sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > Münih Güvenlik Konferansı: “Yıkım Altında” ABD-AB Gerilimi

Münih Güvenlik Konferansı: “Yıkım Altında” ABD-AB Gerilimi

İlkay Meriç, 19 Şubat 2026

1365698-1683519986.jpeg

Bu yıl 13-15 Şubat tarihleri arasında toplanan Münih Güvenlik Konferansı, başta Ukrayna savaşı, Grönland ve NATO konularındaki çıkışları olmak üzere Trump’ın izlediği politikaların ABD-AB ilişkilerini gerdiği ve Ortadoğu savaşının İran ayağının hazırlıklarının yoğunlaştığı bir ortamda gerçekleştirildi. Bu sıcak gündem nedeniyle de her zamankinden daha büyük bir ilgiyle takip edildi.

1963’te, SSCB’ye karşı Batı askeri ittifakını güçlendirme amacıyla kurulan Münih Güvenlik Konferansı, o zamandan bu yana, çok sayıda ülkeden devlet başkanları, politikacılar, savunma bakanları, istihbarat kurumlarının başkanları, NATO yetkilileri, savaş tekellerinin yöneticileri, bilimciler, medya yöneticileri vb’den oluşan yüzlerce katılımcıyla toplanıyor. 2015’ten beri her toplantı öncesinde, konferansın odaklanacağı hususlar konusunda bir değerlendirme raporu hazırlanıyor. Münih Güvenlik Raporu adını taşıyan bu rapor, tematik bir başlıkla yayınlanıyor ve konferans için bir tartışma zemini oluşturuyor. Uzun yıllar boyunca “Diyalog Yolu ile Barış” sloganıyla gerçekleştirilen konferans, nicedir burjuva güçler arasında “diyalog”un yerini çatışma ve savaş politikalarının almasına paralel olarak, döneme uygun tematik başlıklarla toplanıyor.

2026 Münih Güvenlik Raporunun başlığı aslında kapitalizmin içinden geçtiği dönemi gayet iyi yansıtıyor: “Yıkım Altında!” Emekçileri ve bir bütün olarak gezegeni yıkıma uğratan kapitalist düzenin bugününü ve geleceğini sorgulayan bu rapor, çarpıcı tespitleri ve ele aldığı tartışma konularıyla aslında burjuvazinin büyük bir çıkışsızlık içinde olduğunu gösteriyor. Bu tespitlerin her biri, emperyalist hegemonya kriziyle, emperyalist paylaşım savaşıyla, yükselen militarizmle ve faşizmle, ekolojik krizle, emekçilere yönelik diğer ağır saldırılarla, tarihsel sistem krizini de çıplak bir şekilde yansıtıyor. Çizilen tablo, bu sistemin emekçilere yıkımdan başka sunacak hiçbir şeyi olmadığının apaçık itirafı niteliğindedir.

Konferansın ABD-AB geriliminin gölgesinde toplandığını söyledik. Bu nedenle burjuva medya, konferans boyunca ABD’nin yanı sıra AB’nin lokomotif güçleri Almanya ve Fransa’nın devlet temsilcilerinin konuşmalarına dikkat kesildi.

ABD’yi temsilen konuşan Dışişleri Bakanı Rubio, Trump’ın ve geçen yıl konferansa katılıp sert bir konuşma yaptığı için eleştirilen Başkan Yardımcısı faşist J.D. Vance’ın aksine Avrupa’ya meydan okuyan bir dil kullanmaktan kaçındı. Bununla birlikte, “iklim kültü” ve kötü tasarlanmış kitlesel göç politikaları nedeniyle Avrupa’nın bir medeniyet düşüşüyle karşı karşıya olduğunu söyledi. “Dünya gözlerimizin önünde çok hızlı bir şekilde değişiyor… Jeopolitik çağındayız ve bu durum hepimizin rollerimizi gözden geçirmeye ihtiyaç duymasına yol açıyor” diyen Rubio, Avrupa’ya şu sözlerle seslendi: “Restorasyon sürecini tek başımıza yapmaya hazırız ama Avrupa’yla birlikte yapmayı tercih ederiz.” Müttefiklik vurguları eşliğinde yeni yüzyılı birlikte şekillendirmekten söz etti. Fakat bu diplomatik söylemin, Trump’ın ABD’nin hegemonyasını çıplak zorla koruma stratejisiyle pek örtüşmediği biliniyor.

