücretli işlerde çalışan bütün Latinoların, ister ABD vatandaşı olsun ister olmasın, Trump’ın özel ordusu gibi hareket eden silahlı birimleri tatmin edecek ölçüde yasal statülerini kanıtlayana kadar, bir kanıt olmaksızın üst aramasına tabi tutulması, evlerinin basılması, gözaltına alınması, çalışırken işlerinin başından alınıp götürülmeleri mümkün hale getirilmiştir. Anayasayı açıkça çiğneyen bu yetkiyi alan federal silahlı güçler, özellikle de Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) güçleri ülkenin dört bir yanında sokak terörü estiriyor. Annesinin kucağındaki bebekleri bile darp ettikleri görüntüler yayılıyor. ICE bilhassa yoksul işçi mahallelerini hedef alıyor.

Ancak vurgulamak gerekiyor ki bahsettiğimiz mahkeme kararı göçmenler meselesinin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Normalde ABD’de polis kimseyi açık bir mesnet/şüphe olmaksızın durdurup üstünü, arabasını, evini arayamaz. Söz konusu karar devletin silahlı birimlerine tekil vakalarda bunu yapma özgürlüğü vermenin ötesinde, bu güçlere genel profil çizme ve buna göre uygulama yapma yetkisi vermiş oluyor. Bu güçler “tipini beğenmedim” diyerek istediği kişiye saldırma hakkına kavuşuyorlar.

Normalde bir yandan ucuz ve güvencesiz emek gücü olarak, bir yandan bedavaya getirilmiş yüksek nitelikli emek gücü olarak göçmen emekçiler sermaye için asla sorun değildir. Göçmenlerin özel olarak toplumsal hayatı tahrip edici düzen bozucu bir davranış tarzı da söz konusu değil. Aksine göçmen emekçiler bir yandan kimsenin yapmadığı en zor işleri yaparken, diğer yandan çoğunlukla güvencesiz ve sallantılı konumları nedeniyle kendilerini hayli uysal davranmak zorunda hissediyorlar. Sermaye için oldukça makbul bir emek gücü! Hatta tam da bu nedenle yine sermaye cephesinden bu göçmen düşmanlığının kontrolden çıkmaması gerektiğine dair temkin çağrıları da olmuyor değil. Ancak krizdeki Amerikan kapitalizminin çok daha genel düzeydeki ihtiyaçları, özellikle de düzenin devamı açısından politik ihtiyaçları, göçmen düşmanlığını vazgeçilmez kılıyor. Emekçilerin düzene karşı biriken öfkesine karşılık hedef şaşırtmak için göçmenler kolay bir hedef olarak öne çıkıyor.

Faşist Trump kliği burada özellikle ülke nüfusunun ağırlıklı kesimini oluşturan beyaz işçi sınıfının aklını bulandırmaya çalışıyor. Kapitalizmin onyıllardır yürüttüğü ağır sınıf saldırısının sonucunda yaşanan büyük kayıplar, işçi sınıfının önemli bir bölümünde ırkçı nefret için bir zemin oluşturmuş durumda. Bilinç ve örgütlülük düzeyi düşük işçiler, bu nesnel ve öznel şartlarda, gitgide büyüyen ırkı-faşist propagandaya maruz kalıyorlar ve belli ölçüde bunun etkisine kapılabiliyorlar. Yeterli etkiye sahip bir proleter devrimci solun ve sendikal örgütlerin yokluğunda, Trump, öfkesi birikmiş işçi sınıfının hatırı sayılır bir bölümüne çare olarak görünebilmektedir. Nitekim kendisini işçi sınıfının dostu olarak satmayı belli ölçüde beceren Trump bunun ekmeğini yiyerek ikinci kez iktidara yükselebildi.

Bununla birlikte, işçilere umut satarak iktidara gelen Trump’ın, hayal kırıklığı ve giderek öfke yaratması uzun sürmedi. Yaptığı son açıklamalarda ekonomiye dair çizmeye çalıştığı pembe tablonun aksine, işçi sınıfının ekonomik durumu daha da ağırlaştı. Ekonominin büyüdüğünü, satışların arttığını söyleyen Trump bunları söylerken istatistik kurumunun yöneticisini görevden almayı ihmal etmedi. Türkiye’de Erdoğan’ın TÜİK yöneticilerini görevden almasına ne kadar da benziyor!

