Mücadelenin olduğu her yerde emekçi kadının izi vardır, tarih boyunca da bu böyle olmuştur. İşçi sınıfının kadınları insanca bir yaşam için mücadele etmiş, grevler ve direnişler örgütlemişlerdir. 8 Mart, tam olarak bu mücadelelerin içinden doğmuş, dönemin mücadeleci işçilerinden ve sosyalistlerinden bizlere miras kalan bir gündür. Bu nedenle mücadelelerle kazandığımız hakları unutmamak ve kazanılmış haklarımıza sahip çıkmak işçi ve emekçilerin boynunun borcudur. Çünkü tarih bize göstermiştir ki hiçbir hak bizlere kendiliğinden verilmemiştir; hepsi örgütlü mücadelelerin sonucunda kazanılmıştır.
Bugün bizler de sınıf mücadelesinin bir parçası olan işçileriz. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir sektörde, sağlık sektöründe çalışıyoruz. İnsan yaşamına ve sağlığına değer katmak için çabalayan, alın teri döken işçileriz. Fakat tüm bu emeğe rağmen insan yaşamının hiçbir değerinin olmadığı bir düzende yaşıyoruz. Çünkü kapitalizm için söz konusu olan insan sağlığı değil, daha fazla kârdır. Kapitalizmin kâr için yarattığı krizler her geçen gün daha da derinleşiyor ve artıyor. Barınma sorunu, beslenme sorunu, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, açlık ve yoksulluk… Sıraladıkça uzayıp giden sorunlarla karşı karşıyayız. Çocuklarımız yatağa aç giriyor, beslenememekten gelişim geriliği yaşıyor. Kadına yönelik şiddet körükleniyor; kadın ve çocuk cinayetleri giderek artıyor. Tüm bu yaşananlara rağmen siyasi iktidar 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ederek kadına annelik ve “iyi bir eş” olma rolü biçmeye çalışıyor. Oysa kadın işçiler olarak bu sistemdeki gerçekliğimiz başka. Hem işyerinde maruz kaldığımız sömürüyle hem de ev içinde sırtımıza yüklenen görünmeyen emekle karşı karşıyayız.
Diğer yandan kadın kendi bedeni hakkında bile söz sahibi olamıyor. Emekçi kadınlar şiddete, tacize, tecavüze maruz kalıyor. Yoksul kadınlar istemedikleri gebelikleri sonlandırma hakkına bile sahip olamıyor. Türkiye’de kürtaj şimdilik yasal olmasına rağmen siyasi iktidarın baskıları nedeniyle devlet hastaneleri kürtaj yapmamak için her türlü bahaneyi kullanıyor. Kadınlar özel hastanelere yönlendiriliyor. Yoksul olan, bir bebeğe bakacak maddi gücü olmayan, kendi isteği dışında gebe kalmış kadınlar zaten travmatik bir süreç geçiriyorlar. Onları para avcısı olan hastanelere yönlendirmek demek hayatlarnı elinden almak demek. Peki bir bebeğe sahip olmak isteyen anneler neyle karşılaşıyor? Kadın işçilere iş başvurusu yaparken en çok sorulan sorulardan biri, “çocuk düşünüyor musunuz?” oluyor. Anne olmak için patrondan izin almak gerekiyor adeta. Doğum ve emzirme izinleri zaten yetersizken, var olan sınırlı haklar bile kimi zaman kullandırılmıyor. Kadın anne olmakla işsiz olmak arasında bir tercihe zorlanıyor.
Elbette tüm bu sorunları emekçi kadınlar yani işçi sınıfının kadınları yaşıyor. Sermaye sınıfının kadınları en küçük sağlık problemlerinde en lüks hastanelerde tedavi oluyor. Onların çocukları pamuklara sarılıyor. Sınıfsal ayrımların olduğu, burjuvazinin çıkarları temelinde şekillenen bir dünyada emekçi kadınlar olarak kendimiz hakkında söz sahibi olamayız. Ama kendimiz için yapabileceğimiz bir şey var; örgütlenerek mücadele etmek. Çünkü tarihimizin bizlere gösterdiği gibi, örgütlenmeden ve mücadele etmeden hiçbir hak elde edilemez. Bugün insanca bir yaşamı mümkün kılacak olan sosyalist bir dünya için bize yol gösteren devrimcilerin izinden gitmeli, mücadeleden geri durmadan örgütlülüğümüzü büyütmeliyiz.