sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > Gazze’de Sözde Ateşkes ve Trump’a Biat

Gazze’de Sözde Ateşkes ve Trump’a Biat

Oktay Baran, 19 Ekim 2025

gazze2.jpg

Hamas’ın 7 Ekim 2023’te “Aksa Tufanı Operasyonu” adıyla İsrail’e karşı başlattığı saldırının üzerinden iki yıl geçti. İsrail bu saldırıyı adeta tanrının lütfu olarak gördü ve Gazze’de yaşayan Filistin halkının üzerine ölüm yağdırmaya başladı. İsrail hükümetinin faşist bakanları Gazze’de atom bombası kullanmaktan, çocuklar dâhil tüm Filistinlilerin öldürülmesi gerektiğini söylemeye kadar her türlü cani fikri açıkça dillendirme cüreti gösteriyorlar. İsrail Ekonomi Bakanı Smotrich, “uluslararası hukuk Yahudiler için geçerli değildir; bu, seçilmiş halk ile diğerleri arasındaki farktır” diyebiliyor.

Açıkça dillendirilen bu faşist-Siyonist zırvalıkların yanı sıra tüm dünyanın gözünün içine baka baka söylenen yalanları da diplomatik söylemlerinde hiç eksik etmiyor İsrailli yöneticiler. Batı ülkelerinden aldıkları açık destek ve Batı medyasının kör ve sağırı oynamasının verdiği rahatlıkla bu savaşı koca bir halkın imha edilmesi ve soykırım operasyonuna çevirdiler. Katledilenlerin 70 bininin naaşları bulunmuş durumda. Yüz binlerce insan ağır yaralandı, sakat kaldı. Hayatta kalanlar açlık, susuzluk ve hastalıklarla boğuşarak ölüme terkedildi. O kadar ki, birkaç gıda ve yemek dağıtım merkezi bile İsrailli ve ABD’li askerlerin adeta canlı hedeflerle talim yaptığı katliam alanlarına dönüştürüldü. 200.000 ton bombayla Gazze yerle bir edildi, çeyrek milyondan fazla konut tamamen yıkılırken, geri kalanlar da ağır hasarlı ve kullanılamaz hale getirildi. Bölgede yıkılmadık tek bir hastane ya da kamu hizmeti binası kalmadı. Su dağıtım şebekelerinden elektrik hatlarına, yollardan kanalizasyona kadar altyapının %90’ı imha edildi. Amaçları Gazze’yi baştan aşağı yıkarak yaşanamaz hale getirmek ve mümkün olduğu kadar çok Filistinliyi katletmekti, bu amaçlarına da ulaştılar.

Bu ağır tablo karşısında Hamas’ın içi boş ve sorumsuz zafer böbürlenmelerini bir tarafa bırakıp, gerçeğin altını çizmekte fayda var: Onun güya İslam ve ulusal kurtuluş adına başlattığı Aksa Tufanı, İsrail’in Filistin halkını ve Gazze’yi muazzam bir yıkıma uğratmasının bahanesi olmuştur. Bu eylem başlangıçta İsrail’in canını yaktığı için Arap dünyasında ses getirmiş, hatta Ortadoğu’daki sosyalistlerin önemli bir bölümünün bile sempatisini kazanmıştı. Şimdilerdeyse cehennemin kapılarını açması nedeniyle bu eylemin Filistin davasına gerçekten hizmet edip etmediği tartışılıyor.

İnsanlığın vicdanı emekçilerin kalbindedir

İsrail yürüttüğü katliamı mazur göstermek için, Aksa Tufanında yüzlerce sivilin (İsrail’in resmi açıklamasına göre 1200) öldürülüp birkaç yüz sivilin esir alınmasını tepe tepe kullanıyor. Aşağılık Batılı ideologlar gözyaşları içerisinde bu olayı hatırlatıp Filistin halkına yönelik her türlü katliamı destekliyorlar. Sanki Filistin sorunu 7 Ekim saldırısıyla başlamış gibi, Batılı egemenler iki yıllık sürenin büyük bölümünde katliama verdikleri desteği “İsrail’in kendisini savunma hakkı var” argümanıyla aklamaya çalışıyorlar.

Yalnızca Cumhuriyetçi Trump değil, önceki Demokrat yönetim de Filistin’deki soykırımın doğrudan sorumlusudur. Her ikisi de İsrail’i ne kadar destekledikleri hususunda birbirleriyle yarış halindeydiler, ona her türlü finansal ve askeri yardımı yaptılar. BM’deki oylamaların hepsinde İsrail aleyhine olan kararları veto ettiler. ABD medyası da son aylara kadar Filistin’de yaşananlar hakkında tam bir karartma uyguladı. Sosyal medyada da Filistin yanlısı içerikler bloke edildi. Bu politikalara karşı çıkanları susturmak için polis şiddeti dâhil her yolu kullandılar. Filistin’i savunan aydınlar işlerinden oldu, üniversite hocaları yerlerde sürüklenerek gözaltına alındı, görevlerinden uzaklaştırıldı. Sayısız öğrencinin ABD’de oturum ve okuma hakları ellerinden alındı.