Trump’ın arttı dediği tüketim harcamalarını kim yapıyor? En güncel veriler tüketimin yarısını nüfusun yüzde 10’unun yaptığını gösteriyor. Yani yoksul emekçilerin tüketimi artıyor değil. Dahası Amerikalı emekçiler tüketirken gerçek gelirlerine dayalı olarak değil geleceklerinden çalarak, kredi kartı harcamalarına yükleniyorlar. Artan şey tüketimden çok borçlar. Trump’ın yüksek gümrük tarifeleri politikalarının da katkısıyla, artan enflasyon nedeniyle emekçilerin temel ihtiyaçlarının fiyatları alabildiğine artmış durumda. Emekçiler dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi fiyatlara yetişemiyorlar. Aynı tablonun parçası olarak tarihinde yapılamayan ödemelerin sayısı hızla artıyor. Faturalara, kredi kartı ekstrelerine yetişemeyen emekçiler, temel ihtiyaçlar için kuruş hesabı yapıyorlar. Zira maaş çekleri ve mütevazı tasarruflar hızla eriyor. Kredi kartı ödemelerini yapamayanların oranları 2008-9 krizi sonrası dönemdeki zirve değerlere yetişmiş durumda. Öğrenci kredilerinin ödenememe oranı tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı. ABD’nin birçok bölgesinde hane halkı borç seviyeleri ya da otomobil kredisi batıkları yeni rekorlar kırıyor. İnsanların kredi notlarının düşüşü 1930’lardaki büyük depresyondan bu yana en yüksek hızlara ulaştı.

İşçi sınıfına bol iş, bol gelir, bol zenginlik vaat eden Trump’ın Amerika’sında hane halklarının en üstteki yüzde 10’u toplam zenginliğin üçte ikisine sahipken, en yoksul alt yarıyı oluşturan 160 milyon emekçi sadece yüzde 5’ine sahip.

Solun hedef tahtasına konması

Toplumsal planda ana hedef olarak göçmenler öne çıkarılırken politik hedef olarak da “sol” öne çıkarılıyor. Her iki odak noktasında da asıl hedef işçi sınıfıdır. Trump ekibi dışarıda savaşı körüklediği gibi içeride de aktif bir sınıf savaşı yürütmesi gerektiğinin bilincindedir. Trumpçı klik, dışarıya giden yatırımları içeriye yönlendirerek, küresel iklim değişimi gibi etmenler nedeniyle sınırlanan geleneksel sektörlerin önündeki kısıtlamaları kaldırarak yatırımları arttırmayı ve çok sayıda göçmen işçiyi sınır dışı edip işlerin “makbul” Amerikalara daha çok gitmesini sağlayarak işsizliği azaltacağını ve oluşacak büyüme sayesinde işçilerin gelirlerinin de artacağını propaganda ediyor. Fakat bu girişimlerin sonucunda işçi sınıfının hayatında anlamlı bir değişim olmayacağını ve bir tepki yükseleceğini gayet iyi biliyor. Nitekim daha Trump’tan önce başlamış olan mücadeleler Trump döneminde de devam etmekte, hoşnutsuzluk ve tepki daha da artmaktadır.

Faşist klik önümüzdeki dönemde daha da artacağı kesin olan bu tepkilerin düzen karşıtı, yani anti-kapitalist bir mecraya akmaması için solu ezmesi gerektiğini biliyor. ABD’de gençler arasında hanidir sola ve sosyalizme ilginin arttığı açıkça görülen bir olgu. Gösterilerde dile getirilen talep ve sloganlardan tutun, çeşitli seçim süreçlerinde açıkça sosyalist kimlikli aday ve yapılanmaların daha çok rağbet görmeye başlamasına kadar birçok gösterge var. En son olarak New York gibi sembol önemde dev bir dünya şehrinde Demokrat Partinin önümüzdeki seçim için belediye başkanı adaylığını bir sosyalistin hem de açık farkla kazanması özellikle manidardır. Trump’ın bu gelişme karşısında çeşitli beyanlarında sıkça New York’u hedef alması şaşırtıcı değildir.

