sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > HTŞ İktidarının Bir Yılı ve Kürtlere Dayatılan Teslimiyet

HTŞ İktidarının Bir Yılı ve Kürtlere Dayatılan Teslimiyet

İlkay Meriç, 24 Ocak 2026

56492573-b456-4089-bf81-e9746101fa48.jpg

HTŞ’nin 27 Kasım 2024’te Halep’i ele geçirmesi ve on gün içinde Şam’a yürüyerek Esad rejimini yıkmasının (7 Aralık) üzerinden bir yıl geçti. İsrail’in 2023 Ekiminde başlattığı Gazze savaşıyla birlikte bu olay da Ortadoğu’da odaklaşan Üçüncü Dünya Savaşının kritik bir eşiğini oluşturuyordu. Bunun da ötesinde, söz konusu gelişmeler ABD’nin BOP çerçevesinde Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme sürecinin ikinci evresine geçtiğini gözler önüne seriyordu.[1] Bu süreç, ABD’nin hegemonyasına dayanarak ve son derece pragmatist biçimde her türlü taktik değişikliği hayata geçirme üstünlüğünü, kimi zaman ters köşeler de yaparak pervasızca kullandığını gözler önüne seriyor. Son günlerde yaşananlarsa bunu çok daha çarpıcı biçimde ortaya koymuş bulunuyor. Bu durum, sadece yaşananları dışarıdan gözlemleyip yorumlamaya çalışanlar için değil, sahadaki aktörler açısından da pek çok belirsizliği beraberinde getiriyor. Bu hızlı değişime gelmeden önce Suriye’de HTŞ’nin iktidara getirildiği son bir yılda yaşananları kısaca özetleyelim.

HTŞ’nin hızlı iktidar yürüyüşünün 2024 Aralığında galibiyetle sonuçlanmasının ardından, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı emperyalist güçler, birkaç ay içinde adım adım terör listelerinden çıkardıkları HTŞ’yi muhatap alarak ona meşruiyet kazandırmaya giriştiler. Bu meşruiyet operasyonunun ilk ayağı, olan bitenin “halk devrimi” olarak adlandırılması ve bu “devrim”in lideri olarak lanse edilen cihatçı Muhammed Golani’nin, markalı takım elbiseler giydirilip Ahmed Şara olarak sahneye sürülmesi oldu. Ardından kadın, çocuk, yaşlı demeden binlerce insanı Alevi, Hıristiyan, Kürt, Ezidi oldukları için katleden tekfirciler Suriye’nin meşru hükümeti olarak tanındı. Bunu Şara’nın ilan ettiği geçici anayasanın ve kendinden menkul cumhurbaşkanlığının Batılı emperyalist güçler tarafından kabul görmesi ve bunların Şam ziyaretleri izledi. Bu süreçte Erdoğan “Suriye fatihi” pozlarıyla caka satarken, Fidan ve Kalın’ın Şam’da Şara’yla verdiği yakın pozlar tantanayla servis edilip, bunun kanıtı olarak sunuldu.

Esad diktatörlüğüne karşı demokratik bir devrim yapıldığından dem vuranların ilan ettikleri geçici anayasa, Suriye gibi çok etnisiteli ve çok dinli bir ülkede Cumhurbaşkanının dininin İslam olmasını ve İslam hukukunun yasaların temel kaynağı olmasını şart koşuyordu. Yasama görevini görecek sözde “halk meclisi”nin üyelerinin kalıcı anayasa hazırlanana kadar, yani beş yıl boyunca cumhurbaşkanı (yani Şara) tarafından atanacağını söyleyen, yasamasıyla yürütmesiyle tüm yetkiyi fiilen Şara’nın elinde toplayan bu anti-demokratik anayasa, siyasi parti faaliyetlerini de keyfi biçimde askıya alıyordu. Üstelik ne Kürtlerin haklarından söz ediyordu ne de siyasi statülerinin tanınmasından.

