
Güney Afrika’da ırkçı apartheid rejimine karşı yürütülen özgürlük mücadelesinin simgeleşen önderlerinden Rolihlahla Nelson Mandela 5 Aralıkta hayatını kaybetti. 95 yaşındaki Mandela’nın ölümü, apartheid rejiminin korkunç anıları halen hafızalarından silinmemiş olan Güney Afrika halkının yanı sıra, başta Filistin olmak üzere dünyanın pek çok bölgesindeki ezilen halklarda büyük bir üzüntüye yol açtı. Ancak Mandela için gözyaşları dökenler sadece emekçiler ve ezilen halklar olmadı. Bu gözyaşlarına, emperyalist ülkelerin devlet başkanlarının, siyasetçilerinin ve tekelci medyanın gözyaşları da eşlik etti. Bu durum aslında emperyalist ikiyüzlülükle birlikte bir başka gerçeğin de ifadesiydi: Ortada iki Mandela’nın oluşu! İlki, Güney Afrika’nın siyah halkının gönlünde taht kuran bir özgürlük savaşçısı olarak Mandela; ve ikincisi, apartheid rejiminin yıkılmasının ardından devlet başkanlığı koltuğuna oturan ve hızlı bir dönüşüm yaşayarak kapitalist düzenin koruyucularından biri haline gelen, bu nedenle de onu bir zamanlar “terörist” olarak gören eski düşmanları tarafından aziz ilan edilmesinde sakınca görülmeyen burjuvalaşmış Mandela. Güney Afrikalı siyah emekçilerin ırk ayrımcılığının yanı sıra yoksulluğa, sömürüye ve ezilmişliğe karşı yükselttikleri toplumsal kurtuluş mücadelesinin, hareketin liderliği eliyle kapitalist düzen sınırlarına hapsedilmesinin de hikâyesi olan bu dönüşüme daha yakından bakalım. Rolihlahla Mandela, 1918 yılında, Güney Afrika’nın Cape eyaletindeki bir köyde, büyük bir kabilenin şefinin torunu olarak dünyaya geldi. İngiliz Hıristiyan misyonerlerin idaresindeki bir okulda ilkokula başladığında, izlenen asimilasyon politikasının sonucu olarak diğer tüm siyah çocuklar gibi onun adı da değiştirildi. Yedi yaşında birden bire “Nelson” olan Rolihlahla için ırk ayrımcılığının en ağır örneklerine tanık olacağı bir hayatın başlangıcıydı bu. Nüfusun ancak %15’ini oluşturan beyaz azınlığı temsil eden ırkçı rejim[1], siyahlar ve diğer renkli halkları her türlü siyasal haktan mahrum kılan ve sömürünün en derinine maruz bırakan faşizan bir egemenlik kurmuştu. Siyahların beyazlarla aynı ortamı paylaşmasını bile yasaklayan ve apartheid adı verilen bu katı ırk ayrımcılığı yasalarla da tescilleniyordu. Bu ağır baskı koşullarının yanı sıra derin bir yoksulluğun hüküm sürdüğü Güney Afrika’da, Mandela yine de şanslı sayılabilecek bir azınlık içindeydi. 1939’da, Güney Afrika’da siyahları kabul eden sayılı üniversitelerden birinde hukuk eğitimi görmeye başlayan Mandela, bu süreçte ırkçı beyaz azınlık rejimine karşı yürütülen özgürlük mücadelesinin liderliğini yapan Afrika Ulusal Kongresi (ANC) ile temas kurdu ve çok geçmeden onun gençlik örgütünün kurucularından biri oldu. ANC o dönemde, yakın ilişki içinde olduğu Güney Afrika Komünist Partisinin (SACP) de etkisiyle eski pasifist çizgisini terk etmiş ve giderek sertleşen militan bir siyasi çizgi izlemeye başlamıştı.[2] 1950’lere ilerleyen süreçte grevler, okul boykotları ve sivil itaatsizlik kampanyalarıyla ırkçı rejime karşı mücadele kitlesel bir direniş halini almıştı. 1950’de Mandela ANC’nin ulusal yürütme komitesine seçilirken, 1955’te toplanan Halk Kongresi, Mandela’nın da hazırlayıcıları arasında yer aldığı Özgürlük Sözleşmesi’ni ANC’nin ve siyah hareketin temel programatik belgesi olarak kabul edecekti. