
Tepeden tırnağa insan, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret bir devrim ozanıydı Nazım Hikmet. O sınıfsız bir dünya özlemiyle kavgaya atılmış, bu uğurda ömrünün en güzel, en verimli yıllarını hapishanelerde geçirmiş bir komünist şairdi. Kaç kere yürüdü üstüne ölümün. Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında ölümle burun buruna geldiğinde de, hapiste rehin tutulurken idamı istendiğinde de, Erkin denizaltısında üzerine silah doğrultulduğunda da, açlık grevi yaptığında da, çatlak bir yürekle sırt üstü ölümü beklerken de ölüm yalnızca “yarım kalmış bir şarkının acısını toprağa götürmek” ya da “belki yıllarca sürecek olan kavganın sonunu çıldırasıya merak ederek gitmek” demekti onun için. Yaşamak ise “hiç tanımadığın, sesini duymadığın, yüzünü görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken ölümü göze alabilmek”ti.
Nazım Hikmet üzerine pek çok kitap, makale yayınlandı bugüne kadar. Yaşamının neredeyse yarısı hapishanelerde ve sürgünde geçmiş, TKP üyesi olmuş, şiirleri onlarca dilde basılmış, dünyaca tanınan bir komünist şaire dair anlatılacak çok şey var kuşkusuz. Bu yazı ise tanıklıkların ve kaleme aldığı şiirlerinin yardımıyla yalnızca onun kişiliğine ve kavgasına olan inancına bir nebze olsun ışık tutmak içindir. Çünkü onun kusursuz olmayan ama yolundan hiç şaşmayan devrimci yaşamı bugünün mücadeleci işçi kuşaklarına örnek olacak niteliktedir. Yolu onunla kesişen, onunla aynı safta mücadele eden, onun talebesi olmuş pek çok insanın tanıklıkları ve anlatımları Nazım Hikmet’in kişiliği üzerine bir fikir verir bize. Bu anlatımlarda en çok öne çıkan özelliği sadeliği ve mütevazılığının yanı sıra kavgacılığı ve azmidir.
Hem anne hem de baba tarafından paşa torunudur Nazım Hikmet. Çocukluğu, döneminin işçi-köylü çocuklarıyla karşılaştırıldığında refah içinde geçmiştir. Zeki ve yeteneklidir. İstese kalemini, şiirlerini dönemin efendilerinin hizmetine sunabilir, yeni kurulan Cumhuriyet iktidarında mebus bile olabilirdi. Bütün ömrünü lüks ve refah içinde geçirebilecekken, o işsizlik, yoksulluk, hapis ve sürgün pahasına halkının, işçilerin, emekçilerin, köylülerin yanında olmayı tercih edecektir.
1928 yılında 26 yaşındayken Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar Nazım. Onun çalışma disiplini Sabiha Sertel’in de dikkatini çekmiştir: “O sabah erkenden geliyor, yazıları okuyor, bazen tercümeler yapıyordu. Çok ciddi çalışırdı. İş zamanında hiç konuşmaz, ancak iş bittikten sonra, günün olayları hakkında düşüncelerini heyecanla anlatır, dergide kullanılmak üzere fikirler verirdi.”[1]
1929 yılında “835 Satır” adlı şiir kitabını yayınlamaya hazırlanırken Sabiha Sertel ona kitabını yayınlaması durumunda mahkemelerle, hapisle karşı karşıya kalacağını söyler. Nazım’ın cevabı çok nettir: “Su testisi su yolunda kırılır.” Sonrasını ise şöyle anlatıyor Sabiha Sertel: “Nazım öyle bir azimle yola çıkmıştı ki, onu davasını savunmaktan hiçbir engel alıkoyamazdı. Eserleri yayınlandı. Nazım az zamanda edebiyat ve sanat alanında bir yıldız gibi parladı. Her gün yazı odasına gençler doluyor. Nazım’ı bir üstat gibi dinliyor, ondan yeni sanat hakkında dersler alıyorlardı. Nazım edebiyatta yeni bir devrin müjdecisi idi. Bu şiirler yalnız şekil bakımından değil, dil, muhteva bakımından da yeni eserlerdi. Nazım’ın kullandığı dil, en temiz bir Türkçe idi. Şiirlerinde halkın dilinde olmayan kelimeler kullanmazdı.”[2] Daha kendisi 27 yaşında gencecik bir insanken gençler tarafından “üstat” olarak görünen Nazım zerrece şımarmaz. Aksine gençleri komünist fikirlere kazanmak için var gücüyle uğraşır. O şiirlerini ünlü olmak için değil davasına hizmet etmek için yazmaktadır.