Oysa 13 Martta açıklanan anayasa belgesinden üç gün önce, ABD’nin girişimleriyle Şara yönetimi ile SDG arasında, Kürtlerin anayasal haklarının tanınmasına yönelik bir yol haritası niteliğinde olan 10 Mart mutabakatı imzalanmıştı. Muğlak noktalarıyla zaman içinde her iki tarafın da kendine göre yorumlayarak aksettirdiği bu mutabakat, tarafların üzerlerine düşen yükümlülükleri 31 Aralık 2025’e kadar yerine getirmesini öngörüyordu. Ancak Kürtlere ilk gol söz konusu anti-demokratik anayasayla atıldı. HTŞ gibi halkın geniş çoğunluğunun benimsemesinin mümkün olmadığı cihatçı katiller sürüsünün iktidara oturtulmasının, Suriye’de barışı, demokrasiyi ve bu temelde bir istikrarı kökünden dinamitleyeceği en başından beri açıktı. Nitekim bu gerçeklik çok kısa bir sürede son derece kanlı olaylarla kendini gösterdi.[2] 10 Mart müzakereleri devam ederken Alevilere ve Dürzilere karşı gerçekleştirilen kanlı saldırılar, aynı zamanda Kürtleri de hedef alıyordu.

Bu süreçte TC, Kürtlerin ve Alevilerin taleplerinin Şam yönetimi tarafından müzakere konusu yapılır gibi olduğu her durumda baltalayıcı rolüyle öne çıktı. Erdoğan rejimi, İdlib’de yakın ilişki yürüttüğü HTŞ üzerinde nüfuz kurmak üzere en başından itibaren yoğun bir çaba gösterdi. Bu noktada temel hedef, yeni Suriye yönetiminin Kürt politikasında herhangi bir “kırmızıçizgi” ihlali yaşanmamasıydı. Kürtlerin siyasi statü kazanmalarının ne pahasına olursa olsun engellenmesi üzerine kurulan bu siyasi hat HTŞ yönetimine de dayatıldı.

Beri yandan, Esad rejiminin yıkılması ve Rusya’nın sahadan çekilmesiyle birlikte, İsrail de Suriye sahasının temel belirleyicilerinden biri haline geldi. Şara’yı hizaya çekmek için işi Şam’da başkanlık sarayının çevresini bombalamaya kadar vardıran İsrail, aynı zamanda hedefli hava saldırısıyla Suriye’nin tüm hava gücünü ve büyük cephaneliklerini imha etti. Böylelikle Şara yönetiminin bu saldırılara karşı koyma kapasitesi sıfırlandı. Bu arada, saldırıya uğrayan Dürzilerin hamiliğini de İsrail üstlendi; kendisinin ve Dürzilerin güvenliğinin tehdit altında olduğunu söyleyerek, Suriye’nin güneyindeki geniş bir alanı işgal etti. İsrail askerleri Şam’ın birkaç kilometre ötesine kadar ilerlediler. Gerçekleştirilen bombalamaların bazıları ise doğrudan, Şara’nın iplerinin kendi elinde olduğu pozları kesen TC’ye mesaj niteliğindeydi.

Suriye bölge güçlerinin çekişme alanı haline gelirken, asıl belirleyici elbette ABD oldu. Bir süre, Şara ve HTŞ’den, Suriye’yi ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda yönetebileceğini kanıtlaması beklendi. Buna kanaat getirildiğinde ise Şara’ya tam destek verildi. Ancak hem Kürtlerin hem de İsrail ve Türkiye’nin ABD’nin yeni projesini yürütmesine engel çıkarmaması için dengeleri gözeten bir politika izlenmesi gerekiyordu ki, ABD’nin bugüne kadar yaptığı da bu oldu. Bu nedenle ABD bir yandan Şara’yı Kürtlerle anlaşmaya zorlarken, diğer yandan da SDG’yi taleplerini daha geri bir noktaya çekmeye ikna etmeye çalıştı.

Aylar süren gelgitli müzakereler nihayetinde Kürtlerin siyasi statüsü ve bununla doğrudan bağlantılı olarak SDG’nin askeri yapısının Suriye ordusuna entegrasyonunun alacağı biçim noktasında takılıp kaldı. 10 Mart deklarasyonu temelinde 2025 sonuna kadar halledilmesi gereken bu sorunlar çözüme bağlanamayınca, belirsizlik 2026’ya sarkmış oldu. Fakat arka planda olgunlaştırıldığı anlaşılan emperyalist planların yeni yılda hızla devreye sokulmasıyla, kilidin şimdilik Kürtler aleyhine kırıldığı görülüyor. HTŞ güçlerinin Türkiye destekli çeteler ve onun temin ettiği ağır silahlar eşliğinde yaptıkları Halep saldırısı, tam da Şam yönetimiyle SDG arasında entegrasyon konusunda anlaşmanın sağlanmak üzere olduğu günlerde yaşandı. SDG’nin açıklamalarına göre, 4 Ocakta tümenler halinde Suriye ordusuna katılma konusunda anlaşmaya varılmışken, Şam yönetimi son anda bu anlaşmanın duyurulmasının birkaç gün ertelenmesini istedi, ama o gün gelmeden köprünün altından seller aktı. Kürtlerin kazanımlarının korunmasını engellemek üzere devreye giren Erdoğan rejimi, anlaşmayı sabote etmek için kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanıyla Şam’a çıkartma yapıp Şara yönetimini kıskaca alarak istediğini elde etti.