Merz ve Macron’un konuşmalarına gelince, her ikisinin içeriği de rapordaki tespitlerle uyumluydu. Merz, hukuk ve kurallara dayalı uluslararası düzenin artık mevcut olmadığını, “sert ve çoğu zaman öngörülemez kuralları olan büyük güç siyaseti”nin geri döndüğünü söyledi. Bu durumun “özgürlükleri” tehdit ettiğini, bu nedenle Avrupa’nın savunma kapasitesinin arttırılması gerektiğini belirtti. Macron bunun ABD’den bağımsız bir stratejik planlama eşliğinde yapılması gerektiğini dillendirirken, Avrupa’nın nükleer doktrinini gözden geçirmesi gerektiğini de söyledi! Merz de Avrupa’nın ve özellikle Almanya’nın ordusunu güçlendirmesi için kaynak ayırması gerektiğini söylerken, bunu “fedakârlık yapılmasının kaçınılmaz olduğu”na bağladı. Emperyalist Avrupa, tıpkı ABD gibi, “savunma” adı altında nükleer silahlar da dahil olmak üzere azgın bir militarizme yöneliyor. İşçi sınıfından ise her zamanki gibi “fedakârlık yapması” isteniyor; yani daha yüksek vergiler, daha uzun çalışma saatleri, daha düşük ücretler, daha kuralsız çalışma koşulları ve elbette emperyalistler için kurşun askerlik!

İngiltere Başbakanı Starmer’ın konuşması ise diğerlerinden birkaç temel hususta farklılıklar taşıyordu. Öncelikle Starmer, diğerlerinden çok daha abartılı bir Rusya tehdidi tablosu çizerek buna karşı koymak için “sert gücümüzü birleştirmeliyiz” dedi. “Bir yol ayrımında değiliz” diyerek o ayrımın çoktan geçildiğini vurguladı, “açık ve düz” olarak tanımladığı yolu bir savaş yolu olarak tasvir etti. Brexit dönemi İngiltere’si değiliz diyerek, İngiltere’nin Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi. Ve en dikkat çeken vurgularından biri, ABD’yle ittifakın vazgeçilemezliği yönündeki sözleriydi: “ABD vazgeçilmez bir güç olmaya devam ediyor. 80 yılı aşkın süredir Avrupa güvenliğine yaptığı katkı emsalsizdir. Ve minnettarlığımız da aynı derecede büyüktür.” Bu vurgular İngiltere’yi Almanya ve Fransa’dan ayıran çizginin kalınlığından pek bir şey yitirmediğini gösteriyor. Starmer Fransa ile nükleer işbirliğini güçlendirdiklerinden de söz etti. Ukrayna’nın desteklenmesi için maddi yardımları arttırmaya devam edeceklerini belirterek bu cephede de savaşa benzin döktü. Kendisi, tüm bunlarla ve daha fazlasıyla konferansın en savaşçı ve en sağ konuşmalarından birini yapmış oldu; hem de İşçi Partisi lideri olarak!

Ukrayna işgali ve savaşından hareketle Rusya’yı tüm Avrupa’yı hedef tahtasına oturtan saldırgan bir güç olarak gösteren Avrupalı emperyalistler, bunu militarizmi körüklemenin meşrulaştırıcı unsurlarından biri olarak kullanıyorlar. Konferansa katılan Zelenski, ABD ve AB’den Ukrayna’ya askeri yardımı arttırmalarının yanı sıra AB’ye katılım konusunda da net bir tarih belirlenmesini istedi. Dördüncü yıldönümünde Ukrayna savaşı tüm yıkıcılığıyla devam ederken, bu savaşın yakın gelecekte biteceğine dair bir emare de bulunmuyor. Aksine, Rusya Donbas bölgesinin ilhakının tanınmasını dayatırken, İngiltere örneğinde en çarpıcı haliyle görüldüğü gibi Avrupalı emperyalistler Zelenski’yi savaşa devam etmesi için var güçleriyle teşvik ediyorlar. ABD’nin Ukrayna sorununda Rusya ile kendi aleyhlerine olduğunu düşündükleri bir anlaşma yapmasını da ellerinden geldiğince engellemeye çalışıyorlar.

