
Faşist rejimin varlığı ve yarattığı koşullar her yıl giderek artan oranlarda can alıyor. Rejim varlığını devam ettirebilmek için toplumu istediği yönde dizayn etmeye çalışıyor, baskı ve yasaklarını arttırdıkça arttırıyor. İnsan hayatını zerre kadar önemsemiyor ve adeta eline aldığı bir balyozla, topluma keyfince en kaba şekli vermeye çalışıyor, kırıyor, döküyor, parçalıyor... Toplum da bunun sonuçlarını çeşitli durumlarda çok ağır bir şekilde ödüyor. Son yıllarda kaçak/sahte içki kullanımının giderek artması ve bunun sonucunda her yıl yüzlerce insanın hayatını kaybetmesi rejimin böylesi uygulamalarının sonuçlarından biri! Son yıllarda alkollü içkilerin fiyatlarının ve vergilerinin arttırılmasıyla Türkiye’de sahte içki tüketiminden kaynaklanan ölümlerde giderek artış yaşanıyor. Özellikle yılbaşı ya da kutlama yapılan belirli günlerde ve alkol tüketiminin yoğun olduğu dönemlerde yasa dışı yollardan üretilen alkol ürünleri piyasaya sürülüyor. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentler başta olmak üzere birçok kentte sahte alkol zehirlenmesinden kaynaklı ölümler giderek artıyor. Bu yıl, yılbaşından bu yana 100’ü aşkın insan hayatını kaybetti. Ölenler arasında yabancıların sayısının da artması, sahte/kaçak içki kullanımının yalnızca evlerde değil turistik ve içkili mekanlarda da yoğunlaştığına işaret ediyor. Valilikler ve yandaş medya sorunun boyutlarını gizlemek için ölenlerin sayısını düşük gösteriyor, vaka sonrası ölüm riskini atlatıp organ yetmezliği veya ciddi sağlık sorunlarıyla hayatını devam ettirecek olan çoğunluk ise bu sayının içinde yer almıyor! Gündeme düşen ciddi sayıdaki ölümlerin ardından kaçak alkol üretim tesislerine operasyonlar düzenleniyor, yüzlerce “şüpheli” yakalanıyor, tonlarca kaçak içki ya da üretiminde kullanılan malzemeler ele geçiriliyor, “çeteler çökertiliyor” ama olayların ve ölümlerin ardı arkası kesilmiyor. Sahte alkol sorununun giderek büyümesine yol açan iktidar son 10 yılda alkollü içkilerle ilgili onlarca yasak kararına imza attı. Bu yasaklarla adım adım alkol kullanımını kısıtladı. 2011 yılında kabul edilen tütün ve alkol yasasıyla, spor kulüplerinin alkollü içki markalarını çağrıştıracak isim, logo veya amblem kullanması yasaklandı. Efes Pilsen Spor Kulübü ismini ve logosunu bu yasadan sonra değiştirmek zorunda kaldı. 2013 yılından itibaren gece 22:00 ile sabah 06:00 saatleri arasında turizm bölgelerini de kapsayacak şekilde alkol satışı yasaklandı. Getirilen yeni yasaklarla da alkollü içkilerin her türlü reklâmının, kampanyalarının, etkinliklerinin ve promosyonlarının yapılması yasaklandı. Çeşitli kurumların tesislerinde, öğretmenevlerinde, TCDD’de alkollü içkilerin satışı yasaklandı. Bu yasaklar parklara, piknik alanlarına, sahillere kadar uzatıldı. Koronavirüs salgını bu mevzuda da fırsata çevrildi ve alkol ve salgın arasında sanki doğrudan bir ilişki varmış gibi bir algı yaratılmak istenip, alkollü içkilerin satışına yeni kısıtlamalar ve yasaklar getirildi. Tekel bayileri için başlatılan çeşitli yasaklar, süpermarket ve zincir marketlere kadar genişletildi bir müddet. Önceleri meşruluğunu kırmak için başlayan ve “ancak evinde içebilirsin” denmek istenen alkol kullanımına dair yaklaşım, fiyatlara yapılan fahiş zamlarla “yoksulsan evinde bile içemezsin” noktasına getirildi çeşitli yasak ve uygulamalarla! Alkol yasakları sınır tanımazken, alkollü içkilere dayatılan yüksek vergiler ve aydan aya gelen zamlarla beraber alınamaz hale gelmeye başlayınca insanlar internetten öğrendikleri tariflerle kimyagerliğe soyunup alkollü içkisini kendi evlerinde hazırlamaya başladı. Evde üretim yapamayanlar için de –sonu ölümle bitebilecek– daha ucuza içki temin edilebilecek yaygın bir kaçak/sahte alkol piyasası ortaya çıkmakta