Batılı egemenler ve BM yetkilileri bir yandan ikiyüzlüce insanlık öldü deyip diğer yandan da İsrail’in kendini savunma hakkı var şeklindeki sayıklamalarını devam ettirdiler. İkiyüzlülüğün bir diğer şahikasında da Arap ülkelerinin burjuva önderlikleri yer aldılar. Birçoğu süreç boyunca İsrail’le ekonomik normalleşmeye devam ederken, gerçek anlamda kıllarını kıpırdatmadılar. Suriye’nin yeni cihatçı önderliğinden Türkiye’nin Türk-İslamcı liderine, Mısır’ın darbeci liderinden şeriatla yönetilen Suudilerin ya da diğer Arap gericiliklerinin şeflerine kadar hiç kimse gerçek anlamda bir adım atmayıp kınama açıklamalarıyla yetindiler. Bu listeye Batı Şeria’daki Filistin yönetimini de eklemek gerekir; neredeyse iki yıl boyunca hiçbir ciddi tepki vermeden ve kitlesel bir tepkiyi örgütlemeden katliama seyirci kaldılar.

Egemenlerin bunca yıldır dillendirdikleri insan hakları, savaş hukuku, sivillerin ve masumların korunması gibi ilkelerin çıkarlar uğruna nasıl göz göre göre çiğnendiğine şahit oldu insanlık. Emekçiler önce Avrupa’da sonra da ABD’de giderek artan ve kitleselleşen bir biçimde bu ikiyüzlülüğe isyan etmeye başladılar. ABD’nin vaktiyle Vietnam’da giriştiği katliamların birkaç görüntüyle basına yansıması ve geri dönen askerlerin anlattıkları nasıl kitleleri, özellikle de gençleri isyan doğrultusunda kamçıladıysa, Gazze’de yaşananların ekranlara yansıması ve sayısı az bile olsa bazı Amerikan askerlerinin itirafları benzer bir tepkiyi körükledi. Yakın zamana kadar Amerikalıların çoğu İsrail destekçisiyken, son anketlerde ilk defa Filistinlilere sempati duyduğunu söyleyenlerin sayısı İsrail destekçilerini geçer hale geldi. Bu tepkiler kapitalist krize karşı olan tepkilerle birbirini besleyerek ilerliyor. Dahası bu yaygın tepkilerle, gençliğin yakın zamanda ekolojik krize verdiği tepkinin sadece bu konuyla sınırlı olmadığı, savaşlara, zulme ve insani krizlere de duyarlı olduğu gerçeği bir kez daha açığa çıkmış oluyor.

Hemen her hafta Batılı metropollerin büyük kentlerinde yüz binlerin, bazen de milyonların katıldığı protestolar düzenlendi, kampanyalar örgütlendi. Göçmenlerin de geniş katılımıyla düzenlenen bu eylemlerin organize edilmesinde sosyalistler, ilericiler, aktivistler ve bazı ülkelerde de sendikalar başı çektiler. Birçok ülkede İsrail’e silah ya da ticari mal taşıyan gemiler bloke edildi, limanlar kapatıldı. Protestoların yaygınlığı, kitleselliği ve sürekliliği egemen sınıf üzerinde giderek artan bir basınç oluşturdu. Siyonist İsrail’in giriştiği soykırımın gerçekleri yine esasen solun çabalarıyla gün yüzüne çıktıkça, kamuoyu tepkisi daha da arttı.

Bu muazzam ve arkası kesilmeyen tepki, birçok ülkedeki burjuva sol önderlikleri ve onlar aracılığıyla iktidarları harekete geçmek ve İsrail üzerinde basınç uygulamak zorunda bıraktı. İspanya’nın “sosyalist” başbakanı net bir tutum alarak limanları kapattı, İsrail’in eylemlerini açıkça kınayıp durdurulması için gerekirse askeri güç kullanımı çağrısı yaptı. Yine en başta Güney Afrika Cumhuriyeti ve Kolombiya, Venezuela, Brezilya gibi birçok Latin Amerika ülkesinin sol hükümetleri, İsrail’i açıkça suçlayarak ona verilen desteğin giderek gerilemesinde önemli rol oynadılar. İrlanda hükümeti de öyle. Tepkileri bir nebze yatıştırmak için, Almanya hariç Avrupa’nın neredeyse tüm ülkeleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada da Filistin devletini tanımak zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda da İsrail’in yürüttüğü savaşın bir soykırım olduğu kabul edildi. Uluslararası Ceza Mahkemesinin İsrail liderlerini savaş suçlusu olarak tutuklama kararı vermesi, İsrail’in uluslararası kültürel ve sportif faaliyetlerden dışlanmasının tartışılması gibi olgular, Batı kamuoyunda İsrail devletinin meşruiyetinin belki de hiç olmadığı kadar sorgulanmasını beraberinde getirdi. İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak bile bu savaş sonucunda, “ilk kez İsrail’in varlığının meşruiyeti sorgulanıyor”, “dünya çapında genç nesiller İsrail’e karşı düşmanca tavırlar takınıyor ve hatta Yahudi gençleri arasında bile şüpheler ortaya çıkıyor” itiraflarında bulunuyor.[1]