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı bağımsızlık ve özgürlüğü, ırkçı rejime karşı demokrasi mücadelesini savunan sözleşme, demokratik taleplerin yanı sıra, burjuvaziyi son derece rahatsız eden radikal ekonomik talepleri de içeriyordu: Bankaların, altın madenlerinin ve toprakların devletleştirilmesi, topraksız köylülere toprak dağıtılması, siyah halka serbest ikamet ve dolaşım hakkı, ırk ve milliyet ayrımı olmaksızın parasız ve zorunlu eğitim, asgari ücret belirlenmesi ve çalışma saatlerinin kısaltılması vb. Bu talepler yoksul siyah işçi ve emekçiler tarafından gönülden desteklenirken, ANC ve SACP de emekçi kitlelerin büyük sempatisini kazanıyordu. Komünistliği yasal olarak suç sayan ırkçı rejim ise, Özgürlük Sözleşmesi’ni komünist bir metin ilan ederek, Mandela’nın da aralarında bulunduğu ANC kadrolarını gözaltılarla, tutuklamalarla yıldırmaya çalışıyordu. Bu dönemde, Walter Sisulu ve Oliver Tambo gibi önde gelen ANC liderleriyle birlikte Mandela’nın adı da mücadelede öne çıkmış durumdaydı. Johannesburg’da Oliver Tambo ile birlikte açtığı ve Güney Afrika’da siyahların açtığı ilk hukuk bürosu olma özelliğini taşıyan avukatlık bürosu, adalet arayan siyahların önünde kuyruk oluşturdukları bir danışma ve hukuki yardım merkezi haline gelmişti. Irksal baskı ve yoğun sınıfsal sömürü altındaki yoksul siyah emekçilerin içinde bulunduğu korkunç koşullara yakından tanık olan ve ırk ayrımcılığına ve sömürgeciliğe karşı mücadelenin en tutarlı bileşeninin sosyalist hareket olduğunu gören Mandela, diğer pek çokları gibi komünist harekete yaklaşacak ve hatta 1960’ların başında Güney Afrika Komünist Partisine üye olacaktı. 1921’de kurulan ve 1950’de yasadışı ilan edilen SACP, Sovyetler Birliği çizgisinde bir komünist partiydi ve benimsediği Stalinist aşamalı devrim teorisi gereğince Güney Afrika için “ulusal demokratik devrim” hedefini önüne koyuyordu. Ne var ki, ülkenin içinde bulunduğu nesnel koşullar, onu bu hattaki reformist KP’lerden daha mücadeleci bir çizgi izlemeye zorluyordu. 1960’ta Sharpeville[3] katliamını izleyen protestolar on binlerin ayağa kalkmasına yol açınca, ırkçı rejim çareyi sıkıyönetim ilanında ve ANC de dahil çeşitli örgütleri yasaklayıp büyük bir tutuklama dalgası gerçekleştirmekte buldu. Bu gelişmenin ardından ANC, mücadelesini illegal olarak sürdürme ve silahlı mücadele başlatma kararı aldı. Buna paralel olarak Mandela, bazı SACP üyeleriyle birlikte, ANC’nin silahlı kanadını oluşturacak olan “Umkhonto We Sizwe” (Ulusun Mızrağı) adlı örgütü kurdu. Hedef, devlet kurumlarına, kışlalara, polis karakollarına, enerji ve ulaşım hatlarına vs. sabotajlar düzenleyerek rejimi zayıflatmak ve yıkmaktı. Mandela, örgüte teknik ve maddi yardım sağlamak üzere Güney Afrika dışına gerçekleştirdiği uzun gezi boyunca çeşitli komünist partilerle de temaslar kurarak onların desteğini aldı. 1962’de ülkesine döndükten kısa bir süre sonra ise CIA’in de yoğun katkılarıyla tutuklanarak ömür boyu hapse mahkûm edildi. Böylece, büyük bir kısmını Cape Town açıklarında yer alan Robben Adasındaki cezaevinde geçireceği 27 yıllık hapis hayatı başlamış oluyordu. Güney Afrika’daki kurtuluş mücadelesi 1970’li ve 80’li yıllarda çok daha güçlü bir yükseliş kaydetti. Irkçı rejime karşı sürdürülen mücadele bu süreçte açık bir sınıf mücadelesi halini almıştı. Yüz binlerce işçinin katıldığı kitlesel grevlere ek olarak, sokak gösterileri, boykotlar ve öğrenci eylemleri de alabildiğine kitleselleşip