kardeşlerim
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
büyük hürriyete şiirlerimiz“835 Satır” yayınlandığında şüphesiz sadece dostların değil düşmanların da ilgisini çeker Nazım Hikmet. Anlaşılan böylesi bir yeteneği kendileri için kullanmanın hesaplarını yapan Kemalist yöneticiler Nazım’ı Cumhurbaşkanlığı Köşküne davet ederler. Ancak “Ben deniz kızı Eftalya değilim”[3] diyerek bu daveti reddetme “cüretinde” bulunur Nazım. Bu olaydan sonra istediğini elde edemeyen Kemalist rejimin “B planı” devreye girmiştir ve artık kovuşturmalar, mahkemeler, hapis cezaları Nazım’ı beklemektedir. Nitekim bu daveti reddetmesinin hemen ardından İstanbul’da grev yapan tramvay işçileri için yazdığı “Sesini kaybeden şehir” şiiri nedeniyle grevcileri kışkırtıp ayaklandırmakla suçlanarak mahkemeye verilir.
Adedi devir sıfır, şehir sustu
Kenetlendi nokta nokta şehrinin, asfalt beton çenesi
Bindokuzyüz nokta nokta senesi nokta nokta ayında
Cadde boş, bir uçtan bir uca koş
Cadde boş bomboş cebim gibi
Kesildi akmıyor su
Ne bir motor uğultusu
Ne dönen bir tekerlek var
Dönemin hemen bütün aydınlarının, ilericilerinin umut bağladığı Kemalist rejim kısa sürede demir yumruğunu gösterecektir. Kimileri bu yumruk karşısında sinmeyi, iktidarla barışık olmayı tercih ederken kimileri ise bedeli ne olursa olsun seslerini yükseltmeye devam ederler. Bir zamanlar birlikte yol yürüdüğü, dost bildiği insanlar da vardır yolunu yarım bırakanların arasında. Onu yolundan çevirmeye çalışır, “dünyayı sen mi kurtaracaksın?” derler ona. Ama o bunlara aldırmaz. İçinde küçücük de olsa bir kıvılcım gördüğü herkesle yakından ilgilenen, muazzam emek veren Nazım, paçasından tutup geri çekmeye çalışanlara karşı ise acımasızdır ve yaşanmışlıklara bakmadan hiç tereddütsüz çıkarır onları yaşamından. İlk gençlik yıllarının yol arkadaşı Vâlâ Nureddin de bunlardan biridir. “Sen” diye seslenir ona ve onun şahsında tüm yolundan dönenlere:
En güzel günlerimin
üç mel’un adamı var:
Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel’un adamını,
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
…
Ne yazık!
Ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
Kalbimin kanıyla götüreceğim
ebediyete
ben o günleri..
Sana gelince, sen o günleri -
kendi oğluyla yatan,
kızlarının körpe etini satan
bir ana gibi satıyorsun!
