sınıf mücadelesinde Marksist Tutum sitesinde yayınlanmıştır (https://marksist.net)

Anasayfa > Sözde Askeri Vesayet Karşıtlığından Sivil Faşizme

Sözde Askeri Vesayet Karşıtlığından Sivil Faşizme

Selim Fuat, 14 Eylül 2025

202509arka-2.png

Erdoğan ve AKP’nin çeşitli sözcülerinin çeşitli zamanlarda yaptıkları farklı konuşmalarda ısrarla dile getirmekten hoşlandıkları bir cümleleri var: “Askeri vesayeti biz kaldırdık.” En son 2 Temmuz 2025’te yaptığı bir konuşmada Erdoğan bunu yine ifade etti: “Yasakları kaldırdık, vesayet odaklarını dağıttık. Kendilerini milletten üstün gören kibir abidelerine hep birlikte hadlerini bildirdik.” Erdoğan bu konuşmasında siyasi vesayetin, özellikle asker‑yargı vesayetinin sivil otorite tarafından sonlandırıldığını, “demokratik” otoriteyi tesis ettiklerini söylüyordu.

Vesayet hukukta gerekli bazı durumlar için kullanılan bir uygulamadır. Hukuktaki vesayet sisteminde, aklî melekeleri yeterli olmayan bir kişinin yerine işlerini yapması, onun adına bazı konularda karar vermesi için bir “vasi” tayin edilmektedir. Yani “vasi”, vesayeti altındaki kişi adına tasarrufta bulunup, onun adına hareket eder. Bu, vesayet altındaki kişinin hak ve hukukunu korumak amacıyla yapılır. Vesayet kavramı buradan hareketle siyasette de bir durumu anlatabilmek için kullanılmaktadır. Özellikle Türkiye’deki gibi güdük burjuva demokrasilerinde, yapılan seçimlerde seçmenlerin yetki verdiği “temsilcilerinin” üzerinde bulunan seçilmemiş bazı kurumların ya da kişilerin seçmenlerden almadıkları yetkileri kullanması, böylece burjuvazinin temsili demokrasisinin işlevsizleşmesini anlatır. Yani seçilmişlerin oluşturduğu kurumların üzerinde “üst otorite” rolü oynayan kurumsal güç odaklarının etkinliğini ifade etmek için kullanılır.

Erdoğan vesayeti şöyle tarif etmektedir: “Vesayet dediğimiz yapı da darbeciler tarafından kurulan nizamın çeşitli yol ve yöntemlerle bürokrasi ve sivil siyaset çatısı altında sürdürülmesinden ibarettir. Türkiye’yi kendi başına bırakılamayacak kadar önemli bir yer olarak tarif edenler, ülkemizi doğrudan ve dolaylı ama mutlaka vasiler eliyle yönetmek için her yolu denemişlerdir.” Yani Erdoğan’a göre vesayet kavramı, askeri darbe yapanların ve onların kurdukları düzeni sahiplenip devam ettirmeye çalışanların uygulamalarını anlatır. Bunun karşısına ise hangi koşullarda gerçekleşiyorsa gerçekleşsin seçimleri meşruiyet kaynağı olarak koyar. Seçimleri kazananların görev süreleri boyunca hiçbir sınır tanımadan keyfi uygulamalarda bulunmaları, burjuva demokrasisinin denge denetim mekanizmalarını ortadan kaldırarak tüm kurumları kendi tekeline almaları, muhalif toplumsal kesimlere her türlü baskıyı pervasızca uygulamaları, onlara karşı medyayı ve yargıyı silah olarak kullanmaları normaldir, “demokrasi”yle çelişmez!

12 Eylül’den günümüze kadar geçen 45 yılda Türkiye önemli değişimler yaşadı yaşamasına ama gelinen noktada burjuva demokratik gelişme sayılabilecek herhangi bir durumun esamesinin bile okunmadığı herkesin malûmu. Askeri vesayeti ortadan kaldırdığıyla övünen Erdoğan, askeri vesayetin yerine kendi otoritesi temelinde, “seçilmişlerden” oluşanlar da dahil tüm kurumların üzerinde konumlandığı, tüm gücün tek merkezde toplandığı faşist bir iktidar kurmuştur. Ancak yine de Erdoğan ve AKP’liler demokrasi şampiyonluğu söylemini kimselere bırakmamaktadır.

