Üretici güçlerin düşük gelişme düzeyi, devletin yağmacı etkinlikleri de göz önünde tutulursa, artı-ürünün birikimine, toplumsal işbölümünün yaygın gelişimine ya da kentsel gelişmeye hiçbir açık kapı bırakmadı. Zanaatlar ne tarımdan koptular ne de kentlerde yoğunlaşabildiler; bunun yerine kırsal kesimin tamamına yayılmış ev sanayileri biçiminde, köylü nüfusun elinde kaldılar. Zanaatsal işin dağınık doğası nedeniyle, ev zanaatkârları, Avrupa kentlerindeki zanaatkârlar gibi sipariş üzerine değil, tesadüfi satış olanağıyla çalışmaya mecburdular. Tüccar ya da gezgin, dağınık üretici ile dağınık tüketici arasında aracı konumundaydı. Nüfusun seyrekliği ve yoksulluğu ve kentlerin belirleyici küçüklüğü, böylece ticari sermayenin eski Moskova Rusya’sının ulusal ekonomik örgütlenişindeki muazzam rolünü belirledi. Fakat, ticari sermaye de dağınık kaldı ve büyük ticari merkezler yaratmakta başarısız oldu. Sonunda büyük ölçekli bir sanayi yaratma zorunluluğuyla yüz yüze gelen, köy zanaatkârı ya da zengin tüccar değil, devletin kendisi oldu. İsveçliler, Petro’yu, yeni bir donanma ve yeni tipte bir ordu yaratmaya zorladılar. Fakat Petrocu devlet askeri örgütlenmesini daha da karmaşık kılmakla Hansa[1] kentlerin sanayilerine ve Hollanda ve İngiltere’ye doğrudan bağımlı duruma geldi. Böylece, ordu ve donanmanın ihtiyacını karşılamak üzere Rus manüfaktürlerinin yaratılması, ulusal savunmanın temel görevi haline geldi. Petro’dan önce hiçbir zaman fabrika üretimi önerisi olmamıştı. Petro öldüğünde, 233 tane büyük ölçekli devlet işletmesi ve özel işletme vardı: maden ocakları, silah fabrikaları, giyim, keten ve yelken bezi fabrikaları vb.. Bu yeni sanayilerin ekonomik temeli, bir yandan devlet fonlarıyla, öte yandan da ticari sermayeyle sağlanmıştı. Dahası, yeni sanayi dalları, yıllarca benzer ayrıcalıklara sahip olan Avrupa sermayesiyle birlikte, genellikle dışarıdan ithal ediliyordu. Ticari sermaye Batı Avrupa’da büyük sanayinin oluşumunda önemli bir rol oynamıştı. Fakat orada üretim, eski bağımsız zanaatkârı ücretli sanayi işçisine dönüştürerek, çöken zanaatsal iş temelinde gelişmişti. Moskova’da, Batıdan ithal edilen manüfak- türler oracıkta hiçbir özgür zanaatkâr bulamadı ve dolayısıyla köylü serflerin emeğinden yararlanmak zorunda kaldı. On sekizinci yüzyıl Rus atölyesinin, daha başından itibaren kentsel zanaatsal işten kaynaklanan herhangi bir rekabetle karşılaşmamasının nedeni budur. Ev zanaatkârı da ona rakip olmadı: o tüketici halk için çalışıyordu, oysa baştan aşağı sıkı disiplin altına alınmış olan imalât atölyeleri, öncelikle devlet için ve bir dereceye kadar da toplumun üst sınıfları için çalışıyordu. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı boyunca tekstil sanayisi, serf emeğinin ve devlet denetiminin çemberini kırdı. Özgür ücretli emeğe dayanan fabrikalar, şüphesiz, I. Nikola Rusya’sının toplumsal ilişkilerine radikal bir şekilde düşman olacaktı. Bu nedenle serf sahibi soyluların bakış açısı, “özgür tüccarlar”ın bakış açısının aynısıydı. Nikola’ya gelince, o da bu bakış açısını tamamen paylaşıyordu. Yine de, devletin gereksinimleri, mali gereksinmeler de dahil olmak üzere, onu fabrika sahipleri için fahiş vergiler ve mali sübvansiyonlar politikası benimsemeye zorluyordu. İngiltere’den makine ithalatı üzerindeki ambargonun kalkmasından sonra, Rus tekstil sanayisi tümüyle hazır İngiliz modelleri temelinde gelişti. 