
12 Eylül faşist diktatörlüğü tarafından kurulan YÖK cenderesi neredeyse çeyrek asırdır öğrenci gençliğin ve eğitim emekçilerinin gırtlağını sıkıyor. Burjuvazinin siyasi gericiliğinin somut örneklerinden biri olan bu baskı aygıtı, 23 yıl önce bugün, yükselen toplumsal muhalefeti ve onun üniversitelerde yankılanan sesini bastırmak için kuruldu. Üniversitelerdeki tüm çalışmaları denetleme, sansürleme ve engelleme yetkisine sahip olan bu kurum, kurulduğundan bu yana, bağımsız her düşüncenin ve oluşumun karşısında yer alan gerici, şoven bir niteliğe sahip olmuştur. YÖK sayesinde üniversiteler tam anlamıyla birer ticarethaneye dönüşmüş ve eğitim tamamen paralı hale getirilerek, işçi ve emekçi çocuklarının eğitim hakkı fiilen gasp edilmiştir. Bugün devlet üniversiteleri dahi harç adı altında haraç toplamakta, üstelik buna parasız eğitim denmektedir. YÖK’le birlikte öğrencilerin ve üniversite çalışanlarının örgütlülüğüne yönelik ağır saldırılar başlatılmış, üniversitelere polis karakolları kurulmuş, en küçük hak arama mücadelesi bile baskılarla, okuldan atmalarla ve hapis cezalarıyla karşılanmıştır. Dolayısıyla, YÖK ’80 öncesi yükselen sınıf mücadelesine ve onun üniversitelerdeki ayağına, egemen sınıf tarafından verilmiş karşı-devrimci bir cevaptı. YÖK bugün hâlâ alması gereken sınıfsal karşı-cevabı bekliyor! 12 Eylül faşizmi ve onun ürünü olan YÖK, sorunlarını birlikte çözmeye alışmış, taraf olan, bireysel sorunlarını toplumun genel sorunlarından kopuk düşünmeyen, çevresinde olup biten olaylara sırtını dönmeyip aksine sorumluluk hissederek ilgilenen ve fiili olarak müdahalede bulunan ve dolayısıyla bunun meyvelerini toplayan bir kuşağın yerine; politikadan ve örgütlenmekten korkan, özgür, sorgulayıcı ve bilimsel düşünme reflekslerini yitirmiş, verileni alıkça tekrarlamaktan öteye gitmeyen, milliyetçi ve şoven duygularla körelmiş, yozlaşmış, kendine güvensiz, hakları uğruna mücadele etmek yerine edilgen bir şekilde egemen sınıfların ve devletin her dediğini hiç sorgulamadan kabul eden, kendine ve topluma yabancılaşmış, toplumsal yaşamdan koparak bireycileşmiş ve atomize olmuş bir kuşak yaratmıştır. Tam da bu nedenle, YÖK’e karşı vereceğimiz mücadele, YÖK’ü doğuran toplumsal yapıya karşı vereceğimiz mücadeleden ayrı düşünülemez. Şunu görmek zorundayız: Nasıl her toplumda egemen fikirler egemen sınıfın fikirleriyse, eğitim ve eğitim kurumları da aynı şekilde egemen sınıfın hizmetine koşulmuş kurumlardır. Bu kurumlar sermayenin kendisine vasıflı eleman yetiştirdiği, kendi ideolojisini ürettiği ve yeniden-ürettiği burjuva kurumlardır. Dolayısıyla, biz de YÖK’e karşı mücadelemizde kalkış noktası olarak bu kurumu alıp, bunu eğitim sorunumuzla ve genel olarak diğer sorunlarımızla birleştirmek mecburiyetindeyiz. Bizler açısından ne 12 Eylül faşizminin mirası olan mevcut YÖK kurumunun ne de sermayenin en has temsilcilerinden olan AKP hükümetinin önerdiği değişikliklerin kabul edilebilir bir yanı vardır. Sorun bu ikisi arasında bir tercih yapmak değil, burjuvaziden ve onun devletinden bağımsız bir politika geliştirebilmektir. Kendi hayatımıza dair söz söyleme ve kararlarımızı hayata geçirme hakkı elimizden alınmıştır. İçinde yaşadığımız kapitalist toplum taleplerimizi karşılamaktan aciz, insanlık ve akıldışı bir sistemdir. Kapitalizmin bize biçtiği rolleri kabullenmemeliyiz! Tepki göstermemiz, başkaldırmamız gerektiğini artık hatırlamalıyız! Kapitalist sistemde toplumsal yaşamın her alanı birbirine görünmez iplerle bağlıdır, hiçbir sorun bağımsız ve yalıtık olarak ele alınamaz. Bu temel gerçek kavranılmayıp YÖK’e karşı mücadele, sınıf mücadelesinden bağımsızlaştırıldığı ölçüde öğrenci gençliğin de bu sorunu aşma şansı olmayacaktır. En basit çerçeveden bakıldığında bile sorunun muhatabı sadece öğrenciler değil aynı zamanda eğitim emekçileridir. O halde kalkış noktası sorunun bu iki muhatabının bir araya gelerek mücadeleyi ortaklaştırmasından geçer. Nasıl bir üniversite, nasıl bir eğitim istiyoruz?