Türkiye burjuvazisinin güdük demokrasisi

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine bakıldığında siyaset alanının genel olarak devlet bürokrasinin etkisi altında, bir vesayet düzeni tarafından şekillendirildiğini görmek zor değildir. O nedenle Türkiye siyasetine dair vesayet değerlendirmeleri yanlış tespitlerdir demek doğru olmaz. Ancak bu değerlendirmeleri yapan burjuva politikacıların temel derdi vesayeti ortadan kaldırmak değildir. Esas olarak kendilerinin etkisini sınırlayan vasileri yerlerinden etmek, o güç merkezlerini kendileri ele geçirmek için bu söylemi yükseltirler. Çünkü Türkiye’nin özgünlüklerinden kaynaklanan sebeplerle devlet bürokrasisinin iplerini ele geçirmeden siyaseten ve ekonomik olarak gerçek bir güç haline gelebilmeleri mümkün olmaz. Bu nedenle güç mücadelesi içerisinde olan, yükselmek, başka burjuva kesimlerin elinde olan devlet gücünün kendisinin engellenmesi için kullanılmasını ortadan kaldırmak isteyen burjuva kesimlerin politik söylemine vesayet karşıtlığı damgasını vurur. Burjuva politikacıların hiçbirinin gerçek derdi zaten yönetimde toplumun temsiliyetinin sağlanması, toplumun kendisini yönetmesi olamaz. Bu, azınlık olan burjuvazinin yönetememesi anlamına gelir çünkü. Temsiliyet dendiğinde onların anladığı, yönetimde farklı burjuva kesimlerin çıkarlarının temsil edilmesi, bu temsilcilerin uygulanacak politikalara bu çıkarlar çerçevesinde müdahale etmesidir.

Türkiye’de cumhuriyete geçiş tepeden bir devrimle gerçekleştiği, kapitalist özel mülkiyet, devletin izni, denetimi ve kayırması ile birlikte geliştiği için devlet bürokrasisi hep çok önemli bir pozisyonda olmuş, ağırlığı her zaman hissedilmiştir. Burjuvazi de bunun kabuluyle genel olarak bürokrasinin etkisini sorgulayan siyasetleri desteklemekten uzak durmuştur. Aksine bürokrasinin etkinliğine boyun eğmiş, bu durumu kendi kapitalist gelişmesinin kaldıracı haline getirecek bir yapılanma olarak görmüş, değişen koşullara bürokrasinin pozisyonunu koruyacak biçimde uyum sağlamaya çalışmıştır.

Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme kitabında, Türkiye’de askeri darbeleri incelediği bölümde çok önemli bir belirlemede bulunur. Türkiye’de devlet bürokrasisinin siyasal yaşamda taşımış olduğu ağırlığını anlatırken bunun yalnızca geçmişten miras alınan bir özellik olmadığını; Türkiye kapitalist gelişme tarzının yeniden ürettiği bir olgu olduğunu söyler: “Elbette Osmanlı’dan uzanıp gelen tarihi arka plan, burjuva düzenin yapılanması üzerine gölgesini düşürdü. Fakat modern Türkiye’nin siyasal yaşamındaki özgün yön, bürokrasinin olağanüstü konumunun burjuvazinin «çağdaş» gereksinimleri temelinde yeniden üretilmesidir. Uzun bir dönem boyunca devlet bürokrasisinin ve devlet kapitalizminin koruyuculuğu altında gelişen Türk burjuvazisi, ta ki rüştünü ispat edinceye kadar, askeri bürokrasinin düzen koruyucu misyonuna isyan etmek bir yana sık sık ona muhtaç oldu.”[1]

