
Emperyalist çıkar savaşlarında kendi saldırganlıklarını meşrulaştırmak ve savaşı istedikleri yöne doğru ilerletebilmek için egemenlerin söylemeyeceği yalan, başvurmayacağı yol olmadığını biliyoruz. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında böyle olmuştu. Çeşitli biçimler altında sürdürülen Üçüncü Dünya Savaşının Afganistan, Irak, Suriye ve Libya cephelerinde de böyle oldu. Bugün de Ukrayna cephesinde aynı şeye tanık oluyoruz. Bombalar altında yıkılan binalardan yükselen toz duman bulutlarına, emperyalistlerin hızlıca çalıştırmaya başladığı yalan değirmenlerinden yükselen ve emekçileri körleştiren sis bulutları eklenmiş durumda. Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açmasının üzerinden üç hafta geçti. Bu üç hafta boyunca Ukrayna halkının üzerine bombalar yağarken, hem Batılı güçler hem de Rusya karşılıklı olarak propaganda savaşını körüklüyor. Fakat her iki cephe de savaşın emperyalist doğasını saklamaya çalışıyor. Putin Ukrayna’yı Nazilerden kurtarmaktan, Donbass bölgesindeki halklar üzerindeki baskıları sona erdirmekten vb. bahsederek bu emperyalist saldırıyı meşru göstermeye çalışıyor. Dünyada büyük bir etkiye sahip Batı medyasında da doludizgin süren ideolojik algı operasyonlarına, yaşananın bir emperyalist savaş olduğu gerçeğini gizlemek amacıyla Putin’in şeytanlaştırılmasına tanık oluyoruz. Akademisyenlerden devletin yönetim kademesindeki zatlara, parlamenterlerden yazarlara kadar geniş bir kesimin oluşturduğu koro hep birlikte “sosyopat, çılgın, paranoyak Putin’in savaşı” şarkısını söylüyor. Batı medyasının “saygın” gazeteleri bu koroya eşlik ediyor. Putin’in geçmişiyle ve karakteriyle ilgili yazılar, haberler, videolar, demeçler yeniden piyasaya sürülüyor. Yaşananın bir emperyalist savaş olduğu gerçeğini gizlemek ve kitleleri manipüle etmek için her türlü yola başvuruluyor. Örneğin Facebook ve Instagram’da “Rus işgalcilere ölüm”, “Putin’e ölüm” gibi paylaşımlara “geçici” olarak izin verildiği açıklandı. Böylece “savaş karşıtlığı” adı altında Rus düşmanlığı ve milliyetçilik pompalanırken aynı zamanda savaşın “Putin’in savaşı” olarak görülmesi sağlanmaya çalışılıyor. Bunu destekleyen bir başka argüman ise Putin’in Hitler’e benzetilmesidir. Batı medyasında çeşitli gazeteler, Putin’i Hitler’e benzettikleri resimler paylaşırken bu benzetmeyi daha da ileri götürüp Putin’in Hitler’den daha kötü olduğunu iddia edenler de oldu. Örneğin aralarında Rusya ile Ukrayna’nın da olduğu çok sayıda ülke hükümetlerine danışmanlık yapmış İsveçli ünlü ekonomist Anders Aslund, sosyal medya hesabından şöyle bir paylaşım yaptı: “Hitler Polonya’yı tanımış ama bazı tavizler istemişti. Putin ise absürt bir şekilde Ukrayna’nın bir devlet olmadığını iddia ediyor. Hitler Milletler Cemiyeti’nden ayrılmıştı. Putin ise var olan bütün uluslararası yasaları ihlal ediyor. Hitler kimyasal silah kullanmamıştı. Putin kullanmaya hazırlanıyor. Neticede, Putin, Hitler’den çok daha kötü görünüyor. Hitler, Yahudilere karşı soykırım yapmıştı. Putin bunu Ukraynalılara karşı yapıyor. Yeni bir soykırım başlatıyor.”