Kapalı kapılar ardında hazırlanan ve bu yılın Şubat ayında Çevre Komisyonundan yangından mal kaçırır gibi alelacele geçirilerek Meclise getirilen İklim Kanunu, ilk 4 maddesi kabul edildikten sonra muhalefetin itirazları üzerine 15 Nisanda geri çekilmişti. O zaman “yeniden gözden geçirilmek üzere” geri çekildiği söylenmişse de hiçbir değişiklik yapılmadan yeniden Meclise getirilen kanun teklifinin görüşmelerine 25 Haziranda başlandı. Çalışma süresi 31 Temmuza kadar uzatılan Meclisin görüşeceği kanun tekliflerinden biri bu olacak ve belli ki Meclis tatile girmeden iktidar ne yapıp edip istediği gibi bir İklim Kanununu yasalaştıracak.
Meclise ilk geldiğinde daha fazla gündem olan, muhalefet cenahında hararetli itirazlara ve tartışmalara yol açan İklim Kanunu, bugünlerde rejimin bir başka talan yasasının gündeme girmesi nedeniyle geri planda kalmış durumda. Ama zaten bu mesele maalesef işçi ve emekçilerin gündeminde en alt sıralarda dahi yer bulmuyor. Gelişmiş Batılı kapitalist ülkelerden farklı olarak Türkiye’de çevre duyarlılığı, gündelik hayattaki sayısız örnekle de doğrulandığı üzere, maalesef halen çok geri durumdadır. Tüm dünyada emekçiler giderek artan ölçüde ekonomik sorunlarla, işsizlik ve yoksullukla, demokratik ve sendikal hak gasplarıyla boğuşurken, Türkiye’de bu saldırıların dozu çok daha şiddetlidir ve bu durum çevresel sorunların işçilerin gündemine girmesini daha da zorlaştırıyor. Bu konularda duyarlılık oluşturması gereken sendikaların konuya ilgisizliği ve sosyalist örgütlerin de zayıflığı bu geriliğin kırılmasını daha da zorlaştırıyor. Oluştuğu kadarıyla çevre duyarlılığının eylemli bir karşı duruşa yol açamamasında ise faşizmin ağır baskıları ve devlet terörünün belirleyici rolü bulunuyor. Bütün bunlar, iktidarın teklifi gözden geçirmiş gibi yapma ihtiyacı bile duymamasının, yeni dönemi beklemeden onaylanması için yine alelacele Meclise getirmesinin nedenini açıklıyor. Konunun doğrudan muhatabı olan köylülerin, çevre örgütlerinin haklı olarak “süper talan yasası” olarak adlandırdığı “Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” de 13 Haziranda Komisyona getirildi, 20 Haziranda jet hızıyla geçti ve Meclisin önüne geldi. Bu torba kanunla şirketlerin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) kararı olmadan izin ve ruhsatlar için başvuru yapmasının önü açılıyor. Ormanlar, milli parklar, sit alanları, sulak alanlar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, zeytinlikler, meralar maden ve enerji şirketlerinin yatırımına yani talanına açılıyor. Kısacası şirketlerin daha önce fiilen yaptığı talan ve yağma kanunlaştırılmak isteniyor. Bu yasa teklifine tepkiler devam ederken iktidar zaman kaybetmeden İklim Kanununu sahaya sürdü ve her iki yasanın da Meclis tatile girmeden Genel Kuruldan geçirilmesi planlanıyor. Aynı günlerde, Kültür ve Turizm Bakanlığının, “Kamu Taşınmazlarının Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkında Yönetmelik”te değişikliğe giderek, ormanların deniz kıyısındaki bölümlerinin “özel mülkiyete veya tahsisli yatırımlara” tahsis edilmesine izin veren değişiklikler yapması da, iktidarın bu yolda kararlılıkla yürümeye devam edeceğini gösteriyor.