gecikmedi. Sahte/kaçak içki zehirlenmelerinin en önemli nedeni etil alkol yerine daha ucuz ve temini daha kolay olan metil alkolün (metanol) kullanılmasıdır. Oysa insan sağlığına ciddi zarar verebilen metanol, endüstride, genellikle antifriz, boya çözücüsü ve temizlik ürünlerinde kullanılan bir alkol türüdür. İnsan vücudunda merkezi sinir sistemini tahrip eden bir etki ortaya çıkarır ve körlüğe, organ yetmezliğine ve zamanında tedavi edilmezse ölüme neden olur. Etil alkol (etanol) de alkollü içkilerde kullanılan ve insan vücudu tarafından metabolize edilebilen bir alkol türü olmakla birlikte doz aşımı olduğunda son derece zehirlidir. Evlerde içki üretimi artış gösterince, rejimin yaptığı ilk iş etil alkole tadını acılaştıran bir madde katılmasını zorunlu kılmak oldu. 2018’de ise önce bir müddet etil alkol satışı yasaklandı, ardından tekel bayilerine perakende satılabilir ruhsatı verildi. Daha sonra bu şekilde satılması da yasaklandı ve 2021 yılından itibaren etil alkol sadece eczanelerden reçeteyle ya da firmaların kurumsal düzeyde talepleriyle alınır oldu. Bu gibi uygulamaların sonucunda merdiven altı yerlerde insan sağlığını tehlikeye atan alkol üretimi yaygınlaşarak, son yıllarda uluslararası suç şebekelerinin buluşma noktasına dönmüş olan Türkiye’de bir kaçak/sahte alkol piyasası büyümeye başladı. Gelinen noktada bu piyasa öylesine büyümüş ve öylesine büyük bir güç ve ilişkiler ağı yaratmış durumda ki, çeşitli yol ve yöntemlerle en güvenilen yerlerde, zincir marketlerde bile bu ürünler satılabilmektedir. Mesela kimi tekel bayileri özel bir şifreyle gelen müşterilerine el altından kaçak/sahte içki satabiliyor. Laboratuvar analizi yapılmadan gerçeğinden ayırt edilemeyen alkollü içkilerin sahtesi yapıldığı gibi bandrollerinin de sahtesi yapılıyor ve sahte/kaçak içki kullanmak istemeyen tüketici riske atılıyor. Bu durum sorunun nasıl kontrolden çıktığını, insan hayatını riske atan boyutunun giderek nasıl büyüdüğünü ortaya koyuyor. Devletin Alkol Politikalarını İzleme Platformunun basın taraması ile elde ettiği verilere göre 2023 yılında 1 milyon 195 bin 493 litre sahte/kaçak içki ele geçirilirken, 2024 yılında bu miktar 3 kat artarak 4 milyon 265 bin 679 litreye çıktı. Ele geçirilen kaçak/sahte içki miktarı yıldan yıla artarken ölüm oranları da beraberinde artmaktadır. Son beş yılda sahte/kaçak içki nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 400’den fazladır. Göstermelik denetim ve operasyonlarla sorun çözülmediği gibi (çözülmek istenmediği) bu operasyonlarda ele geçen kaçak ürün miktarları rejimin sorunu ne boyutta büyüttüğünü göstermektedir! Rejimin ideolojik bir yaklaşımla seküler hayat tarzına karşı ortaya koyduğu rövanşist tutumu yüzünden ölen insan sayısı giderek artıyor. Bu arada, alkollü içkilere uygulanan fahiş vergilerle devasa bir soygun gerçekleştiriliyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ikiyüzlülüğüne devam eden, insan sağlığını umursamayan, sağlık sistemini ticarileştirip çökerten AKP iktidarı uyguladığı yüksek vergilerin alkollü içki tüketimini azaltacağını, böylelikle de toplum sağlığına katkıda bulunacağını iddia etmektedir. Oysa vergi ve ÖTV’nin yüksek oluşu alkollü içkilerin karaborsa faaliyetlerini büyüten en önemli etkenlerden biridir. Pırlanta ve elmas gibi lüks tüketim ürünlerinde özel tüketim vergisi konulmazken, alkollü içkilere ağır vergiler bindiriliyor ve yoksul emekçi kitleler burada da adeta yolunuyor! Vergi uzmanı Ozan Bingöl 2017 yılında devletin vergi gelirinin 536 milyar lira olduğunu, bu verginin 138 milyar lirasının ÖTV’den toplandığını söylüyor. Bunun 10 milyar lirasının ise alkollü içkilerden alınan ÖTV’den olduğunu ifade ediyor.