1840’lar ve 1850’ler boyunca Alman Knopp 122 eğirme fabrikasını, son çivisine kadar, İngiltere’den Rusya’ya taşıdı. Hatta tekstil sahasında bir atasözü yer etmişti: “Nerede bir sorun varsa, orada bir polis vardır; nerede bir fabrika varsa, orada Knopp vardır.” Tekstil sanayisi bir pazara çalıştığından, kronik vasıflı işçi kıtlığına rağmen ve serfliğin bile henüz kaldırılmadığı dönemde, Rusya’yı iğ sayısı bakımından (dünya ölçeğinde) beşinci sıraya yerleştirdi. Fakat, sanayinin diğer dalları, özellikle demir yapımı, Petro’nun ölümünden sonra zar zor gelişti. Bu durgunluğun ana nedeni, yeni teknolojinin uygulanmasını tamamen olanaksız hale getiren köle emeğiydi. Ucuz pamuk, bizzat köylü serflerin kullanımı için işleniyordu; fakat demir, gelişmiş bir sanayiyi, şehirleri, demiryollarını, lokomotifleri şart koşuyordu. Bunların hiçbirisi serflikle uyumlu değildi. Serflik aynı zamanda, gün geçtikçe giderek daha çok dış pazar için çalışan tarımın gelişimini de engelliyordu. Bu nedenle, serfliğin kaldırılması ekonomik gelişmenin zorlayıcı bir talebi haline geldi. Ancak, bunu kim uygulamaya koyabilirdi? Soyluluk bunun düşüncesini bile reddediyordu. Kapitalist sınıf uygulayabileceği herhangi bir basınçla böyle büyük boyutlu bir reformu yapmak için henüz çok cılızdı. Hiçbir şekilde Almanya’daki köylü savaşıyla ya da Fransa’daki Jacquerie[2] ile karşılaştırılamayacak olan sık köylü ayaklanmaları, ancak dağınık patlamalar olarak kaldılar ve şehirlerde önderlik bulamadıklarından, tek başlarına toprak sahiplerinin iktidarını yıkmaya güç yetiremediler. Devlet tayin edici sözü söylemek zorundaydı. Çarlık, 1861 yarı-özgürlük reformu aracılığıyla kendi çıkarları için kapitalist gelişmenin yolunu temizleyemeden önce, Kırım seferinde acımasız bir askeri yenilgiye katlanmak zorunda kaldı. Bu nokta ülkede yeni bir ekonomik gelişme döneminin başlangıcı anlamına geldi; bir “özgür” emek havuzunun hızla oluşması, demiryolu ağında hummalı bir gelişme, limanların ortaya çıkması, Avrupa sermayesinin kesintisiz girişi, sınai tekniklerin Avrupalılaşması, daha ucuz ve daha kolay bulunabilir kredi, limited şirketlerin sayısında bir artış, altın kuruna geçiş, aşırı korumacılık ve çığ gibi büyüyen bir ulusal borçla karakterize olan bir dönem. Rusya’nın “eşsizliği” ideolojisinin, devrimci komplocuların gizli sığınaklarından (narodnik hareket), bizzat Majestelerinin özel yüksek makamına kadar (resmi “narodnost” ya da Rusluk), halkın bilincinin tamamına egemen olduğu III. Aleksandr’ın saltanat dönemi (1881-1894), aynı zamanda, üretim ilişkilerinde amansız bir devrim dönemiydi. Büyük sanayiler kuran ve mujiği proleterleştiren Avrupa sermayesi, Asyalı-Moskovalı “eşsizliği”nin en köklü temellerini kendiliğinden oyuyordu. Demiryolları ülkenin sanayileşmesinde güçlü bir kaldıraç rolü oynadı. Bunları kurma inisiyatifi, şüphesiz devletindi. İlk demiryolu (Moskova ile Petersburg arasında) 1851’de açıldı. Kırım felâketinden sonra, devlet, demiryolu yapımında ilk sırayı özel girişimcilere verdi. Ancak yine de, yılmaz bir koruyucu melek gibi, her zaman bu girişimcilerin arkasında durdu: hisse senetli ve tahvile dayalı sermayenin oluşumuna yardım etti, sermaye kârlarını garantileme yükümlülüğünü üstlendi, hissedarlara her türden ayrıcalık ve desteği yağdırdı. Köylü reformundan sonraki ilk on yılda 7 bin verst[3], ikinci on yılda 12 bin, üçüncüde 6 bin ve dördüncüde yalnızca Avrupa Rusya’sında 20 bin verstten fazla, tüm imparatorlukta da yaklaşık 30 bin verst demiryolu döşendi. Witte’nin, otokratik polis kapitalizmi anlayışının habercisi olarak ortaya çıktığı 1880’ler ve özellikle 1890’lar boyunca, demiryollarının devlet hazinesinin elinde yeniden yoğunlaşması söz konusuydu. Witte, nasıl kredinin gelişimine, “ulusal sanayiye şu ya da bu doğrultuda rehberlik etmek” için maliye bakanının elindeki bir silah olarak bakıyorsa, devlet denetimindeki demiryolları da onun bürokratik kafasında “ülkenin ekonomik gelişimini denetlemenin güçlü bir aracı” olarak canlanıyordu. Bir borsa simsarı ve politik kara cahil olarak, gerçekte devrimin güçlerini bir araya topladığını ve silahlarını da keskinleştirdiğini anlamıyordu. 