Nitekim burjuvazi 1960’lardan itibaren yükselen işçi hareketini ve güçlenen sosyalist örgütlenmeleri ezmesi için muhtaç olduğunda, askeri bürokrasi görevi hiçbir tereddüt göstermeden üstlendi. 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi, bu vesayet geleneğinin en sert biçimde hayata geçirildiği dönüm noktalarından biri oldu. Darbe ile birlikte ordu yalnızca devletin değil, toplumsal hayatın da en belirleyici gücü haline geldi. Siyaset, ekonomi, sendikalar ve medya askeri vesayet tarafından kontrol altına alındı. Silahlı Kuvvetler doğrudan ya da dolaylı olarak burjuva siyasetini biçimlendirdi. Büyük sermayenin ihtiyacı olan ve 24 Ocak kararlarında ilan edilen yapısal reformların gerçekleştirilmesinin önündeki tüm siyasal engeller temizlendi. Darbe sonrasında hazırlanan 1982 Anayasası ile yürütme güçlendirildi, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) aracılığıyla ordunun siyasal alan üzerindeki belirleyici rolü anayasal güvence altına alındı. İşçi sınıfının militan mücadelesi ile 1976 yılında kaldırılmak zorunda kalınan Devlet Güvenlik Mahkemeleri yeniden hayata geçirildi. Üniversiteler Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ile tamamen kontrol altına alındı. Siyasi partiler yasası, sendikalar yasası gibi yasalarla örgütlenmenin önüne devasa engeller dikildi. Tüm bunlar hayata geçirilirken devrimciler ve öncü işçiler de ağır işkencelerden geçirilerek, idam edilerek sosyalist örgütlenmeler sindirilmeye çalışılıyordu.

1983 yılında yapılan seçimlerle, darbe ile birlikte alanı burjuvazi için temizleme görevini yerine getiren askeri faşist cunta yönetimden çekildi. Ancak bu durum olağan bir burjuva yönetim dönemine geçildiği anlamına gelmiyordu. Özal başbakanlığında, Bonapartist bir biçime evrildi olağanüstü rejim. 12 Eylül’ün yarattığı kurumlar ve çıkardığı yasalarla ordu ve yüksek yargı bürokrasisi, siyasal iktidarlar üzerinde yönlendirici etkisini sürdürdü. Askeri faşist darbenin lideri Kenan Evren’in görev süresinin dolmasının ardından Özal’ın cumhurbaşkanlığına geçtiği süreçte kısmi değişiklikler yaşanmasına, normal bir parlamenter sistem yaşanıyor görüntüsü verilmesine rağmen olağan bir burjuva rejime dönülemedi. Kürt ulusal hareketinin ilerlemesinin de etkisiyle, parlamento da yargı da dahil tüm kurumlar güvenlik bürokrasisinin belirleyiciliğinde ve etkisinde hareket etti. Faili meçhullerin, yargısız infazların, işkencelerin toplum üzerine bir karabasan gibi çöktüğü bir dönem yaşandı.

Bu dönemde, 12 Eylül’ün dağıttığı burjuva siyasal partilerin ardılları ve yeni siyasi oluşumlar parlamenter işleyişte istikrarsızlıklar yaratıyor, güçlü hükümetlerin kurulması ve istikrarlı programların uygulanması da mümkün olamıyordu. Bu koşullar, 12 Eylül rejiminin varlığını güçlü biçimde sürdüren kurumları dolayımıyla ordu ve yargı bürokrasisinin hükümetler üzerindeki etkisinin devamına yol açtı. Sonuçta işçi sınıfının mücadelesi ile yıkılmayan faşist rejimin tepeden kontrollü biçimde çözülüşü, bu rejimin yerleştirdiği işleyişin çok uzun yıllar boyunca sürmesine neden oldu. Faşist rejimin vasi yaptığı güçlerin hegemonyası devam etti.

2002 yılında yapılan erken seçimlerle birlikte bu hegemonyanın sarsılmasına ve zamanla el değiştirmesine yol açacak bir dönüşüm süreci başlayacaktı.

2002’den sonra ne oldu?

2002 seçimleriyle birlikte, ilk defa cumhuriyetin kuruluşundan beri devlet bürokrasisini ve onunla uyumlu siyasi örgütleri oluşturan kadroların ideolojik ve sosyal formasyonundan farklı bir ekip, üstelik güçlü biçimde hükümete gelmişti. Haliyle bu durum büyük bir güç savaşına yol açacak çelişkileri bünyesinde barındırmaktaydı. Bu çelişkilerin yol açacağı çatışmalara yeterince güçlenmeden girmek istemeyen AKP, ilk döneminde büyük burjuvazinin ihtiyaçlarını öne alarak onun desteğini sağlayacak bir programı, AB’ye katılım çalışmalarını ve buna bağlı uyum yasalarını öne çıkararak yol almaya çalıştı. 12 Eylül darbesi sayesinde, büyük burjuvazinin toplumsal muhalefetin bastırılması, ihtiyaç duyduğu ekonomik programın sorunsuz hayata geçmesi gibi istekleri karşılanmıştı. Ancak burjuva siyasal sisteminde pek çok önemli tahribata yol açan 12 Eylül rejimini aynı biçimde sürdürmek de bu dönemde işine gelmiyor, dünya kapitalist sistemiyle entegrasyonunu derinleştirecek politik, ekonomik atılımlara ihtiyaç duyuyordu. AKP hükümeti bu ihtiyaçları karşılayacağını vaad ettiği bir programla büyük burjuvazinin de desteğini sağlayarak yol almaya başladı.

