Türkiye’de çalışırken ölen çocukların sayısı her yıl artıyor. İSİG Meclisinin raporlarına göre 2013 yılında en az 54 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybederken bu sayı 2025’te 94’e yükseldi. İSİG Meclisi, çocuk işçi ölümlerinin kırlardan kentlere kaydığına dikkati çekiyor. 2014’te tarım sektöründe ölen çocuk işçilerin oranı toplam çocuk işçi ölümlerinin yüzde 61’i iken 2025’ yüzde 33’e düşmüş. Tersinden kentlerde ölen çocukların oranı ise yüzde 39’dan yüzde 67’ye yükselmiş. Büyüyen yoksulluk kentlerde daha fazla sayıda çocuğu çalışmak zorunda bırakırken, bu artışın bir sebebini de meslek liseleri ve MESEM’ler oluşturuyor. Stajyer ya da çırak olarak fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda çalışırken hayatını kaybeden çocukların sayısında da artış yaşanıyor. 2025’te 7’si meslek liseli, 6’sı MESEM’li toplam 13 çocuk “mesleki eğitim” adı altında çalışırken hayatını kaybetti.
Mesleki ve teknik liselerde 1,5 milyondan fazla, MESEM’lerde ise 400 binin üzerinde çocuk bulunuyor. Bu sayı iktidarın teşvikleriyle, yönlendirmesiyle her yıl artıyor. Rejimin 2021 yılında stajyer ve çırak ücretlerini patronların sorumluluğundan alıp İşsizlik Sigortası Fonuna bağlamasının ardından özellikle MESEM’lerde deyim yerindeyse patlama yaşandı. Zira patronlar haftada en az 4 gün kullanabilecekleri bedava işgücü fırsatının üzerine atladı. Çocuk emeğini sermayeye peşkeş çekmekte kararlı olan rejim, her meslek lisesinin bünyesinde bir MESEM açtı. Şimdi de her OSB’ye bir MESEM hedefine ulaşmak için var gücüyle çalışıyor.
Eğitimin niteliğine, stajyer ya da çırak olarak çalışan çocukların işyerlerinde gördükleri muameleye, iş kazaları ve iş cinayetleri sayısındaki artışa bakıldığında sorunun yalnızca MESEM’ler değil bir bütün olarak mesleki eğitim sistemi olduğu açıktır. Ama şurası da gerçek ki “1 gün okulda 4 gün işte” modeliyle MESEM’ler, Türkiye’de eğitim adı altında en azgın çocuk emeği sömürüsünün yaşandığı kurumlardır. MESEM’e kayıt yaptıran çocukların sayısının katlamalı olarak artmasının tek nedeni rejimin MESEM’leri arttırmaya dönük girişimleri değildir. Öyle olsaydı yıllardır imam hatip okullarında okuyan öğrenci sayısını arttırmak için her şeyi yapan, hatta eğitim sistemini bile değiştiren rejimin muradına ermesi gerekirdi. Ama bugün o kadar çabaya rağmen en az öğrencisi olan okullar imam hatiplerdir. Buna karşılık MESEM’lerde kayıtlı olan 18 yaşından küçük öğrenci sayısı birkaç yıl içinde imam hatip liselerini neredeyse yakalamıştır. Bu artışın en önemli sebebi işçi ailelerinde büyüyen yoksullaşmadır. Hayat pahalılığı, reel ücretlerin düşmesi işçi ailelerini çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamaz duruma getirmiş, yanı sıra çocuklarından gelecek birkaç bin liraya bile muhtaç hale getirmiştir. Diğer taraftan bugün en yüksek öğrenci sayısı halen genel ortaöğretimde (Anadolu liseleri vb.) olsa da eğitimin niteliksizleşmesi, üniversite mezunlarında işsiz kalma oranlarının yüksekliği, iş bulanların düşük ücretle çalışması gibi nedenler de üniversite eğitimini cazip olmaktan çıkarmaya başlamıştır. Bütün bu faktörler MESEM’leri, çocuklarının para kazanırken bir meslek edinmesini isteyen yoksul işçi ailelerinin birinci tercihi haline getirmektedir. Peki MESEM gerçekten çocuklara okurken para kazanabilecekleri nitelikli bir mesleki eğitim mi sağlıyor, yoksa onları güvenliksiz, güvencesiz bir şekilde sömürü çarkına mı kurban ediyor?