ABD’nin Gazze’deki savaşın bitirilmesi konusunda İsrail’le arasında belli bir açının bulunduğu bir gerçek. İsrail’in dış politikada genel çerçevede ABD’yle ortak davrandığı, ama kimi husus ve detaylarda kendi başına buyruk davranabildiği ve bunun zaman zaman ABD’nin genel planlarını zora soktuğu da bir gerçek. Bu gerçeklikleri unutmaksızın diyebiliriz ki, artan kamuoyu tepkisi ve İsrail’in kimi kontrol dışı adımlarının doğurduğu sonuçlar karşısında Trump yönetimi frene bastı ve Netanyahu’ya artık yeter dedi. Böyle bir görüntü çizmenin uygun olacağı hususunda aralarında anlaştılar. ABD Ortadoğu’ya dönük kendi planlarının arkasını getirmek, Abraham Anlaşmalarından Arap ülkelerinin çekilmesini engellemek istiyor. Bu yüzden Trump Netanyahu’yla danışıklı dövüş içerisinde, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesine karşı olduğunu açıklıyor, Katar’a düzenlenen İsrail saldırısında sorumluluğu olduğunu reddediyor ve Netanyahu’ya özür dilettiriyor, son olarak da İsrail’e Gazze’de şimdilik ateşkes yapmayı “dayatıyor”.

İsrail hariç herkese “ya kabul edersiniz ya da tepenize binerim” tehdidiyle bir ateşkes planını kabul ettiren Trump, barış elçisi pozlarında caka satmaya, şov yapmaya ve tüm lider ortaklarını kendisine yalakalık ettirmeye devam ediyor. “Barış 2025” diye yutturulan plan ne bir barıştır ne de Filistin sorununun çözümünü içermektedir. Bir ateşkesten ibarettir ve koşulu da Hamas ile diğer Filistinli direniş gruplarının tamamen boyun eğmesi, silahsızlanması ve kendilerini tasfiye etmesidir.

Son yıllarda muhalif pozlar kesen “derin gazeteci” Ertuğrul Özkök, gelişmelerden “bir Türkiye vatandaşı olarak” gurur duyduğunu söylüyor: “Cumhurbaşkanınız o masanın en ön sırasında, baş aktörün yanında, öteki iki baş aktörün yanında imza atıyor… Masada büyük bir Türkiye var… Bunu seyrediyorsunuz… Gurur duymaz mısınız bu sahneden?” Bir İsrail muhibbî olarak bilinen bu zat, milliyetçi gurur ardına sığınarak bu tabloyu satmak istiyorsa, söz konusu planın ABD-İsrail lehine ve Filistin halkının aleyhine olduğu kendiliğinden açık hale gelir.

Mısır’daki “Barış 2025” zirvesi ve Trump Planı

Trump’ın kişisel şovuna dönüştürülen Mısır’daki “Barış Zirvesi”, onun diğer liderlerle apaçık alay etmesi, espri kılığında hepsine had bildirmesiyle sona erdi. Trump’a en çok yaltaklananlar Müslüman ülkelerin liderleri oldu! Her biri deklarasyondaki “Gazze’deki savaşı sona erdirme ve Ortadoğu’ya kalıcı barış getirme yönündeki samimi çabaları için Başkan Trump’ı destekliyor ve onun arkasında duruyoruz” sözünün altına imza attılar ikiyüzlüce.

“Ortadoğu’ya kalıcı barış getirme”! “Samimi çabalar”! Bu sözler Ortadoğu’yu yıllardır kana bulayan ve oradaki zalim İsrail’i koşulsuz destekleyen ABD emperyalizminin şefi için sarf ediliyor. Emlâk pazarlamakta olduğu gibi “slogan satmak”ta da usta olan Trump, bu ikiyüzlü ve gayretkeş yağcılığı, yeni inciler yumurtlayarak taçlandırdı: “3000 yıllık savaş bitti”. Böylelikle güya kendisini binlerce yıldır süren bir savaşı bitiren lider olarak tarihe kaydettirdi.