İklim Kanunu, iklim değişikliğiyle mücadele etme gerekçesiyle çıkarılıyor. Ancak doğanın ve tarım arazilerinin talanını hızlandıracak yeni bir kanunu çıkarmaya hazırlanan; sınırlı içme suyu kaynaklarının kirletilmesi, toprağın zehirlenmesi pahasına siyanürlü altın madenlerine ruhsat vermeye, HES şirketlerine peşkeş çektiği dereleri kurutmaya, acele kamulaştırma kararlarıyla tarım arazilerine, zeytinliklere çökmeye devam eden rejimin iklim değişikliğiyle mücadele etmek gibi bir amacı yoktur. Yalnızca Kanal İstanbul gibi çevre felâketine yol açabilecek riskleri barındıran bir projeyi inatla gündeminde tutuyor olması bile rejimin niyetinin iklim değişikliğiyle mücadele olmadığını anlamaya yeterlidir. O halde rejimi bir İklim Kanunu hazırlamaya iten sebep nedir?
Sol partilerin yarattığı basınçla AB’nin 2021’de hazırladığı, AB dışından gelen ürünlerin karbon ayak izinin ölçülmesi ve yüksek emisyonlu üretim yapanlara karbon vergisi uygulanması teklifi, diğer adıyla Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması (CBAM), 2023 yılında Avrupa Komisyonu tarafından onaylanarak resmen yürürlüğe girdi. Çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen sektörlerini kapsayan CBAM, geçiş döneminin ardından 1 Ocak 2026’dan itibaren uygulamaya konulacak. İhracatının yüzde 40’tan fazlasını AB’ye yapan Türkiye’nin de AB ile ticaretinin etkilenmemesi için sera gazı emisyonlarını azaltması, daha doğrusu azaltıyormuş gibi görünmesi ve bu amaçla bir İklim Kanunu çıkarması gerekiyor.
Her ne kadar İklim Kanunu Meclise bu yıl geldiyse de yasanın çıkarılmasına yönelik hazırlıklar birkaç yıl öncesine uzanıyor. Hatırlayalım; AB’nin Avrupa Yeşil Mutabakatını açıklamasından 1,5 yıl sonra, 2021 yılında, iktidar Yeşil Mutabakat Eylem Planı hazırlamış, İklim Değişikliği Başkanlığını kurmuş ve Erdoğan, 6 yıldır onaylanmayan Paris Anlaşmasını Meclise göndermişti. Aynı dönemde yayımlanan 2022-2024 Orta Vadeli Programda yer alan “yeşil dönüşüm” başlığının altında ise şu ifadelere yer verilmişti: “Özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında reel ekonominin sıfır karbon ekonomisine dönüşüm sürecinde finans sektörünün ve bankacılığın önemli bir rolü olacağı öngörülmektedir. Bu süreçte gerçekleştirilecek yasal altyapı çalışmalarının da uluslararası sürdürülebilir para ve sermaye piyasalarından uygun maliyetli kaynak sağlamak için bir ön koşul olacağı anlaşılmaktadır.” Mecbur kaldığı bir kanunu çıkarmaya hazırlanan rejim, zorunlulukları fırsata çevirmeye çalışarak AB’den gelecek fonların hesabını yapmakta, Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ile oluşturacağı karbon piyasası üzerinden de sermayeye yeni kâr alanları yaratmayı hedeflemektedir.
Hazırlanan kanuna yüzeysel olarak bakıldığında AB’nin iklim yasalarıyla uyumlu görünmektedir. Ancak detaylarına bakıldığında pek çok maddenin genel geçer yazıldığını, esas olarak karbon piyasasına odaklanıldığını, karar ve denetleme mekanizmalarının tamamen tepede oluşturularak sendikaların, meslek örgütlerinin, çevre örgütlerinin, yerel yönetimlerin dışarıda bırakıldığını görmek zor değildir. Diğer taraftan Avrupa’nın iklim kriziyle mücadelesi zaten ikiyüzlücedir. AB’nin iklim politikalarının yönünü belirleyen esas faktör son tahlilde ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır. ABD ve Çin’in ise Avrupa’daki kadar bile “iklim kriziyle mücadele etmek” gibi bir politikası yoktur. Bu koşullarda Türkiye’de rejimin iklim politikasını “mış gibi yapmak” üzerine inşa etmesinin önünde anlamlı bir engel yoktur. Üstelik bu politika rejimin ruhuna ve karakterine de gayet uygundur.
