
İnsanlığın özgürlükçü, eşitlikçi, müreffeh bir dünya tasavvuru ve böylesi bir dünyaya duyduğu özlem, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanır. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte toplumun küçük bir azınlığının çoğunluğu sömürerek zenginleşmesi, bu zenginliğin giderek artması ve devlet gibi bir zor aygıtıyla devamının sağlanması, üreticileri yoksulluk ve esarete sürüklemiştir. Tam da bu yüzden tarih boyunca bu düş çeşitli mitolojik öykülerle de kendini ortaya koymuş, egemenler yeryüzünde inşa edilmek istenen cenneti dinler aracılığıyla öteki dünyaya havale edip onun önünü kesmeye çalışırken, filozofların bir bölümü de ona giden yolun düşünsel temellerini döşemeye girişmişlerdir. Eşitsizlikleri ve çelişkileri en yüksek noktaya taşıyan kapitalizme gelindiğindeyse bu özlem kat kat artmıştır. Öte yandan bu düşün hayata geçmesinin önünde sarp kayalarıyla bir zorunluluklar âlemi dikilirken, bu engelin aşılması için gereken nesnel zemini adım adım yaratan da kapitalizm olmuştur. Üretici güçlerde muazzam bir sıçrama yaratarak evrensel bir bolluk toplumunun maddi temellerini döşeyen kapitalizm, aynı zamanda evrensel bir sınıf olan proletaryayı doğurarak, bu uğurda verilen mücadelelerin küresel ve yığınsal bir nitelik kazanmasını sağlamıştır. Böylece insanlığın binlerce yıldır özlemini duyduğu sınıfsız, sömürüsüz toplum, tarihte ilk kez ulaşılabilir bir hedef haline gelmiştir. Aslında tarihsel yolculuğunun sonuna yaklaşan kapitalizmin artık çürüme ve kendisiyle birlikte her şeyi çürütme aşamasına gelmiş olması, bu sömürü sisteminin yıkılmasını hoş bir düş ya da ulaşılabilir bir hedef olmanın çok ötesinde yakıcı bir zorunluluğa dönüştürmüştür. Bu zorunluluk, kapitalist üretim tarzının sayısız alanda yol açtığı eşitsizlik, adaletsizlik ve yıkımın artık akıl sınırlarını zorlayacak kadar şiddetlenmesiyle kendini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfının Enternasyonal marşının “biz başka dünya isteriz” sözlerinin, milenyum başlarından bu yana pek çok kitlesel eylemde yankılanan “başka bir dünya mümkün” şiarında yansımasını bulmasının nedeni işte kapitalizmin insanlığı mahkûm ettiği bu cehennemî tablodur. Bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca emekçi “artık yeter” diyerek birbiri ardı sıra sokağa dökülüyorsa, gençler iş, eğitim, özgürlük için ayağa kalkıyorsa, kadınlar erkek egemen sisteme karşı öfkelerini haykırıyorsa, ekolojik tahribat karşısında “iklimi değil sistemi değiştir” çığlıkları yükseliyorsa, bu, kapitalizmin artık tarihsel sınırlarına dayandığının giderek çok daha geniş kitleler tarafından kavranır hale geldiğini göstermektedir. Engels’in belirttiği gibi, mevcut toplumsal kurumların sağduyuya aykırı ve adaletsiz oldukları yönündeki artan kavrayış, üretim ve değişim alanında yaşanan değişikliklerin mevcut toplumsal düzenle artık uyuşmadığının bir işaretidir.[1] Günümüzde yaşanan işte tam da budur. Her alanda sorunları düğüm haline getiren kapitalizm, devrim kılıcının bu düğümü kesip atması için gün saymaktadır. Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyinin bugün geldiği nokta, insanlığın yiyecek, giyecek, barınma, ulaşım, temiz su, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabilmenin ötesine geçmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sanayiye ve tarıma uygulanması sayesinde bugün çok daha az emekle çok daha fazla mal ve hizmet üretmek mümkündür. Bunun mantıki sonucunun toplumsal refaha ulaşılması, çalışma saatlerinin azaltılması ve işsizliğin ortadan kalkması olması beklenirdi; ama aksine, artı-değer sömürüsüne dayanan kapitalizm yoksulu daha da yoksullaştırıp zenginliği küçük bir azınlığın elinde toplayarak eşitsizliği, adaletsizliği, yoksulluğu, işsizliği en uç noktalara taşıyor. Bolluktan kriz doğuran bu sistem 