[1] Bugün bir şişe rakının vergi oranı %65’e yakındır. Diğer bir deyişle, alınan her bir şişenin beşte üçünü devlet içmektedir! Türkiye dünya genelinde en yüksek alkol vergisine sahip ülkelerden biridir. 2022’de 47 Avrupa ülkesinin ele alındığı verilere göre Türkiye alkol tüketiminde sonuncu iken ödenen vergide 3. sırada yer alıyordu! Faşist rejim toplumu her yönüyle dizayn etmeye çalışırken toplum sağlığını önemsiyormuş gibi yaparak bir yandan vergi soygunu gerçekleştirirken, diğer yandan alkollü içkilerle ilgili hayata geçirdiği yasaklarla yaşam tarzına müdahale alanını genişletiyor. AKP iktidarı, dini referanslarla, tüm sorunların kaynağını ahlâksızlık, ahlâksızlığın nedenini de alkol tüketimi olarak yansıtırken, sahte içkiden hayatını kaybedenlere dair “hak ediyorlar” algısı yaratmaya çalışıyor. Pandemi döneminde hiçbir bilimsel dayanağı olmadan pandemi ile alkol kullanımı arasında doğrudan bir ilişki varmış algısı yaratılmaya çalışılmış, yasaklarla ve giderek artan kısıtlamalarla toplumda bu konuda özel bir hassasiyetin oluşması istenmişti. Rejim sözcüleri tarafından “ahlâklı”, “dini hassasiyetleri gelişkin” diye ifade edilen ama özünde “dindar ve kindar” nesiller yetiştirilmesi istendiği çok açık! Bunun yaratılması için de her türlü olanak harekete geçiriliyor. Tüm devlet güçlerini, kurumlarını eline geçirmiş olan rejim her konuda “neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ben söylerim” diyor. Her “fırsatta” alkol tüketiminin “kötülükleri”nden dem vuruyor, yalanlar yaymaktan geri durmuyor. Alkol kullananların “kutsal değerlere” (dine, başörtüsüne, analara, aileye, devlete, Erdoğan’a...) saygısızlık potansiyeli taşıdığı, yeri geldikçe kurgusal olaylar üzerinden de işleniyor. Hatırlayalım, 2013 yılında “Gezi direnişi” sırasında, cami dışındaki ezik bir bira kutusunun, cami içinde çeşitli yerlere konup konup çekilen görüntüleri, cami içinde toplu bira içildiği yönünde bir haber yaymak için medyaya servis edilmişti. Bu yönde çıkan haberlerin ardından camide bira içildiğini görmediğini söyleyen müezzin, bu yalanı ortaya çıkardığı için silahlı bir grup tarafından dövülerek tehdit edilmişti. Yine aynı süreçte Erdoğan “çok önemli bir yakınımın gelinini yerlerde sürüklediler” açıklaması yapmış ve ardından yandaşların yanı sıra muhalif geçinen medyanın büyük bir kısmı da bu “olayın” üstüne bodoslama atlamış, günlerce ekranlarında işlemişti! Saldırıya uğradığını iddia eden kadın (Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu), gazetecilere verdiği röportajda Kabataş’ta bebek arabasıyla yolun karşısına geçtiğinde deri giysili, yarı çıplak bir grup erkek tarafından kendisine, başörtüsüne ve Erdoğan’a küfür ve tehditler edildiğini, üzerine idrar yapıldığını, cinsel tacizde bulunulduğunu ve bunu yapanların ellerinde, tokuşturarak içtikleri bira şişeleri olduğunu söylemişti. Bunların hepsinin yalan olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıksa da (yandaş medya kendi yalanlarına tekzip getirmiyor doğal olarak) iktidara destek veren kesimlerde belli oranlarda istenilen etkiyi yaratmaya yetmişti! Pislik at izi kalsın mantığıyla hareket eden rejim için yalan söylemek ahlâksızlık değil çok doğal bir şey! Öyle bir hava yaratılmak isteniyor ki sanırsınız alkol tüketimi toplumda büyük bir infial yaratmış, alkol tüketen herkes alkolik, tüm sorunlara neden olanlar alkol kullananlar ve tüm kötülüklerin anası alkol! Toplumun büyük bir kesimi bunca baskıya rağmen, hâlâ kimin alkol kullanıp kullanmadığıyla ilgilenmezken, ortada bir alkolizm sorunu varmış gibi algı yaratılmak isteniyor. Milyonlarca insan, yaratılan yapay kutuplaşma içinde rejimin istediği çizgiye çekilmek istenmektedir. Yakın dönemlere kadar orucunu da tutan, ara sıra –gizlemek zorunda bile olmadan– birkaç kadeh rakısını da içen, Cumaya da giden