Hazırlanan kanunda iklim değişikliğiyle mücadele etmeye yönelik açık ve net hedefler bulunmamaktadır. Örneğin iktidarın 2021 yılında beyan ettiği “2053’te net sıfır emisyon hedefi” bile kanunda yer almamaktadır. İktidarın ve sermayenin yasa maddelerini rahatlıkla istediği yöne çekebileceği muğlaklıklar, boşluklar ziyadesiyle mevcuttur. Kanun kapsamında görevlendirilen bakanlıkların yükümlülükleri en geniş haliyle ifade edilmekte, net hedefler çizilmemektedir. Bu haliyle pek çok maddenin vitrin süsü kabilinden yazıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çok basit bir örnek verelim. Kanun teklifinde Enerji Bakanlığı “yenilenebilir enerji kaynaklarının en üst düzeyde kullanımını” ve “enerji verimliliği uygulamalarının tüm sektörlerde yaygınlaştırılmasını” sağlamakla, “enerji dönüşüm sürecine uyum sağlanmasına yönelik gerekli altyapıyı” oluşturmakla yükümlü kılınıyor ama diğer taraftan bu iktidarın Türkiye’deki enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan fosil yakıtlardan çıkış hedefi bulunmuyor. Aksine ekonomi programlarında maden şirketlerinin önünü açacak, fosil yakıt üretimine, doğanın talan edilmesine hız verecek düzenlemelerin yapılmasından söz ediliyor. Keza yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun somut bir adımı olarak yeni talan yasaları çıkarılmaya çalışılıyor.
Adına ister iklim değişikliği ister iklim krizi denilsin ortada yakıcı hale gelmiş bir toplumsal sorun olduğu gerçeği inkâr edilemez. İklim krizinin yol açtığı kuraklık, sel gibi felâketler, tarımsal üretime ve hayvancılığa zarar vermekte, gıda krizini ve göç krizini büyütmekte, yoksullaşmayı derinleştirmektedir. Çok açık ki iklim krizine yol açanlar kapitalistler, etkilenenler ise esas olarak işçi ve emekçiler, köylüler, çiftçilerdir. Devletlerin iklim değişikliğiyle mücadele adı altında hayata geçirdiği politikalar sermaye sınıfını koruma altına alırken bu politikaların olumsuz sonuçlarından da yine emekçiler etkilenmektedir. Örneğin fosil yakıt enerjisi yerine temiz enerji elde etmek için kurulduğu söylenen ama gerçekte yalnızca kâr amacı taşıyan yenilenebilir enerji santralleri, tarım arazilerini, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını, ormanlık alanları olumsuz yönde etkileyebilmekte, köylüler yaşam alanlarını ve geçim kaynaklarını kaybetme riskiyle yüz yüze kalabilmektedir. Dolayısıyla iklim politikaları belirlenirken iklim değişikliğinden en çok etkilenen toplum kesimlerinin, onları temsil eden sendikaların, çevre örgütlerinin, STK’ların, meslek örgütlerinin dikkate alınmaması düşünülemez. Ne var ki iktidar, İklim Kanununu hazırlarken bu örgütlerin görüşlerini dikkate almadığı gibi kanunun içeriğinde de karar alma ve denetim süreçlerinin tamamen dışında bırakmıştır. Yalnızca yasak savmak kabilinden “STK’lardan ve vatandaşlardan işbirliği” beklentisinden söz edilmiş, STK’ların oy hakkı olmadan görüş bildirebileceği ifade edilmiştir. Oldukça ayrıntılı yer verilen ETS bölümü ise İklim Kanununun esas olarak sermayenin ihtiyaçları, çıkarları ve talepleri göz önünde bulundurularak hazırlandığını göstermektedir.