Konferansın en dikkat çekici yönlerinden biri de “Suriye Dışişleri Bakanı” sıfatıyla katılan Şeybani’nin yanı sıra Rojava’dan iki ismin de (resmi programda olmamasına rağmen) davet edilmiş olmasıydı: SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Rojava Dış İlişkiler Komitesi Eş Başkanı İlham Ahmed. Rubio, Graham, Macron ve çeşitli Avrupalı temsilcilerle görüşmeler yapan Rojava heyeti, Şeybani ile ortak toplantılara da katıldı. Böylelikle bir yandan HTŞ yönetiminin bu düzeyde bir toplantıda temsiliyeti sağlanarak Batı nezdindeki meşruiyeti bir kez daha tescil edilirken, diğer yandan da Rojava’nın adı konmamış statüsünün ve siyasi önderliğinin meşruiyeti tescillenmiş oldu. Şeybani’nin SDG’yi “ortağımız” olarak nitelemesi de bununla uyumluydu. Bunların aynı zamanda Türkiye’ye “daha fazla mız çıkarma, Rojava’yı tanı” mesajı olduğu açıktır. Barrack’ın Rubio başkanlığındaki Amerikan heyetiyle Rojava heyetinin ve Şeybani’nin bir masa etrafında buluştuğunu gösteren fotoğrafı sosyal medya hesabından “bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir, yeni bir başlangıç” notuyla paylaşması, bu mesajın en somut ifadesi olmuştur. Nitekim Hakan Fidan’ın bu mesajla doğrudan yüz yüze kalmamak için konferansa katılmadığı da iddia edilmektedir.

Konferansın bir diğer “sürpriz”i ise İran devrik şahının oğlu Rıza Pehlevi’ye konuşmacı olarak boy göstertilmesiydi. Bu şov, olası bir rejim değişikliği sonrasında ona biçilen rolün ipuçlarını daha bir kuvvetlendirdi. Emperyalist güçler rejim muhalefetini temsilen Pehlevi’yi kürsüye çıkarırken, Münih’te on binlerce kişinin katıldığı bir gösteri de organize edildi. Avrupa’nın dört bir tarafından Almanya’ya taşınan İranlılar, Şahlık döneminin İran bayraklarıyla ve “rejim değişikliği istiyoruz” sloganlarıyla Molla rejimini protesto ederken, Pehlevi bu kalabalığa da konuştu. Fakat İran’da binlerce ölü, on binlerce yaralı pahasına kelle koltukta mücadele eden emekçiler, Mollaların yerine gerici şah rejiminin gelmesi için feda etmediler canlarını. Onların gerçek duygularını yansıtan şey, İran sokaklarını çınlatan “Ne Şah ne Molla” sloganlarıdır.

Münih Güvenlik Raporunun gösterdikleri

Münih Güvenlik Konferansı geçen yıllara göre daha fazla ilgi çektiyse de, asıl dikkat çekici tespit ve yorumlar Güvenlik Raporunda dile getirildi. Kapağında “odadaki fil” deyimine[1] atıfla filli bir görsel bulunan 2026 raporu “Yıkım Altında” başlığını taşıyor.[2] Bu başlık, 2015’ten bu yana dozu giderek artan uyarıların en yüksek seslisi olarak nitelendirilebilir. Avrupalı emperyalistlerin tehlike çanlarına bu denli güçlü asılmalarının nedeni ise ABD’nin Trump’ın sert politikalarıyla yarattığı güçlü sarsıntılardır. Raporda bu durum, dünyanın yıkıcı bir siyaset dönemine girdiği, reform ve politika düzeltmeleri yerine “kapsamlı yıkım”ın artık olağan hale geldiği ve ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzenin şimdi bizzat ABD tarafından yıkım tehdidi altında olduğu tespitleriyle dile getiriliyor.

Rapor şu tespitle başlıyor: “Birçok Batı toplumunda, reform yerine yıkımı savunan siyasi güçler ivme kazanıyor. Toplumlarının izlediği liberal yoldan duydukları kızgınlık ve pişmanlıkla hareket eden bu güçler, daha güçlü ve müreffeh ulusların ortaya çıkmasını engelleyeceğine inandıkları yapıları yıkmayı hedefliyorlar. Yıkıcı gündemleri, demokratik kurumların performansına duyulan yaygın hayal kırıklığına ve anlamlı reformlara ve siyasi rota düzeltmelerine duyulan güvenin yaygın kaybına dayanıyor.”