Satıyorsun:
günde on kaat,
bir çift rugan pabuç,
sıcak bir döşek
ve üç yüz papellik rahat
için.. Kendisini “Kerem gibi” yaktığını söyleyenlere de cevabı vardır Nazım’ın:
O diyor ki bana:
— Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana…
«Deeeert
çok,
hemdert
yok»
Yürek-
-lerin
kulak-
-ları
sağır…
Hava kurşun gibi ağır…
Ben diyorum ki ona:
— Kül olayım
Kerem
gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karan-
-lıklar
aydın-
-lığa.. Resimli Ay dergisinde çalıştığı yıllarda bir taraftan kendisine aydın diyen küçük-burjuva entelektüellerle, geçmişin kalıplarına takılıp kalmış, düzenin bekçiliğine soyunmuş kalemşorlarla mücadele ederken, diğer taraftan yaşamını mücadelesine adadığı işçilerin, emekçilerin sorunlarıyla yakından ilgilenir Nazım. Halktan kopuk, entelektüel gevezeliklerle uğraşmak yerine geleceğin toplumunu kuracak gücü bağrında taşıyan işçi sınıfına döner yüzünü. Cumhuriyetin ilk yıllarında işçi sınıfı çok ağır şartlarda çalışmaktadır. Ne iş saatlerini, ücretleri düzenleyecek bir iş kanunu vardır ne de iş güvenliği. Resimli Ay’da işçilerin sorunlarını anlatan bir sayfa çıkarılması kararlaştırılır. Sayfanın mizanpajını Nazım Hikmet hazırlar. Emekçilerin bu sayfaya ilgisi çok yoğun olur ve dergiye mektuplar yağar. Bu mektuplar çok değerlidir onun için. “Bu mektupları okumak, cevap yazmak Nazım’ın en çok hoşlandığı işti. Mektupları görünce elinde ne iş varsa bırakır, bunları büyük bir ilgiyle okur, pek çok kereler cevapları kendisi yazardı.”[4]
Türkiye’de şiirlerin plağa alınması ilk defa Nazım Hikmet’in şiirleriyle olmuştur. The Viva Tonal Kolombiya firması tarafından plağa alınan şiirler kahvehanelerde, lokantalarda çalınmaya başlar. Her ne kadar kısa sürede toplatılıp çalınması yasaklanmış olsa da bu plaklar emekçilerin oldukça ilgisini çeker. Bir gün Nazım ve birkaç arkadaşı Erenköy’de bir kahvehanede otururlarken kahveci Nazım’ın şiir plağını gramofona koyar. Az sonra bütün boş masalar Nazım’ın şiirlerini dinlemek isteyen işçilerle dolar. Bunu gören Nazım sevincinden kabına sığamaz. Arkadaşlarından birinin firmadan ne kadar para aldığını sorması üzerine, “Aldığım paranın bir önemi yok. Acaba ben Kolombiya müessesesine kaç para vermeliyim? Böyle bir propaganda yapabilmek için şiirlerimi bedava vermeye hazırım. Param olsa, üzerine para da veririm” der.
1951 yılında Romanya’da yayınlanan Contemporanul dergisinde bir yazısı yayınlanır Nazım’ın: “Mücadeleci şair insanlığın geleceğine inanır ve bundan dolayı da korkunç denemelerden geçse de yazılarında ümitsizlik asla sezilmez…. Benim için fikri en başta önemli olan halkımdır. Pek az yaşadığım hürriyet yıllarımda, bir şiir yazdığımda, işçi semtlerini gezer, fakir kahvehanelerine girer okurdum. Bu âdetime, hapishanede de devam ettim. Yazdığım her satırı, birlikte kapalı kaldığım köylü ve işçilere imkânım oldukça okudum. Onların gözlem ve eleştirilerini dikkatle not ettim. Çünkü benim için pek kıymetli idi. Şair halk kitleleri ile daimi temasta bulunmalıdır, kelimelerinin gücü onlardan gelmektedir.”
Tam da dediği gibi geçirmiştir hapisteki yıllarını. Adli ve siyasi mahkûmların aynı yerde tutulduğu yıllardır bu yıllar. Çeşitli adli suçlardan yatan mahkûmlarla birlikte tam 13 yılını geçirir Nazım. Şiirlerini onlara okur. Onların hayat hikâyelerini dinler. Her birinde bu toprakların insanının özünü, kültürünü, yoksulluğunu, açlığını, sefaletini görür. Dinlediklerini ve gördüklerini bir oya gibi işler şiirlerine. Ve bu sıradan insanlar Nazım’ın dizelerinde ölümsüzleşirler. Böylece “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın bir bölümü hapisteyken birlikte kaldığı mahkûmlardan dinlediği yaşanmışlıklardan çıkar.
Memedin ayağında yarım çarıklar
Memet yüzükoyun yatmış sayıklar
Memet beygir fışkısında arpa ayıklar.
Arpayı götürüp derede yıkar
Güneşte kurutup yiyecek Memet.
Dağ taş Memet dolu, dağ taş sevkiyat.