başkaldırı boyutuna sıçramıştı. Rejim bu başkaldırıya azgın bir devlet terörüyle karşılık veriyor, binlerce insan tutuklanıyor, ağır işkencelerden geçiriliyor, katlediliyordu. Ne var ki 1980’lerin ortalarına gelindiğinde, gerek ulusal gerekse uluslararası arenada iyice sıkışan egemenlerin artık apartheid rejimini devam ettirecek gücü kalmamıştı. Üstelik yükselen sınıf mücadelesi, beyaz burjuvaziyi, sadece apartheid rejiminden değil sahip olduğu mülkiyetten de yoksun bırakacak şekilde, düzen dışı bir rotaya girmişti. Oluşturulan sokak ve halk komiteleri aracılığıyla birçok bölgede siyah halk kontrolü ele geçirmişti. Bütün bunlara ek olarak ekonomik kriz nedeniyle de büyük bir sıkışmışlık içinde olan egemenler, ANC ile müzakereleri başlatmak zorunda kaldılar. Bu müzakerelerin anlaşmaya doğru ilerlemesiyle, ömrünün kesintisiz 27 senesini ırkçı rejimin zindanlarında geçiren Mandela, 1990’da hapisten çıktı. Mandela, hapisten çıktığında kendisine sorulan sorulara verdiği yanıtlarda, altın madenlerinin, bankaların ve tekellerin devletleştirilmesini de içeren Özgürlük Sözleşmesi’nin ANC’nin programı olduğunu ve bu görüşleri değiştirmelerinin hayal bile edilemeyeceğini söylüyordu. Oysa bu görüşlerin değişmesi “hayal bile edilemeyecek” kadar kısa bir sürede gerçekleşecekti. Mandela ve ANC-SACP, zayıflayıp çökmeye yüz tutmuş burjuva iktidarı işçi ve emekçi sınıfların son bir yumruğuyla yıkmaya yönelmek yerine, ulusal ve uluslararası burjuvaziyle pazarlık masasına oturmayı tercih etmişti. Sonuçta da kapitalist sistemin işleyişine dokunmama sözü verilerek bir anlaşmaya varılmıştı. Doğal olarak Özgürlük Sözleşmesi’nin kapitalist sistemle çatışan tüm maddelerinin üstü de birer birer çizilmişti. Bunun yerini ise IMF ve Dünya Bankasının emekçiler açısından yıkım anlamına gelen ekonomik programlarının kabulü almıştı. “Ulusal demokratik devrim” böylece tamamlanmış oluyordu! 1993’te, ırkçı rejimin son cumhurbaşkanı De Klerk ile birlikte Nobel barış ödülüne layık görülen[4] Mandela, apartheid rejiminin sona ermesiyle birlikte siyahların ilk kez beyazlarla eşit haklara sahip olarak oy kullandıkları 1994 seçimlerinde yüksek bir oyla devlet başkanı seçildi. SACP ile birlikte, yüz binlerce siyah işçiyi temsil eden mücadeleci bir sendika federasyonu olarak 1985’te kurulan Güney Afrika Sendikalar Kongresinin (COSATU) de desteklediği ANC ise hükümet oldu. Ne var ki bu, on yıllardır vadettiği “halk iktidarı”nı kurmaktan ve yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlikten bıkıp usanan siyah halkın ekonomik ve sosyal özlemlerini karşılamaktan son derece uzak bir hükümet olacaktı. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun çöktüğü ve tüm dünyada burjuvazinin bunu “sosyalizmin çöküşü” ve “piyasa ekonomi”sinin tarihsel zaferi olarak lanse ettiği bir atmosferde iktidara gelen bu üçlü ittifak hükümeti, neo-liberal uygulamaları hayata geçirmekten başka bir çarenin olmadığını iddia ederek kapitalist saldırı politikalarını hızla uygulamaya girişti. Özelleştirmeler, kamu harcamalarında kesintiler, devalüasyon ve tekelci sermayeye büyük vergi indirimleriyle burjuvazi memnun edilirken, işçi sınıfının canına okunmaya devam edildi: “ANC iktidarı altında Güney Afrika, toplumsal eşitsizliğin en fazla arttığı ülkelerden biri haline geldi. Beyaz sermayenin ve maden tekellerinin gücü ve kârları daha da arttı. Bu arada geçmişin «gerilla