[1] ABD başkanı Biden’ın 16 Martta yaptığı konuşma da emperyalist ikiyüzlülüğün bir başka örneği olarak verilebilir. Biden, her zamanki gibi ABD’nin özgürlüklerin ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olduğunu ileri sürerken, bu savaşın uzun ve zorlu bir savaş olabileceğini söylemeyi de ihmal etmedi. Ukrayna’ya yapılan silah, para ve gıda yardımını açıkladığı konuşması boyunca “Putin’in savaşı” algısını destekleyecek bir dil kullandı. Defalarca Putin’in adını zikretti: Putin’in ekonomisi, Putin’in savaşı, Putin’in şiddeti, Putin’in sivillere yönelik ahlâki olmayan saldırısı vb. İkinci Dünya Savaşında teslim olmayı kabul etmiş Japonya’ya iki atom bombası atarak yüz binlerce masum insanın vahşice ölümüne yol açan, hegemonyasını kaybetmemek için Üçüncü Dünya Savaşını başlatarak dünyayı kana bulayan ABD emperyalizminin temsilcisi Biden, konuşmasını bitirirken bu savaşı “bir otokratın açlığıyla insanların özgür olma isteğinin karşı karşıya gelmesi” olarak tanımladı. Oysa Marksizmin ortaya koyduğu üzere savaşı çıkartanlar çılgın ve sosyopat liderler değildir. Kapitalizm olmadan, kapitalizmin rekabetçi doğası ve iç çelişkileri savaşı doğurmadan sosyopatlar savaş çıkartamazlar. Savaşı çıkartanlar sosyopatlar değildir, sosyopatları öne çıkartan savaşı yaratan şartlardır. Sürmekte olan Üçüncü Dünya Savaşının iç içe geçen halkalarını, tarafların attığı adımların çok boyutlu sonuçlarını, kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz koşullarının çatışmaları keskinleştirdiğini, karmaşayı ve belirsizliği derinleştirdiğini düşündüğümüzde, savaş sorununun hiç de basit olmadığını söylemek gerekiyor. Tam da bu nedenle örgütsüz kitleler bu haksız ve kirli savaşa karşı çıkarken kendileri de savaşa karşı görünen emperyalistlerin niyetinin savaşı bitirmek değil rakibini ekarte ederek yeni cepheler açmak olduğunu göremiyorlar. Burada bir kez daha emperyalist kapitalist sistemin ideolojik aygıtları devreye giriyor ve başta medya olmak üzere çok çeşitli araçlarla kitleler manipüle ediliyor. Ancak kapitalist sistemin işleyişini ve içinde bulunduğu tarihsel kriz koşullarını Marksist pencereden görebilen ve aynı pencereden tarihe bakabilenler için bugünkü savaşın özel olarak Putin’in savaşı değil, emperyalist paylaşım savaşının yeni bir halkası olduğunu görmek zor değildir. Marksist Tutum’da savaşa ve içinden geçtiğimiz döneme dair yıllar öncesinde yapılan değerlendirmeler bugün yaşananlara da ışık tutuyor. Bu bir emperyalist savaştır, özel olarak Putin’in savaşı değildir Üçüncü Dünya Savaşını başlatan temel faktör, SSCB’nin dağılmasının ardından iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesiyle birlikte emperyalist kapitalist sistemde eski dengelerin altüst olmasıdır. 90’larda Balkan savaşlarıyla başlayan emperyalist kapışma, yeni emperyalist güçlerin sahneye çıkması, ABD’nin hegemonyasının zayıflaması ve şiddetlenen ekonomik krizle birlikte ABD’nin fitilini ateşlediği bir dünya savaşına evrilmiştir. 2006 yılında Elif Çağlı, Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesine dikkat çektiği makalesinde şöyle diyordu: “Kapitalist sistemin egemen gücü ABD’nin, yükselen Çin ya da Rusya gibi yeni emperyalist rakiplerle yüz yüze gelmesi ve dünyanın sonucu henüz belli olmayan uzatmalı bir hegemonya krizinin içine yuvarlanması, yaşanan dönemi belirsizliklerle dolu kaotik bir tarihsel döneme dönüştürmüştür. Bu döneme damgasını basan temel faktör, eski hegemon güç ile hegemonya tahtına göz diken yeni güçler arasında tırmanan bir yeniden paylaşım savaşıdır.”