Bu çarpıcı cümlede tek bir doğru bile yoktur! Hangi 3000 yıllık savaş! Filistin topraklarına dönük Siyonist iddialar, bu toprakların 3000 yıldır Yahudilere Tanrı tarafından vaat edilmiş topraklar olduğunu söylüyor. Oysa Yahudiler bu sürenin ezici bir bölümünde o topraklarda değillerdi bile, dolayısıyla o topraklarda Yahudiler ve Müslümanlar arasında bir savaş da yaşanmıyordu! Filistin sorunu modern bir sorun olarak, İngiliz emperyalizminin ürünü olarak, 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Hadi bu tarihsel olguları bir yana bırakalım, Trump’ın sattığı kalıcı barış nerededir, Filistin sorununa nasıl bir çözüm önerilmektedir? Filistinlilerin boyun eğmesi dışında koca bir hiç!

Trump bunu gizlemiyor da; “tek devlet ya da iki devlet, bununla ilgilenmiyorum. Gazze’nin yeniden inşasından bahsediyoruz” diyor. Buna rağmen, ileri sürdüğü ve kabul edilen planın, kalıcı barış, güvenlik, istikrar, ortak refah getireceğini söylüyor![2] Filistin sorunu adil ve demokratik bir şekilde çözülmediği sürece bunların hepsinin palavra olduğu apaçıktır! Trump’ın planının amacı ABD-İsrail’in giderek kötüleşen itibarını kurtarmak, askeri olarak köşeye sıkışmış olan Hamas’ı Arap ve Türk ortakları aracılığıyla teslim olmaya ikna ederek, Ortadoğu’daki hedeflerinin diğer ayaklarına odaklanmaktır. Şimdilik bunu sağlamış da gözüküyor; ateşkesi bozarsa Hamas’ı ezeceği tehditlerine de devam ediyor.

Üzerinde yapılan tüm spekülasyonlar ve detayları bir yana, bu planın temel çerçevesinin Trump-Netanyahu ortak yapımı olduğundan kuşku duyulmamalıdır.[3] Trump’ın açıkladığı plan, Hamas’ın silahsızlandırılması, savaş sonrasında Gazze’nin yönetiminde yer almaması, bir geçiş sürecinde bölgenin Filistinli teknokratlardan oluşacak bir komiteyle yönetilmesi ve komitenin de başında Trump ve Tony Blair’in olduğu bir komisyon tarafından denetlenmesi üzerine kurulu. Bir başka deyişle planın özü, Hamas’ın ve diğer direniş örgütlerinin ülke içinde tasfiyesi ve silahsızlandırılması ve Gazze’nin de uluslararası bir manda haline getirilmesidir. Filistin halkının tüm bu “geçiş süreci” boyunca akıbeti ise meçhuldür. En azından diyor bu planı destekleyen emperyalist ideologlar, “kentin sakinleri bombalanmayacak, açlıktan ölmeyecek ve hayatlarını istedikleri yerde yeniden inşa edebilirler. (…) Denemeye değer.” Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek bu olsa gerek. Fakat harabeye çevrilmiş Gazze’de Filistinlilerin hayatlarını nasıl yeniden inşa edebilecekleri de tam bir muammadır.

Önerilen “barış” planını ilk başta kabul edilebilir bulmadığını açıklayan Hamas, ABD’nin tehditleri karşısında ve besbelli ki onun sopası görevini üstlenen Arap ülkeleri ve Türkiye’nin bastırmasıyla planın ana maddelerinin (ateşkes, rehinelerin teslimi, yönetimde olmama) kabul edilebilir olduğunu, diğer madde ve hususların ise Filistin halkının ulusal mutabakatını gerektirdiğini açıkladı. Ancak silahsızlanma ve Gazze’den ayrılma dayatmasını kabul etmeyeceklerini açıkladılar.

ABD’nin sopası: Arap-Türk İstikrar Gücü

Trump’ın planında Gazze’de “barış ve istikrarı” sağlayacak güç için “barış gücü” değil de “istikrar gücü” kavramı kullanılıyor. Bu sıradan bir kelime tercihi değil, arkasında birçok siyasi ve diplomatik kaygı ve sebep yatıyor. İlkin, ortada bir “barış” yoktur. İkincisi, böylelikle Hamas siyasi muhatap olarak alınmayıp (çünkü barış gücü, çatışan tarafların sürekli onayına bağlı olarak şekillendiriliyor), “istikrarı bozan faktör” olarak görülmeye, dahası “etkisizleştirilmesi ve bölgeden sürülmesi gereken bir terör örgütü” muamelesi görmeye devam edecektir. Üçüncüsü, BM mekanizmaları, onun olası hukuki sınırlamaları devre dışı kalacak, ABD’nin rakiplerinin müdahale edebilmesinin önüne geçilecektir.