6-7 Ocakta Paris’te yapılan görüşmelerde Şara yönetimi ve İsrail arasında ABD arabuluculuğunda bir anlaşma imzalandı. Kürt tarafından gelen açıklamalarda, bu toplantı gerçekleşirken Hakan Fidan’ın da yan odada olduğu belirtilmektedir. Basına yansıtılan haberlerde, söz konusu anlaşmayla, Suriye ile İsrail arasında istihbarat paylaşımı, diplomatik ve ekonomik işbirliği konularında mutabakata varıldığı vb. açıklansa da, hemfikir olunan hususların bunlarla sınırlı olmadığı, arka planda Kürtleri ilgilendiren hayati kararların da alındığı, henüz toplantının yapıldığı günlerde ortaya çıkmıştır. Nitekim Paris toplantısı devam ederken, HTŞ güçleri, SDG’nin 10 Mart ve 1 Nisan Anlaşmalarına uymadığı gerekçesiyle Halep’e ağır bir saldırı başlatmış ve buna karşı ABD’den ve Avrupa’dan hiç ses yükselmemiştir. Belli ki bunun karşılığında Erdoğan rejimi de İsrail’in Suriye’nin güney bölgeleri üzerindeki işgalini ve tahakkümünü kalıcılaştıran ve ona Şam yönetimi üzerinde önemli bir ağırlık kazandıran bu anlaşma karşısında sessiz kalmıştır. Kürtlerin “uluslararası komplo” olarak nitelendirdikleri bu durum, gerçekten de güçler dengesini sarsarak sahada hızlı bir dönüşümün başlangıcı olmuştur.

6 Ocakta Halep’in Kürt mahallelerine (Şeyh Maksut ve Eşrefiye) başlatılan saldırı, Türkiye’yle birlikte hazırlanırken, HTŞ’nin yanı sıra Türkiye destekli çeteler birlikte davranmışlardır. 11 Ocakta ise SDG daha fazla kayıp vermemek için silahlı güçlerini Fırat’ın doğusuna çekeceğini açıklamıştır. Ancak onlarca ölü ve yaralının yanı sıra 200 bin Kürdün Halep’ten sürülmesiyle sonuçlanan vahşi saldırılar burada durmayıp Deyr Hafir, Meskene, Tişrin, Deyrizor, Rakka ve Tabka’ya yönelmiştir. Bu noktada, TC’nin aylardır yürüttüğü kirli faaliyetlerin bir ürünü olarak, Arap aşiretlerinin önemli bir bölümünün SDG saflarını terk etmesi kritik bir rol oynamıştır. Arap aşiretlerinin ayrılmasıyla SDG’den geriye esasen PYD önderliğindeki Kürt güçleri kalmıştır. Bu harekâtla Kürt güçleri Fırat’ın doğusunda sınırlı bir bölgeye itilirken, Şara 16 Ocakta, uluslararası kamuoyuna Suriye yönetiminin “Kürtlerin haklarını tanıdığı ve üstüne düşeni yaptığı” izlenimini vermek üzere bir Kürt kararnamesi yayınlamıştır. Bırakalım siyasi statüyü, anadilde eğitim hakkını bile tanımayan ve merkezi yapıya vurgu yapan bu kararnameye Kürt siyasi hareketinin yaklaşımını şu satırlar özetlemektedir:

“Bu yönüyle kararname, Kürt meselesini ve DSG gerçekliğini anlamaya değil, onları parçalayarak yeniden dizayn etmeye yöneliyor. Askeri çatışma yerine hukuki, siyasal ve söylemsel araçlar devreye sokuluyor. Uluslararası kamuoyuna reform mesajı verilirken, sahadaki özerk yapıların toplumsal ve siyasal dayanakları zayıflatılmak isteniyor. Şara’nın kararnamesi inkâr siyasetinden geri adım atıyor gibi görünse de, temelde tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmıyor. Tanıma politikasındaki bu yumuşama özgürleştirici bir dönüşüm anlamına gelmiyor, aksine toplumsal kontrolün yeni araçları olarak işlev görüyor. DSG’nin bölünmesi, yalnızlaştırılması ve zoraki entegrasyon yoluyla merkeze bağlanması, stratejinin temel sütunlarından biri olarak öne çıkıyor.”[3]