[2] Aynı makalede Çağlı, emperyalist savaşın yaygınlaşma tehlikesini küçümseyen, Irak savaşını ABD’de Bush takımının iktidarıyla sınırlı bir “çılgınlık” olarak yorumlayan siyasal yaklaşımları da eleştiriyor ve bu savaşın cephelerinin giderek genişleyeceğini belirtiyordu. Emperyalist savaş sorununa kişilerin aptallıkları ya da çılgınlıkları üzerinden bakmanın en büyük yanılgı olacağı konusunda da uyarıyordu: “Emperyalist savaşın başlayıp yaygınlaşması, dün Hitler bugün Bush gibi birinin iktidar asasını tesadüfen ele geçirmesinin sonucu değildir. Tersine, kapitalizmin içine sürüklendiği olağanüstü kriz koşulları böylesi çılgın görünümlü siyasi liderleri iktidar sahnesinin ön planına iter. O nedenle böylesi tarihsel dönemler, şu ya da bu burjuva partinin veya siyasetçinin seçim dönemiyle sınırlı olmayan ve dipten vuran derin dalgaların yarattığı olağanüstü çalkantılı dönemlerdir.”[3] Elif Çağlı’nın ABD ile yükselmekte olan yeni emperyalist güçler arasında hegemonya mücadelesinin kızışacağına ilişkin öngörüsü ilerleyen yıllarda yeni cephelerin açılmasıyla doğrulandı. Bugün dünya üzerinde Üçüncü Dünya Savaşının bir parçası olmayan neredeyse hiçbir çatışma alanı yoktur. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı da emperyalist paylaşım savaşının halkasıdır. Tek başına Putin’in kafasının içindeki çılgınlıkların ürünü olmadığı gibi beklenmedik bir gelişme de değildir. Son 8 yıllık süreçte artan gerilim Rusya’yı adım adım bu noktaya getirmiştir. 2014’te Ukrayna krizi patlak verdiğinde söylediğimizi tekrar aktaralım: “Bir yandan Rusya’nın eski SSCB cumhuriyetleri üzerindeki hegemonyasını sürdürme çabaları, öte yandan ABD ve AB’nin bu ülkeleri yanlarına çekerek Rusya’yı yalıtma ve zayıflatma politikaları bugün Ukrayna’da yaşanan krizin temel nedenidir. SSCB’nin dağılmasından bu yana başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin dünya politikasını belirleme girişimlerini büyük ölçüde sineye çekmek zorunda kalan Rusya, Putin’le birlikte bu kez emperyalist nitelikte büyük bir güç olarak dünya sahnesine çıkmıştır. Putin Rusya’sı açısından Ukrayna’nın NATO’ya ve AB’ye katılması artık geri adım atılamayacak bir kırmızıçizgiyi ifade ediyor. NATO askeri üslerinin ve ABD nükleer cephaneliğinin yer aldığı bir Ukrayna, Rusya tarafından açık bir tehdit olarak algılanıyor.”[4] Hegemonya krizinin ve kapitalist ekonomiyi çöküş noktasına getiren ekonomik krizin derinleşmesiyle emperyalist savaş da kızışmış durumdadır. Nitekim Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) açıkladığı küresel silahlanma raporu, Avrupa’da silahlanma artışının Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından önce başladığını gösteriyor. Rapora göre 2017-2021 yılları arasında küresel silah ticareti önceki beş yıla göre yüzde 4,6 oranında düşüş göstermesine rağmen Avrupa’nın askeri harcamalarında yüzde 19’luk bir artış söz konusudur.[5] Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının ardından savunma harcamaları için 100 milyar euroluk özel bir fon kurulduğunu ve bundan böyle her yıl gayrisafi yurtiçi hâsılanın yüzde 2’sinden fazlasını savunmaya ayıracaklarını açıkladı. Scholz’un gerekçesi ise çok tanıdık: Özgürlük ve demokrasinin korunması! Geçtiğimiz günlerde savunmaya yatırım (yani yeni silahlar alınması) barışa yatırımdır diyen İspanya Savunma Bakanı da aynı minvalde açıklamalar yaptı. Oysa silaha yatırım barışa değil, savaşa yatırımdır. Çünkü kapitalist devletlerin kıran kırana sürdürdüğü rekabetten dolayı o silahlar eninde sonunda halkların tepesinde patlamaktadır.