Özellikle gençler arasında Trump’ın tasvip görme oranında hızlı bir düşüş yaşandığı görülüyor. Şubat ayında tasvip oranı yüzde 55 ve tasvip etmeme oranı yüzde 45 iken, Temmuz sonunda tasvip oranı yüzde 28’e düşmüş, tasvip etmeme oranı da yüzde 72’ye yükselmiş durumda.

Bunların yanı sıra faşist gidişatın baskılarına maruz kalan kesimlerin direnişlerinde asıl olarak solun öne çıktığı ve itibar kazandığı da açıktır. Dolayısıyla solun gözden düşürülüp ezilmesi iktidara çöreklenmiş faşist klik için önemli ve öncelik taşıyan konulardan birisidir. Trump iktidarı bunu sağlamanın yolu olarak solu toptan “terörist” ilan etmeyi seçmiş durumda. Geçtiğimiz ay yaşanan Charlie Kirk suikastı bu konuda kritik bir sıçrama noktası oluşturdu. Charlie Kirk ülkeyi boydan boya dolaşarak her yerde konuşmalar yapan Trump destekçisi etkili ve ünlü bir faşist propagandacıydı. Özellikle gençlik üzerinde çalışan bu faşist daha çok üniversiteleri tercih ediyordu. Nitekim vurularak öldürülüşü de bir üniversitedeki konuşması sırasında oldu. Suikastı “tanrının lütfu” olarak gören Trumpçılar bir yandan Kirk’ü adeta bir kutsal dava şehidi haline getirirken bir yandan da sol düşmanlığını histerik boyutlara yükselttiler.

Bahane Kirk’ü vuran gencin solcu olduğuydu. Buna ilişkin kayda değer bir kanıt olmasa da koparılan yaygaranın temel cümlesi solcuların “terörist” olduğuydu. Bu tayfanın yazarlarından biri, Amerikan müesses nizamının kadim iki partisinden biri olan Demokrat Partiyi bile sol sayarak, “Solu ezmenin tam zamanıdır. Bütün Demokrat Parti politikacıları tutuklanmalı ve parti de yasaklanmalıdır” derken, Elon Musk, “sol cinayet partisidir” dedi. Bir başka sosyal medya ünlüsü ise çarpıcı biçimde sadece “iç savaş” diyen bir paylaşım yaptı. Trump yaptığı konuşmalarda yalanlarını devam ettirerek ülkedeki siyasi şiddet vakalarının çoğunun radikal soldan kaynaklandığını söyledi. Halbuki tersine, ırkçılar, neo-Naziler, beyaz üstünlükçüler ve benzerleriyle tüm bu faşist yelpazenin işlediği siyasi şiddet suçlarının diğer siyasi eğilimleri fersah fersah geride bıraktığı resmi olarak bile tespit edilmiş bir gerçek. Adalet Bakanlığının sitesinde bu tespit yer aldığı halde, Trump bunları söyledikten sonra ilgili çalışma yayından kaldırıldı.

Bununla bir faşist histeri dalgası yükselten Trump kliği medyanın üzerine de ağır bir sansür örtüsü attı. Kirk’ün ne mal olduğuna ya da onun ardından yaratılan histerik havaya dair en küçük söz eden medya mensubu işinden atılma tehlikesiyle yüz yüze gelmeye, programlar yayından kaldırılmaya başladı. Trump kanalların yayın lisanslarının iptal edilmesi gerektiğinden bahsederken onun atadığı ABD RTÜK’ünün başkanı da kanallara “seçim sizin, bu işi ya tatlı tatlı halledeceğiz ya da acı acı” diyebildi. Sosyal medyada bile Kirk hakkında olumsuz söz eden kişiler işlerinden atılma tehdidine maruz kaldılar, bazıları da atıldı. Faşist klik tüm gücüyle abanarak Kirk hadisesinden tam anlamıyla Nazi döneminde yaratılan Horst Wessel miti gibi bir mit üretmeye çalıştı.[1]