Hemen ardından da, siyasetteki “yıkımcıların” bu denli güç kazanmasının toplumsal zemini sorgulanıyor. Bu bağlamda, mevcut hükümetlerin politikalarının gelecek nesillere daha iyi bir yaşam getireceğine yönelik inancın çok büyük ölçüde azaldığı tespit ediliyor. Ekonomik krizlerin, artan eşitsizliğin, düşen yaşam standartlarının pek çok kişi tarafından mevcut düzenle ilişkilendirildiğine ve hükümetlerin bu zorluklarla etkili bir şekilde başa çıkamayacağı düşüncesinin yaygınlığına dikkat çekiliyor. Söz konusu siyasi zemini güçlendiren faktörler olarak şunlar da dile getiriliyor: Bireysel ve kolektif bir çaresizlik duygusu, ülkelerinin ve kendilerinin olumlu bir gelecek şekillendirme yetenekleri konusunda karamsarlık… Mevcut yapıların artık amaca uygun olmadığı ve insanların çıkarlarına hizmet etmeyi bıraktığı hissine ek olarak, yenilenme kapasiteleri konusunda yaygın bir şüphe… Bu nedenle reformları inandırıcı bulmama ve temel siyasi rota düzeltmelerinin mümkün olduğuna olan inancın yitirilmesi… Karar vericilerin, çoğunluğa duyarsız görünen felç olmuş siyasi sistemleri koruyan kişiler olarak görülmesi… Benzer şekilde uluslararası kurumlara yönelik (başta BM, DTÖ, uluslararası finans kuruluşları olmak üzere) güvensizliğin de artması…

Raporda, Trump, Milei gibi “buldozer, gülle ve motorlu testereli yıkımcılar”ın bu zeminden beslendikleri söylenirken, bunların politikalarına ve tarzlarına yönelik kimi doğru tespitlere de yer veriliyor. Ancak ne gerçek olgunun, yani faşizm olgusunun adı konuyor ne de bu politikalar demokratik bir perspektiften eleştiriliyor. Dahası ve asıl önemlisi, yıkım tehdidi altında olduğu söylenerek ağıtlar yakılan “uluslararası düzen”in bütün kurumlarıyla emperyalist kapitalist düzen olduğu gerçeğinden hiç söz edilmiyor. Trumpgiller kendi çıkarları için bu düzeni yıkmaya kalkışmakla suçlanırken, yapılması gerekenin onun aksayan yönlerini düzeltmek ve reforme etmek olduğu savlanıyor.

Şöyle deniyor raporda: “… yıkımın gerçekten de insanların güvenliğini, refahını ve özgürlüğünü arttıracak politikalara zemin hazırlayıp hazırlamadığı belirsizdir. Bunun yerine, ilkeli işbirliğinden ziyade ticari anlaşmalarla, kamu çıkarlarından ziyade özel çıkarlarla ve evrensel normlardan ziyade bölgesel hegemonyalarla şekillenen bir dünya görebiliriz. İronik bir şekilde, bu, umutlarını yıkıcı politikalara bağlayanları değil, zenginleri ve güçlüleri ayrıcalıklı kılan bir dünya olacaktır.”

