
Üniversiteyi kazanmanın bir meslek edinebilmek ve insanca yaşayabilecek bir iş bulmak için zorunlu olduğu fikri genel olarak öğrenciler ve aileleri arasında çok yaygın. Bu bakış açısıyla gençlerin her şeyleriyle kendilerini üniversite sınavını kazanmaya endekslemeleri sınavın önemini bir kat daha arttırıyor. Aileler boğazlarından kesip çocuklarına sınav bütçesi ayırıyorlar. Gençler, kapitalist sistemde üniversitelilerin de işsiz olduğunu kabullenmekten uzak, gelecek hayallerini bu sınava bağlıyorlar. Burjuvazi işçi ve emekçi çocuklarını, “eşit eğitim ve adaletli sınav sistemi” yalanlarıyla uzun yıllar uyuttu. Ancak son yaşanan sınav rezaletiyle bir kez daha ortaya çıktı ki, ne eşit eğitim ne de adaletli bir sınav söz konusudur. 27 Martta üniversite sınavının ilk basamağı olan YGS sınavı yapıldı. 1 milyon 700 bine yakın öğrencinin girdiği bu sınavın ardından sınav uygulamasına dair hatalar skandalı devam ediyor. Soru kitapçıklarındaki yanıtların belli bir kalıba göre hazırlandığı, “şifreli” olduğu ortaya çıktı. Bunun önce yalan olduğu söylendi, ardından “sehven” açıklaması yapılarak hata kabul edildi. Devletin zirvesi hatayı “hatacık” olarak görmüş olacak ki, “hata yok” demekte gecikmedi. Ancak birkaç hafta sonra tesadüfe bakın ki bu kez de ALES kitapçıklarının hatalı ve eksik basıldığı ortaya çıktı. Öğrenciler “şifre”yle ilgili bir açıklama ve iptal kararı beklerken, YGS sınavının fen bölümünün çeşitli hapishanelerde (sınava çok sayıda mahkûm da girmişti) ve ALES’in İzmir’de tekrar edilmesine karar verildi ve sınavlar yeniden yapıldı. Bunlar yetmiyormuş gibi YGS puanlarının yanlış hesaplandığı da ortaya çıktı. Sınav süreci ardı ardına yaşanan rezaletlerle dolu. Bu hatalar ne ilk ne de son olacak. Unutmayalım ki aynı rezalet geçen yıl da gene yüz binleri ilgilendiren KPSS sınavında yaşanmıştı. Sorular çalınmış ve bu nedenle de sınav yeniden yapılmıştı. ÖSYM’nin gerçekleştirdiği neredeyse tüm sınavlarda birtakım şaibelerin olması artık sıradan bir durum halini aldı. Bu elbette ki geçmişte yapılan sınavların objektif ve hatasız olduğu anlamına gelmiyor. Kapitalist cendere içinde gençler “parayı verenin düdüğü çaldığına” tanık oluyorlar. Bu düdük kimi zaman kadrolar, kimi zaman sorular olabiliyor. Peki bu rezalete, devletin güvenilir kurumu olarak gösterilen YÖK’ün, “bağımsız” yargının, cumhurbaşkanının, başbakanın, muhalefetin, öğrencilerin tepkisi ne oldu? ÖSYM ve YÖK alelacele “hata yok” diyerek öne atılıp, ardından “sehven” hata olmuştur açıklamasında bulunmuştur. Hesap verme kaygısından uzak, adaylara “bize güvenin” mektubunu göndermişlerdir. Oysa bir önceki ÖSYM başkanı tam da bu nedenlerle istifa ederek görevinden ayrılmıştı. Gene devletin en tepesinde cumhurbaşkanı da bu sınavın gençleri nasıl etkilediğini unutmuş olacak ki, “ben tatmin oldum” diyerek olayın bir an önce kapanmasını temenni etmiştir. İktidar cephesine gelince, o da daha büyük bir acelecilikte bulunarak balığın baştan koktuğunun örneğini sunmuştur. AKP hükümeti, KPSS rezaletinden sonra boşalan ÖSYM koltuğuna kendine yakın isim Ali Demir’i getirmiş, o da yetmezmiş gibi teknik kadroda kendi kadrolaşmasını oturtmak kaygısıyla alelacele ve acemice değişikliğe gitmiştir. Yeni kadrolar da kendisini işin başına getirenlerin gözüne girmek için daha 6 ay geçmeden sınav uygulamalarına yönelik köklü bir değişikliğe girişmişlerdir. Sonuç ortada… Sorumluluğu üstlenmek yerine yeni kadrolar eski kadroları suçlayarak olaydan sıyrılmaya çalışmışlardır. Hata kabul edildikten sonra telafi edilmek yerine başbakan Erdoğan sınav rezaletini protesto edenleri fırçalamıştır. Bu skandalın ardından, AKP kulislerinde, ilk kez oy verecek olan gençlerin ve bu skandaldan etkilenenlerin seçimi nasıl etkileyeceği uzun uzun konuşulmuş olmasına rağmen sınav iptal edilmedi. Bu noktada da mahkemeler, cumhurbaşkanı, başbakan, ÖSYM ve YÖK başkanları hemfikir oldular. Ardından sıra kamuoyunu susturmaya gelmişti. Başbakan bu işi iyi biliyordu, bir taraftan gençler alanlara çıkmamak konusunda uyarılıyor, öte yandan okul müdürlerince korkutulmaya çalışılıp eylemleri engellenmeye uğraşılıyordu. Erdoğan özellikle protesto edenleri bir taraftan küçümser gözüküyor, diğer taraftan protestoları provokasyon olarak değerlendiriyordu. “Onların karşısına ben de on binleri çıkartırım” diyerek gençlere gözdağı veriyor, işin meydanlara çok da dökülmesini istemiyordu. Muhalefet ise bu skandalı kendi çıkarları için kullandı. CHP’nin samimi olmayan ve en az iktidar kadar ikiyüzlüce tavrı ayan beyan ortadadır. Seçim arifesinde herhangi bir tutarlılığı olmayan CHP ne hikmetse bu sorunla çok alâkadar gözüktü. Bu skandala “koyun can derdindeyken kasap et derdinde” misali yaklaşan CHP’nin derdi elbette ki gençler ve onların gelecekleri, sorunları değildi. Öyle olsa işsizliğe karşı etkin bir mücadele programları ve bu programı uygulama niyetleri olurdu. Öyle olsa yıllardır gençlerin yaşamlarını yitirdikleri haksız savaşa karşı koyarlardı. Hesap ortadaydı. 1 milyon 700 bin öğrenci, ailesiyle birlikte 6 milyon ederdi. Bu da iyi oy demekti, o halde bu sorunla ilgilenmek kârlı olabilirdi, onlar da bunu yaptılar.