
Filistin sorunu onyıllardır Ortadoğu’nun kanayan yaralarından biri olmaya devam ediyor. Bu ulusal sorun en başından beri Ortadoğu’daki emperyalist kapışmanın da bir parçası durumunda. Gelinen noktada bir yanda ABD’yi ve neredeyse tüm Batılı devletleri, Rusya’yı, hatta Körfez’deki Arap ülkelerini dahi yanına almış bir İsrail varken, diğer yanda yapayalnız kalmış Filistin halkı bulunuyor. Zira Filistin’in yanındaymış gibi görünen Türkiye ve İran gibi güçlerin de asıl derdi kendi bölgesel çıkarları ve planları. Bu durum ve mevcut güçler dengesi Filistin sorununun çözümünü fazlasıyla zora sokuyor. Ancak buna rağmen Filistin halkı direnmeye ve hakkı olanı istemeye devam ediyor. 1948’de kurulan İsrail devleti bir hançer gibi Filistin halkının bağrına sokulduğundan bu yana Filistinliler gün yüzü görmedi, siyonist İsrail devleti zulmünü her geçen gün daha da arttırdı. 1904 yılında Yahudi göçü hızlanmaya başladığında bölgede 650 bin kişilik Arap nüfusa karşılık sadece 24 bin Yahudi bulunuyorken, uygulanan yok etme, zorla yerinden etme ve sindirme politikaları sonucunda demografik yapı tamamen değişmiştir. İsrail’in nüfusu 10 milyona yakındır (bunun yaklaşık %75’i Yahudi kökenlidir) ve Filistin yönetimi altında da yaklaşık 5,5 milyon insan yaşamaktadır. Bugün Filistinliler kendi ülkelerinde adeta “esir” durumundalar ve güya Filistin yönetimine bırakılmış az miktardaki toprak da gerçekte tamamen İsrail’in ablukasındadır. Milyonlarca Filistinli ise Ürdün ve Lübnan gibi ülkelerde sürgün hayatı yaşıyor. İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulüm maalesef o kadar kanıksanmış durumda ki, bombalamalar veya hak ihlalleri artık ne Arap ülkelerinde ne de Türkiye’de veya İran’da bir infial yaratıyor. Onyıllardır İsrail’in ve onu destekleyen Batılı ülkelerin yarattığı çözümsüzlük ortamı, İsrail devletinin işgallerle adım adım topraklarını genişletmesi ve Filistinlileri de buralardan kovmasıyla sonuçlandı. Batılı güçler bir yana, Arap devletlerinin ve hamilik taslayan Türkiye, İran gibi ülkelerin bu iddialarına rağmen gerçek manada İsrail’i caydıracak adımlar atmaması sonucu, aslında tüm dünyanın gözü önünde siyonist İsrail devleti Filistin’i ve Filistinlileri yok ediyor. İsrail’in her fırsatta Kudüs’te provokasyonlara girişmesi, Gazze’yi bombalaması, kadın-çocuk demeden sivilleri katletmesi, Filistinlileri binyıllardır bulundukları topraklardan zorla çıkartması, Filistinlilerin sadece ulusal haklarına değil inançlarına da tecavüz etmesi artık alışılageldik şeyler haline geldi. 2021 yılında da İsrail devleti Filistinlilere yönelik pek çok saldırıda bulundu. Örneğin Mayıs ayında, üstelik Müslümanlarca önemli olan Ramazan ayının son günlerinde Doğu Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da, Harem-üş Şerif’te Filistinlilere saldırdı. Bu kutsal sayılan bölgeleri adeta savaş alanına çevirdi. Bununla da yetinmeyip her zaman yaptığı gibi Gazze’yi havadan bombalamaya başladı. Bu saldırılarda onlarca Filistinli hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Ve yine her zamanki gibi Batılı devletler tarafları sükunete davet edip (!) ateşkes çağrıları yaptılar, BM de göstermelik olarak kınadı, Erdoğan “Eyy İsrail” diye haykırdı.[1] Tabii ki İsrail bu kınamaların hiçbirini tınmadı ve istediğini aldıktan sonra sözde ateşkes sağlandı. Olan da her zamanki gibi Filistin halkına oldu. Aradan geçen on yıllardan sonra iyice açığa çıkmıştır ki, Filistin sorunu artık kangren hale gelmiştir ve bir zamanlar savunulan iki devletli çözümün nesnel zemini de fiilen ortadan kalkmaktadır. Çünkü mevcut tabloda ne Filistin halkı istediğini alacak güçtedir ne uluslararası siyasi konjonktür buna uygundur ve ne de İsrailli işçiler kardeş Filistin halkının bu sorununa sahip çıkacak siyasi bilince sahiptir. Ancak bu sorun çözülmedikçe İsrailli işçi-emekçilerin de kurtuluşu mümkün değildir. Filistin sorununun neden ve nasıl bu hale geldiğini anlamak, çözüm yollarını saptamak, Ortadoğu’da barışın nasıl sağlanacağını kavramak açısından da önemlidir. Bilhassa da en az Filistin sorunu kadar köklü ve girift hale gelmiş olan Kürt sorununu bizzat yaşayan Türkiyeli sosyalist ve devrimciler için...