Bu gücün komutası ABD’de olacak ama ABD bu güce asker vermeyecek. Suudi Arabistan ve Mısır dışındaki bölge Arap ülkelerinin (Katar, BAE, Ürdün, Kuveyt vb.) verebileceği pek bir askeri destek yok. Trump, onlardan pamuk ellerini cebe atmalarını istiyor, fazlasını değil. Suudi Arabistan bu güce askeri katkı için pek istekli görünmüyor. Müslüman Kardeşlerle (Hamas onun bir kolu) kanlı bıçaklı olan ve iki yıl boyunca soykırıma karşı kılını kıpırdatmayan İsrail dostu Mısır’daki darbecilerin Filistin’de iyi karşılanmayacağı da sır değil. Ama buna rağmen Hamas’ı boğma görevine Mısır da dâhil edilebilir. Geriye kalan olasılık Türkiye’nin bu gücün bir bileşeni, hatta ana bileşeni yapılmasıdır. Milliyetçiler buna hevesli ve bunu bir başarı addetseler de, unutmayalım, bu gücün görevi Hamas’ı silahsızlandırmak ve bölgeden uzaklaştırmak olacak. Hamas’ı bir terör örgütü olarak görmeyen TC, ABD’nin sopası olarak ona bu muameleyi yapmak zorunda kalacak! Hamas’ın bölgede halen devam eden bir destek tabanı olduğu düşünüldüğünde, TC’ye savaş ateşinde pişirilen Hamas’ı ateşten alacak bir maşa misyonu biçiliyor. Zaten Trump’ın Erdoğan’a övgüleri de gerçekte ona verdiği görevlerin altını çizmekten öte bir anlam taşımıyor: “Kendisi çok çetin ceviz. Ne zaman yardım istesem benim için orada oldu. (…) O bizi hiçbir zaman yüz üstü bırakmadı.”

Erdoğan, ABD’nin bu konudaki isteklerini geri çevirebilecek güçte değil. Biden döneminde tüm yakarmalarına rağmen Beyaz Saray’a davet alamayan Erdoğan, beklediği daveti geçen ay Trump’tan hızlıca aldı. Ve bunu da büyük bir pişkinlikle “ABD’den alınmış bir meşruiyet” olarak pazarlamaya girişti. Erdoğan’a biçtiği görevleri yerine getirmesi için kısa vadeli olarak açtığı kredi karşılığında (Boeing, F-16 ve sıvılaştırılmış doğal gaz satışı dışında) Trump’ın neleri aldığını tam bilmiyoruz. Hamas’ı bir teslimiyete razı etme görevinin bunlardan biri olduğu ortaya çıkmıştır. Böylelikle Erdoğan’ın medya önünde İsrail’e karşı kestiği pozların kofluğu tescil edilmiştir. ABD planını Hamas’a kabul ettirme görevi verilen Erdoğan, Hamas’ın bir terör örgütü değil bir direniş örgütü olduğu sözlerini de yiyip yutmak zorunda kalmıştır.

Hamas’ın kabul etmesiyle, Gazze’de ateşkes 10 Ekim sabahı itibarıyla yürürlüğe girdi. Güya! Zira o günden bu yana İsrail ateşkesi türlü bahanelerle ihlal edip çok sayıda silahlı saldırı ve hava saldırısında bulundu; bu saldırılarda 100’ü aşkın Filistinli hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Kalıcı barış dedikleri işte bu! Tek başına bu bile, ilan edilen ateşkesin İsrail açısından sahteliğini gösterip, söz konusu planın sürüp sürmeyeceğini belirsiz hale getirmeye yetiyor. Zira Filistin’e yönelik İsrail saldırganlığı söz konusu olduğunda bugüne dek ilan edilen tüm ateşkesler İsrail’in zaman kazanma ve oyalama operasyonundan başka bir şeye işaret etmemiştir. Her birinden sonra Filistin tarafının dişe dokunur olmayan herhangi bir eylemi bahane gösterilerek savaş İsrail tarafından daha da şiddetlendirilerek tekrar başladı. Bugünün mevcut koşullarında aynı kaderin bir kez daha tecelli etmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmuyor. Netanyahu her fırsatta Hamas’ın tam imhası gerçekleşmeden “zafer de savaşa son da yok” demeye devam ediyor. Hükümetin en faşist bakanları olan Gvir ve Smotrich, sürecin en başında, Hamas silahsızlandırılmazsa hükümeti düşüreceklerini açıkladılar. Zaten Trump da eğer gereğini yapmazsa Hamas’ı kendilerinin yok edeceğini açıklamaya devam ediyor. Bu yılın başındaki ateşkes, rehinelerin teslim edilmesinden sonra İsrail tarafından bozulmuştu, bu kez de aynı şeyi yapıyor.