Oysa Trumpgillerin de onları eleştiren burjuva güçlerin de izlediği politikalar kapitalist politikalardır ve bunların hiçbiri “insanların” güvenliğini, refahını ve özgürlüğünü arttırmayı hedeflemiyor. Tümü burjuvazinin çıkarlarını temel alıyor. 1980’lerden bu yana izlenen ve emekçilerin ekonomik, sosyal ve siyasal haklarını gasp etmeye odaklanan neoliberal politikalar üzerindeki burjuva mutabakat bunun somut bir göstergesidir. Bugün yıkılmak isteniyor diye feveran ettikleri ulusal ve uluslararası kurumlar da bu politikaların uygulayıcısı ya da araçları olmuşlardır. Burjuva politikalar hiçbir zaman “ilkeli işbirliklerine” dayanmamış, kamu çıkarlarını gözetmemiştir; her daim sınıf çıkarlarını esas almıştır. Ve kapitalizm var olduğundan beri bu dünya zenginlerin ve zenginliklerinden güç alanların dünyası olup, yıkılana dek de öyle olacaktır. Evrensel normlara gelince… Bunlar yine bu dünyanın efendilerince belirlenmiş ve döneme göre değiştirilebilen normlardır. Bugün Trump’ın ABD’nin hegemonyasına dayanarak izlediği politikalar gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen düzenin normlarını sarsan, yer yer kırıp döken politikalardır. Ancak o düzeni sarsan Trump değildir; aksine Trump, sarsılan düzenden ABD egemen sınıfının en az kayıpla çıkmasını sağlamanın yolunun bu politikalardan geçtiğini düşünen geniş bir burjuva kesimin “yıkım güllesi”dir.

Nicedir kapitalizmin tarihsel bir sistem krizi içinde debelendiğini ve çürüyen sistemin tam anlamıyla çıkışsızlık içinde olduğunu söylüyoruz.[3] Bu kriz, emperyalist güçler arasındaki hegemonya savaşının aldığı şiddetli biçimlerin yanı sıra her biri öncekinden daha şiddetli ekonomik krizlerle, yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşıyla, yükselen faşizm olgusuyla ve bunun karşısında emekçi kitlelerin artan isyanlarıyla kendini alenen gösteriyor. Buna ekolojik yıkımı da eklemek gerekiyor elbette. Kapitalist sistem aslında insanlık ve doğayla birlikte kendisini de imha eder hale gelmiştir. İşte Trumpgiller bu zeminde ve tam da işçi sınıfının bu köhnemiş düzeni yıkma çabalarının giderek daha da hız kazanacağı bir tarihsel süreçte öne çıkmaktadırlar. Raporda da ifade edildiği gibi, radikal değişim arzusu, siyasi sistemlerin beklentileri karşılayamadığı hissinden beslenir ve bugün olan da budur. Trump, Erdoğan, Milei, Putin, Orban gibi faşist liderlerin misyonu ise emekçi kitlelerde giderek artan bu hissi gerici temellerde sömürerek, hayaller satarak, değişim arzusunun sistemin kanalları dışına çıkmamasını sağlamak ve boyun eğmeyenleri çıplak zorla ezmektir.

Bu sistemin artık reformları kaldıramaz hale gelmesi, egemenleri düzeni çıplak zor politikalarıyla korumaya itmektedir. Bunun anlamı faşizmin artık norm haline gelmeye başlaması, militarizmin daha da azgınlaşması ve emperyalist savaşın dünya ölçeğine yayılmasıdır. Ne zamandır karşı karşıya olduğumuz tablo tam da budur. “Aklını” yitirmiş böylesi bir sistemin tepesindekilerin, akıllı uslu, normatif kurallara göre davranan, geleneksel politikaları izleyen liderler olmasını beklemek mümkün müdür? Elbette değildir. Ancak kriz o denli güçlü, çöküş o denli hızlı yaşanmakta ve Trump gibi liderler o denli sivri tepkiler ve politikalar geliştirebilmektedir ki, burjuva kesimler bile buna tam olarak ayak uyduramayabilmektedir. Öte yandan ABD emperyalizmi ekonomik, siyasi ve askeri gücünün avantajıyla hareket ederken, diğer emperyalist güçler bu hegemon güçle aynı çeviklikle ve etkinlikle hareket edememektedirler. Bununla uyumlu olarak, Münih Güvenlik Raporu da Avrupa Birliği’ni oluşturan emperyalist güçlerin yıkılmakta olan dünya düzeni karşısında ABD tarafından tek başına bırakılmanın öfkesini ve ne yapacağını bilememe halini yansıtmaktadır. Trump döneminde ABD’nin “özgür dünyanın lideri” rolünü büyük ölçüde terk ettiğinden yakınmaları da aslında bir yandan ABD’nin izlediği politikalardan duyulan rahatsızlığın ifadesi ama bir yandan da onun karşısındaki zayıflığın itirafı niteliğindedir. Raporda döneme damgasını basan “büyük güç politikası”ndan yakınılırken, Merz’in “güç politikasının dilini öğrenmeliyiz” demesi de bunun ifadesidir; ama riyakârca bir ifade. Zira büyük güç politikası olarak kodlanan emperyalist politikaları, fırsatını bulan tüm emperyalist güçler uygulamaktadır.