Nitekim bu kararnameyi takip eden saatlerde Şam yönetimi, Fırat’ın batısındaki SDG güçlerine karşı saldırılarını arttırdı. Rojava Yönetimi bu saldırıların kapsamlı bir savaşa dönüşmemesi için güçlerini Fırat’ın doğusuna çektiğini açıkladı. Ancak TC destekli Şam rejimi saldırılarını durdurmadı. 18 Ocak akşam saatlerinde Abdi ile Şara arasında bir ateşkes ve mutabakat anlaşmasına[4] varıldığı açıklansa da, bunun böyle olmadığı, ertesi gün gerçekleştirilen yüz yüze görüşmede açığa çıktı. Kürt tarafı, durumun oldu-bittiye getirilmesini kabul etmeyeceğini söyleyerek görüşmelerden çekildi. Bu sözümona “mutabakat” metni, güya bazı kırıntılar karşılığında, Kürtlerin askeri örgütlenmesinin ve oluşturdukları sivil-idari kurumların tasfiyesini ya da devlet kurumları bünyesine sokulmasını, sınır kapılarının, petrol ve gaz sahalarının, barajların vb. Şam yönetimine devredilmesini dayatıyor. Şam rejiminin bu dayatmaları ve artan askeri saldırıları karşısında Rojava Yönetimi varlığını ve Kürt halkını savunmak üzere kapsamlı bir seferberlik ilan etti. Kürt hareketinin tüm örgütleri bu çağrıyı desteklemiş, tüm Kürt bölgelerinin yanı sıra Avrupa’da da yaygın protesto gösterileri ve eylemler gerçekleştirilmeye başlanmıştır. ABD temsilcisi Barrack’la aynı hafta içi yapılan iki görüşmeden de Kürtler lehine olumlu bir sonuç çıkmamış, ABD Kürtler için tek seçeneğin Suriye devletine tam entegrasyon olduğunu açıklamıştır. Kürt güçleri bu dayatmaları kabul etmeyeceklerini ve ateşkesi korumak için çabaladıklarını açıklamalarına rağmen, HTŞ ve destekçi çeteleri Kürt yerleşim bölgelerini kuşatmışlardır ve saldırılarını sürdürmektedirler. IŞİD’lilerin tutulduğu hapishaneler ise şimdiden Suriye hükümeti tarafından devralınmış durumdadır ve yüzlerce IŞİD’li caninin salıverildiği görülmektedir.

Bu dayatmaların Kürtlerin kazanımlarını yok etmeyi hedeflediği açıktır. Hesap, SDG’nin Arap unsurlardan tümüyle arındırılarak Kürtlerin yalnız bırakılması, Fırat’ın batısının Kürtsüzleştirilmesi, doğusundaki sınırlı bir bölgenin ise silahsızlandırılıp kolu kanadı kırılmış bir Kürt yönetimine bırakılmasıdır. Ancak TC’nin de Şara’nın da bu kadarıyla bile bir Kürt yönetimine tahammüllerinin olmadığı biliniyor. Dolayısıyla, görünen hesap uygulamaya geçirilse dahi, Kürtlerin hiçbir güvencesi bulunmamaktadır.

Kürtlerde, “ABD’nin ve İsrail’in alacağını aldığı ve Kürtleri sattığı” görüşü ağır basmaktadır. Kürt halkı on yılı aşkın bir süredir binlerce canın yitmesi pahasına ciddi bir mücadele vererek Suriye’de fiili bir özerk yönetim yarattı. Şimdi teslimiyet dayatmasına karşı koymak ve kazanımlarını korumak için Kürdistan’ın dört bir yanında seferberlik çağrıları yapılmakta ve Kürt halkı bulunduğu her yerde bu zorbalığa tepkisini yükseltmektedir. Ancak Barrack’ın ve Trump’ın son açıklamaları, Kürt siyasi hareketinin elini zayıflatan, yeni ve çok daha zorlu bir denklemle yüz yüze olduğunu da gösteriyor.