Kazananlar ve kaybedenler

Savaşın şu anki kazananları arasında İsrail-ABD ortaklığı başı çekiyor. İsrail dünya halkları nezdinde tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir prestij kaybına uğrasa da bölge ülkeleri karşısında net bir askeri üstünlüğü olduğunu ve arkasındaki ABD desteği nedeniyle bu üstünlüğü kullanmaktan çekinmeyeceğini ortaya koydu. Suriye’deki yeni yönetim üzerinde ABD’yle birlikte ciddi bir etkiye sahip hale geldi, işgal alanını Şam’ın güneyine kadar ilerletirken Suriye’nin her noktasını dilediğince bombalayabiliyor. Lübnan adeta İsrail’in atış ve talim alanı durumunda. Öte yandan yine ABD ve İngiltere’nin desteğiyle binlerce kilometre uzaktaki Yemen ve İran’ı da defalarca etkili şekilde bombaladı. Eğer Gazze’ye dönük Trump planı hayata geçirilecekse, bunun İsrail açısından bir zafer, Hamas açısındansa bir yenilgi olduğunu görmek gerekiyor. Ayakları havada duran Filistin’in en önemli iki parçasından biri olan Gazze artık Filistinlilerin elinde değil. Akıbeti meçhul. Bir başka bahaneyle İsrail’in tekrar işgale girişerek bu kez orayı ilhak etmesi hiç de olasılık dışı değildir.

7 Ekim 2023’le birlikte alevlenen bölgesel savaşın en büyük kaybedenlerinin Rusya ve İran olduğu açık. Rusya, tarihi nüfuz alanı Suriye’yi ABD’ye kaptırdı, oradaki iki askeri üssünün (ve dolayısıyla Doğu Akdeniz üzerindeki söz hakkının) geleceği de belirsiz, daha doğrusu Şam yönetiminin yani son tahlilde ABD’nin kararına bağlı. Bu konuda henüz Rusya’yı daha da köşeye sıkıştırmak için adım atılmadı. İran meselesi bir sonuca bağlanana kadar ABD’nin bunu bir koz olarak elinde tutmak istediği düşünülebilir. Esas büyük kaybeden ise İran oldu. Direniş Ekseni olarak adlandırdığı eksen tamamen tasfiye olmasa da gücünü önemli ölçüde kaybetti: Lübnan’da Hizbullah hem askeri hem siyasi kayıplar yaşadı ve şu an artan bir cendere altında; Suriye’de Esad rejimi çöktü; Yemen’deki İran yanlıları da düşmanları üzerinde etkili olmaktan uzaklar; Irak’taki Şii milislerin etkinliği geriledi. İran ordusunun kendi ülkesini bile İsrail-ABD hava saldırılarına karşı korumaktan aciz olduğu ortaya çıktı. Bir dönem boyunca tüm bölgede artan nüfuzu hayli gerilemiş durumda olsa da İran’daki Molla rejimi ne geleneksel politikasından vazgeçiyor ne de nükleer programından. Emekçilere, kadınlara ve azınlıklara dönük faşist baskılar da devam ediyor. İran’daki faşist Molla rejimi, içsel bir reform dinamiğinden yoksundur, girdiği yolda ilerlemek dışında bir seçeneği yoktur. Bu nedenle de eninde sonunda yıkılmaya yazgılıdır.

Eğer Trump planı başarıya ulaşırsa, Hamas ve diğer cihatçı örgütler de kaybedenler listesine eklenmiş olacaklar. Filistinli cihatçı örgütler savaşın durmasını “fedakârlıklarımızın meyvesi” diye tanımlayıp zafer pozları kesseler de gerçek hiç de öyle değil! Cihatçılar yaşanan acıların karşılığının cennette alınacağıyla kitleleri sakinleştirmeye çalışsa da yıkım o denli büyük ki bu palavralarla insanların acılarını dindirmek mümkün değildir. Her burjuva önderlik gibi Hamas ve diğer cihatçılar da halkın acılarını gerçekte umursamazlar; silahlar susup hayat bir parça normale döndüğünde ezilen halkın yaşananları sorgulamaması için bugünden gürültü çıkarıyorlar.

Aynı süreçte Ortadoğu’daki savaşın gidişatından kârlı çıkan ülkelerden biri de Türkiye oldu gibi görünse de kazın ayağı pek öyle değil! Yıllardır Suriye savaşında konumlanarak hem oradaki Kürt hareketini dizginlemeyi hem de mümkünse Suriye’de bir nüfuz alanı kazanmayı hedefleyen Türkiye, HTŞ’nin önünün açılmasında fiilen rol oynayarak yeni Şam yönetimi üzerinde büyük bir nüfuz kazanmaya çalıştı. Ancak işler hiç de istediği gibi gitmiyor, Rusya’nın etkisizleşmesiyle ABD ile Rusya arasında git-gel yaparak bulduğu manevra alanını kaybetti. Artık ABD’nin sopası olmaktan ya da o sopayı tatmaktan başka bir şansı pek kalmadı. Suriye’deki yönetim değişikliği, aynı zamanda oradaki Kürt sorununun çözülmesi gereğini de ivedileştirdiği için Türkiye’nin Kürt sorunu açmazı daha da büyümüş oldu. ABD’nin HTŞ aracılığıyla Türkiye’ye sunduğu hediyenin faturası hem Rojava hem de Türkiye’deki Kürt hareketine farklı bir yaklaşım geliştirme zorunluluğu olarak somutlandı. Minimum tavizle badireyi atlatmaya ve zaman kazanmaya çalışıyor TC egemenleri.