Raporda da sıkça ifade edildiği gibi, Avrupalı emperyalistler “uluslararası hukuka ve normlara bağlı” bir ABD istediklerini söylüyorlar. ABD yönetimlerinin onyıllar boyunca, “ticaretin serbestleştirilmesini, açık pazarları ve ekonomik karşılıklı bağımlılığı sadece refah kaynakları olarak değil, uluslararası düzen içinde istikrar ve etki için merkezi araçlar olarak” gördüğünü, fakat Trump’ın tüm bunları yıkan bir politika izlediğini söyleyerek bundan yakınıyorlar. Öncelikle bu değerlendirmeler, “istikrar” dedikleri şeyin, özlemle andıkları o onyıllar boyunca da dünyanın büyük bir bölümü için yıkım, kriz, kaostan başka bir şey anlamına gelmediği gerçeğini gizliyor. Dahası, kapitalizmin içinde bulunduğu dönemin özelliklerini ve bunların bizzat onun dayattığı politikalar olduğu gerçeğinin üzerinden atlıyor. Batılı emperyalist güçler ABD’siyle, Avrupa’sıyla dünyayı istikrarlı bir şekilde yağmalama özgürlüklerini norm haline getirmişlerdir. Şimdi bu da bozulmakta, karşılıklı çıkarlar çatışan çıkarlara dönüşmektedir.

Raporda, ABD’nin askeri yardımına bağımlı kalındığı sürece açık ticaret kurallarıyla çelişen ticaret anlaşmalarını reddetmenin veya diğer ülkelerin egemenliğinin açık ihlallerine karşı ses çıkarmanın neredeyse imkânsız olduğu tespiti yapılıyor. “Uzun zamandır çıkarlarını savunmanın ağır yükünü Washington’a bırakan Avrupalılar ve Hint-Pasifik’teki bazı ortakları için bu, özellikle acı verici bir gerçektir” deniyor. Ve buradan, askeri ve ekonomik gücü arttırarak etkin rekabet yeteneğini geliştirmek gerektiği “dersi” çıkarılıyor. Oysa Trump’ın yapmaya çalıştığı da bundan farklı bir şey değildir. Ekonomik gücünü korumak için her kaynağa saldırmak ve militarizmi körüklemek! Burjuvazi zaten bunu eski normlara bağlı kalarak yapma imkânı ortadan kalktığı için Trumpgillere ihtiyaç duymaktadır.

AB emperyalizmi, henüz kendi gücüyle çok büyük ölçekli bir silahlanmayı gerçekleştiremeyeceğini görmekte ve ABD’nin kanatları altında daha güvenli bir pozisyonda bunu yapmak istemektedir. Bu yüzden de Grönland’a göz diken, Ukrayna savaşının maliyetini Avrupa’nın sırtına yıkmak isteyen, her konuda bir tüccar gibi davranan Trump’a karşı kontrollü bir tutum takınmaktadır. Bununla birlikte Filistin’den göçmen sorununa, İran’dan Suriye’ye bütün konularda ona tam destek vermektedir. Hatta Trump yönetimini Çin ve Rusya’ya karşı yeterince kararlı davranmamakla eleştirmektedir.

Rapor, Schumpeter’in ünlü “yaratıcı yıkım” tanımlamasına uygun olarak Trump’ın yıkıcı politikasının daha iyi bir şey inşa etmek için yeni fırsatlar sunabileceği düşüncesini de irdeliyor. Yerleşik yapıların yıkılmasının, verimsiz düzenlemelerin çözülmesinin ve yenilenme güçlerinin serbest bırakılmasının derin değişime yol açabileceğini düşünenler olduğu dile getiriliyor. Bunlar, Trump’ın çatışmacı tarzının, kurumsal ataleti bozduğu ve aktörleri uzun süredir ertelenmiş veya göz ardı edilmiş sorunlarla yüzleşmeye zorladığı için yapıcı bir yön taşıdığını dillendiriyorlar. Oysa bu dönem, sonu gelmez savaşları, krizleri ve çatışmalarıyla kapitalizmin yıkım ve kaos dışında hiçbir “yaratıcılığının” kalmadığı bir dönemdir. Pandemi döneminde çok dillendirilen Büyük Reset’in bir türlü atılamaması, Trump’ın barış çığırtkanlığı yaptığı her alandan daha büyük bir savaş ve yıkımın fışkırması, sıktırılan kemerlerin ekonomiyi bir türlü vaat edilen o düzlüğe çıkaramaması, eşitsizliğin sıçramalı bir şekilde artması, çürümenin dibinin bir türlü görülememesi; burjuva politikaların yaratıcılığı işte bunlardan ibarettir.