Barrack açık açık “Esad yönetimi döneminde Kürtler IŞİD’e karşı tek ortağımızdı. Bugün durum temelden değişmiştir, artık Suriye yönetimi IŞİD’le Mücadele İçin Küresel Koalisyona katılmıştır ve ABD ile işbirliği sinyalleri vermektedir. Bu durum, ABD-SDG ortaklığının gerekçesini değiştirmiştir” diyor. Barrack SDG’nin sahadaki başlıca IŞİD karşıtı güç olarak çıkış amacının büyük ölçüde sona erdiğini söylüyor. Kürtlere, “vatandaşlık hakları, kültürel koruma ve siyasi katılım ile birleşik bir Suriye devletine tam entegrasyon fırsatını” iyi değerlendirmelerini salık verirken, bunları “SDG’nin iç savaş kaosu ortamında sahip olduğu yarı özerkliğin çok ötesinde haklar” olarak nitelendirerek şöyle diyor: “ABD’nin uzun vadeli askeri varlıkta hiçbir çıkarı yoktur; IŞİD kalıntılarını yenilgiye uğratmayı, uzlaşmayı desteklemeyi ve ayrılıkçılığı veya federalizmi onaylamadan ulusal birliği ilerletmeyi önceliklendiriyor.”

ABD’nin keskin bir viraja böylesine hızlı girmesinin İran’a yönelik yeni saldırılarla bağlantılı olması kuvvetle muhtemeldir. SDG’ye yönelik dayatmacı hamlelerle, Türkiye’nin itirazları dikkate alınmış ve Erdoğan iktidarının İran karşıtı cepheye sorunsuzca dahil edilmesi mümkün hale gelmiş görünmektedir.

Suriye’de gelinen durum şimdilik özetle budur. Fakat sadece son 15 günde yaşananlara bakmak bile sürecin belirsizliklerle yüklü olduğunu görmek için yeterlidir. ABD İran’a yönelik müdahale planları doğrultusunda sahadaki aktörlerle ilişkisini bu temelde tahkim etmeye girişmiş görünmektedir. İran saldırısını başlatması durumunda, Kürt sorunu cephesi de dahil olmak üzere sahada neler yaşanabileceğini kestirmek zordur. Bugün net olan şey, emperyalist paylaşım savaşının hızlandırılmış fazına geçildiği ve Üçüncü Dünya Savaşı olarak yürüyen bu savaşın tüm halkalarında çatışmaların çok daha şiddetleneceğidir. Bölgedeki yüz milyonlarca emekçi ne yazık ki çok daha büyük bir yıkım tehdidi altındadır.

Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye yansımalarına dair

Uzun bir süredir Türkiye’de “süreci” askıda bırakan rejim, bahane olarak SDG’nin askeri entegrasyonu meselesini öne sürüyordu. Yukarıda da dile getirdiğimiz gibi, HTŞ yönetimi ile SDG arasında bu konuda anlaşmaya varılmışken TC bu anlaşmanın açıklanmasını engelledi. SDG’nin tek tek bireyler halinde Suriye ordusuna katılmasını ve tüm sivil-idari kurumlarını dağıtmasını dayattı. Fakat faşist rejim açısından bunların hepsinin bahane olduğu açıktır. Bir yılı aşkın bir süredir Kürtleri oyalayan rejimin gerçek perspektifinin ne olduğunu görmek için Suriye Kürtlerine tanınacağı söylenen sözde haklara bakmak yeterlidir. Gerek Kürt kararnamesinde gerekse ateşkes-mutabakat metnindeki dile ve içeriğe bakıldığında bunların doğrudan Erdoğan rejimi tarafından kaleme alındığı kuşkuya yer bırakmamaktadır. Bahçeli de 18 Ocak tarihli açıklamasında rejimin Türkiye Kürtleri için düşündüğü özgürlüğün çerçevesini Suriye’ye atıfla gayet net çizmektedir.[5]