İki devletli çözümün neresindeyiz?

Tarihi Filistin topraklarındaki Arap kökenliler (Filistinliler) kabaca üç eşit büyüklükteki parçaya bölünmüş durumda. Çoğunluğu Müslüman ve bir kısmı da Hıristiyan olan yaklaşık 2 milyon Arap/Filistinli, İsrail vatandaşı durumunda ve İsrail topraklarında yaşıyor. Batı Şeria’daki FKÖ yönetimi altında yaşayan 2,5 milyon Filistinli mevcutken, yıkıma uğratılmadan önce Gazze’de de 2 milyondan biraz fazla Filistinli yaşıyordu. FKÖ yönetimi 1967 sınırlarına dayalı iki devletli çözümü hedefliyor, uzun yıllar bunu reddeden Hamas da bir noktadan itibaren bu çözümü kabullendiğini açıklamıştı. Başta Türkiye olmak üzere Hamas’a sempatiyle bakan Arap ve Müslüman ülkelerin hepsi de iki devletli çözümü benimsediklerini açıklıyorlar.

Bugün, iki yıl süren katliam ve yıkımın ardından Filistin’in bir ayağı yok olmanın eşiğine gelmiştir. İsrail’in gerek Gazze’ye yönelttiği saldırganlıkla gerekse de Batı Şeria’da izlediği işgal/yerleşimci politikasıyla 1967 sınırlarına dayalı “iki devletli çözüm” ihtimalini ortadan kaldırmak istediği açıktır. Netanyahu ısrarla Filistin devletine izin vermeyeceklerini açıklıyor: “Filistin devleti kurulmayacak… Ülkemizin kalbine terörist bir devlet dayatma girişimine karşılık vereceğiz.” Trump yönetimi Batı Şeria’nın ilhakı ve yeni “yerleşim projeleri”ne yukarıda açıkladığımız nedenlerle karşı çıkar gözüküyor. İki devlet konusundaysa, ABD ilkesel bir red içerisinde değil ancak bunun zamanının olmadığını açıklıyor. “Zamanı geldiğinde” de bunun ancak askerden arındırılmış, kendi ordusu olmayan bir Filistin devleti olabileceğini savunuyor, Kudüs’ün Filistin devletinin tarihi başkenti olduğu da reddediliyor.

Batı Şeria’da FKÖ egemenliğindeki Filistin Yönetimi tüm ümidini emperyalistler ve bölgesel güçler arasındaki bir uzlaşmaya bağlamış durumda. İki yıl boyunca Gazze’de yürüyen soykırıma karşı gerçekte kılını dahi kıpırdatmadı. Batı Şeria’da geçmişte olduğu gibi işgalci İsrail’e karşı anlamlı bir sokak direnişi, yeni bir intifada örgütlenmedi. Mevcut FKÖ önderliği, Trump’ın planına minnettarlığını, her türlü reformu hayata geçirmeye hazır olduğunu vb. açıklayıp duruyor. Gazze’den Hamas’ın uzaklaştırılmasını sevinçle karşılıyorlar ve Gazze’nin yönetiminin kendilerine devredilmesi için Trump’a yaltaklanıyorlar. Netanyahu bu yöndeki talepleri de kesin bir dille reddediyor.

Şurası çok net: Siyonist İsrail devleti, kurulduğundan bu yana geçen kısa süre içerisinde tüm komşularına saldıran, burjuva uluslararası hukuku bile takmayan ve bunu kendine ait bir ayrıcalık olarak gören, gerek bireysel suikastları gerekse de kitlesel katliamları hem ülke içinde hem de ülke dışında yapmasına rağmen hiç hesap vermeyen, başka ülkelerin topraklarını açıkça işgal ve ilhak eden, Filistinlilere yaşam hakkı bile tanımayan terörist bir devlettir. Siyonist rejim yıkılmadan bölge halklarına barışın gelmesi mümkün değildir. Yahudi halkının diğer halklarla kardeşçe ve eşit bir şekilde yaşayacağı bir devlet kurma hakkı elbette vardır; ancak savaşı, işgal ve ilhakı, yayılmacılığı ve diğer halkları aşağılayan resmi ve dini bir ideolojiyi benimsemiş bugünkü Siyonist devletin varlığı meşru görülemez.