Asayiş, kanun, nizam

ABD’nin başkentinde bile kamuflajlı silahlı birliklerin hayatın sıradan bir olgusuymuş gibi günün en işlek vakitlerinde ortalıkta gezinmesi hiç kuşkusuz toplumun buna alıştırılmasıyla doğrudan ilgilidir. Trump iktidarının ortaya attığı bahane asayişin sağlanmasıdır. Suç ve asayiş, kanun ve nizam söylemi tüm faşist ve otoriter iktidarların tipik söylemidir. Suçun adeta bir kanser gibi yayıldığını, buna acilen ve radikal biçimde neşter vurmak gerektiğini vurgulayarak, sözde “kanun ve nizam” yokluğuna çare getirileceğini söyler faşistler. Suçun gerçekte kaygı verici ölçüde bir tırmanışta olup olmadığının hiçbir önemi yoktur. Nitekim Washington DC’de de, Trump’ın hedef gösterdiği sembol kentlerde de suç oranlarında artış olmak şöyle dursun, bazılarında onyılların en düşük seviyeleri görülüyor. Ama ne gam! Önemli olan, mesnetli ya da değil, böyle bir algı oluşturup körüklemek ve toplumu “bu sorunu çözecek güçlü bir otoriteyi” kabullenir kıvama getirmektir. Elbette buradaki kilit noktalardan biri suçla sözde mücadelenin olağan polis, yargı ve infaz mekanizmalarıyla yürütülemeyeceğini topluma benimsetmektir.

Trump göçmenler konusunu asayiş sorunuyla birlikte sadece işçi sınıfının bilincini bulandırmak, onu bölmek ve hedef şaşırtmak için kullanmıyor. Faşist gidişata karşı direnç noktası oluşturan ya da bu potansiyeli taşıyan kentleri ve eyaletleri ezmek için federal düzeyde müdahalelerinin de temel bahanesi olarak kullanıyor. Eyalet yetki ve haklarının üzerinden aşıp devletin federal gücünü kullanmak üzere olağanüstü bir durum yaratmak istiyor. Söylem olarak da göçmenlik, asayiş ya da uyuşturucu meselelerinden “terör” kavramını kullanarak söz ediyor, “savaş” diyor, “iç düşman” diyor. Bu kavramlar kendiliğinden ordunun ve çeşitli federal kuvvetlerin devreye girmesi için bir zemin oluşturuyor. Örneğin daha önce bahsettiğimiz sosyal medya paylaşımında (“sınırdışı etmelerin kokusu…”) Chicago’yu tehdit ederken, “Chicago birazdan anlayacak neden SAVAŞ bakanlığı dendiğini” diyor. Kullandığı afiş tarzı görselde de kendisini kıyamet konulu Apocalypse Now filminin baş karakterine benzeterek kentin üzerine “kıyamet” gibi [“Chipocalypse” diyor] çökeceği mesajını veriyor. Parantez içinde hatırlatalım ki, benzer şekilde dışta da Venezuela’yı hedef alan saldırılar için uyuşturucu konusu “terör” meselesi olarak formüle edilip, terörle mücadele kılığı altında Venezuela teknelerine askeri saldırılar düzenleniyor.

Federal yürütmenin başı olarak Trump, yargıdan tutun istatistik kurumuna, Merkez Bankasından tutun askeri birimlere kadar federal kurumlar üzerinde tam hâkimiyet kurmaya uğraşırken, aynı zamanda ABD’nin tarihsel özgünlüğünün önemli bir parçası olan eyaletler sisteminin getirdiği yerel yönetimsel özgürlükleri de ezmek istemektedir. Bu Hitler’in de iktidarı sağlamlaştırma çabaları doğrultusunda giriştiği işlerden biriydi. Özellikle faşizme direnç oluşturan Berlin gibi kentler Nazi iktidarının hedef tahtasındaydı ve buraların her türlü anayasal özerk hak ve yetkileri, fiili yaşam farklılıkları saldırı altında oldu. Trump’ın gücü merkezileştirme doğrultusunda atmak istediği adımlardan birinin de Pentagon tarafından kurulmakta olan bir “Sivil Huzursuzluklara Hızlı Müdahale Gücü” olduğu haberi basında yer almış durumda.