Ölüm Allahın emri, açlık olmasa fakat. Hapiste geçirdiği yıllar zordur Nazım için. Zorlukları anlattığı, özlemini, hasretini dile getirdiği şiirler de yazar. Ama hiçbir zorluk inancını sarsamaz. Önemli olan işçi sınıfının er geç ayağa kalkacağı gerçeğidir onun için. Onu direngen kılan da bu gerçeğe duyduğu inanç ve bağlılıktır.
Ben içeri düştüğümden beri
güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine,
ben içeri düştüğüm sene
ONLAR için yazdığım
“Onlar ki; toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar.
Korkak, cesur,
cahil, hakim
ve çocukturlar,
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
şarkılarda yalnız onların maceraları vardır.”
Ve gayrısı
meselâ benim on sene yatmam
lafü güzaf… Hapisteki 12. yılında dışarıda bir kampanya başlatılır serbest bırakılması için. Bu kampanyaya destek verenlerin çoğu iyi niyetli olsa da art niyetli olanları da vardır. Örneğin Ahmet Emin Yalman gazetede yayınlanan makalesinde Nazım’ın hapiste geçen yılların ardından fikirlerinden vazgeçtiğini, ayrıca çok hasta ve bedbaht durumda olduğunu, bu yüzden serbest bırakılması gerektiğini yazar. Nazım bu durumdan çok rahatsız olur ve cevaben Yalman’a bir mektup yazar: “Biz kitlelerin kahramanlığını yaratmış olan tarihi bir devrede yaşıyoruz. İnsanlar memleket ve fikirler uğruna ölmeyi, bir bardak su içmek kadar kolay kabul ediyorlar. Bunun için anamın ağlaya ağlaya tükettiği göz nuru filân feşmekânın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Ben ne manen çökmüşüm, ne merhamet isterim, ne herhangi bir pişmanlık duydum. Sadece Türk vatandaşı olarak gerek şahsıma, gerekse memleketimin anayasasına yapılan haksızlığa, adaletsizliğe son verilmesini istiyorum, hepsi bu kadar.”[5]
Hem dışarıda hem içerdeyken gelecek vaat eden gençlerle yakından ilgilenir Nazım. Sabahattin Ali, Kemal Tahir, A. Kadir, Orhan Kemal, İbrahim Balaban ve daha niceleri... Onların gelişimi ve ortaya çıkardıkları eserler karşısında büyük bir mutluluk duymuş, teşvik edici olduğu kadar yapıcı eleştirileriyle de yol göstermiştir. En çok önem verdiği şeylerden biri sadelikse bir diğeri de ne olursa olsun umut aşılamaktır. İlk yayınlanan kitabını kendisine gönderen Orhan Kemal’e yazdığı mektupta hikâyelerini över, yüreğinin sevinçle kabardığını söyler ama bir konuda uyarır: “Senin bazı hikâyelerin, yalnız kederli değil, aynı zamanda ümitsiz. Zaten bilhassa son yıllarda, gayet malum sebeplerle, bilhassa da hikâyecilerimizde, bir temayül çoğalmaktadır. Realite, bizzat tarihi akışıyla realite, ümitsiz değildir, kederli, mahzun, acı, alacakaranlık, korkunç, iğrenç, rezil, kepaze filan falan tarafları vardır, bu tarafları aksettirmekte en ufak bir ihmal, insanlığı tek taraflı, toz pembe bir ışıkla vermek olur ve realiteden uzaklaşılır, fakat bütün bunlara rağmen bu realite yine insanların eliyle daha iyiye, daha güzele doğru gelişme yolundadır. Gelişen şey ise ümitsiz değildir, sevinçsiz değildir. Bu bahsin üzerinde bilhassa duruyorum, çünkü fert olarak bir insanın ümitsizliğe kapılması, kapılmaması yalnız kendini ilgilendirir, fakat mesela insanların hastalıklara karşı mücadelelerinin boş bir gayret olduğuna inanan bir doktorun doktorluk etmeye nasıl hakkı yoksa bir muharririn de muharrirlik etmeye hakkı yoktur.”