Kanuna göre İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından Emisyon Ticaret Sistemi kurulacak. ETS kapsamına alınan işletmeler, devletten sera gazı emisyon izni (tahsisat) almakla yükümlü olacak. Tahsisatların bir kısmı ücretsiz olabilecek (hangi sektörlere ne kadar ve ne zamana kadar ücretsiz tahsisat verileceği belirtilmiyor) ya da açık arttırmayla satılabilecek. Şirketler kendileri için belirlenen emisyon limitini aşarlarsa piyasadan tahsisat satın alabilecekler. Ya da tersinden biriktirdikleri tahsisatları satabilecekler. Bu tahsisatlar kurulacak olan karbon borsasında işlem görebilecek. Böylece “kirletme hakkı” borsada alınıp satılabilen bir metaya dönüştürülerek kimi şirketler için kârlı bir yatırım aracı haline gelebilecek.
ETS ile ilgili tüm karar ve uygulamaları, kurulacak olan Karbon Piyasası Kurulu yürütecek. Doğrudan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanının başkanlık edeceği ve yalnızca çeşitli bakanlıklardan üst düzey bürokratların yer alacağı bu kurul; karbon fiyatlarının nasıl belirleneceğinden hangi şirketin ne kadar ücretsiz karbon hakkı alacağına, piyasaya ne kadar hak sürüleceğine kadar geniş bir alanda tek söz sahibi konumunda olacak. Ayrıca hangi sektörlerin ya da projelerin uluslararası karbon ticaretine açılacağına ve hangi sınırlamaların getirileceğine yine bu kurul karar verecek. Kurulun idari işleri İklim Değişikliği Başkanlığı tarafından yürütülecek. Aynı başkanlık, sistemin genel işleyişinden tahsisatların dağıtımına, şirketlerin salımlarının izlenmesinden denkleştirme projelerinin düzenlenmesine kadar neredeyse tüm teknik ve yönetsel süreçleri kontrol edecek. Yurtdışından karbon kredisi alma ya da satma kararları da bu kurulun takdirinde olacak. Bütün yetkileri elinde tutacak olan Başkanlığın ve Kurulun karar alma süreçlerinde ve denetlenmesinde ne STK’lar, ne çevre örgütleri ne de yerel yönetimler yer alıyor. Bu, Kurulun tamamen sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etme serbestliğinde olacağı anlamına geliyor.
Hazırlanan kanunun suiistimale en açık maddesi “denkleştirme” maddesidir. Buna göre şirketler emisyon azaltım yükümlülüklerini yurtiçinden ya da yurtdışından alınan “denkleştirme” projeleriyle yerine getirebilecekler. Yani bir şirket üretim sürecinde emisyonunu azalt(a)mıyorsa, yurtiçinde ya da yurtdışında hazırlanan bir emisyon azaltım projesine[1] destek vererek, yaptığı emisyon fazlasını “telafi edebilecek”. Denkleştirme projelerinde emisyon azaltımının kâğıt üzerinde kalması, etkisiz ya da sahte projelerin ortaya çıkması ihtimali hiç de düşük değil. Nitekim Avrupa’da bunun pek çok örneği yaşandıktan sonra AB, ETS kapsamında denkleştirmeyi kaldırdı. Avrupalı şirketler, daha ucuz olduğu için geri ülkelerdeki denkleştirme projelerini almayı tercih ettiler. Projelerin yürütüldüğü bölgelerdeki yerel halkların gördüğü zararı, itirazlarını hiç dikkate almadan bu projeler üzerinden karbon kredisi alarak kâğıt üzerinde “temiz” görünmeyi başardılar. Bir başka yöntem olarak zaten kurulması planlanan bir yenilenebilir enerji santrali ya da zaten hayata geçirilecek olan bir ormanlaştırma projesi üzerinden karbon kredisi satın aldılar. Böylece kendi üretim alanlarında hiç iyileştirme yapmalarına gerek kalmadan ucuz projeler alarak emisyonlarını azaltıyormuş gibi göründüler.