Raporda savunulanın aksine bu sistem reforme edilebilme özelliğini çoktan yitirmiştir. “Yıkımcılara etkili bir şekilde karşı koymak için çok daha fazla siyasi cesaret ve yenilikçi düşünceye” ihtiyaç olduğunu söyleyenlerin de dünyayı yıkıma sürükleyen burjuva güçlerin başında yer aldıkları asla unutulmamalıdır. Merz’in, Macron’un, Starmer’in ve diğerlerinin yaptıkları şey de daha fazla silahlanarak ABD’ye askeri bağımlılığı azaltmaya çalışmak ve dünyayı yeniden paylaşmak üzere yürütülen emperyalist savaştan ve pazarlar üzerinde yürüyen nüfuz mücadelesinden daha fazla pay alabilmektir.[4] Ekonomik çıkarlar temelinde yeni ortaklıklar kurmaktan bahsederken, işçi sınıfına yönelik saldırılarını tırmandırmaktan da geri durmamaktadırlar. Sadece Almanya’da son bir yılda 50 bin otomotiv işçisi işten atılmıştır, diğer sanayi kollarındaki işten çıkarmalarla birlikte bu sayı 125 bine ulaşmaktadır. Kapitalizmin rasyonalitesi işte budur! Faşizan göçmen politikalarıyla ve yükseltilen ırkçılıkla faşist hareketlerin önünün açılması da bu rasyonalitenin bir parçasıdır; ABD’den Avrupa’ya!

Rapor, “yıkım politikalarına karşı çıkanların kendilerinin de cesur inşaatçılar olmaları gerekir. Çok şey tehlikede. Aslında her şey tehlikede” sözleriyle son buluyor. Doğru. Ama bu sözlerden her sınıf kendi meşrebine ve çıkarlarına göre sonuç çıkaracaktır. İşçi sınıfı için “yıkımcılar” Trump’ta temsiliyet bulan faşist güçlerden ibaret değildir. Bütün bir burjuva sınıf bizim için yıkımcıları ifade etmektedir. Ve gerçekten de burjuvazinin egemenliği yüzünden her şey tehlikededir. Elif Çağlı’nın dediği gibi, “Temel sorun, emperyalist-kapitalist sistemin hangi biçimler altında varlığını sürdürebileceğini tartışmak değildir; ona nihai olarak son verebilmektir. Açıkça yaygınlaşma eğilimi gösteren emperyalist savaşlar döneminin kaotik ortamından işçi-emekçi kitleler lehine yegâne çıkış yolu işçi devrimleridir”.[5] Tarihin en cesur inşacısı olan işçi sınıfı, kapitalizmi yıktıktan sonra pırıl pırıl bir yeninin, sosyalizmin inşasını da başaracaktır.



[1] “Odadaki fil” deyimi, büyük bir yer işgal ettiği halde insanların konuşmaktan kaçındıkları tartışmalı meseleler ya da zor durumlar için kullanılmakta. Gözünün önündeki fili görmezden gelmek gibi bir benzetme içermekte.

[2] Konferans raporlarına şu adresten ulaşılabilir: https://securityconference.org/en/publications/munich-security-report/

[3] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007, https://marksist.net/node/1672

[4] Bkz. Oktay Baran, Avrupalı Emperyalistler ve Militarist Yükseliş, 26 Temmuz 2025, https://marksist.net/node/8575

[5] Elif Çağlı, age

19 Şubat 2026
Burjuva Zirveler
Emperyalist Savaşlara Hayır!
Avrupa
ABD
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/ilkay-meric/munih-guvenlik-konferansi-yikim-altinda-abd-ab-gerilimi?qt-diger_makaleler=1