1 milyar insanı açlığa terk ederken, her dört kişiden birinin de beslenme yetersizliği çekmesine yol açıyor. Dünya nüfusunun yüzde 1’inin küresel zenginliğin yüzde 43’ünü gasp ettiği bu sistemde, nüfusun yarısına sadece yüzde 2’lik bir pay düşüyor. Yani eşitsizliğin, yoksulluğun, yoksunluğun kaynağı, egemenlerin iddia ettikleri gibi “insan ihtiyaçlarının sınırsız, kaynaklarınsa tüm nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar kıt oluşu” değil, hiçbir şey üretmeyen asalak bir azınlığın o kaynakları alenen hortumlaması ve üretimi sadece ve sadece kâra endekslemesidir.[2] Üretimin toplumsal niteliğine rağmen üretim araçlarını kendi özel mülkiyeti olarak gasp eden kapitalistler, onları ancak kârlı gördükleri zaman ve alanlarda harekete geçiriyorlar. Bu da milyarlarca insan yokluk çekmesine rağmen, devasa ölçeklerdeki üretim aracının ve yüz milyonlarca işçinin atıl durumda kalmasına yol açıyor. Sermaye, toplumun en yakıcı ihtiyaçlarının karşılanmaması pahasına, çok daha kârlı olan finansal spekülasyon alanına yöneliyor örneğin. Hatta bu, emperyalizm çağında bir istisna değil genel bir durum halini almış bulunuyor. Dahası, tümüyle plansız, anarşik bir üretime dayanan bu sistem, ürettiği krizlerle üretici güçleri acımasızca yıkarak yol alıyor. Kapitalizmin yıkılması işte bu akıldışı duruma son verecek ve şu anda sadece küçük bir azınlığın sahip olduğu refahın tüm topluma yayılmasının önünü açacaktır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasının kırılması, üretimin önündeki yapay engellerin yanı sıra üretici güçlerin ve ürünlerin ekonomik krizlerde doruğa çıkan mutlak savurganlığını ve yıkımını da ortadan kaldırarak, üretici güçlerin gelişiminde muazzam bir sıçrama yaratacaktır. Egemenlerin akıl almaz ölçüdeki lüks savurganlığının son bulması da önemli büyüklükte bir üretim araçları ve ürünler kitlesini topluluk yararına özgür bırakacaktır. Böylelikle, toplumun tüm üyelerine yalnızca maddi olarak tümüyle yeterli ve her gün zenginleşen bir yaşam değil, aynı zamanda bedensel ve düşünsel yeteneklerini özgürce geliştirmeyi ve kullanmayı da güvence altına alan bir yaşam sağlama olanağı doğacaktır.[3] Üstelik insanın gerçek anlamda insan olduğu bu toplumda üretim faaliyeti, gezegenimizin sağlığını ve doğal zenginliğini koruyacak ve geliştirecek bir perspektifle yapılacaktır. Marksizmin kurucuları, bugün çok yakıcı bir sorun haline gelen ekolojik sorunlara ve bu sorunların köklü çözümüne de o günlerden işaret ederek, bu açıdan da insanlığın çıkış yolunu aydınlatmışlardır. Kapitalist sistem artık insandan doğaya elini attığı her alanı kurutur hale gelmiştir. Kırı alabildiğine tahrip eden kapitalizm kentleri de yaşanmaz hale getirmiştir. Sanayinin yarattığı büyük kentler, aynı zamanda büyük bir cangıl ve büyük bir kirlilik kaynağı haline gelmiştir. Bugün geldiğimiz noktada, kent-kır karşıtlığının ortadan kaldırılması yaşamsal bir zorunluluğa dönüşmüştür. Bu aynı zamanda “tarımsal üretimin ve ayrıca kamu sağlığının da bir zorunluluğu haline gelmiştir. Bugünkü hava, su ve toprak kirlenmesi, ancak kentle köyün kaynaşmasıyla ortadan kaldırılabilir… Kuşkusuz uygarlık bize, ortadan kaldırılması çok zaman ve çabaya mal olacak büyük kentleri miras bıraktı. Fakat, uzun bir süreç de olsa, bunlar ortadan kaldırılmak zorundadır ve kaldırılacaktır.”