Filistin sorununun neden bir türlü çözülemediğini ele aldığımız yazımızın üçüncü bölümünü kaleme aldığımız sıralarda, Siyonist İsrail devleti fiilen işgal ve abluka altında tuttuğu Batı Şeria’da bulunan Cenin mülteci kampına son yılların en büyük saldırısını başlattı. Saldırıda onlarca kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi de yaralandı. İsrail âdeti olduğu üzere “Filistinli teröristlere karşı operasyon” yaptığını söylerken, mülteci kampında bulunan Filistinliler bir yandan İsrail saldırısına karşı koymaya çalıştılar diğer yandan da işbirlikçi Filistin Yönetiminin hiçbir şey yapmadan İsrail saldırısını izlemesini protesto ettiler. Güya Filistin halkının yanında olan Türkiye her zamanki gibi saldırıları kınamakla yetindi, ABD İsrail devletine arka çıktı, AB ülkeleri büyük ölçüde sessiz kalırken BM de göstermelik açıklamalarda bulundu. Kısacası İsrail-Filistin cephesinde değişen bir şey olmadı… Yarım kilometrekarelik alanda yaşamak zorunda bırakılan yaklaşık 20 bin insanı hedef alan ve şehrin altyapısını neredeyse yok eden bu saldırı, kuşkusuz İsrail’in ne ilk ne de son saldırısıydı. Silahlı direniş gruplarının da bulunduğu Cenin mülteci kampı öteden beri İsrail’in ana hedeflerindendi. Ocak ayından beri 200’e yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği saldırılarda, İsrail devletinin “eşi benzeri görülmemiş derecede şiddet uyguladığı” tüm tarafsız gözlem kuruluşlarınca dile getiriliyor. İsrail son aylarda tanklarla, savaş uçakları ve helikopterleriyle, SİHA’larla sivil halka saldırıyor, evleri bombalıyor, mahalleleri yok ediyor, altyapıyı yerlebir ediyor. Kendi vatanlarında mülteci konumuna düşürülen Filistinliler İsrail kurşunları altında can veriyorlar. İsrail’in hiç bitmeyen bu saldırılarına rağmen ABD başkanı Biden geçen yıl İsrail’e ziyarette bulunmuş ve İran’ın nükleer programına karşı İsrail’in çabalarını övmüş, ABD’nin İsrail’in saldırgan politikalarını desteklemeye devam edeceğini de teyit etmişti. BM ise İsrail’i eleştiren insan hakları savunucularını özür dilemeye zorlamıştı. ABD ve Batı’nın desteğine sahip olduğunu iyi bilen İsrail, 2022 Ağustosunda da yine teröristlere operasyon bahanesiyle Gazze’ye hava saldırısında bulunmuştu ve aralarında çocukların da olduğu 32 kişiyi katletmişti. Daha katledilen Filistinlilerin kanı kurumamışken, Filistinlilerin sözde hamisi Erdoğan 14 yıl aradan sonra Türkiye’ye ziyarete gelen İsrail başbakanıyla görüşüp el sıkışmakta beis görmemişti. Bu arada, Kasım ayında yapılan seçimleri sağcı Netanyahu tekrar kazanmış ve ırkçı-faşist Ben Gvir’in partisiyle koalisyon kuracağını duyurmuştu. Ben Gvir, İsrail ve ABD’nin bile yasakladığı ve terör örgütü saydığı faşist Kah hareketinin üyesiydi ve Filistin Yönetiminin dağıtılmasını savunuyor. Böylece Siyonist İsrail devletinin, Filistinlilere yönelik kadim “yok etme” politikalarının artarak sürdürüleceği de açıkça teyit edilmiş oluyordu. Tüm bu süreçte Körfez Arap ülkelerinden veya Mısır’dan kayda değer hiçbir ses çıkmadı. 2023 yılına girildiğinde İsrail, Filistin halkının meşru müdafaa hakkını bahane ederek saldırılarını sürdürmeye devam etti. Nitekim Şubat ayında, önce hüküm giymiş Filistinlilerin vatandaşlığını iptal edeceğini duyurdu, sonra da Batı Şeria’nın Nablus kentine düzenlediği baskında 10 Filistinliyi daha katletti. Bu arada İsrailli bir bakan Filistinlilere yönelik etnik temizliğin şart olduğunu dile getiriyordu. Mart ayına gelindiğinde ise İsrail Cenin’e tekrar saldırı düzenledi ve 3 Filistinliyi daha öldürdü. Böylece 2023 yılı başından itibaren Batı Şeria’da 77 Filistinli hayatını kaybetmiş oluyordu. Nisan ayında da