Bu soruyu yanıtlarken bir konuyu netleştirmekte yarar var. Küçük-burjuva sol kesimlerde, işçi çocuklarının akademik eğitim fırsatının önünü kapattığı ve erken yaşta işçileşmelerine neden olduğu söylemiyle mesleki eğitime karşı çıkma anlayışının yaygın olduğu görülüyor. Bu düşünce iktidarın mesleki eğitim politikaları ve uygulamalarının eleştirisiyle beraber dillendirildiğinde Marksizmle bağdaşmayan özü gözlerden kaçabiliyor. Oysaki kapitalist sistemde yaşadığımız gerçeğini dikkate almadan ve sınıf perspektifiyle değerlendirmeden MESEM’lere ve mesleki eğitim konusuna doğru bir yaklaşım getirilemez.
İşçi sınıfının çocukları ne düzeyde eğitim alırlarsa alsınlar, ister beyaz yakalı ister mavi yakalı olarak çalışsınlar nihayetinde birer işçi olarak yaşamlarını sürdürecekler. İşçi çocuklarının mesleki eğitim alarak çalışma yaşamına daha genç yaşlarda başlamaları karşı durulacak bir şey değildir. Esas mesele bu eğitimin niteliği, nasıl ve hangi koşullarda verileceğidir. İşçi sınıfının örgütlülük düzeyi ve mücadelesi; çalışma koşullarını, ücretleri, sendikal ve siyasal hakların düzeyini belirlediği gibi işçi çocuklarının nasıl bir mesleki eğitim alacağını da belirler. Aşağıda bu konuyu açacağız. Önce MESEM’lerdeki durumu biraz açalım.
Mesleki ve teknik liseler büyük sermayenin nitelikli ve ucuz işgücü talebini karşılamak için yaygınlaştırılmıştı. MESEM’ler ise nitelikten çok kapitalistlere bedava işgücü sağlamak için kullanılıyor. Bu “fırsat” tüm sermaye kesimleri için bir nimet anlamına gelse de en çok küçük ve orta ölçekli işletmelere hizmet ediyor. Bu işletmeler toplam istihdamın yaklaşık %70’ini sağlıyorlar. Hatırlayacak olursak 2023 seçimlerinin ardından rejimin izlediği ekonomi politikaları daha çok büyük tekellerin ve finans kurumlarının kârlarını katlarken faiz ve vergi yükü artan küçük ve orta ölçekli işletmeler sızlanmaya başlamıştı. Rejim, önemli bir destek aldığı bu kesimleri çeşitli istihdam teşvikleriyle ucuz işgücü sağlayarak rahatlatmaya çalışıyor. Görünen o ki MESEM’ler de bu politikanın önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Denetimin en az olduğu, iş güvenliği kurallarının yerine getirilmediği, ağır çalışma koşullarının ve uzun iş saatlerinin olduğu işyerlerinde çocuklar, “meslek öğretilecek” değil “tepe tepe kullanılacak itaatkâr ve bedava işgücü” olarak görülüyor. Rejimin işçi çocuklarına bakışı da bu olduğu için mesleki eğitim kanunu çocukların haklarını korumuyor. Göstermelik kimi koruyucu maddeler ise yalnızca kâğıt üzerinde var.
Mesleki eğitim öğrencilerinin işletmelerde “beceri eğitimi” aldığı gerekçesiyle işçi olmadıkları söylenerek sendikaya üye olmalarına izin verilmiyor. Bir işçi gibi çalıştıkları halde ücretleri cep harçlığı düzeyinde. Emeklilik sigortası yapılmıyor, yalnızca iş kazası ve meslek hastalığı sigortası primleri ödeniyor. Okudukları 4 yıl boyunca çalışmalarına rağmen bu süre emeklilik hesabında dikkate alınmıyor. Haftanın en az 4 günü, çoğu durumda 5 günü herhangi bir işçi gibi en az 8 saat çalışıyorlar. Buna karşılık 3 yıl boyunca asgari ücretin yüzde 30’u, bir yıl da asgari ücretin yarısı kadar ücret alıyorlar. Ücret ve sigorta primi İşsizlik Sigortası Fonundan ödeniyor. İşletme sahibi öğrencinin yalnızca (o da varsa) servis ve yemek hakkını veriyor.