[4] Binlerce yıllık bir düş olsa da, sosyalizmin tarihte ilk kez Marx sayesinde ütopik bir proje olmaktan çıkarılıp bilimsel temellerine kavuşturulduğunu biliyoruz. Bu bilimsel sosyalizm anlayışı, maddi koşulların henüz yeterince gelişmemiş olması nedeniyle “kafadan kurulmak” zorunda kalınan ve “ayrıntıları üzerine ne kadar çalışılırsa o kadar çok salt fanteziye kaçılan”[5] ütopik sosyalizm projelerinden ya da sosyalizmi kolektif çiftlikler, atölyeler, kooperatifler, dayanışma ağları gibi uygulamalarla kapitalizm altında hayata geçirilmeye başlanabilecek bir şey olarak savunan çeşitli küçük-burjuva sosyalizm anlayışlarından tümüyle farklıdır. Kökleri, düşler âlemine değil kapitalist üretim biçiminin yarattığı büyük değişime uzanır, onun keskinleştirdiği toplumsal çelişkilerden beslenir ve nihayetinde o çelişkilerin devrimci çözümüyle filizlenip boy verir: “Kapitalist üretim tarzı nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe proleterlere dönüştürerek, bu devrimi (…) gerçekleştirmek zorunda olan gücü yaratır. (…) Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Fakat bununla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bununla tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf karşıtlıklarını ve böylelikle devlet olarak devleti de ortadan kaldırır.” “Üretim araçlarına toplum tarafından elkonulmasıyla, meta üretimi ve böylelikle ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşinin yerini planlı bilinçli örgütlenme alır. Bireysel varoluş mücadelesi son bulur. Böylece insan ilk kez, kesin anlamda, hayvanlar âleminden nihai olarak ayrılır, hayvanca yaşama koşullarından gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. (…) İnsanların şimdiye kadar karşılarında doğanın ve tarihin kendilerine dayattığı şey olarak duran kendi toplumsallaşmaları, şimdi kendi özgür eylemleri haline gelir. Şimdiye kadar tarihe egemen olan nesnel, yabancı güçler, bizzat insanların denetimi altına girer. İşte ancak o andan itibaren insanlar kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacaktır; ancak o andan itibaren onların harekete geçirdiği toplumsal nedenler, esas olarak ve sürekli artan ölçüde, onların istediği sonuçları da verecektir. Bu, insanlığın zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayışıdır.”[6] Marksizmin kurucuları, insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçebilmesinin maddi koşullarının, toplumsal bolluğun yaratılması ve zorunlu çalışma süresinin kısalmasıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermiş, onu asla geri bir ekonomik temel üzerinde inşa edilecek ve yoksulluğu paylaştıracak bir toplum olarak değerlendirmemişlerdir. Aksine, böylesi bir durumun eski çirkefin yeniden üremesine yol açmasının kaçınılmazlığını vurgulamışlardır. Aynı şekilde, sosyalizmin ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz bir toplum olabileceğini ortaya koymuşlardır. Marksist sosyalizm anlayışının 20. yüzyılda Stalinizm eliyle uğratıldığı tahrifat nedeniyle bütün bu temel yaklaşımların büyük ölçüde unutturulup çarpıtıldığını biliyoruz. O süreçte sosyalizm devlet eliyle gerçekleştirecek bir kalkınma projesi olarak algılatıldı. Bu yüzden SSCB’nin çökmesiyle birlikte sosyalizmin de çöktüğü düşünüldü. Oysa Elif Çağlı’nın Marksizmin Işığında[7] adlı önemli çalışmasında ortaya koyduğu gibi, ne çöken sosyalizmdir ne de Stalinizmin sosyalizm adına savunduğu şeylerin devrimci Marksizmle bir ilişkisi vardır. Kapitalizmin Marx ve Engels’in tahayyül ettiğinden daha uzun süre yaşadığı ve bunadığı aşikârdır. Bununla birlikte bu durum, geleceğin toplumunun “zorunluluklar” kıskacındaki ilk evrelerini kısaltacak atılımları da beraberinde getirmiştir. Nicedir karşımızda kelimenin gerçek anlamıyla küreselleşen, yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerle makineleşmeyi tarımdan sanayiye, hizmetten ulaşıma tüm sektörlere yayan, tam otomasyonu teknik olarak mümkün hale getiren ve üretici güçleri sıçramalı bir şekilde geliştirmiş olan bir kapitalizm var. Bugün geldiğimiz noktada insanlık sosyalizmin hayata geçirilmesi bakımından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet engelinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, bu potansiyelin dört bir koldan fışkıran bir gerçekliğe dönüşmesinin önü açılacaktır.