Onyıllardır “Kürt anasını görmesin” diye ona her türlü zulmü reva görenler, içeriden ya da dışarıdan güçlü bir basınç altında kalmadıkça kendi hesapları ve çıkarlarından bir adım ötesine geçmeye yanaşmamaktadırlar. Doğrusu Kürtlerin büyük bir bölümü de bu gerçekliği görür hale gelmiştir. Halep ve sonrasında yaşananlar, rejimin Kürtler nezdindeki samimiyetini, inandırıcılığını bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Erdoğan’ın Kürtlerin barış özlemlerini, kendi Osmanlıcı hayalleri ve faşist rejimin bekası için kullandığı, Kürtleri oyaladığı ve uygun an geldiğinde hem içeride hem dışarıda saldırıya geçtiği yaygın biçimde dillendirilmektedir. Bahçeli’nin son günlerdeki açıklamalarında kullandığı zehirli dil ve içerik de buna işaret etmektedir. Trump’tan aldığı destekle biti kanlanan faşist Erdoğan rejimi, müzakere yürütüp silah bırakmasını sağladığı PKK ile birlikte SDG’yi de yeniden “terörist” ilan etmiştir. Bahçeli SDG’nin Kürtlerin temsilcisi olmadığını, Fırat’ın batısıyla yetinilmeyip doğusunun da “SDG’den temizlenmesi” gerektiğini söylemektedir! Üstelik Şam SDG ile anlaşmalar imzalarken, bakan yardımcıları, valiler ve diğer üst düzey makam ve mevkiler için Mazlum Abdi’den isim listeleri beklerken! Dahası, Kürtlere gelince Suriye’nin bütünlüğünden, tüm bölgelerin merkezi yönetime devrinin derhal gerçekleştirilmesi gerektiğinden dem vuranlar, yıllardır Kürtlerden gasp edip işgal ettikleri Afrin, Tel Abyad gibi bölgeleri terk etmeyi asla gündeme getirmemektedirler. Bu bir yana, İsrail’in işgali altında olan Suriye toprakları konusunda da ağızlarını açmamaktadırlar.

Yalancılık, riyakârlık ve alçaklık burjuva politikanın ve politikacıların hamurunda vardır. İçinden geçtiğimiz dönemde bu, Trump’ından Barrack’ına, Erdoğan’ından Bahçeli’sine, her gün birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüldüğü üzere, çok daha pervasızca yapılmaktadır.

Şunu da belirtelim: Suriye’de Kürt halkı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya bırakılmışken, Türkiye’de rejim ve medyası tarafından estirilen şovenizm rüzgârına sağıyla soluyla tüm devletçi kesimler de eşlik ediyorlar. “Amerikan emperyalizmiyle işbirliği yapanlara oh olsun” havasında olanlar, Erdoğan rejiminin Suriye’deki cihatçı barbarlarla işbirliği halinde Kürtleri teslimiyete zorlaması karşısında zerrece rahatsızlık duymuyorlar. Anti-emperyalizm kılığına bürünmüş bu zehirli şovenizme asla prim verilmemelidir.

Savaş tüm Ortadoğu’yu cayır cayır yakarken, Gazze Filistinlilerden arındırılıp Dubaileştirilecek şekilde yeniden inşa edilmek ve bu haliyle İsrail’e sunulmak üzere Trump’ın sözde “Barış Kurulu”na paspas edilirken, Lübnan İsrail’in saldırılarının hedefiyken ve İran bu kez çok daha güçlü bir şekilde hedefe koyulmuşken, Suriye’de de Türkiye’de de barıştan, haktan, demokrasiden, istikrardan bahsetmek koca bir aldatmacadır. Savaşın alevleri, zalimlerin zulmü tüm coğrafyada emekçileri yakmaktadır. Sadece 2011’de patlak veren Arap isyanları sürecinden bugüne yaşananlara bakmak bile, işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların emperyalist, kapitalist egemenlere bel bağlayamayacağını göstermektedir. İçinden geçtiğimiz dönemin emperyalist savaşın, zulmün, zorbalığın hızlandırılmış evresi olduğunu belirterek başlamıştık söze. Fakat bu hızlandırılmış evre, sözünü ettiğimiz gerçekliğin daha geniş kitleler tarafından algılanıp bilince çıkarılarak mücadelenin genişlemesinin nesnel zeminini de güçlendirmektedir.



[1] Elif Çağlı, Ortadoğu’daki Gelişmeler Üzerine Notlar (1 Aralık 2024), 1 Aralık 2024, https://marksist.net/node/8399

[2] Levent Toprak, Suriye Kazanı Kaynamaya Devam Ediyor, 11 Mayıs 2025, https://marksist.net/node/8511

[3] https://yeniyasamgazetesi9.com/saranin-kararnamesi-tanima-mi-kontrol-mu

[4] https://yeniyasamgazetesi9.com/hts-hukumeti-anlasmaya-varildigini-duyurdu

[5] https://t24.com.tr/haber/bahceliden-suriye-icin-8-maddelik-yol-haritasi

24 Ocak 2026
Suriye Savaşı
Kürt Sorunu
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/ilkay-meric/hts-iktidarinin-bir-yili-ve-kurtlere-dayatilan-teslimiyet