Avrupa’da yapılanların Türkiye’de kat be kat fazlasının yapılmaması için hiçbir sebep yoktur. Yalnızca iktidarda sermaye yanlısı faşist bir rejim olduğu için değil, Türkiye’de geçirilmek istenen denkleştirme yasasının sınırları net bir şekilde çizilmediği için Avrupa’dakine kıyasla suiistimale çok daha fazla açıktır. Denkleştirme projesi olarak sunulabilecek olan “yenilenebilir enerji üretimi”nin ülkedeki durumu ortadadır. Görünürde yeşil olan ama pratikte köylülerin tarım arazilerine el konulmasına ya da zarar görmesine, yeraltı sularının ve havanın kirlenmesine, ormanların tahrip edilmesine, köylülerin su kaynaklarının kesilmesine, derelerin kurutulmasına yol açan, çoğu durumda yerel halkın ve çevre örgütlerinin direnişiyle karşılaşan pek çok biyokütle, güneş enerjisi, jeotermal santrali, HES örneği vardır.
Teklife göre kanun kapsamında elde edilen gelirler, iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik yatırımları teşvik etmek ve desteklemek için kullanılacakmış. Ayrıca, bu yatırımları daha az riskli ve daha ucuza yapılabilir hale getirmek amacıyla sigorta desteği, garanti verme, hibe (karşılıksız destek) ya da faiz indirimi gibi finansal destekler sağlanacakmış! İşsizlik Sigortası Fonunun istihdamı arttırma bahanesiyle patronlara peşkeş çekildiğini düşündüğümüzde bu fonun da benzer bir akıbeti olacağını tahmin etmek zor değildir.
Sonuç olarak rejimin İklim Kanunu ve kanunda yer alan Emisyon Ticaret Sistemi, AB’ninkinin kötü bir kopyasından başka bir şey değildir. Ama zaten rejimi daha fazlasını yapmaya zorlayacak bir basınç ne içeride ne de dışarıda vardır. Başta AB ülkeleri olmak üzere emperyalist-kapitalist ülkelerin iklim politikalarındaki ikiyüzlülük ve tutarsızlık, rejimin elini fazlasıyla rahatlatmaktadır. Gezegenin geleceği bir bütün olarak kapitalist sistemin tehdidi altındadır.
Kapitalist sistemde iklim krizi her geçen gün derinleşiyor ve bu duruma “çözüm arayan” kapitalistler yıllardır iklim zirveleri yapıyor, anlaşmalar, mutabakatlar havada uçuşuyor, hükümetler iklim kanunları çıkarıyor. Ne var ki her seferinde kapitalizmin içsel çelişkilerinin duvarına çarpan bu “çözüm arayışları” ancak okyanustaki damla kadar iklim krizine deva olabiliyor. Nihayetinde bütün ülkelerde iktidarlar “enerji güvenliği”, “rekabet gücünü kaybetmeme”, “ekonomik istikrar” vb. gerekçelerle kendi yasalarını esnetiyorlar ya da göstermelik yasalar çıkarıyorlar. Uluslararası sözleşmelerin altına imza atmaktan veyahut bu sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinden kaçınıyorlar. Mesela birinci başkanlık döneminde Trump, “Amerikan ekonomisine zarar verdiği ve diğer ülkelerin ABD üzerinde finansal avantaj sağlamasına yaradığı” gerekçesiyle Paris İklim Anlaşmasından çekilmişti. Her ne kadar Biden döneminde ABD anlaşmaya tekrar dâhil olsa da son seçimlerde yeniden başkan olan Trump, anlaşmanın içeriğine tamamen zıt bir iklim politikası izliyor. Enerji üretimini arttırmalıyız diyerek fosil yakıt endüstrisinin önünü açıyor, eyaletlerin çevre düzenlemelerine ve karbon emisyonunu azaltmaya yönelik girişimlerine müdahale ediyor.