14-17 yaşındaki çocuklar işyerlerindeki en savunmasız kesimi oluşturuyor. Çalışma hayatına ilişkin deneyimleri de haklarına dair bilgileri de yok. Eğitim aldıkları okullarda iş kanunu, hatta tabi oldukları mesleki eğitim kanunu ile ilgili eğitimler verilmediği gibi işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimleri de verilmiyor. Daha birinci sınıfta göstermelik birkaç saatlik iş güvenliği eğitimi verilerek işyerlerine gönderiliyorlar. Bu çocuklar güya mesleki beceri edinmek için gittikleri işyerlerinde angarya işlere koşturuluyorlar. Meslekleriyle ilgili işler yaptırıldığı durumda ise iş güvenliği kurallarına uyulmaması, çocuğun deneyimsizliğinin gözetilmemesi ne yazık ki iş kazalarına ve iş cinayetlerine davetiye çıkarıyor. Yasal sürenin üzerinde uzun saatler çalıştırılmaları, gece çalıştırılmaları yasak olduğu halde pratikte bu kurallara uyulmuyor, uyulup uyulmadığı da denetlenmiyor. Nitekim MESEM’li öğrencilerin anlattıkları nasıl koşullarda çalışmaya mecbur bırakıldıklarını gösteriyor. Çocuklar, yasal sınırların üzerinde çalıştıklarını, buna karşılık fazla mesai ücreti almadıkları gibi çıraklık maaşlarının bile yatırılmadığını, tatil günlerinde çalışmaya mecbur bırakıldıklarını, koruyucu kıyafetlerin verilmediğini, kötü muamele gördüklerini anlatıyorlar. SGK’nın iş kazası raporlarındaki veriler de bu çocukların kuralsız, güvenliksiz çalıştırıldıklarını doğrulamaktadır. SGK kayıtlarına göre iş kazası geçiren 14-17 yaş arasındaki işçilerin sayısı 2021 yılında 5694 iken bu sayı 2024’te 18 bin 100 olmuştur. Patronların iş kazası geçiren işçiyi hastaneye götürmemek için kırk takla attığını düşünürsek bu sayıların hastaneye gitmeyi gerektirecek büyüklükteki yaralanmalara ait olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan 14-17 yaş grubundaki iş kazası sayısında bu üç katından fazla artışın nedeninin büyük oranda MESEM’ler olduğunu tahmin etmek de zor değildir. Çünkü MESEM’e kayıt yaptıran çocukların sayısındaki hızlı artış esas olarak 2021’den sonra başlamıştır.
Siyasi iktidar, MESEM sisteminin Almanya’dan alındığını, çok iyi işlediğini ve mesleki eğitime talebin hem ailelerde hem de işverenlerde arttığını söyleyerek MESEM güzellemesi yapıyor. Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer 2022’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Mesleki eğitim merkezleri, mezuniyetten sonra istihdam oranının en yüksek olduğu mesleki eğitim türüdür. Yaklaşık yüzde 88 olan istihdam oranıyla Almanya’daki dual mesleki eğitimden bile çok başarılı bir şekilde Türkiye’de yıllardır uygulanmaktadır.” Uyduruk rakamlarla algı yönetimi yapmak bu rejimin en iyi bildiği işlerden biri olduğundan MEB’in böyle bir veriyi hangi ölçüm yöntemiyle elde ettiği sorusunun bir yanıtı yok. Ayrıca bu veri OECD raporlarında yer almıyor, çünkü OECD’nin ölçüm metoduna göre hesaplanarak elde edilmiş bir veri değil. Ama OECD raporlarında Almanya’ya ait veriler bulunuyor. Buna göre Almanya’daki dual sistemden mezun olanların yüzde 92,2’si istihdam ediliyor.
Mademki iktidar sahipleri MESEM’lerin Almanya’dan örnek alındığını söylüyor ve hatta istihdam konusunda daha başarılı olduklarını iddia ediyorlar, o halde Almanya’daki mesleki eğitime burada değinmekte yarar var. Almanya’da “Duales Ausbildung” (dual sistem) olarak adlandırılan mesleki eğitim sistemi, Türkiye’deki MESEM’le yalnızca görüntüde benzerlik taşır. Bu da çocuğun hem okulda hem işletmede eğitim almasıdır. Dual sisteme kaydolabilmek için öğrencinin en az 10 yıllık eğitim süresini tamamlamış olması gerekir. Yani mesleki eğitime başlama yaşı genellikle 16 ve üzerindedir. Dual sisteme kayıtlı 18 yaşından küçük öğrencilerin haftalık çalışma+eğitim süresi (okulda ve işletmede geçen sürelerin toplamı) 40 saati geçemez, Cumartesi ve Pazar günleri tatildir. Akşam 8 ile sabah 6 saatleri arasında çalıştırılmaları yasaktır. En önemlisi öğrencilerin çırak olarak çalıştıkları işyerinde sendikalı olma hakkı vardır ve sendikalar özellikle çırakları örgütlemeye önem verir. 18 yaşını dolduran çırakların işyeri temsilci seçimlerinde oy kullanma hakkı da bulunur. Sendikalar toplu iş sözleşmelerinde çırak ücretlerini de belirler. TİS’le belirlenen ücret genellikle devletin belirlediği asgari çırak ücretinin çok üzerindedir. Bir diğer önemli fark, çıraklara yalnızca iş kazası ve meslek hastalıkları sigortası değil emeklilik sigortası da yapılır. Yani eğitim süresi emeklilik hesabına dâhil edilir. Çırak ücretlerinin ve sigorta primlerinin tamamını işletme öder. Çıraklar hem işyerinde hem de okulda işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi alırlar. Mesleki eğitimin içeriğini belirleyen komitelerin içinde sendikalar da yer alır. Sendikaların katılımı gençlerin mesleki beceri kazanmasının yanı sıra sendikal çıkarlarının gözetilmesini de sağlar. Mesleki eğitimin süresi Türkiye’deki gibi 4 yıl değildir. Seçilen mesleğin türüne göre süre değişir. Teknik olarak zor meslekler için eğitim süresi 3,5 yıl iken ticari ve zanaat meslekleri için 3 yıl, daha basit meslekler (perakende satış elemanı gibi) için 2 yıldır. Mesleki eğitimde temel amaç öğrenciye önce mesleki beceriyi kazandırmaktır, Türkiye’deki gibi çocuk emeğini sermayeye köle olarak peşkeş çekmek değil.