ortalama insanlara “ya bizdensin ya onlardan” denilmektedir! Oysa rejim, bizzat baskılarıyla, ekonomik koşulları daha da kötüye götürmesi ve diğer toplumsal sorunları arttırmasıyla emekçilerin alkole ve türlü türlü bağımlılık yapıcı zararlı maddelere daha fazla yönelmesine yol açıyor. Buna rağmen Türkiye’de alkol tüketimi Avrupa’ya göre son derece düşük oranlarda seyrediyor. Dünya Sağlık Örgütünün 2021 yılı sağlık raporuna[2] göre alkol tüketimi sıralamasında Avrupa ülkeleri 15 yaş üstü nüfusta yılda ortalama 9,5 litre saf alkol tüketimi ile ön sıralarda yer alıyor (bu oran yaklaşık olarak 190 litre biraya, 80 litre şaraba tekabül ediyor). Türkiye ise 1,8 litre yıllık alkol kullanımı ile Avrupa sıralamasının en altında kalırken, Asya’da da en az alkollü içki tüketilen ülkeler arasında yer alıyor. Alkol yasakları çeşitli ülkelerde de zaman zaman denendi. Gerek dünyanın başka yerlerinde gerek ABD’de alkolü yasaklama ya da kısıtlama denemeleri başarısızlık ve fiyaskoyla sonuçlandı. Ama sonuçlarını toplum ağır bir şekilde ödedi. ABD’de alkollü içkilere yasak getirilmesi konusundaki tartışmalar 1830’da başladı. Alkol kullanımı o dönemlerde genellikle yoksulluk veya delilikle ilişkilendiriliyordu. ABD’de 1920 ile 1933 yılları arasında alkollü içkilerin üretimi, satışı ve dağıtımının yasaklandığı bir dönem yaşandı. Bu yasaklar kırsal bölgelerde ve bazı eyaletlerde başarılı olsa da kentlerde etkili olamadı. Yasakların ardından alkol üretim tesisleri kapanınca alkol talebi, kaçak içki ticareti ve alkol tüketiminin yapıldığı yasadışı mekanların ortaya çıkmasına yol açtı; depolarda, yeraltında gizli barlar işletilmeye başlandı. Yasakla beraber alkol tüketimi azalsa da kaçak içki satışı devam etti ve bu durum bu işi organize eden mafyatik çetelerin artmasına ve bunların hem ekonomik hem sosyal olarak güçlenmesine yol açtı. Bazı restoranlar kâr edemediği için dükkân kapatsa da, yasakları orta sınıf destekliyor, bu durumdan en çok işçi sınıfı etkileniyordu. Zamanla içki yasağının devlete maliyeti artmaya, sonuçları ağır olmaya başladı. Kaçakçılıkla mücadele zorlaşmaya, kolluk güçlerinin ve cezaevlerinin maliyetleri artmaya ve kaçak içkiden dolayı insanlar ölmeye başladı. 1920’lerin sonlarında içki yasağı toplumdaki desteğini kaybetti. 1933’de alkol yasağı kaldırıldı. Bazı eyaletlerde yasak devam etse de 1966 yılına gelindiğinde yasağı uygulayan tek bir eyalet kalmamıştı.[3] Mesele “alkol bağımlılığına çözüm üretmek” olarak ele alınacaksa, sonuçlarını çeşitli yönleriyle toplumun da yaşayacağı, kişiye hem bedensel hem de ruhsal olarak zarar veren bağımlılık yaratan maddelerle mücadele kuşkusuz çok önemlidir. Ancak kişiyi bu maddelerin esiri haline getiren koşulları (işsizlik, yoksulluk, baskı ve yasaklar, örgütsüzlük ...) ve onun sonucu olan ruh durumunu (çaresizlik, yalnızlık, geleceğe olan güvensizlik, karamsarlık, umutsuzluk, depresyon...) değiştirmeden sorunun çözülmesi mümkün değildir. Böyle bir sorunu yasaklarla engellemeye kalkışmak daha da içinden çıkılmaz sorunlara yol açmaktadır. Uyuşturucu çetelerinin cirit attığı Türkiye’de, alkole ulaşamayan insanlar/gençler çok daha zararlı maddelere ulaşmakta maalesef zorluk çekmemektedir! Rejim, kapitalizmin yarattığı sorunları daha da derinleştirerek emekçilerin sorunlarını katmerli hale getirerek, hayatı çekilmez kılıyor. Ortaya çıkan sorunları büyüttüğü yetmiyor, bunları toplumu kutuplaştırmak ve bölmek için kullanıyor. Çözermiş gibi yaptığı her sorunu soygun vesilesi yapıyor. Ve neredeyse tüm uygulamaları giderek artan ölümlere neden oluyor! İşçi ve emekçilerin yaşamını her gün daha fazla risk altına atan böylesi bir rejimden kurtulmak ve aynı şeyleri bir daha yaşamamak için örgütlü mücadele etmekten başka bir kurtuluş yolu yok!