Nazım’ın yaşadığı dönem hem bütün dünyada, hem kendi ülkesinde çalkantıların yaşandığı bir dönemdir. Karanlığın ve aydınlığın kıyasıya savaşına, devrim ve karşı-devrim ikileminin defalarca yaşandığına tanık olur Nazım. Birinci Dünya Savaşını, Ekim Devrimini, Osmanlı’nın yıkılışını, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunu, Alman devriminin yenilgisini, Avrupa’da faşizmin iktidara gelişini, İspanya iç savaşını, İkinci Dünya Savaşını görür. Karanlığı, acıları, açlığı, ölümü, yıkımı, çürümüşlüğü anlattığı şiirlerinde dahi anahtar deliğinden karanlık bir odaya sızan ışık huzmesi gibi umut vardır.
Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:
-çürüyen diş, dökülen et-
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki sevgilim elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet! Umutludur, çünkü kendisi görsün ya da görmesin geleceğin sınıfsız toplumuna yürekten inanmıştır. Şiirlerinde geleceği tasavvur eder. Gelecek yeni şarkılar söyleyen yeni insanların olacaktır.
Belki ben
o günden
çok daha evvel:
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.
Belki ben
o günden
çok daha sonra:
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım ..
Ve ben
o günden
çok daha sonra;
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara,
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara
bayram akşamlarında keman
çalacağım ..
Etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
ve yeni şarkılar söyliyen
yeni insanların
adımları ... İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in iktidarda olduğu 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca Türkiye’de de faşizm rüzgârları esmiştir. Bu rüzgârdan etkilenen pek çok Hitler sevici sözde aydın türemiş, bunlar her yerde faşizmin propagandasını rahatça yapmaktan, provokasyonlara başvurmaktan çekinmemiş, Nazım Hikmet gibi komünistleri karaladıkları gibi hedef de göstermişlerdir. Bu faşistlerden biri de Nazım’ın etkisiyle bir dönem sola yanaşmış, ama pek çabuk sağa dümen kırarak faşizmin en “ateşli” savunucularından biri haline gelmiş olan Peyami Safa’dır. En hafifinden Nazım’ın paşa soyuna atıfta bulunarak “kanlı biftekleri, istakozları, börekleri afiyetle yiyen, tam bir burjuva keyfi içinde yaşayan” bir adam olduğunu söyleyecek kadar alçalmış bu faşiste bir şiirinde şöyle cevap verir Nazım Hikmet:
Sen de bilirsin ki ben
ne dedemden
miras bekledim
ne babamdan şeref şan!
Hasep, nesep, kan, soy, sop işinde yoğum
Çünkü ne soyu sicilli bir buldoğum
ne de tecrübelik bir tavşan
Ben sadece ölen babamdan ileri
Doğacak çocuğumdan geriyim,
ve bir kavganın adsız neferiyim. Nazım’ın “adsız nefer” olma iddiası sadece öylesine edilmiş bir söz değildir. Sürgünde geçirdiği son yıllarında yaşamına giren insanlardan biri olan Sovyet gazetecisi Rady Fish çok değer verdiği Nazım’ı şu yalın cümlelerle tarif eder: “Son derece mütevazi, insanlarla ilişkilerinde gayet alçakgönüllü idi. Kim olursa olsun –dünya çapında bir şöhret veya kimsenin tanımadığı bir köylü, bir yazar veya bir taksi şoförü– daima eşit muamele görürdü Nazım’dan…. Ne otoritesinden, ne şöhretinden övünç duyar, ne de başkalarına örnek olmaya çalışırdı; onda olan her şeyin başkalarından daha iyi olduğu duygusuna hiç mi hiç kapılmazdı.”[6]
Nazım Hikmet enternasyonalisttir. Hiroşima’da atom bombasının öldürdüğü bir kız çocuğunun çığlığını duyurur tüm dünyaya, Japon balıkçılarının ağıdını yakar. İtalyan faşizminin kanlı çizmelerinin girdiği Habeşistan’da Taranta-Babu’ya seslenir, Alman faşistlerinin katlettiği partizan kız Tanya’yı ölümsüzleştirir. Kanlı bir iç savaşın ardından faşizmin iktidara geldiği İspanya’da yıllar sonra Asturyalı maden işçilerinden yükselen sesi duyar, alt edilemeyen umudu selamlar. Dünyanın tüm ezilenlerinin, emekçilerinin kavgası onun kavgasıdır. En sevdiği memleket yeryüzüdür.