Dual sistem, Alman işçi sınıfının uzun yıllara varan mücadeleleri ve örgütlü baskısıyla şekillenmiştir. Çocuk işçiliğin yasaklanması, çıraklık süresinin ve çalışma saatlerinin kısaltılması, ücretlerinin yükseltilmesi ve yalnızca işyerinde değil okulda teorik ve teknik eğitim almalarını sağlayan yasaların düzenlenmesi ancak işçi sınıfının verdiği mücadeleyle mümkün olmuştur. Deyim yerindeyse Alman işçi sınıfının mücadelesi, sermaye sınıfını çocuk emeğini sömürme iştahını bastırmak zorunda bırakmıştır. Aslında bu tüm Avrupa için geçerlidir. Kapitalizmin doğduğu Avrupa’da 16 saate varan işgünü, bir asgari ücret bareminin bile olmaması, 4-5 yaşındaki çocukların dahi çalıştırılması uzun yıllar devam etmiştir. Avrupa işçi sınıfı, kapitalistlerin azgın sömürüsünü dizginleyebilmek için çok çetin mücadeleler vermiş, bu mücadelelerin sonucunda iş saatleri düşürülmüş, ücretler yükseltilmiş, çocukların eğitim hakkı yasalara geçirilerek çalışma yaşı ve şartları buna göre düzenlenmiştir. Örgütlü mücadele sayesinde, temel işçi ve çocuk hakları ILO sözleşmelerine vb. dâhil edilerek evrenselleştirilmiştir. Ne var ki Türkiye gibi işçi sınıfının örgütlülük düzeyinin son derece geri olduğu, sendikal hareketin devlet güdümünden kurtulamadığı ülkelerde, bu temel haklar bile tüm diğer işçi haklarında olduğu gibi sadece kâğıt üzerinde kalmaktadır.
Sendikaların katılımının ve müdahalesinin olmadığı bir mesleki eğitim sisteminin çocuklara mesleki beceri kazandırmaktan çok çocuk emeğinin sermayeye peşkeş çekildiği bir sisteme dönüşmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de MESEM’lere yönelik artan tepkilere rağmen iktidarın bildiğini okumaya devam etmesi, bırakalım yapısal sorunları çözmesini, yalnızca mesleki eğitim kanununu (yetersiz haline rağmen) hakkıyla uygulayarak çözebileceği sorunları dahi ele almaması bize bir gerçeği gösteriyor. Özel sektörde sendikalaşma oranının yüzde 6’ları geçemediği ve sendikaların bırakalım çırakların haklarını, üyeleri olan işçilerin haklarını bile savunmadıkları, işçi sınıfının genelinde sendikal bilincin bile olmadığı koşullarda, mesleki eğitim iktidarın ve sermayenin insafına bırakılmıştır. Bugün sendikalar mesleki eğitim adı altında yapılan çocuk emeği sömürüsü ile ilgili yalnızca açıklamalar ya da araştırmalar yapmakla yetiniyorlar. Mesleki eğitim alan çocukları örgütlenme ve mücadele alanının dışında görüyorlar.
Mesleki eğitim sistemi sendikaların mücadele konusu olmalıdır. Çocuk emeğinin sömürüldüğü bir araç olmaktan çıkarılmalı, çocuklara teorik ve teknik eğitimin yanı sıra iş güvenliği ve işçi hakları eğitimlerinin verildiği, mesleki beceri kazandırırken sendikal örgütlenme, sigortalı çalışma ve daha yüksek ücret hakkının sağlandığı bir sistem olmalıdır. Sendikalar geleceğin işçilerini daha eğitim sürecinde örgütlemeli, haklarını korumaya ve arttırmaya dönük talepler toplu sözleşme taleplerinin içinde yer almalıdır. Bunun olabilmesi için işçi sınıfının örgütlülüğünün ve mücadelesinin güçlendirilmesi şarttır.