Zayıf bir ihtimal olarak eğer bu ateşkes sürdürülürse, Gazze’de ya da daha genel olarak Filistin topraklarında savaş bitti denebilir mi? Hangi açıdan bakarsak bakalım bu soruya evet cevabı vermek mümkün değildir. Birincisi, mesele İsrail’in güvenliği ve ona dönük Filistinli grupların saldırıları değil, bağımsız, özgür ve yaşayabilir (toprak bütünlüğü sağlanmış) bir Filistin devletinin yaratılması meselesidir. Filistin sorunu bir ulusal sorundur ve Filistin halkı kendi özgür devletine kavuşuncaya kadar bu sorun kimi zaman alevlenip çatışma ve savaşa dönüşerek kimi zamansa biraz daha küllenerek devam edecektir. İkincisi, bugün Gazze’de yaşanan savaş sadece Filistin sorunuyla sınırlı olmaktan çoktan çıkmış, Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşın bir parçası haline gelmiştir. Yalnızca İsrail ve Filistin önderlikleri değil, tüm bölgesel ve küresel güçler işin içinde, çatışmanın bir tarafındadırlar. Onlar arasında yürüyen emperyalist paylaşım savaşı bir sona ulaşıncaya dek Filistin topraklarındaki savaş da, bölgenin nasıl paylaşılacağı hususu da bir sonuca bağlanmamış olacaktır. Aslına bakılırsa bu durum hem bölgenin diğer bir köklü sorunu olan Kürt sorunu açısından, hem de I. Dünya Savaşı sonrasında emperyalistlerce çizilen sınırların akıbeti açısından aynen geçerlidir. Bu başlıklardan hiçbirini diğerlerinden mutlak biçimde izole edip kendi içinde bir çözüme kavuşturmak mümkün değildir. Bu yüzdendir ki, bölgedeki emekçilerin kaderi hem komşu ülkelerdekiyle hem de tüm dünyadaki emekçilerle çok daha doğrudan birbirine bağlı hale gelmiştir. Emekçilerin kurtuluşu ve kalıcı barışın yolu kapitalizmi dünya ölçeğinde ortadan kaldırmayı hedefleyen proleter devrimci mücadeleden geçiyor.

 



[1] Ehud Barak’ın adı İşçi Partisi olan bir partinin geçmişteki lideri olması kimseyi yanıltmamalı, o da siyasi rakipleri ve diğer mevkidaşları gibi Siyonisttir, Filistin halkının da düşmanıdır. Derdi Filistinlilere yapılan zulüm değil, bunun faş olarak İsrail’in itibar kaybetmesidir.

[2] Trump’ın planı 20 maddeden oluşuyor, en önemli maddeler şunlar:

  • Savaşın derhal durdurulması, insani yardım akışının sağlanması, rehine takası ve buna bağlı olarak İsrail ordusunun üç aşamada geri çekilmesi,
  • Hamas’ın ve diğer silahlı grupların silahsızlandırılması, yeni yönetimden kesin olarak dışlanmaları,
  • ABD’nin bölgesel ortaklarının, Hamas’ı kontrol altında tutma garantisi vermesi,
  • Uluslararası İstikrar Gücü aracılığıyla güvenliğin sağlanması. Bu güç, Gazze’de Filistin polis güçlerini eğitecek ve destekleyecek. Bu güç, uzun vadeli iç güvenlik çözümü olacak. Komşu ülkelerin askerleriyle birlikte sınır güvenliğini sağlayacak, mühimmat girişini engelleyecek,
  • Uluslararası (yani gerçekte ABD-İngiltere) denetim altında, belediye ve kamu hizmetlerini örgütleyecek Filistinli uzman/teknokratlardan oluşan geçici bir yönetimin kurulması,
  • Bölgenin yeniden inşası: Yabancı uzmanlardan oluşan bir kurulun, “uluslararası grupların geliştirdiği yatırım fikirleri”ni de dikkate alarak bir kalkınma planı geliştirmesi, katkıda bulunacak ülkelere özel gümrük indirimleri uygulanması, ayrıcalıklı ticaret koşullarına sahip bir serbest ekonomik bölge kurulması

[3] Zira planın İsrail gazeteleri tarafından ilk sızdırılan versiyonuyla son açıklanan arasında tek maddelik bir farklılık bulunuyor; o da belirsiz bir gelecekte Filistin devletinin kurulabilmesi için “siyasi ufukların açılmasını” talep eden bir maddenin plandan çıkarılmasıdır! İsrail’in itirazlarıyla bu maddenin plandan çıkarıldığı anlaşılıyor.

19 Ekim 2025
AKP
TC'nin emperyal atakları
Emperyalist Savaşlara Hayır!
ABD
Ortadoğu
Filistin Sorunu
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/oktay-baran/gazzede-sozde-ateskes-ve-trumpa-biat?qt-diger_makaleler=3