Egemen sınıf içerisinde bir güç paylaşımı kavgası alttan alta ilerlerken, toplumun bu mücadeleyi yürütenlerin arkasında hizalanmasına yol açacak yapay kutuplaştırma çalışmaları da tam gaz sürdürülüyordu. Bir tarafta, 12 Eylül askeri-faşist rejiminin ürünü olan bir Anayasanın yapılandırdığı kurum ve yapılara dokunulmasını istemeyen, dolayısıyla bunların siyaset üzerindeki vesayetinin sürmesi için çabalayan statükocu burjuva güçler pozisyon almıştı. Bu statükocu güçlerin karşısında ise mevcut yüksek bürokrasi kastının ve onun ideolojisinin siyaset üzerindeki hâkimiyetinin artık son bulmasını isteyen değişim yanlısı burjuva güçler yer alıyordu. Bu ortam haliyle çeşitli kesimlerin demokratikleşme hayallerine kapılmalarına neden olurken, yönetimde etkin olan devlet bürokrasisinin ise gücünü kaybetme kaygılarının artmasına neden oluyordu.

AKP hükümetinin 90’lı yıllar boyunca kriz sarmalından çıkamayan ekonomiyi, daha çok dünyadaki parasal genişleme politikalarının yarattığı imkânlar sayesinde de olsa düzene sokmayı başarması, bunun yanı sıra Avrupa Birliği’ne uyum yasalarına dair attığı adımlarla, büyük sermaye çevrelerinden hem ülke içinden hem de dışından önemli bir destek gelmesini sağladı. Devlet gücünü elinde bulunduran statükocuların ise pozisyonları bu gelişmelerle şiddetli biçimde sarsılıyordu. Egemen sınıfın bu iki kesimi arasındaki iktidar kavgası yaklaşık on yıl boyunca şiddetli biçimde sürdü. Milli Güvenlik Kurulunun yapısının değiştirilmesi, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılması, YÖK yasasının değiştirilmesi, Terörle Mücadele Yasasının değiştirilmesi gibi önemli değişikliklerin yapılması, AKP’nin, kendi tanımlarıyla, muhafazakâr-demokrat görüntüsünü güçlendirdi.

Liberal demokratlar başta olmak üzere epeyce geniş bir kesim AKP eliyle ileri bir demokratikleşme süreci yaşanacağı beklentisinde iken, Mehmet Sinan yaşanacak gelişmeleri büyük bir isabetle öngörüyor ve Marksist Tutum sayfalarında şunları söylüyordu: “AKP, statükocuların saldırıları karşısında kendini savunmak durumunda kaldığı ölçüde «demokratlaşan» bir görünüm vermektedir. Bu saldırılar azaldığında ve burjuva kamp içinde AKP’yi benimsemeye yönelik bir konsensus oluştuğunda, AKP’nin de diğer burjuva partiler gibi demokratlıktan uzaklaşıp, kadim devletin çıkarlarını savunmaya geçeceğinden hiç kuşkumuz yok. Başka türlü olması da mümkün değildir zaten. Çünkü emperyalizm çağında ve hele ki Türkiye gibi despotik gelenekleri ağır basan bir ülkenin burjuvazisinden, daha ileri, daha samimi bir demokratlık beklemek, ham hayal bir düşünce olurdu doğrusu.”[2]