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi,
kimi Odesa’da yatar, kimi İstanbul’da, Pırağ’da kimi
En sevdiğim memleket yeryüzüdür.
Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi. Hapiste geçirdiği yıllar, dışarıdaki zorlu yaşam kalbini zayıflatır Nazım’ın. 1952’de kalbi bir kez daha teklediğinde doktorlar yazı yazmasını yasaklar, heyecan ya da üzüntüden uzak durmasını isterler. Nazım’dan bunu istemek dünyadan, insandan, hayattan kopmasını istemek gibi bir şeydir.
Şefkatli emeğinizi boşa çıkaracağım diye
kızmayın bana,
Ben vakarlı, sakin,
vurdumduymaz bir kaya gibi
deniz kıyısında yaşamıya
söz veremiyeceğim.
Bırakın, doktor,
yürek bu,
bakın nasıl çarpıyor.
Çatlıyacaksa öfkeden
kederden,
sevinçten,
varsın çatlasın.... Özlemeyen, ağlamayan, sevmeyen, hissetmeyen, gülmeyen, üzülmeyen, acı çekmeyen devrimci olur mu? Yürek ve aklın birliğidir devrimci bilinç. Yüreğini mücadeleye vermeyen insan tuzaklarla dolu, taşlı, engebeli, zorlu yolu sonuna kadar yürüyebilir mi? En karanlık gecenin sonunda yine şafak sökeceğine inanabilir mi? Ezilenlerin tarihine baktığında binlerce yenilgiye rağmen yine de zafer umudunu yeşertebilir mi?
Asrım sefil,
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum.
Bana yeter
yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir âlem için...
— Yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
Ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem),
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır... Nazım Hikmet şiirlerinde yüreğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktan, etiyle, kanıyla, canıyla insan olduğunu göstermekten çekinmez. O insanın yüreğini kıpır kıpır eden en coşkulu şiirlerini nasıl yazmışsa, gözyaşlarını da, hasretini de, hüznünü de öyle yazmıştır. Onun şiirleri yüreğinin ve aklının mükemmel uyumunu yansıtır. Tıpkı Şeyh Bedreddin Destanı’nda olduğu gibi. Nazım bu destanla bu toprağın ezilen halklarını, emekçilerini yine bu toprağın ezilenlerinin ezenlere isyanıyla tanıştırmıştır. Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının eşitlikçi toplum özlemiyle verdikleri mücadeleyi anlatmıştır. Onların yenilgisini anlattığı satırlarında yüreğinin çığlığını serbest bırakmıştır.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
…
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek. Bu satırların altına bir dipnot düşer Nazım: “Şimdi ben bu satırları yazarken, “vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın…” gibi laflar edecek olan bazı “sol” geçinen delikanlıları düşünüyorum.... Ve şimdi eğer böyle bir açıklama yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir..... Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihi, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marks’ın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri “bir ıstırap şarkısı” gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın Komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu? Marksist, bir “makina-adam”, bir ROBOTA değil, etiyle, kanıyla, sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre [somut] bir insandır.” Nasıl ki Komün, yenilmesine rağmen geleceğe bırakılmış büyük bir miras idiyse, Şeyh Bedreddin ayaklanması da geçmişten bugüne ve geleceğe taşınan bir mirastır. Ve içindeki acıyı olduğu gibi ortaya koyan Nazım yine de yas tutmaz. Destanını şu satırlarla bitirir:
Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne
bugünü yarına bağlayın! 3 Haziran 1963’te dünyanın tüm ezilenleri için çarpan kalbi artık atmaz olur Nazım’ın, yarım kalır şarkısı. Bugünün devrimcileri onun yarım kalmış şarkısını tamamlamak için mücadeleye devam ediyorlar. Ve onun miras bıraktığı mücadele şiirlerinden güç alıyorlar.
Düşlerin hızıyla aktım
yanıp söndü parıltılar
bir erik ağacı diktim
yemişlerinden tattılar.
Kederi sevdim iyi ki
hele taşların denizin
insanın gözündekini
ve sevinmeyi ansızın.
İyi ki sevdim yağmuru
iyi ki yattım hapiste
sevdim ulaşılmazları
hasretlerimin hepsinde. [7]