1894’e kadar, devlete ait 17.000 verst’lik hat da dahil, demiryollarının toplam uzunluğu 31.800 verste ulaşmıştı. 1905’te, yani devrim yılında, öylesine büyük önemde bir politik rol oynayan demiryolu personelinin sayısı 667.000 kişiydi. Mali açgözlülüğün, kör bir korumacılığa sıkı sıkıya bağlı olduğu Rus hükümetinin gümrük politikası, Avrupa mallarına giriş yolunu neredeyse tümüyle kapıyordu. Rusya’da ürünleri damping olanağından yoksun bırakılan Avrupa sermayesi, Doğu sınırını en karşı konulmaz ve çekici niteliğiyle geçti: para biçiminde. Rus mali pazarının her canlanışı, daima dışarıdan yeni borçların alınışıyla belirleniyordu. Bununla paralel olarak, Avrupalı girişimciler, Rus sanayisinin en önemli dallarının doğrudan sahibiydiler. Avrupa mali sermayesi, Rus devlet bütçesinin aslan payını yutarak, Rus topraklarına, kısmen sanayi sermayesi biçiminde döndü. Bu, ona, Çarlık mali sistemi aracılığıyla, yalnızca Rus mujiğinin üretici güçlerini tüketmeyi değil, aynı zamanda Rus proletaryasının çalışma enerjisini doğrudan sömürme olanağını da tanıdı. Yalnızca on dokuzuncu yüzyılın son on yılında ve özellikle 1897’de altın kuruna geçişle, en az 1,5 milyar rublelik yabancı sanayi sermayesi Rusya’ya aktı. Oysa 1892’yi önceleyen kırk yıl boyunca limited şirketlerin esas sermayesi yalnızca 919 milyon ruble artarken, bunu izleyen on yılda 2,1 milyar ruble arttı. Batıdan gelen bu altın selinin Rus sanayisi için önemi, 1890’da tüm fabrika ve tesislerimizin toplam üretimi 1,5 milyar ruble ederken, 1900’le birlikte 2,5 ilâ 3 milyara ulaşması gerçeğinden görülebilir. Buna paralel olarak, fabrika ve tesis işçilerinin sayısı, aynı zaman diliminde 1,4 milyondan 2,4 milyona yükseldi. Rus ekonomisi –Rus politikası gibi– her zaman Avrupa politikası ve ekonomisinin doğrudan etkisi –ya da daha çok baskısı– altında gelişirken, bu etkinin biçim ve derinliği, gördüğümüz gibi, sürekli değişti. Avrupa’daki el zanaatı ve manüfaktür üretimi dönemi sırasında, Rusya, Batılı teknisyenleri, mimarları, zanaatkârları, her türden vasıflı işçiyi ödünç aldı. Fabrika üretimi manüfaktürün yerini alırken, makineler montaj ve ithalatın temel nesneleri oldular. Ve sonunda serflik, yerini sözde “özgür” emeğe bırakarak, devlet ihtiyaçlarının doğrudan baskısı altında yıkılınca, Rusya kendini, yolu dış devlet borçlarıyla temizlenen sanayi sermayesinin doğrudan etkisine açmış oldu. Tarihçiler bize, dokuzuncu yüzyılda, gelip bir devlet kurmamıza yardım etmeleri için deniz aşırı Varangları[4] çağırdığımızı anlatırlar. Daha sonra İsveçliler bize Avrupa’nın askeri yeteneklerini öğretmek için geldiler. Thomas ve Knopp bize tekstil ticaretini öğrettiler. İngiliz Hughes, Rusya’nın güney bölümünde bir metalürji sanayisi kurdu, Nobel ve Rothschild Transkafkasya’yı petrol fıskiyesine çevirdiler. Ve aynı zamanda vikinglerin vikingi, büyük, uluslararası Mendelssohn, Rusya’yı borsa alanına çekti. Avrupa’yla ekonomik ilişkiler, henüz zanaatkârların ve makinelerin ithalatıyla ya da üretim amacına yönelik olarak alınan borçlarla sınırlıyken, sorun, son tahlilde, Rus ulusal ekonomisinin Avrupalı üretimin belli unsurlarını özümlemesini sağlama sorunuydu. Ama özgür yabancı sermaye, yüksek düzeyli kâr yarışında, kendisini, büyük Çin Seddi’ne benzeyen gümrük duvarlarıyla korunan Rus topraklarına attığında, sorun artık, Avrupa’nın kapitalist sanayi organizmasının Rus ulusal ekonomisini sindirmesi sorunu haline geldi. İşte Rusya’nın ekonomik tarihinin son on yılını işgal eden program budur. Mevcut Rus sanayi girişimlerinin toplam sayısının yalnızca yüzde 15’i 1861’den önce yaratıldı. 