Nitekim 2011 yılı itibariyle, AKP’nin demokratikleşme barutu tükenmeye, oluşturdukları hayaller sönmeye başladı. Bürokrasinin geleneksel mevzilerinin büyük oranda fethedilmesinin ardından demokratikleşme hayallerine kapılanların hüsrana uğradığı bir gericileşme süreci hızla yol almaya başladı. Artık “askeri vesayet” ve “darbe tehdidi” gibi bahanelerinin kalmaması AKP’nin baskıcı niteliğinin bütün çıplaklığıyla görünür hale gelmesini sağladı. Dünyada ve Türkiye’de yaşanan ekonomik ve politik gelişmeler sonucu biriken çelişkiler de AKP’nin otoriterleşme sürecini beslemeye başladı. 2013 sonrasında Erdoğan tam olarak bir Bonapartlaşma sürecine girdi. Bu dönemde “askeri vesayete karşı mücadele”nin başını çeken Fethullahçı kanat da, ABD’nin planları doğrultusunda Erdoğan’ı tasfiye etmek üzere harekete geçtiği için, iktidar blokundan tasfiye edildi. Ardından Türkiye’de Erdoğan liderliğinde başlayan faşist yükseliş dönemi, 2016’da 15 Temmuz darbe teşebbüsü bahane edilerek gerçekleştirilen bir sivil darbe sonucu faşist rejimin kurumsallaşmasıyla neticelendi. Askeri vesayeti ortadan kaldırmakla övünenlerin siyasetinin çıktığı sokakta, sivil faşist bir yönetim emekçilerin ve ezilenlerin üzerine bir karabasan gibi çöktü.

Demokrasi ancak devrimci mücadele ile kazanılabilir

Elif Çağlı’nın ironi gibi görünen ama yaşanan gerçekliğe tam olarak karşılık gelen kavramlarıyla, 12 Eylül’de kurulan devletin askeri-faşist rejimine karşı mücadele yürüttüğünü iddia edenler, bu sefer devletin sivil-faşist rejiminin kurulmasına önderlik ettiler. Vesayet karşıtı söylemini hiçbir zaman bir kenara bırakmayan AKP, iktidara geldiği ilk dönemlerden itibaren devlet bürokrasisinde söz sahibi güçlerle ciddi bir mücadeleye girmek durumunda kalmış, onları yer yer geriletmiş, devlet bürokrasisine dışardan gelerek yerleşmiş olabilir. Ama bu pozisyona gelebilmek için demokrat pozları kesmiş olsa da, burjuvazi içindeki güç dengesinde kendi yerini sağlamlaştırdıktan sonra, burjuva demokrasisinin bilinen en temel unsurlarını bile ortadan kaldırma konusunda hiçbir tereddüt yaşamamıştır. 12 Eylül gibi askeri olmasa da onunla aynı işlevi gören sivil bir faşist rejimin tesisi için en önde kılıç sallamaktan geri durmamıştır. Üstelik bunu, bir dönem askeri vesayetin elebaşı olarak gördüğü ve tasfiye etmek üzere hapse tıktığı Ergenekoncu generallerle, Perinçek’le vb. ittifak kurarak yapmıştır. Yani yıllar boyunca onca siyasal altüst oluşa, sert mücadelelere neden olan burjuvalar arasındaki kapışmalar, topluma zerre demokrasi getirmediği gibi toplumun kırk katırla kırk satır arasında perişan olmasına neden olmuştur.

12 Eylül’den günümüze yaşanan bu dönüşüm, ülkede genel anlamda bir demokratikleşmeyi burjuva güçlerin birbirleriyle kapışmasının bir sonucu olarak beklemenin beyhude olduğunu net bir biçimde bize göstermektedir. Burjuva güçlerin birbirlerine karşı kullandıkları söylemler, vaad ettikleri demokratik ilerlemeler vs, sadece kendi siyasetlerinin arkasına emekçi kitleleri yığmak için kullandıkları göz boyama taktiklerinin gereğidir. Askeri vesayete karşı mücadele yürüttüklerini söyleyenlerin geldikleri nokta bunu fazla söze gerek bırakmayacak şekilde göstermektedir. Şu burjuva güç iktidardan düşebilir, onun yerine bu burjuva güç gelebilir; ancak bu değişimler emekçilerin demokratik taleplerinin karşılanmasını sağlamayacaktır. Unutulmamalıdır ki, demokratikleşmeve işçi sınıfı adına gerçek kazanımlar sadece devrimci mücadele ile elde edilebilir.



[1] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay.

[2] Mehmet Sinan, Anayasa Tartışmaları ya da Burjuva Siyasal Düzenin Değişim Sancıları, 3 Eylül 2010, https://marksist.net/node/2488

14 Eylül 2025
AKP ve Otoriterleşme
Share

Kaynak URL:https://marksist.net/selim-fuat/sozde-askeri-vesayet-karsitligindan-sivil-fasizme?qt-diger_makaleler=1