Bu son haber özellikle dikkate değer, zira geçtiğimiz günlerde Trump dünya üzerindeki yüzden fazla askeri üstekiler de dahil olmak üzere tüm üst düzey generalleri acil biçimde toplayarak Virginia’da onlara bir konuşma yaptı. Bu konuşmada generallere ABD’deki muhaliflerin bastırılmasında orduya kilit bir rol düştüğünü, buna istekli olmayan her subayın derhal istifa etmesi gerektiğini söyledi. Bu konuşmada özellikle muhalif şehirlere vurgu yapan Trump, “bunları birer birer hizaya sokacağız ve bu salondaki insanların bir bölümünün işinin asıl kısmı bu olacak. Bu da bir savaş. İçeride bir savaş” dedi.

***

İçinde bulunduğumuz dönemin bir kriz, savaş, faşizm, iç savaş ve devrim dönemi olduğu dünya kapitalizminin merkez üssü olan ABD’deki gelişmelerle ve Trump’ın bu söylemiyle bir kez daha teyit olmuş oluyor. Egemenler artan ölçüde bu bilinçle hareket ediyorlar. ABD’de daha önce Trump safında olmayan dev teknoloji tekellerinin de hızla Trump saflarına geçmesi[2] bunun çarpıcı bir göstergesi. Ancak faşizmin genel olarak yükselişi tablodaki tek siyasi eğilim değil. ABD’de de dünyanın başka birçok ülkesinde de emekçiler artan ölçüde düzenin saldırılarına karşı mücadeleye geçiyorlar. Kapitalizmin geldiği tıkanma ve çürüme noktası işçi ve emekçileri kaçınılmaz olarak mücadeleye sürüklüyor. Anti-kapitalist düşüncelere ve içeriğinden bağımsız olarak sosyalizm fikrine yönelimin arttığını görüyoruz. Dünyanın ve insanlığın kurtuluşu bu eğilimin güçlenerek çok daha tutarlı bir rotaya, yani proleter devrimci bir rotaya oturmasına bağlı.

ABD’de faşist yükselişe karşı mücadelenin önemli bir boyutunu kuşkusuz saldırı altında olan demokratik hak ve özgürlüklerin korunması oluşturuyor. Bu mevziler emekçi kitlelerin yüzyıllar boyunca verdikleri zorlu mücadeleler sonucu kazanılmış mevziler. Ancak faşist gidişata karşı gerçek anlamda tutarlı bir mücadele Trump’ın aşırılıklarının giderilerek “eski duruma” dönüş perspektifiyle ve bu perspektifin temsilcisi olarak görünen Demokrat Partinin kuyruğuna takılarak olamaz. İşçi sınıfının önemlice bir bölümünün Trump gibi demagoglara yönelmesinin temel nedeni onyıllardır Demokratların da başlıca yürütücüsü olduğu saldırı programlarıdır. Örneğin Trump Merkez Bankası başkanına saldırdığında ona ve politikalarına sahip çıkmak ne işçi sınıfının çıkarınadır ne de onu cezbedebilir. İşçilerin gözünde çürüme ve işçi sınıfı düşmanlığıyla karakterize olmuş önceki dönem politikalarının ve bu anlamda sözde burjuva demokrasisinin yerine, doğrudan doğruya bir işçi sınıfı demokrasisi programıyla çıkmak şarttır. Böylesi bir programın işçiler arasında kabul görmesi açısından koşullar uygundur. Gerisi sadece sınıf örgütlüğünün ve mücadelesinin her düzeyde yükseltilmesine bağlıdır.



[1] Horst Wessel Naziler henüz iktidara gelmeden önce partinin paramiliter yapılanması olan SA’nın bir mensubuydu ve komünistlerle çatışmaların önde gelenlerindendi. Ayrıca becerikli bir sokak konuşmacısı olarak da öne çıkmıştı. Doğal olarak komünistlerin hedefi oldu ve 1930’da onlar tarafından vuruldu. Cenazesi başta Goebbels olmak üzere Nazi ileri gelenlerinin yer aldığı bir gövde gösterisine çevrildi. Hayattayken yazdığı bir şiir ölümünden sonra Horst Wessel Şarkısı adıyla bestelenerek Nazi Partisinin resmi marşı yapıldı.

[2] Bkz. Oktay Baran, Trump’ın Yeni Yol Arkadaşları: Teknoloji Devleri, 4 Nisan 2025, https://marksist.net/node/8496

13 Ekim 2025
Otoriterleşme, Faşist Yükseliş
ABD
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/levent-toprak/abdde-fasist-tirmanis