İsrail Gazze’ye yönelik hava saldırılarına devam ederken BM 200 bin Filistinliyi kapsayan gıda yardımı programını “fon sıkıntısı” nedeniyle askıya alacağını duyurdu. Bu esnada Gazze’de İsrail saldırıları nedeniyle hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı da 33’e ulaşmıştı. İsrail’in Filistin halkına yönelik şiddetinin bu denli artmasının temel sebeplerinden biri, İsrail’de ülke tarihinin gördüğü en sağ hükümetlerden birinin iktidarda olması ve bir yandan yolsuzluk suçlamalarıyla, diğer yandan ciddi kitle protestolarıyla yüz yüze gelen Netanyahu’nun iktidarını korumak için saldırılardan yararlanmasıdır. Bu noktada, Netanyahu’nun ve iktidardaki ırkçı-faşist koalisyon hükümetinin otoriter adımlarına karşı artan kitle protestolarının özellikle altını çizmek gerekir. Netanyahu açısından önemli bir hamle olan yargı “reformu” (ki aslında yargıyı ve devleti tamamen kontrol altına alma niyeti taşımaktadır) muhalefetten büyük tepki görmüştür. Mevcut durumda, İsrail’in en yüksek yargı organı olan Yüksek Mahkemenin, hükümeti kontrol ve müdahale hakkı bulunmaktadır. Nitekim Yüksek Mahkeme, yakın zaman önce, yolsuzluk ve usulsüzlük suçlamaları nedeniyle bir bakanın atanmasını iptal etmişti. Netanyahu’nun bu otoriter-faşizan uygulamalarına karşılık muhalefet güçlerinin organize ettiği kitlesel protestolara yüz binler katılmış, hükümetin buna rağmen 10 Temmuzda yasa tasarısını meclise getirmesiyle protestoların dozu da artmıştı. İsrail halkı, 11 Temmuzu “Öfke ve Direniş Günü” ilan ederek sokaklara dökülmüştü. Ancak Irkçı-faşist Netanyahu koalisyonu tasarıyı meclise getirip ilk turda çoğunluğu sağladığı için protestolar da devam ediyor. İsrail’de demokrasi mücadelesi açısından son derece önemli olan bu protestoların Netanyahu’nun elini zora soktuğu açıktır. Bu yüzden, yolsuzluk suçlamalarını da içeren bu tepkiyi bastırabilmek, ekonomik kriz ve emperyalist savaşlarla şekillenen konjonktürde iktidarını sağlamlaştırmak isteyen Netanyahu için, “Filistinli teröristlerin saldırıları”nı bahane ederek ve sağ-muhafazakâr kesimden İsraillilerin milliyetçi-şoven duygularına seslenerek, güya kutsal Yahudi davasını korumak adına Batı Şeria ve Gazze’deki masum Filistinlilere hunharca saldırmak son derece işlevlidir. Batı ve özellikle ABD de yürüyen emperyalist savaşın ve kapışmanın ana cephelerinden olan Ortadoğu’da, başta İran, Türkiye, Rusya ve Çin olmak üzere kendi emperyalist çıkarlarına risk oluşturan ülke ve rejimlere karşı güçlü bir İsrail’in varlığının devam etmesini istemektedir. Bu yüzden de gerek ABD gerekse de BM, ara sıra yaptıkları göstermelik barış ve itidal çağrıları bir yana bırakılacak olursa İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü savaş ve kırım politikasını bazen açıktan, bazen de örtük biçimde desteklemektedir. Kuşkusuz, İsrail’in ve Batılı emperyalistlerin politikalarında yeni veya şaşılacak bir şey yoktur. Onlar, uzun vadeli emperyalist çıkarlarına uygun şekilde hareket etmekte ve elde kalan bir avuç Filistin toprağının da gasp edilmesine, Filistinlilerin en zalim yöntemlerle sindirilmesine yönelik politikalarına devam etmektedirler. Kendisini var eden ve destekleyen Batılı güçlerle birlikte Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına sunduğu tek seçenek kölece biat etmek veya yok olmaktır. Asıl sorun, Filistin halkını temsil ettiğini söyleyen işbirlikçi Filistin Yönetiminin yozlaşmışlığı, bölünmüşlüğü ve ortada gerçekten halkın çıkarlarını savunabilecek bir siyasi hareketin bulunmayışıdır. Filistin halkı adeta bir yandan İsrail devletiyle diğer yandan da işbirlikçi Filistin Yönetimiyle mücadele etmektedir.