1861 ile 1880 arasında yüzde 23,5’u, 1881 ve 1900 arasında yüzde 61’den fazlası ve on dokuzuncu yüzyılın son on yılında tek başına varolan tüm girişimlerin yüzde 40’ı yaratıldı. 1767’de Rusya’da 10 milyon pud[5] külçe demir eritildi. 1866’da (yüzyıl sonra!) eritme zar zor 19 milyon puda yükseldi. 1896’ya kadar, 98 milyon puda ve 1904’te 180 milyon puda yükselmişti; üstelik, 1890’da güney, eritilen toplam miktarın yalnızca beşte birini eritirken, on yıl sonra yarısını eritir oldu. Petrol sanayisinin Kafkaslardaki gelişimi de benzer oranda ilerledi. 1860’larda bir milyon puddan daha az petrol üretiliyordu; 1870’te ise rakam 21,5 milyon puddu. Seksenlerin ortalarında ortaya çıkan yabancı sermaye, Bakü’den Batum’a kadar Transkafkasya’nın tasarrufunu eline aldı ve dünya pazarına yönelik operasyonlara girişti. 1890’la birlikte petrol üretimi 242,9 milyon puda ve 1896’yla birlikte 429,9 milyon puda yükselmişti. Böylece, ekonomik çekim merkezinin büyük bir hızla bu bölgeye kaydığı ülkenin güney kesimindeki demiryolu, kömür ve petrol sanayilerinin yalnızca yirmi ya da otuz yaşında olduğunu görüyoruz. Rusya’nın bu bölgesindeki gelişme, ta en başından katıksız bir Amerikan karakterine büründü ve birkaç yıl içinde, Fransız-Belçika sermayesi, bozkır bölgelerini, neredeyse Batı Avrupa’da bile görülmeyen büyüklükte dev işletmelerle donatarak, bu bölgelerin görünümünü kökünden değiştirdi. Bunun için iki koşul gerekliydi: Avrupa/Amerika teknolojisi ve Rus devlet bütçesi. Güneyin bütün metalürji tesislerinin –ki çoğu, son cıvata ve vidasına kadar Amerika’dan satın alınmış ve okyanusun bir ucundan öbür ucuna taşınmıştı– daha işletilmeye başlamadan önce, birkaç yıl için garanti edilmiş hükümet siparişleri vardı. Urallar, ataerkil, yarı-feodal gelenekleriyle ve “ulusal” sermayesiyle, hayli geride kaldı ve İngiliz sermayesinin ülkenin bu kısmındaki barbar “Rusluğun” kökünü kazımaya başlaması da henüz yenidir. Görece gençliğine rağmen, Rus sanayisinin gelişiminin tarihsel koşulları, Rusya’da ne küçük ölçekli ne de orta ölçekli üretimin önemli bir rol oynamaması olgusunu yeterince açıklar. Büyük ölçekli fabrika ve tesislerdeki üretim, Rusya’da “doğal” ya da organik bir tarzda gelişmedi. Bizzat zanaatsal iş ev sanayisinden çıkıp gelişmeye zaman bulamadığından ve daha doğmadan yabancı sermaye ve yabancı teknoloji tarafından ekonomik açıdan ölüme mahkûm edildiğinden, büyük ölçekli üretim de aşamalı olarak zanaatsal iş ve manüfaktürden çıkıp gelişmedi. Pamuk fabrikası, zanaatkâr tezgahıyla savaşmak zorunda kalmadı; tersine, köylerde pamuk üreten ev sanayisinin doğuşuna neden olan pamuk fabrikasının kendisiydi. Aynı şekilde, güneyin demir işleme sanayisiyle, Kafkasların petrol sanayisi de küçük işletmeleri yutmak zorunda kalmadı; tersine, bu işletmeler ekonominin bir dizi ikincil ve yardımcı dalları olarak yaşama geçirildi. Sınai istatistiklerin acınacak durumda olmaları nedeniyle, Rusya’da küçük ve büyük üretimin birbiriyle ilişkisini açıklamak tümüyle olanaksızdır. 50 kişiye kadar işçi çalıştıran ilk iki kategorideki işletmelere ilişkin bilgiler çok eksik ya da daha doğru söylersek rastlantısal materyallere dayandırıldığı için, aşağıda oluşturulan tablo, gerçek durumun ancak yaklaşık bir görünümünü vermektedir.