liderleri» ve ANC’nin tepe kadroları da burjuvalaştılar. Devlet aygıtıyla kaynaşan ANC kadroları, bürokrasinin ve orta sınıfın çekirdeğini oluşturdular. ANC ile koalisyon halindeki SACP ve işçi sendikalarının yöneticileri de kuşkusuz nasiplerini aldılar. Sendika yöneticileri maden tekellerinin yönetim kurullarında yerlerini alırken, Stalinist gelenekten gelen ve bir burjuva işçi partisine dönüşmüş olan SACP yöneticilerinin aile efradı Güney Afrika’nın zenginleri arasına girdiler. Kısacası ulusal sorunun çözülme yoluna girmesiyle birlikte bir siyah burjuvazi de oluşmaya başladı ve bunlar, ırkçı rejimin egemenleri olan beyazlarla uzlaşarak Güney Afrika’yı sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmeye giriştiler. Öyle ki, ırkçı rejimin cesaret edemediği ekonomi politikalarını bile arkalarındaki muazzam kitle desteğinden aldıkları güvenle birer birer hayata geçirdiler.” (Kerem Dağlı, agm) Bu arada Mandela ve ailesi de bu yeni burjuva kesim içinde yerini almakta gecikmeyecekti. Artık karşımızda, Güney Afrika halkının gözünde kahraman olmasını sağlayan özgürlük savaşçısı, emekçi dostu Mandela değil, burjuva Mandela duruyordu. 1999’da görev süresini tamamladıktan sonra ikinci kez aday olmayıp aktif politikadan çekilen Mandela, AIDS’le ve çevre sorunlarıyla mücadele eden “bilge adam” rolüyle yetinip imajını daha fazla yıpratmamayı tercih etti. Başta elmas ve altın olmak üzere zengin maden yataklarına sahip olan Güney Afrika’nın topraklarını ve halkını 200 yıldır iliğine kadar sömüren emperyalist tekeller, zamanında, bu sömürüyü garanti altına alan ırkçı rejime her türlü desteği vermişlerdi. O dönemde, Güney Afrika’nın ezilen, sömürülen, insan yerine konmayan yoksul siyah halkının gözünde Mandela bir kahramanken, yerli ve emperyalist egemenlere göre şeytani bir teröristti. Ne var ki yaşanan değişim ve dönüşüm süreciyle birlikte, burjuvazinin Mandela’ya yönelik yargıları da kökten değişikliğe uğradı. İşte cenaze törenindeki manzara, bizzat bu değişimin ürünüydü. Mandela’nın cenaze törenine, apartheid rejimine destek veren ABD’den İngiltere’ye emperyalist devletlerin başkanları, başbakanları ve bilumum seçkin zevatı da katıldı ve bunlar Mandela’ya övgüler düzmekte birbirleriyle yarıştı. Irkçı beyaz azınlık rejiminin en büyük müttefiki olan ABD’nin eski başkanı Bush, Mandela için “zamanımızın en büyük özgürlük ve eşitlik güçlerinden biri” derken, Obama “çağımızın en etkileyici, cesur ve son derece iyi insanlarından biri” diyerek ona övgüler yağdırıyordu. İngiltere başbakanı David Cameron ise Mandela’ya yönelik “zamanımız yüce bir şahsiyeti, bir efsane, gerçek bir küresel kahraman” sözleriyle ikiyüzlülüğün doruğunu temsil ediyordu. O aynı Cameron’ın üyesi olduğu Muhafazakâr Parti gençlik kolu, 1980’lerde ANC ve Mandela’yı terörist ilan edip “Mandela’yı as” kampanyaları düzenliyordu. Egemenler cephesinde bu tiyatro sahnelenirken, törenin yapıldığı 60 bin kişilik stadı dolduran siyah işçiler ve emekçiler ise bu “saygın” zevatın konuşmalarını özgürlük şarkılarıyla protesto ediyor ve dev ekranda boy gösterip konuşmaya girişen devlet başkanı Jacob Zuma’yı aralıksız yuhalıyorlardı. Kaybettikleri itibarlarını Mandela’nın saygınlığından faydalanarak yeniden kazanacaklarını uman Zuma ve ANC’nin, bizzat ANC’nin tabanını oluşturan işçi ve emekçilerin böylesine sert bir protestosuyla karşılaşması elbette sebepsiz değildi.