İklim krizi konusunda pek duyarlı görünen AB ülkeleri ise Rusya-Ukrayna savaşında ortaya çıkan enerji krizini gerekçe göstererek temiz enerji hedeflerini rölantiye aldılar, kapattıkları veya kapatmayı planladıkları kömür santrallerini yeniden çalıştırmaya başladılar. Mesela Almanya 27 kömür santralinin faaliyet süresini uzatırken Hollanda kömür santrallerinin 2024’e kadar tam kapasite çalışmasına karar vermişti. Fransa nükleer enerjiye yeniden ağırlık verdi. İtalya doğalgaz yatırımlarını artırdı. Keza birçok AB ülkesinde kömür kullanımının süresi 2035’e, hatta 2040’a kadar ötelendi.
AB’de 2005’te yürürlüğe giren ETS’nin temel amacı güya karbon emisyonlarını azaltmaktı ancak 2022’ye kadar enerji yoğun sektörlere (örneğin çelik, çimento, havacılık gibi) bol miktarda ücretsiz karbon salımı hakkı verildi. Yani kirlilik yapanlara fiilen ayrıcalık tanındı. 2022 sonunda yapılan anlaşmayla ücretsiz tahsisatların kademeli olarak kaldırılması kararlaştırıldı fakat bu süreç 2026’da başlayacak ve 2034’e kadar devam edecek. Diğer taraftan 2005’ten bu yana AB ülkelerinin karbon salımında görünürde bir düşüş olsa da bunun önemli bir kısmının “karbon kaçağı” nedeniyle olduğu belirtiliyor. Yani şirketler yüksek karbon emisyonlu üretimlerini çevre kurallarının daha gevşek olduğu Asya, Afrika ülkelerine kaydırdı. Sonuçta Avrupa’da karbon emisyonları azalıyor görünürken küresel karbon emisyonları artmaya devam etti.
Diğer taraftan tüm emperyalist ülkelerde şirketlerin Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinden arazi satın alması ya da 99 yıllığına kiralaması çok yaygın. Bu şirketlerin arasında fosil yakıt üreten enerji şirketleri de bulunuyor. Kendilerini temiz göstermek için biyoyakıt üretimi de yapan bu şirketler, satın aldıkları arazilerde bunun için ormanları katlediyor, su kaynaklarını yok ediyor, küçük çiftçileri ve yerli halkları zorla yerinden ediyorlar. Yani hem iklim krizini hem de gıda krizini büyütüyorlar.
Yukarıda verdiğimiz örnekler hem kapitalistlerin hem de devletlerin kendi koydukları kuralları çiğnemenin bin türlü bahanesini ve yolunu bulduğunu gösteriyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki iklim krizi sorunu kâr amaçlı üretim yapılan kapitalist sistemde çözülemez. Zira sorunun sebebi olanlar onun çözümü olamazlar. “Dolayısıyla tüm can alıcı sorunların kökeninde kapitalizmin yattığını idrak etmek temel hareket noktasıdır. Yarattığı tüm sorunlarla birlikte kapitalizme son verebilecek bir hareketin başını devrimci hedefler doğrultusunda örgütlenmiş işçi sınıfından başka hiçbir toplumsal kesim çekemez. Silah fabrikaları köleleştirilmiş ve alıklaştırılmış işçiler tarafından tıkır tıkır işletildikçe, üretilen silahlar yine onlar tarafından bir noktadan diğerine ulaştırıldıkça ve yine onlar çocuklarını gönül rızasıyla savaşa gönderdikçe nasıl ki emperyalist savaşlar bitmezse, onlar sınıf bilinciyle donanıp örgütlü bir güç olarak ayağa kalkıp bu gidişatı durdurmadıkça çevrenin anasını ağlatan fabrikalar, madenler, enerji santralleri vb. de tıkır tıkır işlemeye devam edeceklerdir.”[2]
[1] Emisyon azaltım projesi, sera gazı salımını ya da atmosferdeki sera gazı miktarını azaltan faaliyetleri ifade eder. Bu projeler, ya doğrudan bir kaynakta salımı azaltır ya da doğadaki yutak alanları (örneğin ormanlar) arttırarak mevcut emisyonların etkisini azaltmayı hedefler.
[2] Oktay Baran, İklim Krizi ve Kapitalizm, 4 Ekim 2019, https://marksist.net/node/6764