Maden ve fabrika işletmeleri | İşletme sayısı | İşçi sayısı | |
x 1.000 | % | ||
10 kişiden az | 17.436 | 65,0 | 2,5 |
10-49 işçi | 10.586 | 236,5 | 9,2 |
50-99 işçi | 2.551 | 175,2 | 6,8 |
100-499 işçi | 2.779 | 608,0 | 23,8 |
500-999 işçi | 556 | 381,1 | 14,9 |
1.000 işçi ve yukarısı | 453 | 1.097,0 | 42,8 |
Kârlar | İşletme sayısı | Milyon ruble olarak toplam kar |
1.000-2.000 ruble | 37.000 ya da %44,5 | 56 ya da %8,6 |
50.000 rubleden fazla | 1.400 ya da %1,7 | 201 ya da %45 |
FABRİKA ve TESİS GRUPLARI |
ALMANYA (1895 NÜFUS SAYIMI) |
RUSYA (1902 İSTATİSTİKLERİ) |
||||||
İşletme sayısı |
İşçi sayısı |
İşletme sayısı |
İşçi sayısı |
|||||
x 1.000 |
% |
Ortalama |
x 1.000 |
% |
Ortalama |
|||
6-50 işçi |
191.101 |
2.454,3 |
44 |
13 |
14.189
|
234,5
|
12,5
|
16,5
|
51-1.000 işçi |
18.698 |
2.595,5 |
46 |
139 |
4.722
|
918,5
|
49
|
195
|
1.000 ve üzeri işçi |
296 |
562,6 |
10 |
1.900 |
302
|
710,2
|
38,5
|
2.351
|
Toplam |
210.095 |
5.612,4 |
100 |
---- |
19.213
|
1.863,2
|
100 |
---- |
FABRİKA ve TESİS GRUPLARI
|
BELÇİKA
(1895 NÜFUS SAYIMI) |
RUSYA
(1902 İSTATİSTİKLERİ) |
||||||
İşletme sayısı
|
İşçi sayısı
|
İşletme sayısı
|
İşçi sayısı
|
|||||
x 1.000
|
%
|
Ortalama
|
x 1.000
|
%
|
Ortalama
|
|||
5-49 işçi
|
13.000
|
162
|
28,3
|
12,5
|
14.189
|
234,5
|
12,6
|
16,5
|
50-499 işçi
|
1.446
|
250
|
43,7
|
170
|
4.298
|
628,9
|
33,8
|
146,3
|
500 veya üzeri işçi
|
184
|
160
|
28
|
869
|
726
|
999,8
|
53,6
|
1.377
|
Toplam
|
14.650
|
572
|
100
|
----
|
19.213
|
1.863,2
|
100
|
----
|
RUSYA
(1897 NÜFUS SAYIMI) |
ABD
(1900 NÜFUS SAYIMI) |
|||
x 1.000
|
%
|
x 1.000
|
%
|
|
Tarım, ormancılık, vb.
|
18.653
|
60,8
|
10.450
|
35,9
|
Madencilik ve imalât sanayileri, ticaret, ulaşım, serbest
meslek sahipleri, hizmetliler |
12.040
|
39,2
|
18.623
|
64,1
|
Toplam
|
30.963
|
100,0
|
29.073
|
100,0
|